Perşembe, Mart 05, 2015

 

Yaşar Kemal ve “Çözüm Süreci”



28 Şubat akşamüstü Yaşar Kemal’in ölüm haberi geldiğinde Bursa’da Nilüfer Kütüphanesi’nde Türkiye’de yayınlama özgürlüğünün durumunu tartışıyorduk. “Yayınlama Özgürlüğü Yolunda” projesi kapsamında yapılan toplantıda Sırma Köksal, Filiz Kerestecioğlu ve Cem Erciyes konuşmalarını tamamlamış, Bursalı şair, yazar, çevirmen, kitapçı, eğitimci ve kütüphaneciler yayınlama özgürlüğü ile ilgili yaşadıkları zorlukları, başlarına gelenleri anlatıyorlardı. Toplatı sonrasında İstanbul’a dönerken deniz otobüsünde Yaşar Kemal’i konuştuk. O sırada kuşkusuz birçok insan gibi onun yazarlığının büyüklüğünden, iyi bir insan ve dost canlısı biri olduğuna uzanan anılarla dolu bir sohbet yaptık. Bir yandan da sosyal medyadan Yaşar Kemal hakkında yazılanları izliyor, yeni bilgiler edindikçe birbirimizle paylaşıyorduk. En çok değinilen Yaşar Kemal’in ölümünün “Çözüm Süreci”nin en önemli adımlarından birinin atıldığı güne denk gelmesiydi. Herkes bu önemli gelişmeyi duysa Yaşar Kemal’in sevineceği kanısındaydı.
Yaşar Kemal’in toplumsal barış için büyük bir mücadele verdiği biliniyor. Bu konuda yazdığı yazılar ve yaptığı konuşmalar da kitaplaştı. Ama toplumsal barış için mücadelesinde Yaşar Kemal’in başına neler geldiği, usta yazara neler yaşatıldığı anımsanmıyor ve özellikle taziye ziyaretine giden ya da cenaze törenine katılan devlet büyüklerince anımsanmak istenmeyecek.
23 Ocak’ta Şanar Yurdatapan’ın öncülüğünü yaptığı “Düşünce Suçuna Karşı Girişim”in 20. yılı dönümüydü. Sanırım Yaşar Kemal de bu tarihi yaşarken unutmamıştır. Ocak 1995’te Alman Der Spiegel dergisinde yayınlanan Kürtlere yönelik hak ihlallerini eleştiren makalesinden dolayı Terörle Mücadele Yasası’nın (TMY) 8. maddesine göre “bölücülük propagandası” yapmaktan Yaşar Kemal’e dava açılmıştı. “Kürt Sorunu”nun barışçı yollardan çözülmesi gerektiğini söyleyen Yaşar Kemal aleyhinde müthiş bir kampanya yürütülüyor, siyasiler usta yazarı hedef gösteren konuşmalar yapıyorlardı. OHAL koşullarının sürdüğü, faili meçhullerle dolu o karanlık yıllarda “Kürt Sorunu”ndan söz etmek her babayiğidin işi değildi. Yaşar Kemal koca yüreğiyle bunu yapmıştı. Tahammül edemiyorlar ya hapsetmek ya da ülkeden sürmek istiyorlardı.
23 Ocak 1995’te Yaşar Kemal’in ilk duruşması için Beşiktaş DGM önünde toplanan yüzlerce kişi Şanar yurdatapan’ın deyimi ile “bir sivil itaatsizlik metni”nin altına imza atıp düşüncenini ifade edilmesini suç sayılmasına karşı olduğunu belirtti ve “Düşünce Suçuna Karşı Girişim”in ilk adımı atılmış oldu. Bu yargılamanın üzerinden 20 yıl geçmiş.
Can Yayınları’ndan çıkan “Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye” başlıklı derleme kitapta Yaşar Kemal’in yargılanan "Türkiye Üzerinde Kara Bulutlar" ve "Zulmün Artsın" makaleleri de yer alıyordu. Kitabın dağıtıldığının ikinci günü, 2 Şubat 1995’de toplatma kararı çıktı. Yaşar Kemal ve yayıncısı Erdal Öz bu iki makaleden dolayı yine TMY’nin 8. maddesinden ve TCK 313/2’den DGM’de yargılandı. 1 Aralık 1995’de "Zulmün Artsın" yazısı için beraat kararı çıktı. "Türkiye Üzerinde Kara Bulutlar" makalesinden ise "Irk faklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik" ettiğine hükmedilerek Yaşar Kemal 1 yıl 8 ay hapis ve 466 bin 666 lira para cezasına çarptırıldı, ceza ertelendi. Ceza ertelenerek Yaşar Kemal’e “Kürt Sorunu” hakkında bir daha yazar ya da konuşur ve yargılanırsan bu cezayı da yatarsın deniyor, yani otosansür uygulaması isteniyordu. Bu karar AİHM’e taşındı ve Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğünü düzenleyen maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle mahkum edildi. (bkz. bianet.org, “Düşünceye Özgürlük: 80 Bin Kişi Kendini İhbar Etti”).
Evet, Yaşar Kemal’in öldüğü gün Kürt Sorunu’nun çözümü için önemli bir adım atıldı. Ama demokratikleşme ve düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda 90’lardan beri pek olumlu bir gelişme yaşanmadı. TMY’de o maddeler duruyor ve yetmezmiş gibi İç Güvenlik Yasa Tasarısı meclisten geçirilmeye çalışıyor. Bunu da unutmamak gerek. 
04.03.2015

Cuma, Şubat 27, 2015

 

Ebedi Nişanlı Kafka



Franz Kafka, James Dean, Che Guevera, Marilyn Monroe gibi bir ikon. Kült bir yazar. Önce Kafka’nın yaşam öyküsü bilinmezlere büründürülmüş, sonra da o bilinmezlerle Kafka’ya bir yaşam öyküsü yakıştırılmış. Öyle bir yaşam öyküsü ki ikonlaştırılmış yazarın kültleştirilmiş yapıtlarıyla uyum sağlayacak, çelişmeyecek, imgeyi daha da güçlendirecek. Jacqueline Raoul-Duval’ın kitabının adı da bu çabayı çağrıştırıyor; “Ebedi Nişanlı Kafka” (Ocak 2015, çev. İnci Malak Uysal, Can yay.). “Ebedi Nişanlı”da, Kafka'yı “bir tutkulu âşık”, “ebedi bir yalnız”, “kaçak bir sevgili” olarak “yeniden” tanımamız öneriliyor. “Yeniden” sözcüğünden başlamak gerek sanırım. Kafka’nın “bir tutkulu âşık”, “ebedi bir yalnız”, “kaçak bir sevgili” olarak tanıtılması yeni bir şey değil. Kafka’ya yakıştırılan yaşam öyküsünün en önemli ögelerinden.
Arka kapak yazısında “Kafka dört kere sevdi, dört kere nişanlandı, dört kere evliliğin eşiğinden döndü. Kadınların adları Felice, Milena, Julie ve Dora'ydı. Biten bu dört aşkın ardından, dört büyük romanını tamamladı. Hepsi Prag'ın uzağında yaşıyordu, ilişkileri mektuplarla ve mektuplarda sürdü, yüz yüze görüşmeler hep hüsranla bitti. Hepsi biricik olan bütün bu aşklar, hep aynı döngüde savruldular; tutku, korku, acı ve ayrılık. Kafka ona uzaktan ilham veren bu kadınları hep güvenli bir mesafede tuttu, gerçek tutkusu olan edebiyatla arasına girmelerine hiç izin vermedi” deniyor. Sorgulamamız gereken bu yaklaşım ama diğer yandan kitabın neyi içerdiğini de çok doğru ifade ediyor, hakkını vermek gerek.
Jacqueline Raoul-Duval kitabı Kafka’nın mektuplarından yola çıkarak yazmış, bir anlamda mektupların bir anlatı biçiminde kurgulanması da diyebiliriz. Ama “roman” diye tanıtılmasına rağmen roman olarak adlandırmamız pek olası görünmüyor. Raoul-Duval’in kurmaya çalıştığı “yarı belgesel anlatı”nın belgesel yanı ağır basıyor. Bu tür, gerçeklere dayanan kitaplarda bu hal kaçınılmaz.
Kafka’nın Prag’dan hemen hiç çıkmadığı, baba evinde, baba baskısı altında yaşadığı, insanlarla doğru dürüst ilişkisinin olmadığı, kadınlarla ilişkilerini esas olarak platonik düzlemde kurduğu ve mektuplarla yürütttüğü, aşklarının hep tinsel kaldığı cinsel yanı bulunmadığına inanılır ve okur da bu yönde inandırılmaya çalışılır.
James Hawes “Hayatınızı Mahvetmeden Önce Neden Kafka Okumalısınız”da (çev. Suğra Öncü, Sel yay.) onun için yaratılmış efsanelerin gerçekliğini sorgularken Kafka’nın kadınlarla ilişkisinin pek de sorunlu olmadığını, genç yaşlardan itibaren bir çok kadınla ilişkiye girdiğini, o dönem Prag’da çok yaygın olan randevuevlerinin gediklilerinden olduğunu belgeleriyle açıklamıştı. Reiner Stach “Kafka Karar Yılları” ve “Kafka Kavrama Yılları”nda (çev. Sezer Duru, Sel yay.) Kafka’nın yaşamını en küçük ayrıntısına dek belgelendirirken Hawes’in yazdığına benzer bir yaşam öyküsü anlatıyordu. Stach’a göre de Kafka “üç kez nişanlanmış, hiç evlenmemiş. Dört kadınla aşk ilişkisi yaşamış. Bir kadınla altı aya yakın bir zaman aynı evde yaşamış. Hiç çocuğu olmamış”tır. Yani kadınlarla ilişkisini sadece mektuplarla sürdüren, ebedi bir nişanlı, müzmin platonik âşık değildir.
Jacqueline Raoul-Duval’in de belirttiği gibi Kafka en uzun süreli ve en gerilimli aşkı Felice Bauer ile yaşamış. Felice ile nişanlar takmış, düğün tarihleri belirlemiş, evler döşemiş ama bir türlü nikah masasına oturup resmiyeti sağlayan imzayı atmamıştır. Sadece mektuplaştıklarını, ele ele bile tutuşmadıklarını söylemek olası değil. Aynı odada birlikte geçirilen geceler var. Kafka bu ilişki sırasında 18 yaşındaki İsviçreli Gerti Wasner’le, Felice’nin arkadaşı Grete Bolch’la buluşmalar ve mektuplaşmalar, Felice’nin kız kardeşi Erna’yla flört yaşar. Felice’den kesin olarak ayrılıp, hastalığının nekahet dönemi için gittiği köyde tanıştığı kendi gibi hasta Julie Wohryzek’le altı güzel hafta geçirir ve evlilik kararı alırlar. Julie ile ilişkisi sürerken 1920’de kitaplarını Çekçe’ye çevirmek isteyen Milena Jesenska ile tanışır. Milena ile sekiz ay boyunca yazışırlar. 30 Haziran’dan 4 Temmuz’a dek Viyana’da geceler de dahil birlikte olurlar. Milena evlidir ve Kafka’nın Julie ile evlilik hazırlığında olduğunu bilmektedir. Milena’dan ayrılan Kafka kendisine hayranlıkla karışık aşık olan 16 yaşındaki Tile Rössler’in duygularını karşılıksız bırakıp kızın arkadaşı Dora Diamant’la sevgili olur ve Kafka’nın ölümüne dek Dora ile aynı evde nikahsız ama kalben evli olarak yaklaşık bir yıl karı koca hayatı yaşarlar. 
26.02.15

Etiketler: ,


 

Martha Quest



Doris Lessing, “Martha Quest”te bir genç kızın ergenlikten kadınlığa uzanan değişimini içten ve içeriden bir bakışla anlatıyor.
Afrika’da bir İngiliz Kolonisindeyiz. En yakın kasabadan yüz kilometre uzak bir çiftlikte anne ve babası ile yaşarken tanışıyoruz Martha’yla. Yoksul bir yaşamları var. Zengin olacağım umuduyla İngiltere’den gelmiş olan baba tüm umutlarını tüketmiş, hastalık bahanesi ile yaşamdan elini ayağını çekmiş, anne olan bitenin farkında olmasına rağmen ses çıkartmadan mevcut durumu sürdürmeye çalışıyor. 
Martha on beş yaşında. Yalnız ve tecrit edilmiş bu yaşamdan bunalmış, kitaplarla çıkış yolları arayan bir genç kız. Liseyi bitirmiş, bir karar arifesinde, ya bu çiftlikte yaşamaya devam edecek ve yaşı geldiğinde evlenip çoluğa çocuğa karışacak ya da üniversite eğitimi için büyük bir şehre gidecek.
İki Dünya savaşının arasındaki yıllar. Baba sürekli I. Dünya Savaşı’ndan anılar anlatıyor. Hitler’in Avrupa kıtasındaki yükselişi sürüyor. Irk ayrımcı politikaların etkileri Rodezya’daki bu ıssız çifliğe kadar uzanmış. Quest ailesi İngiliz ve muhafazakâr, en yakın komşuları ve Martha’nın tek kız arkadaşı Marnie’nin anne-babası Van Rensenberg’ler Hollanda kökenli Afrikaner ve Güney Afrika milliyetçisi, Martha’ya entelektüel anlamda yol gösteren Cohen kardeşleri Yahudi oldukları için herkes dışlıyor, bu toprakların esas sahibi Afrikalılara düşen ise onlara hizmetçilik, ırgatlık etmek. Bu arada ortada hiç olmasa da hemen herkes komünistlerden nefret ediyor. Ama romanın konusu bu çatışmalar değil ve ilerleyen sayfalarda arka plana doğru çekiliyorlar.
Martha da bunalıyor ve bir türlü çıkış yolu bulamıyor. Ergenliğin etkisi, yerli yersiz gelen öfke nöbetleri ve özellikle annesine tepkisi nedeniyle üniversite yolunu açacak sınavlara da girmiyor. Sanki çiftlikte kalıp kendisine öngörülen evlilik ve annelik rollerini seçmiş gibi. Oysa bir an önce bu ortamdan kurtulması gerektiğinin de bilincinde ve sınava girse belki ağabeyi gibi İngiltere’ye gidebilir ya da en azıdan büyük bir şehirde üniversitede okumaya başlayıp kendisini boğan ortamdan kurtulabilir.
Martha’nın “ergenlik halleri”ne, ilk gençlik bunalımlarına, erkeklerle ilk ilişkilerine, flörtlerine, aşk ve cinsellikle ilgili arayışlarına şahit oluyoruz. Annesinin görüşmemesini söylediği Cohen kardeşlerle ilişkisi ona yol gösterici oluyor. Cohen’ler toplumcu görüşle Dünya’ya ve yaşanan ilişkilere farklı bakmasını sağlayacak kitaplar vermekle kalmıyor, Martha’nın sınava girmeyerek teptiği bu ortamdan kurtulma fırsatını ona başkentte bir iş bularak da sağlıyorlar.
Martha, 17 yaşında bir genç kız olarak başkentte tek başına yaşamaya başlıyor. Artık ergenlik takıntıları geride kalmış, ilk gençlikten genç bir kadın olmaya doğru ilerlemektedir. Martha annesinin bir arkadaşının oğlunun kılavuzluğunda müzik, dans ve içki ile dolu günler geceler geçirmeye başlıyor. Bir anlamda Paris’te, Londra’da ya da Berlin’deki “yitik kuşak” mensuplarının yaşamlarına benzer bir yaşam biçimi bu. Herkes savaşın patlamak olduğunun bilincinde ve son mutlu günleri dolu dolu yaşamak istiyor gibi. 
Martha bu yaşamın akışına kapılarak ilk aşklarını, ilk cinsel deneyimlerini yaşıyor. Erkekleri farklı boyutlarla tanıyor. Sahte dostluklar, sahte aşklar yaşıyor ve sonunda ne kadar doğru karar verdiğini bilmeden, ikilemler yaşayarak nikah masasına oturuyor.  
“Martha Quest” (Ocak 2015, çev. Süha Sertabiboğlu, Everest yay.) Doris Lessing’in beş ciltlik “Şiddetin Çocukları” dizisinin ilk kitabı. 1952’de yayımlanmış. Otobiyografik özellikte olduğu, Lessing’in yaşamından izler taşıdığı söyleniyor. Lessing’in gerçekçi, inandırıcı ve içten bir anlatımı var. Ne abartıyor ne de küçümsüyor kahramanını. Martha’yı, yaşadıklarını tüm nitelikleri ile objektif bir bakışla anlatıyor.
26.02.15

Etiketler: ,


Perşembe, Şubat 26, 2015

 

Başucunda Kitap



“Mini Fuar Hotel” adından anlaşılacağı gibi küçük bir otel. İzmir’de fuar alanı yakınında. Dışarıdan bakıldığında ayırd edici bir özelliği yok. Üç katlı bir yapı. Ama kapısından içeri adım attığınızda farklı bir yere geldiğinizi anlıyorsunuz. Resepsiyonda Türk yazarlarının fotoğrafları karşılıyor. Lobide hemen her yerde küçük kitap rafları Türk yazarlarının kitapları ile dolu. Üst katlara yöneldiğinizde duvarlardaki dev kitap kapakları, yazar fotoğrafları sizi karşılıyor. Kapılarda yazarların adları, fotoğrafları, bazılarında o yazarın unutulmaz bir cümlesi ya da dizesi yer alıyor.
Geçen Perşembe Can Öz, Akif Kurtuluş ve Tora Pekin’le birlikte “Yayınlama Özgürlüğü Yolunda” projesinin İzmir toplantısına gittiğimizde “Mini Fuar Hotel”de kaldım. Oteli seçme nedenimde kuşkusuz bu “edebiyat konsepti” etkili oldu. Bir yazarın adını taşıyan bir oda nasıldır, o odada kalmak nasıl bir duygu yaratır merak ediyordum. Bana “Ahmet Hamdi Tanpınar” odasını ayırmışlardı. Tanpınar’ın fotoğrafını selamlayıp odaya girdiğimde Duvarlarda Tanpınar’ın fotoğrafı, kısa biyografisi, bir şiirinin tam metni, Türkçe ve yabancı dillerde yayımlanmış bir kaç kitap kapağı beni karşıladı.
Tüm bunların otel odasına farklı bir hava kattığı, odayı kullanacak kişiyi önce şaşırtıp sonra merak ettireceği kesin. Duvarlardaki fotoğraflara bakacak, yazıları okuyacaktır. Yazarla, eseriyle ilgilenmesi için ise küçük bir ayrıntıya gerek var. O da düşünülmüş, başucunuzda odaya adını veren yazarın bir eseri yer alıyor. Adına oda düzenlenmiş yazarı merak ediyorsanız uyumadan önce eserinden birkaç sayfa okuyabilirsiniz. Benim başucunda da Tanpınar’ın “Beş Şehir”i vardı.
“Mini Fuar Hotel” “Türkiye’nin ilk edebiyat konseptli oteli”. Oteli yöneten yazar Gülşah Elikbank bu “konsepti” geliştirmiş. Yazarların seçiminde de onun seçimi etkili olmuş olmalı. Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Sevgi Soysal, Doğan Hızlan, Leylâ Erbil, Ayşe Kulin, Ahmet Ümit, Buket Uzuner, Hakan Günday, İnci Aral, Oya Baydar ve Nazlı Eray adına oda hazırlanan yazarlar. Hakan Günday’ın ilk öyküsünü yazdığı daktilosu, Ayşe Kulin’in aynası, Buket Uzuner’in kendi görseliyle yapılan ahşap kutusu, Ahmet Ümit’in halısı, Oya Baydar’ın cezaevindeyken ördüğü danteller gibi yazarların özel eşyalarına da otel odalarında ya da lobide rastlayabiliyorsunuz.
Yaşayan yazarlardan bazıları otelde kalmış. Kendi adlarını taşıyan odalarda, kendi kendileriyle bir gece geçirmek nasıl bir duygu yaşattı merak etmemek elde değil.
Edebiyat temalı oteller dünyada oldukça yaygın. 1925’de açılmış olan New York’daki “The Algonquin Hotel” sanırım bunların ilki. “Mini Fuar Hotel” gibi çeşitli yazarları ele alanlar olduğu gibi tek bir yazarı hatta eseri tema olarak almış oteller de var. Yeni Zelanda’daki “The Hobbit Hotel” bunlardan. Paris’teki “Apostrophe Hotel”in de her odası bir dizeden esinlenerek döşenmiş.
İstanbul’da Sultanahmet’teki “Poem Hotel”i anımsıyorum. 90’lı yılların başında açılmıştı. Konukları otelin her odasında Türk şiirinden birer örnek karşılıyordu. Denizli’deki “Şiir Otel”de de her odaya bir şairimizin adı verilmiş. Odalarda ve otelin genel alanlarında 85 şairimizin 550 şiiri, şairlerin rölyefleri, büstleri ve tabloları bulunuyormuş. Lobide şairlerin kendi seslerinden şiirlerinin de dinlenebileceği bir şiir kütüphanesi ve konukların şiirlerini asabileceği “şiir ağacı” varmış.
İzmir’e yolunuz düşerse “Türkiye’nin ilk edebiyat konseptli oteli” “Mini Fuar Hotel”i öneriyorum. Ben de ilk fırsatta Denizli’deki “Şiir Otel”i ziyaret edeceğim.  

Pazartesi, Şubat 23, 2015

 

Körleşme



Elias Canetti’nin başyapıtı, tek romanı “Körleşme”nin kahramanı Prof. Peter Kien, çoğu kitap tutkununun hayal ettiği biçimde 25 bin kitabı ile beraber yaşıyor. Kendine kalan miras sayesinde geçim derdi yok. Zamanını sadece kitaplarıyla geçiriyor. İstediği kitabı satın alabiliyor. Dışarıdan bakıldığında bir kitap tutkununun ideali olabilecek bu yaşam biçimi aslında kahramanının kendi kendini hapsettiği hapishanesi olmuştur. Peter Kien insanlarla ilişkisini en alt düzeye indirmiştir. Eşi, dostu yoktur. Tek akrabası olan kardeşi ile de görüşmez. Çok ünlü bir sinolog olmasına rağmen uluslararası toplantılara katılmaz, meslektaşlarıyla görüş alış verişinde bulunmaz. İnsanlarla ilişki kurmamak için elinden geleni yapar. İlişki kurmak zorunda kalırsa da küfredip, itip kakacak kadar kaba davranır. Sokağa sadece günün erken saatlerinde ilgisini çekecek yeni kitap var mı diye kitapçı vitrinlerine göz atmak, kitapların kokusunu içine çekmek amacıyla çıkar. Gününü evinde kitap okuyarak, araştırmalar, başta Çince olmak üzere Doğu dillerinden çeviriler yaparak, makaleler yazarak geçirir.
Prof. Kien’in yaşam biçimi fildişi kulesindeki bir aydının nasıl yaşadığını simgeler. Tamamen yabancısı olduğu Dünyayla kurduğu ilk iletişimde bu fildişi kulenin yıkılacağını tahmin etmek de zor değil. Onun nasıl bir şiddetle yerle bir edileceğini, bu kibirli aydının insanlarla ilişki kurunca ne hallere düşeneceğini ise “Körleşme”yi (Ocak 2015, Çev. Ahmet Cemal, Sel yay.) okumadan tahmin etmek olanaksız.       
Prof. Kien’in kendini insanlardan tamamıyla soyutlamış olmasının en önemli neden ve sonuçlarından biri de kendinden başka hiç kimseyi sevmemesi, insanları değersiz, küçük ve cahil görmesidir. Kadınlara düşmanlığı ve nefreti ise daha da üst düzeydedir. Ama günlük gereksinimlerini karşılayabilmek için bir kadının hizmetine gereksinimi vardır.
Therese Krumbholz sekiz yıl boyunca Kien’e tam da onun istediği gibi hizmet eder, kitapların üzerine tek bir toz tanesi düşmesine izin vermeyecek kadar titiz, kahvaltısını tam saatinde getirecek kadar dakik, tek bir kelime etmeyecek kadar sessiz ve gerekmediği hiçbir zaman ortada gözükmeyen bir hizmetçi.
Therese aslında “cahil, açgözlü ve bencil”dir. Prof. Kien’i sürekli izler, gizlerini çözmeye çalışır. Artık orta yaşı geçmiş olan Therese’nin amacı geleceğini güvence altına almaktır. Geleceğini güvence altına almasını sağlayacak fırsatı da bir yanlış anlama sayesinde yakalar.
Prof. Kien’in en büyük endişesi kendisinden sonra kitaplarının başına bir şey geleceği, kütüphanesinin dağılıp yok olacağıdır. Hizmetçisi Therese'nin kitaplarına tam da istediği ilgiyi gösterdiği yanılsamasına kapılır. Gelecekte kitaplarını koruyacak kişinin Therese olduğuna inanarak kendinden yaşça büyük ve hiçbir ortak özelliği bulunmayan bu kadınla evlenir.          
Therese ile evliliği Prof. Kien’in felaketi olur. Therese yavaş yavaş evde hakimiyet kurar. Küçük, karanlık hizmetçi odasından evin içine doğru yayılır. Sonunda Prof. Kien evin dörtte üçünü içindeki kitaplarla birlikte Therese’ye bırakmak zorunda kalır. Hizmetçi evin hanımefendisi olmuştur. Therese’ye karşı tek sığınacağı şey “körlük”tür. “Körlük, zamanı ve mekânı alt etmeye yarayan bir silahtır; varlığımız tek dayanağını duyularımızla, gerek yapıları, gerkese kapsamları bakımından pek yetersiz olan duyularımızla kavrayadığımız birkaç kırıntının dışında, sonsuzluğa dek uzanıp giden bir körlükte bulur. Evrende egemen olan kuram, körlüktür. Körlük, birbirlerini görmeleri halinde beraberlikleri düşünülemeyecek nesnelerin ve yaratıkların yanyana bulunmalarına olanak tanır. Zamanın artık çekilmez olduğu, taşınması olanaksız bir yüke dönüştüğü noktada koparılabilmesi ancak körlüğün yardımıyla düşünülebilir” (s.94-95).
Prof. Kien, Therese’ye karşı “körleşme” yöntemini kullanacaktır. Bu körleşme yaşamının tüm amacı olan kitap okumasını ve yazmasını engellediği gibi Therese’yi de engelleyemeyecektir. Tıpkı daha sonra Prof. Kien’i kapının önüne koyup nefret ettiği Dünya ve kitlelerle birlikte yaşamak zorunda bıraktığında da işe yaramayacaktır.
“Körleşme”nin ilk bölümü “Dünyasız Bir Kafa” adını taşır. İkinci bölüm “Kafasız Bir Dünya”da bu kibirli aydının fildişi kulesinden çıkıp yaşama karıştığında en cahil insanların bile elinde oyuncak olacak kadar çaresizleştiğini görürüz. Başta kitap sevgisi olmak üzere tüm zaaflarından yararlanarak cebindeki paraları ele geçirmeye çalışırlar. Kien’in körleşme yoluyla kendini kapaması, olayların akışına bırakması bir işe yaramaz, aksine sonunu hızlandırır.  
Cüce ve kambur Fischerle’nin oyunları bu bölüme damgasını vurur. Fischerle Kien’in neredeyse tüm servetini ele geçirmiştir ve Amerika’da yeni bir yaşam kuracaktır. Ama yaşam ya da romanın tanrısı Canetti onun da amacına ulaşmasına izin vermez. Yaptığı kötülüklerin cezasını hazin bir ölümle öder.
Kafasız Bir Dünya”nın yani sokaktaki yaşam tamamen kötülükle doludur. İnsanlar birbirlerine kötülük yapmak, küçük duruma düşürmek için ellerinden geleni yapar. Küfür ve şiddet bu yaşamın simgeleridir. Canetti adeta “Dünyasız Bir Kafa”ya karşı Kafasız Bir Dünya”nın önerilemeyeceğini örneklemiştir. Bölümün sonunda Kien yarı deli bir durumda kapıcısına sığınır.
Son bölüm “Kafadaki Dünya”da Prof. Peter Kien’in Paris’te yaşayan kardeşi ruh doktoru Georges Kien olaylara el koyar. Georges Kien ağabeyinin tamamen tersi bir yapıdadır. Sosyaldir, sürekli insanlara yardımcı olmaya çalışır ve başta kadınlar olmak üzere insanları sever, sevilir.
Georges Kien, Viyana’ya gelir gelmez ağabeyinin nasıl bir duruma düşürüldüğünü anlar. Therese’yi işgal ettiği evden çıkarır, ağabeyinin gardiyanlığını yapan kapıcıyı uzaklaştırır ve mahvedilen kütüphanenin kitaplarını rehinden kurtarır. Tüm bunlara rağmen Peter Kien fildişi kulesine yeniden kapanıp “Dünyasız Bir Kafa”daki durumuna dönebilecek midir? Bilemeyiz. Ama iki kardeşin hesaplaşması, Peter Kien’in kendini savunurken söylediği sözler, kısa sürede toparlanabileceğini düşündürüyor.   
Elias Canetti “Körleşme”yi 1931’de, 26 yaşındayken yazmış. Roman 1935’de Viyana’da basılmış. 1943’de İngilizceye çevrilmiş ama Canetti çevirinin basılması için savaşın bitimini beklemiş. 1946’da roman İngiltere’de basılmış. Ama “Körleşme”nin Dünya çapında üne kavuşması için Canetti’nin “Kitle ve İktidar”ının (Ayrıntı yay.) 1960’da yayımlanmasını beklemek gerekmiş.
“Körleşme”yi Türkçede okuyabilmemiz içinse Canetti’nin 1981’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasını beklememiz gerekmiş. Usta çevirmen Ahmet Cemal, çevirinin yeni baskısına yazdığı önsözde çeviriye 70’li yılların ikinci yarısında Oğuz Atay’ın kitaba dikkati çekmesi ile başladığını anlatıyor. Yani Canetti’nin Nobel alması ile “Körleşme”nin Türkçede yayımlanması hoş bir tesadüf olmuş.
“Körleşme”nin öneminden söz edenler, romanın gelmekte olan Nazizm’in habercisi olabilecek bir içerikte olmasına dikkati çekiyor. Türkçedeki yayımı da ilginçtir 12 Eylül Askeri Darbesi’nin en karanlık günlerine rastlamıştı. “Körleşme”yi de yazarı Canetti’yi de bilmiyorduk. Ama romanı okuyanları derinden etkilediğini de biliyorum.
“Körleşme” “modernist” bir roman olarak tanımlanıyor. Çağdaş Dünya romanında James Joyce’un “Ulysses”i önemli bir eşiktir. Birçok roman gibi “Körleşme” de “Ulysses”le karşılaştırılmış. “Canetti’nin romanı, James Joyce’un Ulysses ile erişmek istediğinin ötesine geçen bir adımdır…” gibisinden büyük laflar bile edilmiş. “Körleşme” ile “Ulysses” arasında ne anlatım, ne biçim ne de konu açısından bir benzerlik bulmak olası değil. Yani yapılan elma ile armutu karşılaştırmak gibi bir şey. Öte yandan Canetti’nin de belirttiği “Kafka etkisi”nin üzerinde durulmaya değer. Canetti Kafka’nın özellikle Dönüşüm’ündeki dilden etkilenmiş, onun kadar yalın yazmaya çalışmış ama sonuçta ortaya 565 sayfalık dev bir yapıt çıkmış.
Elias Canetti’nin “Körleşme”si modern romanın başyapıtlarından biri olarak tekrar tekrar okunmayı, hakkında konuşmayı, tartışmayı hak eden bir roman.  
19.02.15

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?