Perşembe, Ağustos 25, 2016

 

Mimar Sinan’ın Eserlerini İtinayla Yok Etmişiz



“Mimar Sinan 92 cami, 52 mescit, 55 medrese, 7 darül-kurra, 20 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa (hastane), 6 su yolu, 10 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 de hamam olmak üzere 365 eser vermiştir” (mimarsinaneserleri.com). Bu eserler tek tek listelenmiş.
“İstanbul Azapkapı’da Mimar Sinan’ın yaptığı yaklaşık 450 yıllık Sokollu Mehmed Paşa Camii’nin duvarı delindi” haberine rastlıyorum T24.com’da (11.07.2016). “Daha önce yakınına çakılan çelik kazıklar yüzünden temelleri zarar gören, metro yüzünden yaklaşık 5 cm kayan ve zeminden çıkan kaynak suları yüzünden etrafı göle dönen caminin şimdi de esrarengiz bir şekilde duvarı delindi.”
Bir haber daha; “Mimar Sinan'ın 56 hamamından biri olan Samatya Kapıağası Yakup Ağa Hamamı satışa çıkarıldı.” Hamam 13 yıl restorasyon görmüş. Satış fiyatı 20 milyon dolar. Aynı haberden Mimar Sinan’ın 56 tane hamam yaptığını, bu hamamlardan 32'sinin tamamen yok olduğunu, 24'ünün günümüze intikal ettiğini, bunlardan da sadece 14 tanesi özgünlüğünü koruduğunu öğreniyoruz (14.08.2016, yeniakit.com.tr).
32 tamamen yok olmuş hamam... 24 hamamın sadece 14 özgün haliyle kalabilmiş. Dehşet verici bir bilgi, demeyeceğim. Bildiğimiz bir şey, artık şaşırtmıyor. En büyük mimarımızın eserlerini bile korumuyoruz.
Mimar Sinan’ın kaç eseri vardı? 365 mi, 375 mi, 477 mi? Bunda bile görüş birliği yok. Anlaşılan tam bir liste de yok. Çünkü yüzyıllar boyu yok edilen eserleri tespit etmek pek kolay değil, var olan ile yetiniyoruz.
İBB Kültür AŞ İstanbul hakkında önemli kitaplar yayımlıyor. “İbrahim Hakkı Konyalı’nın Kayıp Arşivinden İstanbul’da Mimar Sinan Eserleri” bu yayınların en yenilerinden. İbrahim Hakkı Konyalı için biyografisine göre “tarihçi, yazar, kitabe uzmanı”. “Özellikle yazdığı şehir tarihleriyle meşhurdur” deniyor. Çok sayıda yayımlanmış eseri var ve bunların bir çoğu İstanbul ve İstanbul’daki mimari eserler hakkında. 1896’da doğmuş, 20 Ağustos 1984’de vefat etmiş. Konyalı’dan geriye bir çok yayımlanmamış eser kalmış. Bunların arasında “II. Dünya Savaşı yıllarında üç cilt halinde hazırladığı Mimar Sinan adlı kitabı” da sayılıyor (bkz. islamansiklopedisi.info).
İbrahim Hakkı Konyalı 1941 – 42 yıllarında Mimar Sinan’ın İstanbul’da inşa ettiği cami, mescit, türbe, kütüphane ve okulları tespit etmiş, ziyaret etmiş, gözlemlerini yazmış ve fotoğraflarını çektirmiş. Ama bu çalışma yayımlanmadan kalmış ve ölümünden sonra da kaybolmuş.
Gazeteci Faik Şenol’un İstanbul fotoğrafları arşivinde çalışılırken “İstanbul’da Mimar Sinan Eserleri” başlıklı iki fotoğraf albümü bulunmuş. Bu fotoğrafların İBB Atatürk Kitaplığı’nda “Mimar Sinan’ın Eserleri” adlı 473 varaklık Konyalı’nın yayınlanmamış çalışmasının görselleri olduğu anlaşılmış.
Konyalı Mimar Sinan’ın eserlerini tanıtırken, yapı tekniğinden, yapıların nasıl değiştirildiğinden ve tahrip edildiğinden de söz ediyor. Bir çoğunun içindeki değerli eşyanın, hatların, çinilerin çalındığını, yok pahasına “enkazcı”lara satıldığını anlatıyor. Ot ambarı, ağıl, depo, karakol ve pansiyon olarak kullanılanlar var. Yıkıcıya verilen eserleri var. Birçok yapı da kaderine terk edilmiş, çöküp tarihe karışmak üzere. Yıl 1940. Daha sonra Menderes döneminde cadde, bulvar ya da meydan yapmak üzere birçok cami, medrese. mescid, çeşme vb. yıkıldığı biliniyor. 
“İstanbul’da Mimar Sinan Eserleri” önemli bir belgesel eser olmasının yanısıra Mimar Sinan’ın İstanbul’daki eserlerini tam olarak tespit edip mevcut durumlarını anlamak için iyi bir kılavuz.
24.07.2016

Cuma, Ağustos 19, 2016

 

“Her insan biraz tuhaftır”



Haruki Murakami, “Sputnik Sevgilim”de bir aşk üçgenini anlatıyor. Bu bir karşılıksız aşklar üçgeni. Üçgeni oluşturanlar da romanının anlatıcı kahramanı Tokyo^da yaşayan bir ilkokul öğretmeni olan 25 yaşındaki genç erkek K., onun karşılıksız bir şekilde sevdiği üniversiteyi bırakıp romancı olmaya çalışan 22 yaşındaki genç kız Sumire ve Sumire’nin ilk görüşte âşık olduğu kendisinden 17 yaş büyük evli bir iş kadını olan Myu.
Sputnik, Sovyetler Birliği’nin uzaya yolladığı dünyanın yapay uydularının ortak adı. 4 Ekim 1957’de Sputnik 1 uzaya yollanmış, ertesi ay da içinde Laika adlı bir köpeğin yer aldığı Sputnik 2 fırlatılmış. Laika böylece uzaya yollanan ilk canlı olmuş. Sputnik 2 geri dönemediğine göre de Laika uzay çalışmalarının ilk kurbanı aynı zamanda.
Sputnik Rusça’da “yoldaş”, “yol arkadaşı” anlamına geliyormuş. “Sputnik Sevgilim” deyimi de kuzininin düğününde Sumire ve Myu ilk kez karşılaştıklarında yaptıkları sohbetten kaynaklanıyor. Sumire en çok sevdiği yazar olan Jack Kerouac’tan söz ederken “Beatnik”lerden de bahsediyor. Beatniklerden haberi olmayan Myu da beatnik’i sputnik olarak anlıyor. Sumire de Myu’yu “Sputnik Sevgilim” diye anıyor.
Tabii ki Haruki Murakami sputnik’i de, beatnik’i de, Kerouac’ı da boşuna ya da hoşluk olsun diye anmıyor hepsinin romanda, romanın mesajının oluşmasında birer anlamı var. Sumire’nin yanında hep Kerouac’ın “Yolda” ve “Yalnız Gezgin” romanlarını taşıması da boşuna değil. Kerouac’ın Yalnız Gezgin’i ile Sputnik’in yalnız yolcusu Laika arasında bağ bile kurabiliriz, istersek.  
Sumire pek de güzel denemeyecek bir genç kız. “Yanakları içe çökük, ağzı fazla büyüktü. Burnu küçük ve yukarı kalkıktı” diye anlatıyor K. Kısa boylu, “savaş dönemi çocukları kadar zayıf”, gözleri kocaman... Kendini bir Kerouac’ın romanlarındaki kahramanlara benzetmek için kara plastik gözlükler takıyor, siyah saçları dağınık, ikinci el dükkanlardan alınmışa benzeyen, üzerine bol gelen ve hemen hiç değiştirmediği giysiler giyiyor.  Bağırıyor gibi konuşan, biraz dik başlı, alaycı, dünyada olup bitenlerle ilgilenmeyen bir genç kız. İnsanlarla pek dostluk da kurmuyor, konuşmuyor, nadiren hoşlandığı birisine rastlarsa çenesi düşüyor, durmaksızın konuşuyor.
Sumire gittiği özel üniversitenin edebiyat – sanat bölümündeki öğrenimini umduğunu bulamayınca yarıda bırakmış, kendisini tamamen roman yazmaya adamış. Günlerini yazarak ve K. ile görüşerek geçiriyor.
K. Sumire’de insanları çeken özel bir yan bulmuş ve ilk görüşte âşık olmuş. Ama bir türlü aşkını ifade edememiş. Sumire’nin cinsellikle ilgili olumsuz sözleri, aşk konusuna ilgisizliği de onu iyice içine kapamış. Başka kadınlarla ilişkiler kurarken Sumire ile yakın dost olmaya devam etmiş. Sumire’nin tek arkadaşı ve sırdaşı.
Myu, Sumire’nin tam tersi denilebilecek bir görünümde ve çok farklı yaşam tarzına sahip. Japonya’da büyümüş bir Koreli. Korece bilmiyor ama Fransızca ve İngilizceyi çok akıcı konuşuyor. Fransa’da müzik akademisinde eğitim görmüş. Çok iyi bir piyanist olacakken iş kadını olmuş. Güzel, alımlı bir kadın. Çok şık giyiniyor, minik, pahalı mücevherler takıyor ve bir Jaguar kullanıyor.
Myu’ya ilk görüşte âşık olmasının Sumire’nin yaşamında olumlu ya da olumsuz önemli etkileri oluyor. Myu, genç kıza âşık olmasa da arkadaşlığından hoşlanıyor ve ona kendisi ile çalışmasını teklif ediyor. Myu Fransa ve İtalya’dan şarap ithal etmektedir. Sumire de Myu’nun özel asistanı olacak, bürosunda onun yazışmalarını takip edecek, diğer işlerinde yardımcı olacaktır. Bu düzenli iş onun yaşam biçimini değiştirmesini gerektirir. Artık çoğunlukla evde oturup gündüzleri uyuyup geceleri yazması mümkün değildir. Bir işyerinde çalışacağı için giysilerine de dikkat etmelidir.
Sumire âşık olduğu kadının yanında olabildiğince çok zaman geçirebilmek için her şeye razı oluyor. Fosur fosur içtiği sigarayı bırakıyor, evini değiştirip daha konforlu ve işine yakın bir yere geçiyor ve Myu gibi şık giyiniyor. Tüm bu değişimle birlikte artık yazamaz oluyor. Bir tür “writers block” yaşıyor.
Sumire ve Myu Avrupa’ya uzun bir iş gezisine çıkıyorlar. Neler yaşadıklarını Sumire’nin K.’ya yazdığı mektuplardan öğreniyoruz. Fransa’ya, İtalya’ya gidiyorlar. Daha sonra seyahatlerini uzatıp bir süre bir Yunan adasında tatil yapmaya karar veriyorlar. İki kadın birlikte, hoş zamanlar geçiriyor. Her şey aşk için uygun. Zaten öyleymiş gibi yaşıyorlar, tek eksik cinsellik. Sumire Myu’yu arzuluyor ama karşılık bulamıyor. Karşılık bulmadığı için de Sumire cesaret edip bir türlü Myu’ya açılamıyor. Myu da tüm güçlü işaretlere rağmen Sumire’nin aşkını görmezden geliyor. Çok yakın dost oluyorlar ama iki âşık olamıyorlar. Çünkü Myu’nun yaşamını derinden etkilemiş, saçlarını bir gecede tamamen beyazlatmış, aşktan, cinsellikten tamamen uzaklaşmasına neden olmuş bir sırrı var.
Öğrenim yılının başlamasına bir hafta kala Myu K’yı arıyor ve Sumire’nin kaybolduğunu bildiriyor ve Yunan adasına gelip kendisine destek olmasını rica ediyor. K zorlu bir yolculuktan sonra adaya gidiyor. Myu ile konuşmalarından ve daha sonra Sumire’nin bilgisayarında bulduğu iki dosyadan hem ne olup bittiğini hem de Myu’nun sırrını öğreniyor.
Murakami’nin minimalist, sakin ve dingin anlatımıyla gelişiyor roman. Diğer romanlarından bildiğimiz temaları işliyor, benzer sorunlara değiniyor. Kişinin toplum içindeki yalnızlığı, en yakınına, sevdiğine bile kendini ifade edememesi, topluma yabancılaşması, daha çok yalnızlaşması ve bunu yaşam biçimi olarak kabullenmesi... Bütün bunlar olduktan sonra yine diğer romanlarındaki gibi düş ve gerçek arasındaki sınırın belirsizleştiği bir noktaya doğru kayıyoruz. Alice gibi aynanın ötesine geçiveriyorlar, bir süre için ya da tamamen. Myu’nun yaşadıklarında, Sumire’nin duman gibi kaybolmasında “paralel evren”in varlığı” gündeme geliyor. Murakami’nin “Sputnik Sevgilim”deki (Temmuz 2016, çev. Ali Volkan Erdemir, Doğan Kit.) Kerouac göndermeleri de, Sputnik de bağlamına oturuyor. Modern dünyada yalnızlığa mahkûm insanın Sputnik’te dönüşsüz yolculuğa çıkan Laika’ya benzediğini düşünmeden edemiyoruz. 
18.08.2016

Etiketler: ,


Çarşamba, Ağustos 17, 2016

 

Kemal Kılıçdaroğlu ile neler konuştuk?



CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu geçen Perşembe (11.08.16), İzmir Seferihisar’da partinin “Bilim, Yönetim ve Kültür Platformu” organizasyonu, Seferihisar Belediyesi’nin evsahipliğinde sanatçı ve yazarlarla buluştu.
“Türkiye Sanat Çalıştayı” adıyla düzenlenen toplantıda CHP’yi Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte Genel Sekreter Kamil Okyay Sındır, Genel Başkan Yardımcısı Zeynep Altıok, Bilim, Yönetim ve Kültür Platformu Başkanı Prof. Onur Bilge Kula ve Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer temsil etti. Doğan Hızlan, Adnan Binyazar, Ahmet Ümit, Erendiz Atasü, Gürsel Korat, Orhan Alkaya, Levent Üzümcü, Tilbe Saran, Mehmet Aksoy ve Hanefi Yeter gibi edebiyat, tiyatro, resim, müzik, sinema, heykel ve fotoğraf sanatlarını temsil eden sanatçı ve yazarlar davet edilmişti. Sonradan öğrendiğime göre İzmir’den yazar, sanatçı davet edilmemesi kırgınlık yaratmış.  
Çalıştay Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşması ile başladı. Kılıçdaroğlu sanat hakkında görüşlerini, partisinin yaklaşımlarını kısa ve öz bir biçimde anlattı. “Bizim amacımız sanatçıları parti yandaşı yapmayı değil, onları özgürleştirmeyi ve üretkenleştirmeyi sağlamaktır. Sanatın var olabilmesi için sanatçıların insanca ve özgürce yaşayabilecekleri koşulların oluşturulması gerekir. Sanat, sanat dışı etkilerle yönlendirilmez” sözlerinin altını çizdik.
Karşıyaka Belediyesi Erkin Quartet’in kısa dinletisinden sonra çalıştay basına kapalı olarak çalışmalarına devam etti. Karşıyaka Belediyesi Rengim Gökmen süpervizörlüğünde Karşıyaka Oda Orkestrası’nı kurmuş. Bununla da yetinilmemiş orkestra üyelerinden Türk Beşleri’nin adlarını taşıyan Quartet’ler kurulmuş. Bu küçük konser bir anlamda CHP’li belediyelerin yaptıkları sanat çalışmalarına iyi bir örnek oldu.
Çalıştayda ilk gündem maddesi mevcut iktidarın sanata, sanatçıya yönelik olarak yaptığı uygulamalardı. Özellikle darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL’le birlikte yoğunlaşan sansür, sanatçılara uygulanan baskılar, işten çıkarmalar konuşuldu. İstanbul Şehir Tiyatroları’nda yaşanan işten çıkartmaların hukuksuzluğu anlatıldı. CHP’li Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nda da durumun pek içaçıcı olmadığı belirtildi. Yayın yasaklamalarından, tiyatro ve sinema eserlerinin salon bulamamasından, iktidarın yasaklı sanatçı listelerinden söz edildi. CHP’nin ana mıhalefet partisi olarak sadece meclisteki girişimleri ile yetinmemesi, zor durumda kalan sanatçıların her an yanında olması gerektiği, hukuki desteğin de çok önemli olduğu belirtildi.
CHP’li belediyelerin sanat faaliyetleri de önemli bir gündem maddesiydi. Çalıştaya ev sahipliği yapan Seferihisar, Bursa Nilüfer, Ankara Çankaya, İstanbul Kadıköy, İzmir Konak, Antalya Muratpaşa gibi belediyelerin örnek çalışmalar yaptığı belirtildi. Diğer CHP’li belediyelerin de onlar gibi çalışması gerektiği, kültür merkezlerinin nikah salonu olarak kullanılmaktan vazgeçilip gerçek işlevlerini kazanması, belediyelerin sanatçılardan oluşan uzman komiteleri kurarak onların önerileri ile sanat çalışmalarını planlamaları, kültür müdürlüklerine atamalarda liyakatin esas alınması, her büyükşehirde bir şehir tiyatrosu, bir orkestra kurulması, kütüphanesiz mahalle bırakılmaması gerektiği belirtildi. İzmir belediyesinin şehir tiyatrosu olmamasının büyük bir eksik olduğu örnek verildi. Yani CHP’nin yerel yönetimlerde bir sanat politikası oluşturması istendi.
Kemal Kılıçdaroğlu sekiz saat boyunca sanatçı ve yazarların görüşlerini dikkatle dinledi, not aldı. Toplantı sonunda da dile getirilen sorunlarla ilgili olarak ana muhalefet partisi olarak neler yaptıklarını, CHP’li belediyelerde neler yapabileceklerini kısa bir konuşma ile anlattı.  
17.08.2016

Cuma, Ağustos 12, 2016

 

Beyoğlu’nun geleceği karanlık mı?



Her zaman alış veriş ettiğim büfede bir hareketlilik… Taşınma telaşı… Durup ne olup bittiğini soruyorum. Yandaki iki dükkân kapanmış. Tahliye edilmeyi bekliyorlarmış. Direneceğiz diyorlar. Yeni bir yer bulmaları, yüksek kiraları ödemeleri mümkün değil. İşsiz kalacaklar.
Son bir-iki aydır İstiklâl Caddesi gözle görülür bir biçimde boşalıyor, dükkânlar kapanıyor.
Birkaç yıl içinde Beyoğlu’nda yirmiden fazla kitapçı kapandı. Kitapçılara sanat galerileri eklendi. SALT Beyoğlu geçici olarak faaliyetine ara verdiğini açıklayalı neredeyse bir yıl oluyor. Borusan Sanat’ın da kapanacağı konuşuluyor. Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi evlendirme dairesi olarak görev yapıyor. Muammer Karaca Tiyatrosu kapandı. Alkazar ve Sinepop sinemaları tarihe karıştı. Atatürk Kültür Merkezi’nin açılması yönünde umut ışığı yok. Bir hayalet gibi Taksim Meydanı’na bakıyor.
Beyoğlu esnafı, İstiklâl Caddesi üzerinde bu kadar çok dükkânın aynı anda kapandığını ilk kez gördüklerini söylüyor. Taksim’den Tünel’e dek yirmi kadar kapanmış dükkân saydım. Bunların arasında ünlü markalar da var. Teknosa, Kiğılı, Media Market, Starbucks, Paşabahçe… (bkz. “İstiklal Caddesi’nde Topyekün Değişim”, 140journos.com)
Dükkânların kapanma nedenlerinin başında ranta yönelik girişimler geliyor. Beyoğlu’ndaki binalar hızla el değiştiriyor. “Kentsel dönüşüm” adı altında eski binanın yıkılıp yenisinin yapılmasını, afete karşı güçlendirilme bahanesi ile kiracıların çıkartılmasını kolaylaştıran yasa değişiklikleri ve eski kiracının kolayca çıkartılmasını sağlayan Borçlar Yasası değişikliği bu rantsal dönüşümü hızlandırmış. Çünkü İstiklâl Caddesi’nde kiralar çok yüksek. Eski kiracıların az kira ödediğini düşünen mülk sahipleri bu yasalardan faydalanıp kiracılarını çıkartıyor. Bu mülk sahiplerinin çoğunluğunun “hayır” amacıyla kurulmuş vakıflar olması da dikkati çekiyor. Yüksek kira umuduyla boşaltılan bu dükkânların çoğunun yeni kiracı bulamadığı görülüyor.  
Geçen yıl Temmuz ayından beri ardarda gelen canlı bomba eylemleri, bunlardan birinin İstiklâl Caddesi’nde yaşanmış olması yabancı turiste yönelik çalışan tüm işletmeleri derinden etkilemiş.  Atatürk Havalimanı’na canlı bomba saldırısı ve 15 Temmuz Darbe Girişimi ile yerli ve yabancı turist iyice ayağını çekmiş Beyoğlu’ndan. Birçok otelin, Asmalı Mescit gibi gözde eğlence bölgelerinde birçok restoran ve barın kapandığını söylüyor Beyoğlu Eğlence Yerleri Derneği (BEYDER) eski Başkanı Tarkan Konar. Otto, The House Cafe, Bibuçuk, Babylon, Hardal, Delicatessen gibi tanınmış mekânların yerini özellikle Arap turiste yönelik nargile kafeler alıyor. Sokaklara masa konulmaması konusunda katı yasakları ile bilinen Beyoğlu Belediyesi’nin nargile kafelere oldukça müsamahalığı davrandığı da belirtiliyor. Gerçekten de birçok ara sokakta masa ve sandalyelerden yürümek olanaksız.
Fuhuş ve uyuşturucu ticaretinin Tarlabaşı’ndan İstiklâl Caddesi’nin ara sokaklarına doğru uzandığını, savaştan kaçan mülteci Arapların, Arap turistlere pazarlandığı mekânların sayısının da hızla arttığı belirtiliyor. 80’li yılların fuhuş ve uyuşturucu ile içiçe batakhaneleri ile dolu karanlık günlerine doğru bir gidiş olduğu söyleniyor.
On yıl kadar önce başlatılan Beyoğlu’nun kültür ve eğlence merkezi yapısını değiştirip yabancı turiste yönelik olarak AVM’ler ve ünlü markalarla lüksleştirme ve bundan rant elde etme projesinin geri teptiği anlaşılıyor. Kültür ve eğlence yerleri gitti ama onların yerine gelen ünlü markalar da barınamadı. Yani rantseverlerin beklediği gibi cazibe merkezi olmadı. Bakalım milyonlarca dolar verip binaları alanlar, esnafı yerinden edip Beyoğlu’nun görüntüsünü bozanlar bu gelişmeye karşı ne yapacak? 
10.08.2016

 

“Uyum, neşe, selamet, bunlar bana göre değildi”



Thomas Bernhard’ın hemen tüm eserleri biyografik özellikler taşır ama “Neden”, “Kiler”, “Nefes”, “Soğuk” ve “Çocuk” adlı kitaplardan oluşan beşlemesi tamamen otobiyografiktir. Bu kitaplarda çocukluk ve ilk gençlik yıllarını anlatır.
Thomas Bernhard 1931 doğumlu. Hollanda’nın Heerlen şehrinde dünyaya gelmiş. Babası Alois Zuckerstätter’i hiç tanımamış. Bir marangoz olan babası annesi Herta ile evlenmemiş. Sevgilisini terk edip Almanya’ya taşınmış. Herta da gelecek tepkilerden çekinerek Hollanda’da bir manastırda Thomas’ı doğurmuş. Thomas’a anneannesi ve dedesi bakmışlar. Bir yazar olan dedesi Johannes Freumbichler Thomas’ı yetiştirmiş, eğitimi ile ilgilenmiş. Dede ile torun arasında büyük bir sevgi bağı oluşmuş. Thomas’ın Dünya görüşünün, hayata bakışının şekillenmesinde dedesinin etkisinde kaldığı, onun görüşlerini benimsediği anlaşılıyor. Edebiyat ve müzikle ilgisi de dedesinin yönlendirmesi ile gelişmiş.
Daha çok küçükken annesi Thomas’ın dayısının bir arkadaşı ile evlenmiş. Thomas, Emil Fabjan’ı baba olarak hiçbir zaman benimsememiş. Eserlerinde de ondan “annemin kocası”, “vasim” ya da “velim” olarak söz ediyor.
Sel Yayınları usta çevirmen Sezer Duru’nun çevirisi ile beşlemeyi yeniden yayımlarken Thomas Bernhard’ın sıralamasına uyup “Neden”le başladı. Ama Thomas Bernhard’ın beşlemesinin beşinci kitabı olmasına rağmen kitapları kronolojik olarak sıraladığınızda “Çocuk” ilk kitap konumuna geliyor. Çünkü bu kitapta Thomas Bernhard ilkokul yıllarını anlatıyor. Beşlemenin ilk kitabı “Neden”de ise ortaokul ve lise çağlarını anlatır.
“Bisiklete ilk kez sekiz yaşındayken, Traunstein’da bulunan Taubenmarkt’taki evimizin yakınında bindim” diye başlar “Çocuk”. Thomas, o sırada Alman Ordusu’nda Polonya sınırında görev yapan üvey babasının Steyr-Waffen marka bisikletine binmiş ve ilk kez bisiklete binmesine rağmen büyük bir cesaretle 36 kilometre uzakta, Salzburg’da yaşayan ve adresini bilmediği teyzesi Fanny’i ziyaret etmek üzere yola koyulmuştur. Ertesi gün bisikleti parçalamış olarak eve dönüşü ile sonuçlanan bu olay bize Thomas’ın çok yaramaz, uyumsuz, başınabuyruk bir çocuk olduğunu gösterir. Annesi Herta’nın kendisini çok ağır bir biçimde cezalandıracağını, sıkı bir dayak yiyeceğini bilmektedir. Bu dayaktan kendisini kurtaracak kişi de her zamanki gibi dedesidir. Thomas’ın yaptığı tüm yaramazlıkların, okuldan kaçmalarının, tembel bir öğrenci olmasının hep bir izahı vardır dedesine göre.
Dede Freumbichler okulun gereksizliğine inanmaktadır, ona göre öğretmenler tam anlamıyla cahildir ve hiçbir şey öğretemezler, eğitim sistemi de bir felakettir. Bu görüşlerini 4-5 yaşlarındaki torunu Thomas’a da aşılamıştır. Thomas’ın sürekli okuldan kaçmasına da karşı değildir, hatta destekler. Annesinin sertliği ve dedesi ve ninesinin şefkati arasında savrularak büyüyen Thomas bir türlü okula uyum sağlayamaz. Başlarda iyi bir öğrenciyken giderk sınıfın en tembeli haline gelir.
Thomas okulun en tembel ve yaramaz öğrencisi olarak hem öğretmenleri, hem de arkadaşları tarafından dışlandığını hissetmeye başlar. Evde de durum iyi değildir. Annesi her hatasında sürekli dövmekte, Thomas’a dayaktan da ağır gelen ve ömrü boyunca unutmayacağı sözler etmektedir. Thomas annesinin kendisini hem sevdiğini hem de çocuğuyla bırakıp giden sevgilisini hatırlattığı için nefret ettiğini düşünür. Thomas da annesini çok sevmektedir. Bu güzel kadın başarılı bir balerin olacakken bir dizi talihsizlik sonucunda gayrımeşru bir çocukla beş parasız kalmış, hizmetçilik, temizlikçilik yaparak evini geçindirmeye çalışmaktadır.            
Üvey kardeşlerinin doğması da annesi ile ilişkisini değiştirmeyecek Thomas dedesine daha çok sığınacaktır. Thomas Bernhard ilkokul çağlarını anlattığı “Çocuk”ta esas olarak dedesinden, onunla ilişkisinden söz eder. Annesi, anneannesi, sıkı bir komünist olan dayısı, az sayıdaki arkadaşından da kitapta söz eder ama üvey babası ve üvey kardeşlerinden hiç bahsetmez.
Thomas Bernhard ilkokuldayken II. Dünya Savaşı başlamıştır. Ama dayısının ve üvey babasının askere gitmeleri dışında savaşı pek hissetmezler. Esas yaşadıkları Nasyonal Sosyalizm’in dayattığı yaşama biçimidir. İlkokulda kara üniformalar ve sürekli törenlerle bunu hisseden Thomas ortaokul için Salzburg’a yollanıp bir yurtta kalmaya başlayınca Nasyonal Sosyalizm’i yaşamının her anında hissedecektir. Çevresindeki intihar edenleri görür, sık sık intiharı düşünür.  
Bu arada savaş da sona ermek üzeredir. Hiç bombalanmayacağı düşünülen Salzburg’un semalarında Amerikan uçakları görülmeye başlanır ve okulla sığınaklar arasında koşuşturma ile geçen bir dönem yaşanır. Sürekli bombardımanlar sonucunda Salzburg’da sağlam bina kalmaz. İkinci kitap “Neden” bu yıllar anlatılır.
“Bir Kaçış” alt başlığını taşıyan “Kiler”de Thomas lisededir. Nazizmin yerini Katolik eğitim sistemi almış ama hiç bir şey değişmemiştir. Başarılı bir öğrenci olmasına rağmen bu eğitim sistemine dayanamayacağını düşünen, diğerleri gibi intihar etmeye de cesaret edemeyen Thomas ani bir kararla okulu terk eder ve mahallesindeki bir bakkalda çıraklık yapmaya başlar.
Ailesine yük olmayacak, kazandığı para ile kendi kendini yetiştirecektir. Ama çok ağır koşullarda çalıştığı bakkalda şiddetli bir soğuk algınlığına kapılınca kendini hastanede bulur. “Nefes”te hastanelerde, sanatoryumlarda geçen günlerini anlatır. Eğitim kurumunun yerini sağlık kurumları almıştır. Ona göre sağlık kurumları da eğitim gibi çok kötü durumdadır. Çok zor günler geçirir ve yanlış teşhis ve tedavilere rağmen hayatta kalmayı ve iyi olmayı başarır.
Dördüncü kitap “Soğuk” ta iyileştiğini düşünen Thomas verem olup tekrar kendini sanatoryumda bulur. Savaş geride travmalar ve hastalıklar bırakarak bitmiştir. Dedesinin hastanede öldüğü, annesinin kanser olduğu haberlerini alır. Hastaları ölüme terk eden sağlık sistemini, doktorları çok ağır bir dille eleştirir. Annesinin hastalığından ve dedesinin ölümünden doktorları sorumlu tutar. Hastaların hallerini acı bir dille anlatır. Ölmeden sanatoryumdan çıkmak mümkün değildir. Thomas ölmeden çıkar.
Thomas Bernhard’ın otobiyografik beşlemesi bir bütün olarak II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında çok yoksul bir ailenin, babasız bir çocuğun kötü bir eğitim sistemine rağmen yetişmesini ve tüm olumsuz şartları aşıp hayatta kalma çabasını anlatıyor. Küçük Thomas’ın yaşadıkları, dedesinden öğrendikleri hayata bakışını, geleceğini ve eserlerini belirliyor.
“Neden”, “Kiler”, “Nefes”, “Soğuk” ve “Çocuk”, bu beş kitap bütün olarak büyük bir eser olmanın yanında çağdaş klasikler sayabileceğimiz Thomas Bernhard’ın eserlerini anlamak için iyi bir kılavuz, iyi bir başlangıç...  11.08.16

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?