Cuma, Eylül 19, 2014

 

Ömürdeğer


M. Sadık Aslankara “Ömürdeğer”de seksenlik bir yazarın o güne kadar yaşadıklarını değerlendirmesini, geçmişiyle hesaplaşmasını farklı düzlemlerde anlatıyor.
Mutlu Varlık Tunçoku Cumhuriyetin 10. yılında, 1933’de doğmuş. Bir cumhuriyet savcısının oğlu. Küçük ilçelerde meslek yaşamını sürdüren babanın tek amacı oğlunu iyi okullarda okutup cumhuriyet için iyi bir vatandaş, faydalı bir kişi yetiştirmek olmuş. Mutlu Varlık belki babasının hayal ettiği işi yapmamış ama ünlü bir tiyatro yazarı olmuş.
Mutlu Varlık’ı doğup büyüdüğü Sarayköy’deki Devlet Tiyatrosu’nun açılışına giderken tanıyoruz. Yıl 2013. Saraykent adını almış olan kentteki tiyatro perdelerini Mutlu Varlık’ın bir oyunu ile açacak ve galada yazarın sekseninci yaşı da kutlanacak.
Sarayköy, Denizli’nin bir ilçesi ve “Ömürdeğer”in (Ağustos 2014, Can yay.) yazarı M. Sadık Aslankara’nın doğum yeri. Sarayköy üzerinden romanın kahramanı Mutlu Varlık ile Aslankara arasında bir bağ kurabilir ve Aslankara, Mutlu Varlık’ta kendini mi anlatıyor, kendiyle mi hesaplaşıyor diye sorabiliriz. Kuşkusuz her yazar karamanlarına kendinden bir şeyler katar ama okur olarak ben yazarın yaşam öyküsü ile roman kahramanının yaşadıklarını karşılaştırarak yapılan değerlendirmelerin doğru olmadığını düşünüyorum. O bir başka okuma türü ve sanırım edebiyatın sosyolojisine girer. Bu romanı okurken böyle bir iz sürmeye çalışmak olası. M. Sadık Aslankara romanları, öyküleri, yazıları ile tanıdığımız bir yazar ama tiyatro eserleri de vermiş. Özellikle Denizli’de tiyatronun gelişiminde önemli roller oynamış. Onlarca yıllık emeğin sonucunda da Denizli, Devlet Tiyatrosu sahnesi olan nadir kentlerden biri olmuş. Denizli Devlet Tiyatrosu 24 Kasım 2011’de perdelerini açmış. Ekşi Sözlük’teki yorumlara göre Denizlililer Devlet Tiyatrosu’na büyük ilgi göstermiş, 550 kişilik salonda tüm oyunlarını kapalı gişe oynuyorlarmış. 
Romanda kullanılan diğer adlandırmaları dikkate alırsak Aslankara’nın Sarayköy’ü simge olarak kullandığını düşünebiliriz. Mutlu Varlık otel odasının penceresinden baktığında denizi görüyor oysa Sarayköy denize oldukça uzak bir ilçe. Tıpkı bağlı olduğu Denizli gibi. Ben romanı Denizli’de geçiyormuş gibi okudum. Bir başka okur Sarayköy’de simgelenen kenti bir başka Anadolu kentini düşünerek okuyabilir. 
Mutlu Varlık tipik bir “huysuz ihtiyar”. Hemen her şeye eleştirel gözle bakıyor ve hiç memnun olmuyor. 80 yaşına girdiğini bile kabul etmiyor. Oyununu sahneleyecek tiyatronun binasından başlayıp müdüründen oyuncularına dek her şeyi için söyleyecek sözleri var. Oyunun son provasında tiyatro oyuncuları ile buluşması, daha sonra ziyaretine gelen edebiyat dergisi çıkartmak isteyen genç ve kız arkadaşı ve kendi çabalarıyla tiyatro kurmakta olan gençlerle sohbetlerinde hep bu bakışı görüyoruz. Mutlu Varlık günlük hayatında yalnız bırakılmaktan ne kadar şikayetçi ise tiyatrocuların ve gençlerin onu önemli bir tiyatro yazarı olarak görüp saygı göstermeleri, fikir danışmalarından da memnun değil. Esas memnun olmadığı ise bizzat kendisi.
Mutlu Varlık, otel odasında yalnız kaldığında kendi ile büyük bir hesaplaşmaya giriyor. Kuşkusuz doğup büyüdüğü Sarayköy’ü Saraykent adını almış ve geçmişten hiçbir iz bırakmamacasına değişmiş bulmak anılarının canlanmasına ve geçmişi ile hesaplaşmasına neden olmuştur ama esas tetikleyici unsur başrolde oynayan kadın oyuncunun ona “Nili”yi hatırlatmış olması. “Nili”, tam adıyla Nilüfer Özmen, Mutlu Varlık’ın içindeki yazarlık cevherini keşfedip onu bu yolda ilerlemeye yönelten edebiyat öğretmeni, ilk (platonik) aşkı.
Mutlu Varlık, oyuncularla sahnelenecek eserindeki kadın karakterler hakkında konuşurken ömrü boyunca hep Nili gibi kadınları aradığını, bulamayınca da oyunlarındaki tüm kadınları Nili’ye benzettiğini fark ediyor.
Nili’yi hatırlaması ile de kendi ile özellikle yazarlık yaşamı hakkında bir hesaplaşmaya giriyor. Mutlu Varlık kendini Leyla Erbil, Ferit Edgü, Tahsin Yücel, Erdal Öz gibi 50 Kuşağı'ndan bir yazar olarak görüyor. Onlar gibi 50’li yıllarda dergilerde öyküler yayımlatarak edebiyata başlamış. 60’lı yıllarda yayımlanan ve iyi eleştiriler alan öykü kitabının yayımlanışına kadar da 50 Kuşağı’ndan bir yazar olarak değerlendirilmiş. Ama sonra tiyatro yazarlığına yönelmiş ve bir daha öykü yayımlatmamış. Ünlü bir tiyatro yazarı olmasına rağmen o hep tiyatro yazarlığını teknik bir şey olarak görmüş ve iyi bir edebiyatçı olarak anılmayı arzulamış. Şimdi, seksen yaşında ve ömrünün son demlerinde olmasına rağmen yazdığı romanla edebiyata dönüş yapmayı kuruyor. Ama bir yanıyla gerçekçi biri olduğu için de “kim basar benim romanımı, kim hatırlar” diye düşünmeden edemiyor ve bir türlü romanının son düzeltmelerini bitirip yayımlatamıyor.                
Mutlu Varlık’ın kendi ile hesaplaşması, tiyatrocularla, edebiyat ya da tiyatro heveslisi gençlerle buluşmalarında düşündükleri yazarın, yazarlık, yaratma sorunları, edebiyat ve tiyatro alanlarındaki ilişkiler, değer yargıları gibi birçok konuda görüşlerini paylaşmasını da sağlıyor.
M. Sadık Aslankara’nın yer isimlendirmede simgeselliği tercih ettiğini söylemiştim. Romanın ikinci boyutunun geçtiği “Birada” böyle bir yer. Burada küçük bir karmaşa olduğunu belirtmeliym. Roman 1933’den 2013’e dek süren somut bir zaman aralığında Türkiye’de yaşananları Mutlu Varlık’ın yaşam öyküsüne bağlı olarak parça parça anlatıyor. Sarayköy, Ankara, İstanbul, İzmir gibi gerçek yer adları da var ama diğer yandan da “Birada”, “Anaada” gibi yer adları var. Mutlu Varlık’ın Sarayköy’de yaşadıkları ne kadar gerçekçi bakış açısıyla yazılmışsa “Birada”da yaşadıkları da o kadar masalsı hatta ütopik.
“Birada”da roman distopya halini alıyor. Mutlu Varlık, yılın büyük bir bölümünü adanın yüksek bir tepesindeki bir değirmende geçiriyor. Eray Ak’ın da belirttiği gibi (Cumhuriyet Kitap, 21.08.2014) “Tunçoku'nun adası, geniş Türkiye fotoğrafının küçük ölçekte resmedilmiş hâli adeta.” Oradaki insan ilişkilerini, yaşananları seksenlik Mutlu Varlık’la 14 yaşındaki Merve arasında yaşanan karşılıksız aşk ilişkisinden yola çıkarak anlatıyor Aslankara. Mevcut iktidarın nasıl din temelli bir otokrasiye dönüşeceğini, insan hayatının her anının kontrol altına alınıp farklı düşünen hiç kimseye yaşam hakkı tanınmayacağını öngörüyor.
Mutlu Varlık’ın Merve ile yaşadıkları, özellikle cinsel çağrışımlı sahneler, Merve’nin Mutlu Varlık’ın zaafından faydalanmak amacıyla yaptığı kışkırtıcı hareketler ilk anda Nabokov’un Lolita’sını hatırlatıyor. Ama işe Merve’nin babası ve diğer adalılar karışınca esas bağın Melih Cevdet Anday’ın “Raziye”si ile kurulduğunu görüyoruz. Raziye’dekine benzer bir aşk üçgeni var ve Mutlu Varlık’ın adalılarla ilişkileri, onlara bakışı yoğun olarak Raziye’nin dayısını anımsatıyor. Aslankara da bu benzeşmelerin farkında olduğu için hem Lolita’yı (s. 90 – 91), hem de Raziye’yi anıyor, kahramanının yaşadıklarıyla karşılaştırıp tartışıyor (s. 154). Mutlu Varlık’a yaşadıklarım Razide’kine benzemeyecek dedirtiyor ama Birada’da yaşananlar Raziye’nin 2013 versiyonu gibi. Türk aydını Türk halkını, Türk halkı Türk aydınını anlamıyor. Türk aydını görüşlerini anlatmaya çalışınca da önce garipseniyor, dışlanıyor, sonra da düşman görülüp yok edilmeye çalışılıyor. 
18.09.2014

Etiketler: ,


 

Hepimiz Teşvik Almışız



“Sinemaya 26.9 milyon veren devletin edebiyata 463 bin lira vermesi adil midir?” diye sorarak bitirmiştim geçen haftaki yazımı. Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Hamdi Turşucu arayıp edebiyata doğrudan ya da dolaylı yollardan verilen desteğin 463 bin liradan ibaret olmadığını söyledi. Kütüphanelere kitap alımı, TEDA çeviri destek programı, uluslararası kitap fuarlarına edebiyat ajanslarının katılımı gibi desteklerin yıllardır verildiğini de ekledi.
2014 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı halk kütüphanelerine kitap ve süreli yayınlar alımı için 9.240.000 lira bütçe ayrılmış, Bu bütçe çeşitli kaynaklardan yapılan aktarmalarla 10.555.000 liraya yükseltilmiş. Kitap alımına 8.025.000 lira, dergi alımına 2.530.00 lira bütçe ayrılmış. 2013 yılında bütçe 9.070.000 liraymış. Bu bütçe ile 1.202.320 adet kitap satın alınmış. 263 dergiye de abone olunmuş.
Halk kütüphanelerine kitap alımı, zamanında hem bütçesinin çok az olması hem de kitap alımındaki yöntemler nedeniyle çok konuşulmuştu. Dönemin bakanının siyasi eğilimine göre hatta milletvekili seçildiği ile göre kitap alımları yapılmasını ben de eleştirmiştim. On yılı aşkın bir süredir kitap alımları sektör temsilcilerinin de yer aldığı “Yayın Seçme Kurulu” tarafından yapılıyor. Başvuru yapan hemen her yayınevinden halk kütüphanelerinin ihtiyaçları göz önüne alınarak kitap alındığı, bir ayrıma gidilmediği görülüyor. Aynı şekilde dergi aboneliğinde de bir ayrım yapılmıyor. Neredeyse tüm edebiyat dergilerine abone olunmuş. Okura ulaşmakta büyük güçlük çeken, kitapçılarda bulunmayan edebiyat dergileri bakanlık desteği ile yaşıyor bile denilebilir.
2005 yılında başlatılan Türk Edebiyatının Dışa Açılımı Projesi (TEDA) ile bugüne dek 54 dilde 1456 esere destek verilmiş ve 1233 kitap yabancı dillerde yayımlanmış. TEDA desteği ile yayınlanmış son 30 kitap arasında Ayşe Kulin, Yaşar Kemal, Sabahattin Ali, Ahmet Ümit, Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Pamuk, Sevgi Soysal, Tuna Kiremitçi, Nâzım Hikmet, Hakan Günday gibi yazarların kitapları var. 1233. kitap Ömer Seyfettin’den “Seçme Hikâyeler”, Makedonca’da Almanah Yayınevi’nden çıkmış. (bkz. teda.gov.tr) 2014 yılında TEDA desteği için 2.250.000 lira ayrılmış. TEDA programı ile eşgüdümlü olarak 2006 yılından beri uluslararası kitap fuarlarına edebiyat ajanslarının katılımı da destekleniyor.   
Kütüphanelere kitap alımı, dergi abonelikleri, TEDA destekleri toplanınca edebiyata doğrudan ya da dolaylı yolla verilen desteğin 13 milyon 268 bin liraya ulaştığını görüyoruz. Uluslararası kitap fuarlarına katılım, edebiyat ajanslarına verilen destekler, bakanlıkça hazırlatılan anma kitaplarına harcanan bütçe bu toplama dahil değil. Onları da eklersek edebiyata verilen destek herhalde 15 milyon lirayı bulur, hatta aşar.
Edebiyatı teşvik projesi aleyhinde kampanya yürütenlerin bu desteklere karşı çıkmadığı gibi bazılarının yıllardır ticari işlerini bu destekler sayesinde yürüttüklerini biliyorum. Hemen hepsinin kitapları halk kütüphanelerine alınıyor, TEDA desteği ile yabancı dillerde yayımlanıyor, bakanlık desteği ile ajansları uluslararası fuarlara katılıp eserlerinin çeviri haklarını satmak için çalışıyor ve bakanlığın abone olduğu dergilerde şiir ve öyküleri yayımlanıyor. Sonra da destek alanları katillerle işbirliği yapmakla suçlamaya kadar varan hakaret, iftira ve küfürlerle, “Devlet edebiyatı teşvik etmesin” diye kampanya yürütüyorlar.
“Ele verir talkını kendi yutar salkımı” diye bu duruma çok uygun bir atasözümüz var. Edebiyatı teşvik programının seçici kurulunun, destek alanların gizli tutulmasını, açıklanmamasını kıyasıya eleştirenlere soruyorum; Yıllardır destek aldığınız kurullarda kimlerin yer aldığı, kimlere, ne kadar destek verildiği açıklanıyor mu? Daha da önemlisi siz hangi kurullardan, kaç yıldır, ne kadar destek aldınız? Neden hep suskun kaldınız, aldığınız destekleri hiç açıklamadınız?  
17.09.2014

Cuma, Eylül 12, 2014

 

Rüyası Bölünenler



Yavuz Ekinci “Rüyası Bölünenler”de dağa çıkan kardeşini bulmak için Türkiye’ye dönen bir mültecinin yaşadıklarını ve kendi ile hesaplaşmasını anlatıyor.
Tevrat ve Kuran’da yer alan Yusuf Kıssası Türk Edebiyatında birçok yazarın ilgisini çekmiş farklı yaklaşımlarla, farklı boyutlarda örtük ya da açık göndermelerle Yusuf ve babası Yakup’un yaşadıkları işlenmiş, yeni bakışlar, yorumlar getirilmiş. Halk arasında da Yusuf Kıssası yaygın olarak bilinir. Yavuz Ekinci, romanın giriş sayfasına Tevrat’ın Yaratılış bölümünden “Yakup Yusuf’u öbür oğullarından çok severdi. Çünkü Yusuf onun yaşlılığında doğmuştu” diye başlayan Yusuf’la ilgili iki kısa paragraf alıntılayarak açık bir gönderme yapmış.
Yavuz Ekinci Sibel Oral’la yaptığı söyleşisinde “Yakup oğul hasretini simgeler çünkü Yusuf’un yolunu gözlerken oğlunu özlemekten kör olur yıkılır. Çocuğu dağa giden her baba da tıpkı Yakup’un Yusuf’un yolunu gözlediği gibi çocuklarının yolunu sabırla ve özlemle gözler” diyor (Cumhuriyet Kitap, 28.08.2014).
Yavuz Ekinci “Rüyası Bölünenler”i (Ağustos 2014, Doğan Kitap) Yusuf Kıssası’nın başlangıç bölümünden yola çıkarak iki ana eksende gelişiyor. Bunlardan birincisi romanın merak unsurunu da oluşturan İsmail’in hasta yatağında ölmek üzere olana babasına Yusuf’u ölü ya da diri getireceğine söz vermesi ile anlatılmaya başlıyor. Yusuf bölgedeki, Batman’daki bazı gençler gibi mücadeleye katılmak üzere dağa çıkmıştır. İsmail kardeşini ölü ya da diri bulmak için yola düştüğünde birçok macera yaşar. Kandil’e varana kadar da yaşamına birçok yeni insan ve dolayısıyla öykü girer. Dağa çıkan evladından bir haber almak isteyen, ölü mü diri mi olduğunu bilmek isteyem tek kişi Yusuf’un babası değildir. Bu uğurda birçok kişi yollara düşmüştür.
Yavuz Ekinci, romanın bu ekseninde bugüne dek pek merak edilmeyen, sorgulanmayan bir sorunu tartışmaya açıyor. Çocukları dağa çıkan ailelerin neler yaşadıklarını ana babaların ne acılar sıkıntılar çektiklerini anlatıyor. Çocuklarını bulmak için birçok anne babanın yollara düşmesi, o uğurda çektikleri yaşananlar sosyolojik - psikolojik olarak da incelenmeye değer.
“Rüyası Bölünenler”in ikinci ve daha ağır basan ekseni baba oğul ilişkisi. Yavuz Ekinci romanı Yusuf Kıssası’ndan yola çıkarak yazmış olsa da daha başlangıçta ve temelde çok önemli bir farklılık var. Kardeşleri Yusuf’u kıskanmıyor. Aksine seviyorlar ve babaları gibi Yusuf’un gidişinin tek sebebi olarak ağabeyleri İsmail’i görüyor ve yine babaları gibi İsmail’i suçluyorlar. İsmail de babasının Yusuf’a aşırı düşkünlüğünü garipsese de kardeşine düşmanlık duymuyor.  
İsmail, siyasi baskılardan yılarak 18 yıl önce Almanya’ya iltica etmiş ve babası hemen onu lanetlemiş, “Mezarıma bile gelme” demiş. Bu lanetlemenin derinlerinde nelerin yattığının, babasının İsmail’e neden böylesine sevgisiz ve nefret dolu olduğunun ayrıntılarına girmiyor Yavuz Ekinci. En sevilen çocuk Yusuf olduğuna göre oğlu İsmail’in tekrar hapislere düşüp işkencelerde ölmemek ya da bir faili meçhule kurban gitmemek için kaçmasına neden bu kadar büyük ve olumsuz tepki gösterdiğini anlayamıyoruz.
Babanın en sevdiği evladı Yusuf’un dağa çıkması ile İsmail’in devrimciliğini ve bu uğurda yurtdışına kaçışını birbiri ile ilintilendirmesi ise en azından ilk yıllar için mümkün değil.  İsmail yurtdışına kaçtığında Yusuf küçük bir çocuk. Ne kadar bu durumun farkındaydı, annesi ve babası bu durumdan ne kadar etkilendi, kardeşlerin tavrı neydi anlatılmıyor. Yusuf ağabeyi İsmail’i idolleştirimiş, onun gibi olmak amacıyla siyasi mücadeleye girmiş ve sonuçta dağa çıkmış olabilir ama böyle bir durum var mı açıkca anlayamıyoruz.
İsmail’in 18 yıl sonra evine dönmesine kimse sevinmiyor. Aksine herkes İsmail’e kızgın ve öfkeli. Yusıf Kıssası’ndan farklı olarak kardeşlerin kızdığı, kıskandığı Yusuf değil İsmail oluyor. Babalarının Yusuf’un hasretiyle hastalanıp ölmek üzere olmasından İsmail’i sorumlu tutuyorlar ve tıpkı babaları gibi onu öfkeyle karşılıyorlar. Roman kıssaya uygun olarak gelişseydi İsmail’i böyle karşılamazlardı. Kıssaya göre bütün kardeşler birlikte davranarak       
Yusuf’u evi terk etmeye zorluyor. Bu arada parantez açıp söylemeliyim romanda annenin hiçbir rolü yok. Babanın çocuklarına karşı bu tavrına anne nasıl tepki gösterdi merak etmemek elde değil ama anne anlatılsaydı roman ana mecrasından kayardı, onu da belirtmeliyim.
İsmail Batman’a kardeşinin izini sürmesini sağlayacak bağlar kurup kardeşinin izinden Kandil’e doğru yol alırken daha derinlemesine işlense bir macera romanının önemli unsurları olacak şeyler yaşıyor. Mevcut siyasi durum nedeniyle karmaşık bir ilişkiler ağı var. Kimin ne olduğunu, ne amaçla çalıştığını anlamak mümkün değil. Hemen herkes birbirinden ajan mı diye kuşkulanıyor. Dışıarıdan bakışla 18 yıl sonra çıkıp gelen İsmail’in de bir ajan olması kardeşini arama bahanesi ile Kandil’e kadar girip bilgi toplaması ilk akla gelebilecek olasılık. Böyle kabul edilirse de İsmail kurduğu bağlantılar tarafından kasten yanlış yönlendirilebilir ve başına akla gelmeyecek şeyler gelebilir.
Batman’a ayak bastığı andan itibaren izlendiğinden kuşkulanıyor İsmail. İzleyenler polis de olabilir başkaları da, bilemiyor. Batman’da İsmail’i iki genç sürekli ve kendilerini saklama gereği görmeden izliyor. Alnına silahı dayayıp üstünü arıyorlar. Siyah camlı bir Renault peşinde ve bir yerde de yolunu kesiyor. İsmail bu durumlardan çeşitli tesadüflerle ya da son anda başına bir şey geleceğini hissederek kaçarak kurtuluyor.
Yavuz Ekinci Batman’da İsmail’in yaşadığı olayları derinlemesine anlatmamış, bölüm sonlarında ucu açık, sonunda ne olduğunu bildirmeyen birkaç cümleyle değinip merak unsuru olarak bırakmış. İsmail’in sınırı geçip Irak’ta Kürdistan Özerk Bölgesine ulaşması ile bu casus romanlarını andıran hava iyice yoğunlaşıyor.
İsmail çok sevdiği memleketini terk etmesine neden olan olayların, anıların tekrar canlanması nedeniyle her şeyden kuşkulanıyor ve korkuyor. Batman’da yaşadıkları da bu halini iyice derinleştiriyor. Ama kardeşini bulmak istiyorsa birilerine de güvenmek zorunda. Her şeyin muğlak olduğu bir ortamda kuşkularla, korkularla bir yere varmak mümkün değil, kendisini olayların akışına bırakması gerek ve öyle de yapıyor.
Arada bir de sevda öyküsüne dönebilecek bir ilişki var. İsmail Kandil’e doğru yol alırken bir kahvehanede Şevda adlı genç bir kadınla karşılaşıyor ve aralarında hemen bir sıcaklık doğuyor. Şevda, İsmail’e doğru kişileri bulup doğru ilişkileri kurmasında çok yardımcı oluyor. Eski sevgilisini aradığı anlaşılan Şevda’nın başına neler geldiğini merak etmemek elde değil. Yavuz Ekinci anlatmamış. Belki de bir başka romanın konusu olabilecek bir derinlik taşıdığı için silikleştirip bir yerde de romandan çıkartmış. Yavuz Ekinci iyi bir yazar olarak “Romanda bir de aşk olsun” demiyeceğine göre Şevda’nın romana girip çıkışının yapıştırma kaldığını söylemeliyim. Şevda’nın yönlendirmelerini başka bir kahraman da yapabilirdi.     
İsmail tüm bu maceraları yaşarken kendiyle de hesaplaşıyor. Almanya’ya kaçışı ile yalnızlaştığını düşünüyor ve bu ruh halinden rahatsız. Ailesiyle, arkadaşları ile, Batman’la bağları kopmuş. Yalnızlaştıkça daha da ürkekleşmiş, daha çok paranoyaklaşmış. Mücadeleye tekrar katılma fırsatlarını bu ruh haliyle değerlendirmemiş. Yusuf gibi dağa çıkabilir ve mücadeleye katılabilirmiş ama bunu yapmadığı gibi Almanya’da bile bağını sürdürmemiş. Memleketine dönmesi ve sonra Kandil’e doğru yol almaya başlaması ile sürgünde gördüğünden çok daha farklı şeyler yaşandığını anlayınca kendi ile hesaplaşması ve belki de açıkça kendini korkak olarak nitelemesi de daha kolaylaşıyor.
“Rüyası Bölünenler” Yavuz Ekinci’nin belki de en açık yürekli romanı. Birçok olay somut olarak anlatılıyor, kişi ve yer adları açıkca veriliyor. Yavuz Ekinci bunu romandaki gerçeklik duygusunu derinleştirmek için yaptığını söylüyor Sibel Oral’a. Ama “Rüyası Bölünenler” tamamen gerçekçi bir roman değil. Adına uygun olarak rüyalar, kabuslar da var, masalsı yanlar ve anlatımlar da. Yavuz Ekinci Yusuf Kıssası’nın her şairi yazarı etkisi altına alan ögelerine kapılmamış ama kıssadan gelecek etkilere de kendini tamamen kapatmamış. “Rüyası Bölünenler”de de gerçeklikle kurmaca ve masalsılık arasında gidip gelen kendine has anlatım anlayışını sürdürmüş.  
11.09.2014

Etiketler: ,


Perşembe, Eylül 11, 2014

 

“Devlet Edebiyatı Teşvik Etmesin!” mi?



Otuz yıl kadar önceydi. Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Kurulu’nda Kültür Bakanlığı’ndan TYS için destek alması eleştirildiğinde Aziz Nesin şöyle demişti; “Tabii ki destek alacağım. O para devletin ya da iktidarın değil, bizim vergilerimizden geliyor. Bu konuda tek kıstasım devletin bu destek karşılığında müdahale edip etmediğidir. Müdahale etmediği sürece destek alırız. Müdahale etmeye kalktığında da ‘al başına çal’ deriz.”
14 Mart 2012’de Kültür Turizm Bakanlığı’nın Edebiyat Eserlerini Destek Projesi (EEDP) ilk yönetmeliği yayınlandığında ve 25 Aralık 2013’de yönetmelik değişikliği yapıldığında da birkaç köşe yazarı dışında gelişmeler kimsenin dikkatini çekmedi. Onların uyarıları da edebiyat kamuoyunda karşılığını bulmadı. Teşviklerle ilgili ilk açıklama yapıldığı günden itibaren ise söylenti gazeteciliği ile başlayan, sosyal medyada küfür, hakaret ve iftiralarla gelişen bir kampanya yürütüldü. Sonuçta konu soru önergeleri ile meclise de geldi.
Sinema ve tiyatro yıllardır destekleniyor. Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik’in yaptığı açıklamalara göre 2014’de sinemaya 26.979.750 lira, tiyatroya 4.312.000 lira destek verilmiş. Çok eleştirilen edebiyata destek ise sadece 463 bin lira. 
En çok seçici kurul üyelerinin, destek alanların adlarının açıklanmaması eleştiriliyor. Hayatım boyunca şeffaflıktan yana oldum, her şeyin göz önünde yapılmasını savundum. Bu projeye kadar da aynı düşüncedeydim. Ama küfür, hakaretlerle dolu bu yoğun saldırıyı gördükten sonra düşüncem değişti. En naziği “ulufe”, “saray bahşişi” gibi nitelemeler içeren katillerle suç ortaklığı yapmakla suçlamaya dek varan bu saldırı sürerken kurul üyelerinin ve destek alan yazarların isimlerinin açıklanmaması doğrudur. İsimleri açıklansa başlarına gelmedik kalmayacaktı. Söylentiye dayanarak yazılan haberlerdeki isim verme ısrarını da tehlikeli buluyorum. Bakanlığın hatası geç kalmasıdır. Daha ilk haber yayımlandığı gün açıklama yapılmalı, sosyal medyada linç ortamının oluşmasına izin verilmemeliydi.
Teşvik aldığını açıklayan beş şair ve yazara yöneltilen eleştirinin tamamen siyasi temelde olduğunu görünce bu kanım daha da pekişti. Sorgulanması gereken kaç muhafazakâra, kaç solcuya destek verildiği değil projelerin yönetmeliğe uygunluğu, “edebi nitelik” taşıyıp taşımadığı olmalıdır. Bu sorgulama da teşvik alarak yazılan eserler yayımlanmadan yapılamaz.
Seçici kurulun ağırlıklı olarak bürokratlardan oluştuğu iddia ediliyor. EEDP yönetmeliğinde kurul “Müsteşar veya ilgili müsteşar yardımcısı başkanlığında, Genel Müdür ve edebiyat alanında temayüz etmiş kişiler arasından Bakanlık onayı ile belirlenecek 5 kişi olmak üzere toplam 7 üyeden oluşur” deniyor. 7 kişilik kurulda 2 bürokrat var. Tiyatro desteğinde ise kurul dört bürokrat, bir akademisyen ve iki tiyatro yazarından oluşuyor. Yani EEDP kurulu tiyatroya göre çok daha sivil. Bence ilk yönetmelikteki yazar örgütü temsilcilerinden oluşan yapı korunmalıydı. “Edebiyat alanında temayüz etmek” kıstası doğal olarak kuşku yaratır.     
Diğer eleştiri de ölçütlere. “Aday, teşvik için başvurduğu projenin konu ve içeriğinde herhangi bir değişiklik yapamaz” maddesi sınırlayıcılık getirdiği gerekçesiyle eleştiriliyor. “Tarihi romanı yazacağım” diye başvuranın aldığı destekle şiir kitabı yazmasının mantıklı olmadığını düşünüyorum. Önemli olan metnin içeriğine müdahale edilmemesidir. Yönetmelikte içeriğe müdahale yok “özgünlük” arınıyor. Ölçütlerde benim eleştirdiğim “Proje dilinin Türkçe olması”dır. Çok kültürlü, çok dilli bir ülkeden, açılımdan söz ettiğimiz bir dönemde böyle bir sınırlama doğru değil. 
“Devlet edebiyatı desteklememeli” deniyor. Bu cümleyi kuranların TÜSAK tartışmasında devletin sanatı desteklemesinin anayasal bir görev olduğunu söylediklerini hatırlıyorum. Duruma göre mi tavır alınıyor? Aksine edebiyatı teşvikte devlet desteğinin neden bu kadar az olduğunu sorgulamalıydılar. Sinemaya 26.9 milyon veren devletin edebiyata 463 bin lira vermesi adil midir?
10.09.2014

Cuma, Eylül 05, 2014

 

Buz



Anna Kavan yaşam öyküsüyle kültleşmiş, eserinin önüne geçmiş yazarlardan. “Buz” da onun başyapıtı. Gerçeküstü bir dünyada düşle gerçeğin birbirinin içine karıştığı bir öykü anlatıyor Anna Kavan. Çok boyutlu, çok farklı açılardan okunacak, yorumlanacak bir roman “Buz”.  
Ana ekseninde saplantılı bir tutku var. Romanın anlatıcı kahramanı tüm yaşamını bir kızı arayıp bulmaya vakfetmiş. Sadece onu düşünüyor, onu görmek istiyor. Tüm zorlukları aşıp onu arayıp buluyor. Ama kızın ona yönelik bir ilgisi yok. Gelişine sevinmiyor, dostluk göstermiyor, hatta çoğunlukla bir kelime bile etmiyor. Korktuğu belli, bir an önce gitmesini ister gibi bir tavrı var.  
“Bir zamanlar ona deliler gibi âşıktım, onunla evlenmeye niyetlenmiştim. İronik bir şekilde, o zaman amacım onu, ürkekliğinin ve kırılganlığının davet eder göründüğü, dünyanın duygusuzluğundan korumak olmuştu. Aşırı duyguluydu, çok hassastı, insanlardan ve hayattan korkuyordu; kişiliği onu sürekli korkulu itaat durumunda tutan sadist bir anne tarafından hasara uğratılmıştı. Yapmam gereken ilk şey güvenini kazanmaktı, bu yüzden ona karşı hep naziktim, duygularımı zaptetmeye dikkat ediyordum. (...) Ona camdan bir kızmış gibi davranıyordum: ancak ara sıra, o da güç bela, gerçekmiş gibi görünüyordu. Bana duyduğu korkuyu derece derece kaybediyordu, ama çekingen ve kaçamak davranmayı sürdürüyordu. Bana güvenebileceğini düşünüyordum ve beklemeye razıydım. Beni kabul etmek üzereymiş gibiydi; yine de toyluk, duygularının içtenliğini değerlendirmeyi zorlaştırıyordu. Gerçi şimdi evli olduğu adam için beni ansızın terk etti ama, muhabbeti büsbütün yapmacık değildi” (s.24) diye anlatıyor kızla arasında yaşananları. Ama kızın kendisini terk edip evlenmesi, uzak bir yere gitmesi onu caydırmıyor. İzini sürüyor, evini buluyor ve onları ziyaret ediyor. Kız onunla konuşmuyor, hatta birarada bulunmamaya, karşılaşmamaya çalışıyor. Adam da gitmesi gerektiğini düşünüyor ama gidemiyor.
Daha sonra kızın kocasını terk edip ortadan kaybolduğunu duyunca tutkusu tekrar depreşiyor ve izini sürmeye başlıyor. Anlatıcı ona her defasında bulunduğu konumdan kurtarmayı, güvenceli bir konuma getirmeyi teklif ediyor ve her defasında reddediliyor. Kız tekrar bulunup “taciz” edilmemek için olsa gerek bulunduğu yeri terk ediyor ve bunu haber alan anlatıcı tekrar peşine düşüyor, tüm zorlukları aşıp kızı buluyor ve yine reddediliyor.
Anlatıcının kızı bulup güvence almak istemesinin önemli bir gerekçesi de var. Radyoaktif kirlilik ve açıklanmayan bir nükleer patlama nedeniyle bir iklim değişikliği yaşanıyor. Kuzey Kutbu erimeye başlamış, buz kütlesi güneye, Avrupa’ya, şehirlere doğru akıp her yeri kaplıyor. Bu durum büyük karışıklıklara yol açıyor, bir savaş hali ortaya çıkıyor. İnsanlar buzdan kaçmaya çalışıyorlar, devletler bu panik halini engellemeye, onların yer değiştirmesini önlemeye çalışıyor. Anlatıcı kızın izini sürerken birçok olaya karışmak, maceralara girmek durumunda kalıyor. Sanırım roman bu boyutu nedeniyle yayınlandığı yıl yılın bilimkurgu kitabı ödülünü almış. Anna Kavan kısa ve öz bir anlatımla bu atmosferi başarı ile canlandırıyor. Buzdan kaçmaya çalışan, yiyecek peşinde koşan, hayatta kalmaya çalışan insanların birbirleriyle ölümüne mücadelesini, onları önlemeye, düzene sokmaya çalışan asker ve polislerin müdahalelerini inandırıcı bir biçimde anlatmış. Yarattığı atmosfer II. Dünya Savaşı ertesinde yaşanması beklenen nükleer savaş çıksaydı neler olacağının bir öngörüsü olarak da değerlendirilebilir.
Anlatıcıyla kızın av – avcı ilişkisinde bir de üçüncü kişi var; muhafız. Muhafız ülke yönetiminde söz sahibi, güçlü bir kişi, kendisine bağlı silahlı güçler var. Kızı korumasına almış, buzun hareketiyle birlikte yer değiştirdikçe onu da yanında götürüyor, ona önem verdiği, sevdiği belli ama bir çeşit tutsak gibi de kapalı tutuyor. Anlatıcının muhafızla hem mücadelesi hem de dostluğu oluyor. Muhafız anlatıcının kıza nasıl bir tutkuyla bağlı olduğunu biliyor ve görüşmelerini sağlıyor ama dediğim gibi kız her defasında anlatıcıyı reddediyor. Kızın muhafızı terk edip anlatıcıyla gitmemesinin gerekçesi önemli. Muhafız kıza hem sevgiyle yaklaşıyor hem de koruma bahanesi ile ona tutsağı gibi davranıyor, korkutuyor, aslında anlatıcının yaptığı da farklı değil. Kız onunla gelmek istememesinin gerekçesi de bu. Kızın anlatıcıdan kaçıp başka erkeklerle kurduğu diğer ilişkilerinde de konumlanması hep aynı. “Kızı malı gibi gördüğü açıktı. Ben de ona bana ait gözüyle bakıyordum. Kız ikimizin arasında hiçbir şey haline getirilmişti; tek işlevi bizi birbirimize bağlamak olabilirdi. Adamın yüzü beni hep iğrendiren aşırı kibirli görünüşünü takınmıştı. Yine de birdendire onunla tanımlanamaz bir yakınlığım olduğunu hissettim, bir çeşit kan teması, öyle ki bizden ‘iki tane mi olduğunu’ merak etmeye başladım...” diye bu durumu anlatıyor. Anlatıcı kızın izini sürerken karıştığı bir olayda mahkemede tanık olarak dinleneceğinde de “Belirtmek isterim ki tanık bir psikopat, muhtemelen şizoittir, dolayısıyla ona inanılamaz” itirazı ile karşılaşıyor.    
Romanın gerçeküstü ya da düşsel boyutuna gelince roman adamın biraz “hastalıklı” ya da geçimşle bugün arasında gidip gelen bakış açısından anlatılıyor. O nedenle olsa gerek anlatı zaman zaman karmaşıklaşıyor, bulanıklaşıyor. Örneğin kızı ve ressam kocasını ziyaretinde hava çok soğuk ama öykü biraz ilerleyince çok sıcak bir günde yaşanmaya devam ettiğini de görüyoruz. Araya giren bu tip parçalar zaman ve mekanda kaymalar yaratıyor, ama hep kızla adamın ilişkisini anlatan öykü parçaları oldukları için açıklayıcı nitelikleri de var. Dış dünyanın buzlarla kaplı görüntüsü de bu gerçekdışı düşsel yapıyı destekleyip kuvvetlendiriyor.
Eleştirmenler “Buz”da (Haziran 2014, çev. Selahattin Özpalabıyıklar, Everest yay.) anlatılanlarla Anna Kavan’ın yaşam öyküsü arasında benzerlikler buluyor. Kızı tanımlarken “kişiliği onu sürekli korkulu itaat durumunda tutan sadist bir anne tarafından hasara uğratılmıştı” denmesi Kavan’ın annesi ile ilişkisini tanımlaması olarak da kabul edilebilir. Anna Kavan’ın kendisini Kafka’ya yakın bulurken Kafka’nın babası ile yaşadıklarının bir benzerini annesi ile yaşadığını söylediğini biliyoruz. Biraz anlaşılmaz, gerçeküstü bulunan her yazarı Kafka ile ilişkilendirmek, Kafka’ya benzetmek adettir. Genellikle de bu benzetmeler abartılıdır, yerini bulmaz. Anna Kavan’ı da “Kafka’nın kız kardeşi” diye nitelemişler. Kavan’ın soyadında Kafka’ya gönderme yaptığı da biliniyor. Anlatım ve roman kurgusu açısından bakarsak “Buz”da Kafkaesk bir hava var. Zaman, mekan belirsiz, kahramanların birer adı bile yok. Ama Kafka’dan bir adım ileri gittiği, farklılaştığı çok yer de var Kavan’ın. “Buz” güçlü, etkileyici, her okumada farklı boyutlar kazanan, bir çok simgeler gizli, sırrına kolay vakıf olunamayacak bir roman. Yayınlanalı neredeyse 50 yıl olmuş ama hâlâ okunuyor, yorumlanıyor. Anna Kavan adına sürekli sempozyumlar düzenleniyor.
Helen Emily Woods, Helen Ferguson adıyla 6, Anna Kavan adıyla 10 kitap yayımlamış. Ölümünden sonra da 6 kitabı derlenmiş. Türkçede ise sadece üç kitabı yayımlanmış. 1993’de yayımlanan “Buz”u (Yapı Kredi yay.), 1994’de Şefika Komçez çevirisi ile “Uyku Tanrısının Evi” (Mitos), 2005’de Roza Hakmen çevirisi ile “Kartal Yuvası” (Merkez Kit.) izlemiş.
“Buz”un Türkçeye çevriliş ve yayımlanış öyküsünü kitabın girişinde Selahattin Özpalabıyıklar keyifli bir dille anlatıyor. Selahattin Özpalabıyıklar, Borges, Dickinson, Blake gibi şair ve yazarlardan çeviriler yapmış önemli ama az sayıda çevirisi olan bir çevirmendir. Bunda sanırım editörlük mesleğinin başka işlere vakit bırakmamasının payı büyük. Eylül 1993’de ilk baskısı çıkan “Buz”un ikinci baskısı Mayıs 1995’de çıkmış ama nedense Yapı Kredi Yayınları 19 yıldır kitabı tekrar basmamış. O dönem YKY’nin yayın yönetmeni olan Enis Batur çevirisini heyecanla karşıladığı bu kitabın yeni baskılarını neden yaptırmadığını, Anna Kavan’ın diğer eserlerini neden Türkçeye çevirtmediğini yazarsa belki bunların nedenini anlarız. Ama Türk okurun, büyük bir yazarı, Anna Kavan’ı ıskaladığını rahatlıkla söyleyebilirim.  
04.09.2014

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?