Perşembe, Mart 23, 2017

 

“Güçlü insanlar hep kırılgandır”



Tim Parks, beceriksiz ama yakalanmayacak kadar şanslı katil kahramanı Morris Duckworth Ölümü Resmetmek’te zengin bir ailenin kızıyla yaptığı evlilik sayesinde Verona’nın saygın ve zengin işadamlarından biri olmuştur.
Morris’i ilk macerası Sevgili Mimi'de (Kanat Kitap) İtalya’ya İngilizce öğretmeni olarak gelmiş bir genç olarak tanımıştık. Morris kıt kanaat geçinmekten bıkmış, hayatını değiştirecek bir çözüm yolu olarak, 17 yaşındaki öğrencisi Massimina ile yakınlık kurmuştur. Planları başarıya ulaşırsa onunla evlenerek zengin ailesinin bir üyesi olacaktır. Ama işler Morris'in arzu ettiği gibi gelişmez. Massimina'nın ailesi evlenmelerini kabul etmez. Kız, Morris'e kaçar. Masumane bu kaçış, bir kaçırma ve fidye isteme olayı haline gelir ve cinayetler birbirini izler.
İkinci kitap Mimi’nin Hayaleti’nde (Kanat Kitap) Morris’i Massimina’nın ablası Paola ile evlenmiş, zengin aileye damat olmuş, kendini bu üst sınıfa kabul ettirmeye çalışırken buluruz.
Paola ile evliliğinde her şey yolunda gidiyor gibi görünse de Morris’in şirketin başına geçme planlarına engeller çıkınca yine cinayetler birbirini izler. “Koşullar, şans ve İtalyan polisinin ve adli sistemlerin yetersizliği sayesinde” yine kurtulmayı başarır. Kitaplar bir üçlemeyi oluştursa da her birinin ayrı ayrı okunabileceğini belirteyim. Yani önceki kitapları okumamışsanız bile Morris’in maceralarına Ölümü Resmetmek’ten (Ocak 2017, çev. Çiçek Öztek, Alef yay.) dahil olabilirsiniz.
Ölümü Resmetmek’in başlangıcında Morris, kendisine verilen “fahri hemşehrilik” için yapılan törene gider. Yanında karısı ve kızı vardır. İngiltere’de iyi bir okulda okuyan oğlu ise dün akşamdan beri ortalarda yoktur. Bir şeylerin yolunda gitmediği açıktır ama henüz ne olup bittiğinin farkında değildir.
Tören sonrasında Morris, işi, evi ve genç metresi arasında gittikçe tek düzeleşmeye başlayan yaşamına bir yenilik katmak amacıyla bir sergi açmaya karar verir. Böylece şehri Verona’ya yönelik kitsch’leşme eleştirilerine de sanatsal bir cevap vermiş olacaktır. Bunu fahri hemşehriliğin bir gereği gibi görür.
Aslında bir seri katil olarak işlediği tüm cinayetlerden ruhunu temize çıkartmak gibi bir hedefi de vardır bu sergiyi düzenlemesinin. Bugünkü konumuna gelmesini sağlamak amacıyla işlediği cinayetlerin kurbanları birer hayalet olarak yaşamının bir parçasını oluşturmaktadır. Başta Mimi olmak üzere, tüm kurbanları onunla konuşup öğütler verirler. Morris öyle bir ruh halindedir ki onlardan öğüt almadan tek bir adım bile atamaz.
Morris’in hemen hepsi mitolojiden ya da İncil’den öykülerle bir cinayet olayını ya da ertesini konu edinen resimlerin asılları ya da kopyalarından oluşan bir koleksiyonu vardır. Bu koleksiyon serginin temelini, ana fikrini oluşturacaktır. Evinde özel hazırlattığı sanat salonunda günlerce bu serginin hayallerini kurar. Sonunda da bu fikrini kuvveden fiile geçirmeye karar verir. Ama serginin düzenleneceği müzenin müdürü önemli bir engeldir.
Müze müdürü cinayetleri anlatan resimlerden oluşan bir sergi fikrine olumlu bakmadığı gibi, Morris’in işlerine burnunu sokmasını da, serginin küratörü olmak istemesini de hoş karşılamaz.
Oğlu fahri hemşehrilik törenine gözaltına alındığı için katılamamıştır. Çok iyi bir okulda İngiliz terbiyesi ile yetişen oğlu tam bir holigan olmuştur. İzlemeye gittiği futbol maçı sonrasında diğer taraftarlarla birlikte polislere saldırmış, bunun sonucunda da gözaltına alınmıştır. Mahkemede ağır bir ceza yiyip tüm yaşamını mahvetmek üzeredir.
Kızı derslerle tüm ilgisini kesmiş, gününü sürekli cep telefonundan yazışarak geçirmektedir. Gizli bir aşığı olduğu kesindir ama bunun kimliği babası meraklandırır. En akla yakın gelen olasılık yakışıklı öğretmenine âşık olmuş olmasıdır. Bu hoş bir durum değildir ama Morris nasıl müdahale edeceğini bilememektedir.
Karısı kendini tamamen dine adamıştır. Don Lorenzo adlı aile yadigarı din adamı evden hiç eksik olmaz. Sık sık akşam yemeğine gelir ve sonrasında birlikte İncil’den bölümler okurlar.
Eşinden hemen hiç ilgi görmeyen Morris sık sık kendini genç güzel Libyalı metresi Samira’nın kollarına atmaktadır. Samira kardeşi olduğunu söylediği Tarık’la birlikte yaşamaktadır. Ama kardeşten çok sevgili gibi halleri vardır. Üstelik Tarık yakışıklılığı ile Morris’in derinlere bastırdığı eşcinselliğini de tahrik etmektedir. İki kardeş birer göçmenden çok Libya ajanı gibidir.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi İtalya’ya geldiğinde ilk tanıştığı kişilerden olan ve biraz üzerinde düşünse işlediği tüm cinayetleri çözecek kadar bilgi ile dolu Stan ABD’den dönmüş, Morris’i rahatsız edecek sorular sorarak ortada dolaşmaktadır.         
Oğlunu hapisten kurtarmak için yaptığı girişimler ve müze müdürü Volpi ile takışmalarında çözüm sağlar umuduyla yakınlaştığı kişiler onu kilise, mafya, Masonik bir örgütlenme ve Libyalıların karıştığı bir komplonun içine çekecektir.
Morris hem neredeyse tek arzusu haline gelmiş sergi tasarısını hayata geçirmek, hem de geçmişte işlediği cinayetlerden dolayı suçlanıp, hapise düşerek her şeyini kaybetmemek için bir kaç cinayet daha işlemek durumunda olduğunun farkındadır.
Başta da söylediğim gibi Morris beceriksiz ama yakalanmayacak kadar şanslı bir seri katil. Yakalandı, her şey bitti diye düşündüğünüz anda bile ya bir yolunu bulur ya da şansı yaver gider ve kurtulur. Ölümü Resmetmek’te de hem yeni kurbanlarının kimler olacağını, hem de yine nasıl kurtulacağını merak etmemek elde değil. 
Morris’in cinayetlerine ve yakalanmadan kurtulma çabalarına Avrupa’da yükselen ırkçılık, devletin ve kilisenin kirli işleri, rüşvet, vergi kaçakçılığı, Afrikalı mültecilere kapılara kapayıp onların yöneticileri ile karanlık ilişkiye girenler gibi birçok güncel tartışma konusu da eşlik ediyor.23.03.2017

Etiketler: ,


Çarşamba, Mart 22, 2017

 

Turhan Günay’a Bursa Mektubu



Sevgili Turhan Ağabey,
İzin verselerdi sana bu mektubu posta ile yollayacaktım. Ama sizlere mektup yazmayı yasakladıkları için bu köşeden yazıyorum. Gizlimiz, saklımız olmayan okurlarımız da bu nedenle mektubun okuru olacak. Kusura bakmazlar, bilirim.
18 Mart öğleye doğru Arif Ağabey’le (Keskiner) birlikte Kenan’ın (Kocatürk) kaptanlığında Bursa yoluna düştük. Her zamankinin aksine feribot yerine Osmangazi Köprüsü’nden geçtik. Sen olsaydın arabaya biner binmez türkülere başlardık. Bu kez ancak Bursa’ya doğru aklımıza geldi türküler. Hasan Mutlucan’dan İzmir türküleri dinleyerek Bursa’ya girdik. Taksim’den Bursa’ya, Kitap Fuarı’na varmamız 1 saat 45 dakika sürdü. Yollar güzel, yollar boş. Hızlıca gidiliyor. Pahalı ama geçsek de geçmesek de parası cebimizden çıkıyor, dedik.
Bu yıl Bursa Kitap Fuarı’nın 15. yılı. Bu yıldan başlayarak Bursa Kitap Fuarları’nın Onur Yazarları olacak. Bu yılın onur yazarı Cemil Kavukçu. Enver Ercan, hastayım, yorgunum dememiş Cemil Kavukçu’ya armağan olsun diye güzel bir kitap hazırlamış. “Zamanın Aynasında” adlı kitapta Cemil Kavukçu’nun 35 yılı aşan yazarlık emeğini enine boyuna görüp, okumak mümkün. İlk gün Cemil Kavukçu ile Enver Ercan’ın bir söyleşisi de vardı.
 “15. Yıl Özel Söyleşileri”ne Ahmet Ümit, Tarık Tufan, Blogcu Anne Elif Doğan, Hüsnü Arkan, Celil Oker, Nihat Sırdar ve Cemalnur Sargut katılıyor. Fuayede Nilüfer Belediyesi’nin Nazım Hikmet’in 115. yaşı için hazırladığı “Nâzım’ı Yazanlar” sergisi var. Serginin İş Bankası Yayınları işbirliği ile yayımlanan kitabı da saklanmaya değer. Hem Cemil Kavukçu Armağan Kitabı’ndan hem de “Nâzım’ı Yazanlar” kitabından birer tane senin için aldım.
Bu yıl Bursa Kitap Fuarı’na yoğun ilgi var. Geçen yılın kötü havası dağılmış. Bursalılar akın akın fuara gelirken biz de Nilüfer Belediyesi Şiir Kütüphanesi’ne doğru, “Çeyrek Asırlık Emek: Turhan Günay ve Cumhuriyet Kitap” etkinliği için yola çıktık. Kütüphanede her tarafı etkinlik afişleri kaplamıştı. Tülay Palas çok güzel bir portreni çizmiş.
Kenan Kocatürk moderatörlüğünde Fahri Aral, Atilla Birkiye, Deniz Kavukçuoğlu, Arif Keskiner, Ayşe Sarısayın, Sevgi Özel, Emin Nedret İşli, Mustafa Köz, Halil İbrahim Özcan, Cumhuriyet Kitap ekibini temsilen Eray Ak, Elif (Günay) ve ben gıyabında bol bol konuştuk. Kenan, Füruzan ve Şükrü Erbaş’ın mesajlarını okudu. Nida Ateş hem nasıl tanıştığınızı anlattı, hem de senin için türküler söyledi. Görüş günü Elif’e, “Fayton Geldi Meyhaneye Dayandı” ve “Ömür Bahçesinin Gülü Solmadan” türkülerini istediğini söylemişsin. Kenan “Turhan Ağabey sever” diyerek isteyince “Ben Kendimi Gülün Dibinde Buldum” ve “Bir Sabahtan Yolum Düştü Geline”yi de söyledi Nida Ateş. Toplatıyı da Pir Sultan Abdal’dan “Dostun Bir Gülü Yaralar Beni” ile bitirdi.   
Sali Turan, Vahit Uysal, Gamze Akdemir, Hüseyin Sarısayın, Saffet Rüştü Tekin, Hacı Tonak, Nülüfer Belediyesi Başkan Yardımcısı Turgay Erdem, Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Güney Özkılınç gibi dostların da aramızdaydı. Başkan Mustafa Bozbey’in selamlarını da ilettiler. Kütüphaneler Müdürü Şafak Baba Pala ve arkadaşları iyi hazırlanmış. Dolu dolu, sıcak bir toplantı oldu. Birsen Ferahlı’nın Facebook’ta yazdığı gibi “Bursa'dan Silivri'ye dostluk kuş olup uçmuştur,” diye umuyoruz. Umudumuz 145 gazeteci arkadaşınla birlikte bir an önce özgürlüğünüze kavuşmanız.   
28 Mart’ta yine Şiir Kütüphanesi’nde Mehmet H. Doğan Ödülü töreni ve Sesli Şiir Antolojisi şiir okumaları var. Seni de bekliyorlar. Tez zamanda buluşmak umuduyla... 22.03.17

Cuma, Mart 17, 2017

 

“Kendimle derin bir hesaplaşmaya girdim”



Selim İleri yazarlıkta 50. yılını kutluyor. İlk öyküsü Eylül 1967’de Yeni Ufuklar Dergisi’nde yayımlanmış. Lise çağlarından beri yazıyor, yayımlatıyor. Ayşe Sarısayın’la birlikte elli yıllık yazarlığının öyküsünü ortaya çıkartıp bir anlamda muhasebe ya ad özeleştiri yapıyor. O Aşk Dinmedi uzun bir söyleşi gibi görünse de daha farklı bir yapıda. İleri’nin yazarlık yaşamını, eserlerini okuyup anlamak, çözümlemek isteyenler için bir kılavuz kitap ortaya çıkmış. Yazarlığa başlangıç ve ilk yayımlanma öykülerinden sonra hemen her bölüm Selim İleri’nin bir kitabını kapsıyor. Selim İleri’nin kitabın yazılış öyküsünü anlatmasının yanında içeriği hakkındaki görüşleri, kitaba gelen eleştiriler de yer alıyor bölümlerde. Daha da önemlisi Selim İleri kitaplarının gizlerini açıklıyor. Yaşanmışlıkların, anıların, acıların metinlere nasıl yansıdığını, hangi eserlere göndermeler yaptığını, metinlerarası nasıl bir ilişki kurulduğunu da yücegönüllülükle ifşa ediyor.
Hemen belirtmeliyim, bu çalışma düzyazı olarak da yapılabilirdi. Yani Ayşe Sarısayın Selim İleri ile görüşüp gerekli araştırmaları yaptıktan sonra oturup bir kitap kaleme alabilirdi ama bu söyleşideki tadı alamazdık. Söyleşiler karşılıklı konuşmanın doğası gereği arada bir şeylerin kaçmasına sebep olabilse de doğallıklarıyla okura daha yakın geliyor, daha kolay benimseniyor. Diyalog her zaman monologdan daha sempatik okur için. Öte yandan Ayşe Sarısayın’ın Selim İleri ile söyleşisi tek bir oturumda gerçekleştirilmediği, 10 ayı aşkın bir sürede hemen her hafta buluşarak oluşturulduğu için ince eleyip sık dokunmuş. Bir önceki buluşmada atlanan, eksik kalan yerler de tamamlanabilmiş diye düşünüyorum. Ayşe Sarısayın ve Selim İleri’nin titizliklerini anımsayıp, buna bir de söyleşi tamamlanıp ilk yazımı yapıldıktan sonra yapılan ekleme ve düzeltmeleri eklersek dörtbaşı mamur bir çalışma yapıldığını söyleyebiliriz. Sonuçta 471 sayfalık bir kitap ortaya çıksa da yine de tüm yazdıklarından enine boyuna söz edememiş Selim İleri. Sona hangi kitaplardan söz edemediklerini konuştukları bir bölüm eklemişler. Ben yine de eksik var diyorum. Çünkü Selim İleri’nin dergi ve gazetelerde kalmış yazıları da var. Yazarlık emeğini sadece kitaplar yazarak değil, bir bölümü fiilen gazete idarehanesinde olmak üzere yazarlığı ile başlayan bir gazetecilik, köşe yazarlığı geçmişi de var. Derlemeler yapıyor. Film senaryoları yazıyor. Çünkü yazarlıkla geçinmek demek sürekli yazmak, yazmak ve yazmak demek. Bunu Selim İleri’nin yaşam öyküsünden görüyorsunuz. Kitabın sonunda bir “Selim İleri Bibliyografyası” olsaymış çok iyi olurmuş. Bu velûd yazarın emeğinin büyüklüğünü daha da iyi görebilirmişiz. Eşik Cini Dergisi’nin Selim İleri’nin Edebiyatta 40. yılı için yayımladığı özel sayısında (sayı 11, Eylül-Ekim 2007) Özge Şahin’in bir bibliyografya çalışması yer alıyordu. O geliştirilebilirdi. Bunu da yeni baskıya ek olarak önermiş olayım. Hakkında doktora çalışması yapan Yusuf Çopur’un verdiği bilgiye göre Selim İleri’nin yayımlanmış 56 kitabı var.
Selim İleri çok küçük yaşlarda yazmaya başlamış. 11 yaşında bir polisiye roman yazdığını hatırlıyor. Böyle 7-8 tane yazılıp yayımlanmamış romandan söz ediyor. Tabii ki yazmaya başlamadan önce okuma dönemi var. Çok küçük yaşlarda kitap okumaya başlamış. Okuma tutkusunu da hiç yitirmediğini biliyoruz. Yaşanmışlıklar, gözlemler kadar okuduklarıdan damıttıkları da eserlerini besliyor. 
Ona yayımlanma kapısını açan lisedeki Fransızca öğretmeni Vedat Günyol olmuş. Vedat Bey, Selim İleri’yi öykü yazmaya yönlendirmiş. Roman denemeleriyle başlayan yazarlığı öykücülükle sürmüş.
Vedat Günyol iyi bir öğretmen olmasının yanısıra yazar, çevirmen ve yayımcı da. Dönemin en önemli dergilerinden Yeni Ufukları yayımlıyor. Bu dergide liseden bir öğrencisinin, Selim İleri’nin öyküsünü basacak kadar da engin gönüllü. Selim İleri’nin yazarlık yaşamında Doğan Hızlan, Attilâ İlhan gibi anahtar kişiler var. Onlar dergilerde, kitaplarda yayımlanmasına destek vermiş. Hepsini hayırla yad ediyor.   
İlk öykü kitabı Cumartesi Yalnızlığı’nı ilk öyküsünden hemen bir yıl sonra 1968’de yayımlıyor. Kendi olanaklarıyla bastırdığı, hemen hiç okura ulaşmayan bu kitaptan sonra 1971’de İleri’yi Bilgi Yayınevi’ne yönlendiren Kemal Tahir’e ithaflı Pastırma Yazı yayımlanıyor.  Kitabın olumsuz eleştiriler aldığını, okurun da pek ilgisini çekmediğini anlatıyor Selim İleri.
1973’de yayımlanan ilk roman Destan Gönüller’in öyküsü de ilginç. Daha roman Selim İleri’nin Doğan Hızlan’a anlattıklarından yola çıkarak yazılmadan kapağı yapılmış. Ama sonuçta bambaşka bir roman ortaya çıkmış ve romanla kapak alakasız kalmış.
Selim İleri’nin öykücülüğünde dönüm noktası 1975’de yayımlanan Dostlukların Son Günü’dür. Benim okuduğum ilk Selim İleri kitabıdır. Sait Faik Hikaye Armağanı da kazanan bu kitabın olumlu etkisi ile benim gibi okurlar ilk iki kitabı okumak ve değerlendirmek gereksinimi duydu. Değerlerini anladı. İnce ve duyarlı insanların hayatın acımasızlığı karşısında yenilişleri anlatılıyordu.
Selim İleri’nin romancılığında dönüm noktası da 1977 Türk Dil Kurumu ödüllü Her Gece Bodrum’dur. O yıllarda Bodrum şehirden bunalmış her entellektüelin, okur yazarın ve özellikle gencin kaçıp sığınmak istediği bir yerdi. Selim İleri bu güzel sahil kasabasına gidenlerin neler yaşayacaklarını anlatıyordu, o zamanki değerlendirmelerimize göre. Kitap büyük bir ilgi gördü, çok okundu, çok konuşuldu.
Bodrum Üçlemesi olarak sunulacak diğer kitaplar Ölüm İlişkileri ve Cehennem Kraliçesi’ni özellikle bir kesim okur daha çok hangi roman kahramanı gerçek hayatta kim diye konuştu. Bu dedikodular da romanların gerçek değerini görmemizi etkiledi. Bence ilk baskısında kalan Yalancı Şafak’la birlikte Ölüm İlişkileri de yeniden basılmalı. Günümüz okuru bu eserleri gerçek edebi niteliği ile değerlendirecektir.  
Selim İleri’nin romancılığında yeni bir döneme girmesinde bu haksız eleştirilerin ve dedikoduların ne denli etkisi olduğu bilinmez ama yazarlığında bence olumlu etkisi oldu. Başarı grafiğini yükseklere doğru yönelterek bugünlere geldi.
İleri’nin bireyin iç dünyasından giderek toplumsala ulaştığı görüşüne katılmamak elde değil. Bence toplumun varlığı ile sıkıp boğduğu, gittikçe daha çok yalnızlaştırdığı insanı derinlemesine anlatır. Roman kahramanları ne denli aykırı, ayrıksı görünseler de okur onlarla kendinden bir şeyler bulur, benimser, sever.  
Selim İleri, edebiyatın hemen hemen her türünde eser verdi, veriyor. Öykü, roman, deneme, anı kitapları yazdı. Unutulmaz senaryolara imza attı. Bir de şiir kitabı yayımladı. YÖK Ulusal Tez Merkezi’ne göre üçü doktora tezi olmak üzere hakkında 18 tez yazılmış. Ahmet Oktay gibi ustalar eserlerini kitap boyutunda incelemiş. Özel sayılar, armağan kitaplar, sempozyumlar adanmış. Ödüllerle taçlanmış bir emek.
O Aşk Dinmedi (Ocak 2017, Everest yay.) büyük bir yazarın bütün bir yazarlık verimini anlamak, çözümlemek için bir rehber kitap niteliğinde. Bu güzel söyleşi Selim İleri’nin yazarlık serüveninin ilk elli yılının bilançosunu çıkartıyor ama bir başarı hikayesi olarak da okunabilir.16.03.2017

Etiketler: , ,


 

Müzemania’nın sonu nereye varır?



3-5 Mart 2017 tarihlerinde gerçekleştirilen III. Milli Kültür Şurası’nın 17 komitesinin sonuç raporlarının neredeyse tamamında müze talepleri vardı. Şehir müzesi, sahne sanatları müzesi, sinema müzesi, müzik müzesi, edebiyat müzesi, kitap müzesi, mimarlık müzesi...
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) açacağı 9 müzeyi de hatırlamak gerek; İstanbul Kent Müzesi, Yenikapı Arkeoloji Müzesi, Tasavvuf Müzesi, Tekfur Sarayı Müzesi, Kadıköy Gazhane Enerji Müzesi, Anemas Zindanları İşkence Müzesi, Modern Sanatlar Müzesi, 15 Temmuz Şehitleri Müzesi ve Haliç Tersanesi Bilim ve Teknoloji Müzesi.
Müzemania sadece İstanbul’a özgü bir şey değil. Gaziantep, Antalya ve Eskişehir’den de açılacak yeni müze haberleri geliyor.
Ali Artun’un “Mümkün Olmayan Müze” (İletişim yay.) kitabından müzemania’nın, müze çılgınlığının sadece Türkiye’de değil tüm Dünya’da yaşandığını öğreniyoruz. Araplar’ın kendi ülkelerinde Louvre’lar, Gugenheim’lar açma merakının yanında Çinliler’in de sadece 2011 yılında 400 yeni müze açtıklarını yazıyor Ali Artun. Çin’deki bu müzelerde yer alan eserlerin %80’inin sahte olduğu bilgisi de var. Bu kadar çok müze olunca gerçek eser bulmak zorlaşıyor.
Ülkemizde yeterince müze olmadığı genel bir yakınma konusudur. Ne kadar müze yapılsa azdır diye düşünürüz. Ali Artun Türkiye’de müze yapma modasının 90’larda başladığını ve hemen herkesin, akla gelen gelmeyen her konuda “müze” açtığını yazıyor.
Müze, “sanat ve bilim eserlerinin veya sanat ve bilime yarayan nesnelerin saklandığı, halka gösterilmek için sergilendiği yer veya yapılardır” diye tanımlanıyor. “Müze” diye açılan yerlerin çoğunun bu genel müze kavramına bile uymadığını görüyoruz. Birkaç fotoğraf asıp, altlarına biraz da bilgi verici yazı ekleyince müze olduğu düşünülüyor. “Karikatür Müzesi” deniyor, girip bakıyorsunuz, 15-20 tane karikatürün fotokopisi duvara asılmış, olmuş sana “müze”. Eskiden bunlara “sürekli sergi” denilirdi. Şimdi hepsine birden müze diyoruz ve müze kavramının içi boşalmaya, değersizleşmeye başlıyor. Bu tip müzeler daha çok yerel yönetimlerin eseri.
Bir de özel sektörün ve zenginlerimizin müze açma merakı var. Çoğu çağdaş sanat müzesi açma peşinde. Aile koleksiyonları bir kaç yüz parçaya ulaşınca hemen kendi müzelerini açma planları yapmaya başlıyorlar. Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibi ailelerin müzesi varsa neden onlar eksik kalsınlar! TÜİK 2015 verilerine göre 216’sı özel 409 müze var ülkemizde (bkz. tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=21550). Özel müzelerin çoğunun birer sergi niteliğinde olduğunu biliyoruz. TÜİK nedense istatistiklerini geç açıklıyor. 2016’da nasıl bir gelişme oldu henüz açıklanmadı ama 2015’de müze sayısı % 4,3 artmış ama ziyaretçi sayısı % 5,6 azalmış. Buna karşılık Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı ücretsiz müze ve ören yerlerinin ziyaretçi sayısının payı %20’den %30’a çıkmış yani müzelerin kaybı % 5,6’dan daha büyük. Yaşanan şiddet ve terörle azalan turizm nedeniyle 2016’da müzelerin ziyaretçi sayısının daha da azaldığını öngörebiliriz. Türkiye’nin en çok ziyaret edilen müzesi Ayasofya Müzesi. Onu Topkapı Sarayı, Konya Mevlana ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri izliyor. İlk 10’da özel bir müze yok.   
Küçük müzeler yerine her konuda koleksiyonu kuvvetli büyük müzeler kurmanın daha doğru olduğunu daha önce yazmıştım. III. Milli Kültür Şurası’nın kararlarından biri de “5225 sayılı Kültür Yatırımları ve Girişimlerini Teşvik Kanunu”nun yenilenip çağın gereklerine uydurulmasıydı. Yeni yasa ile koleksiyonların büyük müzelere bağışlanmasını özendirici düzenlemeler getirilmesini öneriyorum. 15.03.2017    

This page is powered by Blogger. Isn't yours?