Salı, Aralık 16, 2014

 

He’nin İki Gözü İki Çeşme



Beşir Ayvazoğlu “He’nin İki Gözü İki Çeşme”de Çağdaş Türk şiirinin yaşarken “alay suikasiti”ne uğramış, önemi ancak ölümünden onlarca yıl sonra anlaşılmış büyük bir şairinin, Asaf Halet Çelebi’nin yaşam öyküsünü anlatıyor. 
Asaf Halet Çelebi, 28 Aralık 1907’de İstanbul'da doğmuş. Sekiz yıl Galatasaray Sultanîsi'nde, üç ay Sanâyi - Nefîse Mektebi'nde okumuş, Adliye Meslek Mektebi'nden mezun olmuş. Zabıt kâtipliği, Osmanlı Bankası'nda, Devlet Denizyolları'nda ve İÜEF Felsefe Bölümü kütüphanesinde memurluk yapmış. Farsça, Arapça, Fransızca, Hintçe ve Sanskritçe öğrenmiş. Mevlevi şeyhi Remzi Efendi ve Rauf Yekta Bey’den klâsik müzik dersleri almış.
18 yaşına kadar klasik tarzda gazeller yazmış. Eski Doğu Kültürü ve tasavvuf kaynağından gelen temler ve motiflerle beslenen serbest şiirleri 1937'den itibaren Ses, Küllük, Hamle, Servet - i Fünûn - Uyanış, Yeditepe, İstanbul, Türk Sanatı dergilerinde ve Gün gazetesinde yayımlanmış. (bkz. Tanzimattan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, Yapı Kredi yay. 3. Baskı 2010).
Ahmet Hamdi Tanpınar yaşarken tanınmamasının nedeni olarak “Sükut suikasti”ne uğramasını gösterir. Değeri bilinmemiş, önemsenmemiş, “Kırtıpil Hamdi” gibi lakaplarla küçümsenmiştir. Asaf Halet Çelebi’yi de Tanpınar’a benzetirim. Çelebi de küçümsenmiş, önemsenmemiş ve alayla karşılanmıştır. O nedenle “alay suikasti”ne uğramış dedim.
Asaf Halet Çelebi’nin ilk şiirlerini yayımlaması Garip akımının çıktığı döneme rastlıyor. 1938’de Ses Dergisi’nde yayımlanan “Cüneyd” şiiri ile dikkatleri çekiyor. Bu şiir Garip çizgisinde ancak dikkatli okuyucu arkasındaki kültürel donanımı ve göndermeleri görebilir. Bu niteliği görülmüyor. Şairin klasik tarzda gazeller yazarken nasıl bir değişim geçirip kalıbı, kafiyeyi reddeden bu modern şiir anlayışına ulaştığını da kimse merak etmiyor.  Şiirlerinde kullandığı “om mani padme hum” gibi yabancı sözcükler, Mevlevilik ile bağ kuran Farsça sözcükler, kalıplar tamamen anlamsız şeyler sanılıp, dönemin şiir anlayışına göre değerlendirilerek “Batı özentisi” diye nitelendiriliyor. Orhan Veli ve arkadaşları gibi Çelebi de gazetelerin, mizah dergilerinin, karikatürlerin alay konusu olmuş.
Beşir Ayvazoğlu, Çelebi’nin kızıp sinirlenmek bir yana bu alayları büyük bir olgunlukla karşıladığını yazıyor “He’nin İki Gözü İki Çeşme”de (Kasım 2014, Kapı yay.). Ayvazoğlu’nun kitap boyunca “şair” diye andığı Asaf Halet Çelebi’nin ünü öylesine yayılmış ki gençlik arasında “om mani padme hum” sözü bir slogan halini almış. İnsanlar Şair’i gördükleri yerde yolunu çevirip bu şiiri okuması için ısrar etmeye başlamışlar. Şair de istekleri reddetmeyip şiirini teatral bir eda bile okurmuş.     
Kısa biyografisinden de anlaşılacağı gibi Asaf Halet Çelebi hem kendi kültürümüzü iyi bilen, özgün kaynaklarından okuyup haklarında kitaplar yazabilecek biri hem de Dünya kültürüne hakim bir entelektüel. Yaşadığı dönemde Dünya dendiğinde “Batı” anlaşılmasına rağmen o Asya ile de ilgilenmiş. Budizmin adının bile anılmadığı bir dönemde onun yabancı sözcükler ve terimler yer alan, kültürel göndermelerle dolu şiirlerinin anlaşılması kuşkusuz olası değildi. İnsanlar da anlayamdıkları şeyi kuşku ile karşılar, kendi cahillikleri anlaşılmasın diye de alaya başvururlar. 
Behçet Necatigil her zamanki kısa, öz ve yerinde yargıları ile Asaf Halet Çelebi’nin şiirini şöyle yorumlamış; “Doğu-Batı kültürlerini bağdaştırarak, ilhamını Asya tasavvuf ve dinler tarihinin ünlü kişilerinden, Eski Doğu medeniyet ve masallarından alan, egzotik şiirleriyle tanındı. Kendi deyişiyle, ‘hayatta olduğu gibi, somut malzemeyle soyut bir âlem’ yarattı; bir hayal ve duygu şairi değil, bir sezgi şairi oldu, 1940 yıllarında Yeni Şiir Akımı’na kendine özgü bir hava ile o da katıldı.”
“Doğu-Batı kültürlerini bağdaştırarak” yazılan bir şiirin o dönemin sağ ve sol olarak ikiye ayrılmış edebiyat ortamında karşılığını bulamamış olması şaşırtıcı değil. Asaf Halet Çelebi, ilk eserlerini muhafazakâr dergilerde yayımlıyor. Örneğin Necip Fazıl’ın büyük ilgisini ve desteğini görüyor. Asaf Halet Çelebi’nin ilgisinin ve bilgisinin sadece Türk ve İslam kültürüne yönelik olmadığı anlaşılınca da dışlanıyor. Ayvazoğlu “Türkçü ve muhafazakâr dergilerde en fazla alay edilen ve Türk şiirini ‘rezil’ etmekle suçlanan şairlerin başında o gelir” diyor. Aynı şekilde Garip çizgisinde, dönemin Fransız şiirinden etkilenen şiirler yazmadığı aksine Doğu’ya ve kendi kültürümüze de açık olduğu, çok derin bir kültürel donanımı olduğu ortaya çıkınca “sol” çevrelerden de ilgi görmüyor. Çünkü “sol”un sırtı Doğuya ve kendi kültürel geçmişimize dönük. Tam bir iki arada bir derede kalma durumu. 
Asaf Halet Çelebi’nin tek garipsenen, dışlanan yanı yazdıkları, şiirleri değilmiş. Kişiliği, giyimi, konuşma biçimi, insanlara davranışları kısacası yaşam biçimi ile de garipsenmiş. Beşir Ayvazoğlu “Bazı tuhaf hallerinin ve küçük memur kimliğinin de aşağılanıp dışlanmasında rolü olduğunu zannediyorum” diyor. Çelebi, “Osmanlı bakiyesi bir aydın” olarak köşklerde, yalılarda büyümüş. İnsanlara o terbiye ile davranıyor. Ama o davranış biçimi küçümseniyor, alay konusu oluyor.
Sanıyorum Asaf Halet Çelebi’nin yaşama bir şair olarak bakması ve herhangi bir ideolojik koşullandırma olmadan sadece şair olarak yaşamak ve anılmak istenmesinin de dışlanıp küçümsenmesine, nihayet görmezden gelinmeye çalışılmasında etkisi büyük. Çünkü 80’li yıllara kadar insanlar sanatçı da olsalar öncelikle siyasi tercihleri ile değerlendirildi. Asaf Halet Çelebi’nin ancak 80’li yıllardan sonra keşfedilmesinin, değerinin anlaşılmasının nedeni de sanata siyasi koşullanmışlıkla bakılmamasıydı.
Beşir Ayvazoğlu, “Ancak soldan ve sağdan Doğuyu ve Batıyı iyi bilen –Abidin Dino, Arif Dino ve Erol Güngör gibi- bazı aydınların Asaf Hâlet Çelebi''nin değerini zamanında fark ettiklerini söyleyebilirim” diyor. Şair’e dönemin önemli resamları da ilgi göstermiş, değer vermiş.  Çelebi ile Tanpınar arasında benzerlikler buluyorum. Aynı dönemlerde yaşamış ve benzer tavırlarla karşılaşmışlar. Aynı dost çevrelerinde bulunmuş, aynı dergilerde yazmışlar. İnsan, nasıl bir ilişkileri vardı diye merak ediyor. Ayvazoğlu, “Şair’in Şeyh Galip’e kendisi kadar tutkun olan Ahmet Hamdi Tanpınar’la ilişkilerinin dercesi hakkında maalesef hiçbir kayda rastlamadık” diyor.  
Ayvazoğlu’nun Asaf Hâlet Çelebi ile ilgilenmesine Mustafa Miyasoğlu’nun 1985’de Semih Güngör adıyla yayımladığı “Asaf Hâlet Çelebi” kitabı neden olmuş. Adam Yayınları 1983’de Çelebi’nin şiirlerini yeniden günışığına çıkartmış, şiir çevrelerinde, özellikle 80 Kuşağı şairleri arasında bu şiirler heyecanla karşılanmıştı. Şiir Atı’nın 2. sayısında, Kasım 1986’da şiirini inceleyen önemli yazılar yayımlanmıştı. Ayvazoğlu’nu Çelebi’nin biyografisini yazmaya esas ikna eden ise Ali Birinci''nin Türk Tarih Kurumu başkanı olduğu dönemde, Asaf Hâlet Çelebi’nin özlük dosyasının bir sahaftan kurum adına satın aldığını bildirmesi olmuş.
Beşir Ayvazoğlu “He’nin İki Gözü İki Çeşme”de Asaf Hâlet Çelebi’nin yaşam öyküsünü edebiyat ekseninde ama özel yaşamını da ihmal etmeden anlatırken 1940’lı – 50’li yılların edebiyat ortamına da yakından bakıyor. Çok önemli bilgiler aktarıyor. Kitapta hem Asaf Halet’le hem de dönemin edebiyat ortamı ile ilgili birçok fotoğraf ve görsel malzeme de var.
Beşir Ayvazoğlu’nun “Bir Asaf Halet Çelebi” altbaşlıklı biyografisi “He’nin İki Gözü İki Çeşme” büyük bir emeğin ürünü, çok okunaklı, okuyanı zenginleştiren bir yapıt. “Türkiye’de biyografi yazılmıyor” diye yazıklananlara da istenirse nasıl iyi biyografiler yazılacağına güzel bir örnek. 
11.12.2014

Etiketler: ,


Perşembe, Aralık 11, 2014

 

Korsan Kitap Cenneti



Yayıncılık meslek birlikleri ve emniyet güçlerinin işbirliği ile son yıllarda korsan kitapla mücadele oldukça hızlandı. Hemen her gün korsan yayıncıların matbaalarına, depolarına yapılan baskınların haberleri geliyor. Özellikle Ankara ve İstanbul’da Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğü ekiplerinin yaptıkları operasyonlarda çok büyük sayılarda korsan yayın ele geçiriliyor ve korsan yayıncılığın elebaşları yakalanıyor. Korsan yayıncılar gizli matbaalarda üretim yapıp, polis baskın yaptığında suçu üstlenecek kişiler tutarak yaklanmamaya çalışıyor. Emniyet güçlerinin kararlı takibi gizli matbaaları da, gerçek elebaşlarını da ortaya çıkartıyor. Kuşkusuz bu başarının temelinde devletin korsan yayınları ciddi bir biçimde takibe almasının ve bu suçluları yakalamak için “Fikri Mülkiyet Hakları Büro Amirlikleri”nin kurulmuş olmasının büyük katkısı var. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bandrol gelirlerini korsanla mücadele için yayıncı meslek birliklerine bırakmasının da baskınların sayısının artmasını sağladığını eklemeliyim. Bu operasyonlarda görev alan Güvenlik Şube Müdürlüğü ekiplerini, yayıncılık meslek birliklerini ve rüşvet tekliflerine yüz vermeyen, tehditlere kulak asmayan avukatlarını kutluyorum.
“Fiziki korsanlık” diye adlandırılan kağıda basılı kitapların korsanlığı ile mücadelede böyle etkili sonuçlar alınırken dijital alanda, e-kitap’ta tamamen farklı bir gelişme yaşanıyor. Dijital ortam adeta bir korsan e-kitap cenneti halini almış durumda.
Yayıncı meslek birlikleri dijital alandaki korsanlıkla da mücadele ediyorlar ama pek sonuç aldıklarını söyleyebilmek mümkün değil. 1990’lı yıllarda korsan kitap nasıl fütursuzca yaygınlaşıp caddelerde, meydanlarda, halk pazarlarında serbestçe satılır hale gelmişse e-kitap korsanlığı da dijital alanda aynı hızla, belki de daha hızlı yaygınlaşıyor. Daha kitapçılara ulaşmadan en yeni kitapların korsan dosyaları internette paylaşılamaya başlanıyor. Örneğin Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” adlı kitabının korsan pdf dosyasına onlarca internet sitesinden ulaşmak mümkün. Yani başbakanın kitabı bile dijital korsanların elinden kurtulamıyor.  
Kuşkusuz bunda Google, Yandex, Facebook gibi dosya paylaşmaya olanak sağlayan servis sağlayıcıların fikri haklar konusundaki tavrı büyük etken. Kendi hakları için şahinleşen bu kuruluşlar yazarların, yayıncıların hakları söz konusu olduğunda adeta sağırlaşıyor, korsan yayını önlemek için tek bir tuşa bile basmak istemiyorlar. Çünkü onları zorlayacak yasal düzenlemeler yok ya da yeterli değil.  
Yazarın, yayıncının fikri haklarını korumanın yolu yasalardan geçiyor. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) 1951’de kabul edilmiş. FSEK’de son değişiklik de 2008 yılında yapıldı. Ama o düzenlemede dijital alandaki hak ihlalleri ile ilgili güncellemeler ne yazık ki yapılmadı. Müzik ve sinema sektörleri dijital korsanlıktan büyük yaralar aldılar. Çığlıklarının duyulması kolay olmadı. Ertuğrul Günay’ın bakanlığı döneminde artık daha fazla beklenemeyeceği anlaşılınca örnek bir çalışma gerçekleştirildi. Konuyla ilgili tüm tarafların katılımıyla ve müzik, sinema ve yayıncılık meslek birliklerinin katkısıyla aylarca süren bir ortak çalışma ile dijital alandaki korsanlığı önleyecek yasal düzenlemeleri içeren bir taslak hazırlandı. Taslak bakanlar kuruluna gitti. Orada imzalar tamamlandıktan sonra meclise sevk edilip yasalaşacaktı. Ama bu sırada bakanlar kurulunda değişiklik oldu ve Günay görevi Ömer Çelik’e devretti. FSEK taslağı bakanlar kurulundan geri çekildi. Ömer Çelik 24 Ocak 2013’de Kültür ve Turizm Bakanı olmuş. O tarihten beri de zaten hazır olan FSEK taslağının tekrar bakanlar kuruluna gelmesi bekleniyor. Bu arada e-kitap korsanlığı patladı, dijital alan bir korsan yayın cenneti halini aldı. Ömer Çelik neyi bekliyor bilemiyorum ama biraz daha beklerse yazarın, yayıncının dijital alanlarındaki haklarını korumaya o taslak yetmeyecek.
10.12.14

Pazartesi, Aralık 08, 2014

 

Alocu Tilki’nin Serencamı



Emrah Polat “Alocu Tilki’nin Serencamı”nda başına hiçbir şey gelmeyecekmiş gibi yaşayan bir dolandırıcının eski yaşamına dönmesinin mümkün olmadığı bir olaydan sonra başından geçenleri anlatıyor.
“Alocu Tilki’nin Serencamı”nın (2014, İletişim yay.) iki ana ekseni var. Bir yanda neşeli bir dolandırıcılık öyküsü, diğer yanda belden aşağısı tutmayacak şekilde sakatlanmış birinin, bir omurilik felçlisinin yaşadıkları. İkisi de aynı kişi.
Tilki Selim aileden dolandırıcı. Amcasından öğrendiği “aloculuk” yöntemini kullanarak insanları kandırıp dolandırıyor. Büyük paralar kazanıyor. Olağanüstü konuşma ve ikna etme yeteneği ile telefonla aradığı kişileri yüksek mevkide ya da önemli bir kişi olduğuna inandırdıktan sonra paralarını alıyor. Burada başarının ölçütü dolandırılan kişinin “iyilik yaptım”, “muhtaç birine yardım ettim” inancı ile durumu olabildiğince geç, hatta hiç fark etmemesi, dolandırıcının yakalanmaması. Tilki Selim bu işte başarılı oluyor, birkaç olay dışında yakalanmamayı başarıyor. Yakalandığında da küçük cezalar yiyor. Onun başını belaya sokup dönülmez bir biçimde hastaneye gitmesine neden olan dolandırıcılıktan kazandığı para ile yatırım yapması, bir bara ortak olması.
Romanın girişinde Peyami Safa’nın “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”ndan“Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler” alıntısı var. Emrah Polat’ın esas amacı da bu “büyük hastalık” ve sonrasında yaşananları anlatmak. Alocu’luk okuru romana bağlamak ve belki de “büyük hastalık” bölümünde anlatılanların ağırlığını bir nebze hafifletmek amacıyla yazılmış gibi.
İletişim Yayınları’nın künye sayfasında yazarların biyografileri yer alır. Sanıyorum yazarlardan kaynaklanıyor, genellikle bu biyografiler bir - iki cümle ile adeta geçiştirilir. Yazar hakkında doğru dürüst bir bilgi verilmez. Emrah Polat’ın biyografisi de kısa ama onlara göre çok daha bilgilendirici. Daha önce yayınlanan kitaplarında yer almayan üç cümle ise yazarı doğrudan romanına bağlıyor; “2000 yılında manik depresif bozukluk sebebiyle psikoza girdi ve maalesef yüksekten atladı. Ölmedi. Ancak belkemiği kırıldığı için yürüyemiyor.”
Emrah Polat, bir omurilik felçlisi olarak hastanede yaşanacakları kendi durumundan yola çıkarak çok etkileyici bir biçimde, hatta “aşırı” gerçekçi bir bakışla anlatıyor. Ama bu anlatıma ne kendisini koyuyor ne de duyguları abartıyor. Dışarıdan diye bileceğimiz, Burcu Aktaş’la söyleşisinde ifade ettiği gibi “‘acıya’, ‘şiddete’ belli bir mesafeyle” yaklaşan soğuk bir dil kullanmış (Radikal Kitap 7.11.14). Hastanede yaşananların yoğun kasvetini ironik, hatta mizahi bir dille anlatmış. O büyük acıyı komik yönlerini bularak bir nebze hafifletmiş, okunaklı hale getirmiş.
Tedavi edilmesi çok zor, hatta imkansız olan bir hastalıkla mücadelede, iyileşmeye çalışırken girilen ruh halleri ve yaşananlarsa bire bir yansıyor, ulaşıyor okura. Aşırı gerçekçi dememin sebebi de bu.
Öte yandan insanın en onulmaz hastalığa yakalansa bile nasıl umudunu yitirmediği, en küçük bir hareketten, yoruma açık bir sözcükten bile nasıl umutlar ürettiğinin öyküsü de anlatılıyor. Tabii özel hastane çarkının nasıl işlediğini, insanların umutlarının nasıl paraya çevrildiğini ve hastanın iyileşme arzusundan yararlanarak nasıl büyük faturalar çıkartıldığını da görüyoruz. İnsanları tatlı dili ile bir telefon konuşmasında dolandırıp parasını alabilen zeka ve yetenekteki Tilki Selim’in konu iyileşmek olduğunda, hiç umut olmadığını bile bile “ya faydası olursa” diye önerilen pahalı tedavi yöntemlerine parasını son kuruşuna kadar verişini de okuyoruz.    
 “Alocu Tilki’nin Serencamı” kısa ve etkileyici bir roman. Okuru sarsıyor ve kendine birçok soru sormasına neden oluyor. En önemli soru da romanın sonunda tekerlekli sandalyede hastaneden taburcu edilen Tilki Selim’in başına daha neler geleceği. 
04.12.14 

Etiketler: ,


 

İyi Doktor



Damon Galgut, “İyi Doktor”da gözden uzak bir kasabada, kaderine terk edilmiş bir hastanede hemen hiçbir şey yapmadan günlerini tüketen bir doktorun genç ve idealist bir meslektaşının hastaneye gelmesi ile yaşadığı iç çatışma ve karmaşayı anlatıyor.
Apartheid, Güney Afrika Cumhuriyeti’nde 1948’den 1994’de dek uygulanan ırkçı yönetim biçimine verilen ad. Tek partili sistemde toplum insanların renklerine göre sınıflandırılmış. Apartheid azınlıktaki beyazların dışında kalanların sağlık, eğitim gibi devlet hizmetlerinden daha az yararlanmaları sonucunu da doğurmuş. Nelson Mandela’nın önderliğinde onlarca yıl süren bir mücadele ile 1994’de ilk kez tüm halkın katıldığı seçimler yapılmış. Mandela da devlet başkanı seçilmiş. Mandela, ülkede Apartheid'ın etkilerine son vermeye, ırkçılığı engellemeye, fakirlik ve eşitsizliği ortadan kaldırmaya çalışmış.
“İyi Doktor”da (Eylül 2014, çev. Kıvanç Güney, Yapı Kredi yay.) Apartheid sonrasında taşrada yaşananlara şahit oluyoruz. İdari yönetimin değişmesinin halkın hayatına nasıl yansıdığını görüyoruz. Aslında Damon Galgut, “İyi Doktor”da genel olarak insanlığı ilgilendirebilecek bir ruh halini anlatıyor.
Apartheid uygulamalarını hayata geçirmek amacı ile kurulmuş bir “yurtluk”ta terk edilmiş bir hastanede çalışıyor Dr. Frank Eloff. Yurtluklar, köylerde dağınık olarak yaşayanlara devlet hizmetlerini götürmek, onların sisteme entegre olmasını, köylerinden kopup işgücü haline gelmesini sağlamak amacıyla kurulmuş yapay kasabalar. Halk bu uygulamaya pek ilgi göstermemiş, sonuç olarak da bu yurtluklar devlet hizmetlerini vermeye devam etseler de terk edilmiş gibi bir hal almışlar. Eloff’un çalıştığı hastaneye hemen hiç hasta gelmiyor. Yöneticilerin taleplerine rağmen devlet de bu durumun değişmesi için bir şey yapmıyor. İlaç, sağlık gereçleri yollamıyor. Nadiren gelen hastalara ya küçük müdahaleler yapılıyor ya da hasta başka bir hastaneye sevk ediliyor. Eloff da hastanede çalışan diğer kişiler gibi bu durumu kabullenmiş. Sanki hayatını hiçbir şey yapmadan tamamlamayı bekler gibi.
Laurence Waters okuldan yeni mezun olmuş idealist bir doktor. Mecburi hizmet için bilinçli olarak bu gözden uzak hastaneyi seçmiş. Oradaki yoksul halka iyi bir sağlık hizmeti vermek arzusunda. Hastaneye çeki düzen verip tekrar halkın geleceği hale getirmesinin kısa sürede mümkün olmadığını anlayınca halkın ayağına gitmeye karar veriyor. Hastanenin yöneticisini de ikna ederek gezici bir klinik oluşturuyor.
Eloff, odasını paylaştığı bu idealist doktorun fazla dayanamayacağını düşünüyor. Doktor Laurence’i desteklemiyor ama engellemek için de bir çabaya girişmiyor. Ama Laurence’in dinamizmi onu etkilemeye başlıyor. Canlanıp hareketleniyor. Geceleri kasabanın tek barında zaman geçiriyor. Uzun süredir arayıp sormadığı aşk, daha doğru deyişle seks ilişkisini tekrar başlatıyor. Eloff'un yeniden sosyalleşmesi ile aynı zamanda kasabada da bir canlanma oluyor. Askerler gelip gitmeye başlıyor. Askerlerin komutanını barda tesadüfen görmesi Eloff'a doktor olarak askerlik yaptığı Apartheid günlerini hatırlatıyor, belleğinin karanlık köşelerine itip unutmaya çalıştığı kötü anıların tekrar canlanmasına neden oluyor. Apartheid döneminde işkenceci olarak rastladığı bu komutan hâlâ görevdedir ve terfi etmiştir. Yine o dönemde bölgede diktatörlük yapmış eski bir komutanın da oralarda olduğu söylenmektedir. Gasp ve hırsızlık olayları artmış kasaba askerlerin gelişi ile güvensiz bir yer halini almaya başlamıştır.    
Damon Galgut’u geçen yıl yayımlanan “Sahtekâr” (Yapı Kredi yay.) romanıyla tanımıştık. Orada da geçmişini gömmüş, taşraya gelmiş bir “Issız Adam” vardı. Ama roman adına uygun olarak farklı bir boyuta ulaşıyordu. Galgut’un sakin bir anlatımı var. Yalın bir dil ve kısa cümlelerle anlatısını yavaş yavaş örerek adeta hissettirmeden gerilimi artırıp okuru kitaba bağlıyor. Dr. Frank Eloff’un bilinçli seçilmiş yalnızlığının nedenlerini ve sonuçta geldiği ruh halini de zamanla anlıyoruz. Ömer Türkeş’in romanla ilgili yazısında söylediği gibi Galgut “insanların bu rahatsız edici gerçekleri göz ardı ederek yaşamayı daha ne kadar sürdürebileceği”ni sorguluyor. Bu sorgulamayı da hem bireysel hem de toplumsal düzeyde yapıyor.  
04.12.14

Etiketler: ,


Çarşamba, Aralık 03, 2014

 

“Alkışlarla Yaşıyorum”



6 Aralık 1931’de doğmuş. 1951’de, 20 yaşındayken İstanbul Radyosu’nda ilk canlı konserini vermiş, ilk plağı yayımlanmış. 1953’de Cahide Sonku ile ilk filmini çevirmiş. 1954’de assolist olarak İzmir Fuarı’nda ilk kez sahneye çıkmış. 1980’de sahne çalışmalarını bıraktığını açıklayana dek hayatı hep ilklerle geçmiş, Türkiye’nin eğlence yaşamına önderlik etmiş, ismi hep manşetlerde olmuş. Kültür tarihimizi anlatırken onun adını anmamak olası değil.
Zeki Müren çok yönlü bir sanatçı. Şarkıcı, besteci, sinema oyuncusu, şair, ressam, giysi tasarımcısı... 300 bestesi, 600’den fazla plağı var. 18 filmde, bir tiyatro eserinde rol almış. Şiirlerinden oluşan bir kitabı yayımlanmış. Sergiler açmış, defileler düzenlemiş. Ama her şeyden önce büyük bir gösteri sanatçısı. Yaşarken onu tanıyanlar sahnelere getirdiği yeniliklerle anımsıyor. Otuz yıl boyunca alkışlarla yaşamış.
Zeki Müren her zaman sevilen, sayılan, hayran olunan ve hoş görülen bir sanatçıydı. “Olmaz, yapılmaz” denilen şeyleri yaptı ve tatlı dille güler yüzle benimsetti. Topluma kendi anlayışlarına uymasa, ters gelse bile sanatçıların yaptıklarının hoşgörü ile karşılanması gerektiğini öğretti. Makyaj yaptı, saçını boyadı, sahneye kadınsı bir havada, mini etekle, entari ile çıktı ve hayranlıkla karşılandı. Çünkü her yaptığının gösterinin bir parçası olarak kabul edilmesini sağladı. Örneğin sahneye süper mini etekle çıkarken bunu eski Romalı Gladyatörlerden, Sezar’dan modernize ettiğini söylüyor, sahnede o döneme göndermeler yapan dekorlar kurduruyordu.  
İstanbul Beyoğlu’ndaki Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde açılan “İşte Benim Zeki Müren” sergisi çocukluk yıllarından başlayarak son plağını çıkardığı 1984’e dek süren sanat yaşamını anlatıyor. Kuratörlüğünü Derya Bengi’nin, tasarımını Sadık Karamustafa’nın yaptığı sergide fotoğraflar, afişler, plaklar, notlar, belgeler, sözleşmeler, ona yazılan mektuplar, desenleri, kostümleri, ayakkabıları, gözlükleri gibi sahnede, günlük yaşamda kullandığı özel eşyası yer alıyor.
Zeki Müren İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Süsleme Bölümü’nden mezun olmuş. Desen çalışmaları eskiden beri biliniyor. “İşte Benim Zeki Müren” sergisi ile eş zamanlı olarak Kadıköy Belediyesi ve Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık işbirliğiyle düzenlenen “Mora Bayılırdım” adlı Zeki Müren Desenleri Sergisi’ni de Caddebostan Kültür Merkezi’nde görmek mümkün.  
“İşte Benim Zeki Müren” sergisinde yer alan malzeme esas olarak Zeki Müren’ni mirasını bağışladığı ve öldüğünde Türk Eğitim Vakfı ile Mehmetçik Vakfı’na teslim edilen sandıklardan çıkmış ve bunların küçük bir bölümü sergide yer alabilmiş. Zeki Müren’in iyi bir koleksiyoner olduğu, kendisiyle ilgili hemen her şeyi saklamakla kalmadığı, büyük bir bölümüne tarihler, açıklamalar eklediği de görülüyor. Sanıyorum 24 Eylül 1996’da İzmir Televizyonu’nda kendi için düzenlenen ve canlı olarak yayımlanan programda rahatsızlanıp vefat etmeseydi kendi müzesini de kendi açacaktı.
Ölümünden sonra yaşamının son yıllarını geçirdiği Bodrum’daki evi müze haline getirildi, 2000 yılında ziyarete açıldı. Görenlerin sergilenen ürünler açısından zayıf bulduğu müze herhalde sandıklardan çıkan binlerce malzeme ile iyice zenginleşecek ve görülmeye değer hale gelecek.
“İşte Benim Zeki Müren” sergisi 20 Aralık’a kadar sürecek. Yapı Kredi Kültür Merkezi’nin iki katında yer alan sergide sadece Zeki Müren’in sanat yaşamına resimlerle, belgelerle şahit olmakla kalmıyor sesini duyuyor, isterseniz filmlerini de izleyebiliyorsunuz. Çok etkileyici bir sergi. Halktan da büyük ilgi görüyor. Kalabalık bir kitle sergiyi izliyor. Akıl edenleri, gerçekleştirenleri kutluyorum. “Sanat Güneşi” Zeki Müren’le tekrar buluşmak, Türkiye’nin eğlence tarihinin 50 yılını görmek, anımsamak için iyi bir fırsat. Kaçırmayın.
03.12.2014

This page is powered by Blogger. Isn't yours?