Çarşamba, Haziran 13, 2018

 

Şiir için ineğini satan şair


Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı filmi esas olarak oğulun babayla hesaplaşırken ona dönüşmesi olarak görülse de edebiyatla uğraşanlar için farklı anlamları olan bir film. Çünkü genç şairlerin, yazarların yaşadıkları filmlere pek konu edilmiyor. Semih Kaplanoğlu’nun Süt filminin kahramanı Yusuf’un genç bir şair adayı olduğunu, edebiyat dergilerine şiir yolladığını anımsıyorum. Son yıllardan kahramanı yazar ya da şair olan başka da film aklıma gelmiyor, mutlaka vardır.   
Ahlat Ağacı’nın kahramanı Sinan Karasu, üniversite öğrenimini yeni tamamlamış bir yazar adayı. Doğduğu kasabaya, Çan’a çantasında kitap dosyası ile geliyor. Gelmeden Çanakkale’deki bir matbaacıdan fiyat da almış. 500 adet için 2000 lira. Matbaadaki kalıpçının hemşerisi çıkması nedeniyle oldukça indirimli bir fiyat aldığını sanıyor. Bir adet kitap için 4 lira. Elindeki dosyanın inceliğine bakarsak iyi bir kazık yiyeceğini düşünebiliriz. Filmde bu konunun üzerinde durulmamış. Yazar adaylarının iyi niyetlerinden yararlanarak ellerindeki parayı alan matbaa ve yayıncılar da bir olgu. Tıpkı Sinan’ın başına geldiği gibi kitapları da satmak mümkün olmuyor, en yakınlarınız bile kapağını açıp okumuyor.   
Sinan yeterli parası olmadığı için sponsor arıyor. Önce kasabanın belediye başkanına gidiyor. Ondan beklenen cevabı alıyor; başkan destek değil ama öğüt veriyor. Başkanın yönlendirmesi ile belediyeye iş yapan ve çok okuduğu sanılan kum ocağının patronuna gidiyor, ondan da öğüt alıyor. Kimseden destek alamayacağını anlayınca parayı kendi temin etmeye karar veriyor. Çalışıp kazanma gibi bir niyeti yok. Önce dedesinin el yazması sandığı bir kitabını sahafa satıyor. Kitabın baskı olduğu anlaşılınca kitaptan beklediği parayı alamıyor. Daha sonra da babasının av köpeğini satarak kitabın basımı için gerekli parayı temin ediyor. İncecik dosyadan kalınca ve iyi basılmış bir kitap ortaya çıkıyor.
Filmde konu edilenlerin çoğunun gerçek olaylardan esinlendiği anlaşılıyor. Sinan’ın yöreninin en ünlü yazarı Süleyman ile tartışmasında konu edinilen taşra ve edebiyat panelinin ve o panele genç bir şairin yolladığı mektupla katılmasının gerçek bir olaydan kaynaklandığı da geçen hafta sosyal medyada ortaya çıkmış, sonra da haber olmuş, mektubun yazarının Batmanlı şair Polat Onat olduğu ortaya çıkmıştı.
Sinan’ın kitabını bastırmak için babasının av köpeğini satması 80’li yılların başında çok ilgi çeken bir haberi anımsattı. Cem Erciyes’le birlikte olayın kahramanı Adnan Özer’e ne olup bittiğini tekrar anlattırdık. Yaşar Miraç Yeni Türkü Yayınları’nı kuruyor. Yayınevi genç şairlerin imecesiyle kurulacak. Herkes belli bir miktarda yayınevi sermayesine katkıda bulunacak. Adnan Özer, Tekirdağ’lı, Gazioğlu Köyü’nden. Köyde dedesinin inekleri var. Torununun şairliğini duyup mutlu olan dede ona destek olmak amacıyla ineklerden birini veriyor.
19.04.1981’de Milliyet’te yayımlanan Zeynep Oral imzalı haberin başlığı; “Kara Kız’ın Öyküsü ve Altı Şiir Kitabı”. Neredeyse sayfanın tamamını kaplayan büyük bir haber. Sol yanda Adnan Özer’in Kara Kız adlı buzağısı ile fotoğrafı var. Milliyet Gazetesi bu fotoğrafı çektirmek için köye muhabir yollamış. Normalde 40 bin liraya satılması gerekirken Kara Kız’ın 20 bin liraya gittiği bilgisini de öğrenmişler.

Toplanan paralarla Yeni Türkü Yayınları’ndan Turgay Fişekçi’nin Karda Işıltılar, Barış Pirhasan’ın Tarih Kötüdür, Ahmet Erhan’ın Alacakaranlıktaki Ülke, Ozan Telli’nin Şahince, Suat Vardal’ın Biz Gene Yanyana ve Adnan Özer’in Ateşli Kaval kitapları yayımlanmış. Günümüzün usta şairlerinin ilk kitapları. Daha sonra Hüseyin Ferhad, Behçet Aysan, Haydar Ergülen gibi iyi şairlerin kitapları da Yeni Türkü’den yayımlandı. Bu kitaplar iyi de okur buldu. 80’li yıllar şiirinin temellerini attılar. 13.06.2018

Cuma, Haziran 08, 2018

 

“Güldür bir gül gül bir güldür”



Gertrude Stein çok ilginç bir sanat insanıymış. Sanat insanı diyorum çünkü yazarlığından önce koleksiyonculuğu ve yazar ve sanatçı hamiliği ile tanınmış. Paris’te yaşadığı yıllarda ağabeyi Leo ile birlikte o zamanlar kimselerin dönüp yüzüne bakmadığı Cezanne, Henri Matisse, Pablo Picasso gibi ressamların resimlerinin ilk alıcılarından olmuş. Eski bir Paris geleneğine uyup cumartesileri evinin kapılarını sanatçı ve edebiyatçılara açarak hem bu ressamların tanınmalarını sağlamış hem de  Ernest Hemingway, F. Scott Fitzgerald, Sinclair Lewis, Ezra Pound, Sherwood Anderson gibi yazarlarla buluşmalarını, dostluklar kurmalarını sağlamış. Daha sonra “Yitik Kuşak” adını vereceği bu kuşak yazarlarını desteklemiş, yönlendirmiş.
Gertrude Stein ağabeyi Leo’nun işleri nedeniyle taşındıkları Paris’e 1903’te yerleşiyor. Alice B. Toklas 1907’de Paris’e geliyor ve Paris’teki ilk gününde Gertrude Stein’la tanışıyor. Toklas, 1910'da 27 Rue de Fleurus'a Gertrude Stein’ın evine taşınmış. Gertrude Stein ölene dek de hiç ayrılmamışlar.
Gertrude Stein’ın sanatçı ve yazarları keşfi, desteklemesi, koleksiyonculuğu yazarlığının  önüne geçmiş. Hep bu nitelikleriyle anılmış. Oysa eserlerine baktığımızda Gertrude Stein’ın güçlü ve yenilikçi bir yazar olduğunu görüyoruz. Yazarlık, edebiyat hep yaşamının temel amacı olmuş. Yaşamöyküsünden bu niteliğini gizli tuttuğunu, bildirmekten bile kaçındığını öğreniyoruz. Ama yazarlığı ile ilgili duyduğu ya da okuduğu en küçük bir takdir cümlesi onu mutlu etmiş.
Gertrude Stein’a yazar olarak ün kazandıran kitap Alice B. Toklas’ın Özyaşamöyküsü (2. Baskı Nisan 2018, çev. Nesrin Kasap, Metis yay.). 1933’de yayımlanan kitapta hayat arkadaşı Alice B. Toklas’ın ağzından Gertrude Stein ağırlığı Paris yıllarına vererek kendi yaşamöyküsünü anlatıyor.
Gertrude Stein, Atlantic Monthly dergisinin teklifi üzerine, para kazanmak amacıyla altı hafta içinde yaşamöyküsünü yazmayı kabul etmiş. Eserlerini tekrar tekrar kaleme alıp bir türlü bittiklerine ikna olmayan bir yazar için çok farklı bir deneyim. Zaten eleştirmenler de deneysel eğilimi ve bilinçakışına yakın bulunan anlatımıyla farklı bir yazar olarak kabul edilen Gertrude Stein’ın kendi yazı anlayışından uzaklaşması olarak nitelemişler eseri. Toklas’ın Alice B. Toklas’ın Yemek Kitabı adlı kitabındaki anlatım tarzını örnek alarak Alice B. Toklas’ın Özyaşamöyküsü kitabını yazdığı düşünülüyor Gertrude Stein’ın. O ise kitabın sonunda “Defoe’nin Robinson Cruose’nun özyaşamöyküsünde kullandığı dil kadar yalın bir dille yazacağım” diyor. Yazmış da...
Gertrude Stein’ın çizgisine aykırı bulunan bu kitap okurlar tarafından çok ilgi görmüş. Kitap Gertrude Stein’a ün kazandırmakla kalmamış, çok satanlar arasına da girmiş. Onlarca dile çevrilmiş. “20. yüzyılın En Büyük 20 İngilizce Kurgusal Olmayan Kitabı”ndan biri olarak seçilmiş.
Kitapta Alice B. Toklas birinci tekil kişi olarak sözü alır. Toklas kendi yaşamöyküsünü anlatacakmış gibi yaparak aslında Gertrude Stein’ın yaşamöyküsünü anlatır. Gertrude Stein kitapta hep üçüncü tekil şahıstır. Kitabın bu şekilde kurulmasının bile onu “kurgusal olmayan” değil bir kurgu olarak görmemize yetmeli. Gertrude Stein bununla da kalmaz, kronolojik olmayan bir yapı kurar. Çok sık geriye dönüşler yaparak Paris’ten önceki yaşamını, Toklas’la tanışmasından önce Paris’te neler yaptığını, kimlerle nasıl tanıştığını, geleceğin büyük ressamlarını nasıl keşfettiğini anlatır.
Alice B. Toklas, kitabın anlatıcısı olarak kendi yaşamöyküsünü anlatarak başlar, sonra da Gertrude Stein’ın ağabeyinin karısı ile tanışmasını yani kendisini Gertrude Stein’a ulaştıracak ilişki ağının nasıl kurulduğunu anlatır. Paris’e gidince de Gertrude Stein’ın yengesini ziyaret eder. O evde Gertrude Stein’la karşılaşacaktır. İki kadın arasındaki duygusal yakınlaşmanın ve birlikteliğin üstü kitap boyunca olabildiğince örtülmeye çalışılsa da satıraralarından güçlü bir aşkın, ömürboyu süren birlikteliğin izlerini de okursunuz.
Gertrude Stein, Alice B. Toklas’a şöyle anlattırıyor ilk karşılaşmalarını: “Mrs. Stein’ın evinde Gertrude Stein’la tanıştım. Gertrude Stein’ın taktığı yaka iğnesi ve sesi beni çok etkiledi. Yaşamım boyunca yalnızca üç kez bir dahiyle karşılaştım, diyebilirim, her seferinde de içimde bir çan sesi duydum ve sezgilerim beni hiç yanıltmadı; üstelik diyebilirim ki üç kezinde de bu kişilerin içlerindeki dehanın niteliği yaygın bir biçimde anlaşılmadan önce oldu bu.” Alice B. Toklas’ın evdeki yeri misafir sanatçıların ve yazarların karılarının yanı olacaktır (s. 30). Bu vurgulama da Gertrude Stein’ın diğer eş olarak kendini konumlandırdığını düşünebiliriz.  
Gertrude Stein bir yandan sanatçıları ve yazarları evinde ağırlayıp onlarla yaptığı sohbet ve tartışmalarla sanat yaşamlarında yön verirken diğer yandan kimselere söylemeden eserlerini kaleme almaktadır. Stein, Kübizm’i keşfedip desteklediği zaman diliminde Üç Yaşam (2017, çev. Gökçe Yavaş, Deli Dolu yay.) adlı ilk kült eserini yazar. Stein, Baltimore’da yaşayan, işçi sınıfından üç kadının yaşamını birbirinden bağımsız gibi görünen üç öyküde toplumsal gelişmelerle birlikte anlatır. Kübizmin resimde gerçekleştirdiğini edebiyatta var etmek istemektedir. Bu yenilikçi tavrı kuşkusuz hemen hiç kabul görmediği gibi garipsenir de. Toklas’ın ağzından bu eserin esin kaynağının Cezanne’in bir tablosu ve Flaubert’in Üç Hikaye’si olduğunu anlatır.
Gertrude Stein çok sanatçı ve yazarla dost olmuş ama sohbetleriyle sanatlarında etkili olduğu iki kişi var; Ernest Hemingway ve Pablo Picasso. Picasso’yu daha hiç resim sergilememişken ağabeyi Leo ile keşfediyor. Resimlerini satın alarak desteklemekle kalmıyor, maddi olarak güç durumda olan Picasso ve sevgilisine sofrasını da açıyor. Picasso’ya ünlü Gertrude Stein tablosunu çizerken uzun süre boyunca modellik yapmasıyla da dostlukları pekişiyor. Uzun sohbetler yapıyorlar. Picasso’nun resimi anlayışının nasıl gelişip değiştiğine şahit oluyor.
Birçokları gibi sadece ünlü “Güldür bir gül gül bir güldür” dizesiyle tanıdığım Gertrude Stein’ın Alice B. Toklas’ın Özyaşamöyküsü’nü okumaya başlamamın nedeni Birinci Dünya Savaşı öncesinden başlayarak Paris’te sanat ve edebiyat çevrelerinde yaşananları, dolayısıyla modern resim ve edebiyatın ortaya çıkış yıllarını anlamaktı. Kitabı okudukça Stein’ın yazarlığının oluşumunun, eserlerinin ortaya çıkışlarının, yayımlama mücadelelerinin öyküsü ağır basmaya başladı. Tabii hep üstü örtülüp geriye itilmeye çalışılan, Stein’ın ölümüne dek otuz yıldan fazla süren Alice B. Toklas’la yaşam arkadaşlığını da merak ettim.
Gertrude Stein iyi bir anlatıcı, Alice B. Toklas’ın Özyaşamöyküsü de Stein’ın yaşam öyküsünden kaynaklandığı için kurgudışı sayılsa da aslında modern klasikler arasında sayabileceğimiz iyi bir anı roman. 07.06.2018

Etiketler: ,


 

Seray Şahiner’le tanışmalarım


Orhan Kemal Roman Armağanı Ödül töreni geçen Cuma günü Beyazıd’daki Orhan Kemal İl Halk Kütüphanesi’nde gerçekleştirildi. Sabah 10:30’da başlayan törene ilgi büyüktü. Salon dolup taştı, görevliler sürekli yeni sandalyeler ekleyerek izleyicilerin ayakta kalmaması için çaba gösterdiler. Öncelikle Orhan Kemal İl Halk Kütüphanesi yönetici ve görevlilerini kütüphanelerine ismi verilen büyük bir yazarı böyle şevkle sahiplendikleri için kutluyorum.
İzleyiciler arasında lise öğrencilerinin olması da hoştu. İki saaten fazla süren etkinliği sabırla sonuna dek izlediler.
Bu yıl Orhan Kemal’in ölümünün 48. yılı, Orhan Kemal Roman Armağanı da 47 yıldır veriliyor. Bir ödülü bu kadar uzun zaman sürdürebilmek önemli bir başarıdır. Üstelik bunu ailesi gerçekleştiriyor. Orhan Kemal’in çocukları sürdürüyorlar, en küçükleri Işık Öğütçü’nün büyük bir çabası olduğunu da anlıyoruz.
Orhan Kemal Roman Armağanı’nı Kul adlı romanıyla Seray Şahiner kazandı. Turhan Günay, M. Nuri Gültekin, Erendiz Atasü, Yiğit Bener, Zülfü Livaneli, Ataol Behramoğlu ve Nâzım K. Öğütçü’den oluşan seçiciler kurulu romanı çözümleyen ve ödülün veriliş nedenini açıklayan çok iyi bir gerekçe yazmış. Edebiyat ödüllerinin jürilerinin aday kitapları okumadığını, bunun kanıtının ödül gerekçelerindeki özensizlik olduğunu iddia edenlerin dikkatini çekerim. Bu tezlerinin doğru olmadığını anlayacaklardır.
Açılışı Orhan Kemal’in oğlu Işık Öğütçü yaptı. Ödülün veriliş gerekçesini de açıkladı. Beyazıt Kahraman ve Tahir Şilkan Orhan Kemal’in eserleri hakkında konuştular. Menderes Samancılar da Bereketli Topraklar Üzerinde filminin çekimi sırasında yaşadıklarından yola çıkarak hoş anekdotlarla Orhan Kemal’in gerçekçiliğine değindi. Aykut Yılmaz, Orhan Kemal’den bestelediği üç şiiri icra etti.
Bana düşen görev de Seray Şahiner ve edebiyatı hakkında konuşmaktı. Seray Şahiner’le üç ayrı kez tanışmışım. En önemlisi Hulki Aktunç ağabey aracılığı ile olandır. Huzursuz Bacak sendromundan rahatsızken aradığımda, telefon konuşmamızda “Çok iyi bir öykücü tanıdım. Kitabı da yakında Can Yayınları’ndan çıkacak. Oku, seveceksin” demişti. Hulki ağabeyin beğenisine önem verirdim. Hem içerik hem dil olarak özgün olanı arardı. Gelin Başı’nı (2007) hemen edindim. Seray Şahiner anlatımıyla, ele aldığı konularla gerçekten de kendine has bir öykücüydü. Anlatımında dobralık, samimiyet vardı. Leyla Erbil'in ilk dönemlerini anımsatmıştı bana. Kenar mahalleden öyküleri gerçekçi bir anlayışla öyküleştiriyordu. Kendi hikayelerini anlatıyordu. Tanıdığı, bildiği bir çevreyi, yaşadığı, şahit olduğu olayları…
Kitabın yayımlanışından bir süre sonra Hulki ağabeyle bir kokteylde karşılaştık. Hastalığını atlatmış olmasına sevinmiştim, yanına koştum. “Bak seni sözünü ettiğim öykücüyle tanıştıracağım” dedi. Seray’ı görür görmez “Ben seni tanıyorum” dedim. O da beni hatırladı. İstiklâl Caddesi’nde Anzavur Pasajı’nın bodrum katında küçük bir kitapçımız vardı ve Seray bir okur olarak gelir, kitaplar alırdı. Arada sohbet de ederdik. Çok gençti. Söylediğine göre bizim kitapçıya ilk geldiğinde 13 yaşındaymış. Ortaokul öğrencisiydi ama müthiş bir okurdu. Zaten öyle olmasa bir bodrumdaki küçük bir kitapçıyı bulamazdı.
Orhan Kemal Roman Armağanı Seray Şahiner’in yazarlığında geldiği yerin tespit edilmesidir. Seray Şahiner, Orhan Kemal’in gerçekçi çizgisinin günümüzdeki temsilcilerinden. Bunun yanında onun için ayrı bir önemi de var Orhan Kemal’in. Kendi eserlerinden daha çok Orhan Kemal hakkında yazmış. Yüksek lisans tezi Orhan Kemal’in senaryo yazarlığı hakkında ve 400 sayfa. Ödül konuşmasında Orhan Kemal’i bize tutkuyla anlattı. 06.06.2018

Pazartesi, Haziran 04, 2018

 

ŞİİRİN MEDYASI ÇOKTAN DEĞİŞTİ


Sincan İstasyonu’nun Eylül 2017 tarihli sayısında yayımlanan “Sakin Bir Sabaha Uyanmak” şiirimin fotoğrafını Facebook’taki sayfamda da paylaşmıştım. Bu benim için bir ilk oluyordu. Belki de bir olguyu sınamak arzusuyla paylaşmıştım şiiri. “İnternette bir şey okunmaz” derler ama bu paylaşımım çok ilgi gördü, çok yorum da aldı. Bazıları şair de olan arkadaşlarım çoktandır şiir yayımlatmadığımı, şiirlerimi özlediklerini belirterek bu paylaşımımdan duydukları memnuniyeti belirtiyorlardı.
Ben de dergilerde yayımlanan şiirlerimin görülüp okunmadığını fark ettiğimi belirterek “bu şiirlerin edebiyat camiasındaki arkadaşlar dahil okurlar tarafından görülüp okunmadığını anladım. Yayımlanmış şiirlerimi artık Facebook'tan da paylaşmaya karar verdim. İlginiz ve güzel sözleriniz için çok teşekkürler” diye yazdım. 
Çevrimdışı İstanbul Dergisi’nin editörü, arkadaşım, şair Gökçenur Ç. benim bu paylaşımıma ve yorumuma tepki olarak “Yayınlanan şiirlerin (maalesef) çoğu zaman görülmediğine katılıyorum. Ya da görülse de okuyan dostların arayarak ya yazarak bir tepki vermedikleri de doğru diyelim. Ama dergilere inanmaktan vazgeçmemeliyiz diye düşünüyorum. Bu yüzden yayınlanmış bir şiirimi sosyal medyada paylaşacaksam derginin yeni sayısının çıkmasını beklemek gerekir diyorum” diye bir yorum yaptı. Sonra bu yorumu, isim vermeden Çevrimdışı İstanbul’un başyazısına da taşıdı (sayı 8, Ekim-Kasım-Aralık 2017).
Gökçenur Ç.’nin eleştirisinde hak verdiğim bir bölüm var; etik olarak dergi halen satışdayken o dergideki bir şiiri başka bir medyada paylaşmamak gerek. Bu etik prensip çok doğru olsa da kendi açımdan bir gerçek de var. Hiçbir okurun, şair dostlarım da dahil benim şiirimi yayımlandı diye bir dergiyi alacağına inanmıyorum ya da şiirim sosyal medyada yayımlandı diye o dergiyi almaktan vazgeçeceğini sanmıyorum. Şiirim yayınlandı diye bir dergiyi alacak kadar sadık bir okurum varsa o dergiyi nerede bulup ve satın alacak o da ayrı ama çok önemli bir sorun. Çünkü kitapçıların büyük bir çoğunluğu dergi satmak istemiyor. Dergilere ancak Ankara, İstanbul gibi şehirlerdeki bir kaç gerçek kitapçıda ulaşmak mümkün ya da internet kitapçılarına müracaat edeceksiniz. Şansınız varsa onlarda aradığınız dergi satılıyordur. Bu da küçük bir olasılık aslında.
Bir de okurun dergide beğendiği şiiri fotoğrafını çekip paylaşması durumu var. Okura “Dur, yapma, henüz dergi satışta” diyemeyeceğimize göre bu etik ilkeyi nasıl anlatacağız? Paylaşımı engellemek mümkün değil. Başka bir açıdan bakarsanız bu tür paylaşımların derginin tanıtımına önemli katkıda bulunduğunu, dergiyi hiç bilmeyen kitlelere duyurduğunu da söyleyebilirsiniz. “Etik ilke derginin tanıtımını engellemeli mi,” diye bir sorumuz da olmuş oluyor? Şairin dergideki kendi şiirini sosyal medyada paylaşması “etik bir sorun” da okurun paylaşması “tanıtıma katkı” gibi bir paradoksumuz mu var? Şairi paylaşınca niye tanıtım olarak algılanmasın?         
 “Şiir öldü!” geçmişte de, günümüzde de çok kullanılan slogan. İlk bakışta gerçekten de böyle bir durum varmış gibi görünüyor. Şiir kitapları okunmuyor, basılmıyor, dağıtılmıyor. Şairler yayıncı bulamıyor. Şiir dergileri okunmuyor. Şiir tartışmaları yapılmıyor. Şairler kendi şiirlerinin dışında şiir okumuyor… Bu örnekleri kolaylıkla çoğaltabiliriz. Tabii ki bu hale bakınca “şiir öldü” dememiz normal. Hatta bu duruma felsefi gerekçeler de bulabiliriz.
Toplumun kanaat önderlerinin büyük bir bölümü şiiri çağdışı buluyor, romanı geleceğin edebiyatı olarak görüyor. Belki de o nedenle basında romana büyük bir destek veriliyor, romancılar pohpohlanıyor ama iş şiire gelince suskunluk hakim oluyor.   
Edebiyat dergilerine, gazetelerin kitap eklerine baktığınızda bu durumu net olarak görebilirsiniz. Hemen her roman hakkında iyi kötü birkaç satır yazı, röportaj çıkıyor ama Türkiye’nin en önemli şairleri yayınlatsa bile kitap şiirlerden oluşuyorsa bir satır bile yok!.. Bir anlamda eleştirmeninden, medyasına, okuruna dek şiiri elbirliği ile öldürüp gömmek için elimizden geleni yapıyoruz.
Roman üzerine çalışmalarıyla bilinen Murat Belge “Şairaneden Şiirselliğe” (2018, İletişim yay.) adlı “Türkiye’de Modern Şiir” altbaşlıklı 581 sayfalık kitabını 2. Yeni ile noktalamasına, ondan öteye geçip günümüze doğru yol alamamasına gerekçe olarak önsözde “Şiir, ‘şiir yazanlar’ın elinde olmayan nedenlerle, bir anlamda ‘marjinalize’ oldu. Alanı daraldı. Daha özel bir dil haline geldi” diyerek günümüz şiirini okumadığını belirtmesi, kitapla ilgili tüm röportajlarda bunu ısrarla tekrarlaması bunun tipik örneğidir.
Yerleştirilmeye çalışılan bu kanıyı görmezden gelmeyi becerebilirseniz ya da sorgularsanız farklı bir gerçekle karşılaşıyorsunuz. Bir kere toplumun şiire olan ilgisi sürüyor. Büyük usta Aziz Nesin’in dediği gibi halen “Her üç kişiden dördü şair!” Türkiye’nin en çok satan gazetesi Posta Gazetesi yöneticileri şiir sayfalarında yayınlanması arzusu ile her gün binlerce şiir geldiğini söylüyor. Edebiyat ve şiir dergilerine, yarışmalara gelen şiir sayısı azımsanmayacak ölçüde. Yayınevleri şiir dosyalarının sahiplerine “Hayır!” demekten yorgun.
Şiir okuma açısından da aslında durum söylendiği kadar iç karartıcı değil. Çağdaş Türk Şiirinin klasikleri her zamankinden daha çok okunuyor. Orhan Veli, Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Attilâ İlhan, Cemal Süreya, Özdemir Asaf gibi şairlerin kitapları her yıl birkaç baskı yapıyor. 100 binden fazla satışa ulaşanlar var. Daha yakın yıllara geldiğimizde de çok satan şairlere rastlıyoruz.
Yayınlanmama, okunmama sorunu daha gençlere gelindiğinde, günümüz şairlerinde başlıyor. Okurlar ne yazık ki günümüz şairlerine karşı ilgisiz. Daha doğrusu onların kitaplarını satın almıyor. Ama bir yandan da başka bir şiir anlayışı müthiş iltifat görüyor. “Pop Şiir” diye adlandırdığım bir tür bu. O türde yazan DJ’lerin, sunucuların, artistlerin kitapları, CD’leri on binlerce, hatta yüz binlerce satıyor. Onların fanatiklik düzeyinde okurları var.
Şiirin sanatların öncüsü olduğunu da unutmamak gerek. Tüm temel edebiyat akımları, ekoller şiirle ortaya çıkmıştır. Bu temel realiteyi de gözönüne alırsak, şiirdeki medya değişimini daha rahat kavrar ve onun verdiği işaretlerin gelecekte diğer sanatları etkileyeceğini de görebiliriz. Kitaplarda, dergilerde okunmayan günümüz şiiri neredeyse 20 yıldır internette en büyük ilgiyi gören sanat dalı. Hiçbir sanat dalına nasip olmayacak şekilde internette binlerce şiir sitesi, forumu, tartışma grubu, dergisi, e-kitabı yayında. Sadece internette yazan, okuyan büyük bir kesim var. Her gün binlerce şiir e-postalarla, mesajlarla dolaşıyor, sosyal medyada paylaşılıyor. İnternetteki şiir sitelerinin tıklanma sayıları akıl almayacak ve tabii kitap ve dergi tirajlarıyla karşılaştırılamayacak kadar fazla. Şiir, dolayısıyla şairler internetin geleceğin medyası olduğunu herkesten önce keşfetti ve bu olanağı değerlendiriyor, diyebiliriz.
Hemen hepimizde nostaljik duygular hâkim. Kağıda tutkuyla bağlıyız. Herhangi bir çalışmamız kağıt üzerine basılmadıkça onu “yayınlanmış” olarak kabul etmiyoruz. İnternette yüzbinlerce kişi okumuş olsa da üç yüz adet basılan bir kitap ya da baskı sayısı bini geçmeyen bir dergide görmezsek o şiir yayınlanmış olmuyor. Kalıcılığın hâlâ kağıt üzerinde sağlandığı inancındayız. Biz neye inanırsak inanalım gerçek ortada: “şiirin medyası değişti.”
Şiirin değişen medyasına uyum sağlaması gerekiyor dergilerin. Bunun ilk adımı hibrit (hem kağıda basılı, hem de dijital yayınlar) olabilir. Yani hem kağıda basılan hem de daha sonra, örneğin bir ay sonra aynı eserleri internet sitesinden paylaşan dergiler yayınlanabilir. Maddi açıdan yorucu ama geçiş dönemi için iyi bir öneri gibi görünüyor. Çünkü şiir ve edebiyat dergilerinin yaşadığı sorunu diğer gazeteler ve dergiler de yaşıyor. Birçok çoksatan dergi internetin rekabetine dayanamadığı için kapandı. Gazetelerin ise kağıda basılı sayılarının satışı ile internet izlenme oranları arasında, internet lehine devasa farklar var.
Aydın Engin şöyle yazıyor: “1990’lı yıllarda Türkiye’de ulusal düzeyde dağıtılan günlük gazetelerin toplam tirajı (=net satışı) 6.500.000 (altı buçuk milyon) idi. 2018’de 3.200.000 (üç milyon iki yüz bin).” Aydın Engin 35 bin ortalama satışı olan Cumhuriyet’in internet sitesine giren tekil ziyaretçi sayısının günlük 1,5 milyon olduğunu ekliyor. “Kâğıda basılı gazetenin satışını artırmak için önerileriniz olsa gerek” diye okurlara çağrıda bulunuyor.  (bkz. “Bir ‘Akıl İmecesi’ İçin Çağrı” Cumhuriyet, 21.02.2018). Aynı çağrıyı şiir ve edebiyat dergileri de yapmalı. Gelecek internette olduğuna göre nasıl bir dergicilik yapmalıyız? Bu soruyu tartışmamız gerek. Geç bile kaldık! (Sincan İstasyonu, s. 95, Mayıs - Haziran 2018)

Cumartesi, Haziran 02, 2018

 

Metin Celâl’e Şiir’den İçin Sorular



Anıl Cihan Türk şiirinin en üretken şairlerinden birisiniz. Ürettiğiniz, okuyucularınızla buluşturduğunuz edebiyat yapıtlarınız arasında, şiir, roman, eleştiri ve aynı zamanda çeviri kitapları da bulunmakta. Yönümüzü şiirden yana çevirirsek, Metin Celal şiiri, detayı derinleştiren, yatağını genişleten bir görünüm sergiliyor. Neler söylemek istersiniz? Metin Celal şiiri, dikey ve yatay yönde hareket ederek açtığı ve açmaya devam ettiği alanda neyi hedeflemekte?
Okur olarak kendime dışarıdan bakarsam çok verimli bir şair olduğumu söyleyemem. Diğer alanlarda belki gereğinden çok yazmışımdır ama esas ilgi alanım olduğunu düşündüğüm şiirde hep “az olsun, öz olsun” düşüncesi ile hareket ettim. İnce eledim, sık dokudum. Yaşlandıkça bu hassasiyetim daha da arttı.
Şiirin yapılan değil de yazılan hatta söylenen bir sanat olduğuna inandığım için şiir yazarken belli hedeflerim olmadı. Zaten “şiir yazayım” diye de masanın başına oturmam. “Şiir çalışmak” da aklımın ucundan geçmez. Şiirin yazılması için bir “neden” olması gerektiğine inanırım. Tabii içsel etkenler ağırlıkta ama bu içsel etkenleri de mutlaka dışsal bir etken, olay ya da durum tetikliyor. İmgeler oluşuyor, o imgelerin bazıları bellekte dize olarak şekilleniyor ondan sonra yazıya geçirmeye başlıyorum. Bazen bir bütün olarak çokluk tek tek dizeler farklı zamanlarda yazılarak bir şiire doğru yol alıyorlar.  
Mutlaka okur olarak sizin kanınız doğrudur ama “detayı derinleştirmek” mi denir bilemiyorum. Son yıllarda Rahmetli Mehmet Müfit’in deyimi ile “şiiri damıtmaya” daha çok önem vermeye başladım. “Şiir kısa ve öz yazma sanatıdır” anlayışına daha sıkı sarılmaya başladım. O nedenle de şiirlerim giitkçe daha da kısalıyor.
Sanırım şiirimde gelişime bakarsak “yatağını genişlet”mekten çok derinleştirmek söz konusu. Tabii bunlar okur olarak tahlillerim. Yazarken herhangi bir amaçla yazmam söz konusu değil. Ben şiiri belirlemiyorum, şiir beni belirliyor. Daha doğrusu şiir önce içimde sonra kendi içinde bir gelişim yaşıyor. Ben sadece kaleme alıyorum. Sonradan yaptığım müdahaleler ise özle değil biçimle ilgili. Daha iyi nasıl söylenir, kendi içinde bir ezgisi nasıl sağlanır, o şiir için en iyi biçim nedir, bulmaya çalışıyorum.

Şiirin hayat ile, hayatın içinde yer alan/ yer edinmiş kanalları ile bağı hiç kuşkusuz önemli. Sizin şiiriniz de, hayatın içinde şekillenen bir şiir. Şiirin hayat ile bağı, dahası okurun hayatı ile bağı bu noktada gerçekleşiyor. Neler söylemek istersiniz? Şiir, günümüzde okurun hayatına ne derece müdahil olabiliyor?
“Bir şiiri oluşturan kaynakların birincisinin şairin yaşadıkları, ikincisinin hayattan gözlemledikleri, üçüncüsünün de okuduklarından damıttıkları olduğuna inanıyorum. Bunların çeşitli oranlarda birleşmesinden şairlerin kimlikleri oluşuyor ” demiştim bir söyleşide. Hâlâ aynı kanıdayım.
Şiirin okurdan okura değişen anlamları, göndermeleri olmasını, onlarda farklı dünyalar yaratmasını arzu ederim. Hatta okunduğu zaman ve mekana göre bile değişmesi hoş olurdu. Tabii ki böyle olmuyor. Genelde tüm şiirler süreç içerisinde tek bir imgeyi kuşatıyor. Tek bir temaya yöneliyor.
Şairin kimliği şiirde ne denli yerleşikleşmisse, hissediliyorsa o kadar başarılı olduğuna inanırım. Bunun da yolu imgelerle yazmaktan geçer. Eğer o imgeler hayattan geliyorsa hayatın içinde şekillendiğini de söyleyebiliriz. Tabii tamamen okudukları ya da hissettikleri ile şiir yazanlar da var. Okur olarak bakarsam şiirimde ben de hayat bağları görüyorum. Onun şiir okuruna yansıması, benimseyip içselleştirmesi şiirle arasında kurduğu duygu bağıyla, hatta özdeşleşmeye ilintili sanırım. “Hislerime tercüman olmuş” diyebildiği şiir okurun hayatına müdahil olmaz ama katılmıştır.
Yazık ki okurlarımızla çok sık karşılaşamıyoruz. Ama dolaylı yoldan onların yaşamına şiirlerimizin nasıl katıldığını öğrenebiliyoruz. İnternette, özellikle sosyal medyada yapılan paylaşımlar bunun iyi bir göstergesi.
Eskisi kadar şiir okunmadığı düşüncesine ise katılmadığımı defalarca söyledim. Değişen, şiirin medyası, yayın araçlarıdır. Şiir neredeyse yirmi yıldır kağıtta değil de daha farklı medyalarda okunuyor ama şairler hâlâ kitapta, dergide görmek, onların aracılığıyla şiirlerini okutmak istiyor. Bu konuda inat ediyor. Oysa şiir okuru çoktandır kendi medyasında şiiri okuyor, dergiyle, kitapla ilgisi yok. Bu nedenle de şiirin okunurluğunu kitap ve dergi satışlarıyla ölçmek yanlış. Şiirlerin, dizelerin internette ne kadar paylaşıldığına bakmak gerek.      

Şair Metin Cengiz’in, şiiriniz hakkında yaptığı yorum dikkate değer ve üzerinde durulması gereken bir noktayı işaret ediyor; “Metin Celal, anlatı ağırlıklı bir şiir yazmış, sözcüklerin sözcük olmayı bıraktığı, göstergenin kendisi haline geldiği bir şiir tavrından değil, sözcüklerin sözcük olarak kaldığı bir dili benimsemiştir.” Sizin düşünceniz ne bu konuda? Şiir ve sözcük arasındaki bağı biraz açmak istiyorum. Sözcüklerin taşıdıkları anlam/ anlamlar ile şiirin organik bağı hakkında düşündükleriniz nelerdir?
“Şiir imgelerle yazılır. Sözcükler imgeleri oluşturan yapı taşlarıdır. Ama sözcükler, imgeler oluşturulurken şiirin dışında hiçbir dizgeyle açıklanamayacak şekilde kullanılırlar” diye düşünürüm, öyle de yazmışım 1985’de. Hâlâ da bu düşüncem değişmedi. Tabii hedefim böyle şiir yazmak ama bu hedefe ne denli ulaştım tartışılır.
Metin Cengiz iyi bir okur olarak benim şiirimde anlatı ağırlığı bulmuş olabilir. Şimdi durup geriye baktığımda bazı şiirlerimin öyküleri olabileceği görüşüne katılıyorum. Ama bunlar iradi şeyler değil ve şiirimin tamamını kapsayacak sayıda değiller. Belki bir dönem ve bazı şiirler için bu tahlili doğru buluyorum ama genelde katılmıyorum.
Sözcükler sözcük olarak kalırsa şiir olamazlar. Onların mutlaka tek tek ya da birlikte en azından bir imge oluşturması gerek. Benim yaklaşımımda şiir imgeler toplamıdır ve o imgeler biraraya geldiğinde yeni ve bambaşka bir imge oluştururlar. Yani tek tek imgelerde, dizelerde ve şiirin bütününde farklı anlamlar çıkarıbilir ya da hepsi birden bütünü destekleyebilir. Sonuçta bir şiir ortaya çıkmasını arzuluyorsak da bütünü oluşturan bir imge oluşması nihai amaç olmalı.   

Kitaplarınızı dikkatle okuyan okuyucularınızın gözünden kaçmayacağı başka bir nokta ise, şiir dilinizin her daim duru, sade olması. Bu duru ve sade söyleyiş, tertemiz bir akarsuyun dibini görmeye benziyor. Baktıkça, içine girme/ katılma hissi yaratıyor aynı zamanda. 80 sonrası dönem içerisinde şiirinizin ve dilinizin konumu hakkında neler düşünüyorsunuz?
Şiirin az sözcükle çok şey anlamak sanatı olduğuna inandığım için sözcük seçimini önemsiyorum. Duru ve sade söyleyişin peşine düşmem de bu saikledir. Ustam bellediğim şairler de böyle bir söyleyişi esinlediler bende.   
Dil konusu 80’li yıllardan itibaren çok tartışıldı. Bazı arkadaşların Eski Türkçe ya da başka bir deyişle Osmanlıca kazıları da bu tartışmaları tetikledi. Üzerimizde bir “Öztürkçe yazın!” baskısı da vardı önceki kuşaklardan gelen. Sanırım bu eğilimler bu baskıya tepki olarak da gelişmiştir ya da önceki kuşakların hiç yapmadıkları yoğunlukta eski şiirimizle haşır neşir olmanın getirdiği bir durum söz konusu.
Etkilenmeden çok eski diye bir kenara atılmış, unutulmaya terk edilmiş sözcüklerin taşıdığı çok anlamlılık, o sözcüklerin söylenişindeki müzik, şiire uyum ilgisini çekmiştir bizim kuşak şairlerinin. Kasti olarak o sözcüklerin kullanıldığı örnekleri de biliyoruz. Bu postmodern yaklaşımlar nedense doğru açıdan tartışılmadı hep bir dil anlayışı tartışması açmaya oradan siyasi mecralara akıp o sözcüklerle arayışlara girenlere “gerici” yaftası takılmaya çalışıldı.  
Benim özel olarak bir dil tercihim olmamıştır. Yazdığım şiir hangi dili gerektiriyorsa o sözcüklerle yazmaya çalışırım. Esas hedefim imge olduğu için de o imgeyi en iyi anlatacak sözcüklerin peşine düşerim. Birden fazla anlamı olan sözcüklere eğilimim olmuştur ama özel olarak Osmanlıca bir sözcük kullanma merakım yoktur. Şiirlerin başlıkları dahil İngilizce sözcükler ve deyimler kullanmışım bir zamanlar. Sanırım okuru şiirden bir adım beride tutma, hemencecik içine girmesini, tüketmesini önleme arzusu söz konusuymuş. İroni merakından da olabilir. Bugün o şiirleri yazsam o sözcükleri kullanmaz Türkçede daha iyi ifade etmenin yolarını arardım.    
80 Kuşağı şairleri şiir dilleri ya da söyleyişlerinden çok şiir anlayışları ile biraraya geldiler. Kimliklerin farklılığı her zaman önemliydi. Hepimiz birbirimize benzemek değil birbirimizden farklı olmak, kendimiz olmak istiyorduk. 

Kendine İyi Bak şiirinizin en iyi ve en çarpıcı dizelerinden biri olan “savaş bitmiş, indirilmiş bayraklar/ yapışmış yakamıza yeminler ve yalanlar” bir gerçekliği allayıp pullamadan, okurun gözü önüne sunan enfes bir tablo. Okunan/ izlenen bir dize. Olmuş olanın, şiire yansıması da denebilir? Şiirin zamanı/ zamansızlığı hakkında neler söylemek istersiniz?  Dil, görüntü şiirin neresinde, hangi evresinde şekillenip ifade edilir sizin şiirinizde?
Bu iki dize birlikte bir imge oluşturmuş okur olarak sizde. Ama dönüp şiire baktığımda bütünün de farklı bir imge oluşturabileceğini görüyorum. Zaten şiir anlayışım olarak anlatmaya çalıştığım da tam olarak bu. Hatta bu iki dizeyi hak ettiği gibi ikiye bölersek “savaş bitmiş, indirilmiş bayraklar” bir imge oluşturuyor, “yapışmış yakamıza yeminler ve yalanlar” başka bir imge, diye düşünüyorum şimdi okuduğumda. Bu dizeler bütününü içinde ise farklı bir şey söyleyecektir okura.
Şimdi tekrar okuduğumda baştan beri tek tek ya da birbirine bağlanarak ya da ilişerek gelen dizelerin nihayette tek bir imgeye yol aldığını düşünüyorum. Şiirin adı “Kendine İyi Bak”. İngilizceden çevrilip Tükçeye “kazandırılmış” bir deyim. Aslında bir yanlış anlam. Türkçede kimse kendine “manevi” anlamda bakamaz biliyoruz. Bu tartışıldı zamanında. Ama toplumun bugün geldiği noktada ne kadar ortak paydalarımız var desek de herkesin kendi çıkarının peşinde olduğunu, o oranda da kendiyle ilgili olduğu düşünmüşüm sanırım.
Bu yeni okumadan sonra soruya dönersek, daha önce de dediğim gibi şiirin her okumada, her okurda farklı anlamlara bürünmesi gibi bir arzum var. 17 yıl önce bu şiiri bana yazdıran duygu ve izlenimler nelerdi bilemiyorum şimdi. Sadece tahmin etmeye çalışıyorum. Ama bugün farklı bir anlama da geldiğini düşünüyorum benim okumamda. Bu anlamda şiir zamansız. Dil ve görüntünün de şiirin tamamında şekillendiğini nihai anlamına kavuştuğunu düşünüyorum. Okur olarak son dizeyi okuduğunuzda sizde ne kalmışsa o.    

Şiiri/ edebiyatı, yakından/ ilgi ile takip eden usta edebiyatçılarımızdan birisiniz. Genç şairler arasında dikkatinizi çeken isimler kimlerdir?  
Söyleşinin en can yakıcı sorusu bu herhalde. Benim de canım yanar, adını verdiğim ve vermediğim şairlerin de. Şaka bir yana. 40 yıldır şiir yazıyorsam 40 yıldan fazladır ulaşabildiğim tüm şiir kitaplarını okumaya çalıştım ama son yıllarda çok fazla şiir okuduğum söylenemez. Bunun nedeni de istiap haddini doldurmuş olmam olabilir. Bellekte olağanüstü güzellikte şiirler varken yeni şiir okumaya pek hevesli olmuyor insan.
Dergilerde çok az “şiir”e rastlıyorum. Onların da çok azı bana okunaklı geliyor. Çünkü dediğim gibi bellekteki harikulade şiirlerden daha iyilerini okumak istiyorum. Vasatla vakit yitirmek istemiyorum. Bu durum da ister istemez seçici olmayı gerektiriyor. Dergilerde beğendiğim şiirlere rastlarsam o şiirin şairinin diğer şiirlerinin izini sürüyorum. Kitaplarına ulaşmaya çalışıyorum.
2017’den aklımda kalanları söylersem... Attilâ İlhan Şiir Ödülü vesilesiyle bir çok ilk kitap okuduk. Ödülü kazanan Selenay Kübra Koçer’in “İlk Ayrılık”ı iyi bir şairi müjdeliyor. Şiirden Dergisi İlk Kitap Ödülü’nü kazanan Tuğçe Tekhanlı’nın “Derindim İnandırıldım Aksine”si de öyle. Benden daha genç kuşaklardan Ömer Erdem’in “Azap” (Everest yay.), Yücel Kayıran’ın “Efsus’a Yolculuk” (Metis yay.), Selahattin Yolgiden’in “Herkes Ayrıldı Kendinden” (Kırmızı Kedi yay.) ve Müesser Yeniay’ın “Sevgiliyle Daimi Konuşma” (Şiirden) bu yıl dikkatle okuduğum şiir kitapları. Mutlaka birçoğunu da atlamış, kaçırmışımdır, zira günümüzde şiir kitaplarına ulaşmak da ayrı bir mesele. Geçerli bir özür değil ama adını vermeyi unuttuğum şair dostlar da bu nedenle hoş görsün. (Şiirden Dergisi Mart-Nisan 2018.)   

This page is powered by Blogger. Isn't yours?