Cuma, Eylül 23, 2016

 

“Ağlama sevdiğim yol ayrı düştü”



Ahmet Şükrü Esen’in adını ilk kez duyuyorum. 1893’te Antalya’nın ilçesi İbradı’da doğmuş. İlk ve orta öğrenimini İbradı Rüştiyesi’nde tamamladıktan sonra Besni ilçesinde zabıt kâtibi olarak memuriyet hayatına başlamış. Adliye teşkilatında çeşitli görevlerde bulunan Esen, 1943’te son görev yeri olan Adana Ağır Ceza Mahkemesi Reisliği sırasında Bilecik Milletvekili seçilmiş. TBMM’deki bu görevini ölüm tarihi olan 18 Ekim 1944’e kadar sürdürmüş. Bu biyografide başarılı bir iş hayatı var ama Ahmet Şükrü Esen’in ilgi alanımıza girmesini sağlayacak veri yok.
Ahmet Şükrü Esen’in edebiyat açısından önemini Prof. Dr. İsmail Görkem’in “Ahmet Şükrü Esen’in Karacaoğlan Çalışmaları Hakkında” başlıklı yazısından öğreniyorum. 1920’li yıllarda çoğunluğu bürokrat bazı aydınlar halk edebiyatı ile ilgilenmeye ve bulundukları bölgelerde derlemeler yapmaya başlamışlar. Ahmet Şükrü Esen de bunlardan biri. Esen 30 yıl boyunca görev yaptığı yerlerde halk edebiyatının örneklerini derlemiş, bunları defterlere kaydetmiş. “Konya, Silifke, Adana, Sivas, Maraş, Kayseri’de yetişmiş halk şairlerinden birkaç bin koşma, mâni, destan ve türküyü eski cönk tabir ettikleri yazma mecmualardan, köylü ve şehirlerdeki eski meraklılarından topladım” diye yazıyor 1925’de. Bu derleme çalışmalarına sonraki yıllarda da devam ettiği biliniyor. Derlemeleri “dört büyük sandık dolusu not defteri”nde toplanmış. Üç yüz yıllık bir zaman diliminden iki bine yakın derleme varmış defterlerde.
Ahmet Şükrü Esen’in defterlerinin günyüzüne çıkması, yayımlanmaya başlaması Pertev Naili Boratav’ın ilgisi sayesinde olmuş. Anadolu Ağıtları (1982), Anadolu Türküleri (1986) ve Anadolu Destanları (1991) kitapları ortaya çıkmış.
2009’da “Ahmet Şükrü Esen’e Armağan” kitabını hazırlayan Sabri Koz’un çabaları ile Ahmet Şükrü Esen’in defterlerinde yer alan “Anadolu Âşıkları” bir dizi olarak yayımlanmaya başladı. Dizinin ilk kitabı Karacaoğlan (Temmuz 2016, İş Bankası yay.). 680 sayfalık bir eser. Sabri Koz ve Prof. Dr. İsmail Görkem’in yazılarının ardından Ahmet Şükrü Esen’in (AŞE) defterlerinden 391 şiir kitaba alınmış. Bu şiirler AŞE’nin defterlerinde kalan benzer 401 şiirle karşılaştırılmış, benzerlikler farklar dipnotlarla belirtilmiş. Bununla da yetinilmemiş Müjgan Cunbur, İlhan Başgöz, Cahit Öztelli gibi uzmanların daha önce yaptığı Karacaoğlan derlemeleriyle karşılaştırılmış. Karacaoğlan şiirlerinde kullanılan sözcüklerin açıklamalarının yer aldığı bir sözlük, ilk dörtlüklerin ilk dizelerinin ilk kelimelerine göre dizin, dizelerin son kelimelerine göre dizin, kişi, yer, kavim, oymak ve soy adlarına göre dizin ve geniş bir kaynakça kitabı tamamlıyor. Ortaya Karacaoğlan hakkında çalışma yapacaklar için iyi bir kaynak çıkmış.
“Terk eyledim seni hey kaşı keman / Vefası olmayan yarda ne’m kaldı / Hiç mi yok sevdiğim göğsünde iman / Beni mecnun eden yârda ne’m kaldı”
Karacaoğlan, dilinin berraklığıyla, söyleyişindeki rahatlık ve konularını büyük bir içtenlik işlemesiyle her zaman ilgimi çeken, severek okuduğum, ustalığına hayran kaldığım bir şair olmuştur. Behçet Necatigil “Karacaoğlan; divan ve tekke şiiri etkilerine kapılmamış, medrese ve tekke şairleri gibi yazmaya özenmemiş, aruz veznini bile kullanmamış, bir ozan gibi eski geleneklere, hayata ve halk zevkine bağlı, aşk ve gurbet temalarına sadık kalmış, tabiat güzellikleri, kır, köy hayatı ortasında aşk, sevinç ve üzüntülerini dile getiren bir köy ve aşiret, bir aşk ve tabiat şairi olmasını bilmiştir” diyor (Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, Yapı Kredi yay. 2016).  
Karacaoğlan’ın 17. yüzyıl saz şairlerinden olduğu düşünülüyor. Necatigil “1609? – 1679” diye doğum ve ölmü tarihleri bile vermiş. Toroslar ve Gavurdağı Bölgelerinde yaşayan Türkmenler arasında yetişmiş olduğu sanılıyor. Ama şiirleri çok geniş bir coğrafyaya yayılıyor. Diyarbakır’dan Aydın’a, Rumeli, Mısır ve Trablus’a kadar uzanmış. “Acaba birden çok Karacaoğlan mı vardı?” kuşkusu doğuyor. Belki de Karacaoğlan Evliya Çelebi gibi bir gezgindi? Ama derlenen şiirlerin zaman dilimi, dil, söyleyiş farkları bunun mümkün olamayacağını düşündürüyor.
Tek bir Karacaoğlan olduğunu düşünenler olduğu gibi İlhan Başgöz gibi “bir Karacaoğlan geleneği”nin varlığından söz etmemiz ve konar – göçer Türkmenlerin türkü icra tarzına bu adı vermek gerektiği tezini ileri sürenler de var. AŞE’den Karacaoğlan şiirlerini kitaplaştıran Prof. Dr. İsmail Görkem de aynı kanıda.
İlhan Başgöz 500 yıllık zaman diliminde Karacaoğlan mahlaslı beş saz şairi tespit etmiş. En eskisinin 16. yüzyılda yaşamış olduğunu da belirtmiş. Pek çok araştırmacı da 15. yüzyılda yaşamış “Rumelili” bir Karacaoğlan’ın da varlığı konusunda fikir birliğine varmış. 17. yüzyılda “Çukurovalı”, 19. yüzyılda “Silifkeli”, 19. yüzyılda “Yozgatlı” Karacaoğlanlar var ve son Karacaoğlan da Yaşar Kemal’in tanıttığı Kadirlili Karacaoğlan. Günümüzde halen Karacaoğlan mahlasını kullanan saz şairleri varmış.
Karacaoğlan sever bir okur olarak benim kanım “Karacaoğlan” mahlasını her Anadolu delikanlısının, saz şairinin kullanabileceği yani isim üzerinden giderek bir fikir oluşturmanın doğru olmadığı. Şiirleri söyleyişine, işlediği konu ve temalara ve tabii şiirlerindeki doğa imgelerine bakarak karar vermenin daha doğru olacağını düşünüyorum. Bu bakışta da 17. yüzyılda yaşamış “Çukurovalı” Karacaoğlan ağır basıyor. “Çukurovalı” Karacaoğlan’dan sonra da onun söyleyişi ile şiir söyleyip, icra tarzı ile çalan saz şairleri çıkmış, Karacaoğlan geleneğini oluşturmuşlardır diye düşünüyorum. Çünkü Karacaoğlan’ın şiirleri çoğaltılıp benzerlerinin yazılabilmesine uygun yapıdalar. 
Prof. Dr. İsmail Görkem’in yayına hazırladığı Ahmet Şükrü Esen’in defterlerinden derlenen Karacaoğlan kitabı bu büyük saz şairini “yeniden” keşfetmek, güzelim şiirlerini ve dizelerini anımsamak, Türk şiiri içindeki yerini, kimlerin geleneğini sürdürüp, günümüze kadar uzanan çizgide kimleri etkilediğini düşünüp tartışmak için faydalı bir kaynak, bir başucu kitabı.   
22.09.2016

Etiketler: , ,


Perşembe, Eylül 22, 2016

 

Kaldırım Kültüründe Finâ



Kaldırım, “sokak ve caddelerin iki yanında, yayaların yürümesi için yapılan yol” diye tanımlanıyor. Yaya da “trafikte yürüyerek ya da koşarak seyahat eden insanlara verilen ad”. Bir de “Avrupa Yaya Hakları Bildirgesi” var. 1988’de Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilmiş. Bu bildirgeye göre, “Yaya kaldırımları yayalarındır” ve “Herkesin, istediği yere yaya yollarından gitme hakkı vardır.” Bunlar temel şartlar, daha bir çok hak var ama onlardan söz etmek fantezi olur. Türkiye’nin bu bildirgeyi kabul ettiğine dair bir bilgiye ulaşamadım. Ama Kabahatler Kanunu’nun 38. maddesinde “Yetkili makamların açık ve yazılı izni olmaksızın meydan, cadde, sokak veya yayaların gelip geçtiği kaldırımları işgal eden veya buralarda mal satışa arz eden kişiye, belediye zabıta görevlileri tarafından idarî para cezası verilir” deniyor. Belediye Zabıta Yönetmeliğinin 10 (a-15) maddesine göre de zabıta “izin verilmeyen yerlerin işgaline engel olmak”la görevlendirilmiş. “İzin verilmeyen yer”lerden biri de kaldırımlar. Yasa ve yönetmeliklerden anladığımıza göre kaldırımların işgal edilmesini önlemek belediyelerin ve bizzat zabıtaların görevi. Ama belediyeler de, zabıtaları da sanki bu yasa ve yönetmelikler yokmuş gibi davranıyor. Çünkü bir iş, durumun kültürü varsa, örf ve adetlerden olmuşsa en ağır cezaları vererek bile vatandaşı bunları yapmaktan vazgeçirmek kolay değil. Hele onları önlemeye, cezalandırmaya görevlendirilmiş kişiler de aynı kültüre sahipse hiç mümkün değil. Deneyin göreceksiniz.
Ara sokaklardan yürüyorsanız kaldırımlara park etmiş arabalarla karşılaşırsınız. Onlardan arta kalan yerlere de motorlar park eder. Sanıyorum motorlar herhangi bir yasaya tabi değil, Karayolları Trafik Kanunu kaldırımı “yalnız yayaların kullanımına ayrılmış olan kısmıdır” diye tanımlasa da esas olarak otopark, kaldırım birazcık genişse de motor yolu olarak kullanıldığını görürsünüz. Kaldırıma park etmiş araca, yol olarak kullanan motora kimse ceza yazmaz, zabıta müdahale etmez. Kime sorsanız “yetkim yok” der, topu başkasına atar.
Caddeye çıktığınızda başta marketler ve manavlar olmak üzere hemen tüm esnaf kaldırımları dükkanlarının bir parçası olarak görür ve kullanır. Büfe ve lokantalar içinse kaldırımlar masalarını koymak için tahsis edilmiş alanlardır. “Yürüyemiyoruz, masalar kaldırılsın” derseniz herkes size kötü gözle bakar. Çünkü sokakta yemek yemek “hayat tarzı”dır.
Feriköy’ün, Kurtuluş’un kaldırımları, sokakları dardır. Son yıllarda hızla arttığını gözlemlediğim kaldırım işgalleri ile de kaldırımda yürümek iyice güçleşti. 
Şişli Belediyesi’nin sosyal medya görevlileri çok ilgilidir. Güçleri yettiğince şikayetlere çözüm bulmaya çalışırlar. Durumu bildireyim, belki çözüm bulurlar diye iyiniyetli bir ruh haline girdim. Cadde ve sokak adı verdim olmadı. Marketlerin, büfelerin isimlerini bildirdim zabıta yine bulamadı(!). Sonunda kapı numarası verdim, yine bir sonuç yok! Aksine kaldırım işgalleri genişledi, yollara sarktı. Özellikle büfe ve lokantalar caddelere masalarını koymaya başladılar. Biliyorum bu tavır bana nazire değil ama zabıtaya ya da Başkan Hayri İnönü’ye bir mesaj olmalı. Zaman bukup gelirse Başkan Hayri İnönü’yle birlikte bizim mahallenin kaldırımlarında yürümek isterim.  
Hendrik Bohle ve Jan Dimog’un “İstanbul Mimarlık Rehberi”nde (Literatür yay.) “finâ” terimine rastladım. Finâ’nın bir anlamı da “evin önü” demekmiş. Osmanlı Yasaları’na göre bir evin önündeki sokak parçası o evin sahibinin finâ’sını oluşturuyor. Orayı istediği gibi kullanabiliyor. Bizim esnafın kaldırımları işgali de bu finâ kuralından kaynaklanıyor, kaldırımı mekâlarının bir parçası olarak kullanıyorlar. Belediye zabıtası da bu kuralı bildiği için yasalar yasaklasa da esnafın kaldırımı işgaline ses çıkartmıyor. Benim gibi saflar da “Yaya kaldırımları yayalarındır”, “Herkesin, istediği yere yaya yollarından gitme hakkı vardır” sanıp bu durumdan şikayetçi olup haklarını aramaya kalkışıyor. Hakkını daha çok ararsın, ama bulamazsın diyeceksiniz, siz de haklısınız.
21.09.16

Çarşamba, Eylül 21, 2016

 

“Hak etse de, etmese de mutluydu”


Adelle Waldman’in ilk romanı Nathaniel P.'nin Aşk Maceraları'nın başında George Eliot’dan bir epigram yer alıyor. “İçinizden geçenleri doğru anlatmak için samimiyetin yanı sıra başka bir şeye ihtiyaç vardır.” Nathaniel Piven'ın (Nate) da temel sorunu bu, içinden geçenleri doğru anlatamıyor. O nedenle de kadınları etkileyen cazibesi, karizması ve entelektüelliği ile kolayca başladığı ilişkileri yürütmekte büyük sıkıntı çekiyor ve sonuç hayal kırıklığı ve ayrılık oluyor. Hayal kırıklığı yaşayan düşündüğümüz gibi Nathaniel değil çoğunlukla ayrıldığı sevgilileri oluyor.
Roman eski sevgililerinden birinin verdiği akşam yemeğine yetişmek için acele eden Nate’in yeni ayrıldığı sevgilisi ile karşılaşması ile başlıyor. Bu kısa bölüm aynı zamanda romanın baş kahramanı Nate’in nasıl bir adam olduğunu da net olarak ortaya koyuyor.
Akşam yemeğine geç kalmamak için acele eden Nate’in hamileyken ayrıldığı sevgilisine ayaküstü bir kaç cümle edecek kadar ayıracak zamanı yoktur. İlişki sırasında kullandığı prezervatifin yırtık olmasının kendi kusuru olmadığı inancındadır. Hızlıca uzaklaşırken kendini temize çıkartacak bahanelerini sıralamaya başlar. Juliet’le sadece üç – dört kez çıkmıştır. Onu fazla tanımamıştır. Yatmışlardır ama kız arkadaşı olmamıştır. “Otuz yaşında kariyeri nihayet yükselişe geçmişken” baba olmak istememesi de ona gayet normal görünmektedir. Nate giderken Juliet tek bir cümle eder: “Götün tekisin”.
Juliet’in bu cümlesi ister istemez okur olarak bizim Nate’e bakışımızı belirleyecek, roman boyunca gireceği ilişkileri değerlendirip, davranışlarını yorumlarken bu cümle belleğimizde önyargı olarak yankılanacaktır.
Anlatıcı yazara göre kahramanı göründüğü ve tabii düşüncelerini aktardığı gibi değildir. “Nathaniel Piven, postfeminist 80’ler çocukluğunun ve siyaseten doğrucu 90’lar üniversite eğitiminin bir ürünüydü. Erkek ayrıcalığı konusunda her şeyi öğrenmişti. Üstelik vicdanı işlevsel ve dürüst olmak gerekirse bir hayli yaygaracıydı” diye tanımlar kahramanını.
Gerçekten de Nate’in en önemli özelliği bu “yaygaracı vicdanı”dır.
Kitabın arka kapağında belirtildiği gibi Nate “Otuzlarının başında, ilk romanı yayımlanmak üzere olan, iddialı ve geleceği parlak genç bir yazar”dır. Bu duruma gelmesi de pek kolay olmamıştır. Romanya göçmeni bir Yahudi ailenin çocuğudur. Ailesi çocukları iyi bir eğitim görsün diye tüm fedakarlıkları yapmış, Nate de onların beklentisini karşılıksız bırakmamış ve Harward’ı bitirmiştir. Dünyanın en iyi üniversitelerinden birini bitirdikten sonra ailesinin beklediği gibi tam zamanlı iyi bir işe girmek yerine tercihini serbest yazarlıktan yana yapmış, yirmili yaşlarını büyük maddi zorluklar içinde geçirmiştir. Dergilere, internet bloglarına yazarak, onlardan gelen bölük pörçük parayla kötü şartlarda yaşamaya çalışmıştır. Kaderini değiştiren bu şartlara rağmen romanını yazıp bitirmeyi başarması ve buna karşılık iyi bir avans almış olmasıdır. Yıldızı parlamak üzeredir.
Eski kız arkadaşlarından Elisa’nın evindeki yemeğe katılan kadınları tek tek inceleyip boy, pos, giyim gibi niteliklerinin analizlerini yaparak kendine yeni bir kız arkadaşı arayışına girer. Yıldızının parladığı, kadınların ilgisinin üzerinde olduğu bilinciyle kendine güvenli bir şekilde etrafı süzer. Ne de olsa çok iyi tanıdığı bir çevrede kendisi gibi yazarlar ve yazar adaylarının, editörlerin ve yayınevleri çalışanlarının arasındadır. Herkesi tek tek ayrıntılı bir şekilde inceler, yorumlar yapar, kendine uygun kadının kim olacağını anlamaya çalışır. Bu halinden iyice ukala ve çok zor beğenen biri olduğunu anlarız. Baktığı herkeste bir kusur bulmakta üstüne yoktur ve bu hallerini gördükçe Juliet’in o cümleyi etmekte ne denli haklı olduğunu daha fazla düşünürüz. Ama biz ne düşünürsek düşünelim kadınlar Nate’i beğenmekte ve ona ilgi göstermektedir.
Ev sahibesi Elisa’nın flört çabalarına karşılık vermez, çoktandır yalnız olmasına rağmen kendisinden beklemediğimiz bir şekilde bu güzel kadınla bir gecelik ilişki fırsatını vıdı vıdı edip başımı ağrıtacak düşüncesiyle reddedip bu yemekte ilk kez karşılaştığı Hannah'ya ilgi göstermeye başlar. Hannah bir blogda sağlık yazıları yazarak geçinen ve ilk kitabının hazırlıklarını yapan bir yazar adayıdır. Nate, genç, güzel, olgun Hannah’dan çok etkilenir. Hannah da onun ilgisini karşılıksız bırakmaz ve flört etmeye başlarlar.
Hannah’la bir kaç kez buluşup sohbet ederler. Hızlı bir çapkınmış gibi görünen ama çok zor beğenen Nate, Hannah’ya gittikçe daha çok bağlanmaya başlar. Aralarındaki ilişki geliştikçe de Nate yaygaracı vicdanını daha çok dinlemek ve sürekli kendi kendiyle hesaplaşmak durumunda kalır. Hannah’ın her hareketini, her sözünü yorumlayıp, anlamlar çıkartmaya çalışır. Ama doğru anladığı şüphelidir. Epigramda söylendiği gibi içinden geçenleri doğru anlatmakta da zorlanır, zaten samimi değildir. İlişkiye hep çıkarcı bir anlayışla yaklaşır, kendinden olabildiğince az verip karşıdan mümkün olan her şeyi almaya çalışır ve altı ay dolmadan ilişkiyi tüketir. Hannah’la yaşadıklarının gerçek sevgi, gerçek aşk olduğunu çok sonra anlayacaktır.  
Adelle Waldman serbest gazeteci ve kitap eleştirmeni. Muhabirlik, köşe yazarlığı yapmış. Brooklyn’de yaşıyor. “Nate P.’nin Aşk Maceraları” (Temmuz 2016, Çev. Şahika Tokel, Yapı Kredi yay.) ilk romanı. Adelle Waldman’ın kahramanını iyi tanıdığını, en azından aynı çevrelerde yaşadıklarını anlayabiliyoruz. New York’un genç yazarlarını, onların çevrelerini, oralarda yaşananları, konuşulanları, arkadaşlıkları, dostlukları ve aşkları içeriden bir bakış açısıyla ve belki çok fazla ayrıntıya girip didikleyerek anlatıyor.  
The Boston Globe “Adelle Waldman bu kuşağın Jane Austen’ı olabilir” demiş. İnternetteki söyleşilerden Adelle Waldman’ın bu nitelemeyi sevdiği ve kabullendiği anlaşılsa da bence erken bir yargı. “Nathaniel P.’nin Aşk Maceraları” sıradan bir ilişkiyi hiç gerilim yaratmadan, merak unsuruna yer vermeden adeta yaşandığı gibi anlatırken  erkeklerin kadına, aşka, ilişkilere bakışını sevimsiz erkek kahramanının kişiliği ve tavırlarında sert bir dille eleştiriyor.  
15.09.2016

Etiketler: ,


Salı, Eylül 20, 2016

 

Tanburi Cemil Bey Hazinesi Keşfediliyor



“Bir erganun âhengi yayılmakta derinden... / Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden. // Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta, / Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta” dizelerini ilk okuduğumda gençliğin verdiği cehaletle Yahya Kemal’in Avrupa’da yaşamasına rağmen düşünce yapısının ve yaşam biçiminin doğulu kaldığı düşüncesine kapılmıştım. Varşova’da karlı, hüzünlü bir havada Klasik Batı Müziği’nin güzel bir örneği yerine Tanbûri Cemil Bey’i dinliyor ve o müzikle hem Avrupa’dan hem de yaşadığı çağdan uzaklaşıyordu. Böylece Tanbûri Cemil Bey de eski zamanlardan kalma bir sanatçı olarak geçmişe özlemin simgesi haline geliyordu.  
Yahya Kemal’in “Kar Musikileri” şiiri 1927 tarihlidir ve başında Varşova’da yazıldığı belirtilir. 1873 doğumlu Tanburi Cemil Bey'in ölüm tarihi de 1916’dır. Yani şiirin yazıldığı tarihten sadece 11 yıl eskidir. Yahya Kemal 1884 doğumlu olduğuna göre Tanbûri Cemil Bey çağdaşıdır. Tanışıp görüşmüş, dost olmuş olmaları da mümkündür. Necdet Yaşar, Yahya Kemal’in “O bir dahidir, eğer o dahi değilse, dahi kimdir” dediğini de aktarıyor. Nâzım Hikmet’in Tanburî Cemil Bey için yazdığı ‘‘Cemil Ölürken’’ isimli bir şiiri var. Münir Nurettin Selçuk’un da üstada hayranlığını her zaman ifade ettiği biliniyor.
Tanburi Cemil Bey döneminin en üretken isimlerinden. İyi bir tesadüfle fonogramın ve gramafonun yaygınlaştığı bir dönemde eserlerini icra etmiş ve bunlar yüzlerce taş plağa kaydedilmiş. Bu denli çok kayıt yapabilmiş olmasının da ününe, çok dinlenmesine bağlı olduğunu düşünüyorum.
Cemil Bey “Türk mûsiki tarihinin en büyük tanbur virtüozlarından” sayılıyor, aynı zamanda “Eline aldığı herhangi bir sazı kısa bir müddet sonra çalabilmesiyle” de ünlü. Tanbur, lavta, kemençe, ud ve viyolonseli aynı ustalıkla çalarmış. Zaten kayıtlarında da bu çalgıları kullanmış. (bkz. islamansiklopedisi.info). Tanburda yayı ilk defa onun kullandığı belirtiliyor. Yani yaylı tanburun mucidi. Hacı Ârif Bey, Giriftzen Âsım Bey, Mûsâ Süreyyâ Bey, Ûdî Nevres gibi  döneminin büyük üstadlarıyla çalmakla kalmamış Godowski ve Hegey gibi ünlü piyano virtüozları ile de tanışmış. Kendinden sonra gelen sanatçılara örnek olmuş bir üstad. Ama Alaturkanın uslüne de bağlı olduğu belirtiliyor. Kendine has icra biçimleri ile Alaturka müzikle Klasik Batı Müziğini birbirine yakınlaştırmış. Yani gelenekten yepyeni şeyler çıkartıyor. Yenilikçi, öncü bir sanatçı.
Döneminde çok tanınmış, sevilmiş. Padişahların huzurunda çalmış, veliahtlara, sultanlara ders vermiş. Ama içine kapanık yapısı, prensiplerine bağlılığı ve sert kişiliği ile giderek yalnızlaşmış. 43 yaşında öldüğünde cenazesine mahalle bekçisi dahil 13 kişinin katılmış. Mezarı Mevlanakapı'da, Merkezefendi Mezarlığı’ndadır, dense de mezar yerinin bile bilinmediği belirtiliyor. Bu kadar gözden ve gönülden ırak dünyayı terk etmiş.
Unutulmak tozlarının ardında kaybolmuş gibi görünse de dikkatli müzikseverler ve yazarlar onu keşfetmiş, kayıtlarını dinlemiş, hakkında kitaplar yazmışlar. Oğlu Mesut Cemil’in ve Beşir Ayvazoğlu’nun kitapları ilk akla gelenler. Lütfiye Aydın’ın romanı “Dehanın Sesi” de (Remzi Kitabevi) yeni yayımlandı.  
Tanburi Cemil Bey ölümünün 100. yılında hem çeştili toplantı ve sempozyumlarla anılıyor hem de taş plağa yaptığı kayıtlar CD olarak yayımlanıyor. Bunların en yenisi İBB Kültür AŞ’nin yayımladığı “Tanburi Cemil Bey Hazinesi”. İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Öğretim Üyesi Mehmet Bitmez’in 35 yıllık arşiv taramaları ile derlediği taş plak kayıtları 10 CD’ye aktarılmış. CD’lerle birlikte 72 sayfalık bir kitapçıkla Tanburi Cemil Bey’in yaşam öyküsü ve sanatı anlatılıyor. 
14.09.2016

Cuma, Eylül 09, 2016

 

“İleriye, yeni Noel yıldızına doğru gidiyordu kayık; engine doğru”



August Strindberg Açık Deniz Kenarında’dası “entelektüel, içe dönük ve aykırı” kahramanının kafasındaki modele göre şekillendirmek istediği ada halkıyla ve aşkı bulduğunu sandığı kadınla yaşadıklarını, kendi kendiyle hesaplaşmasını ve iç çelişkilerini anlatan bir modern klasiik.  
August Strindberg daha çok oyunları ile tanıdığımız bir yazar. Türkiye’ye Muhsin Ertuğrul tanıtmış. Necatigil Açık Deniz Kenarında’ya yazdığı önsözde “Baba” adlı üç perdelik dramının 1936-37 tiyatro mevsiminde İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda ikinci kez sahnelendiğini ve oyunun kitap halinde yayımlandığını yazıyor. Necatigil’in sözünü ettiği çeviri Muhsin Ertuğrul’un. Ama Strindberg’in oyunları Türkçede on yıl önce, 1926’da yine Muhsin Ertuğrul çevirisi ile yayımlanmış. Cehennem adlı oyunu Halk Kitabhanesi Yayınları’nda çıkmış. Milli Kütüphane kayıtlarına göre Strindberg’in oyunları günümüze dek sürekli kitap olarak basılmış. Bu oyunların Devlet Tiyatrosu ve İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sık sık sahnelendiğini biliyoruz. Açık Deniz Kenarında dışında düzyazıları ise Türkçeye pek çevrilmemiş. Büyük ustayı sanki yeni keşfediyoruz. Bir Delinin Savunması (çev. Mukadder Yakupoğlu, Mor yay.), Inferno (çev. Emrah Saraçoğlu, Encore yay.), Gizli Günlük (çev. Işık Türkşen, Sel yay.), öyküler seçkisi Barut Ağacındaki Kırlangıç Ne Söylüyor? (Çev. Harika Karavin, Alakarga yay.) adlarıyla yakın geçmişte yayımlanmış. Yayınlanmış ve sahnelenmiş 60 oyunu, 30 düzyazı eseri olan bu büyük ustaya pek ilgi göstermemişiz. August Strindberg’in Türkçedeki kült eseri, ilk baskısı 1951’de Milli Eğitim Bakanlığı Klasikleri’nden yapılan Açık Deniz Kenarında’dır (4. bsk. Temmuz 2016, çev. Behçet Necatigil, Everest yay.). Kuşkusuz bu ünde Behçet Necatigil ustanın harika çevirisinin katkısı büyüktür. Zira bu roman yazarın başyapıtları arasında anılmıyor.         
Strindberg bir deneme yazarı, şair, ressam, romancı ve oyun yazarı olarak tanınmış olsa da ülkesi dışında daha çok oyun yazarı olarak bilinir diyor biyografileri. İlk yapıtı, 13 Eylül 1870'de sahnelenmiş. Yani yazarlığa oyunlar yazarak başlamış. Başarısız bir oyunculuk denemesi de olmuş. Bir yandan oyunlar yazarken edebiyatın diğer dallarında da ürünler vermiş, gazetecilik ve ressamlık yapmış. 1881’de sahnelenen “Olaf Usta” ile ün kazanmış. Geçimini yazarak sağlamaya başlamış.
August Strindberg'in eserlerinin yaşam öyküsünden kaynaklandığı, izler taşıdığı belirtiliyor. Strindber 1849'da Stockholm'de dünyaya gelmiş. Aristokrat bir baba ile işçi sınıfından dindar bir annenin yedi çocuğundan üçüncüsü. Yedi yaşındayken intihara kalkışmış. 13 yaşındayken annesi verem olup ölmüş. Tıp öğrenimini yarım bırakmış. Geçimini tiyatrolarda muhasebecilik yaparak sağlamış. Daha sonra modern diller ve estetik okumuş. Olaylı evliliklerle dolu bir aşk hayatı var. İyi gitmeyen evliliklerinin kadınlara bakışını olumsuz etkilediği söyleniyor. “Kadın düşmanı” olarak bilinmiş.  
Kadınları küçümseyici anlayışı, evliliğe bakışındaki kötümserlik eserlerine de yansımış. Nietzsche ile tanışması, eserlerini okuması insanlığa bakışını etkilemiş. Nietzsche’nin “Üstinsan” anlayışını benimsemiş ve eserlerine yansıtmış. Açık Deniz Kenarında’da hem “üstinsan” anlayışının hem de kadınları küçümseyici bakışının etkili olduğu anlaşılıyor.    
Romanın başkahramanı Axel Borg, akademik yaşamında çok başarılı olabilmesi mümkünken hocaları ve akademisyen arkadaşları ile pek anlaşamadığı için üniversitedeki görevini bırakıp balıkçılık uzmanı göreviyle İsveç’in kuzeyindeki bir adaya gider. Ama daha adaya gitmek üzere bindiği kayıkta halk ve görevlilerle yıldızı barışmaz. Axel Borg’u konuşma biçimi, görünüşü, giyimi ve tavırları nedeniyle sevmezler. Onlardan farklı, daha üstün olduğunu hissettiren bir hali vardır. Daha ilk sayfada kendisine “Bücür Bey” lakabının takıldığını okuruz.
Kayıktakilere ettiği ilk cümlelerle de Axel Borg’un da onları küçümsediğini, sevmediğini ve de her şeyi ben bilirim havasında olduğunu görürüz.
Axel Borg adaya yerleştikten sonra da köyde yaşayanlara karşı tavrı değişmez. Onları bir “sürü” (bilinçsiz hayvanlar) olarak görmektedir, güdülmeleri, yönlendirilmeleri gerekir. Bu tavrının kendince felsefi nedenleri vardır. Odasına kapanıp kendiyle hesaplaşmalara girdiğinde neden herşeyi geride bırakıp bu adaya gelmek durumunda kaldığını, yaşam felsefesinin, insanlara ve aşka bakışının da nasıl şekillendiğini uzun uzun anlatır ki bence romanın en çok sarkan bölümleri de bunlar. Sanıyorum Strindberg kahramanının, dolayısıyla kendi bakışnın iyi anlaşılması için bunu gerekli görmüş, bence gereksiz zira romanın yapısı çok güçlü, anlatımı harika.
Axel Borg’un doğaya bakışında Darwin, insanlara ve yaşama bakışında Nietzsche’nin “Üstinsan” anlayışı belirleyici olmuş. Kadınlara da Nietzsche’den farklı bakmıyor. Asuman Kafaoğlu Büke’nin de belirttiği gibi “İnsanları üç ana sınıfa ayıran Axel için, bilinçliler, kendi kendini aldatanlar ve bilinçsizlerden oluşur insanlık. Bilinçsizler sınıfına ‘çocuklar, çoğu katiller, kadınlar ve bazı deliler’ girer çünkü bunların hepsi subjeyi objeden ayırmak yeteneğinden yoksun, henüz yarı yarıya memeli hayvan düzeyinde yaşayan yaratıklardır.” (06.02.2009, Radikal Kitap).
Adaya uzun bir tatil için geldiğini söyleyen genç, güzel ve hafif meşrep Maria ile ilişkisini de bu görüşleri etkiler, onun kendisine sorgusuz sualsiz itaat etmesini bekler. Bu itaati görmeyip, kendisinden bir şeyler beklendiğini anlayınca da sevgi ile yaklaşan kadını kendiden uzaklaştırmak için elinden gelen her şeyi yapar. Gerçi bu tavrından sonra çok pişman olur ama iş işten geçmiş olacaktır.         
Geriye tek dost olarak doğa ve Baltık Denizi kalmıştır. Strindberg doğayı, denizi müthiş betimlemelerle anlatır, bu betimlemeler aynı zamanda kahramanının psikolojisini derinlemesine yansıtır ve biz de Behçet Necatigil’in doyumsuz Türkçesi ile okuruz.    
Google’da aradığınızda Yrd. Doç. Dr. Nilüfer İlhan’ın “Üstün İnsan Kavramı Merkezinde Açık Deniz Kenarında ve Yaban Romanları Üzerine Bir Karşılaştırma Denemesi” başlıklı incelemesi çıkıyor. Nilüfer İlhan Axel Borg’la Yaban’ın Ahmet Celâl’i arasındaki “benzerlikler ve farklılıklara” dikkati çekiyor. Açık Deniz Kenarında bana Melih Cevdet Anday’ın Raziye’sini anımsattı. Raziye’nin başkahramanı Dayı da hem birlikte yaşadığı köylüleri ve evlat edindiği Raziye’yi küçümser, hem de onlara bir şeyler öğretmeye çalışıp değiştirmeye çalışır. Köylüler onu sevmeyip, benimsemedikleri gibi, söylediği doğru şeyleri uygulamaz ve yanlış olduğunu bile bile geleneklerine ve dine daha da çok sarılırlar. Adını değiştirip Vedia yaptığı Raziye ise ona pek kulak asmaz, gönlünce yaşar.     
Açık Deniz Kenarında’ya dönersek, bir kendiyle yüzleşme, hesaplaşma romanı olduğunu söyleyebiliriz. Axel Borg topluma ve kadınlara “üstinsan” anlayışı ile bakar ve derin bir hayal kırıklığına uğrar. Sonuç olarak yapayalnız bir insan olarak kalır. Deli muamelesi görüp, toplumdan tamamen dışlanır. 
Açık Deniz Kenarında gerçek bir klasik, her zaman okunacak, edebi tad alınacak, yaşam ve insan ilişkileri için dersler çıkartılacak büyük bir eser.

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?