Salı, Kasım 25, 2014

 

Nabokov ve Nabokov



Dünya Edebiyatının, modern klasiklerin en ilginç, en kendine has yazarlarındandır Vladimir Nabokov. Nabokov denilince akla hemen tabuları kıran “Lolita” gelse de aslında her kitabında yenilikler yapmış, ilginç konulara değinmiş bir romancı Nabokov. Eserleriyle bilinmek isteyen, tüm ününe rağmen kendini eserinin önüne koymayan has yazarlardan. Ketum. Yaşam öyküsü de o nedenle bilinmezlerle dolu. Yaşam öyküsünü anlattığı “Konuş Hafıza”da bile bu tavrını sürdürür. “Konuş Hafıza” iyi bir anlatıdır ama biyografi değildir. Kendi hakkında olabildiğince az şey söyleyerek yaşam öyküsünü anlatır (!).
Andrea Pitzer “Vladimir Nabokov Yazarın Gizli Tarihi” (2014, çev. Yiğit Yavuz, İletişim yay.) adını taşıyan biyografi çalışmasında Nabokov’un yaşamının ayrıntılarına giriyor. Nabokov’u yaşadığı çağ içinde, o büyük savaşlar yüz yılında değerlendiriyor.
Nabokov 1899'da, Rus İmparatorluğu’nun başkenti St. Petersburg'da doğmuş. Varlıklı ve ülke yönetiminde söz sahibi bir ailenin en büyük oğlu. Baba Nabokov bir liberal olarak Şubat Devrimi sırasında önemli roller oynuyor. Ama iktidarın yavaş yavaş ellerinden gideceğinin de farkında. Ailesini önce Karadeniz kıyısına, oğulları Vladimir ve Sergey’i İngiltere’ye Cambridge’e yolluyor. Bolşevikler iktidarı aldığında da tüm mal varlığını bırakıp canını ve ailesini kurtarmak için yapması gereken ülkeyi tamamen terk etmek.
Vladimir bu zengin ve güçlü ailenin ilk çocuğu olarak çok iyi şartlarda biraz da şımartılarak büyütülmüş. Küçük yaşlardan itibaren edebiyatla ilgileniyor. Şiirler yazıyor. Üniversite eğitiminden sonra da öyküler, romanlar yazmaya başlıyor. Babasının desteği ile Berlin’de Rus göçmen gazetelerinde eserleri yayınlanıyor, o çevrede ün kazanıyor.
Sovyet Devrimi’nden kaçıp Berlin’e yerleşen aileyi bu kez de Nazi yönetimi göçe zorluyor. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamak üzere olduğu günlerde Vladimir, karısı ve çocuğu ile önce Fransa’ya gidiyor sonra da ABD'ye göç ediyor. Bir yandan Rusça dersleri verirken diğer yandan İngilizce eserler yazmaya başlıyor. Rus Edebiyatı profesörü oluyor. 1955'te Lolita'nın yayınlanması ile hem üne hem de paraya kavuşuyor. Yaşamının son yıllarını İsviçre'nin Montreux kentinde lüks bir otelde tamamlıyor.      
Kısaca özetlediğim biyografisindeki olayların iki Dünya Savaşı ve bir devrim sırasında yaşandığını düşünürsek Nabokov’un yaşamı farklı bir görüntü alıyor. Andrea Pitzer de Nabokov’un yaşam öyküsünü bu siyasi gelişmeler ışığında araştırmış, değerlendirmiş.
Nabokov, apolitik bir yazar olarak görülür. Dünyada yaşanan gelişmelere ve değişimlere aldırmadığı, tavır almadığı düşünülür. “Sanat için sanat” görüşüyle yazmıştır ve eserlerine de toplumsal, siyasi değişimler yansımamıştır, kanısı hakimdir. Pitzer, Dünya yanıp yıkılırken, çevresindeki insanlar mahvolurken yazarın bu durumdan etkilenmemesi mümkün müydü, sorusunu soruyor. Sonuçta Nabokov ve ailesi Sovyet Devrimi’nden doğrudan etkilenmiş, tüm mal varlıklarını kaybetmiş, ülkelerini terk etmişler. Nabokov’un karısı Vera Yahudi kökenli olduğu için hem Rusya’da hem de daha sonra yaşadıkları Berlin’de ayrıma ve baskıya uğramışlar. Aile tamamen parçalanmış, birbirlerinin izini kaybetmişler. Kardeşi Sergey Nazilerin toplama kampında ölmüş. Pitzer, tüm bu yaşananların izlerinin Nabokov’un eserlerinde yer aldığını bazen doğrudan, bazen arka planda bu konulara değinildiğini anlatıyor. Nabokov’un eserlerinde bu konuları işlemekle kalmadığını, Yahudi Soykırımı’na da, Sovyet dönemindeki toplama kamplarına da açık tavır aldığını, bunlardan etkilenenlere yardım elini uzatmaya çalıştığını da örnekliyor.
Pitzer, Nabokov’un yaşam öyküsünü birlikte yaşadığı kişilerin, ailesinin başına gelenleri de ele alarak, tarihi olaylarla birlikte incelerken olabildiğince çok ayrıntıya girip nasıl dehşet verici şeyler yaşandığını göstermeye çalışıyor. Ama bunu yaparken Nabokov’un bireysel dünyasının, edebiyatının biraz arka plana düştüğünü düşünüyorum. Evet, Nabokov’un eserleri hakkında önemli bilgiler veriyor, ufuklar açıyor ama ağır basan sosyal ve siyasi yaşam. Hele Nabokov’la Soljenitsin’i karşılaştırması, iki yazarın farklı dönemlerde benzeri şeyler yaşadığını söyleyip aldıkları tavırlardaki benzerlikleri ve ayrılıkları vurgulamasının bu kitabın konusu olmadığını düşünüyorum. Bu Pitzer’in yazar olarak tavrından kaynaklanıyor. Nabokov’u anlatırken Yahudilerin uğradığı soykırımı ve Sovyetler ve Naziler kadar İngilizlerin, ABD’nin de toplama kamplarını da anlatmak istiyor. Tehlikeyi görünce hemen kaçan yazarla (Nabokov) durup direnen ve sınırdışı edilen yazarı (Soljenistin) bol bol karşılaştırıyor. Nabokov’un hakkını yemese de bence konudan sapıyor.
Andrea Pitzer “Vladimir Nabokov Yazarın Gizli Tarihi” Nabokov’u kendi dönemi içinde ağırlıklı olarak sosyal ve siyasi yönleriyle anlatan roman akıcılığında bir biyografi. Kitabı başarılı Nabokov çevirileri ile tanıdığımız Yiğit Yavuz çevirmiş. Çeviri mi hızlı olmuş, kitabın yayına hazırlanması mı bilmiyorum ama “İsviçre Akademisi” (s. 33) ve “İsviçre Başbakanı Olof Palme” (s.36) gibi göze batan hatalar, kitabın yeni baskıda dikkatle gözden geçirilmesi gerektiğini düşündürüyor. Bu gözden geçirme yapılırken Nabokov’un eserlerinin Türkçelerini bilgileri dipnotlarda verilirse iyi olur. Bu eserleri merak eden okura kolaylık sağlar.

Sergey Nabokov’un Gerçekdışı Yaşamı
Vladimir Nabokov kendinden bir yaş küçük kardeşi Sergey’i hep yok saymış. Yaşam öyküsünü, özellikle çocukluk ve ilk gençlik çağlarını anlattığı “Konuş Hafıza”da bile adını anmamaya çalışmış. Andrea Pitzer biyografisinde bunun nedenlerini de sorguluyor. Sergey ikinci çocuk olarak daha doğduğu günden itibaren gölgede kalmış. Babanın sevgisi büyük oğula, Vladimir’e yoğunlaştıkça da iyice gözden silinmiş ve okul yıllarından itibaren Sergey kendine ait bir yaşam kurmuş. Nabokov’un kardeşinin günlüğünü okuyup eşcinsel olduğunu keşfetmesi ve dolaylı yoldan da olsa bu durumu ailesine bildirmesi ile Sergey’in aileden kopuşu daha da güçlenmiş.   
Vladimir Nabokov, ancak onlarca yıl sonra iki yetişkin olarak karşılaştıklarında kardeşi ile oturup konuşuyor, onu evinde misafir ediyor ve nihayet “Konuş Hafıza”nın yeni baskısında Sergey’e ayırdığı satırları artırıyor.
“Sergey solaktı; tenis oynardı; hayatı boyunca devam eden ağır bir kekemeliği vardı. Cambridge’te ayrı okullara gitmişlerdi ama bazı ortak arkadaşları vardı ve aynı derece ile mezun olmuşlardı. İkisi de özel öğretmenlik yapıp İngilizce ve Rusça dersleri verdiler – Sergey Paris’te, Nabokov Berlin’de. Nabokov’un ülkeden kaçmasından iki buçuk yıl önce Fransa’da “çok yakınlaşmış”lardı. Nabokov hoşça kal demeden St. Nazaire ve oradan Amerika’ya gitmişti. Savaş sırasında “dürüst ve korkusuz” Sergey, Berlin’de çevirmenlik yapmış ve çalışma arkadaşlarının önünde Nazileri eleştirmiş, bunun için tutuklanıp Hamburg’daki toplama kampına gönderilmiş, 1945’in Ocak ayında orada ölmüştü” (Andrea Pitzer, “Vladimir Nabokov” s. 420).
Paul Russell “Sergey Nabokov’un Gerçekdışı Yaşamı”nda (Ekim 2014, çev. Volkan Atmaca, Everest yay.) bu gölgede kalmış kardeşin yaşam öyküsünü kendi ağzından romanlaştırmış.  Pitzer’in “Vladimir Nabokov”unun hemen ardından Russell’in romanını okudum. “Gerçekdışı” dense de romanın gerçek olaylara ve birçok belgeye dayandığı anlaşılıyor. İki eser arasında olaylar açısından birçok koşutluk var. Zaten Russell kitabın sonundaki “Teşekkür” bölümünde de hangi kaynaklardak yararlandığını açıklamış. İki kitabında da birçok ortak kaynağı kullandığı anlaşılıyor.
Selim İleri “Etkileyici, çok etkileyici, iç karartıcı bir roman” demiş (Radikal Kitap, 31.10.2014). Gerçekten de Sergey Nabokov diye biri var mıydı diye düşünmeden de okunabilecek bir roman ama ben çok daha etkileyici şekilde yazılabileceğini düşünüyorum. Yazarın Sergey Nabokov’un yaşam öyküsüne sadık kalma arzusu romanın bazı yerlerde, özellikle diyaloglarda sarkmasına, bazan da ana konudan kopmasına neden olmuş. İki kardeşin ilişkisizliği yanında Sergey’in aşk üçgenleri, bohem hayatı ve eski bir sevgilinin hayatta olup olmadığını merak edip kendini feda etmesi ve toplama kampında ölmesi... İnsan bu konu, bu yaşam öyküsü Selim İleri gibi has bir romancının elinde olsaydı nasıl bir roman yazardı diye düşünmeden edemiyor.  
22.11.2014 

Etiketler: , ,


Çarşamba, Kasım 19, 2014

 

Birkaç çanak çömlekle kazanılan binlerce yıl



Tayyip Erdoğan’ın Marmaray projesindeki gecikmeyi açıklarken söylediği “Çanak çömlekle bize kaç sene kaybettirdiler” sözünü hatırladım Nezih Başgelen’in “İstanbul’da Marmaray-Metro Kurtarma Kazılarının Kent Arkeolojisine Katkıları”nı okurken (Arkeoloji ve Sanat yay.). Nezih Başgelen Üsküdar Meydanı, Sirkeci ve Yenikapı’da metro istasyonları için yapılan kazılarda bulunan kültürel varlıkların İstanbul’un tarihini nasıl değiştirdiğini anlatıyor.
Üsküdar’da Osmanlı Dönemine ait bir arastanın kalıntıları, deri işleme atölyeleri ve MS. 12 -13 yüzyıllardan apsisli bir yapının temel kalıntıları çıkmış. Sirkeci’deki kazılarda Erken Bizans, Bizans ve Geç Osmanlı dönemlerine ait mimari kalıntılar ile Roma öncesi döneme ait çanak çömlek tespit edilmiş. Tayyip Erdoğan’ın canını sıkan “çanak çömlek” bunlardı herhalde. En geniş arkeoljik kazılar Yenikapı’da yapılmış. Burada İstanbul’un M.S. 4. ile 7. yüzyıl arasındaki en büyük ticari limanı olan Theodosius Limanı günışığına çıkmış. Bugüne kadar toplu olarak bulunmuş en büyük batık gemi grubu da 36 batıkla bu bölgede. Ayrıca on binlerce arkeolojik eser  ve “100 Ada” olarak adlandırılan bölgede farklı devirlere ait çeşitli mimari kalıntılar bulunmuş.
Daha da önemlisi “Cilalı Taş Devri”ne ait çanak çömleğin ve yine Neolotik Döneme ait 4 mezarın bulunması. En ilginci de Neolotik Çağ’dan kalma insan ayak izleri. 2080 adet ayakizi belgelenmiş. Yenikapı’daki kazılardan elde edilen bulgulardan İstanbul şehrinin tarihinin sanıldığından çok daha eski olduğu, günümüzden 8500 yıl geriye doğru gittiği saptanmış. Marmara’nın Karadeniz’le birleşip gölken deniz halini aldığı zamanlardan söz ediliyor. Böylece sadece İstanbul’un değil denizlerin tarihi de yeniden yazılacak. Marmara’nın 10 bin yıl içinde yaşadığı değişim anlaşılacak.
Bu alandaki çalışmalar bittikten sonra Koruma Kurulu bulunan kalıntıların kaldırılmaması ve Atina ve Roma Metrosu’ndaki gibi yerinde korunmasına karar vermiş. Koruma kurullarının kararlarının ne kadar uygulandığı, ne kadar görmezden gelindiği bilinen bir şey.
Marmaray Yenikapı İstasyonu’nun çıkışında birkaç küçük camekan içinde Roma, Bizans ve Osmanlı döneminden parçalar sergileniyor. Gören sadece bunlar çıkmış da yetkililer kıyamayıp sergilemiş zanneder. Yenikapı’daki gibi bir liman ve rıhtım çıkabileceği umulan Üsküdar kazılarının akıbetinin ne olduğuna dair bir bilgiye ulaşamadım. Koruma Kurulunun yerinde koruma kararı uygulandı mı?
Sirkeci İstasyonu’na Cağaloğlu’ndan girenler dev bir posterle karşılaşıyor. Posterde tarihi kalıntıların fotoğrafı ve bu duvarın ardında bu kalıntılar var bilgisi yer alıyor. Hemen her yolcunun aklına bu poster yerine cam konsaydı da kalıntıları görseydik düşüncesi geçiyor. Dışarıdan da bu kalıntıları görmek mümkün değil, üstü kaplanmış. Umarım kalıntılar “beton dökülerek” korunmamıştır.
Yenikapı İstasyonu ise “Yenikapı Transfer Merkezi ve Arkeopark Alan” adlı özel bir proje ile yapılmış. İstasyon açıldı ama “Arkeopark Alan”da bir çalışma görülmüyor. Yani İstanbul Büyük Şehir Belediyesi ya projeyi eksik teslim almış ya da arkeopark’tan vaz geçmiş.
Yurtdışındaki tarihi eserleri kurtarmakla övünen Kültür ve Turizm Bakanımız Ömer Çelik ziyaretçiye açılsa milyonlarca tarih ve arkeoloji meraklısını İstanbul’a çekecek Yenikapı Arkeopark’ının neden yapılmadığını, Sirkeci’deki, Üsküdar’daki kalıntılara ne olduğunu merak ediyor mudur? Bir telefon açıp Kadir Topbaş’a sorar mı! Modern bir kent olmaya çalışırken tarihi mirası yok mu ediyoruz? 
19.11.2014

Perşembe, Kasım 13, 2014

 

Kitap Fuarı’nda izi sürülecek kitaplar



Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı 8 Kasım’da açıldı. Türkiye ve yurtdışından 850 yayınevi ve sivil toplum kuruluşu katılıyor. 270 etkinlik gerçekleştiriliyor. Yüzlerce yazar imza günlerinde okurlarıyla buluşuyor. Fuarın teması “Sinemamızın 100 Yılı”, onur yazarı da Atilla Dorsay. Sinema teması kapsamında 50 etkinlik düzenleniyor. Sinema ile ilgili söyleşiler, paneller, müzik dinletileri ve sergiler gerçekleştiriliyor. Sadık Karamustafa’nın tasarladığı “Renkli Sinemaskop Bir Hayat: Atilla Dorsay” sergisinde Onur Yazarı Atilla Dorsay‘ın yaşamı, çalışmaları ve eserleri anlatılıyor. Biyografisinde “sinema eleştirmeni, yazar, gazeteci, mimar” olarak tanıtılan Atilla Dorsay’ın sergi adında vurgulandığı gibi renkli bir yaşamı ve geniş bir ilgi alanı var. Her şeyden önce Atilla Dorsay sinema eleştirmenlerinin duayenidir. Sözünü esirgemez. Müzik, şehircilik ve yaşama kültürü de özellikle yoğunlaştığı alanlar. Fuarda ilk uğrayacağım stand Atilla Dorsay’ın birçok kitabını yayımlayan Remzi Kitapevi. Dorsay’ın sinemanın 100. yılı için yazdığı “100 Yılın 100 Türk Filmi” başlangıçtan günümüze en önemli filmler hakkında bilgiler, yorumlar yer alıyor. “Ouo Vadis İstanbul”da ise 1994’den Gezi Parkı Direnişine uzanan süreçte İstanbul’un yaşadığı değişimi gözlemleyip eleştiriyor. Yeni kitabı “Emek Yoksa Ben de Yokum”da (Kırmızı Kedi) bir kültür semtinin, Beyoğlu’nun kendi deyimi ile çöküşünü anlatıyor. Rıza Kıraç’ın Atilla Dorsay’la uzun söyleşisi “Sinemayı Yazan Adam” da (Say yay.) bu büyük eleştirmenin yaşamını kendi ağzından öğrenmek için okunmalı. Dorsay’ın 45 kitabı yayımlanmış.
Sinema konulu kitaplarda ilk dikkatimi çeken günümüzün en popüler ve çok okunan filozofu Slavoj Zizek’in Encore Yayınları’ndan çıkan 8 kitaplık sinema seti. Alfa Yayınları’nın “Pulp”, “Gözleri Tamamen Kapalı” gibi önemli ve kült filmler hakkında kitaplardan oluşan yeni dizisi, Sarah Casey Benyahia’nın suç filmleri üzerine çalışması “Suç” (Kolektif Kitap), Cengiz T. Asiltürk’ün “Sinemada Yaratıcı Yönetmen” (Kalkedon yay.), Sadık Yalsızuçarlar’ın sinemada mistik ve metafizik yönelişleri incelediği denemelerinden oluşan “Rüya Sineması” (Palto yay.), Robert Stam’ın “Sinema Teorisine Giriş” (Ayrıntı yay.), Ercan Kesal’ın “Bir Zamanlar Anadolu'da” filminin yapımı sürecinde tuttuğu günlüğü “Evvel Zaman” (İthaki yay.), Vernon ve Marguerite Gras’ın “Peter Greenaway” (Agora Kit.) ve Robert Schnakenberg’in “Büyük Yönetmenlerin Gizli Hayatları” (Domingo yay.) fuarda izini süreceğim sinema kitapları.
Fuarın konukları arasında senarist yazar Petros Markaris de var. Markaris’in Türkçedeki son kitabı Theo Angelopulos’un yönettiği Altın Palmiye Ödüllü Sonsuzluk ve Bir Gün'ün çekimi sırasında tuttuğu günlüğü; “Sonsuzluk ve Bir Günlük” (İstos yay.). Markaris iyi bir senarist olmasının yanında kitapları Dünya dillerine çevrilmiş önemli bir polisiye yazarıdır. Türkçede de birçok polisiyesi yayımlandı ama hepsi tükenmiş görünüyor. Umarım fuarda yeni bir Markaris polisiyesi ile karşılaşırız. Sinema eleştirmeni ve tarihçisi Philiph Kemp de fuarın konuklarından. Kemp’in 576 sayfalık dev eseri “Sinemanın Tüm Öyküsü” (Hayalperest yay.) Dünya sinema tarihi hakkında çok önemli bir başvuru kitabı.    
Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın konuk ülkesi Macaristan. Kendine has, derin bir kültürü ve çok iyi yazarları var Macaristan’ın. Sandor Marai, László Krasznahorkai, Peter Nadas, Magda Szabó gibi önemli Macar yazarlarının kitaplarına Türkçe’de ulaşmak mümkün. Tabii çocukluk çağlarımızın unutulmaz kahramanı Er Nemeçek’in maceralarının anlatıldığı “Pal Sokağı Çocukları”nın (Yapı Kredi yay.) Tarık Demirkan’ın yaptığı tam çevirisini özellikle öneriyorum. Macaristan 12 yazarı ile fuarda temsil ediliyor. Fuara konuk olan Péter Esterházy Macaristan’ın yaşayan en önemli yazarlarından. Türkçede yalnızca iki kitabı yayımlanmış; Roman kahramanının annesinin futbolla yakın ilgisini konu ettiği ve Macar futbolu hakkında ilginç ayrıntılara da yer veren “Sanat Yok” (Profil yay.) ve “Dünyanın hiçbir yerinde uluslar sevgiyle yönetilmezler," diyen kahramanı ile “Hrabal’ın Kitabı” (Telos yay.).
Bu yıl Türkçede elli bine yakın yeni kitap yayımlanacak. Bu kadar çok çeşit kitabı hiçbir kitapevinin raflarında bulundurması mümkün değil. Geçen yıldan bu yana neler yayımlanmış, yeni sezonun kitapları neler diye merak ediyorsanız belli başlı tüm yayıncıların katıldığı Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı en uygun yer. Hele çok satanların dışında neler var diye merak ediyorsanız, iyi bir şiir, öykü ya da deneme kitabı okumak istiyorsanız fuarlar en iyi seçenek.
Yasak Meyve, Alakarga, Yitik Ülke, Aylak Adam, Şiirden, Dedalus gibi şiir, öykü yayıncılarının tüm kitaplarına ancak fuarlarda ulaşılabiliyor. Çağdaş Türk Şiiri’nin ustalarından Salâh Birsel’in bütün şiirleri tek bir ciltte “Köçekçeler” adıyla Sel Yayınları’ndan çıkmış. Tuğrul Keskin yeni kitabı “Zito i Epanastasis”de (Everest yay.) 1921 yılının ilk günü, 200 kişinin savaşa karşı çıktıkları için İzmir İnciraltı sahilinde kurşuna dizilişlerine adanmış şiirlerinden oluşuyor. 80 Kuşağı şairlerinden Oya Uysal’ın “Siyah Saten Bir Gecelik”i (Kırmızı Kedi yay.), Ergin Yıldızoğlu’nun “Anabasis” (Tekin yay.), Yücel Kayıran’ın “Son Akşam Yemeği” (Metis yay.), Şeref Bilsel’in bence erken gelen toplu şiirleri, “Sürgündeki Rüzgâr” (Yitik Ülke), Gökçenur Ç’nin giden dosta özlem olarak da ağıt olarak da okunabilecek “Doğanın Ölümü” (Yitik Ülke), Can Bahadır Yüce’nin “Uzakta Beyaz” (Everest yay.), Elif Sofya’nın “Dik Âlâ” (Yapı Kredi yay.), Yusuf Uğur Uğurel’in şiir kahramanı Talih Bey’in şairin yaşamına karışan öyküsünün izini sürdüğü postmodern sayılabilecek “Oysa Bu Yapraklar Beni İyileştirmeyecek” (Yasak Meyve) fuarda izini süreceğim şiir kitapları. Onları ararken kim bilir ne sürpriz kitaplarla da karşılaşacağım.
Öykü de şiir gibi ihmal edilen roman gölgesinde kalan türlerden. Oysa son yıllarda birçok iyi öykücü ve öykü kitabı yayımlanıyor. Fuar listenize öykü kitaplarını da eklemenizi öneriyorum. Ülkü Tamer’in “Tarihte Yaşanmamış Hikayeler” (Can yay.), Cemil Kavukçu’nun “Üstü Kalsın” (Can yay.), Sabri Kuşkonmaz’ın derlediği “Göç Öyküleri” (Yitik Ülke), Yekta Kopan’ın “İki şiirin Arasında” (Can yay.),  Nalan Barbarosoğlu’nu derlediği “Biber Gazı Öyküleri” (Yitik Ülke), İsmail Ertürk’ün “Yuvayönelik” (Yapı Kredi yay.), Kadir Aydemir’in derlediği bir tweetlik öykülerden oluşan “Yitik Öykü”, Nazlı Karabıyıkoğlu’nun Olivya Çıkmazı (Alakarga yay.) listemdeki öykü kitapları.
Deneme ve eleştiri kitapları da kolay ulaşılamıyanlardan. Orhan Okay “Necip Fazıl Sıcak Yarada Kezzap”da (Dergah yay.) Necip Fazıl’ın şair, yayıncı ve dergici bir portresini yazmış. İletişim bilimci Ünsal Oskay’ı geçtiğimiz yıllarda yitirmiştik. Oskay edebiyat üzerine de kafa yoran, önemli çeviriler yapan bir bilim adamıydı. Orhan Pamuk’un sunumuyla çıkan “Roman ve Etik”i (İnkılâp Kit.) merak etmemek elde değil. Nedim Gürsel “Acı Hayatlar”da (Doğan Kitap) yaşadığı yerlere damgasını vuran yazarların izini sürmüş. Sabit Kemal Bayıldıran Edebiyatımızda Şiirler Sözlüğü”nde (Yasak Meyve) Nâzım Hikmet, Necip Fazıl, Asaf Halet Çelebi, Dağlarca gibi şairleri birer şiirlerinden yola çıkarak incelemiş “. Mustafa Kutlu “Dem bu Demdir”de (Dergah yay.) gazete sayfalarında kalan denemelerini bir araya getirmiş. Nalan Barbarosoğlu’nun kurgusal okurların yazarlara yazdığı mektuplardan oluşan “Okur Postası” da (Alakarga yay.) ilgiye değer bir çalışma. Ali Özgür Özkarcı “Cetvelle Çizilmiş Dağınıklık”ta (160. Kilometre yay.) 80’lerden 2000’lere şiir ve siyaset hakkında yazmış. M. Fatih Uslu ve Fatih Altuğ “Tanzimat ve Edebiyat Osmanlı İstanbulu'nda Modern Edebi Kültür”de (İş Bankası yay.) Tanzimat döneminde Osmanlı toplumlarının dilsel ve edebi alış verişini araştıran çalışmaları derlemiş. Enis Batur’un “Dalgınlık Kursları” (Kırmızı Kedi yay.) ve Haydar Ergülen’in “Vefa Bazen Unutmaktır”ı (Kırmızı Kedi yay.) iyi şair iyi deneme yazar diye düşündürüyor. 
Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı, 16 Kasım Pazar günü kapanıyor. Fuarın en heyecanlı ve hareketli günlerine giriyoruz. İhmal etmeyin, bir gününüzü kitaplara ayırın.    
13.11.14     

 

En Büyük Yayıncı Kim?



Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’na 850 yayınevi katılıyor. Tüyap’ın altı salonunda birbirinden göz alıcı standlar var. Enine ve boyuna büyüklükleri ile dikkati çekiyor bazıları. En çok yazarı olanı, en çok çeşit kitabı yayımlayanı ve satanı bulmak için tahminler yapılıyor. Bu büyüklüklerden “En büyük yayıncı hangisi?” sorusuna bir cevap bulunmaya çalışılıyor.   
Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin (IPA) “Global Publishing Statistics” (Ekim 2014) adlı Dünya yayıncılık sektörü hakkında yaptırdığı araştırmaya göre Türkiye 1 milyar 682 milyon euro ile dünyanın en büyük 12. yayıncılık sektörü. Yayımlanan yeni kitap sayısında 47,352 başlıkla Dünyada 11. sıradayız. Yayıncılık sektöründe en hızlı büyüyen üç ülkeden biri de Türkiye.
Yayıncılık sektörümüzün 10 yıldır süren bu dikkat çekici büyümesinde yayıncılarımızın büyük emekleri ve yatırımları ile kitap okuma alışkanlığının hızlı artışının yanında kuşkusuz alınan bir dizi olumlu karar ve sektörün önünü açan tedbirin de etkisi var. Devlet TEDA Türk Edebiyatının Dışa Açılım Projesi, Uluslararası Kitap Fuarlarına katılım ve onur konuklukları, halk kütüphanelerine kitap alım bütçelerinin artırılması, korsan yayınla etkin mücadele, dijital yayıncılıkta (e-kitap’ta) KDV’nin % 8’e düşürülmesi, “Yazarlar Okullarda” gibi bir dizi önemli proje ve tedbirle destek oldu. Bunların belki de en önemlisi 2003’de Milli Eğitim Temel Kanununun 55. maddesinde yapılan değişikliktir. Bu kanun değişikliği ile ilk ve orta öğretim kurumlarında ders kitapları dışında okutulacak kitaplar ve eğitim araçlarından Talim Terbiye Kurulu denetimi kaldırıldı. Bu denetimin kalkması ile de eğitim ve çocuk ve ilkgençlik yayıncılığında önemli gelişme kaydedildi ve hem kalite hem de ürün sayısı arttı.
2013 yılında 1732 yayınevi 536.259.040 adet kitap üretmiş. Kişi başına 7,1 kitap düşüyor. 536 milyon adet kitabın %48,5’ini tek bir yayınevi üretmiş ya da ürettirmiş. Bu büyük üretimi kim yaptıysa en büyük yayınevi de odur.
Bu %48,5’i ilköğretim ve lise öğrencilerine dağıtılan 206.241.635 adet ders kitabı oluşturuyor. Hepsini üreten ya da kağıdının cinsinden gramajına, içlerinde yer alacak metinlerden resimlere, noktasından, virgülüne kadar denetleyerek ürettiren Milli Eğitim Bakanlığı’dır (MEB). Yani Türkiye’nin en büyük yayıncısı Milli Eğitim Bakanlığı’dır.
3 Ekim 2014’de Resmi Gazete’de yayımlanan “Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim ve Kültür Yayınları Yönetmeliği” ile 11 yıl sonra ilk ve orta öğretim kurumlarında ders kitapları dışında okutulacak kitaplara tekrar bakanlık denetimi getirildi. Aynı yönetmelik ile MEB onlarca yıl sonra yeniden yayıncılığa başlıyor ve yayıncıların çok büyük ve rekabet edilemez bir rakibi haline geliyor. Yani MEB artık sadece ders kitaplarını üretmekle kalmayacak eğitim, kültür ve çocuk yayıncılığı alanlarında da yayın yapacak ya da okullarda okutulacak bu tür kitapları da denetleyecek. Bakanlık denetiminden geçmeyen kitabı öğrenciler okuyamayacak.
Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı bir entelektüel, akademisyen, yazar ve çevirmendir. Nabi Avcı’ya edebi ve bilimsel eserlerin yönetmeliklerle denetlenemeyeceğini, yönetmeliklerin geçici, eserlerin kalıcı olduğunu hatırlatmaya gerek yok sanırım. Edebi ve bilimsel eserlerin yazımının çoğalması ve kültürün gelişmesinin ilk şartı da okura seçme hakkı tanımak ve rekabet ortamı sağlamaktır. Yine bir entelektüel, akademisyen ve yazar olan Başbakan Ahmet Davutoğlu’na da kitaplarının denetlenip öğrencilerin okuması engellenseydi ne hissederdi diye sormalı. Sürekli büyyüyen ve gelişen bir sektörü, kültürün ana damarını desteklemek yerine engellemeye çalışmanın anlamı nedir? Üretimin yarısından fazlasını devletin yaptığı ve daha da büyümeye çalıştığı başka bir sektör var mıdır?
12.11.14

Cuma, Kasım 07, 2014

 

Uydurukça



Türk Dil Kurumu (TDK) yabancı dillerden devşirilen sözcüklere karşılık olarak türettiği öztürkçe sözcükler nedeniyle her zaman eleştirilir. “Gökkonutsal avrat”, “çok oturgaçlı götürgeç”, “ulusal düttürü” gibi örnekler verilir. TDK’nın ürettiği düşünülen bu sözcükler kullanılarak alay cümleleri kurulur. “Uydurukça” denilerek gösterilen çaba aşağılanmaya çalışılır.  
Bu uzun süren, bir türlü bitmeyen bir kavga. Siyasi yönü de var. İlericilerin dili özüne döndürerek yenileştirmeye, geliştirmeye çalıştıkları, muhafazakârların dili olduğu gibi, Arapça, Farsça, İngilizceden gelen sözcüklere de dokunmadan korumak istedikleri bilinen bir şey.
Son on – on beş yıldır teknolojideki hızlı gelişmenin de etkisi ile günlük yaşamda “uydurukça”nın yeni bir anlam kazandığını görüyoruz. Buna “plaza dili” de deniyor. Türkçe ile İngilizcenin karıştırılması ile oluşuyor. “Hard copy’leri set etme işini taşere ettikten sonra yazımın wording’ini düzeltmeye focuslanıyor olacağım” gibi cümleler kuruluyor. Bu iş o kadar rahatsız edici bir boyuta geldi ki şirketler uydurukça ile mücadele etmek için kampanyalar düzenlemeye başladılar. Eczacıbaşı’nın geçen yıl başlattığı “Uydurukça konuşuyor olmayalım!” kampanyası ilk akla geleni (Milliyet, 20.05.2013).
Sermet Sami Uysal yeni kitabında dil savaşları sürer, TDK’nın öztürkçe sözcükler önermesine karşı mücadele verilirken Türkçenin başına neler geldiğini anlatıyor, örnekliyor. Kitabın adı Uysal’ın ne yaptığını da anlatıyor; “Türkçe'de Yaratılan Fransızca Sözcükler ve Türkçe'de Anlamları Değiştirilen Fransızca Sözcükler” (Yapı Kredi yay.). Gündelik hayatta Türkçe olduğunu düşünerek kullandığımız bir çok sözcük var. “Assolist, baterist, baton-sale, bonfile, bonservis, espritüel, jaketatay, arikatürizasyon, mikrobik, narkozitör, otodidaktik, otogar, otokontrol, panjur, parselasyon, podösüet, psikiytrist, rafinasyon, sosyetik, şef-garson, teolog, tifo, virütik” gibi. “Güvenilir” bir sözlüğe baktığınızda bu sözcüklerin Fransızca kökenli olduğunu öğreniyorsunuz. Sermet Sami Uysal işin aslının hiç de öyle olmadığını örnekleriyle anlatıyor.
Türkiye Fransa ilişkilerinin 400 yıllık geçmişi var. Bir zamanlar Fransızca en çok konuşulan yabancı dil olmuş. Fransızca eğitim veren okullar hâlâ eğitim veriyor. 200 yıldır da Türkçe üzerinde Fransızca’nın etkisinin sürdüğünü yazıyor Sermet Sami Uysal. Bu etkinin sonucu olarak “6000’den fazla Fransızca sözcük, kalıp söz hatta deyim Türkçeye girip yerleşir...” Yerleşmekle kalmaz sözlüklere de girer. Son sayımlara göre bu sayı 7000’i bulmuş. Fransızcanın Türkçe üzerinde etkisi bu kadarla kalmamış “Amerikan İngilizcesi”nden gelen sözcükleri de Fransızca söylenişi ile dilimizde kullanmışız. Sözdizimini Fransızcadaki gibi kullanmaya başlamış ve noktalama işaretlerini de Fransızcadan almışız. Sermet Sami Uysal kitabında bununla da yetinmediğimizi “Türkçede yaratıp Fransızca sandığımız sözcükler” uydurduğumuzu, bazı Fransızca sözcüklerin Türkçede farklı anlamda kullanıldığını da örnekleriyle anlatıyor. Kitabın son bölümünde de “Türk Argosunda Anlamları Değiştirilen Fransızca Sözcükler” yer alıyor.
İşin en ilginç ve vahim yanı bu sözcüklerin “güvenilir” sayılan TDK Türkçe Sözlük, Meydan Larousse, Misalli Türkçe Sözlük gibi sözlüklerde “Fransızca kökenli” olarak gösterilmiş olması. Doğrudur diye tanımları ve köken bilgilerini birbirlerinden aynen almışlar. Sermet Sami Uysal bu çalışmayı yaparken her sözcüğü gazete, dergi ya da kitaplardan aldığı iki cümle ile de örnekliyor.
Yabancı sözcüklere Türkçe karşılık bulma çalışmalarını “uydurukça” diye suçlayanların neler uydurduklarını görmek ilginç. 
06.11.2014

Etiketler:


This page is powered by Blogger. Isn't yours?