Pazartesi, Nisan 24, 2017

 

“Hepimiz Jane Austen'in Kızlarıyız!”



Jane Austen, dünyanın en ünlü yazarlarından. Yazdığı tüm romanlar klasiklerin arasında yer almış büyük bir yazar. Romanları 1940’lardan itibaren defalarca televizyon veya sinemaya uyarlanmış. Yaşam öyküsü de filmlere konu olmuş. Sonuç olarak kültleşmiş ve bir Jane Austen endüstrisi oluşmuş.
Başkahramanları kadın olan ve hepsi mutlu sonla, evlilikle biten altı roman yazmış. İlk kitabı “Aşk ve Yaşam” 1811’de 36 yaşındayken basılmış. “Gurur ve Önyargı” 1813, “Mansfield Parkı” 1814 ve “Emma” 1816 yayımlanmış. “Northanger Manastırı” ve “İkna” romanları ölümünden sonra 1818'de basılmış. Altı romanlık kariyeri beş yıl sürüyor. 18 Haziran 1817'de göğüs kanserinden öldüğünde 42 yaşında. Roman yazarak hayatını kazanabilmiş, bir başka deyişle telif geliri ile geçinen ilk kadın yazar. Ama hiçbir romanında kendi adını kullanamamış, romanları “A Lady” gibi anonim imzalarla yayımlanmış.
Yayınlanışlarının üzerinden 200 yıl geçmiş bu romanların hâlâ çok okunmakla kalmayıp birer yaşam kılavuzu olarak da değerlendirilmesinin merak edilmemesi olanaksız. Jane Austen’ınki gibi romanları “iyi bir eş bulmanın kurallarını anlatan metinler” diye tanımlayıp “Adab-ı Muaşeret Romanları” diye adlandırmışlar. Adab-ı Muaşeret Romanları bir görgü kuralları kitabındaki kadar ayrıntılı olarak “soylu” bir ortamda nasıl davranılacağını anlatmalarıyla meşhurlar.
18. yüzyılın sonunda İngiltere kırsalında kadınların yaşadıklarını anlatıyor Jane Austen. “Regency Dönemi” diye adlandırılan bu dönem yaşam biçimiyle olduğu kadar örf ve adetleriyle de günümüzden tamamen farklı. Ama günümüz insanları, özellikle kadınlar Jane Austen’ın romanlarını birer yaşam kılavuzu, başvuru kitabı olarak değerlendirip kendi yaşamları için dersler çıkartıyorlar. Özellikle kadın erkek ilişkilerinde, evlilikle sonuçlanması hedeflenen aşk ilişkilerinde iyi birer kılavuz olarak görülüyor bu romanlar.
Bir başka açıdan baktığımızda Jane Austen’in eserleri popüler aşk romanlarının atası. Jane Austen ve eserleri hakkında yazılan yüzlerce araştırmanın bir bölümü günümüz popüler aşk romanları ile Austen’ın romanlarının karşılaştırılmasından oluşuyor. Jane Austen’in yaşam öyküsünü ayrıntılı olarak öğrenmek isteyenler içinse Claire Tomalin’in Jane Austin (2014, İş Bankası yay.) biyografisini önerebilirim.
Özgür Çiçek ve Irmak Ertuna Howison “Gurur ve Önyargı”nın yayımlanışının 200. yıldönümünde, 2013’de Açık Radyo’da, Mayıs başından Ağustos sonuna kadar dört ay boyunca Jane Austen hakkında konuşmuşlar. 
Özgür Çiçek, İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiş. Yüksek lisansını Bilgi Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü’nde, doktora eğitimini Amerika'da Binghamton Üniversitesi'nde, Felsefe ve Kültür Bölümü’nde bitirmiş. Boğaziçi Üniversitesi ve Işık Üniversitesi'nde edebiyat ve sinema dersleri vermeye devam ediyormuş. Araştırma yaptığı alanlar ulusal ve ulusaşırı sinema, belgesel sinema ve hafıza çalışmaları, sinema- edebiyat ilişkisi ve uyarlamalar, diye belirtiliyor biyografisinde.
Irmak Ertuna Howison Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden lisans, Binghamton Üniversitesi (SUNY) Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nden doktora derecesini almış. Amerika ve Türkiye'de üniversitelerin lisans ve yüksek lisans programlarında edebiyat ve sinema dersleri vermiş. Kadın polisiye yazarlar, fantastik edebiyat ve Türk edebiyatının farklı unsurlarına dair çeşitli makaleleri uluslararası akademik dergilerde yayınlanmış.
Jane Austen ve Adab-ı Muaşeret (Mart 2017, Doğan Kitap) Özgür Çiçek ve Irmak Ertuna Howison’ın ilk kitapları. Yazarların yaşam öykülerine bakıp ağır bir akademik bir kitap okuyacağınızı sanıp sevinmeyin. Adına uygun olarak “Adab-ı Muaşeret” yani görgü kurallarından söz edilse de esas olarak Jane Austen’in eserlerinden yola çıkarak gündelik hayat, insan ilişkileri, cinsiyetler arası ilişkiler, aile yapısı, eviçi hayat gibi konulara kadar uzanıp yemek tariflerine varıyor kitap. Popüler kültüre ve sanata, özellikle sinemaya ve televizyon dizilerine 18. yüzyıl İngiliz taşrasının görgü kurallarının nasıl bir etkisi olduğunu anlatıyorlar. Üstelik bunları da beklediğiniz gibi akademik bir dille değil neşeli, keyifli, mizaha kayan eleştirel bir dille yapıyorlar. Radyodaki söyleşi havası kitaba da yansıyor.
“Regency Dönemi” Britanya’da Wales Prensi George Augustus Frederick’in hüküm sürdüğü döneme deniyor. 1795-1837 arasında mimaride, sanatta, edebiyatta, politikada ve modada diğer dönemlerden farklılıklar taşıyan belirli özellikler görülmüş. Kadınların göğüs hizasının hemen altında bitecek şekilde yüksek beller yapılan, “Empire waistline” denilen bir giyim tarzları var. Böylece korseden kurtulmuş oluyorlar. Erkekler de keten gömlekler, zarif bağlanmış kıravatlar, tokalı ayakkabılar ve kısa saç kesimleri tercih ediyor. Kısa pantalonlardan ve pudralı peruklardan vazgeçilmiş.
Prens Regent’ın arkadaşı Beau Brummell’in giyinmesi 5 saat sürermiş. Giyime bu denli önem veren “Regency Dönemi” soyluları günlük yaşamda da bir çok tören ve ritüeli uygulamak durumunda. Kahvaltısı da, sofraya oturması hatta pikniği de ayrı dert. Bir dostunuzu ziyaret etmenizin hatta sokakta yürümenizin bile kuralları var. Günümüzde özellikle evlilik sürecinde yapılan törenlere ve şatafata bakınca “Regency Dönemi”ne duyulan özlemi de anlamamız mümkün. Ama arada küçük gibi görülen önemli bir fark var  “Regency Dönemi” kurallarını soylular uyguluyor, 21 Yüzyıl Dönemi kurallarını ise orta sınıf uyduruyor.
Özgür Çiçek ve Irmak Ertuna Howison bir yandan Jane Austen’ın bir kadın olarak sessiz ve derinden geliştirdiği direnişi, yazar olmak için verdiği mücadeleyi, adlandırılmamış feminizmini ve bunların eserlerine yansımasını anlatırken diğer yandan “Regency Dönemi”nin görgü kurallarının günümüzde ne gibi bir anlamı olabileceğini, neden böyle ilgi duyulduğunu sorguluyor.
Jane Austen ve Adab-ı Muaşeret Jane Austen’ın önemini ve kalıcılığını bence bilinmedik ayrıntılara inerek anlatırken bir yandan da popüler aşk romanlarının günlük yaşamımızı, ilişkilerimizi nasıl belirlediğini de onlarca ayrıntıda örnekliyor.   20.04.2017

Etiketler: ,


Çarşamba, Nisan 19, 2017

 

Dünya Sanat Günü’nde “Ağlak Muğlak”



Metin Üstündağ’ın “Ağlak Muğlak” adlı ilk kişisel resim sergisi Amerikan Hastanesi Operation Room Sanat Galerisi’nde sürüyor. Sergiyi 15 Nisan Dünya Sanat Günü’nde ziyaret ettik.
2011 yılında International Associations of Art (IAA) Meksika'da yapılan genel kuruluna Türkiye’yi temsilen katılan UPSD Başkanı Bedri Baykam Leonardo da Vinci'nin doğum günü olan 15 Nisan'ın Dünya Sanat Günü olarak kutlanmasını önermiş. Bu öneri çoğunlukla kabul görmüş. 2012 yılından itibaren de kutlanmaya başlanmış. Sosyal medyada duyurulmasına rağmen bu yıl etkin olarak kutlandığına dair bir işaret görünmüyor. UPSD’nin ödül töreni gecesi dışında Türkiye’den İzmit’te Dünya Sanat Günü’nün referandum nedeniyle bu yıl 20 Nisan’sa kutlanacağı haberi var (bkz. milliyet.com.tr), Bodrum, İzmir gibi yerlerden de birkaç haberlere rastlıyoruz. Kıbrıs’ta Cumhurbaşkanlığı düzeyinde bir resepsiyon ve iki gün erken bir kutlama yapıldı (bkz. yeniduzen.com). ABD’de, Gana’da da kutlandığına dair haberler var. Oysa ilginin azaldığından yakınan sanat galerilerimiz bugünü vesile edip dikkatleri üzerlerine çekebilirler.
Operation Room Sanat Galerisi’nde de Dünya Sanat Günü’ne dair bir vurgulama yok. Öğle saatlerinde yegane ziyaretçiler olarak sergiyi geziyoruz. 
Metin Üstündağ (Met Üst) mizahçı ve karikatürist olarak tanınır. 40 yıla varan bir emeği vardır. Çarşaf Dergisi’nden başlayarak günümüze kadar Gırgır, Limon, Nankör, Deli, Leman, Penguen gibi dergilerde kendine has çizgileri ve yazıları ile yer aldı. Langadank adını verdiği kısa yazı – aforizmaları ile döneme damgasını vurdu. Pazar Sevişgenleri de karikatürde benzer bir etki yaptı.
Öküz Dergisi ile 90’lı yılların sonunda kültür ve sanat dergiciliğinde çığır açtı. 2013’de yayımlamaya başladığı Ot Dergisi’nin yarattığı etki ve dergi furyası halen yaşanmaya devam ediyor. Met Üst az bulunur entelektüel mizahçı ve karikatüristlerdendir. Onun resimle ilgisinden ilk kez 2005’de Hakan Gürsoytrak ve Extra Mücadele’yle birlikte Karşı Sanat Çalışmaları’nda açtıkları “Üçümüzden Geldi” ile haberdar olmuştuk.     
Met Üst naif bir ressam değil. Onlarca yıl karikatür çizdikten sonra resime heveslenmiş de değil. Güzel, doyurucu ve kalın sergi kataloğunun sonundaki hiç de kısa olmayan biyografisinde bahsetmediği için böyle bir izlenim yaratsa da eskiden biyografilerinde yer aldığı gibi “akademi üçten terk”dir. Yani Güzel Sanatlar Akademisi’nin eğitiminden geçmiştir, okulludur. Bu eğitimin olumlu emarelerini de karikatürlerinde görmek mümkündür.
Met Üst’ün “Ağlak Muğlak” adlı ilk kişisel sergisi son 10 yılda kağıt, tuval bezi, naylon poşet, gazete kağıdı gibi fonlar üzerine karışık teknik boyalarla çay, kül, ayran gibi organik malzemeler kullanılarak ürettiği yaklaşık 300 parçalık bir seri işten oluşuyor. Üç gözlü, ağlayan bir figürü tekli, çiftli, çoklu farklı komposizyonlarda üretmiş. Kullandığı fonlar da resimlere yeni anlamlar katıyor, güncel bağlar kurmamızı sağlıyor.
Bazılarını kendi adıyla çıkarttığı Met Üst Dergisi’nden anımsıyoruz ama birarada görmek kuşkusuz farklı bir etki yapıyor. Tabii üç yüze yakın işle karşışınca görsel bir bombardımanın ağırlığı altında kaldığınızı da hissediyorsunuz. Daha az işi paspartulu, çerçevelenmiş görsem etkisi daha mı iyi olurdu, diye düşünmeden edemiyorum. Küratör Ilgın Deniz Akseoğlu’nun Met Üst’le yaptığı ve katalogda yer alan uzun söyleşide neden 300 işle sergi yapıldığının ipuçlaarı var.
Met Üst’ün “Ağlak Muğlak” sergisi 13 Mayıs’a kadar sürecek. Görmenizi tavsiye ediyorum. 19.04.17

Cuma, Nisan 14, 2017

 

“Yapayalnızım, herşey ikiyüzlülüğe bulanmış”



Dünya şiirinin büyük ustalarından Boris Pasternak, ömrünün sonbaharında yazdığı ve başyapıtı sayılan romanı Doktor Jivago’yu yayınlatmak isteyince bir anda CIA ve KGB’nin başrollerinde olduğu bir mücadelenin en önemli kozu haline geliyor. Doktor Jivago’nun yabancı dillerde yayımlanması Nobel Edebiyat Ödülü’nün yolunu açarken Pasternak’ın başı ülkesinde büyük belalara giriyor.
Babası Leonid Pasternak, tanınmış bir ressam, annesi Rosa Kaufman bir konser piyanisti. 1890 Moskova doğumlu. Rusya’nın entelektüel çevrelerinin en tanınmış ailelerinden birinin oğlu olarak büyümüş. Rachmaninoff, Scriabin, Rilke, Tolstoy gibi önemli isimler evlerinde konuk oluyor. Evde anne-babası ve özel öğretmenlerden ders alarak yetişmiş. Moskova Konservatuarı’na girip altı yıl müzik eğitimi almış. O yıllarda bestelediği eserlerden üç piyano parçası günümüze ulaşmış. Müzik eğitimini bırakıp önce hukuk, sonra felsefe öğrenimi görmüş.
İlk şiir kitabı 1914’de yayımlanmış. Devrimden sonra ailesinin ülkeyi terk etmesine rağmen Rusya’da kalmış ve eser vermeye devam etmiş. Lirik şiirleri ile ustalığının doruğuna ulaşmış. “Rusya’nın yaşayan en büyük şairi” olarak anılmaya başlamış.
Tüm yazar ve şairlerin partinin ilkeleri uyarınca yazması istendiği için 1936’dan itibaren şiir yayımlamakta zorlanmaya başlamış, hatta hiç yayımlayamaz olmuş. Çareyi çevirmenlik yapmakta bulmuş. Birçok İngiliz, Fransız, Alman, Polonyalı ve Gürcü şairin şiirlerini, romanları ve tiyatro eserlerini Rusça’ya çevirmiş. Shakespeare’in en başarılı çevirmeni olarak ünlenmiş (bkz. wikipedia).
II. Dünya Savaşı sonrasında birçok yazar ve sanatçı dostu tutuklanıp ölüme ya da Sibirya’ya sürgüne gönderilirken ünlü bir şair ve çevirmen olarak faliyetlerine devam etmekle kalmamış, dostlarını hapisten ve ölümden kurtarmak için çaba da göstermiş. Çevresindeki çember gitgide daralsa da, en yakın dostları tutuklanıp kaybolsa da, hatta sevgilisi Olga Ivinskaya da tutuklansa bile Stalin’in gizli hayranlığı sayesinde canını kurtarabildiği düşünülüyor. 
Boris Pasternak’ın kaderini ilk ve tek romanı Doktor Jivago’yu yazması değiştiriyor.
1917 Ekim Devrimi ve sonrasındaki İç Savaş (1917-1922) sırasında geçen roman, adını kahramanı şair doktor Yuri Jivago'dan almış. İki kadın arasında kalmış Jivago’nun savaş sırasında yaşadıklarını destansı bir dille anlatıyor.
Milli Kütüphane verilerine göre Doktor Jivago’nun Türkçedeki ilk baskısı Dünya’da ilk yayımlanışından sadece iki yıl sonra, 1959’da (Karaveli yay.) çıkmasına rağmen tam çevirisini (çev. Hülya Arslan, Yapı Kredi yay.) okumak için 2014’de dek beklememiz gerekmesi de ayrı bir öykü. Bu çeviriyi Milli Kütüphane’nin hâlâ kataloglamadığını da belirtelim. 
Peter Finn ve Petra Couvée’nin yazdıkları Jivago Vakası (Şubat 2017, çev. Yeşim Seber, Yapı Kredi yay.) “Kremlin, CIA ve Yasak Bir Kitabın Etrafında Dönen Savaş” alt başlığını taşıyor. Büyük şairin tek romanını yayımlatma kararlılığının soğuk savaşın en önemli malzemelerinden biri haline gelmesini ve Dünyanın iki büyük istihbarat örgütü CIA ve KGB’nin Doktor Jivago ve yazarı Pasternak üzerinden nasıl bir mücadeleye girdiklerini ayrıntılı bir şekilde anlatıyor.
Pasternak’ın Doktor Jivago’yu yazması 10 yıl sürmüş. Araya çeviriler, şiirler girmiş. Bu yazma sürecinde Pasternak bazı bölümleri dostlarına okuyor. Romanın ünü ile birlikte rejim karşıtı olduğu dedikodusu da yayılıyor. Zaten Pasternak da romanının SSCB’de yayımlanamayacağını düşünüyor.
Stalin’in ölümü, Kruşçev’in göreve gelmesi ile buzlar çözülmeye, rejim yumuşamaya başlıyor. Tutuklanıp hayatta kalmayı başaran yazarlar, sanatçılar dönmeye, itibarlarını yeniden kazanmaya başlıyor. Pasternak bu yumuşamanın romanını yayımlatması için bir fırsat yaratacağını düşünüyor. Ama devletin üst yönetimi değişse de bürokrasi görevde. Stalin’in ölümü ile gizli koruması da kalktığı için Pasternak açık hedef haline geliyor. Romandan parçalar yayımlatma teşebbüsleri bile başarısızlıkla sonuçlanıyor. Pasternak bir kez daha romanını yayımlatamayacağını anlıyor.
O günlerde İtalyan Komünist Partisi’nin bursuyla Moskova’ya gelmiş bir genç komünist ziyaretine geliyor ve romanın bir kopyasını yurtdışına çıkartmayı teklif ediyor. Pasternak, romanının kendi dilinde, Rusça’da yayımlanmadan önce yabancı dillerde yayımlanmasının başına büyük dertler açacağını, hatta yazarlık mesleğinin sona ereceğini bilmesine rağmen bir kopyayı bu yeni tanıdığı gence veriyor. Roman İtalya’ya komünist bir patron olan Feltrinelli’ye ulaşıyor. Feltrinelli de hiçbir baskıya aldırmadan bu romanı kendi yayıneviden basmaya ve diğer dillerde yayınlatmak için uğraşmaya karar veriyor.
CIA, kültürü soğuk savaşın en önemli kozlarından biri olarak gördüğü için Doktor Jivago’nun Rusça baskısını yaptırıp bunu yasadışı yollardan SSCB’ye sokmaya karar veriyor. Kremlin ve KGB de bütün gücüyle bunu engellemeye çalışıyor. Gizli servislerin mücadelesi, geliştirilen taktikler, CIA’nin sanatı, edebiyatı nasıl kendi amaçları için kullandığının öyküsü okunmaya değer. Gizli servislerin mücadelesi sürerken Boris Pasternak Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanıyor. Kremlin’e göre bu ödül Doktor Jivago rejim karşıtı olduğu ve SSCB’ye karşı propaganda malzemesi olarak kullanıldığı için verilmiştir. Nobel Ödülleri de, jürisi de lanetleniyor. Bu arada aynı yıl Sovyet bilim adamlarına verilen Nobel ödülleri ise sevinçle karşılanıyor.
Pasternak’a ödülü kabul etmemesi için büyük baskı yapılıyor. Pasternak önce ödülü kabul ettiğini bildiriyor. Ama birkaç gün sonra sonra işin sonunun yazarlıktan men edilmek, hapis, sürgün gibi sonuçları olacağı ve bunların sırf kendisini değil ailesini ve sevgilisini de etkileyebileceğini fark edip ödülü reddettiğini açıklıyor. Ama rejimin hışmından kurtulamıyor. Bütün dostları kendisi ile ilişkilerini kesiyor, hatta çoğu aleyhinde beyanlarda bulunarak kendilerini kurtarmaya çalışıyor. Sovyet Yazarlar Birliği Pasternak’ın birlikten atılmasına, yani artık hiç kitap yayınlayamaz duruma gelmesine karar vermekle kalmıyor politbürodan vatandaşlıktan atılıp, yurtdışına sürülmesini de talep ediyor. Pasternak başına ne gelirse gelsin ülkesinden ayrılmayacağını açıklıyor. Ama yapayalnız olduğunu da biliyor.  
Böylece Kremlin CIA’ya büyük bir koz vermiş oluyor. Bütün Dünya ayağa kalkıyor. Camus, Hemingway, T.S. Elliot gibi Dünyanın en büyük yazarları Pasternak’ı destekleyici bildiriler yayımlıyor. Hindistan Başbakanı Nehru gibi politikacılar Kruşçev’e mesajlar yolluyor. Kerhen de olsa Pasternak affediliyor. Ama affedilmiş olması işlerin düzelmesini sağlamıyor. Pasternak eserleri bir yana çevirilerini bile yayımlatamıyor. Ailesi ile birlikte açlığa mahkûm ediliyor.
Jivago Vakası çok boyutlu bir kitap. Alt başlığına uygun olarak Kremlin, CIA ve yasak bir kitabın etrafında dönen savaşı anlatırken yayınlama özgürlüğünün ne kadar önemli olduğunu da vurguluyor. Bir yandan da Pasternak’ın eserini yayınlatmak için verdiği mücadeleyi sürdürürken yaşadıklarını okurken bu büyük şairin yaşam öyküsünü de en ince ayrıntılarına kadar öğrenmiş oluyoruz. Jivago Vakası bir anlamda casus romanı tadında ve hızında bir otobiyografi halini alıyor.14.04.2017

Etiketler: ,


 

Ahmet Ümit’in çevirmenleri, Tanpınar’ın ödülü



Ahmet Ümit’in romanlarını kendi dillerine kazandıran 11 çevirmen İstanbul’da buluştu. Okan Üniversitesi’nin Beyoğlu Kampüsü’nde gerçekleşen “Ahmet Ümit’i Dünya Dillerine Çevirmek Sempozyumu”nda çevirmenler, Ahmet Ümit özelinde, Türk yazarlarının kendi dillerine çevrilmesini tartıştı. Türkçenin inceliklerini dilleriyle kıyaslayıp çeviri güçlükleri hakkında konuştular.
Sempozyum Ahmet Ümit ve okurları için çok anlamlı bir yerde “Ahmet Ümit Konferans Salonu”nda gerçekleştirildi. Binaya girişten itibaren Ahmet Ümit’in resimleri, posterleri katılımcıları karşılıyordu. Türkçe ve yabancı dillerde kitap kapakları ve Ahmet Ümit’in okurlarla buluşmalarında çekilmiş fotoğraflardan oluşan bir sergi de Okan Üniversitesi’nin Beyoğlu kampüsünde yer alıyor. Sergi ay sonuna kadar sürecek.
Bir üniversitenin yaşayan bir yazara böyle kıymet vermesi çok önemli bir gelişme. Mütevelli Heyet Başkanı Bekir Okan’a ve Rektör Prof. Dr. Şule Kut’a edebiyatseverler olarak ne kadar teşekkür etsek az. Umarım bu yaklaşım diğer üniversitelere de örnek olur.
“Edebiyat sınırları ortadan kaldırır” başlıklı sempozyumun ilk oturumu “Türkiyeli Bir Yazarın Çeviri Serüveni ” adını taşıyordu. Ahmet Ümit ve kitaplarının yabancı dillere telif hakkı satışını gerçekleştiren Kalem Ajans Kurucusu Nermin Mollaoğlu söz aldılar. Türkçede yayımlanmış eserlerin yabancı dillerde yayımını sağlamak gerçekten büyük bir azim ve sabır işi. Türkiye’nin Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı Onur Konukluğu, Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması ile Türk edebiyatına dikkati çekmesi ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın çok doğru bir kararla TEDA çeviri destek programını başlatması hız kazandırıcı önemli etkenler oldu. Daha önce Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk gibi birkaç yazarımız yabancı dillere çevrilirken 2005’den itibaren Türk yazarlarının eserleri yabancı dillere yoğun bir şekilde çevrilmeye başlandı. Bunda sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen telif ajanslarımızın çalışmaları çok önemlidir. Nermin Mollaoğlu’nun ve Kalem Ajans çalışanlarının emeğini özellikle anmak gerek. 2016 sonu itibariyle TEDA’nın destekleri 66 ülkede 2312 esere ulaşmış.
Ekonomi Bakanlığı’nın “Döviz Kazandırıcı Hizmet Ticaretinin Desteklenmesi” kapsamına yayıncılığı alması ile Türk yazarlarının yabancı dillerde yayımlanması daha da büyük hız kazanacak. Bu önemli karar için Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi ve bakan yardımcısı Fatih Metin’e de teşekkür ediyoruz.
Ahmet Ümit’in 23 dile 61 eseri çevrilmiş. Öğleden sonraki oturumlarda Ahmet Ümit’in çevirmenleri söz aldı. Rusça, İngilizce, İtalyanca, Almanca, Makendonca, Hırvatça, Bulgarca, Sırpça ve Yunanca’ya çeviri yaparken neler yaşadıklarını anlattılar. Bu etkinlik Türk edebiyatının dışa açılımında ne denli önemli bir mesafe kat ettiğinin de bir deliliydi.  
Elektrik Elektronik ve Hizmet İhracatçıları Birliği (TET) üç yıldır hizmet sektörünün önemli ihracat kalemlerinden dizi, sinema ve kitap gibi kültür hizmetlerini ödüllendiriliyor. Bu ödüllerin ilkini Ahmet Ümit almıştı. Geçen yılki ödül de usta çocuk kitapları yazarı Aytül Akal’ın olmuştu. 2016 TET İhracat Başarı Ödül Töreni, 14 Nisan Cuma günü İstanbul’da gerçekleştirilecek. TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi, TET Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Fatih Kemal Ebiçlioğlu ve sektör temsilcilerinin katılacağı törende 2016’da eserleri 12 dile çevrilip tüm dünyada okurlara ulaşan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ödülünü mirasçıları alacak. Şimdiye dek Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 23 dilde 56 eseri yayımlanmış. 14.04.2017

Cuma, Nisan 07, 2017

 

“Gözlerinden öperim çocuk!”



“İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi yıllarında, hayatında yalnızca a dergisi ve edebiyat yoktur kuşkusuz. Bir süredir pusuda bekleyen aşk, tekrar başrole çıkmak için sabırsızlanmaktadır. Sancılı arayışlar, Türkân adında, yine koyu sarışın bir Çerkez kızında son bulur. Türkân da edebiyat tutkunudur, üstelik şiirler yazmaktadır” diye yazıyor Ayşe Sarısayın Erdal Öz Unutulmaz Atlı (Nisan 2009, Can yay.) adlı biyografi çalışmasında.
Erdal Öz’ün bu aşka “Sevgili Acı” ve “Sular Ne Güzelse” adlı öykülerinde değindiğini, göndermeler yaptığını da yazıyor.
Temmuz 1998 tarihli “Sevgili Acı” (Eylül 2001, Can yay.) öyküsünün otobiyografik niteliği olduğu, en azından Erdal Öz’ün yaşadıklarından esinlendiği anlaşılıyor. Erdal Öz öyküde kendi gibi İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuyan bir gencin hayatının aşkını ararken buluştuğu kızları anlatır. Hoşlandığı, güzelliğinden etkilendiği kızları okulun Haliç’e bakan kantininin en güzel manzaralı masasında konuk eder ve sözü kitaplara getirir. Belli ki sevgilisi olacak kızın şiirden, öyküden tad almasını istemektedir. Çünkü kendisi şiir ve öykü yazmaktadır. Birkaçı dergilerde yayımlanmıştır.
Onlara çok sevdiği Çehov’un Acı adlı öyküsünü okur. O öyküye ilgi duyacak kızın kendisini de anlayacağını düşünür. Necmiye ve Mualla bu sınavı geçemez. Ama “Hafif kızıla çalan saçlarıyla o koyu sarışın kız” hem çok güzeldir, hem de kendisi gibi edebiyatla ilgilidir. Çehov’un Acı adlı öyküsünü de can kulağıyla dinler. Gözleri dolu dolu olur. O anda Türkân’a âşık olduğunu anlar kahramanımız.
“Sular Ne Güzelse” iki kez yazılmış bir öykü. İlk hali 1957’de yazılmış ve 1960’da yayımlanan ilk öykü kitabı “Yorgunlar”da (a Dergisi yay.) yer almış. Yeniden yazılmış şekli ise 30 yıl sonra, 1997’de yayımlanan, aynı adlı kitapta, Sular Ne Güzelse’de yer alıyor (Can yay.). Ayşe Sarısayın’ın da yazdığı gibi bir kız isteme öyküsü bu. Belli ki sevdiği kız bunu istemiş. Öykünün kahramanı iki teyzesini sevdiği kızın evine görücü olarak yolluyor ve heyecanla onların evden çıkmasını bekliyor. Sular Ne Güzelse’nin ilk yazımında istenmeye gidilecek kızın adı “T.....”dir. O beş noktayı sayarsanız “Türkân” adına ulaşabilirsiniz. Nedense Erdal Öz bu öyküyü 30 yıl sonra tekrar yazma gereksinimi duymuş ve öyküden nokta noktayla yazılsa da kızın adını çıkartmış. Öykünün bir yerinde ona “çocuk” diye hitap ettiğinin altını çiziyorum. İki yazım arasındaki en büyük fark ise ilk yazımda teyzelerin iki tarafın anlaşması sonucunda kız istemeye gittiğinin belirtilmesi. Öykü kahramanı dışarıda dolanarak beklerken kararının yanlış olduğuna, daha para kazanamazken evlenmelerinin doğru olmadığına, sevdiğini mutlu edemeyeceğine, evlilik kararını ertelemesi gerektiğine karar verir. İkinci yazım da ise bu cayma bölümü çıkartılmıştır ve öykü bittiğinde sonucun ne olduğunu bilmeyiz, kahramanımız hâlâ beklemektedir.
Ayşe Sarısayın, Erdal Öz’ün İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki öğrenimini yarıda bırakıp Ankara’ya gitme kararının nedenini kendisi ile yapılan röportajlarda, anılarında açıklamadığını “birtakım nedenlerle” diyerek geçiştirdiğini ama gitme sebeplerinden birinin Türkân’la yaşadıkları olabileceğini yazıyor. Nihai açıklama anılarda şöyle; “İkinci sınıftayken aile içi bir olayı bahane ederek, hem fakülteyi, hem evimi, hem sevgilimi, hem de İstanbul’u bir anda bırakıp Ankara’ya kaçtım” (Defterimde Kuş Sesleri, 2003, Can yay.). Bu cümledeki sevgilinin öyküdeki “T.....” yani Türkân olduğunu anlıyoruz. Tarihler tutuyor.
Başka aşklar yaşasa, hayatına başka kadınlar girse de onu unutamaz. Hukuk Fakültesi’ni terk edip askere gitmeye karar verdiği dönemde ve askerdeyken Türkân’a mektuplar yazar. Arada İstanbul’a gittiği ve görüştükleri de anlaşılıyor.
Ayşe Sarısayın’ın yazdığına göre askerdeyken evlenme kararı alıyor. Babasının askerde evlenmesinin doğru olmayacağı, bir geliri olmadığı için ev geçindiremeyeceği, eğer kız seviyorsa onu bekleyeceğini yazmasına rağmen kararından vazgeçmez. 
27 Nisan 1959’da 30 günlük izinle İstanbul’a döndüğünde sevdiği kızın o gün evlendiğini öğrenecektir. Yapmaması için tüm ısrarlara rağmen akşam bir lokantada yapılacak nikah kutlamasına gider ama bir an yalnız kalan sevgilisinin yanına doğru geldiğini görünce kaçar.
Erdal Öz Unutulmaz Atlı’yı ve ardından öyküleri okuduğumda, göndermelerden Türkân’ın şair Türkân İldeniz olduğunu düşünmüş, hatta Ayşe Sarısayın’a da sormuşrum.
O sorunun cevabı Yaşamayı Nasıl Özledim Bilsen! (Mart 2017, Can yay.) adıyla kitap olup geldi. Kitabın alt başlığı “Türkân İldeniz’e Mektuplar”. Kitabın arka kapağında “Türkiye’nin iki genç aydını, şair Türkân İldeniz’le yazar Erdal Öz, ülke ’60 İhtilali’ne yol alırken tanışır ve duygusal, coşkulu, aşkla ve edebiyatla dopdolu bir ilişki yaşarlar. Bu kitapta, Erdal Öz’den Türkân İldeniz’e gönderilmiş mektupları okuyacaksınız. Dönemin önemli dergi ve gazetelerinde eleştiriler kaleme alan Erdal Öz, yalnızca coşku dolu sevgi satırları koymamış bu mektuplara, edebî değerlendirmeler de göndermiş şair sevgilisine” diye kısa bir açıklama var. Kitabın içinde başka da bir bilgi yok. Sadece Kasım 1957 ile Ağustos 1958 arasında yazılmış 18 mektup yer alıyor.

Hasan Bülent Kahraman da belirtmiş; “kitabın, mektupların öyküsü yok. Mutlaka olmalıydı. Türkan İldeniz'in yaşamı kitabın başında yer almalıydı. Mektuplar notlanmalıydı” (bkz. Efsanevi Kaçışın Filmi, Sabah 26.03.2017). Bu aşkın öyküsü bilinse mektupların daha da büyük bir anlam kazanacağı kesin. Tabii, mektuplar bunlardan mı ibaretti, yoksa bir seçme mi yapıldı, bu da belirtilmeliydi. 
Erdal Öz 22, Türkân İldeniz 19 yaşında. Arada büyük yaş farkı yok ama Erdal Öz ona hep öyküde olduğu gibi “çocuk” diye hitap ediyor. Belki de öykünün ilk yazımındaki görücü gitme olayı sonrasındaki cayma Türkân’ı küstürmüş, bu mektuplara hemen hiç cevap vermediği de anlaşılıyor. Çok güzel, içten yazılmış mektuplar. İlk gençlik çağından kırık bir aşk öyküsünün delilleri... Ama aşktan çok az yaşananlardan, okunanlardan, yazma sancısından daha çok söz ediliyor. Hem Erdal Öz’ün edebiyattaki ilk adımları, hem de dönemi yazarları ve okuduğu kitaplar, dergiler hakkında görüşleri yer alıyor. Türkân İldeniz’in şiirlerini de ayrıntılı bir şekilde değerlendiriyor.    06.04.2017            
                   

Etiketler: , ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?