Cuma, Ağustos 15, 2014

 

Gözlerini Kaçırma



Irmak Zileli “Gözlerini Kaçırma”da yalnız bir kadının ruh hallerini yansıtırken annelik hallerinden kadınlık hallerine, insanlık durumlarına uzanan bir öykü anlatıyor.
“Gözlerini Kaçırma” (Mayıs 2014, Remzi Kitabevi) merak uyandırıcı bir şekilde, bir teaser’la başlıyor. “Korktuğun başına geldi işte. Bebeğinin üstüne oturdun ve yanmaktan kurtuldun,” diyor. Olayın nasıl olduğuna, ayrıntılarına girmiyor ama ilk sayfadan bir “üçüncü sayfa haberi”nin derinliklerine dalacağımız kansını oluşturuyor. Romanın kahramanının bilerek ya da bilmeyerek küçük kızının ölümüne neden olduğu bilgisi sonraki sayfalarda okumamızı etkileyecek kaçınılmaz olarak. Oysa Irmak Zileli, bu teaser’ı kullanmasaydı bile ilgi çekecek bir öykü anlatıyor. Zaten kendisi de ilerleyen sayfalarda esas konuya yoğunlaşıyor. Teaser da, teaser’ın merak ettirdikleri de geride kalıyor.
“Gözlerini Kaçırma”nın ana kahramanı Didem, tanımadığı bir adamla bir gecelik bir ilişkiden hamile kaldığını öğreniyor ve babası belli olmayan bu bebeği doğurmaya karar veriyor. Babasız çocuk doğurmak da, o çocuğun babasız olarak büyümesi de kolay göğüslenecek bir durum değil. Toplumun nasıl tepki vereceği bir yana ailenin bakışı bile koskoca ve bitmek bilmez sorunlar yumağı demek. “Babasız”lığın çocukta yaratacağı psikolojik ve pedagojik sonuçlar da olayın önemli bir boyutu.
Didem’in ailesi çevresinde gelişen romanın ilerleyen sayfalarında babasız çocuk doğurma kararının anlık bir hevesle alınmadığını anlıyoruz. Didem, nüfus kağıdında babası olan bir çocuk gibi görünse de ve dışarıdan bakıldığında anne – baba ve çocuktan oluşan bir çekirdek ailenin üyesi olsa da aslında “babasız”. Babası yaşamında hep bir otorite simgesi olarak yer almış ama gerçek anlamda var olmamış. Kızıyla ideal aile tanımı içinde ve daha çok dışarıdan iyi bir aile gibi görünme arzusunun dışında ilgilenmiyor, bağ kurmuyor. “Normal” bir aile gibi görünmek ona yetecek, bu görünümü sağlamaya, korumaya çalışıyor.
Didem de babasız çocuk doğurmak da dahil bir çok eylemi ile bu verili “normal” aile yaşantısına tepki olarak yorumlanacak şeyler yapıyor. Evlenmeden baba evinden ayrılıp kendi evini kurması da böyle bir örnek. Aileden ve toplumdan gelen tüm dayatmalara, kurallara karşı çıkmaya çalışıyor. Onları sorguluyor, mantıksızlıkları, akıl dışılıkları ortaya çıkarıyor. Babasına karşı sessiz bir protesto yürütürken, annesi ile açıkça tartışıyor, tavır koyuyor. Anne, baba ile kız arasında bir tampon haline geliyor. 
Annesi babası arasında da bir karı koca ilişkisi göremiyor, hissetmiyor Didem. Babanın ismen var gerçekte yok olmasını, o boşluğu anne sevgisi ile de dolduramamış. Roman boyunca annesinin sevgisizliğinin ardında yatan sırrı çözmeye çalışıyor. Ailede anneanneden başlayan annesi ile devam edip sonuçta kendisine ulaşan, yani kuşaktan kuşağa geçen bir yalnızlık hali var. Didem de insanın doğası gereği yalnız olduğuna inanıyor. Kendini yalnız hissediyor.
Babasızlık, anneden sevgi ve ilgi görememe Didem’in yaşamını, ilişkilerini de etkiliyor, belirliyor. Kendinden yaşça büyük, babası gibi erkeklerle ilişki kuruyor ve bu aşklarla baba sevgisinin eksikliğini telafi edemediği için de mutsuz oluyor. Bu mutsuzluğu gidermek için her şeyi yapabilir, örneğin en yakın arkadaşının kocası ile aşk ilişkisine girebilir.
Cinsel arzularını ifade etmede de çok açık sözlü Didem. Özellikle kadın yazarların romanlarında görülmemiş derecede bir dobralığı var bu konuda. Bir erkeğe arzu duyduğunda açıkça belirtiyor. Cinsel arzularını aşk ya da sevgi – şefkat arayışı olarak yorumlamıyor ya da kamufle etmiyor. Oysa onun kişiliğini oluşturan “sevgisizlik – yalnızlık” halinde tüm bu duyguları sevgi – şefkat arayışı olarak ifade edip, kamufle edebilirdi. Ama o hayatının her alanında olduğu gibi cinsel arzularını ifade ederken de genel ahlak’ın dayattığı söylemin tersine açık yürekle konuşuyor.     
Babasız çocuk doğurma kararı ile hem sevgi eksikliğini hem de yalnızlığını gidermeyi amaçlıyor. Çocuk doğduktan sonra onu aşırı sahiplenişi ile de bunu gösteriyor. Kendine iki kişilik bir dünya kuruyor. Çocuk büyüyüp anneden kopmaya başlayınca da tekrar eski korkuları depreşiyor ve nihayet baştaki ruh haline, teaser’daki olayın nedenine ulaşmış oluyoruz.
Didem’in kızı Rüya ile kurduğu ilişki, birlikte yaşadıkları, yalnız bir anne olarak çocuk yetiştirme deneyimi ile ilgili olarak ayrıntıları yakalayan güçlü gözlemleri var Irmak Zileli’nin.
Tüm olaylar Didem’in çevresinde gelişse de iki farklı boyuta açılıyor roman. Bunlardan birincisi anneanne Kamile Hanım ve anne Hicran’ın öyküleri. Kâmile Hanım “iyi bir eş, iyi bir anne olmak için kendi hayallerinden vazgeçmek zorunda kal”mış. Doğurduğu çocuğun isminde ifade bulduğu gibi onun için “Hicran” olmuş bu durum. Vazgeçişler ve kabullenmelerle yaşamış. Kızı Hicran’ın yaşadıkları da pek farklı değil. O da aşkını kalbine gömüp ailesinin kendisine uygun gördüğü erkekle evleniyor. Didem, evin içinde annesini bir varlık olarak hissetmediğini söylüyor. Kadınlık, annelik görevlerini tam olarak yerine getiren ama bunları yapması gerektiği için yaptığını da hissettiren bir tavırda. Melankolik bir halle evin içinde dolaşıyor ve Madam Bovary gibi klasik romanlara sığınıyor.  
Çocukluk çağlarında annesinin varlığını böyle tanımlayan Didem’in evden ayrılıp çocuk doğurduktan sonra anlattığı Hicran ise daha farklı konumda. Kızının dayatılan yaşam biçimlerine isyan edip evden ayrılmasını, yalnız bir kadın olarak yaşamasını ve nihayetinde babasız bir çocuk doğurmasını ilk anda hep tepki ile karşılıyor ama sonuçta kızını yalnız bırakmıyor. Sürekli onun yanınıda, bilgi ve deneyimlerini aktararak onu doğru yola, verili aile düzenine çekmeye çalışıyor. Yani normalde her annenin davranacağı biçimde davranıyor. Üzerinde çok durulmasa da babanın kızıyla daha evden ayrılışından itibaren ilişkisini kestiğini ve çocuk doğduktan sonra Didem’le hiç görüşmediğini anlıyoruz. Ama Didem bu konuya hiç kafayı takmıyor, örneğin çocuğu babasına göstermek gibi bir teşebbüste bulunmuyor.
Romanın çeperini genişleten ikinci boyut Didem’in arkadaşları. Her birinin kendine has aşk, evlilik ve nihayetinde çocuk doğurma, yetiştirme öyküsü var. 35 - 40 yaşlarındaki bu kadınlar iyi bir iş, iyi bir aile gibi hedeflere ulaştıktan sonra kendilerini ailenin çekirdeğine kısılmış hissetmeye başlayıp yeni arayışlara giriyor. Farklı öykülerle kadınlık hallerinin, aile ilişkilerinin değişik boyutlarını görüp karşılaştırma olanağı da buluyoruz. Bu arada Didem’in babasız çocuk doğurma kararının arkadaş ve iş çevresinde çok büyük bir tepki ile karşılanmadığını da belirteyim. Didem’in bu kararı alırken 35 yaşında olduğunu ya da zaten oldum olası aykırı bir tip olması nedeniyle babasız çocuk sahibi olma kararının da bu aykırılıkların yeni bir örneği olduğunu düşünmüş olabilirler.
“Gözlerini Kaçırma”nın kahramanının ikinci tekilde, kendi kendine “sen” diyen bir anlatımı var. Tüm yaşananları Didem’in bakış açısından ve onun anlatımı ile okuyoruz. Doğrusal bir anlatımı yok. Sondan başa anlatmaya başlıyor sonra araya annesinin, anneannesini öyküleri giriyor. Irmak Zileli iyi bir anlatıcı. Zaman zaman “tekrar mı?”, “sarkama mı var?” gibi hisler uyandırsa da iyi bir yapı kurmuş. Anlatım sıkmadan ve merak ettirerek akıyor. Didem’in bakışının aykırılığı yaşananlara eleştirel ve ironik bir dille bakma avantajı sağlamış, başka bir değişle kahramanını ruh hali anlatıma başarıyla yansımış.  
14.08.2014

Etiketler: ,


 

Sokak Müzisyenime Dokunma!



1940’larda İstanbul Konservetuarı’nda klasik keman eğitimi almış. Ekrem Zeki Ün'ün öğrencisi, Çigan müziğiyle ünlenmiş ama hayatını gazinolarda şarkıcılara eşlik ederek kazanmış. Ünlü assolistlere çalmış, en çok Zeki Müren’e çalmakla övünüyor. Çalış stili Paganini’ye benzetildiği için “Paganini Bülent” diye tanınıyor. Gerçek adı Bülent Öztürk. Beyoğlu’nun en eski sokak müzisyenlerinden biri derlerdi onun için. Bizim tanışmamız işyerimizi İstiklâl Caddesi’ne taşımamızla oldu. 90’lı yılların başıydı. Taşınmamızdan kısa bir süre sonra Paganini Bülent Aznavur Pasajı’nın kapısında çalmaya başlamıştı. Pasajın sahibi, eğlence dünyasının eski patronlarından Behlül Vural kapının önünde çalması için izin vermişti. Paganini Bülent böyle söylüyordu. Belediye Zabıtası ile ilişkisi nasıldı bilemiyorum, ama şikayet ettiğini hatırlamıyorum.
90’lı yıllarda İstiklal Caddesi’nde Demirperde Hakkı, Politik Deli, Çılgın Ressam gibi Oktay Güzeloğlu’nun “Sokak Mobilyaları” kitabına da konu olan birçok renkli sima vardı ama Çiçek Pasajı ve Nevizade’de çalanlar dışında pek sokak müzisyeni olduğunu sanmıyorum.
Paganini Bülent taburesine oturup her zaman takım elbiseli, ciddi görünümü ile şarkılarını çalardı. 70’li yaşlarda olmalıydı. Hastalıklar yoklamaya başlamıştı. Artık tüm gün çalamıyordu. Sadece sabahları çalmaya başlamıştı. Günün geri kalanını Borusan’ın Müzik Kütüphanesi’nde geçiriyordu. Günlerce görünmediği de oluyordu. Tekrar geldiğinde hasta olduğunu anlatıyordu. Sonra tamamen ortadan kayboldu. Öldü diye endişelendik. Ardından “Beyoğlu'nun simgesi kemancı Paganini Bülent, tedavi olmak için kemanını rehin bıraktı” (Sabah, 12.03.2000) haberi çıktı. Daha sonra da öldü diye söylentiler dolaşmaya başladı.
Günümüzde başta İstiklâl Caddesi olmak üzere birçok yerde sokak müzisyenlerine rastlıyoruz. İBB Ulaşım AŞ. de metro istasyonlarının girişlerinde müzisyenlerin çalmasını destekliyor. Geçen yıl metro duraklarında 206 müzisyen çalmış. Ulaşım AŞ bu yıl pek duyurulmasa da bu müzisyenlerle yine metro istasyonlarında “Müzik Seni Taşısın” adıyla küçük bir müzik festivali de gerçekleştirdi. 
“Sokakta Müziğe Darp” başlıklı İstiklâl Caddesi’nde müzik yapan Kararsızlar grubuna zabıta ekiplerince “saldırıldığı” (Cumhuriyet, 7.8.14) haberini okuyunca aklıma önce Paganini Bülent sonra da bunlar geldi. Darp edilen “Kararsızlar” iyi bir grup. Sokakta çalanlardan “Light in Babylon”, “Alatav”, “Oi Vai Voi” gibi çok iyi müzik icra edenler olduğu gibi hayatında ilk defa eline bir müzik aletini eline izlenimi verenler de var. Geçip giderken bir an duymak rahatsız etmiyor ama Beyoğlu’ndaki işyerlerinde çalışanların bu uyumsuz seslere sürekli maruz kalmalarının nasıl bir etki yapacağını tahmin edersiniz. Belediyeye şikayetler olduğunu da biliyorum. Ama caddede yürürken müzik duymaktan, durup izlemekten memnun olanların sayısı daha fazla.
Beyoğlu Belediyesi’nin sokak müzisyenleri ile ilişkisi her zaman iniş çıkışlı oldu. Bir yandan “Beyoğlu Sokak Müzisyenleri Festivali” bile düzenleyecek sıcaklıkta davranan belediye diğer yandan müzisyenlere güç kullanmak, enstürmanlarına el koymak gibi uygulamalar da yapıyor. Bu ilk değil. Geçmiş yıllarda da benzeri şeyler yaşandı. Umarım son olur.
Sokak müzisyenlerine Dünya’nın hemen her yerinde rastlıyoruz. Her aklına esenin enstrümanını alıp sokakta müzik çalamadığını da biliyoruz. Her şehir kendince düzenlemeler yapmış. Sınavdan geçiren de var, diploma isteyen de... Ama önce herkesin sokakta çalmasına gözyumup sonra da “gürültü oluyor, şikayet var” diye darp eden, enstrümanına el koyan yok. Ulaşım AŞ metroda müzik çalacaklar için kendince bir seçme yöntemi bulmuş ve metroda müzik çalınmasını övünç vesilesi yapmış. Çözüm bulmak zor değil. Yeter ki Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan güç kullandırmak yerine çözüm bulmak istesin... 
13.08.2014

Cuma, Ağustos 08, 2014

 

Balkıs



İş Bankası Yayınları’nın “Kayıp Şairler” dizisi Garbis Cancikyan ve Haygazun Kalustyan’ın “Balkıs”ı ile sürüyor. “Balkıs” 1942’de Kader Matbaası’nda 250 adet basılmış. 50 kuruş fiyatı var. Kapağını ressam Agop Arad çizmiş. İsim babası heykeltraş Hüseyin Anka olmuş. Balkıs, alacakaranlık anlamına geliyormuş. Kitabın şairleri 22 yaşında.
Balkıs’ın giriş yazısında şairleri Y.P.Tomasyan haklı olarak Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet’ten oluşan Garip Şairlerine benzetse de benim aklıma Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu geliyor. Aynı tarihlerde Zonguldak ve İstanbul’da benzer öyküleri, maceraları yaşamışlar.
Garbis Cancikyan, veremden öldüğü için olsa gerek onun öyküsü Haygazun Kalustyan’ın bir adım önüne geçiyor. Garbis Cancikyan, 1920’de İstanbul’da Samatya’da doğmuş. Yoksul bir ailenin çocuğu. Çalışmak zorunda olduğu için öğrenim hayatı sık sık kesintiye uğramış. Okuma arzusu ağır bastığı için her defasında okula geri dönmeyi başarmış.
Cancikyan okumayı da yazmayı da seven bir çocukmuş. Küçük yaşlardan beri şiir yazıyormuş. Getronagan Okulu’nda okurken Haygazun Kalustyan’la tanışınca bu ilgisi daha da artmış. İlk şiiri “Ore Or” (Günden Güne) Araksi Soğomon mahlası ile Badger adlı dergide yayımlanmış. Cancikyan’ın yayıncıların kadınlara karşı daha ilgili olacağı düşüncesi doğrulanmış. Kadın imzasıyla yollayınca sürekli reddedilen Cancikyan’ın şiiri dergide yer almış ve bu yayınlanan ilk şiiri diğerleri izlemiş. 1943’de lise öğrenimine devam ederken verem olmuş. Okuldan ayrılmak zorunda kalmış. 1946’da da 26 yaşındayken ölmüş.
Haygazun Kalustyan da 1920’de İstanbul’da Gedikpaşa’da doğmuş. O da yoksul bir ailenin çocuğu. Maddi nedenlerle okulunu yarıda bırakıp bir fabrikada çalışıyor. Daha sonra liseyi dışarıdan bitirip 40 yaşındayken İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne giriyor. 44 yaşında Pedagoji bölümünden mezun olmuş. İlk şiirlerini lise çağlarında Ermenice dergilerde çeşitli mahlaslarla yayımlamış. Cancikyan’la “Balkıs”ı yayımladıktan sonra 1948’de Ermenice ilk şiir kitabı, 1962’de de ikinci şiir kitabı çıkmış. 1965’de Ermenistan’a göçüp Doğu Bilimleri Kürsüsü’nde çalışmaya başladıktan sonra şiir yayınlatmamış. 
Tomasyan giriş yazısında “Yeni Türk şiirinin öncüsü olan Orhan Veli’nin Garip adlı şiir kitabı 1941’de yayınlanmış ve büyük patırtı kopartmıştı. Bundan bir yıl sonra yayınlanan Balkıs’ın hiç de aşağı kalır yanı yoktu Orhan Veli’ni Garip kitabından” diye yazıyor ve Garip’in ikinci baskı kapağını da Agop Arad’ın yaptığına dikkati çekerek “Bu tesadüfün ötesinde aynı dünya görüşü etrafında toplanan bir avuç insanın birlikteliği ve dayanışmasına bir işaretti, manidardı” diye ekliyor.
Bu iki tezin, Garip Şiiri’nden hiç de aşağı kalmamak ve aynı dünya görüşü etrafında toplanmak tezlerinin üzerinde durmak istiyorum. “Balkıs”ın başında tıpkı Garip’te olduğu gibi bir önsöz var. Tamamen küçük harflerle yazılan önsöz’de “balkıs telakkisini kabul eden realist şair, kelimeleri değil, detayları harmonize eder. vezin, kafiye gibi yamalar kullanmaz, saklıyacak, çürük bir tarafı, örtbas yapacak bir beceriksizliği yok; okuyucuyu dalgaya düşüreceğine onu uyanık tutar. (...) vezin ve kafiye gibi uyuşturucu unsurlarda bulduğumuz güzelliğin ancak bir telkin mahiyetinde olduğu kanaatındayız. vezin ve kafiye lisanı gayrı tabiî bir hale koyduğu için realizmaya zıd unsur olarak göze çarpar, maamafih bu gayrı tabiîlik yalnız lisanda değil eserin şiiriyetinde de ortaya çıkar, teşbih, mübalağa, gibi birtakım edebi hokkabazlıklar, tekrar ediyoruz şiire bu zararlı zihniyeti getirmişlerdir" deniyor. Önsöz’den Garbis Cancikyan ve Haygazun Kalustyan’ın Garip çizgisinde şairler olduğu açıkça anlaşılıyor. Kitaptaki şiirler de, özellikle Cancikyan’ınkiler Garip anlayışında, Orhan Veli’nin söyleyişine çok yakın şiirler. Haygazun Kalustyan’ın şiir söyleyişi ise Garip’i anımsatsa da şiir anlayışı ise Garip’ten çok A. Kadir, Rıfat Ilgaz 40 Kuşağı Toplumcu Şairleri’ne yakın.
Balkıs’ta Cancikyan’ın 14 kısa şiiri yer alıyor. Kolay okunan, esprili, ironik şiirler. Örneğin “Comparasion” şiiri şöyle; “mektep / mektebin yanında / hapishane /  hapishanenin bahçesi var / mektebin yok!” Yaşadıklarından, hayat şartlarının zorluğundan, sevgiliye özleminden söz ediyor şiirlerinde.
Kalustyan’ın “yaşadığımı ispat etmek istiyorum” diye başlayan şiirleri de 15 adet ve onlar da ilk şiir hariç kısa. Kalutsyan’ın “Ne İyi” adlı şiir şöyle; “saat yedide işe gitmek / ondokuzda dönmek eve / atelyede çalışmak / evde yemek içmek yatmak / yıkanmak tıraş olmak / gezmek şehrin sokaklarında / ve hayatı aramak”. Kalutsyan bir yandan gençliğin verdiği ateşle kendini sokaklara atıyor muhayyel sevgiliye, bedenini özellike bacaklarını överek şiirler söylüyor ama diğer yandan da işçi gözüyle çalışma hayatının güçlüklerine değiniyor, gerçekçi bir anlayışla şiirselleştiriyor.
Tomasyan’ın Agop Arad’ın “Garip” ve “Balkıs”ın kapaklarını yapmasından yola çıkarak dile getirdiği “aynı dünya görüşü etrafında toplanan bir avuç insanın birlikteliği ve dayanışması” tezine gelince Cancikyan ve Kalutsyan’ın dönemin dergilerine şiir yollamasından yola çıkarak Garip şairlerini tanımış olmasının ihtimal dahilinde olduğunu belirtelim. O zamanlar çok fazla dergi ve yayınevi yok ve dergi yazıhanelerinde, belli kahvehane ve meyhanelerde şairlerin buluşup tanışması mümkün. Cancikyan’ın ölümünün ardından Avedis Aliksayan şöyle yazıyor; “Bir gün değerli genç Türk şair A.Kadir’i yolda gördüm, güleç bir yüzle bir kitap uzattı bana. Kapağına bir göz attım, Balkıs; yazarın adını aradım, iki imza yanyana G. Cancikyan, H. Kalustyan.”
Tomasyan, Haygazun Kalustyan’ın babasının işsizliğinde annesinin pazar yerinde yerden topladığı lahana parçaları ile yemek yapmasını anlattığı “Akşam” adlı şiiri nedeniyle emniyet müdürlüğüne çağrılıp “birlik ve beraberliğimizi bozduğu” gerekçesiyle sorguya çekildiğini yazıyor. Dönemin tanınmış ressamlarından Agop Arad’ın da “fakir insanların hayatlarından kesitleri” çizen bir toplumcu ressam olduğunu hatırlarsak dönemin toplumcu şairlerinin çevresine yakın oldukları görüşüm pekişiyor. Tabii aynı dönemde hem Garipçilerle hem de toplumcu şairlerle arkadaşlık, yoldaşlık etmek mümkün. Birbirlerine çok uzak değiller.
Tomasyan “Nor Oryan Serunt” (Yeni Gün Kuşağı) diye adlandırılan bir hareketten söz ediyor. 1945’de yayımlanan “Nor Or” gazetesinde bu hareket başlatılmış ve ermenice yazan sol düşünceye sahip şair ve yazarlar bu gazetede toplanmış. Aralarında Jak İhmalyan, Agop Arad gibi ressamlar da varmış. Cancikyan ve Kalutsyan da Dünya Ermeni Edebiyatına önemli katkılarda bulunan bu hareket içinde yer alıyor. 20. sayfada yer alan bir fotoğrafın altında Yeni Gün Kuşağı adıyla Nor Or gazetesinde buluşan sosyalist anlayıştaki şair, yazar ve ressamlar “gördükleri baskı, soruşturma, tutuklamalar sonrası arka arkaya yurdu terk ederler” bilgisi var. Haygazun Kalustyan’ın da bu baskılar sonucu Ermenistan’a gittiğini tahmin edebiliriz. İyi bir şair, keşke yurdunda kalıp yazmaya devam edebilseymiş. “Yeni Gün Kuşağı” hareketi özel bir ilgiyi, araştırılıp hakkında yazılmayı bekliyor. Bu araştırma yapılırsa bu çok önemli şair, yazar ve ressamları tekrar hatırlamakla kalmayacağımızı, ilginç ve iç burucu öykülerini de öğreneceğimizi umuyorum.
Garbis Cancikyan ve Haygazun Kalustyan’ın “Balkıs”ı (Mayıs 2014, İş Bankası yay.) küçük bir kitap ama büyük öykülerin ipuçlarını veren bilgiler ve dönemin ruhunu yansıtan şiirler barındırıyor ve dizinin adına yakışan bir şekilde bize iki kayıp şairi tanıtıyor.  
07.08.2014

Etiketler:


Perşembe, Ağustos 07, 2014

 

Metin Altıok “Ankâ” olmuş



“İstedim ki Metin Altıok şiirleriyle yaşasın. İstedim ki şiirler şarkılar yüreklere ulaşsın, babamın ‘evvel bir idim şimdi milyonla’ dediği gibi çoğalsın. İstedim ki şiir insanları buluştursun. İstedim ki 20 yıl sonra bu albümle Metin Altıok bir Ankâ olsun” demiş Zeynep Altıok Akatlı albümün kitapçığında.
Metin Altıok’un ölümünün yirminci yılı için Zeynep Altıok Akatlı’nın geçen yıl başladığı, yüzden fazla Metin Altıok dostunun, seveninin destek verdiği “Metin Altıok Şiirlerinden Şarkılar; Ankâ” Anadolu Müzik’ten çıkmış. Albümde, Metin Altıok dizelerinden bestelenmiş 28 şarkının yanı sıra Altıok’un kendi sesinden bir şiiri de yer alıyor.  
Metin Altıok'a bir saygı albümü “Ankâ”. Usta bir şaire, Çağdaş Türk Şiiri’nin büyük bir adına müzisyenler besteleri, şarkıcılar sesleri ile saygılarını gösteriyorlar.
Albüm Metin Altıok’un kendi sesinden “Kor düşseydi keşke yüreğime, / Bu yine anlaşılır olurdu” dizeleriyle başlayan “Kor Düşseydi” şiiri ile açılıyor. 2 CD’den oluşan albümde 28 şarkı yer almış. Bu şarkıların 21’i yeni beste.
Grup Gündoğarken, Candan Erçetin, Ogün Sanlısoy, Vedat Sakman, Hilmi Yarayıcı, Yasemin Göksu, Senem Demircioğlu, Mehtap Meral, Orhan Alkaya, Muhteber Cihaner, Kumdan Kaleler, Çiğdem Erken, Umay Umay, Birsen Tezer, Demet Sağıroğlu, Doğan Duru, Selim Tarım, Mazlum Çimen, Ersel Serdarlı, Güvenç Dağüstün, Nevzat Karakış, 3 Bas, Üç Anadolu ve Murat Evgin sesleriyle Güneş Duru, Kerem Doğrar ve Cihan Sezer besteleriyle albüme katkıda bulunmuş. Metin Altıok'un "Kimliksiz Ölüler"ni Mirady Kürtçe, Kardeş Türküler Zazaca okumuş. 21 yeni bestenin yanı sıra, Fazıl Say ve Serenad Bağcan'ın iki şarkısı, Sezen Aksu'nun “Kavaklar”ı yer alıyor ve albüm Ataol Behramoğlu'nun Metin Altıok anısına yazdığı ve Zülfü Livaneli’nin söylediği “Yangın Yeri” ile noktalanıyor.
Metin Altıok şiirlerinden yapılmış besteler denince aklımıza Sezen Aksu'nun yorumladığı Onno Tunç’un “Kavaklar”ı gelir. Bu etkileyici ve iç yakıcı beste aynı zamanda Metin Altıok şiirlerinin bestelenmesinin ne kadar güç olduğunun da kanıtı gibidir. Şiir şarkı sözüne kolayca dönüşebilir gibi gözükür. Oysa ölçüsüz, uyaksız, müziğini, uyumunu biçiminde değil içinde, imgesinde saklayan çağdaş şiir pek bestelenebilir nitelikte değildir. Kendine has sesi, imge düzeni ve söyleyişi olan Metin Altıok’un şiirleri için de aynı şeyi düşünürdüm. Gerçekten de Altıok şiirinden pek az beste vardı. “Ankâ” için yapılan 21 yeni beste bu kanımda ne kadar yanıldığımın kanıtı olarak duruyor.
“Tribute Albüm” diye adlandırılan saygı albümleri farklı sesleri, farklı müzik anlayışlarını biraraya getirdiği için çoğunlukla bütünlük duygusu vermez, tamamından tad alamazsınız. Her sanatçı kendince ve farklı havada çalar, söyler. Şiirlerden yapılmış yeni besteler söz konusu olduğunda bu daha da zor bir iş. Çünkü yeni bir beste isteniyor ya da ısmarlanıyor ve ne çıkacağını ne besteci ne de yapımcı tahmin edebilir.
“Metin Altıok Şiirlerinden Şarkılar; Ankâ”da tüm bu handikaplar aşılmış. Aynı zamanda albüm hedefine de ulaşmış, Metin Altıok’un unutulmaz şiirleri şarkılarda yeni ve çarpıcı tadlar kazanmış. Naim Dilmener’in Milliyet Sanat’taki (Ağustos 2014) günlüğünde belirttiği gibi “Büyük ihtimalle Metin Altıok’un şiirleri, saygıda kusur etmek istemeyen herkese kılavuz oldu, yol gösterdi.”   
“Metin Altıok Şiirlerinden Şarkılar; Ankâ”ı dinleyin, sevecek, Metin Altıok’u, şiirlerini özleyecek, tekrar okumak isteyeceksiniz.  

06.08.2014

Cuma, Ağustos 01, 2014

 

İyi Asker



“Duyduğum en acıklı hikâye bu” cümlesi ile başlayan “İyi Asker”de Ford Madox Ford iki çiftin karmaşık ilişkilerinden yola çıkarak aşkın tutkuya, saplantıya ve ihanete dönüşünü, aldatılmışlık duygusunun sonuçlarını anlatıyor.
“İyi Asker”in anlatıcısı John Dowel iyi bir aileden gelen, çalışmaya ihtiyacı olmayacak kadar zengin bir Amerikalı. Karısı Florence da İngiltere kökenli bir Amerikan ailesinden. Almanya’nın bir kaplıca kentinde “iyi bir asker” olarak tanınan İngiliz soylusu Edward Ashburnham ve karısı Leonara ile tanışmaları dokuz yıl sürecek ve sonu büyük felaketlerle bitecek bir dostluğun başlamasına neden oluyor.       
John Dowel aldatılmış bir koca olarak anlatmaya başlıyor. Dokuz yıl boyunca o çok güzel dostlar kazandığını düşünürken karmaşık aşk ilişkileri yaşanmış ve gerçekten iyi olduğunu düşündüğü tüm insanlar, en yakınları bu ilişkilerin başrol oyuncusu olmuştur. Ne olup bittiğini anlaması için dokuz yıl geçmesi, karısının ve iyi insan bildiği Edward’ın ölmesi gerekmiştir.
Ford Madox Ford’un “İyi Asker”i edebiyat çevrelerinde büyük bir beğeni ile karşılanmış “En İyi 100 Roman”, “Tüm zamanların en iyi romanları” gibi listelerde sürekli yer almış bir eser. Ford Madox Ford 1873’de doğmuş 1939’da ölmüş. Romancılığının yanında şair, eleştirmen ve dergici olarak tanınıyor. Altmış civarında kitabı yayımlanmış. 20. yüzyıl İngiliz Edebiyatı’nın önemli dergilerinden “The English Review” ve “The Transatlantic Review”ı yönetmiş. Ezra Pound, T.S Elliot, H.D gibi önemli şairlerin arkadaşı. Conrad, Hemingway, Joyce gibi birçok önemli yazarın yayımlanmasına destek olmuş. “İyi Asker” 1915’de yayımlanmış. Romanın girişinde belirttiği gibi “Maupassant’ın “Ölümden Acı” romanıyla Fransızcaya yaptığını, İngiliz romanına yapmak” amacıyla yola çıkmış ve başarmış. “İyi Asker” çok okunmuş, hakkında çok konuşulmuş ve aradan geçen 99 yıla rağmen çok okunmaya devam ediyor. İnternet kitapçısı Amazon’da 12 ayrı yayınevinden İngilizce baskılarını bulmak mümkün.   
“İyi Asker”in en iyi roman listelerinde yer almasının sebebi konusunu işleyişi yanında anlatım tekniği de. Romanın anlatıcısı İngilizcede “unreliable narrator” diye tanımlanan güvenilmez bir anlatıcı. “İdeal” diye tanımlanabilecek iki çiftin dostlukları sırasında başlarına gelen felaketleri anlatacakmış gibi söze başlıyor. Kahramanlarının ne kadar iyi yürekli olduklarından söz ediyor. Özellikle Edward Ashburnham’ı tam anlamıyla iyi bir insan, iyilik meleği olarak tanıtıyor. Yaşananları anlatırken de vurgulamaları hep bu yönde. Ama sayfalar ilerledikçe John Dowel’ın olayları geçmişle, yaşadıklarıyla hesaplaşmak, belki de zamanında eşinin ve dostlarının yüzlerine söyleyemediği gerçekleri, kanılarını yazıya geçirmek, kalıcılaştırmak amacıyla anlattığını anlıyorsunuz. Güvenilmez bir anlatıcı olarak her şeyi olduğu gibi iletmek yerine kasten kendi önemini, rolünü, kusurlarını yok sayarak anlatıyor.
John Dowel, Florence’la geçmişindeki bazı gerçekleri bilerek ama onları görmezden gelerek evlenmiştir. Florence evlilik öncesi bir aşk yaşamıştır ve bu ilişki sürmektedir. Dowel sürekli üstünü örtmeye çalışsa da Florence’ın kendisiyle evlenme sebebi birlikte Paris’te yaşayacak olmalarıdır. Florence’ın sevgilisi Jimmy Paris’te beklemektedir ve yeni evli çift oraya gider gitmez onlarla yaşamaya başlar.
Florence, Dowel’a parası için ve Avrupa’da yaşayacağı evlendiğini açıkça söylemiştir. Onu sevmemektedir. Amacı Dowel’ın zenginliğinden ve ilişkilerinden faydalanarak İngiltere’deki soylu kökleri gibi yaşamak, onların statülerine ulaşmaktır. Dowel bu durumu bilerek ve Florence’ın yakın akrabalarının tüm uyarılarına rağmen onunla evlenir. 
Florence evlenirken kocasına kalp hastası olduğunu "heyecanlanmaması gerektiğini" söylediği için ayrı odalarda yatarlar ve aralarında bir karı koca ilişkisi gelişmez. Ama Jimmy’nin sabahın erken saatlerinde Florence’ın odasından çıktığı görülecektir.
Jimmy’i attığı bir yumrukla Florence’ın yanından uzaklaştıran Edward Ashburnham olacaktır. Çünkü Edward yeni sevgilidir. Dowel aldatılmış bir koca olarak olan bitenin farkındadır ama biz okurlar bunları ancak satır aralarından çıkartırız. Çünkü Dowel yaşananları kendi bakış açısıyla değiştirdiği gibi kronolojik bir şekilde de anlatmaz. Geriye dönüşlerle gelişir öykü ve anlatıcının kahramanlarına kızgınlığı ve öfkesi arttıkça gerçeğe daha çok yaklaştığımızı hissederiz. En doğrusu romanı kendi bakış açımızdan çözümlemektir. Örneğin eleştirmenler içtiği asitin dozunu ve acı verici ekibini gerekçe göstererek Florence’ın Dowel’ın söylediği gibi intihar etmiş olmayabileceğini, Dowel’ın karısını zehirlemiş olabileceğini belirtiyorlar.   
Romanın ana kahramanı Edward Ashburnham’dır. Aileden gelen servetini kumar oynayarak, yanlış yatırımlar yaparak, aşırı yardımseverlikle hızla tüketmektedir. Karısı Leonara Edward’ın servetinin büyük bir bölümünü harcamasına mal olan ilişkisini bahane ederek Edward’ın mal varlığını yönetmeye başlar. Leonara’nın dirayeti ve tutumluluğu sayesinde Edward servetine yeniden kavuşur.
Edward çevresindeki tüm kadınlara kur yapan, birçoğu ile ilişki kuran bir adamdır. Trende tesadüfen karşılaştığı hizmetçi kızı taciz eder, bir dükün metresi olan İspanyol dansöz La Dolciquita ile ilişkiye girer, genç evli Maisie Maidan’la, en yakın dostunun karısıyla, manevi evlat gibi gördükleri Nancy Rufford’la ve Florence’la ilişki kurar. Tüm bu olaylar ya Leonara ve Dowel’ın gözü önünde cereyan eder ya da eninde sonunda ortaya çıkar. Dowel görmezden gelmeye devam eder ya da Edward’ı olumlayacak açıklamalar getirirken Leonara Edward’ın ihanetlerini evlilik içinde kendi konumunu güçlendirmek için koz olarak kullanır hatta yönlendirir. Böylelikle kocasının kendisini terk etmesini önlediği gibi ilişkilerin geçici kalmasını adamı terk etmesini sağlar. Bu arada Dowel’ın Leonara ile bir aşk ilişkisi kurmak için teşebbüslerde bulunduğunu, Edward’ın ölümüyle sonuçlanacak olan ilişkisinde tutkuyla bağlandığı Nancy ile evlenme hazır olduğunu da anlarız ama anlatıcı bu konularda derinleşmez.
Ford Madox Ford “İyi Asker”de tüm bu karmaşık ilişkileri dolayısıyla hiçbir ilişkinin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını anlatırken toplumsal ve ahlaki çöküşü, kadın – erkek ilişkilerindeki değişimi, evlilik kurumunu, ahlak, din gibi temel kavramların nasıl aşındırılıp değiştirildiğini sorguluyor.  Olayların yaşandığı tarihsel dönemi, 1. Dünya Savaşı öncesindeki yaşamı, İngiltere’nin sömürgeciliğinin sona ermesini, Amerika’nın yeni bir güç olarak belirmesini, İngiliz Arsitokrasinin çözülüşünü de ana öykünün önüne geçirmeden, arka planda ustaca anlatıyor.
Roman Türkçede ilk kez 1999’da usta çevirmenlerden Oya Dalgıç’ın çevirisi ile “En Acıklı Öykü” adıyla yayımlanmış (Kabalcı yay.). “En Acıklı Öykü” Ford Madox Ford’un romanına koymak istediği ama yayıncısının beğenmediği ismi. Tam 15 yıl sonra yeni bir çeviri ve orijinalindeki adıyla okuyoruz “İyi Asker”i (Haziran 2014, çev. Gökhan Sarı, Aylak Adam yay.). Çevirilerin değişen zamanla özellikle dil ve çeviri anlayışı nedeniyle eskiye bileceğini, klasiklerin çevirilerinin yenilenmesi gerektiğine inanırım. 15 yılda bir çeviri eskir mi? Tartışmaya değer. Aylak Adam Yayınları yeni bir çeviri yaptırmayı tercih etmiş. Bana redaksiyonda biraz sorun varmış gibi geldi. İngilizcedeki şahıs zamirleri “he” ve “she” Türkçede olmadığı için bazı cümlelerde kimin kast edildiğini anlamak kolay değil. Kahramanlar birbirine karışabiliyor. Düzeltide gözden kaçmış anlam ve yazım bozuklukları da var. Roman kahramanlarının ev, arazi gibi varlıklarından söz ederken çok sık kullanıldığı için “gayri mülk” terimi de dikkatimi çekti. “Gayrimenkul” yerine mi yoksa “mülk” yerine mi kullanılıyor anlayamadım. Türkçe ve Osmanlıca sözlüklerde böyle bir terim yok. İnternette de sadece Ekşi Sözlük’te tanımlanmış ki o tanıma katılmamak elde değil. “iwillshowyouwhatitmeans” takma adlı sözlük yazarı şöyle tanımlamış; “gayrimülk lafı mülk olmayan ya da kamu malı gibi bir anlama gelir. Oysa anlatılmak istenen gayrimenkul yani taşınmaz mal sanırım. gayrimülk diye bir tanım hiç duymadım şahsen.” Yeni baskıda metni tekrar elden geçirmekte fayda var. Bu başarılı çeviri iyi redaksiyonu ve düzeltiyi hak ediyor.   
“İyi Asker” konusuyla, kurgusuyla, anlatımıyla gerçek bir başyapıt. İyi edebiyat arayan okurlara öneriyorum. 
31.07.2014

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?