Cuma, Eylül 15, 2017

 

Bir şiir eleştirmeni olarak Doğan Hızlan



Doğan Hızlan bu yıl 80. yaşını kutluyor. Bu kutlamayı da ard arda yayımladığı kitaplarla yapıyor. Gazetelerdeki, dergilerdeki yazı verimini kitaplarla kalıcılaştırıyor. Yeniden Okumak (Haziran 2017, İş Bankası yay.), Yaşamdan İzler (Haziran 2017, Eksik Parça yay.), Edebiyat Hayatın Neresinde? (Haziran 2017, Eksik Parça yay.) ve Şiirin Coğrafyası (Temmuz 2017, Yapı Kredi yay.) yayımlanan kitapları. Yıl içinde başka kitaplar da yayımlanacağını umuyorum.
Yeniden Okumak’da kitabın adına uygun olarak Kemal Tahir, Necip Fazıl, Mehmet Akif gibi klasikleşen şair ve yazarlarımızdan başlayarak kendi alanlarında birer simge olduklarını düşündüğü adlar hakkında yaptığı yeniden okumalardan sonra kaleme aldığı yazıları biraraya getirmiş. Bunda amacı hem yazarın yıllar içinde geçirdiği değişimi tespit etmek hem de okurun da yeniden okumasını sağlamak. Tek bir okurda bile bunu sağlarsa yazılarının hedefine ulaşacağını söylüyor.
Önsözdeki “Yargılarımı, edebiyat tarihi ile eleştirel görüşün aynı potada eritilmesi olarak tanımlayabilirsiniz” cümlesinin altını çiziyorum. Doğan Hızlan’ın eleştirel yaklaşımını özetliyor bu cümle. Doğan Hızlan “süreklilik duygusu benim için önemlidir” diyor. Uzun yazarlık, eleştirmenlik yaşamı boyunca haklarında yazdığı şair ve yazarları geçirdikleri değişim içinde takip etmiş, onlar hakkında yeni yazılar yazarak bu değişimleri tespit etmiş.
Yazının Seyir Defteri alt başlığını taşıyan Yaşamdan İzler ve Edebiyat Hayatın Neresinde?’de arka kapaklarında yazdığı gibi “anılardan anıştırmalara, yazarlardan yapıtlara dönük zamanın tanıklıklarını içeren denemelerini bir araya getiriyor”. 2010 – 16 yılları arasında yayımlanmış gazete yazılarından yapılmış seçmeler bu kitaplar. Edebiyatla ilgili olanlar biraraya getirilmiş. Hakkında yazdığı yazarı, kitabı değerlendiren yazılar.
Doğan Hızlan için bütün sanatlar arasında edebiyatın ve şiirin özel bir yeri vardır. Ama edebiyat mı şiir mi derseniz şiiri daha da önemsediğini fark edersiniz. Şairler, şiir kitapları hakkında çok yazmış. Yeniden Okumak, Yaşamdan İzler ve Edebiyat Hayatın Neresinde?’de şiir hakkında bir çok yazı derlenmiş ama Şiirin Coğrafyası adlı ayrı ve özel bir derleme yapmaya da gerek görmüş.
Şiirin Coğrafyası’nın önsözünün başlığı manidar: “Tek Bildiğim Coğrafya”. Şiir coğrafyasına, özellikle Türk şiirine hakim. Kültür, sanat ve edebiyatta çok değişik ilgi alanları ve uzmanlıkları olmasına karşı, bildiği coğrafyada, Türk şiirinde çok daha rahat söz söyleyebildiğini düşünebiliriz.
Şiirin Coğrafyasında Ülkü Tamer, Nâzım Hikmet, Mahmut Temizyürek, Ahmet Oktay, Ahmet Telli, Hilmi Yavuz, Tevfik Fikret, Yahya Kemal, Refik Durbaş, Şükrü Erbaş, Egemen Berköz, Orhan Veli, Ataol Behramoğlu ve edebiyatımızın “kurucu eleştirmen”i olarak tanımladığı Nurullah Ataç hakkında uzun eleştirel incelemeler yer alıyor.
Bu yıl yayımlanan kitaplardan birine de ad olarak koyduğu “Yeniden Okumak” bir eleştirmen için gerekli gördüğü bir nitelik. Doğan Hızlan’ın ilk yazısı “Fazıl Hüsnü Dağlarca Üzerine” 1954’de Forum’da yayımlanmış. 17 yaşındaymuş. 63 yıldır aralıksız yazıyor. Şimdi 80 yaşında. Şiirin Coğrafyasında yer alan yazılarda ele aldığı şairlerin birçoğu hakkında daha önce yazdığını, Dağlarca örneğinde olduğu gibi hemen her yeni kitaplarında onları ele aldığını biliyoruz.
Yeniden okumayı önemsediği gibi, bunu da şairin son kitabından geriye doğru giderek yapmayı tercih ediyor. Şair şu tarihte şu şiiriyle ya da bu kitabıyla doruk noktasına varmıştır, bakalım onun üstüne ne ekleyebilmiş, ileri mi gitmiş geriye mi düşmüş diyen klasik değerlendirme anlayışını sevmiyor.
Doğan Hızlan için izlemeye aldığı her şair her yeni kitabında bir yenilikle gelmiştir ve şiirine bir şeyler katmıştır. O nedenle o yeni kitaptan geriye doğru ‘yeni’ bir okuma yapar. Gelinen son noktayı, ulaşılan yeni zirveyi tespit eder.
Burada “izlemeye aldığı” terimi önemli. Doğan Hızlan gazete görevi nedeniyle çok yazar ama her şair ve yazar hakkında yazmaz. Seçer. Bütün kitaplarını incelediğinizde de belirli şair ve yazarlara odaklandığını görürsünüz. Bu listeye girecek şair ve yazarın da belirli bir olgunluğa gelmiş olması gerekir. Hemen hiçbir şair ve yazar hakkında daha ilk kitabındayken bir yazı yazdığını sanmıyorum. Benim gözümden kaçan nadir istisnalarda ise bir değerlendirme yapmadığını, değini de bulunduğunu da söyleyebilirim.
Şiir özelinde bakarsak onun izlemeye alacağı yani birçok yazıda değerlendirip yeniden okumalar yapacağı şair en azından antolojilerde kendine yer bulmuş olmalıdır. Bu da o şairin birkaç kitap çıkartmış olması demektir. Şiirin Coğrafyasında en genç şair Mahmut Temizyürek. Mahmut Temizyürek 1955 doğumlu. 62 yaşında. 80’li yıllarda şiire başlamış. 30 yılı aşkın bir şiir emeği var. Nerdeyse 40 yıldır yazan 80 Kuşağı şairlerinin Doğan Hızlan’ın izleme listesine henüz girebildiklerini sanmıyorum. Bu yazı da Mahmut Temizyürek hakkında kaleme aldığı ilk çalışma sanıyorum. Esas olarak Temizyürek’in şiir üzerine yazıları üzerine. Oradan onun poetikasına bakıyor.
Doğan Hızlan sevmediği şair ve yazar hakkında da yazmaz. Bir eleştirmenden çok değerlendirmen’dir. Sevdiği şairin, yazarın sevilme nedenini izah eder. Bunu nesnel olarak temellendirmeyi önemser. Yani okuru ikna etmek ister.
Şiirin Coğrafyası’nda gördüğümüz gibi izlemeye aldığı ve yeniden okuyup hakkında yazdığı şairlerin şiirleri ile ilgili bariz “düşüşler”, “gerilemeler” varsa elbet onlara değinir ama yine de olumlu bir yön bulmaya çalışır, oraları sivriltir. Yani eleştiriyi de nezaketle yapar. Kırmamaya çalışır.
Şiirin Coğrafyası’nda yer alan yazılar dergiler için ya da bir sempozyum ya da anma için yazılmış. Keşke yayın yerleri ve tarihleri belirtilseydi. Gazete yazılarındaki bir cümlelik, en çok bir paragraflık net tespitler yerine bol örnekli, ayrıntıya yoğunlaşan değerlendirmeler yapıyor Doğan Hızlan. Bununla da yetinmiyor düzyazılarında da şairin poetikasının izini sürüyor. Şiirine ne denli yansıdığını anlamaya çalışıyor. Bu onun için önemli bir ölçüt; Şairin şiiri ile düzyazısında poetikaların kesişmesi.
Şiirin Coğrafyası’nı merak ve ilgiyle okudum. Yeni şeyler öğrendim. Kitapta yer alan şairlerin şiirlerini yeniden okumak ihtiyacı da duydum. Kuşkusuz Türk şiiri üzerine çalışmalarımda da kaynak kitap olacak Şiirin Coğrafyası. Doğan Hızlan izlemeye aldığı şairlerin şiirlerinden bir antoloji ya da güldeste hazırlasa ne kadar iyi olurdu diye düşünmeden de edemedim.
Çok yaşa Doğan Hızlan. Nice 80 yaşlara... 14.09.2017

Etiketler: ,


Perşembe, Eylül 14, 2017

 

Sanatın Komşuluğu Başlarken



İstanbul Bienali ile birlikte sanat sezonu başlıyor. Contemporary Istanbul’un (CI) tarihini öne çekip Bienal’le aynı zamana alması ile birlikte sanat galerileri de yeni sergilerle kış sezonu için kapılarını açmaya başladılar.
Koç Holding sponsorluğundaki 15. İstanbul Bienali “İyi Bir Komşu” teması ile 32 ülkeden 56 sanatçının katılımı ile yapılıyor. Sanatçı ikili  Elmgreen&Dragset küratörlüğünde 16 Eylül’de başlayacak olan bienal 12 Kasım’a kadar sürecek.
Önceki bienal tüm İstanbul’a yayılmış, zorlasanız bile ulaşılamayacak noktalarda sergilerle gerçekleştirilmişti. Bu kez kolayca ulaşılacak birbirine komşu mekanlarda yer alacak sanat eserleri. Azalan mekanla birlikte katılan sanatçı, sergilenecek iş sayısı da yarı yarıya azalmış. Küratörler hiçbir eserin atlanmamasını, bakılıp geçilmemesini, izleyicinin her eser üzerinde düşünecek vakti olmasını arzuladıklarını söylüyor (bkz. İstanbul Art News, Eylül 2017). İstanbul Modern, Pera Müzesi, Galata Rum Okulu ana mekanlar.
Contemporary Istanbul’un yeni direktörü Kamiar Maleki CI’ı “butik bir sanat fuarı” diye tanımlamış. 14-17 Eylül arasında gerçekleştirilecek CI’a 73 galeri katılacak. Akbank’ın ana sponsorluğunda yapılan CI’ın mimari konsept tasarımını Tabanlıoğlu Mimarlık yapmış. Fuar önemli heykeltraşların eserlerinin yer alacağı, Hasan Bülent Kahraman’ın küratörlüğünü yaptığı “Beşinci Element” sergisi ile Maçka Parkı’na doğru yayılıyor. Artık CI’ın diğer sanat fuarlarınınki gibi bir Sanatçılar Parkı da olacak. Yani butikleşme küçülme anlamına gelmiyor.
Geçtiğimiz yıllardaki siyasi gelişmeler, geçen yılki darbe girişimi CI’ı olumsuz yönde etkilemişti. Bu yıl o olumsuz etkiden kurtulup tekrar uluslararası açıdan da eski değerini kazanmaya doğru gelişmeler olduğu görülüyor. Fuar katılımcı listesinde İngiltere, Fransa, Çin, İtalya, Romanya, İran, Gana, ABD, Macaristan, İspanya, Almanya gibi ülkelerden galeriler olduğunu görüyoruz. CI yöneticilerinin yıl boyu uluslararası koleksiyoncuların katılımını sağlamak için uğraştıklarını da biliyoruz. Dünya basınında Türkiye aleyhine sürekli olumsuz haberler çıkarken, OHAL sürerken bir tane bile yabancı koleksiyoncu fuara gelse başarı sayılmalı. Bu sayının umulandan çok daha fazla olacağını öngörüyorum.
Sanat galerileri ise olumsuz gelişmelerden daha da derinden etkilendi. Çünkü tüm Dünya’da olduğu gibi Türkiye’de de sanat piyasası çok zor bir dönemi halen yaşıyor. Kapanan sanat galerinin sayısının çokluğu umutsuzluğu artırıyor.
Ali Artun “Sanat Galerisinin Sonu” başlıklı yazısında (e-skop.com/skopbulten/sanat-galerisinin-sonu/3477) tarihsel bir bakışla “Galeriler modernizmin ve avangardın doğuşuyla ortaya çıkmıştır, batışıyla da ömürlerini dolduruyorlar” diyor. Global sanat piyasası postmodern çağda, güncel/çağdaş sanata müzelerin ve bienallerin alıcıyı hazırlaması ve müzayedeler ve fuarlarla zirveye ulaştı. Sanat galerileri bu gelişmeye pek ayak uyduramadılar. Belki de gelişmeler sanat galerilerini sergi açmayan, fuarlarda var olup online satışlarla işlerini yürüten işletmeler haline getirecek. Ama gelenekselleşmiş anlayışlardan kurtulmaları şart. Fuar katılımları, sezonun iyice öne, eylüle çekilmesi,. yaz aylarında çalışmak üzere yazlıklarda şubeler açılması bunun göstergeleri. Büyük yaraya küçük önlemler çare olacak mı göreceğiz.
Sabancı Müzesi’nde Ai Weiwei, Arter’de Canan, Borusan’da Diana Thater, Akbank Sanat’ta “Siyah Ev” karma sergisi, Elgiz Müze’de 9. Teras Sergisi, Das Art’da Halil Altındere, Galerist’te Tunca, Piramid Sanat’ta Tülin Onat, Pilevneli’de Johan Creten, Evin’de “İnsan ve Tabiatı” karma sergisi dikkat çekenler. Sezonu Anna Laudel’de Hüma Kabakçı ve Mine Küçük’ün küratörlüğündeki “Geçmiş Günümüzde Buluşuyor” karma sergisi ile yaptım. Aynı gün bir çok yerde sergi açılışı olmasına rağmen sanatseverlerin yoğun ilgisi umut vericiydi. Umarım bu ilgi sezon boyunca devam eder ve sanat galerileri makus talihlerini yenerler. 13.09.2017

Pazartesi, Eylül 11, 2017

 

“Evli ama yalnız...”



Erhan Bener Ölü Bir Deniz’de bir emekli öğretmenle, bir bankacının bir hafta süren tutkulu, hesapsız aşklarını anlatıyor ilk bakışta. Aslında yeni, başka bir hayat mümkün mü sorusuna cevap ararken aşkın, yeni bir ilişkinin çıkar yol olup olmayacağını sorguluyor bu kısacık ama yoğun ilişkide.   
Adnan Refik emekli biyoloji öğretmeni. Dört çocuğunu büyütmüş. Onların ve geride bıraktığı ev kadını eşinin kendi başlarının çaresine bakabileceklerine karar verip bavulunu alıp nereye gittiğini söylemeden evden ayrılmış. Niyeti sessiz, sakin bir sahil köyüne yerleşip yalnız başına yaşamak. 
Yüksel bir bankada üst düzey yönetici. Hem bankadaki iş yoğunluğundan hem de aile ilişkilerinden yorgun. Kısa süreliğine de olsa dertlerden uzaklaşmak, başını dinlemek amacıyla hayatında ilk defa tek başına tatile çıkmış. 
Adnan Refik için de Yüksel için de arkalarında hesaplaşmaları gereken uzun bir geçmiş ve ilişkiler ağı var. İçlerinde bu hesaplaşmayı sürdürürken yeni bir ilişkiyi başlatmanın heyecanını yaşıyorlar.   
Adnan Refik 55, Yüksel 45 yaşında. “Orta yaşta iki kişi” diye düşünsek de Erhan Bener onları, özellikle Adnan Refik’i yaşlılığa konumlandırıyor gibi geldi bana. Adnan Refik yorgun ve çeşitli hastalıkların belirtilerini taşıyan bir adam. Otelin merdivenlerini tırmanmakta zorluk çekiyor. Nefes darlığı ve tansiyon sorunları var. Kolay yoruluyor.
Yüksel 45 yaşında ama çoktan nine olmuş, torunu var. Dirayetli bir kadın. Evde de işte de yönetici konumda. Erkeklerin çoğunlukta ve iktidarda olduğu bir işhayatında biraz erkekleşmiş ve sert, otoriter tavırları ile ezilmemeyi başarmış bir görüntüsü var. Ama bu durum onu ruhsal olarak yıpratmış, yormuş. Kocasında ve tıpkı kocasına benzeyen oğlunda bulmadıklarını küçük torununda bulmayı umuyor. Tüm sevgisini ve ilgisini bu çocuğa yöneltiyor.
Erhan Bener 1929 doğumlu. Romanın yayımlandığı 1983’de 54 yaşında. Yani erkek kahramanı ile yaşıt. Onun gibi emekli. Yeni baskının Önsöz’ünde Betül Mutlu romanı yazdığı dönemde Erhan Bener’in aile içi sorunlarla baş etmeye çalıştığını, eşiyle ilişkilerinin çalkantılı bir süreçte olduğunu belirtiyor. Sanıyorum Bener kahramanı ile benzer sağlık sorunları da yaşıyor. Kahramanını erken bir yaşlılık endişesi ile yarattığını düşünebiliriz. Bence Adnan Refik en az 65 yaşında olmalıydı. Sırf bedensel hali değil ruhsal yapısı da daha yaşlı birini işaretliyor.
Yüksel’le ilişkiye girerken de bu ruhsal ve bedensel yaşlılığı nedeniyle tedirgin. Yüksel hem bedenen hem ruhen yaşından çok daha genç. Tutkulu, yoğun bir ilişki, gerçek bir aşk arayışında. Bunu da kendi çevresindeki erkeklerden çok farklı olan Adnan Refik’de bulduğunu düşünüyor.
Yüksel’in tutkuyla bağlanması, her anı dolu dolu yaşamak istemesi birkaç gün sonra Adnan Refik’i bedensel olarak da ruhsal olarak da yoruyor ve düşündürmeye başlıyor. Bu ilişkiyi sürdürebilir mi? Bütün işaretler kadının er ya da geç kendisini terk edip gerçek hayatına döneceğini gösterdiğine göre kaçınılmaz olan ayrılıktan sonra o acıyla, yalnızlıkla nasıl yaşayabilir?
Adnan Refik yaşamında sadece bir kadın tanımış, onunla evlenmiş. Geleceğe dönük planlarında da bir kadına yer yok. Yüksel’le karşılaşmaları, hızlıca tensel ve tinsel yoğunluklu bir aşk hayatına başlamaları ona bir düş gibi geliyor ve bu düşten er ya da geç uyanacağı bilgisi onu tedirgin ediyor.
Yüksel alışılagelmişin dışında, farklı bir kadın ama onun da hayatında sadece iki ilişkisi olmuş. Her iki ilişkinin de aslında aşk olmadığını sonradan anlamış. Kırgın ama umutlu. Gerçek aşkı doğru erkekte bulabileceğini düşünüyor. Adnan Refik’le ilişkiyi kuran, geliştiren de o. Adnan Refik küçük de olsa bir işaret verse belki tüm geçmişini, başarılarını elinin tersiyle itiverip onunla yeni bir hayat kurabilir. Ama zaman aleyhine işliyor. İstanbul’dan çağrı mesajları geliyor. Annesiz büyüyen torun, işteki büyük sorumluluk, ne kadar incelmiş, kopmaya yakın görünse de kocası ile süren ilişkileri onu geri çağırıyor.         
Adnan Refik bavulunu almış ve evden çıkmış. Geçmişi tamamen silip yeni bir yaşama başlayacak. Bu hali birçoğumuzun düşlediği bir şey. Büyük şehri, aileyi, ilişkileri terk edip küçük bir köyde yalnız başına yaşamak...
Adnan Refik yine çoğumuz gibi köyde, dağ başında bir evde hiç yaşamamış. Günlük hayatta başına neler geleceğini bilmiyor. Şansı yaver gidip dayalı döşeli bir evi kolayca buluyor ama elektriksiz, suyu kuyudan alınan, temel ihtiyaçların ancak kilometrelerce uzaktaki kasabadan temin edilebildiği bu evde destek almadan yaşamını sürdürmesi olanaksız. Üstelik koskoca bir boş zaman var her gün tüketmesi gereken.
Ömrü boyunca çalışmış, ev, iş derken boş zaman diye bir şey düşünmemiş. O boş zamanı dolduramıyor. Yalnızlığı özlemiş, kafamı dinlemek istiyorum demiş ama bunun sürekli olması halinde nasıl bir ruh haline gireceğini bilmiyor. Toplumun, ailesinin ona verdiği görevlerle, rollerle yaşamış hep. Yaşayarak öğrenecek.
Erhan Bener evli ama yalnız iki kahramanında bireyin toplum içinde sürekli hissettiği “yalnızlık halini” de sorguluyor. Bu “yalnızlık”tan kurtulmak mümkün mü diye soruyor. Sonuç olarak cevabının olumsuz olduğunu söyleyebiliriz.
Yeni baskıyı yapan Everest Yayınları’nın künye sayfasında 1. baskı denmiş ama önsözde de belirtildiği gibi romanın ilk baskısı 1983’de yapılmış. Hemen 12 Eylül ertesi. Ama romanda darbe sonrasının karanlığına bir anıştırma dışında hiç değinilmiyor. Bu bir eksik mi? Hayır. Ama dikkatimi çekti.
Selim İleri Ölü Bir Deniz için “Neredeyse yankısız kaldı” diyor. Arada geçen zamanda roman kıymetini bulmuş, buluyor. İnternette yaptığım küçük aramada bloglarda bir çok yazıya rastladım ve romanın akademik çevrelerde de ilgi gördüğünü, yapısalcılık, psikanaliz gibi çok çeşitli açılardan ele alınıp değerlendirildiğini gördüm. İyi bir gelişme. Selim İleri’ye ve ilgili okura haber vermiş olayım.   
Erhan Bener Ölü Bir Deniz’de (4. Baskı, Everest yay. Ağustos 2017) esas olarak bir kadın ve erkek arasında geçen kısa süreli aşkı anlatırken toplum içinde bireyin varlığını sorgulayarak derinleşen bir anlatı kurmuş. Anlatı novelladan romana doğru evrim geçirmiş. Sevdiğim yazarlardan Margueritte Duras’ın anlatılarında olduğu gibi iki kişinin kısacık bir ilişkisi uzun bir tarih ve çok büyük bir derinlik taşıyor. Okudukça, üzerinde düşündükçe tadına varılan iyi bir roman Ölü Bir Deniz. 07.09.2017

Etiketler: ,


Perşembe, Eylül 07, 2017

 

Sincan’ın Yunus Emre’si




Du Fu Çin Şiiri’nin en büyük iki adından biri. Çin Edebiyat tarihinde 'li ve du' şiirin zirvesi olarak kabul ediliyor.  'Li' 'şiir perisi' Li Bai ve 'du' da 'şiir dehası' olarak adlandırılan Du Fu.
Du Fu 712 yılında doğmuş. Tarihte ilk kez, şiirde bireyi ve günlük hayatı işleyen şair olarak tanımlanıyor. Tang hanedanının çöküşe geçtiği yıllarda toplumun genel durumunu yansıtan şiirler yazmış. “Bir lokma bir hırka” tüm ülkeyi gezmiş. Halk soğuk ve açlıktan ölürken yönetici sınıfın lüks içinde yaşamasını eleştiren şiirleri ile dikkati çekmiş. Savaş karşıtı şiirler de yazmış. Yapılan katliamları açık sözlülükle eleştirmiş. Sadece bireyin günlük yaşamını ve toplumsal –siyasi gelişmeleri eleştirmesi ile değil Çin şiirinin geleceğini de belirleyen biçimsel olarak güçlü tekniği ile de önemseniyor. Sözcük ve imgelerinin benzersizliği ile günümüzde de okunan gerçek bir klasik niteliğinde.
Ülkesinin geleceğinden iyice ümitsizliğe kapılan Du Fu Sincan’ın Chengdu şehrine göç etmiş ve orada sazdan küçük bir kulübede, zor şartlar altında yaşadığı dört yıl boyunca 240’dan fazla şiir yazmış. Yoksul ve çaresiz bir halde ölmüş. Ölümünden çok sonra değeri anlaşılmış, en büyük şair konumuna gelmiş.

Du Fu’nun sazdan küçük kulübesi hayranlarının ziyaret yeri haline gelince 10. yüzyılda şair Wei Zhuang tarafından yeniden yapılmış. 16. ve 18. yüzyıllarda da kulübe onarılmış. 1955’de Çin hükümeti tarafından “Ulusal miras yerleri” kapsamına alınmış. 1985’de “Du Fu Sazdan Kulübe Müzesi” olarak adlandırılmış.
Chengdu’nun merkezinde 200 dönümlük bir ormanın içinde yer alıyor. Du Fu’nun Sazdan Kulübesi’nin yanında ormanın içinde yer alan aynı dönemin mimarisine uygun olarak inşa edilmiş binalarda Du Fu’nun yaşamı ve eserleri anlatılıyor, hakkında yazılmış kitaplar ve dünya dillerinde yayımlanan kitapları sergileniyor. Du Fu’nun şiirlerinden sahnelerin tasvir edildiği “Büyük Şairler Salonu” adlı toplantılar için yapılmış bir bina da var. Müzeyi her yıl üç milyon kişi ziyaret ediyor.
Du Fu’nun küçük bir kulübede bahçesinde sebze yetiştirip bir lokma bir hırka büyük bir yoksulluk içinde şiirler yazarak geçirdiği yaşam bana Yunus Emre’yi anımsattı. Sincan’ın Yunus Emre’si diye düşündüm.
Çinli Şair Jidi Majia’nın şiirleri yirmiden fazla dile çevrilmiş, Türkçede de kitabı “Gök ve Yer Arasında” (2015, çev. Ataol Behramoğlu, Tekin yay.) yayımlanmış. Jidi Majia aynı zamanda önemli bir kültür adamı. Jidi Majia’nın yönetiminde ilk kez “Du Fu Sazdan Kulübe Uluslararası Şiir Günü” 28 Ağustos’ta yapıldı. Çin’den ve 13 ülkeden toplam 40 şairin katıldığı globalleşen Dünya’da şiirin durumunu ele alan bir de sempozyum gerçekleştirildi.
29 – 30 Ağustos tarihlerinde de Sincan’ın Luzhou şehrinde yine Jidi Majia’nın yönetiminde ilk kez gerçekleştirilen “Uluslararası Şiir ve Likör Festivali”ne katıldık. Luzhou, Tuo ve Yangtze nehirlerinin birleştiği noktada yer alıyor ve resmen “Likör Şehri” olarak adlandırılmış. Yeşilin her tonunun görüldüğü bu bölgede her çeşit meyve ve sebze yetişiyor. Tarihi milattan önce 11. yüzyıla uzanan şehirde o zamanlardan beri şarap ve likör üretimi yapılıyor. “Uluslararası Şiir ve Likör Festivali”nin ana sponsoru en eski ve en büyük üretici Luzhou Laojiao. 1573’de seri üretime geçmiş. Kullandığı geleneksel teknikler ve organik tarıma verdiği önem nedeniyle 2013’de korunması gereken ulusal varlık ilan edilmiş.
Luzhou’da şiir okumalarının yanı sıra bir de “Şiir ve Likör Kültürü” başlıklı bir sempozyum gerçekleştirildi. Likörün Çin şiir kültürü içinde nasıl yer aldığı ve ne denli büyük önemi olduğu hakkında bildiriler sunuldu. 06.09.2017    

This page is powered by Blogger. Isn't yours?