Salı, Ekim 16, 2018

 

Frankfurt Kitap Fuarı edebiyattan siyasete hızlıca kayarken...



Dünya’nın en büyük ve en önemli kitap fuarı olan Frankfurt Kitap Fuarı bu yıl 70. yaşını kutladı. İnsan Hakları Beyannamesi’nin yetmişinci yılı olması da gözönüne alınarak vurgulama esas olarak düşünce ve ifade özgürlüğüneydi.
İnsan Hakları Beyannamesi ile fuarı özdeşleştirmek aslında son yıllarca iyice ağırlığını duyuran siyasileşmeye de dikkati çekmek amacındaydı sanki. Açılışta da kullanılan, fuar yönetimi ile birlikte büyük medya kuruluşlarını imzaladığı “I’m On The Same Page” sloganı ve bildirisi bunu vurguluyordu.   
Frankfurt Kitap Fuarı her zaman düşünce ve ifade özgürlüğüne önem verir, programlarında Dünya’nın çeşitli ülkelerindeki yayınlama özgürlüğü sorunlarını ele alan etkinlikler yer alır. Ama geçen yıldan beri Avrupa’da gelişen aşırı sağcı akımların parlamentolarda güçlü bir şekilde temsil edilmesi ve iktidarlara ortak olabilecekleri, nihayetinde iktidara gelebileceklerinin anlaşılması fuarı da etkiledi. Siyasiler fuarı ve özellikle açılış törenlerini demokrasi ve düşünce özgürlüğü taleplerini seslensirecek bir kürsü olarak görmeye başladılar. Geçen yıl hem en üst düzey Alman politikacılar hem de cumhurbaşkanı düzeyinde temsil edilen konuk ülke Fransa’dan gelen muhataplarının konuşmalarının konusu düşünce özgürlüğüydü ve sıkça Türkiye’deki duruma da değinmişlerdi. Bu yıl da konuk ülke Gürcistan konuşulması gerekirken Almanya cumhurbaşkanı düşünce özgürlüğüne sıkça vurgu yaptı. Böylece Frankfurt’un en önemli özelliği olan konuk ülkeye dikkati çekmek nosyonu gölgelenmiş oldu.   
Fuarlarında her türlü görüşün serbestçe ifade edilmesi ile övünenler geçen yıl aşırı sağcıların yayınevi ve dergilerinin etkinlik yapmalarına tahammül edemediler. Fuara polisin girmesi ve müdahale etmesi ile sonuçlanan kavgalar çıkmıştı 2017’de.
Bu yıl durum o kadar gergin değildi ama başta Almanya Cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı yardımcısı, bakanlar, dışişleri bakanlığının üst düzey görevlileri olmak üzere politikacılar ve bürokratlar etkinliklerde söz aldılar. Fuarın sahibi Alman Yayıncılar ve Kitapçılar Birliği yöneticilerinin ve birliğe bağlı fuar şirketinin genel müdürü Jurgen Boos’un da çokça panele katılıp yönettikleri, söz aldıkları görüldü. Bunların önemli bir bölümü de Türkiye ile ilgiliydi. Alman yöneticilerin Türkiye’deki düşünce özgürlüğü ihlalleri,ne özel bir ilgileri var. Aslı Erdoğan, gazeteci Deniz Yücel önemli etkinliklerde söz aldı. Can Dündar, Aslı Erdoğan, Ragıp Zarakolu, Osman Okkan gibi adların katıldığı “Osman Kavala’ya Özgürlük” adlı basın toplantısı da dikkati çekti.          
Bu siyasileşme Alman gazetelerinin de dikkatini çekti. Başyazılarda konuyu işlediler. Zira sivilliği ile övünen Frankfurt Kitap Fuarı iki yıldır iyice devletle bütünleşmiş bir görüntü arz ediyor. Alman gazetelerinin başyazarları fuarın edebiyattan siyasete doğru hızlıca kaydığını düşünüyor. Fuarın eksen kaybı yaşadığı konusunda uyarıyor.
Evet, fuarda her konu gibi siyaset de konuşulabilir, düşünce özgürlüğüne dikkat çekilebilir. Bu geleneğinde var ama genel görünüm tamamen siyasi olursa fuar yeni kitapları, yeni yazarları tanıtmak, telif hakları alış verişlerini sağlamak gibi asıl işlevlerini yitirebilir.
Zaten neredeyse on yıldır Dünya genelinde yaşanan ekonomik krizler nedeniyle yabancı yayıncıların katılımlarının ya da fuarda kalış sürelerini azladığı yani fuarın kan kaybına uğrayıp küçüldüğü gözlemleniyor. Aşırı siyasileşme ile fuarın esas konularından daha da uzaklaşılacağı, ticaret amacıyla gelen, kitaplara, yayıncılığa odaklanılması gerektiğini düşünen yabancı katılımlarının azalacağı öngörülüyor. Bakalım fuar yönetimi bu eleştiri ve uyarılardan sonra nasıl bir politika belirleyecek.
Türkiye bu yıl fuara Kültür ve Turizm Bakanlığı ve İstanbul Ticaret Odası ile İBB Kültür AŞ’nin destekleri ile güçlü bir görünümle katıldı. 30 yayınevi standlarla fuarda yer aldı. Zeytinburnu ve Bahçelievler belediyelerini kendi yayınları ile yer aldığı standlar da dikkati çekti. Ama Türkiye’den genel katılımda önemli bir azalma olduğu anlaşılıyordu. Hemen her yıl gelen birçok yayıncıyı göremedik. Birçok yayınevi de geçen yıla göre daha az sayıda çalışan ile gelmişti fuara. İlber Ortaylı, ünlü yemek yazarımız Refika Birgül ve Troya yılı vesilesi ile Troya kazı başkanı yazar Rüstem Aslan etkinliklere katıldı.
Fuarın 2018 rakamları ise şöyle; 70. Frankfurt Kitap Fuarı haftasonu ziyaretçilerde yüzde 0,8'lik bir artış ve ticari ziyaretçi günlerinde ise yüzde 1,8'lik bir azalışla sona erdi. Fuara toplam 285.024 (2017: 286.425) ziyaretçi katıldı. 2017 yılına göre yüzde 0,5 azalma var. Genel olarak, bu yıl hem katılımcı hem de ticari ziyaretçiler açısından uluslararası katılım fuarda arttı. Bu yıl 109 ülkeden 7,503 standlı katılımcı ile fuarda hafif bir artış yaşandı. Fuarın gelecek yılki onur konuğu Norveç olacak.16.10.2018

Pazartesi, Ekim 08, 2018

 

Aforizma ne zaman edebiyat olur?

Sosyal medyada çoksatan yazar Nilgün Bodur’un kitabında yer alan bir aforizmasının Anne Frank’ın Günlük’ünden intihal olduğunun iddia edilmesi ile ilginç bir tartışma başladı.
Hürriyet Pazar “İçinde mutlaka ‘çay/kahve/kaybeden olma’ geçen metinler, sosyal medyada kullanılmaya uygun ‘vurkaç’ aforizmalar, bir cümlenin bir sayfayı dolduracak şekilde büyütüldüğü kitaplar...” tespitini yapmış. Edebiyat ajanı Barbaros Altuğ, gazeteci yazar Elif Key, yayıncı Cem Erciyes ve Berbat Edebiyat adlı kimliği gizli sosyal medya hesabının sahiplerine konuyu değerlendirmelerini istemiş. “Buna edebiyat denir mi, gerçek edebiyat tekrar yerine gelir mi?” diye sormuş.
Bu tip kitapların çoğalmasının, çoksatar olmasının edebiyatı etkilediği, “gerçek” edebiyat eserlerinin satışını önlediği düşünülüyor.
Tabii dikkatinizi çekecek temel soru; bu tip kitapların “edebiyat” sayılıp, sayılmayacağı. Kesin olarak söyleyebiliriz ki bu kitaplar edebiyat kategorisinde değerlendirilemez. Evet, aforizma bir edebi türdür. Ama her güzel söz aforizma değildir. Üstelik bu kişilerin her nabza şerbet güzel sözleri ancak duvar yazılarının kalıcılığındadır. Değil yüz yıl sonra, bir yıl, hatta üç ay sonra ne o “güzel” sözleri ne de onların yer aldığı kitapları anımsarız.
Kuşkusuz daha evveli vardır ama bu tür sözlerin kıymeti yayıncılarca 80’li yıllarda anlaşıldı. Mizah dergilerinde, özellikle Metin Üstündağ’ın Langadank’larının büyük ilgi görmesi yayıncıların dikkatinden kaçmadı. Bu tür kitapların çoksatan ilk örneği de Metis’ten çıkan“Biz Duvar Yazısıyız”dır. Aynı zamanlarda Metin Üstündağ’ın Langadank’ları da kitaplaştı ve her iki kitap da çok sattı. Biz de Duvar Yazısıyız ve Met Üst’ün benzer içerikteki kitapları 90’lı yılların başında da yayımlanmaya devam etti. Sonra da bu moda geçti. Bugün arasanız Biz Duvar Yazısıyız’ı Metis’in internet sitesinde bile bulamıyorsunuz. Kitap yok hükmünde olmuş. Tarihe gömülmüş.
Özlü sözler söylemek sosyal medyanın gelişmesi, özellikle Twitter’la tekrar moda oldu. En tipik ve başarılı örnek kapağındaki kahve fincanı ile Ahmet Batman adıyla çıkartılan Soğuk Kahve’dir (Destek Yay.). Çünkü görseli kahveli kitaplı paylaşımlar yapmak 2010’ların başında çok modaydı.
Nilgün Bodur bu akıma son noktayı koyuyor gibi. Gibi diyorum çünkü “Sen Gittin Ya Ben Çok Güzelleştim” (Destek yay.) aforizma ile “deneme”  karışımı bir kitap. Aforizma akımına son noktayı koyarken yine 80’lerde başlayan bir başka akımı popüler denemeleri de canlandırmaya çalışıyor. Çok satmasından da bu canlandırma işinde başarılı olduğunu anlıyoruz.
Popüler denemelerin mucidi de mizah dergileri. Bu konunun üstadı da Cezmi Ersöz. Cezmi Ersöz, 80’li yıllarda başladı, 90’lı yıllarda da istikrarlı olarak bu türde yazdı ve Leman dergisinden çıkartılana/ayrılana kadar da gittikçe azalan bir ilgiyle olsa da ününü sürdürdü. Kitaplarının hâlâ yeniden basımları yapıldığına göre bir miktar okuru var. Nilgün Bodur’un satış başarısı yayıncıları tekrar Cezmi Ersöz’ün kitaplarıyla ilgilenmeye de yöneltebilir.
Sözün özü bu tür kitaplar her zaman vardı ve çok da okur buluyorlardı. Bunların varlığı, çok satmaları edebiyatı gündemden çıkarmış, gerilere itmiş değil. Çünkü farklı bir okura hitap ediyorlar. O okur sadece popüler olanın peşinde.
Nilgün Bodur’un kitabını alan okur onun intihal yaptığı iddia edilen Anne Frank’ın hatıra defterini merak etmiyor. Bu okuru en fazla çoksatan yazarlara, Canan Tan’a, Ayşe Kulin’e pek pek Elif Şafak’a yöneltebiliyorsunuz ama “gerçek” edebiyatı okutamıyorsunuz. Tıpkı yüz binlerce satan Wattpad yazarlarının, Büşra’ların kitaplarını okuyanlar gibi. Bir adım daha ileri gidelim. Canan Tan, Ayşe Kulin ya da Elif Şafak okurları da “gerçek” olduğu söylenen edebiyatın ürünlerine yönelmiyor. Hatta Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sını okuyan yüzbinler de “Türk Edebiyatının klasiklerinden başka ne okuyabilirim?” diye merak etmiyor. Popüler kitap okuru, çoksatanlar okuru ve edebiyat okuru tamamen farklı. Ve onları birbirlerine dönüştürmek mümkün görünmüyor. Yani Nilgün Bodur’un çoksatması Saramago’nun, Zweig’ın çok satmasına engel değil. Çoksatanlar listesine bakın, bu gerçeği göreceksiniz.  

Pazartesi, Eylül 24, 2018

 

“Işıklı sesiyle, zarif ve narin”



Elif Daldeniz Baysan, bir bilim insanı. 1994 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde çeviribilim lisans derecesinden sonra yüksek lisans ve doktora derecelerini İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamlamış. On yıl sınai mülkiyetin korunması alanında çalışmış. Doktora tezini de patent metinleri çevirileri üzerine yazmış. Akademik çalışmalarını özellikle kültürlerarası iletişim, çevirmen kimliği, kültür, sanat ve düşünce metinleri çevirisi ve kavramların çevirisi üzerine yoğunlaştırmış. 2003 yılından itibaren Okan Üniversitesi’nde çeşitli kademelerde görev yapmış. Kurucusu olduğu Çeviribilim Bölümü Başkanı, Almanca Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalı Başkanı sonra da İngilizce Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalı Başkanlığı yapmış. Birçok uluslararası toplantıya katılmış, bildiriler sunmuş. Çeviri Derneği’nin kurucu üyelerinden, Çevirmenler Meslek Birliği (ÇEVBİR) üyesi ve Afette Rehber Çevirmenlik (ARÇ) Grubu gönüllülerindenmiş. Adına Elif Daldeniz-Baysan Çeviribilimde Lisansüstü Çalışmalar Kolokyumu düzleniyor. Geçen yıl dokuzuncusu gerçekleştirilmiş. Bu satırlar Özlem Berk-Albachten’in yazdığı kısa biyografiden (ceviribilimokan.wordpress.com/elif-daldeniz-baysan-biyografisi).
Elif Daldeniz Baysan’ın kısa yaşamında çok aktif ve başarılı bir akademisyen olduğu, çeviribilim çalışmalarına önemli katkılarda bulunduğu anlaşılıyor. Kuşkusuz bu çalışma hayatından güzel bir biyografi çıkar. Bir başarı hikayesi. Özellikle çeviribilim alanında çalışanlar için de yararlı bir kaynak olur.
Her yaşam öyküsünün bir de “özel” yanı var. Gündelik hayatın dertleri, gaileleri, mutlulukları, sevinçleri ile örülü bir yan. Elif Daldeniz Baysan, 1970’de doğmuş, 2012’de vefat etmiş. 42 yıllık, kısa bir yaşam. Bu kısalık bile uzaktan bakanın merak etmesine yeterli. Meslek hayatında başarıdan başarıya koşarken özel’inde neler yaşadı? Bu başarı öyküsü neden bu kadar kısa sürdü?
Ayşe Sarısayın, Denize Yazıldı’da Elif Daldeniz Baysan’ın yaşam öyküsünün izini tüm boyutlarıyla sürüyor. Ama bu biyografinin yazılma amacı çok daha içyakıcı. Elif Daldeniz, 15 Eylül 2012’de vefat ettiğinde oğlu Deniz henüz 7 yaşında. Bostancı’dan Heybeliada’ya Elif Daldeniz Baysan’ın cenaze törenine doğru yol alırken Serhat Baysan “Elif’i yazar mısın?” diye soruyor Ayşe Sarısayın’a. “Deniz çok küçük, annesini hatırlamayacak büyüdüğünde. Deniz için Elif’i yazar mısın?”
Kuşkusuz Serhat Baysan sevgili eşi ile ilgili böyle bir istekte bulunurken, doğru kişiyle konuştuğunu biliyor. Ayşe Sarısayın, Elif Daldeniz’in son yıllarında en yakın arkadaş çevresinden. Heybeliada’da üç katlı bir evde büyük bir aile gibi yaşamışlar. Elif Daldeniz’in yaşadıklarına tanıklık etmiş, dert ortağı olmuş, destek olmaya çalışmış. Ama daha da önemli bir özelliği var, iyi bir yazar ve nadir bulunan iyi biyografi yazarlarından. Erdal Öz Unutulmaz Bir Atlı (2009, Can yay.) kitabı Türkçede biyografi türünde yazılmış en önemli eserlerdendir.
“Ne yazacaktım: biyografi, roman, anlatı, biyografik bir roman, anı, hangisi? Elif’i beş yıldır tanıyordum, geçmişine ilişkin bilgilerim sınırlıydı. Daha da önemlisi, böylesine derin bir yarayla, kendi yaramı geçtim, diğerlerinin yaralarını kanırtmadan nasıl yazacaktım?”
Ayşe Sarısayın haklı. Zor bir iş. Yazması da, yayımlatması da zaman almış. Elif Daldeniz’in ölümünden 6 yıl sonra içine sinip yayınevine teslim etmiş ve kitap yayımlanabilmiş. Deniz şimdi ilkgençlik çağlarında.
Elif Daldeniz – Serhat Baysan, Funda – Yiğit Bener, Ayşe – Hüseyin Sarısayın ve çocukları Deniz, Lal, Emrecan Heybeliada’da birlikte var ettikleri üç katlı apartmanda ortaklaşa bir yaşam sürüyorlar. Kitabın, bence, bu biyografik romanın, çıkış noktası da bu. Oradan, o tarihlerden geriye ve ileriye doğru bir anlatı kurmuş Ayşe Sarısayın. O evde sürdürülen yakın ilişki içinde Elif Daldeniz’i tanıyor, dost oluyor. Yaşam birlikteliğinin yanında edebiyata ilgileri, çevirmenlikleri gibi birçok ortak noktaları, konuları var. Tabii, Elif’in insanı hemen sarıveren canayakınlığı da dostluğu kolaylaştırıyor, derinleştiriyor.      
Neden biyografik roman diyorum? Kuşkusuz başta Deniz ve Serhat olmak üzere Elif Daldeniz’in ailesi, yakınları, dostları, arkadaşları için çok farklı bir anlamı var kitabın. Onlar için çok değerli bir anı kitap. Hemen hepsinin bir şekilde katkıda bulunduğu, Elif Daldeniz’i yaşatacak bir armağan.  
Ama biz okurlar için Elif Daldeniz bir roman kahramanı. Kitabı okuyup daha çok tanıdıkça varlığı iyice belirginleşecek, onu sevip benimseyeceğiz. Ailesinin, dostları ve iş arkadaşlarının tanıklığı ile bir bildungsroman, oluşum romanı ortaya çıkıyor. Başarı hikayesinin kırılım noktası ise can alıcı hastalığa, kansere karşı verilen mücadele.
Yiğit Bener’in önsözde belirttiği gibi çok katmanlı ve çoğul okumalara yönelten bir yapısı var kitabın. Biyografi gibi de okuyabilirsiniz, anı kitabı olarak da benim yaptığım gibi roman kabul ederek de. Bu çoğulluk, nesnel olanla öznelin arasındaki geçişkenlik Ayşe Sarısayın’ın edebi anlatımındaki başarısı ile ortaya çıkartıyor.  
Elif Daldeniz, bir işçi ailesinin çocuğu olarak Almanya’da doğmuş, çocukluk ve gençlik yıllarını Almanya ve Türkiye arasında gelgitlerle sürdürmüş. Yaşamı iki dilde ve iki kültürde geçmiş ve o birçoklarının aksine bu durumu avantaja döndürmüş. Her iki kültürün ve dilin verdiklerini hem yaşamında hem de çalışmalarında verime çevirmiş.
Kişi olarak iyimser, sakin, alçakgönüllü, dost canlısı, çalışkan... birçok olumlu özelliği var ve bu yanları ile hızlıca yakın ilişkiler, dostluklar kurmuş. Kısa yaşamında çok sayıda ve derin ilişkiler geliştirmiş. Tanıklıklar bu özelliklerini örneklerle, anılarla belirginleştiriyor.
Sonra Serhat Baysan’la karşılaşıyorlar. Anlatı yeni bir boyut kazanıyor. İkisi de aşklar, evlilikler yaşamış. Birbirlerini ilk görüşlerinde ruh eşlerini bulduklarını anlıyorlar ama kavuşmaları kolay olmuyor. Zaman ve karşılıklı çaba gerekiyor.
Nihayet birlikte yaşamaya başlıyorlar. Heybeliada’da dostlarla ortak yaşam kuruluyor. Diğer yandan da akademik hayatta mücadele ediyor. Elif, üniversitede önemli görevlere geliyor, doçentlik için hazırlanıyor. MS hastalığı ile hamilelik birbirini izliyor. Elif ve Serhat birlikte yaşamlarını belirleyecek önemli kararlar alıyor. Peki kansere karşı ne yapılacak? Elif her zorluğu olduğu gibi bu hastalığı da metanetle karşılıyor. Hem hastalığı yenmek için ne gerekiyorsa yapıyor hem de gündelik yaşamından, eşinden, çocuğundan, akademik kariyerinden vazgeçmiyor.
Denize Yazıldı gerçek bir yaşam öyküsünden yola çıkan, mektuplar, anılar, tanıklarla kurulmuş çok boyutlu bir anlatı. Elif Daldeniz’in kısa, yoğun, mücadele ve başarılarla örülü yaşam öyküsünü içimiz yanarak okuyoruz.
(Denize Yazıldı, Ayşe Sarısayın, Can yay. Ağustos 2018)   
SON NOT: Cumhuriyet Kitap’ta ilk yazım 3 Aralık 1992’de yayımlanmış. 22 Haziran 2006’dan beri de her hafta sürekli olarak yazmışım. 12 yıldan fazla olmuş. Benim en uzun süreli ve soluklu yazma serüvenim. Sevgili Turhan Günay ağabeyimin engin gönüllülüğü, sevgili editörlerim Eray Ak, Ali Bulunmaz ve görsel yönetmenimiz Dilek Akıskalı’nın içten destekleri sayesinde en ufak sorun ve sıkıntı olmadan bugüne dek geldik. Her güzel şeyin bir bitişi vardır. Bu yazıların bitişi de bugüneymiş. Yeni yayınlarda yeni yazılarda buluşmak umuduyla hoşça kalın! 20.09.2018

Etiketler: ,


Cuma, Eylül 14, 2018

 

“Baştan ayağa bir asker gibi”



Rebecca West’in ilk romanı aynı zamanda başyapıtı kabul edilen Askerin Dönüşü “savaş sırasında savaş hakkında bir kadının yazdığı tek roman” olarak tanıtılıyor. “Askerin dönüşü” öncelikle edebiyatta, daha sonra sinema ve tiyatroda sıkça işlenmiş bir tema. West’in Askerin Dönüşü, savaşın insanlarda yol açtığı travmalar, bunların sivil hayattaki, ilişkilerdeki yansımaları hakkında bir roman. Cephedeki savaşı değil sonrasını anlatıyor. Savaştan dönen erkeğin bakış açısından değil onu bekleyen kadının gözünden anlatıyor.  
Askerin Dönüşü’nde savaşta aldığı bir yara nedeniyle hafızasını kaybedince eve gönderilen Chris’in gelişi ve sonrasında yaşananlar anlatılıyor. Chris, son on beş yılını anımsamamaktadır. 20 yaşına, ilk aşkını yaşadığı dönemlere dönmüştür. Belleğinde romantik bir aşk öyküsü vardır ve savaş dönüşü o yıllardaki sevgilisine kavuşacağını ummaktadır. Son 15 yıl öyle silinmiştir ki cepheden dönüşünü bile eski sevgilisinin adresine bildirir. Evinin adresini anımsamaz. Âşık olup evlendiği karısını hiç hatırlamaz. Birlikte yaşadıkları ev aynıdır ama evlilik sonrası yapılan tadilatları anımsamadığı için yabancı bir mekân gibidir. On beş yıl önceki sevgilisi Margaret’i ister.
Margaret içinse 15 yılda çok şey değişmiştir. Chris’le tanışıp bir yazboyu aşk yaşadıkları otel elden çıkmış, Margaret evlenmiş, yoksul ama huzurlu bir yaşam sürmektedir. Chris’in belleğindeki o genç, güzel kadının yerini yorgun bir ev kadını almıştır.
Belleğine kavuşması için çeşitli tedaviler deneyen doktorlar sonunda Chris’in ilk sevgilisi Margaret’le buluşmasına karar verir. Bu karşılaşmada yaşanacak şok Chris’in belleğini yerine getirebilir diye umulmaktadır.
Öykü, Chris’i gizli bir aşkla seven kuzeni Jenny’nin ağzından anlatılır. Jenny, Chris ve Kitty’nin evlilikle sonuçlanmış aşklarının bir şahidi olarak malikanede onlarla birlikte yaşamakta, Kitty’e bu zor günlerde hem destek olmakta hem de akıl hocalığı yapmaktadır. Onun da kanısı Chris’in Margaret’in şimdiki halini görüp yaşayacağı hayal kırıklığı ile kendine geleceği şeklindedir. Doktorların fikrini destekler, yengesi Kitty’i ikna eder ve Margaret eve davet edilir.
Askerin Dönüşü kısa ama etkileyici bir metin. Savaşın insanda yarattığı travmanın sivil hayata, sevdiklerine, ailesine yansıması ana tema gibi görünse de bu temadan aşka, kadın erkek ilişkilerine, o ilişkilerdeki rollere evriliyor. Romanın üç kadın kahramanı, anlatıcı Jenny, aşkını evlilik ve bir bebekle taçlandırmış Kitty ve ilk aşkını geride bırakıp kendine yeni bir yaşam kurmuş Margaret konuya farklı açılardan bakmamızı sağlıyor.
Hiçbir öykü bilindiği ya da anlatıldığı gibi değildir. Romanın esas kahramanı gibi görünen Chris aslında hakkında en az şey anlatılan, düşünülen kişisi. Onun ilk aşkından ayrılmasını bir türlü içine sindiremediğini, hep o aşkı özlediğini öğreniriz. Babasının batmak üzere olan işini kurtarıp tekrar zengin olurken yani başarılı bir işadamı görünümü oluştururken romantik yanlarını tamamen bastırmıştır. Bu konuda derinleşmek belki romana farklı bir boyut katacaktır ama Rebecca West oraya yoğunlaşmaz. West’in esas ilgi alanını üç kadın arasındaki ilişki ve bunun yarattığı gerilim oluşturur. Chris geçmişte kalıp Margaret’e mi dönecektir, yoksa sağlığına kavuşup “mutlu” evliliğine, “başarılı” iş yaşamına mı?
Belleğin kazanılması için yapılan söyleşilerde Jenny’nin derinlere gömülmüş aşkının ifade edilmesi de umulur.
Kitty, toplumun bize önerdiği “doğru” yaşamın, değerlerin temsilcisidir. Aşkla evlenmiştir, mutlu bir evlilik yapmıştır, bebek bu evliliğin ürünüdür ve bu yapının hiçbir etkiyle bozulmasına razı değildir.
Margaret, ilk aşkını kalbinin derinliklerinde yaşatsa da gerçekçi bir kadın olarak 15 yıl öncesine dönüp Chris’le kaldıkları yerden devam edemeyeceklerinin bilincindedir. Zaman zaman duyguları ağır bassa da Chris’in travmayı atlatıp belleğine kavuşmasında önemli roller oynar.
Margaret’le Kitty’nin söze dökülmeyen ama tavır ve davranışlarla ifade edilen çatışmasından Jenny’nin kazançlı çıkması gibi bir beklenti de oluşuyor. Üstelik Jenny üç tarafla da diyalog içinde olduğundan olaylara daha hakim. Anlatıcılığının verdiği avantajı da kendi lehine kullanabilir gibi görünüyor ama böyle bir gelişme de yaşamıyoruz.
Askerin Dönüşü, modern klasiklerden sayılıyor ama anlatımı, yarattığı ortam İngiliz klasikleriyle, özellikle de Jane Austen, George Eliot gibi kadın yazarlarla bağlar kurabileceğimizi düşündürüyor. Onlardan farklılaşıp, eleştirmenlerce özellikle Virginia Woolf’ün ilk dönem romanlarına yakın bulunmasının nedeni bence, öncelikle anlatıcısının güvenilmezliği ve öykünün akışındaki kırılmalar ve kronolojik akışın bozulması ile netleşiyor. Anlatıcı taraf olduğu için güvenilmez, bazı olayları kendine göre yorumluyor ya da anlatıyor olabilir. Başlarda Kitty’nin bakışına yakın olan Jenny’nin anlatımının sayfalar ilerledikçe Margaret’e doğru yöneldiğini fark ediyoruz.
Bir fark da konunun sadece aşka odaklanmaması, aşkın yüceltilmemesi, hayattaki gerçekliği içinde ifade edilmesi. Çıkarlar, cinsel istekler, kişisel çekişmeler de belirleyici oluyor. Oldukça da gerçekçi, ilk aşkın anlatıldığı bölüm dışında romantizme kaymıyor. Kadının toplumdaki yerini, ona dayatılan yaşam biçimini de örnekliyor. Tabii psikolojik çözümlemeler, Chris’i tedavi etmeye çalışan doktorların uyguladığı hipnoz gibi yöntemler aracılığıyla psikolojik tedavinin eleştirilmesi, Freud'cu psikanalizin kullanımı gibi yenilikler de var. Roman yayınlandığında, 1918’de Freud’un savaşın insan üzerindeki etkileri ile ilgili savlarının da tartışıldığına dikkati çekiyor eleştirmenler.
Askerin Dönüşü, sade ve rahat anlatımıyla iyi bir edebiyat eseri olması yanında üzerinde düşünüp derinleştikçe çok farklı boyutlarda okunup tartışılabilecek yapıda bir roman.
Rebecca West, 21 Aralık 1892’de doğmuş. Asıl adı Cicely Isabel Fairfield, yazarlık adını Ibsen’in bir oyun kahramanından almış. Yazarlığının yanında edebiyat eleştirmeni, gazeteci ve seyahat yazarı olarak da tanınmış. Seyahat edebiyatının klasiği sayılacak eserler verdiği belirtiliyor. Velut bir yazar, edebiyat eserlerinden çok daha fazla sayıda inceleme, araştırma ve eleştiri kitabı var. 
Militan bir feminist, kadın hareketinin önemli isimlerinden. Politik bir aktivist. Antifaşist. Ülkesinin 2. Dünya Savaşı’ndaki politikalarını, Hitler’e karşı pasif bulduğu tavrını şiddetle eleştirmiş. “Sosyalist” olarak tanıtılıyor ama Bolşevik Devrimi ve Batı’da uygulanabileceği tezlerini şüpheyle karşılamış. Savaş sonrası Sovyetler’in Doğu Avrupa ülkelerini ilhakını da şiddetle eleştirmiş. Zamanla anti komünist tavrı iyice netleşmiş, komünizm karşıtı politikaları nedeniyle muhafazakârlara saygı duyduğunu bile söylemiş. Kendi doğru bildiği düşünceleri savunduğu anlaşılıyor. Ayrıntılı biyografisini merak ediyorum.
(Askerin Dönüşü, Rebecca West, çev. Işılar Kür, Everest yay, Eylül 2018). 13.09.2018

Etiketler: ,


 

“7 Mart 1924 Ruhu”na dönerken



Cumhuriyet’in yazarından çok okuru sayılırım. Okurluğum 50 yılı buluyor, sürekli yazarlığım 12 yıllık. Çarşamba günleri gazetede, perşembeleri ise Kitap Eki’nde yazmam okurluğumdan sonra gelir. Gazetenin mutfağına, basıma hazırlanış aşamalarına hiç dahil olmadım. Bu nedenle yaşanan gelişmeleri gazetede ve sosyal medyada yazılanlar üzerinden izlemek durumundaydım. Beklenen oldu, cuma günü vakıf yönetim kurulu seçimi yapıldı.
Yeni yönetim kurulunun şekillenişi gazetede değişimin yaşanacağını haber veriyordu. Ama aynı yönetim kurulunda yer alan ve de halen gazetede görevde bulunan ya da köşe yazarlığı yapan isimler olayların umulandan farklı biçimde gelişmiş olabileceğini de düşündürüyordu.  Şükran Soner, Ali Sirmen, Işık Kansu… Görev dağılımında da Vakıf Başkanı Alev Coşkun Başkan Vekili Ali Sirmen, Genel Sekreter Işık Kansu olmuştu.
Gazetenin yeni Genel Yayın Yönetmeninin 1994’den beri, 25 yıldır gazetede çalışan Aykut Küçükkaya’nın olması, Yayın Kurulunun Alev Coşkun (Başkan), Ali Sirmen (Başkan Yardımcısı), Aykut Küçükkaya, Prof. Dr. Emre Kongar, Şükran Soner, Işık Kansu, Orhan Bursalı, Mine Kırıkkanat ve Miyase İlknur’dan oluşması bence olumlu işaretti. Önceki yayın kurulunda yer alan üç üye Emre Kongar, Ali Sirmen ve Şükran Soner görevlerini sürdürüyordu. Hepsi de gazetenin onlarca yıldır yazarıydı. Bu tabloya baktığımda gazetenin temel tavrının kısmen değişse de sürdürüleceği sonucuna varmak mümkündü. Toplantının ardından OdaTV’ye konuşan Alev Coşkun "Çok barışçıl bir sitem içinde çözüldü. Sayın Orhan Erinç barışçıl ve hukuka dayalı bir şekilde toplantıyı yönetmiştir. Toplantı hukuka dayalı bir şekilde bitmiştir. Yeni yönetim kurulu seçilmiştir" demişti. “Sitem”i düzeltip “sistem” olarak okur, yeni vakıf yönetimi ve yayın kurulu listeleriyle birarada değerlendirirseniz olumlu bir gelişme olduğunu söyleyebilirdiniz.
8 Eylül tarihli gazetenin ilk sayfası ise durumun vahim olduğunu bildiriyordu. Şekli düzeltme yapılmış, logo tarihi yerine, ortaya döndürülmüştü. Bu şekli değişikliğin içeriği de Cumhuriyet Vakfı’nın “Atatürk’ün  Cumhuriyet’i” başlıklı bildirisiyle açıklanıyor, “Gazetenin temel politikası ATATÜRK’ün aydınlanma devrimleridir. Gazetenin sadık okuyucusunun arzuladığı temel yayın çizgisine bugünden itibaren dönülmüştür” deniliyordu. Vakıf ve gazete yönetiminde aynı masalarda oturulsa, birlikte gazete yapılsa da, bu uğurda gazete yöneticileri ve yazarları aylarca hapis yatıp, üstüne cezalar da yeseler benim de yazarı olduğum yıllarda yayımlanan gazete ilkelere aykırıymış. Bu söylenmemiş, açıkça yazılmamış, protesto edilip ayrılınmamış, sabırla dava sürecinin bitmesi beklenmiş. Bu arada çok büyük bir öfke biriktirilmiş. Garipsedim, üzüldüm.
Gazetenin çalışanlarına, yazarlarına yönelik bir açıklaması olabileceğini umdum. Bana bir açıklama gelmedi ama taraflar sosyal medyada yüreklerini açtılar, gazetede açıkça yazılmayanı, bize, okurlara bildirilmek gereği duyulmayanı oradan öğrenmek durumunda kaldım. Krizden fırsat yaratılıp barışçı bir çözüm bulunulacağını umarken başta yayın yönetmeni Murat Sabuncu olmak üzere gazete yönetimi, yazarlar ardarda görevlerine son verildiğini ya da ayrıldıklarını açıklıyordu. Gazete yönetimi de veda yazılarını yayımlamakla yetinerek, pazartesiye kadar sessizliğini korudu. Bir anlamda gidenlerin gitmesi beklendi. Aykut Küçükkaya’nın yazısından kimseye “Gitme!” denmeyeceği anlaşılıyor.  Sanırım “Gitme!” dense de durmazlardı ama uğruna hapis yatacak kadar fedakârlıkla çalıştıkları bir gazetenin yeni yönetiminden böyle itham da içeren yorumlar yerine bir teşekkür, dostane veda beklerlerdi. Bunu hak ediyorlardı.
Türkiye 2023’e giderken Cumhuriyet, yeni yönetimi, yazarları ve çalışanlarıyla 7 Mart 1924 Ruhu’na ulaşmaya çalışacak. Ben de artık yazmasam da okumaya devam edeceğim. Hoşça kalın!12.09.2018

This page is powered by Blogger. Isn't yours?