Aylak adamın farkındalık yolculuğu


Gaye Boralıoğlu’nun yeni romanı “Her Şey Normalmiş Gibi” nin (İletişim yay.) anlatıcı kahramanı Arda ilk bakışta Yusuf Atılgan’ın Aylak Adamı’nı anımsattı bana. Hukuk fakültesini bitirmiş ama avukatlık yapmıyor, daha doğrusu bir işi yok. Üsküdar’dan İstanbul’un tarihi manzarasına bakan bir evde oturuyor, geçim derdi yok. Günlerini tamamen boş bir şekilde geçiriyor. Herhangi bir ilgi alanı, hobisi de yok. Arkadaşları yok ya da onları aramıyor. Tek tutkusu, takıntısı sevgilisi Lora gibi görünüyor.

Aylaklık yanını gözardı edersek Arda, belki de toplumun büyük bir kesimini temsil ediyor. Bir tür hayatta kalma mekanizması olan bilinçli bir ilgisizlik içinde. Kendi küçük dünyasında, her şeyin "normalmiş gibi" aktığı bir illüzyonu yaşıyor.

Sevgilisi Lora ise onun tam tersi karakterde. Unutulmak istenen, "normalmiş gibi" davranılarak üstü örtülen gerçeklerin peşinde, kararlılıkla inandığı değerleri savunan bir kadın. Lora, "kurban" rolünü reddeden, kendi hikâyesinin peşine düşen, dünyayı değiştirmek isteyen iradeli bir kadın. Sadece bir kadın kahraman değil, aynı zamanda romanın gizem, vicdan ve hafıza katmanlarını üzerinde taşıyan sembolik bir figür.

Arda "bilmemeyi", Lora ise "unutmamayı" temsil ediyor. Zıtların birliği, zıtların aşkı diye düşünebiliriz. Zaten bir aşamada Lora, Arda’yı terk etmiş ve özlenen eski sevgili konumunu almış.

Lora, Arda ve biz okurlar için bir kapalı kutu. Onun geçmişi, kökenleri ve gerçek amacı bir sis perdesinin arkasında. Bu gizem hali, aslında Türkiye’nin "görünmez kılınan" meseleleriyle örtüşüyor. Lora, bilinmezliğiyle Arda’yı konfor alanından çıkarıp merakın ve gizemin içine çeken bir mıknatıs işlevi görüyor.

Lora, anlatının "hakikat" arayışını temsil ediyor. İki farklı dünya arasında bir köprü oluyor. İstanbul’un modern, seküler ve bazen yüzeysel dünyası ile Diyarbakır’ın kadim, yaralı ve politik dünyası Lora’nın şahsında birleşiyor. Arda’ya "başka bir hayatın" var olduğunu gösteriyor.

Arda’nın dönüşümü entelektüel bir merakla değil, duygusal bir sarsıntıyla başlıyor. Lora’ya duyduğu aşk, onu sadece bir kadına değil, o kadının taşıdığı hafızaya ve coğrafyaya da bağlıyor. Ona ulaşmaya çalışırken kendi konforlu kabuğundan çıkmak zorunda kalıyor. Aşk burada bir hakikat arayışına dönüşüyor.

Lora’yı aramaya başlaması ve İstanbul’dan Diyarbakır’a gitmesi ile Arda belirsiz de olsa bir değişim yaşıyor ve farkında olmaya başlıyor. Diyarbakır’da ona anlatılanlar ve sezdirilenler duyarlılığının artmasına neden oluyor. Eski nikbin halinden biraz da olsa sıyrılıp ülkeye, çevresine ve tabii Lora’ya daha dikkatle bakmaya başlıyor ve gerçekte Lora’nın kim olduğunu, ülkede, çevresinde neler olduğunu, yaşandığını anlamaya çalışıyor. “Kayıtsızlık" kabuğunu kırıp "tanıklık" mertebesine yükseliyor. Anlamaya çalışıyor ama kafası karışık.

Arda’nın Diyarbakır’a gidişi, içsel dönüşümünün mekânsal karşılığı. İstanbul’da "haberlerde izlediği" veya "uzaktan duyduğu" hikayeler, orada ete kemiğe bürünüyor. Arda, o güne kadar bildiği "doğru" ve "yanlış" kavramlarının, coğrafya değiştiğinde nasıl muğlaklaştığını görüyor. Bakış açısı genişliyor. Kendini artık sadece kendi hayatından değil, başkalarının acılarından da sorumlu hissetmeye başlıyor. Bu, ergenlikten gerçek bir yetişkinliğe, bireysellikten toplumsallığa geçiş evresidir. Romanın ilerleyen sayfalarında Arda ile Lora arasında yaşananın kırık bir aşk hikayesi değil bir farkındalık yolculuğu olduğunu anlıyoruz.

Diyarbakır seyahati sonrasında Arda artık eski Arda değildir. Romanın başındaki o "her şey normalmiş gibi" davranan adam değildir. Duyduklarını görmezden gelme aşamasından, hakikati dile getirme ihtiyacına evrilmiştir. Arda’nın dönüşümü bir vicdani uyanıştır. Artık huzurlu ama kör bir hayat yerine, huzursuz ama gören bir zihni tercih etme noktasına gelmiştir.

Peki Lora ne kadar gerçek? İyi bir masal anlatıcısı olduğunu Gaye Boralıoğlu’nun metin içinde verdiği masal örnekleriyle anladığımız Lora belki de bizzat bir masal kahramanı. Hem var hem yok. Ete kemiğe bürünmüyor, sadece Arda’nın anlattıklarıyla var oluyor. Belki Arda da bize bir masal anlatıyor diye düşünüyoruz bir an.

Lora karakterini analiz ederken onun hem ete kemiğe bürünmüş bir kadın hem de Arda’nın vicdanını temsil eden bir sembol olduğunu söylemek mümkün. Lora, Arda’nın bilinçdışının bir tezahürü gibi. Arda’nın "normal" dediği her şeyi Lora, varlığıyla "anormal" kılıyor. Bu bakış açısıyla Lora, Arda’yı kendi mağarasından çıkarıp hakikatin yakıcı ışığına taşıyan bir rehber gibi. Toplumsal perspektiften bakıldığındaysa Lora, Türkiye’nin halının altına süpürdüğü meselelerin (faili meçhuller, kimlik çatışmaları, kayıplar) gösteren bir simge halini alıyor. Lora, "etkisi gerçek, varlığı ise bir rüya kadar sarsıcı" bir karakter. Arda için o, uyanmak zorunda olduğu rahatsız edici bir rüya. Eğer Lora bir hayalse bile, bu Arda’nın kendi kendine kurduğu bir hayal değil, coğrafyanın Arda’nın rüyalarına sızan "ortak bilinci".

Her Şey Normalmiş Gibi’de Gaye Boralıoğlu, sadece iki insanın kırık aşkını, yitik sevgilinin izini süren aşığın yaşadıklarını değil bir toplumun "normal" kalabilmek için verdiği beyhude çabayı da anlatıyor. Gaye Boralıoğlu, her zamanki gibi "öteki"nin sesini duyururken, bu sefer bunu çok daha güncel bir politik zemin üzerine inşa etmiş. Romanın ismi, aslında tüm anlatının anahtarını sunuyor. Olağanüstü trajedilerin, toplumsal çürümenin ve siyasi baskıların yaşandığı bir ülkede, bir dönemde, insanların hayatlarına "hiçbir şey olmamış gibi" devam etme çabasını ironik bir dille eleştiriyor. (26.12.2025) 



Yorumlar