Cuma, Ağustos 21, 2015

 

Şampiyonların Kahvaltısı



Kurt Vonnegut “Şampiyonların Kahvaltısı”nda ırkçılıktan çevre kirliliğine uzanan bir yelpazede “Amerikan Rüyası”nın ağır bir eleştirisini yapıyor.
“Şampiyonların Kahvaltısı”, “Yapayalnız, sıska, yaşlıca iki adamın, hızla ölen bir gezegende karşılaşmasının öyküsüdür bu. Adamlardan biri, Kilgore Trout adında bir bilimkurgu yazarıydı. O zamanlar adı sanı bilinmeyen biriydi ve hayatının bittiğini düşünüyordu. Yanılıyordu. Karşılaşmanın sonucunda tarihin en sevilen ve saygın insanlarından birine dönüştü. Karşılaştığı adamsa Dwayne Hoover adında bir otomobil satıcısı, bir Pontiac bayiiydi. Dwayne Hoover delirmenin eşiğndeydi.”
Bu cümlelerden sonra Kurt Vonnegut, Amerikan Rüyası’nın eleştirisine sert bir biçimde ve ABD’nin milli marşından başlayarak giriyor. Amerika’nın keşif tarihi olarak öğretilen 1492’nin aslında milyonlarca insanla dopdolu ve yaratıcı hayatlar sürülen kıtanın işgal edildiğini, “korsanların onları aldatmaya, soymaya ve öldürmeye başladığı tarih” olduğunu anlatarak devam ediyor. Bu eleştiride de iki kahramanının yaşadıklarını vesile edeceği anlaşılıyor. Dwayne Hoover’ın yaşam öyküsü okuduğunuzda bir başarı öyküsüdür. Bir otomobil satıcısı olarak başladığı iş yaşamında başarıdan başarıya koşmuş ve sonunda birçok işletmenin sahibi, hatırı sayılır bir zengin haline gelmiştir. Kurt Vonnegut daha romanın başında Dwayne Hoover’ın delireceğini bildirdiği için bunun nasıl gerçekleşeceğini merak ederiz. Yaşadığı küçük kasabanın en güçlü kişisi olan Dwayne Hoover’ı ne delirtmiştir? Kilgore Trout’un bir romanı. 
Dwayne Hoover’la Kilgore Trout “Dwayne’ın memleketi Midland City’de, 1972 güzünde düzenlenen bir sanat festivalinde karşılaştılar.” Dwayne bu karşılaşma sırasında Trout’un bir romanını hızlı okuma yöntemiyle okudu ve kendisi hariç Dünya’daki herkesi robot olduğunu öğrendi. O andan sonra da çıldırdı.       
“Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater”da tanıdığımız Kilgore Trout 1973’de yayımlanan “Şampiyonların Kahvaltısı”nın (Haziran 2015, çev. Algan Sezgintüredi, April yay.) da ana kahramanlarından. Dwayne’le karşılaştığı sırada New York Eyaleti’nin Cohoes kentinde bir bodrum katında yaşıyor ve çift camlı alüminyum pencere takarak geçiniyor. Yazarlığını ne işvereni ne de iş arkadaşları biliyor ama 117 roman ve 2 bin öykü yazmış. Hiçbir müstehcen içeriği olmayan bilimkurgu öykü ve romanları porno yayınlarda kitapları kalınlaştırmak için kullanılıyor. Trout hiç okuru olmadığını sanıyor ama tutkulu bir hayranı var; Eliot Rosewater. Eliot Rosewater, hayranlığını belirtmek için Trout’a mektup bile yazıyor ama Trout tek hayranının ergenlik çağında bir delikanlı olduğunu düşündüğü için önemsemiyor. Midland City’deki festivale Trout’un davet edilmesini sağlayan da Eliot Rosewater. Romanda “Mavi Sakal”ın kahramanı Rabo Karabekyan da var. Kurt Vonnegut da zaman zaman sözü alıyor romanın kurmaca olduğunu, kahramanları kendisinin yarattığını ve geleceklerini belirlediğini belirterek yorumlar yapıyor.   
Kurt Vonnegut, roman kahramanlarını diğer romanlarında da kullanmayı sevdiği gibi belirli izlekleri de sürekli kullanıyor. Örneğin romanlarında hep savaştan dönmüş ve savaşın etkisini hâlâ üzerinde taşıyan kahramanlar var. Delirmek üzere olmak da böyle bir izlek. Dwayne Hoover’ın delirmesinini nedeni ise sağlık amacıyla kullandığı ilaçlarda yer alan kimyasalların etkisi.
Kurt Vonnegut için “çağın vicdanı” demişler. Eserlerini okudukça bu nitelemenin ne kadar doğru olduğu anlaşılıyor. Düşüncelerini o kadar doğrudan söylüyor ki  onun yazdıklarını mizahla, hicivle, kara mizahla nitelemenin yetersiz olduğunu düşünüyorum. Çok iyi, kendine has bir yazar. Bugüne dek tanışmadıysanız bu büyük yazarı okumak için geç kalmamanızı öneririm.
20.08.2015

Etiketler: ,


 

Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater



Dünya’nın en zengin kişilerinden biri olsanız ve kendinizi ve varlığınızı yoksullara yardıma adasanız ne olur? Bir avukat çıkar, deli olduğunuz iddiası ile sizi akıl hastanesine attırıp varlığınıza el koymaya çalışır. Hiç kimse de onu ayıplamaz. Çünkü din ve ahlak yoksullara yardımın en yüce duygulardan biri olduğunu söylese de zenginliğini paylaşmak deliliktir. Servetini paylaşan, dağıtan kişiler hoş karşılanmaz, hatta ayıplanır. Tercih edilen vergiden kaçmak için kurulan vakıflardır, onların gerçek amaçları için çalışması değil. Hayatı cömertofobi yönetmektedir. "Cömertofobi: Kendinden daha az varlıklı kişilerin sorunlarına karşı duyulan histerik ilgisizlik" diye tanımlanmaktadır. 
Kurt Vonnegut “Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater”da cömertofobi illetine tutulmamış nadir zenginlerden birinin, “müthiş varlıklı Rosewater Vakfı'nın vârisi ve başkanı, gönüllü itfaiyeci, bilimkurgu hayranı” Eliot Rosewater'un öyküsünü anlatıyor.
Eliot Rosewater delirmekte olduğunu inkâr etmez. Hatta delirmeye çocukluk yaşlarında başladığını söyler. II. Dünya Savaşı’nda ABD saflarında savaşırken yaşadıkları ise bu süreci hızlandırmıştır ona göre.
Eliot Rosewater her çok zengin ailenin çocuğu gibi yetiştirilmiştir. Harvard’da okumuş. Yaz tatillerinde yelken, kışları İsviçre’de kayak yapmıştır. Yaşamının dönüm noktası 8 Aralık 1941’deki Pearl Harbor baskını olmuştur. Harvard Hukuk Fakültesi’ni terk edip gönüllü olarak orduya yazılmıştır. Birçok çarpışmada üstün hizmet göstermiş, yüzbaşılığa kadar yükselmiş, bölük komutanlığı yapmıştır. Savaşın sonuna doğru “savaş yorgunluğu” teşhisi ile Paris’te bir hastaneye yatırılmış, orada Sylvia ile tanışmış, savaş sonrası “başdöndürücü gizellikteki karısı” ile Harvard’a dönmüş, okuldan devletler hukuku uzmanı olarak mezun olmuştur. Bu sırada senatör babasının Rosewater ailesinin servetini korumak ve hiç vergi vermemek amacıyla kurduğu vakfın başına getirilmiştir. Göreve geldiği 1947 ile 1953 arasında vakıf 14 milyon dolar harcamıştır. “Kansere, akıl hastalıklarına, ırkçılığa, polis işkencesine ve daha birçok kötülüğe karşı savaştı, üniversite hocalarını doğruyu aramaya teşvik etti, fiyatı ne olursa olsun güzellik satın aldı.”
Eliot Rosewater’ın görünürdeki en önemli sorunu çok içmesidir. Alkolikliğin sınırlarına varmıştır. ABD’nin çeşitli kasabalarında gönüllü itfaiyecilerle içerken alkol sınırını aşıp olay çıkartmakta, polis tarafından sık sık gözaltına alınmaktadır. Tedaviye razı olur ama doktoru bile ona tahammül edemeyip doktorluğundan istifa eder. Ona aşkla bağlı karısı artık tahammül edemez hale gelmiştir ve Eliot’un yaptıkları nedeniyle delirmekte olduğunu düşünerek kocasını terk edip Paris’e döner ve boşanma davası açar.
Eliot Rosewater’ın delilikte suçlanıp vakıf yönetiminden alınması için dava açılması ise atalarının vatanı Rosewater Kasabası’na yerleşip günü 24 saati sürekli içerek istisnasız herkese yardım etmeye başladığı döneme rastlar. Yalnızdır, kendisine sadece 80’den fazla bilimkurgu romanı yazmış ama hiç tanınmamış bir romancı olan Kilgore Trout'un romanları yoldaşlık eder. Telefonları şöyle açar: "Rosewater Vakfı. Size Nasıl Yardımcı Olabiliriz?" 
Bir eleştiride de değinildiği gibi Kurt Vonnegut’un romanları belli bir konu ile sınırlandırılamayacak yapıda eserler. 1965’de yayımlanan “Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater”da (Temmuz 2015, çev. Sinan Fişek, Can yay.) da bu özelliği görüyoruz. Kurt Vonnegut aslında başta ABD olmak üzere sloganı “çalış ve tüket” olan ülkeleri derinliğine ve sert bir şekilde eleştiriyor. Kurt Vonnegut’un anlatım biçimi romana her an yeni kahramanlar katmaya, (eğer varsa) ana konudan sapıp bambaşka şeyler anlatmaya uygun. Çünkü onun anlatılarının temelinde güçlü bir kapitalizm eleştirisi yatıyor.  
“Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater”, Vonnegut’un en komik hicivlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Gerçekten de neşeli bir dili var ve en derin trajediler bile ilk bakışta komik gibi gözüküyor ama Vonnegut’un kara mizahının derinliklerindeki dobralık çok etkileyici ve sadece “komik hiciv” diyerek onu tanımlamak mümkün değil.      
20.08.2015

Etiketler: ,


Çarşamba, Ağustos 19, 2015

 

Tevfik Fikret’siz 100 Yıl



25 Aralık 1961 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin ilk sayfasında “T.Fikret’in vasiyeti, ölümünden tam 46 sene sonra yerine getirildi” başlıklı bir haber var. Spotta “Büyük hürriyet şairimizin ‘bakiyesi’, dün hazin bir törenle Eyüp’teki kabirinden Âşiyan’a taşındı” cümlesi yer alıyor. Tevfik Fikret’in Türk bayrağına sarılı naaşı Eyüp’teki aile kabristanından törenle alınarak önce Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na götürülmüş, daha sonra öğretmenlik ve müdürlük yaptığı Galatasaray Lisesi’ne getirilmiş. Vali, devlet görevlileri ve halk tarafından karşılanmış. Katafalka konurken hoparlörden şiirleri okunmuş. Tören süresince iki tarafında meşaleler yanan katafalkın başında kız ve erkek izciler nöbet tutmuş. Törenden sonra naaşı öğrencilerce omuzlara alınarak Galatasaray’dan Taksim’e kadar taşınmış. Taksim Atatürk Anıtı’na çelenk konulduktan sonra otobüslerle Âşiyan’a gidilmiş ve belediyece toprağa verilmiş.
19 Ağustos 1915’deki cenaze töreni hakkında ise pek fazla bilgi yok. Törene 40-50 kişilik küçük bir grubun katıldığı, şairin Âşiyan’a, evinin bahçesine gömülme vasiyetine rağmen Eyüp’teki aile mezarlığına defnedildiği, cenaze namazının kılınmasının sorun yarattığı biliniyor. Bu ilgisizliğin nedeni kuşkusuz şairin son yıllarını inzivada geçirmesidir.
Tevfik Fikret 24 Aralık 1867’de Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma yıllarında doğmuş. “Kalabalıklardan kaçan, yalnızlığı seven bir insan” olarak tanınmasına rağmen siyasi gelişmeler onu büyük bir muhalif, bir “Hürriyet Şairi” konumuna getirmiş. Dürüstlüğü, haksızlıklara tahammül edememesiyle tanınıyor. En küçük bir haksızlıkta hemen devletteki görevlerinden istifa etmiş. Siyasi hiçbir oluşuma katılmamış. Bakanlık dahil kendisine siyasilerce teklif edilen hiçbir görevi kabul etmemiş. Doğru bildiği yolda ilerlemiş. II. Abdülhamit’in tahta çıkışının yıldönümü vesilesiyle “cülusiye” de, yine II. Abdülhamit’e yapılan suikastin başarısız kalmasına üzüldüğünü belirten “Bir Lahza-i Teahhur”u da yazmış. İttihat Terakki iktidarı ile ilişkisi de aynı şekilde. Coşkuyla karşıladığı İttihat Terakki yönetiminin yaptığı yanlışları görünce en ağır eleştirileri yapmış, “Doksan Beşe Doğru” gibi yergi şiirleri yazmış. Tüm muhalefetinin, siyasi faliyetinin şiirle olması dikkate değer. Belki de bu nedenle saygı görüyor, büyük bir şair olarak görüşleri önemseniyor.
Tevfik Fikret döneminin öncü ve yenilikçi şairlerinden. Nasıl yaşam biçiminde, siyasette Batılılaşma’dan yana ise şiirde de tavrı o yönde. Türk Şiiri’nin modernleşmesinde, toplumcu tavırda onun etkisi olduğu belirtiliyor. Tevfik Fikret’in şiiri açısından en önemli sorun kullandığı dil. Dildeki yenileşme, sadeleşme hareketine ilgi göstermemiş. Kendini en iyi Osmanlıca’da ifade edebileceği inancıyla döneminde bile anlaşılamayan Arapça ve Farsça tekipler, sözcükler kullanmış.
Ölümünün üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen Tevfik Fikret, ismi bilinen, adı anılan nadir şairlerden. “Yolsuzluk” dendi mi akla hemen onun “Han-ı Yağma” şiiri ve “Yiyin efendiler yiyin” deyişi geliyor ama dizenin devamına “bu hân-ı iştihâ sizin”e  bile dilimiz dönmüyor, anlamını da bilemiyoruz.
Tanpınar: “Fikret’in eserinden alınabilecek en güzel ders, onun ferdi bir melâlden büyük bir insanlık ümidine doğru geçişidir. Bu geçişin büyüklüğü onun hayatını bir nevi yüksek ve beşeri tecrübe haline getirir. Eser, şahsiyetin macerası yanında elbette ki ikinci derecede kalır” demiş. Çok haklı.  

Etiketler:


Pazartesi, Ağustos 17, 2015

 

İkircikli Biricik



İlhami Algör az ve öz yazma konusunda uzmanlaşmış bir yazar. Kısa novellalar yazıyor. “Albayım Beni Nezahat ile Evlendir”, sinemaya da uyarlanan “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” gibi kısa ve etkileyici novellaları ile tanımıştık. Kendine has dostane bir anlatımı var Algör’ün. Sanki yaşadıklarından demlendirdiklerini anlatıyormuş gibi rahat. İroninin hasını sakince yapabilecek kadar yaşamla barışık. Kendi kendine sivri oklar fırlatacak kadar görmüş geçirmiş bir bakışa sahip. Onun yazdıklarını okurken yakın bir arkadaşınızla sohbet ediyormuş duygusuna kapılıyorsunuz. Zaten anlatımı da öyle, arkadaşına anlatır gibi. Doğrusal değil, fazla ayrıntıya da girebiliyor, işine gelmeyen ya da sizi ilgilendirmeyeceğini düşündüğü şeyleri de kısaca geçebiliyor. Mahir Ünsal Eriş “Dağınık görünen bir bilinç akışı” diye tanımlamış. Üslubunu benimseyenler sürekli okuru oluyor, yeni kitaplarını bekliyor.  
“İkircikli Biricik”de (2015, İletişim yay.) orta yaşlı, yalnız bir adamın aylak günleri anlatılıyor. Beyoğlu’nda, Galatasaray’da İstiklâl Caddesi’ne açılan sokaklardan birinde yaşıyor. Sevgilisinden ayrılmış, yalnız. Yeni bir ilişki olabilir mi, diye etrafı kolluyor ama ısrarlı bir arayışı da yok. Yalnızlığı daha çok tercih ediyor gibi. Yaşamındaki tek rutin Kadıköy yakasında yaşayan annesine yaptığı ziyaretler. Yapacak bir işi yok, kendince bir düzen uydurmuş, pek fazla insanla ilişkiye girmeden günlerini geçiriyor. Günü tüketmeye yarayacak merakları var. İnsanlığı temsilen uzaya gönderilecekler listesi yapıyor, boş kağıtlara uzun uzun bakıyor, satın aldığı boş mezar taşına ne yazdırabileceğini düşünüyor, üç bacaklı kedisi ile vakit geçiriyor, 42 Numara Tirebolu çayı demliyor. Akşamdan akşama da çilingir sofrasını kuruyor. İlgi duyduğu bir kadının elinde gördüğü “İkircikli Biricik” adlı kitabı merak edip izini sürerek günlerini geçirebiliyor. O “Beyhude İşlerin Pir’i”
Bu haliyle Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ının 2010’lu yıllardaki bir benzeri diyebiliriz. O da bir flanör. Yürüyen bir düşünce. Başka bir deyişle yürürken düşünen, kendiyle tartışan bir adam. Aylak Adam’ınkine benzer bir yaşam sürüyor ama Aylak Adam değil, kendine has bir kişilik. Ama Aylak Adam gibi o da hayatın içindeki “saçma”nın farkında, onları bilerek ve o saçmaya rağmen yaşaması gerektiği bilgisini içselleştirimiş. Sayfalar ilerledikçe kahramanımızın attığı tiradların satır aralarından kişi olarak farklılıkları fark ediliyor. Kendiyle, insan ilişkileriyle olduğu kadar yaşanan değişimle de, temel felsefi meselelerle de, aile kurumu ile de, dostluk, arkadaşlık ve tabii aşk kavramları ile de dertleri var. Örneğin İstanbul’un eski halini, çocukluğunun geçtiği mahalleyi özlüyor. Bunların altını çizmiyor ama okurun kafasına takılmasını, düşünüp, kendince tartışmasını sağlayacak ipuçları veriyor.
İlhami Algör’ün erkek kahramanlarında bir Sadri Alışık havası sezerim. Sadri Alışık’ın “Ah Güzel İstanbul” gibi filmlerde etkileyici olarak canlandırdığı karekterlerde görmüş geçirmiş, yaşadıklarını sindirmiş ve onlardan bir yaşam felsefesine varmış, az ve özle yetinerek, ancak gerektiğinde söz alarak ya da müdahale ederek, “azıcık aşım, dertsiz başım” diyerek yaşayan tipler yaratır. “İkircikli Biricik”in kahramınının da böyle bir havası var. İsyan edecek hale geldi mi iç sesiyle dertleşiyor, kendi kendine uzun tiradlar atıyor.
“İkircikli Biricik”in belli bir konusu, doğrusal bir anlatımı yok. Eray Ak’ın belirttiği gibi kahramanının zihin karışıklığını yansıtan bir anlatımı var. “Dağınık görünen bir bilinç akışı” tanımlaması da burada yerine oturuyor. İlk sayfalarda yoğunlaşan dağınıklığı sabredip aşabilirseniz anlatı sizi sarıp sarmalıyor, kasıtlı yapıldığı belli olan tekrarlara alışıp, hatta gülümseyip, hızla, tad alarak oluyorsunuz. 
13.08.2015

Etiketler: ,


 

Mumsema Han



Hakan Karakaşlıoğlu “Mumsema Han”da Mahmutpaşa’da kaybolmak üzere olan bir kültürün simgesi olan bir handa çalışan bir genci anlatırken son derece sıradan görünen hayatların bile büyük sırlarla dolu olabileceğini anlatıyor.
Adem, romana adını veren “Mumsema Han”da bir kumaş toptancısında çalışıyor. 32 yaşında. Çocukluk çağında geçridiği bir trafik kazasında annesini, babasını ve kardeşini kaybedip kimsesiz kalmış. Aynı kazada beynindeki tat ve koku almayı sağlayan bölümler de tahrip olmuş; tat ve koku alamıyor.
Adem’in son derece sınırlı, rutini hiç değişmeyen bir hayatı var. Günleri Mahmutpaşa’daki işyeri ile Tophane’deki evi arasında geçiyor. Bu rutini zaman zaman kumaş teslim etmeye gittiği yerlerde yaşadıkları değiştiriyor.
Adem’in kumaş teslim etmeye gittiği yerlerden en önem verdiği Beyoğlu’ndaki Kibar Kumaş (ilerleyen sayfalarda Kibar Butik diye anılıyor). Adem Kibar Kumaş’ta tezgahtarlık yapan Eylül’e tutkun. Eylül’ün kendisine gösterdiği ilgi, verdiği tepkilerden bazı olumlu işaretler çıkartıyor ama bir türlü hislerini söze dökemiyor.
Mumsema Han tipik bir Mahmutpaşa Han’ı. Çoğunluk tekstille ilgili işlerde olsa da çeşitli mesleklerden insanlar var. Adem’in işyeri bu hanın en üst katında ve bu katta sadece üç oda dolu. Adem’in çalıştığı kumaşçı Yüksel’in Sönmez Ticaret’i, eşarp toptancılığı yapan Harun Amca’nın Karacan Eşarp ve tefecilik yaptığı tahmin edilen aslında ne iş yaptığı bilinmeyen Sina Bey’in bürosu bu katta. Karacan Eşarp’ta çalışan ve mesai başlangıcında ve bitiminde işyerine gelen Ali’nin hiç kimse ile dostluğu yok. Sadece selamlaşıyor. Bir de Çaycı Süleyman var. Adem’in hanın diğer katlarındaki sakinlerle bir ilişkisi yok. Günlük yaşamı bu kişilerle sınırlı ve içlerinden yalnızca Sina Bey’le samimiyeti var. Ayaküstü, kısa sohbetler yapıyorlar. Sina Bey ona dostça öğütler veriyor.
Adem iş çıkışında iki kavurmalı sandviç yaptırıp kendisine yakın oturan ve hiç evden çıkmayan askerlik arkadaşı Erhan’a uğruyor, o gün yaşadıklarını Erhan’a anlatıyor. Erhan hiç konuşmadan dinliyor. Sonra da bakkaldan iki bira alıp eve gidiyor. Biralarını içerken penceresinin önündeki gençlerin sohbetlerini dinleyerek uyuyor. Sabah tekrar işe.
Hakan Karakaşlıoğlu “Mumsema Han”ı (Haziran 2015, Sel yay.) Adem’in sınırları belli, günlük rutini değişmeyen yaşamıyla sınırlı olarak kurmuş. Geleneksel ticaret anlayışının son somut örneklerinden Mahmutpaşa’daki, yakın bir tarihte esnaflığın bitişi ile tarihe karışacak olan hanlardaki yaşam romanın pek ilgi alanında değil. Adem’in yaşamına değdiği kadarıyla anlatılıyor. Ama Adem’in kumaş teslim etmeye gittiği tüm müşteriler de anlatılmıyor. Çünkü roman adında verdiği mesaj yerine Adem’in yalnızlığına, onun sebep ve sonuçlarına odaklanıyor. Doğru bir tutumla romanda anlatılan her şey de Adem’in bu durumu ile ilgili, gereksiz bir şey anlatılmamış. Sadece bir dindar müşteri aracılığı ile katıldığı tarikat toplantısı ve orada yapılan toplu zikir var. Tanrı aşkıyla haykırırken bile Eylül’ün adı dökülüyor Adem’in ağzından. Sanırım Adem’in saplantılı bir yapısı olduğunu vurgulamak için yazılmış bu zikir bölümü ama romanın ekonomik anlatımı içinde uzun kalıyor.
Sina Bey’in ölümü ardından yaşanan olaylarla Adem’in sıradan yaşamı değişmeye başlıyor. Yaşamı birbiri ardına gelen olaylarla rengarenk bir hal alıyor. Bu değişimle Adem’in sessiz sakin görünümünün ardında gizlenen ikinci kişiliğini görmeye başlıyoruz.
Hakan Karakaşlıoğlu’nun adını ilk kez duydum. “Mumsema Han”ı da yayımlanmış ilk romanı. Karakaşlıoğlu’nun olaya odaklanan duru, akıcı bir anlatımı var. Karakterlerde daha derinleşebileceği, kurgu ve akışa daha da özen gösterebileceği eleştirileri yapılmış, bu kadar kusur ilk romanda hoş görülebilir. “Mumsema Han” iyi, okunaklı bir roman, öneriyorum. 
13.08.2015

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?