Cuma, Temmuz 22, 2016

 

“Jaklin onun gerçek adı değil”



“Soyut resimler gibiydi Jaklin. Uydurmak isteyene mana doluydu, gönlü olmayan içinse deli saçmasıydı” cümleleri Ece Erdoğuş’un romanı “Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz?”in anafikrini oluşturuyor. Kitabın arka kapağına da alıntılanan cümlelerin devamının okursanız nasıl bir kahramanla karşılaşacağınızı daha iyi anlıyosunuz. “Şimdi, tam tamına otuz yaşındayken komodinin gözünde uzun zamandır kullanmadığı bir jilet gizliydi ve kolundaki yara izlerinin üzerinde kocaman, uçuk pembe bir opium çiçeğiyle dalları çiziliydi. Jaklin, Bahariye Caddesi’nin kalabalığında, garsonluk yaptığı bara doğru adımlarını peş peşe dizerken bir roman kahramanı olacağından henüz habersizdi.”
İsminin gerçek olmaması onun hayatında birçok şeyin gerçek olmamasının işareti gibi. Doğduğunda verilen adı beğenmemiş, kendi ismini kendisi seçmiş. Kendi ismini seçtiği gibi kendine bir yaşam öyküsü de uydurmuş. Bu yaşam öyküsüne de gerçek olmayan birçok anılar, hikayeler eklemiş. Hayal etmeyi ve uydurmayı seviyor. Uydurduğu bu hikayelerin birbiri ile çelişmesine aldırmıyor. Yeter ki hikaye olsun, boşluk kalmasın.
Daha romanın başında kahramanını böyle anlatıyor yazar. Jale’yken sıradan, normal bir yaşamı olmuş. Diğer insanlara benzer şeyler yaşamış, özel okullara gidemediği için normal okullarda okumuş, liseyi bitirmiş. Üniversitede, Türk dili ve Edebiyatı bölümünde okurken okulu yarıda bırakmış. Yaşamındaki boşluğu doldurmak için acıyı tanımak istemiş. Evdeki en keskin bıçakla kollarında bacaklarında yaralar açmış. Sonra jileti denemiş.Bunu fark eden annesi de onu eşşek sudan gelinceye kadar dövmüş.  
Bir barda çalışıyor. Kötü barlarda uyduruk gruplarla çalan baterist sevgilisi ile yaşıyor. Jaklin ne kadar hareketli ve karmaşıksa Ringo da aksine sessiz sakin. Ağzından hemen hiç laf çıkmıyor. Yani birbirlerini tamamlıyorlar.
Jaklin kendini yalnız hissediyor. Can sıkıntısı ve boşluk içini sarmış. Bol bol düşünüyor. İnsanlara, yaşananlara, ilişkilere, her şeye kızıyor öfkeleniyor. Herkesin hikayesinin ufak farklarla birbirinin aynısı olması kızgınlığını iyice artırıyor. İnsanlardan nefret ediyor. O hem giyinişi ve görünüşü ile hem de hikayeleriyle herkesten farklı olmak istiyor.
Yaşadıklarının ya da yaşadım diye uydurduklarının çok ilginç olduğunu düşünüyor. Oturup bir yazabilse milyonlarca satacak, onlarca dile çevrilecek ve hemen Nobel’i alacak. Ama yazamıyor. En iyisi yazdırmak. Onu en iyi Beckett anlatabilir ama ne yazık ki o da çoktan ölmüş.
Ve bir gün barda bir yazarla karşılaşıyor. Bara düzenli olarak gelen Kadıköy Kadıköy Gazetesi’nde İzzet Aysan Roman Ödülü’nü ilk romanı ile kazandığını okuduğu, “plaketi tutan uzun ince parmaklarına ve sapsarı yılışık gülümsemesine bela okumuş, küfür etmiş” olduğu yazar karşısındadır. Bira servisi yaparken yazara iltifatlarla etmeye, yazdıklarını hiç okumamış olmasına rağmen övgü dolu sözler etmeye başlıyor.
Çetin bu iltifatları önce şüpheyle karşılasa da ödüllü olsa da ilk kitabıyla tanınmamış bir yazar olarak yaşamında ilk kez böyle sözler duyduğu için gururu okşanıyor, hoşuna gidiyor.
“Yazılsa hayatım roman olur” diye düşünen bir okur ve uyduruk da olsa bir ödül almış, kitabı yayımlanmış bir yazar biraraya gelince ne olur? Okur anlatır yazar kaleme alır ve ortaya bir roman çıkar.
Bu aslında pek rastlanan bir durum değil. Gerekli koşulların sağlanması gerekiyor. Öncelikle de yazarın ikna olması, okurun hayatını roman olarak yazmayı istemesi gerek. Jaklin bunun güzellikle olmayacağını anlayınca Çetin’in ikinci kez bara gelişinde birasına ilaç katıyor. Sonra da alıp evine götürüyor.
Çetin bir sandalyeye sıkıca bağlı, ağzı bantlanmış olarak kendine geliyor. Bu durumdan kurtulması için yapması gereken de Jaklin’in anlattıklarını roman olarak yazmasıdır. Kurtulamayacağını anlayınca bir süre sonra razı oluyor ve yazmaya başlıyor.
Ercan y Yılmaz’ın “Sahir”inde de yazar benzer bir durumda buluyordu kendini. Ama orada okurlar bizi neden yazdın, niye rezil ettin diye hesap sormak amacıyla yazarı sandalyeye bağlamışlardı. Böylece bu yılın sandalyeye yazar bağlı ikinci romanını okumuş oluyoruz. Neyse ki birbirlerinden oldukça farklı, benzerliği olmayan romanlar...
Ece Erdoğuş “Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz?”de (Haziran 2016, İletişim yay.) hayatım roman diyen okurla yazarını biraraya getirirken farklı boyutlara uzanmış. Adı dahil her şeyi yalan (ya da uydurma) olan kahramanı Jaklin’i anlatarak insanın ne zaman gerçeklik duygusunu yitirdiğini, delirme aşamasına geldiğini anlatıyor. Jaklin içinde birikenleri anlatarak, yazdırıp paylaşarak hem kendini tanıyacağını hem de rahatlacağını, boşluk ve yalnızlık duygusundan kurtulacağını umuyor. Diğer yandan Çetin de bir alem. Aslında onun da adı dahil her şeyi uydurma ve sahte. Hayatta hiçbir şeyde başarılı olamamış bir genç. Biraz da özentiyle yazar olmaya soyunmuş. İsmini beğenmemiş takma isim bulmuş. Özendiği yazarlar gibi yaşamaya, davranmaya çalışıp bir yazar karikatürü haline gelmiş. Kendi parasıyla da olsa kitabını yayınlatmış, bir ödül almış ama anne babası dahil hiç kimseyi yazar olduğuna inandıramamış. Bir okur tarafından kaçırılıp zorla yaşam öyküsünün roman olarak yazdırıldığına bile inanmıyor kimse.  
Çetin’in yazarlık macerasını anlatırken yazar yayıncı ilişkilerine, yazar olmaya özenen birinin başına neler geleceğine değiniyor ve tabii mizahi bir dille eleştiriyor Ece Erdoğuş.
Çetin başka türlü kurtulamayacağını anlayınca Jaklin’in anlattıklarını yazmaya başlıyor. Çetin’in kafasında bir yazar imajı ve bir roman klişesi var. O klişeye uygun olarak duyduklarını eklemeler yaparak, süslü cümleler, abartılı benzetmeler ve bol bol abartılı deyim ve imgeyle kaleme alıyor. Çünkü Jaklin’in anlattıkları kardeşini öldürme, ev yakma, akıl hastanesinde büyütülme gibi garip ve ilginç şeyler olmasına rağmen dinlediklerinin kafasındaki roman formatına uymadığını, okurun ilgisini çekmeyeceğini düşünüyor. Böylelikle yaşanmış ya da hayal edilmiş bir öykünün yazıya geçirilirken nasıl değişeceğini de örneklemiş oluyor. Anlatılandan çok farklı bir şey ortaya çıkıyor. Çetin’in yazdığı Jaklin’in düşlediği roman değildir. 
“Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz?” delilikle normallik, gerçeklikle hayal, yaşamla kurmaca gibi çelişkileri akıcı bir dille, mizah ve ironiyi kullanarak anlatan bir roman. İnsan ilişkilerine, kent yaşamına, orta sınıfın “normallik” dayatmalarına da eleştiriler getirmeyi ihmal etmiyor.
22.07.16


Perşembe, Temmuz 21, 2016

 

Tank sesiyle uyandıktan sonra...



36 yıl olmuş... 12 Eylül’ün ertesi sabahına tank sesiyle uyanmıştık. Sabaha karşı dörttü.
Ankara Küçükesat’ta oturuyorduk. Dörtyol meydanına bir tank, birkaç asker vardı. Ülkenin tek televizyon kanalı TRT’de darbecilerin başı Kenan Evren bildiri okuyordu. Emir ve komuta zinciri içinde ülke yönetimine el koyduk, diyordu. Kenan Evren Genel Kurmay Başkanı’ydı. Yanında da kara, deniz, hava ve jandarma kuvvet komutanları vardı.
36 yıl sonra uykusuz geçen bir gecenin sonuna doğru, yine sabah dörtte alçak uçuş yapan jetlerin bomba atıyorlar düşüncesi yaratan sesiyle yataklarımızdan fırladık. Ülkenin genç nüfusu kuşkusuz 12 Eylül’ü, darbeden sonra yaşananları hatırlamıyordu. 15 Temmuz gecesi Meclis’in bombalanmasına kadar varan bir darbenin ertesinde neler yaşanacağını da tahayyül edemiyordu. En yaşlısı otuzlarında olan gençlerin bir bölümü için biz yersiz bir telaş ve korku içindeydik. “En kötü demokrasi, en iyi darbeden daha iyidir” sözünü de pek anlamlı bulmuyorlardı. Kafalarında “Belki daha iyi olur...” diye bir düşünce dolanıyordu. İlerleyen saatler ve günlerde bu düşünce ifade edilmeye, sosyal medyada konu olmaya da başladı.
12 Eylül’ün ertesi sabahında önce halkı sevinç kaplamıştı. Gazetelerin darbeyi destekleyen, olumlayan manşetlerinin de etkisi ile de iyimserlik dalgası yayıldı. Ne de olsa askerin yönetime koyması ilk değildi. Asker sevinçle alkışlandı, tankların üstündeki mehmetçiğe çiçekler sunuldu. Sevinçlerinin kursaklarında kalacağını tabii ki bilmiyorlardı.  
12 Eylül 1980 darbesinden sonra ne oldu? TBMM kapatıldı, anayasa ortadan kaldırıldı, siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve mallarına el konuldu. 650 bin kişi gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi.  Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı.
71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden ve 98 bin 404 kişi 'örgüt üyesi olmak' suçundan yargılandı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. 30 bin kişi 'sakıncalı' olduğu için işten atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi 'siyasi mülteci' olarak yurtdışına gitti.
300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 171 kişinin 'işkenceden öldüğü' belgelendi.
937 film, 20 bin kitap ve dergi 'sakıncalı' bulunduğu için yasaklandı. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi. 300 gazeteci saldırıya uğradı. 3 gazeteci silahla öldürüldü. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi. 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 14 kişi açlık grevinde öldü.
16 kişi 'kaçarken' vuruldu. 95 kişi 'çatışmada' öldü. 73 kişiye 'doğal ölüm raporu' verildi. 43 kişinin 'intihar ettiği' bildirildi. (Cumhuriyet, 12.09.2000)
Bu bilgilere internet üzerinden kolayca ulaşmak mümkün. Ama anlaşılıyor ki internetle yatıp internetle kalkan genç kuşak “12 Eylül’den sonra ne oldu?” diye hiç merak etmemiş. Üniversitelerde akademisyen düzeyinde olanların, hatta tarih okutanların bile bilgisiz ve meraksız oldukları, okumadan ve araştırmadan fikir yürüttükleri görülüyor. Oysa sadece Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananları bilseler “En kötü demokrasi, en iyi darbeden daha iyidir” sözünün doğruluğuna hak verecek ve “Belki daha iyi olur...” diye düşünmeyecekler.
Ezgi Atabilen’in dünkü kültür sayfasındaki “Hafıza Tazeleyecek Darbe Okumaları” başlıklı yazısında adlarını verdiğini kitaplardan birini bile okumak darbelerde hayır olmadığını anlamamıza yetecektir. 
20.07.2016

Cuma, Temmuz 15, 2016

 

“Yaşamamız raslantı, ölmemiz kesin”



Yakılarak yok edilmeye çalışılmış bir kitap... “Çöküş ve ahlaki çürümeye karşı, devlet ve ailede namus ve disiplin için; Heinrich Mann, Ernst Glaeser ve Erich Kästner´in yazdıklarını ateşe veriyorum” sözleriyle 10 Mayıs 1933’de Berlin Opera Meydanı’nda yakılmış. 
Erich Kästner çocuk romanları klasikleşmiş, halen tüm Dünya’da ve Türkiye’de on binlerce okura ulaşan bir yazar. 1899’da Dresden de doğmuş. Birinci Dünya Savaşı sırasında kalp hastası olarak tamamladığı askerliğinin ardından Leipzig Üniversitesi’nde Alman dili ve edebiyatı, tarih, felsefe ve tiyatro tarihi okumuş. Gazetecilik, tiyatro eleştirmenliği, senaristlik yapmış. 1928’de yazdığı “Herz auf Taille” isimli şiir kitabı ve 1929’da yayımlanan “Emil und die Detektive” isimli çocuk kitabı Dünyaca meşhur olmasını sağlamış. “Bok Yoluna Gitmek” (Der Gang vor die Hunde) başyapıtı sayılıyor.
Roman 1931’de “Fabian. Bir Ahlakçının Hikâyesi” adıyla basılmış. Çünkü adından başlayarak yayıncısının kitap hakkında birçok çekincesi varmış. Kitabı “apaçık erotik ve aşırı sert” bulmuş. İçeriğinde erotik bulunan bölümler ve siyasi açıdan sorun yaratacak bölümler çıkartılmış.
Bu redaksiyon işleminin “sansür” olduğu düşünülüyor. Ben bunun yanlış bir tanımlama olduğu kanısındayım. Çünkü yazarının onayı ile yapılan bir işlem. “Otosansür” diye nitelendirilebilir. Sansürden söz edilebilmesi için yayından önce devlet ya da başka bir otorite tarafından denetimden geçirilmiş olması ve o denetim sonucunda isminin değişip, bazı bölümlerinin çıkartılmış olması gerek.
Yayıncı yaklaşmakta olan faşizm tehlikesinin farkında, kitap olduğu gibi yayımlanırsa yasaklama, yargılanma, hapis, yayınevinin kapatılması gibi bir dizi bela başlarına gelebilir. O nedenle yazarın onayı ile kitabın adını değiştiriyor, bazı bölümlerini çıkartıyor editör ama sonuç değişmiyor. İki yıl kadar sonra kitap törenle yakılıyor. Kästner‘i Gestapo sorguluyor. Tutuklanıp toplama kamplarında kaybolmaması şanslı biri olduğunu gösteriyor. Yazmasının yasaklanması ile süreç sonuçlanıyor. Kitabın ilk yayıncısını “sansürcü” diye eleştirenler bile eğer roman Kästner‘in istediği gibi orijinal adıyla ve özgün hali ile yayımlansaydı kitabın, yazarın ve yayıncısının başına neler gelebileceğini tahmin edemediklerini belirtiyorlar.             
Erich Kästner‘in bu ad değiştirmeden ve çıkartılan parçalardan çok şikayetçi olmadığı anlaşılıyor. Savaş sonrası yapılan baskılarda kitabın adı aynı kalmış ve Kästner küçük düzeltmeler yapmakla yetinmiş. Kitabın ilk haline döndürülmesi ve orijinal adını alması ancak 2013’teki baskısı ile mümkün olmuş.
Kitabın sonunda yer alan “Editörlük Notları” ve”Yayına Hazırlayanın Sönsözü” bir kitabın nasıl büyük bir emek ve dikkatle redakte edildiğinin ve o redaksiyon sırasında nasıl bir değişim geçirdiğinin görülmesi açısından önemli. Özellikle yayınevlerinde çalışanlara ve tabii yazarlara okumalarını öneririm. 
Bok Yoluna Gitmek” kadar sarsıcı olmasa da “Fabian. Bir Ahlakçının Hikâyesi” ismi de oldukça manidar ve rahatsız edici. Çünkü bir kısım okur ve eleştirmen kitabı “ahlaksız” buluyor. Bu durum Nazi Rejimi’nin çökmesinden, Savaşın bitmesinden sonra da değişmemiş. Kästner bu eleştirilere karşı hemen her yeni baskıya Sonsöz’ler eklemiş, kendini savunmuş ve kitabının adına uygun olarak “ahlakçı” olduğunu söylemiş. Bugün baktığımızda erotik bir yan bulmadığımız gibi pek fazla sert olduğunu da söyleyemeyiz. Sanırım dönemin aşırı katı ahlakçılığından kaynaklanan eleştiriler bunlar.  
“Büyük kentlerin eski halini anlatan bu kitap, bir fotoğraf albümü değil, bir yergi. Kitap olanları tarif etmek yerine abartıyor. Ahlakçı, çağa ayna yerine dev aynası tutmayı tercih ediyor. Meşru bir sanat aracı olarak karikatür, elinden gelenin en aşırısı” diye savunuyor 1946’daki baskının sonsöz’ünde kitabını Kästner.
Güncel gelişmeleri anlatmak, yaklaşan tehlikeyi haber vermek, insanları uyarmak amacıyla yazılmış, hemen basılmış bir kitap “Bok Yoluna Gitmek”. Adına uygun olarak insanlığın koşar adım gitmekte olduğu karanlığı, Nazizmi ve bu durumu yaratan politik ve ahlaki çöküşü eleştiriyor.
1930’ların Berlin’i. Romanın kahramanı Jakop Fabian 32 yaşında, Alman Edebiyatı eğitimini tamamlamış, bir sigara fabrikasında reklam yazarı olarak çalışan genç bir adamdır. Bir pansiyonda kalmaktadır. Maaşı aldığı eğitime göre düşük olsa da pek fazla sıkıntı çekmeden yaşamaktadır.
En yakın arkadaşı Stephan Labude varlıklı bir ailenin çocuğudur. Beş yıldır Lessing üzerine yazdığı doktorasını tamamlamaya çalışmaktadır. Fabian ve Labude günlerini cafelerde, barlarda ve kaberelerde geçirir, bohem çevrelerden kadınlarla arkadaşlık ederler. Fabian ve Labude’nin bu gezileri Almanya’nın 1930’daki ahlaki ve siyasi durumunu görmemizi sağlar. Toplum artan enflasyon ve siyasi istikrarsızlıkla değerlerini hızla yitirmektedir.
“Büyük işsizlik, ekonomik buhranı takip eden ruhsal depresyon, tereddüt nedir bilmeyen parti faliyetleri, kendini uyuşturma bağımlılığı, bunlar yaklaşan krizin fırtına öncesi işaretleriydi” diye anlatıyor durumu bir sonsöz’ünde Kästner.
Fabian, çok sevdiği annesinden uzak olduğu için kendini çok yalnız hisseden bir gençtir. Bu yalnızlığını bir aşk ile gidereceğini umar. Bir sanatçının atölyesinde tanıştığı genç artist adayı Cornelia Battenberg’e hemen tutulur. Cornelia’dan da aynı şekilde karşılık bulur. Birlikte yaşamaya başlarlar. Ama yaşam şartları bu mutluluğa izin vermeyecektir. Fabian işini kaybeder, Cornelia sinema kariyeri uğruna yaşlı bir yönetmenle yaşamaya başlar. Fabian durumu “Aşk ve meslek derslerinden çakmış insan adayıyım” diye açıklar.
Ekonomik olarak ondan çok iyi durumda olsa da Labude’nin hali de pek farklı değildir. Aynı evde yaşasalar da anne babası ile bir bağı kalmamıştır. Bir başka şehirde yaşayan ve evlenmeyi kurduğu sevgilisinin kendisini aldattığını öğrenmiştir. Doktorasının reddedildiği haberi de gelince artık yaşamanın anlamı kalmaz.
Erich Kästner “Bok Yoluna Gitmek”te (Haziran 2016, çev. Suzan Geridönmez, Sel yay.) ekonomik buhranın siyasi istikrarsızlık ve ahlaki çöküşle birlikte nasıl bir felakete yol açıp faşizmin yolunu açtığını günlük yaşamdan örneklerle anlatıyor. İnsanların yaklaşan felaketin farkına varmayıp hiçbir şey olmuyormuş gibi yaşamaları, kendilerini uyaranlara kızıp dışlamaları, ancak işsizlik ya da tutuklanma gibi kendi başlarına gelen olaylarla biraz uyanmalarını ama hiçbir tepki göstermemelerini açık bir dille anlatıyor. Hem işlediği konu, hen anlatımı ile okunması gereken iyi bir eser “Bok Yoluna Gitmek”.
15.07.16 

Etiketler: ,


Perşembe, Temmuz 14, 2016

 

UNESCO Topbaş’ın Martısı’nı görebilir mi?



Bir çok ilan panosunda, köprü üstlerinde UNESCO Dünya Miras Komitesi’nin 40. toplantısını İstanbul’da yapacağını duyuran afişler var. Hükümetin ve İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin (İBB) bu toplantıyı çok önemsediği anlaşılıyor. Önemsemekle kalmıyor, bu kapalı toplantıyı halkın da bilmesini istiyor. Israrla duyuruyor.
Bir açıdan bakarsanız Dünya Miras Komitesi toplantısı çok önemli. Çünkü bu komite Dünya mirası olacak alanları belirliyor. Bu niteliği kaybeden yerleri listelerden çıkartıyor. Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme'nin uygulanmasından sorumlu. Komite aynı zamanda Dünya Miras Fonu'nun kullanımını yönetiyor ve taraf devletlerin isteği üzerine finansal yardımları dağıtıyor. Türkiye’nin de yer aldığı 21 ülkeden oluşuyor komite. Dönem başkanı da Türkiye.
10 Temmuz’da İstanbul’da başlayan toplantıda Dünya Mirası Listesi’ne kayıtlı varlıkların korunup korunmadığı tartışılacak, risk altında olanlar için öneriler ve koruma stratejileri belirlenecek. Liste’ye eklenmesi önerilen yeni varlıklar için geçici listeler hazırlanacak ve Dünya Kültür ve Doğal Mirası Listesi güncellenecek.
1031 kültürel, karma ve doğal mirasın yer aldığı Dünya Miras Listesinde Türkiye’den 15 varlık yer alıyor. Geçici Listede de Türkiye’den 60 varlık var. Türkiye sözleşmeyi 1983’de imzalamış 1985’de de İstanbul’un “Tarihi Yarımada”sı listeye dahil edilmiş. “Hipodrom, Ayasofya, Aya İrini, Küçük Ayasofya Camisi ve Topkapı Sarayı’nı içine alan Sultanahmet Kentsel Arkeolojik Sit Alanı; Süleymaniye Camisi ve çevresini içine alan Süleymaniye Koruma Alanı; Zeyrek Camisi ve çevresini içine alan Zeyrek Koruma Alanı ve İstanbul Kara Surları Koruma Alanı’nı içermektedir” diyor Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü (bkz. kultuvarliklari.gov.tr).
“UNESCO toplantısının İstanbul’da yapılmasına rağmen inşaat ve turizm baskısıyla tarihi dokusunun talan edilmesi; Süleymaniye’deki tarihi mahallenin kentsel yenileme projesi ile ortadan kaldırılmış olması; Ayvansaray, Sulukule gibi eski mahallelerin yıkılıp inşaat şirketlerine teslim edilmesi” konuşulmayacak diyen Arkeologlar Derneği, TMMOB Mimarlar - Şehir Plancılar odalarının da yer aldığı 40 kuruluşun oluşturduğu platform bu noktada haklı olarak soruyor: “UNESCO neyi koruyor?”
UNESCO Dünya Miras Komitesi İstanbul'da toplandığına göre üyeleri en azından toplantılara giderken İstanbul’un halini görecektir. “Tarihi Yarımada”nın görünümünü tamamen bozan Haliç Metro Köprüsü ya da Yenikapı'da 1 milyon metrekare deniz alanının doldurulması ile yapılan miting alanı gözlerine çarpacaktır. Ama bunları görmezden gelmekle kalmayıp Kadir Topbaş’ı “kültürel mirasın korunması konusundaki şahsi katkıları için” madalya ile takdirlerini belirtmişler. Geçen yıl Eylül ayında UNESCO Direktörü Irina Bokova bizzat vermiş ödülü Kadir Topbaş’a.  
Temmuz sonunda Kadir Topbaş’ın yeni projesinin, Kabataş’taki transfer merkezinin temeli atılacak. Gözlerinin önündekini görmeyen Dünya Miras Komitesi üyelerinin Haliç Metro Köprüsü’nün de mimarı Hakan Kıran’ın tasarladığı ‘kanat çırpan dev martı’ biçimli transfer merkezinin Boğaziçi’nin görünümünü nasıl etkileyeceğini öngörüp toplantıda bu konuda bir tedbir kararı alacaklarını ummuyoruz.  
UNESCO Dünya mirasını korumadığına göre iş yine vatandaşa düşüyor. Mimarlar ve arkeologlar 16 Temmuz’da TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nin Karaköy’deki binasında yapılacak karşı foruma çağırıyor İstanbulluları.   
13.07.2016

Cuma, Temmuz 08, 2016

 

Tatile giderken...



“Abibliophobia” okunacak kitabı kalmama korkusuna verilen admış. “Herkese Kitap Vakfı”nın facebook sayfasından öğrendim. Bende de böyle korku vardır. Okunacak kitaplar rafımdaki kitapların sayısı azalmaya başladı mı abibliophobia’ya kapılır kitapçılara koşarım. Bu korku tatilllerde daha da yoğunlaşır. Yanımda götüreceğim kitaplar tatil boyunca yetmez de kitapsız kalırsam diye endişe ederim. Oysa internet kitapçıları var ve iki-üç gün içinde istediğiniz kitaba ulaşmak mümkün. Çok zorda kalırsam da e-kitap okuyabilirim. Ama fobileri her zaman akılla mantıkla izah etmek mümkün değil. Abibliophobia da öyle bir şey. Bu tatil için de yeterince kitap seçemezsem endişesi ile okunacak kitaplar rafıma bakıyorum.
Necati Tosuner’in yeni anlatısı “Çırpınışlar”ın (İş Bankası yay.) anahtar cümlesi “Sen yoksun. Ve ben, bir şeye yaramayı boşu boşuna bekleyen boş posta kutusu gibi tozlanıp duruyorum burada” olmalı. “Çırpınışlar” üstadın yalnız bir adamın gelmeyen/gelmeyecek sevgiliyi beklerken yaşadıklarını, düşündüklerini, anımsadıklarını, umduklarını, özlediklerini roman, öykü, şiir, deneme gibi türleri harmanlayarak anlattığı bir anlatı.
Buket Uzuner’in “Yolda”sı (Everest) ismiyle, anlattığı öykülerle yola çıkacaklar için çok uygun bir kitap. Son zamanlarda adet olduğu üzere yayınevi kitabın önceki baskısını künyede belirtmemiş ama ilk baskı 2009’da çıkmıştı. Honolulu, Hiroşima, Marakeş, Madrid, Berlin, Helsinki, Montreal yolculukları sırasında tanışılan “sıradan insanın sıradışı yol hikâyelerini” anlatıyor Buket Uzuner.
Kemal Selçuk öykü ve romanlarını izlediğim bir yazar. 2008 yılından beri yeni kitabı çıkmamıştı. “Cemiyet Kaçkını” (İletişim yay.) sekiz yıl sonra gelmiş. Günümüzün hızlı yaşamında uzunca bir süre. Kemal Selçuk “Cemiyet Kaçkını”nda Bursa’da yaşayan Oğuz ile Kerim adlı iki yakın arkadaşın öykülerini anlatıyor. Oğuz edebiyatta gelecek vaad eden, öyküleri yerel de olsa dergilerde yayımlanan şehirli bir genç. Kerim köyden kente gelmiş, okuma ve yazmada hevesli biri. Bir de Makbule var. Genç, güzel, okumayı seven, yazmaya hevesli... Aşk üçgeni hızla kuruluyor. Sorun Oğuz ile Kerim’den hangisinin aşkta ve edebiyatta başarılı olacağı. Kibir mi kazanacak azim mi?         
Melida Tüzünoğlu “Cimri Cömert”te (April yay.) kahramanı Simge’nin sosyal medya üzerinden samimi olduğu iki erkekle tanıştıktan sonra yaşadıklarını anlatıyor. “Bir tarafta cebinde akrep sürüsüyle yaşamaya alışmış, gramaj hesabıyla peynir yiyen Moris, öte yanda etrafa banknotlar saçan, şampanyaları toprağa döken Mert” var. Cimri ve cömert arasında kalan Simge hangisini tercih edecek? Melida Tüzünoğlu, neşeli, ironik anlatımı, absürte varan ama günümüz gerçekliğine sıkıca bağlı anlatımı ile bu sorunun cevabını arıyor roman boyunca.
“Beni Beklerken” (On8 yay.) Sibel Oral’ın ilk romanı. İlk kez 2006 yılında basılmış. On yıl sonra tamamen gözden geçirilmiş, yenilenmiş baskısıyla okur karşısında. Bir ilk gençlik romanı. Sibel Oral da kitabı çok gençken yazmış. Özlem ve Duygu farklı aile yapılarından gelen, belki de bu nedenle yolları farklı yerlere varacak olan iki genç kız ama birçok noktada birbirlerini tamamlıyorlar. Sibel Oral genç kızların kendi başlarına atacakları ilk adımlarda karşılaşacaklarını gençliğin melankolisi, hayatın gerçekliği ile kararak anlatmış.
Tatillerde polisiye roman okumayı severim. Tatilin verdiği rahatlıkla kesintisiz, romana kendini kaptırarak okuma olanağı vardır. Eğer katili yazar söylemeden bulmak istiyorsanız polisiye romanlar da biraz dikkat gerektirir o da tatilde mümkün.
Elçin Poyrazlar’ın “Kara Muska”sının (Kırmızı Kedi yay.) arka kapağında günceli edebiyatta, polisiyede arayanlar için çağırıcı bir cümle var: “Burası senin geride bıraktığın ülke değil artık. İki yaka arasında sıkışmış, kafası karışık bir Ortadoğu ülkesiyiz”. “Amerika, Ortadoğu ve Türkiye üçgeninde oynanan oyunları canı pahasına ortaya çıkaran gazeteci Selin Uygar, memleketine geri döndüğünde bambaşka bir Türkiye’yle karşılaşmıştır. Bombaların patladığı, cihatçıların ve militanların cirit attığı bir kaos ortamı hâkimdir ülkeye. İstanbul Emniyet Müdürü Ünsal Yüksel’in vahşi bir cinayete kurban gitmesi işleri daha da karıştırır” diye devam ediyor tanıtım. İlginç bir konu. Elçin Poyrazlar’ı da ilk kitabı “Gazetecinin Ölümü”nden tanıyor, iyi eleştiriler aldığını biliyorum.        
Kurt Vonnegut favori yazarlarımdandır. Yayınlanmış hemen hiçbir eserini kaçırmamaya çalışırım. Hatta yeni baskılarını da okurum. Can Yayınları’ndan bugünlerde çıkan “Galapagos”, “Maymun Evine Hoş Geldiniz” ve “Kör Nişancı” okunacaklar rafımda. Tatile giderken “Kurt Vonnegut’ın daha önce hiç yayımlanmamış yeni kitabı” diye tanıtılan “Enayinin Portföyü”nü (Nora Kitap) alıyorum yanıma. Kitapta altı öykü ve bir makale yer alıyor.
John Wyndham’ın en önemli kitaplarından biri olarak tanıtılıyor “Triffidlerin Günü” (Delidolu yay.). “Kıyamet sonrası bilimkurgu” diye bir tür varmış, roman bu türe giriyormuş. İnsanoğlunun hırsının ve açgözlülüğün bir sonucu olarak doğanın başkaldırışını ve triffidler adı verilen bir bitki türünün dünyayı ele geçirişi sonrası yaşananları anlatıyormuş Wyndham. Sorun tabii ki insanoğlunun doğa karşısındaki tutumu, cinsiyet ve sınıf ayrımı ve uygarlık gibi konular da bu vesile ile tartışmaya açılıyor.
Yevgeniy Panteleyeviç Dubrovin, bir zamanların 5-6 milyon tirajlı, Dünyanın en çok satan mizah dergisi ünvanlı Krokodil’in önce yazarı sonra yayın yönetmeni olmuş. Dubrovin savaş sonrası yıllarda ülkenin perişanlığı ve insanların endişeleri, kişilik gelişimindeki zorluklar, doğayı koruma ve insanlık değerlerinin savunulması, ahlâksal değerlerin değişimi ele alıyormuş. “Asfattaki Mantarlar” (Evrensel yay.) bir mizah romanı. Mizahın klasik formu öyküdür. Romanda tempoyu, ilgiyi hep canlı tutmak pek kolay değildir. Merakla okuyacağım.
Yola şiirsiz çıkılmaz. Adnan Özer’in uzun bir aradan sonra çıkan yeni kitabı “her yere gidilebilir ki onlar hiçbir yerlerdir” dediği “Yol Şarkıları” (Everest yay.) ismiyle de yol arkadaşlığına uygun bir kitap. Gökçenur Ç’nin “öyküsü olan şeyler yazdım öyküsünü anlatmadan” diye tanımladığı şiirlerinin son cildi “Issız İncir Ağacı” (Yitik Ülke yay.) haikulardan upanişadlar’a uzanan bir yolculuk vaad ediyor. Deniz Durukan uzun soluklu Bay Pitt şiirlerini nihayet kitaplaştırdı. Ama kitaba adından başlayarak “Dokuz Katlı Sıdıka” (Mylos Kitap) ağırlığını koymuş. Emel İrtem “Kağıttan Kapılar”da (Artshop yay.) şiirlerinden seçmeler yapmış. İlk kitabı 1993’de çıktığına göre 23 yıllık bir birikimden süzülenleri okuyacağız. 1980 sonrası yayımlanan kitaplarıyla tanıdığımız Hicri İzgören de 40 yıllık birikimini “Aşktan Alır Rengini” (Avesta yay.) adını verdiği toplu şiirlerinde biraraya getirmiş.  
Bol kitaplı bir tatil diliyorum... 
07.07.2016

This page is powered by Blogger. Isn't yours?