Perşembe, Haziran 22, 2017

 

“İki meteliksiz âşık bir gün gezmeye gitmişler…”



Sur lise öğrencisi. Sevgilisi Norma ondan yaşça büyük bir işçi. Genç, güzel bir kadın. Romanın adına uygun olarak gerçekten de Meteliksiz Âşıklar... Norma’nın iş saatleri dışındaki zamanı olabildiğince çok birlikte geçirmek istiyorlar. O birlikteliklerde de yalnız olmak, sevişip koklaşmak...
“İki meteliksiz âşık bir gün gezmeye gitmişler…” cümlesi bu nedenle anahtar cümle sayılabilir. İstanbul’un parklarında, daha çok zaman varsa Adalar’ın kuytu yerlerinde yalnız kalmaya çalışıyorlar. Ama bu arzu hemen hiç gerçekleşmiyor. Sur her zaman çevrelerinde röntgenciler olduğu kanısında. Bu vehiminde çoğunlukla haklı, bazen boşuna kuruntuya kapılıyor ama bu ruh hali aşkını gönül rahatlığıyla yaşamasına engel.
Sur lise öğrencisi ama okula gittiği vaki değil. Gelecek tasarılarında okulu bitirmek değil, bir an önce bir iş bulup sevdiğiyle evlenmek var.
Okul arkadaşlarıyla da ilişkisi kalmamış. Mahalleden arkadaşı olmadığı da anlaşılıyor. İki kardeşi ile de pek bağı yok. Kız kardeşi zamanla ona yakınlaşmaya, destek olmaya çalışsa da Silva’yı fazla meraklı bulduğundan ondan yardım almaya çekiniyor. Yani oldukça yalnız.  
Anadolu’dan gelip İstanbul’da bir dükkan sahibi olabilmiş, Ermeni cemaati içinde saygı duyulan biri olan babası Sur’un en çok çatıştığı kişi. Çünkü sevgilisi ile gezip tozması için cep harçlığından fazlasına ihtiyacı var ve babası vermiyor. Eskiden onu babaya karşı koruyan anne Sur’un kendinden yaşlı, üstelik işçi bir kızla birlikte olmasını istemediğinden babayla birlikte tavır alıyor. Annebabayla oğul arasındaki çatışma romanın ana eksenlerinden birini oluşturuyor.
Zaven Biberyan romanın yapısını Sur’un çevresinde böyle kurduktan sonra halka halka toplumsal eleştirilere girişiyor. Babanın otoritesindeki geleneksel aile yapısı ilk hedefi. Sur ailesine isyan halinde. Evi sadece yatıp uyumak ve karnını doyurmak için kullanıyor. Babasının hiçbir sözünü dinlemediği gibi o yokmuş gibi davranıyor. Annesine de kendinden yana tavır almadığı için düşman. Sur’un kardeşleri de benzer hallerdeler. Dışarıdan bakıldığında ideal görünen aile akşam yemeklerinde aynı masa etrafında bile toplanamayacak kadar dağılmış. Sur’un ailesi ve toplumla iletişimsizliği bir başka boyutu oluşturuyor.
Sur babasının Ermeni Cemaati içindeki konumunu da küçümsüyor, annesinin küçük burjuva özentiliklerini de... İşçi kız Norma ile birlikteliğinin onların yaşam biçimine, muhafazakâr bakış açılarına tepki kaynaklı olduğunu da düşünebiliriz. Gelecek planında Norma’yı alıp eve gelin olarak getirmek değil, bir iş bulup sevgilisi ile kaynanasının yanına yerleşmek var. Yani küçük burjuvalıktan işçi sınıfına geçiş yapmak istiyor. Ama buna cesareti olmadığını, nihai adımı atamadığını da söylemeliyiz.
Romanın geçtiği 1950’ler Türkiyesi, Demokrat Parti dönemi, bir değişimin, tek parti iktidarından çok partili demokrasiye geçişle kapitalistleşmeye evrimleşmenin yaşandığı bir dönem. Norma ile Sur’un İstanbul sokalarında, özellikle Adalar’da yaşadıkları, Sur’un gözlemleri Türkiye’nin yaşadığı değişimi de romanın arka planını oluşturuyor.
Zaven Biberyan toplumcu bir yazar. Çağdaş Ermeni edebiyatının önemli adlarından biri olmasının yanında Türkiye sosyalist hareketinin de önemli kişilerinden. Ermenice gazetelerde yazarlığa başlamış. İlk öyküsü 1945’de yayımlanmış. “Sosyalist düşüncelerinden dolayı gelen baskılar sonucu gazeteden ayrılmak zorunda kaldı” deniyor biyografisinde. Ama aynı zamanda Ermeni aleyhtarı bazı tutum ve yayınlara karşı da mücadele veriyor. Kovuşturmaya uğrayıp hapis yatıyor. Sonra da vatanını terk etmek durumunda kalıyor. 4 yıllık Beyrut sürgününden döndüğünde de mücadelesine kaldığı yerden devam ediyor.
Türkiye İşçi Partisi'nden 1965 genel seçimlerinde İstanbul milletvekili adayı oluyor. 1968 yerel seçimlerinde yine TİP’ten İstanbul Belediye Meclisi üyeliğine seçiliyor ve meclis başkan yardımcılığı yapıyor. Dönemin birçok toplumcu yazarına benzer bir yaşam öyküsü var. Gazetecilik yaparak geçimini sağlıyor, siyasi mücadelede yer alıyor, bir yandan da edebi faaliyetini sürdürüyor, romanları, öyküleri yayımlanıyor.
Zaven Biberyan’ın eserlerini toplumcu edebiyatımız içinde değerlendirebilirdik. Bu değerlendirmeyi yapamamamızın nedeni yabancı dillerden çeviri yapacak kadar iyi bir Türkçesi olmasına rağmen bilinçli olarak kitaplarını Ermenice yayınlatmayı tercih etmesi. Modern Ermeni romanının kurucu adlarından olduğunu düşünüyorum. Ama değerinin anlaşılması ancak ölümünden sonra olmuş.
Zaven Biberyan 40’ların 50’lerin toplumcu edebiyatı içinde ama farklı da. Yine aynı dönemin Dünya edebiyatında gelişen ve Türkiye’de 50 Kuşağı’nın izlediği varoluşçuluğun da eserlerinde izleri var. Meteliksiz Âşıklar’ın kahramanı Sur bir açıdan bakıldığında Albert Camus’ün Yabancı’sı ile Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı ile yakınlıklar kurar. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adamı’na oldukça yakındır ama topluma bakışı ve eleştirileri daha bilinçli ve keskindir. İsyan eder, tam ifade edemese de değiştirme, o da olmazsa değişme, işçileşme umudu besler.
Meteliksiz Âşıklar’ın (Haziran 2017, çev. Natali Bağdat, Aras yay.) Türkçe çevirisi’nin girişinde Marc Nichanian’ın sunuşu var. Marc Nichanian’ı ‘Edebiyat ve Felaket’ (İletişim yay.) kitabıyla tanıyoruz. Marc Nichanian’ın Biberyan ve eseri hakkındaki çözümlemelerinin birçoğuna katılıyorum. Ama “Roman yazma ve komünist ütopya aynı dünyanın parçası olamazlar. Biri, diğerinin bir nevi tersidir” anlayışı çözümlemesini tamamen sakatlıyor. Bunun aksi binlerce örnek vermek mümkün. Nichanian yazısının konusu olan Biberyan örneğinde bile bu tezini kanıtlayamıyor.
Meteliksiz Âşıklar’dan Zaven Biberyan’ın toplumcu dünya görüşünü içselleştirdiğini, ideolojik anlayışının eserlerine yansıdığını görüyoruz. Biberyan’ın başarısı toplumcu bakış açısı ve varoluşçuluğu harmanlayarak kendine has, özgün eserler meydana getirmesidir. 50 yıl sonra eserlerini hâlâ merakla okuyorsak bu durum başka türlü açıklanamaz. 22.06.2017

Etiketler: ,


 

Şiir gerçekten okunmuyor mu?



“Şiir en çok okunan tür olmasına rağmen şiir kitapları ya çok az satıyor, ya da hiç satmıyor” diye yazmıştım (07.06.17). Sosyal medya çağında yazılar nasıl bir hızla okunuyorsa “şiir okunmuyor” diye anlaşılmış.
Şiir okunuyor ama okunduğu medya kitaplar değil. Daha önce de yazdım, internette en çok okunan, paylaşılan tür şiir. İş öyle bir noktaya vardı ki mevcut şiirler yetmediği için olsa gerek Can Yücel, Attilâ İlhan, Turgut Uyar gibi sevilen şairlerin adı kullanılarak şiirler uydurulduğunu da görüyoruz.
İnternet ilk giren ve en çok web sitesi yapılan sanat da açık ara ile şiir. Şiir okurunun internetin icadı ile birlikte, yani 90’lı yıllardan başlayarak şiir kitaplarından vazgeçtiğini, şiiri dijital ortamdan okumayı tercih ettiğini söyleyebiliriz. En çok festivali yapılan ve böylece doğrudan okura ulaşan tür de şiir.
Haftasonu, 16 Haziran’da 18. Berlin Şiir Festivali başladı. Festivalin teması “Europe - Fata Morgana”. Avrupa’nın değerleri olan düşünce özgürlüğü, sanatsal özgürlük, çok kültürlülük ve demokrasi konuları işlenecek. Festivale 42 ülkeden 170 şair, yazar ve sanatçı katılıyor. 24 Haziran’a dek sürecek olan festivalde Türkiye’yi üç kadın şair, Müesser Yeniay, Fatma Savcı ve Yıldız Çakar temsil ediyor.
18. Berlin Şiir Festivali’ni düzenleyen “Haus für Poesie” (Berlin Şiir Evi) festival kapsamında iki uluslararası toplantıya da ev sahipliği yapıyor. Bunlardan birincisi 23 ülkeden 32 festival yöneticisinin katıldığı “Festival Yöneticileri Toplantısı”, diğeri de 22 ülkeden 25 şiir ediötürünün katıldığı “Lyrikline Uluslararası Paydaşlar Toplantısı”.
Diyarbakır Kültür Merkezi’nden Övgü Gökçe ve İstanbul Şiir Festivali’ni temsilen benim katıldığımız “Festival Yöneticileri Toplantısı”nda Dünya’da gelişen sağ popülist, milliyetçi ve ırkçı hareketlerin ve partilerin festivaller üzerindeki etkisi konuşuldu. 15 Temmuz Darbe Girişimi ve sonrasında yaşananlar da toplantının ana konularındandı. Almanya’nın gündeminde de Enis Berberoğlu’nun tutuklanması ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun öncülük ettiği Adalet Yürüyüşü vardı.
Lyrikline, Dünya’nın en büyük şiir portalı. 77 dilde yazan 1194 şairin 10673 şiiri ve çeşitli dillere çevirileri yer alıyor. Şiirleri şairlerinin kendi seslerinden dinlemek olanağı da var. Türkiye’den şairlerin de şiirleri, çevirileri, ses kayıtları “lyrikline.org”da yer alıyor.
Lyrikline Uluslararası Paydaşlar Toplantısı’nda o yılın istatistikleri de açıklanıyor. Lyrikline’a bir yılda, Haziran 2016- Haziran 2017 döneminde 225 ülkeden erişim olmuş. Lyrikline’nın tıklanma oranları geçen yıla göre % 11,08 artmış. Türkiye 7. sırada. Türkiye’den erişim geçen yıl % 36, 02 oranında artmış. Bunu dijital ortamda şiir okuma oranlarının Dünya’da ve Türkiye’de arttığı şeklinde yorumlayabiliriz.
Lyrikline’nın ilk onu şöyle; 1. Almanya, 2. Avusturya, 3. ABD, 4. İsviçre, 5. Sırbistan, 6. Avustralya, 7. Türkiye, 8. Büyük Britanya, 9. Hindistan, 10. İspanya.
Lyrikline Uluslararası Paydaşlar Toplantısı’nın gündeminde şiirin daha çok okura ulaştırılması için neler yapılması gerektiği vardı. Dünya’nın hemen her yerinde bizdekine benzer bir durum var, şiir kitapları satın alınmıyor ama dijital ortamda şiir çok okunuyor, çok paylaşılıyor.   
1999’da Türkiye PEN’in önerisi ile UNESCO’nun “21 Mart Dünya Şiir Günü”nü ilan etmesinin çok olumlu bir etki yaptığından söz edildi. Dijital ortamı kullanarak bugünün daha da etkin kutlanması kararlaştırıldı. Dijital ortamdaki video paylaşımlarının, canlı yayın olanaklarının şiirin okumasındaki artışı olumlu yönde etkilediği belirtildi. Geleceğin şiir festivallerinin belki birçok ülkede aynı anda yapılacağı ve internet üzerinden canlı yayımlanacağı öngörülüyor. 21.06.2017

Pazartesi, Haziran 19, 2017

 

“Ölümüm taneciğidir hiçliğin”



Ingrid Jonker, “Güney Afrika’nın Sylvia Plath’ı” diye anılan bir şair. Yaşam öyküsünde de, şiirinde de Plath’la benzerlikler bulunmuş. Bir şairi, yazarı kendisinden önce yaşamış başka bir şaire benzetmek bizde olduğu kadar Dünya’da da yaygın bir alışkanlık, kolaycılık. İki şairin benzer yanları da var, çok farklı özellikleri de... Yaşam öyküsünü, şiirlerini okuyunca bu benzetme ile Ingrid Jonker’e haksızlık edildiğini düşünebiliriz.
Ingrid Jonker’le, Sylvia Plath aynı yıllarda yaşıyorlar. Ingrid Jonker, 19 Eylül 1933 doğumlu. Sylvia Plath 27 Ekim 1932. Biri Güney Afrika’da diğeri ABD’de doğmuş.
Ingrid Jonker, Afrikaans dilinde yazan bir şair. Hem ülkesinde hem de şiirlerinin çevrildiği dillerde tanınmış, sevilmiş. Kısa yaşamında ülkesindeki yaşam şartlarının gerektirdiği mücadeleye katkı sunan kültleşmiş şiirlerinden çok “Suçluluk duygusu, kendine acıma, cinsellik, intihar, başat erkek figürü, çocuksuluk, karşılıksız sevgi, ruhsal çözülme...” temalarını işlediği şiirlerle bilinmiş, halen de o şiirlerle Dünya şiirinin önemli adları arasında anılıyor. Sylavia Plath gibi gizdökümcü şiirin önemli isimlerinden.  
Ingrid Jonker’e ölümünden 29 yıl sonra Dünya çapında ün kazandıran, şiirine, yaşam öyküsüne dikkati çeken 1994’te siyahların ilk kez seçilme hakkını elde edip iktidara gelişinde Nelson Mandela’nın parlamentoyu onun "Nyanga’da askerler tarafından vurularak öldürülen çocuk" adlı şiirini okuyarak açması ile olmuş.
Ingrid Jonker bu şiiri bir protesto gösterisi sırasında annesinin kucağında öldürülen siyah bir çocuk için yazmış. Şiir siyah direnişin simgelerinden olmuş.
Nelson Mandela’nın konuşması çok etkileyici olduğu kadar Ingrid Jonker’in yaşamı ve şairliği hakkında kısa ve öz bir çözümleme de...
“O hem bir şair hem de Güney Afrikalıydı. Hem Afrikaner hem de Afrikalıydı. Hem sanatçı hem de insandı. Umutsuzluğun ortasında umudu kutsadı. Ölümle buluştu hayatın güzelliğini kutsadı. Ülkemizde çaresizliğin kol gezdiği o karanlık günlerde, onun dirençli sesini duyan olmayınca kendi canına kıydı. Ona göre, onun gibi düşünenlere göre hayata bizzat bir borcumuz vardır. Ona göre, onun gibi düşünenlere göre yoksullara, ezilmişlere, yıkılmışlara ve küçümsenmişlere karşı bir sorumluluğumuz vardır. Sharpeville’deki geçiş izni yasasını protesto gösterisinde yapılan katliamdan sonra bu şiiri yazdı ve ben okuyorum.”
“Çocuk ölmedi / kaldırıyor yumruklarını yaslanıp annesine / haykırıyor annesi: Afrika! / haykırıyor güzelliğini özgürlüğün / haykırıyor bozkırları kuşatılmış yüreklerin varoşlarında...”
Ingrid Jonker’in yaşamı çocukluktan başlayarak trajedilerle, mücadelelerle geçmiş. Güney Afrika’da Kimberley, Douglas kırsal bölgesindeki bir çiftlikte dünyaya gelmiş. Beyaz bir ailenin çocuğu. Anne ve babası o doğmadan ayrılmış. Çocukluk yılları Cape Town yakınlarındaki bir çiftlikte yoksulluk içinde geçmiş. 1943’te annesinin ölümü üzerine ablasıyla baba evine dönmüşler. Üvey anneleri tarafından dışlanmışlar. Babası, muhafazakâr sert ve otoriter biri. Bir editör ve yazar olan babası, ırkçı Ulusal Parti’den milletvekili. Çocukluktan başlayarak babası ile ilişkisi hep gerilimli olmuş ve giderek uzaklaşmışlar. Baba beyaz iktidarın sansür kurulunun başındayken kızı sansüre karşı mücadele eden bir grup entelektüelle birlikte onu ve uygulamalarını protesto etmiş.  
İlk şiirleri okul dergisinde yayımlanmış. 16 yaşındayken ilk şiir dosyasını oluşturmuş. Yayıncılara başvurmuş, basmak isteyen de olmuş ama kendisine erken olduğu söylenerek vazgeçirilmiş. İlk kitabı "Kaçış" 24 yaşındayken 1956’da basılmış. Aynı yıl evlenmiş. Ertesi yıl kızı Simone doğmuş. Kısa süre sonra boşanmış.
Evliliği, babası ve onun temsil ettiği zihniyetle verdiği mücadele zihinsel bunalımlarını tetiklemiş. Annesinin yıllar önce öldüğü Valkenburg Psikiyatri Kliniği’ne yatırılmış. Psikiyatri kliniklerine yatmalar, intihar teşebbüsleri kısa yaşam öyküsünde kırık aşk öyküleri kadar sık rastlanan olaylar. Yaşadıklarının şiirine doğrudan yansıdığı, yansıttığı anlaşılıyor. Kısa, kırık dizelerle dokunaklı, yalın, lirik şiirler...   
1963’te yayımlanan ikinci kitabı "Düşler ve Kırmızı Toprak" ile Güney Afrikalı yazarlar, şairler, eleştirmenler arasında tanınmış. Ödüller kazanmış. Ülkesinde altmışlı yılların en ünlü şairlerinden biri olmuş.

Yazar Jack Cope ve Andre Brink’le yaşadığı aşklar ruh sağlığının iyice bozulmasına neden olmuş. Avrupa gezisinde yalnız bırakılınca aşırı alkole yönelip tekrar bunalıma girmiş. Gezisini yarıda keserek Cape Town’a dönmüş. Bir kez daha kliniğe yatırılmış. 19 Temmuz 1965’te klinikten ayrılarak Three Anchor Koyu’na gitmiş ve kendini denize atarak intihar etmiş. Öldüğünde 33 yaşında. Mezar taşına “Ölümüm taneciğidir hiçliğin”
yazılmış. Yaşam öyküsü kitaplara, filmlere konu olmuş.
Şair, çevirmen İlyas Tunç diğer çalışmalarının yanısıra yıllardır Güney Afrika Şiiri’nden çeviriler yapıyor. Çağdaş Güney Afrika Şiiri adlı kapsamlı çalışması 2013’de Bence Kitap’tan yayımlanmıştı. O antolojide Ingrid Jonker’in şiirleri de yer alıyordu. Şimdi 192 sayfalık bir kitapla Türkiyeli okurlara Ingrid Jonker’i kapsamlı olarak tanıtıyor, şiirlerini paylaşıyor.
İlyas Tunç’un derleyip çevirdiği “Hiçliğin Tanecikleri” (Nisan 2017, Meda Kitap) şairin yaşamı ve şiiri hakkında bir giriş yazısı ile başlıyor. Ingrid Jonker’in yaşarken yayımladığı iki kitabı ile intihar etmeden hazırlayıp yayımlandığını göremediği bir şiir kitabından geniş bir seçki ile devam ediyor. Daha sonra da Ingrid Jonker’in Andre Brink ve Jack Cope’la karşılıklı mektuplaşmaları, veda mektubu, hakkında yazılanlardan seçmeler, fotoğraflar ve belgeler yer alıyor. Bu önemli ve etkileyici şairi geç de olsa tanıtan iyi bir çalışma olmuş. İyi şairlerin izini sürenlere, has şiiri sevenlere, tavsiye ederim.  15.06.2017   

Etiketler: ,


Çarşamba, Haziran 14, 2017

 

“Münir Nurettin Selçuk konser salonu niye yok?”



“Tanıştırıyorlar beni, Münir Nurettin Selçuk’un oğlu diye, ne çocuklara ne velilere bir şey ifade etmiyor” diye anlatıyor Selim Selçuk. 30- 40 yaşında insanların ve daha gençlerin Münir Nurettin’i tanımadıklarını fark edince önce şaşırmış, sonra “Babamı gençlerle buluşturmak gerek” diye karar vermiş (bkz. Hande Çayır röportajı, T24.com.tr).
2015’de NTV radyoda “Bir Tatlı Huzur” programlarını yapmış, Münir Nurettin’in kendi sesinden kayıtlar dinletmiş, bilgiler vermiş, anılar anlatmış. TRT Müzik’te "Babamın Şarkıları" adlı programınında üstadın eserlerini günümüzün önemli icracılarının katılımıyla sunmuş ve müzik yaşamı üzerine söyleşiler yapmış.
"Babamın Şarkıları" programı Selim Selçuk Orkestrası’nın temellerini atmış. Orkestrada Lütfiye Özer kemençe, Ege Gamze Yıldız tambur, Ayşe Ayan kanun, Erman Türkeli piyano Bülent Özbek ney, Serdar Bişiren ve Selim Selçuk perküsyonda yer alıyor. Hakan Hataylı ve Merve Utandı Kalkan solist. 9 Haziran 2017 günü Zorlu PSM’de Atlantis Yapım işbirliğiyle gerçekleştirilen “Vestel Gururla Yerli” konserleri kapsamında Selim Selçuk Orkestrası’nı dinledik. Konserin solistleri Dilek Türkan ve Atakan Akdaş’tı.  
Cuma günüydü. Ramazan’dı. Konser hemen iftar sonrasına rastlıyordu. İlk önce tenhalık endişelendirdi ama konser saati geldiğinde salon dolmuştu. Yaş ortalaması yüksekti. Birbuçuk saat boyunca hiç ara vermeden üstadın hemen hepsine dinleyicilerin eşlik edebileceği eserlerini samimi bir hava içinde, küçük sohbetlerle sundular.
Atakan Akdaş’ın adını duymuştum, Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu'nda ses sanatçısı olduğunu biliyordum ama dinlememiştim. Akdaş’ın güçlü bir sesi var ve ses tonu Münir Nurettin Selçuk'un eserlerini yorumlamaya çok uygun. Hemen benimsiyorsunuz.
Dilek Türkan’ı İnce Saz’ın solisti olarak tanımıştım. 2013’de İncesaz’dan ayrıldıktan sonra yaptığı albümlerde de kendi yolunu bilinçle çizdi. Kendine has yorumu, edası olan, her zaman keyifle dinlediğim icracılardan. Münir Nurettin Selçuk'un eserlerini yorumlamak için seçilmesi de isabetli olmuş.
Dilek Türkan ve Atakan Akdaş hem tek tek hem de düetlerle üstadın bestelerini yorumladılar. Selim Selçuk Orkestrası’nda çok değerli sanatçılar var onların eşliği ile üstadın eserleri hak ettiği icrayı buluyor. Arada caza doğru meyleden tınılar, geçişler, taksimler duymak da hoş oluyor. Doyumsuz bir konserdi. Tadı damağımızda kaldı.
Selim Selçuk’u 80’li yıllarda caz sanatçısı olarak tanımıştım. İstanbul’un çok az olan caz kulüplerinde dinlemiştim. Daha sonra Arnavutköy’de açtığı Naima Caz Kulüp’te birçok konserler verdi. Biyografisine baktığınızda küçük yaşta pop müzikle başladığını, sonra da konservatuarda alaturka eğitimi aldığını görüyoruz. Müziğin her alanını denemiş. Şimdi de babasını, Münir Nurettin Selçuk'u genç kuşaklara tanıtma, hatırlatma çabasında. İyi de ediyor.
Münir Nurettin Selçuk'un yeterince anımsanmamasında kuşkusuz gençlerin alaturka ile bağlarının olmaması kadar ailesinin aldığı karar da etkili olmuş. “Babamızın müziği ya olduğu gibi icra edilsin veya hiç edilmesin” kararını almış aile. “Fakat bu mümkün değil, zira o şarkıları o şekilde sadece Münir Nurettin Selçuk söyleyebilir” diyor Selim Selçuk. Sonuçta, geç de olsa iyi solistlerden üstadın eserlerini dinliyoruz.
Tabii Münir Nurettin Selçuk'u da alaturkanın diğer üstadlarını da sadece ailelerinin çabaları ile anımsatmak yeterli değil. O nedenle Selim Selçuk’un sorusunu Kültür ve Turizm Bakanımız Nabi Avcı’ya soralım; üstadın adını yaşatmak için neden en küçük bir girişim bile yapılmadı. “Münir Nurettin Selçuk konser salonu niye yok?” 14.06.2017

Cuma, Haziran 09, 2017

 

“Bir yanılsamanın düşü, o düşün yanılsaması”



Rene Belletto 1945 Lyon doğumlu Fransız yazar. Ödül kazanmış polisiye romanları ve fantastik edebiyat türündeki kitaplarıyla tanınmış. Yirmi bir romanı yayımlanmış, bazıları ödül almış. Sinemaya uyarlanan eserleri de varmış. Kitap yayımlanan son romanıymış. Sanıyorum Türkçede ilk kez okuyoruz. Kitap arka kapağında “Gerçeklikle sanrıların birbirine karıştığı zarif bir kara polisiye…” diye tanıtılıyor. Benim de ilgimi çeken bu cümle oluyor.
Romanın adı biraz aldatıcı, çünkü bu roman kitaplar hakkında bir kitap değil. Kitap’ın kahramanı Michel Aventin orta yaşlı bir adam. Senaristlik yaparak geçimini sağlamış. Şimdi pek iş gelmese de geçim sıkıntısı çekmiyor. Emekli hayatı yaşıyor. Hayattaki tek varlığı olan kız kardeşi Élisabeth birkaç yıl önce ağır bir hastalıktan ölmüş. Onu kaybetmenin yarattığı travmadan çıkmayı başaramamış. Yıllardır birlikte olduğu sevgilisi terk etmiş. Arkadaşları ile görüşmüyor. Akrabaları ile ilgisi kalmamış. Tamamen yalnız.
Tek düze yaşamı hastanede bir tanıdığını ziyarete gittiğinde gördüğü bir adamla değişiyor. Bu tekinsiz adamın bakışlarının verdiği rahatsızlığı hissediyor ve garip şeyler yaşamaya ya da kurmaya başlıyor. Bu karşılaşmadan sonra aldığı gizemli mektup da tedirginliğini artırıyor. İmzasız mektubun o uzaktan gördüğü adamdan geldiğine inanıyor. Ertesi gün tekrar hastaneye gittiğinde adamın hastaneden kaçtığını öğreniyor. Adam onunla birlikte başkalarına da mektuplar yazmıştır. O mektupların içeriğini öğrenip kendine gelen mektupta ne dendiğini anlamak için mektubun yollandığı diğer adrese gittiğinde genç ve güzel bir kadın olan Évelyne’le tanışıyor. Aralarında bir ilişki başlıyor. Olay iyice fantastik bir hal alıyor ya da Michel Aventin öyle algılıyor. Bu gerçekle algılanan arasındaki muallaklık romanın esasını oluşturuyor. Gerilim de bu muallaklıkta oluşuyor, artıyor.
“Kara roman” mı? Bir açıdan bakarsanız evet. Ama gerçekte yaşananla algılanan arasındaki fark polisiye romanın gereklerinden olan inandırıcılık olgusunu sekteye uğratıyor. Olaylar gerçekten yaşandı mı yoksa sadece romanın kahramanı mı öyle algıladı, hayal etti anlayamıyorsunuz ve roman aynı muallaklıkla, katil kim gibi klasik polisiye romanların sorularına cevap vermeden bitiyor.
Rene Belletto’nun Kitap’ı (Nisan 2017, çev. Orçun Türkay, Sel yay.) iyi bir edebiyat eseri. Hem has edebiyatı arayanlara, hem de polisiye sevenlere hitap edecek nitelikte bir roman. Rene Belletto’nun diğer kitaplarının da Türkçeye çevrilmesini merakla bekleyeceğim. 

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?