Cuma, Aralık 02, 2016

 

Öykü Kitaplığı için 100 öneri



Antoloji hazırlamak, edebiyat tarihi yazmak gibi işler netamelidir. Hele bir de bunu sayı ile sınırlıyorsanız. Karışanı, görüşeni, eleştireni çok olur. Çünkü Türkiye’de edebiyat alanında eksikliğini hissettiğimiz tarih ve eleştiri çalışmaları boşluğunu doldururlar. Bu tür çalışmalar kanonu oluşturmak anlamına da gelir. Tarihte adı yazılacak şairi, yazarı belirler. O listede adını görmeyenler de veryansın eder.  
Şiir hakkında çalışmalar bir nebze çoktur ama öykü ve roman hakkında yapılan çalışma sayısı oldukça azdır. Öykü antolojilerinin sayısı parmakla sayılacak kadardır. Roman üzerine ise tarih ya da antoloji çalışması bulmak neredeyse olanaksızdır. Bu konuda kapsayıcı çalışmalardan ilk akla geleni kuşkusuz Fethi Naci’nin “Yüzyılın 100 Romanı” (1999) adlı çalışmasıdır. “40 Yılda 40 Roman” (1994), “50 Türk Romanı” (1997), “60 Türk Romanı” (1998) derken bu çalışmaya varmış, son noktayı kendi açısından koymuştur.
Necip Tosun’un “Öykümüzün Sınır Taşları” (Ekim 2016, Dedalus yay.) adlı çalışmasını görünce ister istemez Fethi Naci’nin “Yüzyılın 100 Romanı” geldi aklıma. Çünkü Necip Tosun’un çalışmasının alt başlığı “Türkçenin En İyi 100 Öykü Kitabı”.
Necip Tosun günümüzde Türk öykücülüğü üzerine ciddi çalışmalar yapan nadir adlardan. Dergilerde makaleler, eleştiriler yayımlatmakla kalmıyor kitap boyutuna varan çalışmalar da yapıyor ki bunun öykü alanında çok az bulunur bir şey olduğu malumunuz. Modern Öykü Kuramı (2011), Öykümüzün Kırk Kapısı (2013), Doğu’nun Hikâye Kuramı (2014), Günümüz Öyküsü (2015) kapsayıcı çalışmalarından bazıları. Bu kitaplardan ve sosyal medyadaki paylaşımlarından Türk öykücülüğünden görmediği, okumadığı kitap olmadığını biliyoruz. Bu tip çalışmalarda ilk sorulan sorunun “Ne hakla?” olduğunu bildiğim için Necip Tosun’un çalışmalarından söz ediyorum. Konusunda uzman olduğunu, böyle bir çalışmayı yapmayı “hak ettiğini” gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.
En çok sorulan ikinci soru “Kimleri seçmiş”tir. O sorunun cevabı ne olursa olsun sıkı ve nihayetsiz bir polemiği ateşleyecektir çünkü. Seçilenler beğenilmeyecek, seçilmeyenler ateş püskürecektir. Türkiye’de bu tür çalışmaların kaderi budur. Ama bu soruya gelmeden önce “Nasıl?” sorusunun cevabını bilmek gerek.
Necip Tosun “Öykümüzün Sınır Taşları”nın temellerini önceki kitaplarını yazarken attığını söylüyor önsözde. Türk edebiyatında okumadık öykü kitabı bırakmadığını belirtiyor. Bu arada Necip Tosun’dan “Açıklamalı Türk Öykü Kitapları Bibliyografyası” beklediğimi de belirteyim. Necip Tosun “amacım hem öykü tarihimizde iz bırakmış önemli kitapları hem de beğendiğim kitapları biraraya getirerek yararlı bir kaynak ve öznel beğeni kalıplarını aşmış bir kılavuz kitap oluşturmaktı” diyor. Aslında bu çalışma ile Türk Öykü Tarihi’ni yazmış oluyor. Ama sınırlı bir çalışma. Zira “100 kitap”tan oluşuyor. 100 sayısından ne az olabilir ne de fazla ve de bu ön sınırlama araştırmacıyı zorlar. Sayıyı tamamlamak için gereksiz ilaveler ya da eksiltmeler yapmak durumunda kalabilir. Eray Canberk’le birlikte hazırladığımız “Çağdaş Türk Edebiyatında 199 Şairden 199 Şiir” (Ocak 1998, Oğlak yay.) çalışmasından biliyorum.
Sadece kitaplardan yapılmış bir seçki Türk öykücülüğünde var mıdır bilemiyorum. Öykü tek tek okunan bir şey. Ben, bir roman okur gibi bir oturuşta bir öykü kitabını okuyamıyorum. Tek tek okuyup tadlarına varmak daha mantıklı geliyor. Hemen her öykü kitabı okuyuşumda zamanında bana bu öğütü veren Selim İleri’nin kulaklarını çınlatıyorum. Bir yazarın en iyi öyküsünü bulmak mümkündür ama en iyi kitabını bulmak zordur. Çünkü her öykünün aynı düzeyi tutturması mümkün değildir; eğer seçme öyküler kitabı değilse.
Necip Tosun’un önsözde yazdığı gibi tek bir kitaptan yazarın öykü dünyasının anlaşılmasının mümkün olmadığını düşünüyorum. 40 -50 yıllık bir öykü serüveni olan, o sürede 10 – 15 kitap yayımlamış ve doğal olarak öykücülüğü değişim geçirmiş olan bir yazardan tek bir kitap seçip “yazarı en iyi tanıtan eseri bu” demeye aklım yatmıyor. Zaten Necip Tosun da bu durumun farkında. “Bana göre” demek gerekiyor, işin içine öznelliğin karışmaması olanaksız, diyor. Kişisel bir seçim olacak yapılan. Ama öte yanda kanonu oluşturan yani genel kabul görmüş yazarlar ve eserleri var. Bu aslında o türün tarihini de oluşturuyor. “Bana göre” der o tarihi görmezden gelirseniz aykırı düşersiniz, hatta ciddiye alınmazsınız. Zor bir iş. Ama “ideolojik”, “ahlaki” kıstaslar yerine “estetik”i koyarsanız hem içiniz rahat olur hem de aklın yolunun bir olduğunu, genel beğeniden pek de sapmadığınızı görürsünüz. Necip Tosun’un seçmesinde de bazı kişisel seçimler dışında sonuç benzer olmuş.
Bu kişisel seçimlerin de dünyaya bakıştan, öyküde arananlardan kaynaklandığını düşünüyorum. Örneğin hemen hepsi değerli öykücüler de olsa benim “Türk Öykücülüğünün ilk yüz kitabı” listemde Bahaeddin Özkişi, Mübeccel İzmirli, Şevket Bulut, İsmail Kıllıoğlu, Durali Yılmaz, Gülderen Bilgili gibi isimler olmazdı. Hele Necip Fazıl ve Sezai Karakoç gibi çok az öykü yazmış Türk Şiiri’nin ustalarına hiç yer vermezdim. Ama Tarık Dursun K ve Nazlı Eray gibi isimlere yer verirdim. Necip Tosun, “önceki kitaplarım bu seçmenin referansıdır” demek yerine önsözde Türk Öykücülüğüne bakışını, kimi neden seçmediğini anlatsa iyi olurmuş. Kimi neden seçtiğini onlarla ilgili bölümlerde güzelce anlatmış ama seçmedikleri eksik kalmış.  
Necip Tosun, Haldun Taner’le ilgili bölümde Taner’in öykücülüğünün yeterince değerlendirmemesinin, zaman zaman görmezden gelinmesinin nedeni olarak aurasının mizah, ironi, hicivden oluşmasını gösteriyor ve “Çünkü mizah, yazınsal iktidarın peşinen çizgi dışına ittiği bir anlayıştır” diyor. Ama kendisi de çalışmasında hiçbir mizah öykücüsüne yer vermiyor. Gözüm Aziz Nesin’i, Rıfat Ilgaz’ı, daha genç kuşaktan Metin Üstündağ’ı, Atilla Atalay’ı arıyor. 
Necip Tosun’un çalışmasında son isim 1974 doğumlu Faruk Duman. Yani çalışmasını 40’lı yaşlarla sınırlandırmış. Bu tip çalışmalar için çıkan polemiklerde genç kuşaktan seçilenler çok tartışılır. Zira onlar kanona dahil edilecek yeni isimlerdir. Necip Tosun’un 1960 – 70’lerde doğanlardan yaptığı seçimin çok tartışılıp eleştirileceği kesin. Zira çok eksik isim var. İlk yüzde varlıkları anlamlandırılamayacak isimler de dikkati çekiyor. 100 kitap ve yaş sınırını kaldırıp yeni baskılarda çalışmasını geliştirirse bu eleştirileri de aşar.  
Necip Tosun’un “Öykümüzün Sınır Taşları” az bulunur çalışmalardan. Kitapların neden seçildiği anlatılırken hem konularına hem de biçimsel niteliklerine değinip önemlerinin anlaşılmasına çalışmış. Türk öykücülüğü içinde yerleri tespit edilmiş. Türk öykücülüğü hakkında genel bir kanı oluşmasını sağlayacak, o yazarların hem tanıtılan kitaplarını hem de diğer eserlerini okumaya yöneltecek ve tartışma açacak, öykücülüğümüz üzerine düşünmeye özendirecek nitelikte. İyi bir kılavuz kitap. 01.12.16

Etiketler: ,


Perşembe, Aralık 01, 2016

 

Geleceğin kitabı nasıl olacak?



Geleceğin kitabının e-kitap olacağı düşünülüyordu. Dijital ortamdaki hızlı gelişme, taşınabilir cihazların çoğalıp ucuzlaması, internet bağlantılarının yaygınlaşması müzik ve sinemada olduğu gibi geleceğin dijitalde olduğunu düşündürüyordu. Yayıncılık sektörü için de dijitale göçün kaçınılmaz olduğu kanısı hakimdi.
Artık sokak sokak kitapçı aramak da, internet üzerinden sipariş verip kitaplarınızın gelmesini günlerce beklemek de gerekmeyecekti. Kitaplar bir tık ötedeydi. Üstelik kağıda basılı kitaptan çok daha ucuza da satılacaktı. Oturduğunuz yerden satın alıp hemen okumaya başlamanız mümkündü. On binlerce kitap küçük bir tabletin içine sığabiliyordu. İsterseniz kendi kitabınızın yayıncısı da olabilecektiniz. Yeter ki eserinizi yazın, e-kitap üretmek çok kolaydı. 
E-kitapla birlikte yayıncılık sektörü için de bir çok kolaylık söz konusu olacaktı. Artık bir kitap yayınlamak için matbaa sürecine girmeye, ne kadar satacağını bilmeden iki üç bin kitabı basıp depoya koymaya, o kitapları dağıtmaya çalışmaya, kitapçılara ulaştırmaya gerek kalmayacaktı. Bir kitabı yayımlamak için onu e-kitap formatına sokmanız yeterli olacaktı. Bu da para ve zamandan kazanmak demekti.
E-kitap büyük bir heyecanla karşılandı. Telif haklarının nasıl korunacağı, korsan yayının nasıl önleneceği, yeni masraflar yaratıp yaratmayacağı pek de sorgulanmadan ABD’li yayıncıların öncülüğünde bu işe hızla girişildi. Özellikle Dünyanın en büyük internet kitapçısı Amazon’un da desteği ile hemen her yıl e-kitap satışlarının arttığı haberlerini duymaya başladık.
Son bir – iki yılda ise e-kitap fırtınasının dindiği hatta e-kitap satışlarının düşmeye başladığı görülüyor. Zaten ABD dışında e-kitap satışları yıllık ciroların % 3-5’ini geçmiyordu. Hâlâ da aynı oranlarda.
E-kitabın yeterli ilgiyi görmemesinin kuşkusuz çeşitli nedenleri var. En önemli neden olarak kitap okurunun okuma alışkanlığına uygun bir model olmadığı ileri sürülüyor. E-kitap üretiminin de fiyatlarının da kağıda basılı kitaptan çok da ucuz olmaması da bir etken. Esas neden olarak tüketicinin kitap okumak için özel olarak tabletler bir yana normal tabletleri de satın almaması, cep telefonları ile her işin görülmesi öne sürülüyor. Cep telefonları da ne kadar büyük olursa olsun kitap okumak için uygun aletler değil.
E-kitabın benimsenmesi için bir süre daha beklememiz gerektiği, kağıda basılı kitabın ömrünü tamamlamadığı görülüyor. Kağıda basılı kitaptan e-kitaba geçiş bir devrim şeklinde gerçekleştirildiği, yaşanması gereken evrimin yaşanmadığı anlaşılıyor. Geçilmesi gereken bir aşama atlanmış.
Bu ayın başında Canon’un organizasyonu ile katıldığımız, Münih’te düzenlenen “Future Book Forum”da “Geleceğin kitabı nasıl olacak?” sorusuna cevap aradık. 23 ülkeden çoğunluğu yayıncı iki yüz katılımcı ile birlikte iki gün boyunca geleceğin kitabını tartıştık.
Yeni baskı makineleri ile çok kısa bir sürede bir kitaptan tek bir adet bile basmak mümkün. İnternet üzerinden siparişi verilen bir kitabın direktifi matbaaya ulaştığı anda basılıp paketlenip okura kargolanmasının dakikalar içinde yapıldığı yayınevlerinin sunumlarını da izledik. Böylece stok tutmadan kitabı kolayca üretip hızlıca okura ulaştırmak mümkün. Bu da maliyeti düşürüp olabildiğince çok yeni okura ulaşmayı sağlıyor. Kişiye özel kitap üretilebiliyor. Okurun isteğine göre bir kitabın tamamını ya da bir bölümünü basabiliyorsunuz. Bu özellik eğitimde, akademik çalışmalarda çok kolaylık sağlıyor.
Geleceğin kitabının hibrit bir kitap olacağı anlaşılıyor. Kitap yine kağıda basılacak ama dijital ortamdaki portallar, karekodlu videolar, sosyal medya etkileşimi gibi unsurlarla desteklenecek. Interaktif olacak. Okur da yazar olarak kitaba katkıda bulunabilecek. Geleceğin kitapları sürekli değişen, yenilenen, yaşayan kitaplar olacak. 30.11.16

Çarşamba, Kasım 23, 2016

 

Mehmet Müfit’i sessizce uğurladık



20 Kasım Pazar günü öğleye doğru geldi haberi. Oğlu Yunus Emre aramış. Orhan Alkaya Twitter’da paylaşmış: “İstanbul'un Ağır Sultanları'ndan şiir kardeşim Mehmet Müfit'i kaybettik. İkindide Şakirin Camiinden uğurluyoruz. Bilin!”
Arkadaşlarla telefonlaştık. Ölüm nedenini anlamaya çalıştık. İşten eve dönerken dolmuşta kalp krizi geçirdiği söyleniyordu. Mehmet Müfit  1952 doğumlu. 64 yaşındaydı.  
Karacaahmet Şakirin Camisi her zamankinin aksine kalabalık değil. Musalla taşlarında sadece iki tabut var. Bir yazar, bir şair, Taner Ay ve ben cenaze namazının başlamasını bekliyoruz. Müfit’în ailesi, antikacı, koleksiyoncu meslektaşları... Pek kalabalık değiliz, hiç kalabalık değiliz. Gözlerim Mehmet Müfit’i uğurlamaya gelmesini umduğum şairleri, dostları, okurları arıyor. Mutlaka geçerli sebepleri vardır diye düşünüyorum. Taner’le nedenler buluyoruz; hava güzel, İstanbul Kitap Fuarı, Kartal’da miting, Kadıköy’de derbi maçı var. En önemlisi müthiş bir trafik var. Yolda kalmışlardır, diyerek iyimser bakmaya çalışıyoruz.  
Mehmet Müfit’i uğurladıktan sonra araba beklerken Orhan Alkaya koşturarak geliyor. Trafiğe takılmış, ancak yetişmiş. Uzaktan Mehmet Müfit’in cenazesinin gidişini selamlıyoruz. “Sonra işte yaşlandık,” diyerek 30-35 yıl öncesinin anılarına uzanıyoruz.
Mehmet Müfit’le Konur Ertop’un yönettiği dönemde Varlık Dergisi’nde tanıştım. Yıl 1982 miydi? Müfit dost canlısı bir arkadaşımızdı. Beni hemen o zamanlar İstanbul Üniversitesi’nde doktorasını yapan Tuğrul Tanyol’la, öykücü arkadaşımız Cengiz Öndersever’le tanıştırdı. Felsefe okuyan Cengiz’in vasıtası ile Oktay Taftalı ve Osman Konuk’la tanıştık. Gruba Adnan Özer dahil oldu. Haydar Ergülen, Ali Günvar, Bahadır Bayrıl, Hüseyin Öncü, Levent Erseven, Taner Ay...
Bu kadar şair ve yazar biraraya gelince dergi çıkartılır. Üç Çiçek çıktı. Üç Çiçek Yayınları zaten kurulmuştu. Mehmet Müfit’in ilk kitabı “İstanbul’un Ağır Sultanları” da 1984’de Üç Çiçek’ten çıktı. Hem şiirdeki sesi, hem de işlediği temalar ve konularıyla farklı ve kendine hastı. Sokaktaki yaşamın tüm yanlarıyla fotoğrafını çekiyordu Müfit. Bir yandan da şehrin görünmeyen yanını, yeraltındakileri, kabadayıları, kumarbazları, alkolikleri, esrarkeşleri kendine has argoları ile kendi ağızlarından ustaca anlatıyordu.
Üç Çiçek kapanınca, üç arkadaş, ben, Tuğrul Tanyol ve Mehmet Müfit Çizgi Yayınları’nı kurduk. Mehmet Müfit’in 35 top kağıdı vardı, onu sermaye yaptık. 4 sayı Poetika Şiir Dergisi ve 17 şiir ve öykü kitabı çıkardık iki yılda. O kitaplardan biri de Müfit’in ikinci kitabı “Tekkede Bahar”dı (1986).
“Tekke”, her gün öğleden sonra toplanıp şiir konuştuğumuz Beyazıd Çorlulu Ali Paşa Medresesi’ndeki Erenler Kahvehanesi’ydi. Benim ve Tuğrul’un ısrarlarıyla çıkarttığı “Tekkede Bahar”da Müfit, şiirini bir adım öteye taşıdı, geliştirdi. Ve sonra sustu. 25 yıllık bir suskunluk.
Bu suskunluğun iradi bir karar olduğunu yazıyordu 25 yıl sonra yeni kitabının, “Herşey Dün Gibiydi”nin (2012) girişinde. “1988’de ailesiyle birlikte aldığı ani bir kararla, ‘Para kazanmak için şiiri bırakmam gerekir, ikisi birarada yürümüyor çünkü, diyerek Babıali’den koptu” diyordu. Mehmet Müfit, sadece şiirden kopmakla kalmadı, yakın arkadaş çevresi ile de ilişkisini kesti, tamamen gözden kayboldu. Onu Nişantaşı’ndaki antikacı dükkanında bulup yeniden yayımlamaya ikna eden genç yaşta kaybettiğimiz Seyhan Erözçelik oldu. İyi de etti. Özellikle genç kuşak şiir meraklıları arasında bir “Mehmet Müfit efsanesi” dolaşıyordu. Çok meraklılar kütüphanelerde, sahaflarda bulduğu kitaplarını fotokopi ile çoğaltıp paylaşıyordu. Mehmet Müfit üç yeni kitapla geldi. Yeni kitaplarını da bekliyorduk. Ama ölüm izin vermedi. Pazar günü uğurladık... 23.11.2016

Perşembe, Kasım 17, 2016

 

İstanbul Kitap Fuarı için Kitap Listesi



Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı 35. yılını kutluyor. Yüzlerce yazar söyleşilerde ve imza günlerinde okurlarıyla buluşuyor. Fuarın teması “Felsefe ve İnsan”, onur yazarı İoanna Kuçuradi.
İoanna Kuçuradi yaşayan en önemli felsefecilerimizden. 4 Ekim 1936 doğumlu. 80. yaşını kutluyoruz. Özellikle insan hakları üzerine çalışmaları ile dikkati çekiyor. Güncel sorunlarımıza felsefi yorumlar getiren bir düşünür. Betül Çotuksöken, Gülriz Uygur ve Hülya Şımga’nın hazırladıkları “İoanna Kuçuradi Çağın Olayları Arasında” (Tarihçi) adlı armağan kitap bu büyük felsefeciyi tanımak için önemli bir kaynak. Kuçuradi’nin Kant’ın düşüncelerinden yola çıkarak kaleme aldığı, barış anlayışının gerçekleşebilirliğinin siyasal koşulları irdeleyen yazılardan oluşan “Barışın Felsefesi” de (Felsefe Kurumu) nden barışın gerekli olduüunu anlamak için okunmalı.
“Felsefe ve İnsan” teması kapsamında birçok etkinlik var fuarda. Çok önemli felsefi metinleri de bu vesile ile okumak mümkün. Felsefe ile etiği, sezgi ile mantığı kaygısız ama ilgi çekici bir şekilde sorguladığı belirtilen ve adıyla hemen ilgi çeken İngiliz filozof Philippa Foot’un “Troleybüs Problemi ya da Şişman Adamı Üst Geçitten Aşağı Atar mısınız?” (Pegasus) en yeni kitaplardan. Samsatlı Lukianos'un Dalkavuk'un dilinden dalkavukluğu anlattığı ve Türkçeye ilk kez çevrilen Dalkavuknâme” (Büyüyen Ay), engelli bir gencin Sokrates’le hayali diyaloglarından oluşan, felsefe bir yaşam sanatıdır ve insana kendini keşfetmek için önyargıları bir kenara bırakmayı öğretir görüşü ile yazılmış Alexandre Jollien’in “Acizliğe Övgü”sü (Pegasus yay.), “yaşamdaki tüm iyilikler ve kötülükler yalnızca tutkulara bağlıdır” diyen Deckartes’tan “Ruhun Tutkuları” da (Say) listemde.
Roman okurken felsefe tarihini öğreneyim diyorsanız yayımlanışının 25. yılı kutlanan, 40 dile çevrilmiş bir kült kitabı, Jostein Gaarder’in “Sofie’nin Dünyası”nı (Pan) öneririm. Felsefe tarihini derinlemesine anlamak isteyenler için Christian Delacampagne’in “20. Yüzyıl Felsefe Tarihi” (İş Bankası), çok zamanım yok diyenler içinse Nigel Warburton’un 2000 yıllık Batı felsefesini Sokrates’ten hayvan hakları hareketine kadar ana hatlarıyla anlattığı çoksatan kitabı “Felsefenin Kısa Tarihi” (Alfa) fuardan alınabilecek kitaplar.  
Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın konuk ülkesi Almanya. “Sözcüklerin Etkisi” sloganıyla fuara Almanya’dan 30 yayınevi katılırken 40’a yakın etkinlik gerçekleştirilecek. “Kütüphaneci” (Epsilon) romanı ile tanıdığımız ve Türkçedeki yeni romanı “Silahı Seçmek” fuarda satışa sunulacak olan Judith Kuckart, “Hafif Coğrafya”yla (Nika) şair fotoğrafçı Achim Wagner, çocuklara felsefeyi sevdiren “Çıtır Çıtır Felsefe” (Günışığı) dizisinin yazarı Brigitte Labbe, Sevilla’ya yüz kilometre mesafede küçük bir köy olan Marinaleda’nın ve belediye başkanının öyküsüyle azmedilirse ütopyaların da bir gün gerçekleşeceğini anlatan “Dünyaya Kafa Tutan Köy”ün (Metis) yazarı Dan Hancox, “İktidar ve Direniş” (Can yay.) romanı ile tanınan Ilija Trojanow, “Aşk Benim Dilsizliğim”le (Yitik Ülke) şiirleriyle tanıştığımız Matthias Göritz, İnsanın ve Teknolojinin Geleceği Üzerine Konuşmalar altbaşlıklı “Sonsuza Kadar Yaşayacak mıyız?”ın (İletişim) yazarı Tobias Hülswitt ve “Arkadaşlıktaki Saadete Dair”in (İletişim) yazarı Wilhelm Schmid fuarın konuk yazarlarından dikkatimi çekenler.     
Geçen yıl Türkçede 56 binden fazla yeni kitap yayımlandı. Bu kadar kitabı kitapevlerinin bulundurması mümkün değil. Hepsiyle buluşmak için Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı en uygun yer. Yasak Meyve, Alakarga, Yitik Ülke, Aylak Adam, Şiirden, Ve, Jaguar, Dedalus gibi şiir, öykü yayıncılarının tüm kitaplarına, eleştiri, deneme gibi türlerden kitaplara ancak fuarlarda ulaşılabiliyor. O nedenle romanlara kitapçılarda bakarım deyip onların peşine düşüyorum.
Cevat Çapan’ın çevirisi ile Fernando Pessao’nun şiirleri “Gizemli Bir Maske” (Kolektif), Cevat Çapan ve Seyhan Erözçelik’in çevirilerinden Osip Mandelştam’ın “Vedalaşmaların İlmini Yaptım Ben” (Sözcükler), Ülker İnce çevirisi ile büyük Çuvaş şair Gennadi Aygi’nin “Seçilmiş Şiirleri” (Şiirden), Mahmud Derviş’ten “Bu Şiirin Bitmesini İstemiyorum” (Yapı Kredi), Oktay Rifat’ın dergilerde kalan şiirlerinden derlenen “Bu Dünya Herkese Güzel” (Yapı Kredi), Güven Turan’ın “Ardıl” (Yapı Kredi), Ataol Behramoğlu’nun Foça dörtlükleri “Özlem ve Yaz” (Tekin), çoktandır yeni kitabını beklediğimiz Ahmet Telli’nin “Bakışın Senin” (Everest), Şükrü Erbaş’ın “Yaşıyoruz Sessizce” (Kırmızı Kedi), Enis Batur’un “Yanık Divan” (Kırmızı Kedi) Hicri İzgören’in toplu şiirleri “Aşktan Alır Rengini” (Avesta), Sina Akyol’un “İtiraz ve Teşekkür” (Mayıs), Haydar Ergülen’in “Öylesine Küçük Şeyler” (Kırmızı Kedi), Dağlarca Ödüllü iki şair Adnan Özer’in “Yol Şarkıları” (Everest) ve Cenk Gündoğdu’nun “Harap” (Kırmızı Kedi) fuarda izini süreceğim şiir kitapları.
Edebiyatımızın büyük ustalarından Muzaffer Buyrukçu’nun bütün eserleri Kırmızı Kedi’den çıkıyor, kaçırmamak gerek. Feyza Hepçilingirler’in hayatı “an”lar üzerinden anlattığı kısacık öyküleri “Anlar: 101 Kısa Öykü” (Everest), uzun bir aradan sonra yeni kitabıyla gelen Necati Güngör’ün “İnsanlığın Sonbaharında”sı (Vapur), Özcan Karabulut’un “Muhteşem Tutkularımızın Bir Sonraki Saati” (Can), 80’li yıllarda dergilerdeki öyküleriyle anımsadığımız Kamil Erdem’in “Şu Yağmur Bir Yağsa” (Sel), Yekta Kopan’ın “Sakın Oraya Gitme” (Can), Yavuz Ekinci’nin, Ahmet Güneştekin resimleriyle yorumladığı “Amar ve Sara” (Doğan), her kitabını merakla okuduğum minimalist yazar Alejandro Zambra’nın “Belgelerim” (Notos) listemdeki öykü kitapları.
Deneme ve eleştiri kitapları da kolay ulaşılamayanlardan. Adorno, Lukacs, Bloch, Benjamin ve Brecht’in estetik hakkında en önemli metinlerinden oluşan “Estetik ve Politika” (İletişim), Walter Benjamin’in daha ismiyle çarpan “Kitaplığımı Yerleştirirken” (Subpress), Kafka’dan dev bir çeviri “Felice’ye Mektuplar” (İş Bankası), Cenap Şahabettin'den “Suriye Mektupları (Çizgi), Ülkü Uluırmak’ın Edip Cansever biyografisine ilk adım sayılacak “Edip’in Lastik Topu” (Yapı Kredi), Turgut Çeviker’in derlediği “Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları” (Ve), şiir yazmak ve bir şiiri derinliğine okumak isteyenlere Veysel Çolak’ın “Bir Şiire Nereden Girilir?” (Etki yay.), Metin Cengiz’in ismiyle yanıltan şiir tarihi çalışması “Eleştirel Çağdaş Büyük Türk Şiir Antolojisi” (Şiirden), Necip Tosun’un “Öykümüzün Sınır Taşları” (Dedalus), Mustafa Kutlu’nun “Bir Demet İstanbul” (Dergâh), Enis Batur’un “Nigredo: Durayazmak” (Kırmızı Kedi), Nedim Gürsel’in “Paris Yazıları” (Doğan Kitap), Murathan Mungan’ın poetika yazıları “Küre” (Metis) Geoff Dyer’in “Yeniden Anımsanan Savaş” (Everest) ve mimarlığın edebiyatla ilişkisini irdeleyen Hikmet Temel Akarsu ve Nevnihal Erdoğan’ın derlediği “Edebiyatta Mimarlık” (YEM) listemdeki deneme ve eleştiri kitapları.
Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı 20 Kasım Pazar günü kapanıyor. Bir gününüzü fuara ayırın. Kitaplarla ve yazarlarla buluştuğunuz için mutlu olacaksınız. 17.11.2016

Cuma, Kasım 11, 2016

 

Yayıncılık endüstrisinin başladığı yer: Almanya



Johannes Gensfleisch zur Laden zum Gutenberg matbaanın mucidi olarak bilinir ama gerçekte matbaanın icadı için bin yıl geriye gitmek gerekir. İlk matbaa, ağaç oyma tekniği kullanarak, MS 593'te Çin'de kurulmuş. Bilinen en eski eksiksiz basma kitap olan Tianemmen Ruloları Çin'de 868'de basılmış. İlk kez tek tek harfler dökerek baskı yapmayı da 1040 yıllarında Pi Sheng adında bir Çinli porselenden harfler kullanarak denemiş. Mısır'da 4. yüzyıldan itibaren kumaş üzerine ağaç oyma kalıplarla baskı yapılmaktaymış. Aynı teknikle Arapça metinlerin basılması 9. ve 10. yüzyıllarda yine Mısır'da başlamış. Avrupa matbaacılığa ağaç oyma kumaş baskısını İslam dünyasından alarak başlamış. Avrupa matbaacılığının merkezi Hollanda olmuş. Tahta kalıplara kazıma yöntemi ile kitapları çoğaltmışlar. İlk kez tek tek harflerle baskı denemelerini 1430 yılında Hollanda’nın Harleem kentinde Lourens Janszoon Coster’in yaptığı biliniyor. Kısa adıyla Johannes Gutenberg ortağı Fust ile birlikte Almanya'nın Mainz şehrinde metal harflerle basım tekniğini bulmuş ve matbaaya uygulamış. Yani matbaanın mucidi Gutenberg değil, Gutenberg matbaanın sanayileşmesini, kitabın seri üretimini sağlayan kişi.
Gutenberg'in 1455'te bastığı İncil, yüksek kalitesi ve ucuz fiyatıyla kısa sürede önce Avrupa’da sonra tüm Dünya’da basılı kitabın yaygınlaşmasını ve benimsenmesini sağlamış. Gutenberg İncil’inin ilk baskı sayısı sadece 180 kopya.  
Yaygın inanışla Türkiye’de matbaa icadından 234 yıl sonra değil 1493’de İstanbul’da kurulmuş. “Müslüman Türk” olduğu için ilk matbaacı kabul edilen İbrahim Müteferrika 1728’de matbaa açtığında İstanbul’da çalışan birçok matbaa var.
Gutenberg icat ettiği seri üretimli matbaa ile ilk matbaacı ünvanını alıyor. Kısa süre sonra iki ortak Gutenbeg ve Fust anlaşmazlığa düşüyor. Fust, Gutenberg’in İncil baskısını yaparken hesapsız davrandığını ve gereksiz masraflar yaparak sermayeyi çarçur ettiğini düşünüyor. Mahkemelik oluyorlar. Mahkeme Gutenberg’i suçlu buluyor ve 1457’de yine Mainz’da Fust yeni ortağı Schöffer ile kendilerini “ilk matbaacı” ilan ediyor.
Tarih ilk Avrupalı yayıncı olarak Albrecht Pfister’i kaydetmiş. Pfister, 1448’de Almanca’da ilk kitabı “Der Ackermann aus Böhmen”i basmış. Bu kitap aynı zamanda Almanya’da basılan ilk resimli kitap. Pfister, önce tahtaya oyma yöntemi ile kitapları çoğaltmış, sonra da Gutenberg’in yöntemini kullanmış.
1632’de ilk kitap fuarını Leipzig’de düzenliyorlar. Alman Yayıncılar ve Kitapçılar Birliği’nin kuruluş tarihi 30 Nisan 1825. Almanya’nın ilk işadamları örgütü. Yine Leipzig’de kuruluyor. O zamanlar matbaacılığın ve yayıncılığın merkezi Leipzig’miş. 1851’de ilk uluslararası telif hakları sözleşmesini yapmışlar. 1888’de kitapların kitapçılarda aynı fiyatla satılması sağlanmış. Ama sabit fiyat yasasının çıkması için 200 yıldan fazla mücadele verilmesi gerekmiş. 2002’de “sabit fiyat yasası” kabul edilmiş ve kitapların belli bir fiyatın altında ya da yüksek indirimle satılamayacağı yasaya bağlanmış.
Nazizm, III. Reich, II. Dünya Savaşı Alman yayıncılar için de birçok şeyin değişmesine neden olmuş. 1933’ten II. Dünya Savaşı sonuna dek Alman Yayıncılar Birliği Nazilerin kontrolü altında kalmış. Savaşın sonunda, 1945’de Almanya ikiye bölününce yayıncılık sektörü de bölünmüş. Sovyet yönetiminde kalan yayıncılar 1946’da Leipzig’de örgütlenip ilk fuarlarını yaparken, Batı’da kalan yayıncılar da 1949’da Frankfurt’ta St. Paul Kilisesi’nde ilk fuarlarını açmış, 1950’de yine Frankfurt’ta örgütlerini kurmuşlar. 1982’de Doğu ve Batı Alman yayıncıları ilk ilişkiyi kurmuş. Beş yıl sonra Doğu Alman yayıncıların kitapları Alman Kitap Kataloğu’nda yer almış. Yeniden birleşmeden sonra 1991’de de tekrar tek çatı altında toplanmışlar.  
Dünya’nın en büyük üçüncü yayıncılık sektörü
Almanya bugün Dünya’nın en büyük üçüncü yayıncılık sektörü. 2015 cirosu 9 milyar 188 milyon Euro. 76 bin 547 çeşit yeni kitap yayımlanmış. Bunların 14 bin 165’i romanlar, 9 bin 81’i çocuk ve ilk gençlik kitapları. Yeni kitapların 9 bin 454’ü çeviri eserler. En çok çeviri yapılan dil 6031 kitap, % 63.8 oranla İngilizce. İkinci 1131 kitap % 12 payla Fransızca ve üçüncü 628 kitap ve % 6.7 ile Japonca. Ama Japonca’dan yapılan çevirilerin çoğunluğunun manga denilen çizgi romanlar olduğu belirtiliyor. 7521 Almanca kitabın da yabancı dillerde yayın hakkı satılmış. Çince, İspanyolca ve İngilizce en çok yayın hakkı satılan diller. Yayımlanan kitapların içinde e-kitap’ın payı %4,5.
Almanya’da 1700 yayınevi, 71 dağıtıcı, 3064 kitapevi ve gazete, dergi ve kitap satışı  noktası var.       
En çok “hardcover” denilen ciltli kitaplar satılıyor. Pazar payı % 73.4. Kitapların % 48.2’si kitapçılardan satılıyor. Katalog, posta ya da telefonla tanıtım yoluyla satışlar % 26.4. Yayıncıların doğrudan satışı % 20.4. İnternet kitapçılarının payı % 17.4.
En çok roman okunuyor, % 32.1. Çocuk kitapları % 15.8, “self help” kendi kendine yardım kitapları % 14.3, okul kitapları, inceleme kitapları ve akademik kitaplar yüzde onar paya sahip. Onları % 6.5’le gezi kitapları izliyor.
Kitap okumak Almanların boş zamanlarını değerlendirmesinde 14. sırada yer alıyormuş. 14 yaş üstü Almanların % 19,7’si “sık sık” kitap okuduğunu, % 24.2’si ise “asla” kitap okumadığını söylemiş anketlere. En popüler boş zamanları doldurma aracı % 78,9’la televizyon izlemek. Bilgisayar oyunlarının payı da % 10,4.
En çok kitap okuyanlar % 66 ile kadınlar. En çok kitap 14 – 19 yaş kuşağında okunuyormuş.
Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nda yayıncılığın başladığı ülkeyi, büyük bir yayıncılık endüstrisini misafir etmiş olacağız. Umarım Türkiye yayıncılığına yansımaları da hayırlı olur.
(kaynaklar: boersenverein.de’den “The German Book Market 2015”, “Past and present: The history of the German Publishers & Booksellers Association”.) 10.11.2016

This page is powered by Blogger. Isn't yours?