Cuma, Şubat 24, 2017

 

“İstesen de istemesen de sırların olacak”



David Vann’ın romanı “Akvaryum”un anlatıcı kahramanı Caitlin 12 yaşında bir ilkokul öğrencisi. Annesi limanda yük gemilerinin yüklenip boşaltılmasında kol işçisi olarak çalışıyor. Babası dahil hiç kimseleri, akrabaları, dostları yok. Anne-kız yapayalnız yaşıyor. Seattle’dalar. Seattle’ın akvaryumu da büyüklüğü ve içerdiği çeşitler açısından dünyada sayılı.
Caitlin, annesi Sheri’nin çalışma saatleri nedeniyle sabahın köründe, herkesten iki saat önce okula gidiyor, akşamları da okul çıkışında annesi işten gelip kendisini alana kadar akvaryumda zaman geçiriyor.
14 yaşındayken Sheri ve annesini babaları terk etmiş. Yatalak durumdaki annesiyle kimsesiz, beş parasız ortada kalmışlar. Sheri ölene kadar annesine bakmış. 16 yaşından sonra da yaşam mücadelesi vermiş. Bu nedenle ne çocukluğunu, ne gençliğini yaşayabilmiş, okulu bırakmak zorunda kalmış. Ara sıra ibret olsun diye bu zor zamanlarını kızına anımsatsa da ayrıntılı anlatmayı sevmiyor. Ama o zor durumda kendilerini terk eden ve bir daha da arayıp sormayan babasına karşı müthiş öfkeli. Sık sık bunu belirtiyor. 13 yaşındayken babası intihar eden ve yaşama tutunmak için roman yazdığını söyleyen David Vann için klasikleşmiş bir konu gibi gözükse de bu kez kendi yaşamından değil bir anne-kızdan yola çıkmış Vann ve farklı bir sonuca varmış.   
Hayatlaruna giren erkekler anne – kızın günlük rutinlerini bozuyor. Sheri’nin yeni bir erkek arkadaşı vardır. Bu ilişkinin öncekilerden çok daha ciddi olduğu anlaşılmaktadır. Bir gecelik değildir ve belki bir ömürlük olacaktır. Steve gerçekten de Sheri’ye iyi bir sevgili olur. Hiç babası ile yaşamamış Caitlin de ondan bir baba bulmasa da annesini mutlu ettiği düşüncesiyle Steve’i benimser.
Caitlin’in hayatına giren erkek ise yaşlı bir adamdır. Akvaryumda karşılaşırlar. Gelecekte bir balıkbilimci olmayı hayal eden Caitlin kadar balıklar hakkında bilgilidir yaşlı adam. Birlikte balıkları tek tek inceler, izlerken onlar hakkında bilgi paylaşımında bulunurlar. Bu sayfalarda David Vann didaktizmin pençesine düşmekten kurtulamaz. Adeta ansiklopedik diyaloglar okuruz. Orijinal baskıda benzerleri var mı bilmiyorum ama Türkçe baskıdaki Volkan Akmeşe’nin güzel çizimleri de bu didaktizme katkıda bulunuyor. Bir balık sözlüğü okuyor gibi oluyoruz.
Caitlin, bu akvaryum seyirlerinden bir yaşam felsefesi de oluşturuyor. 12 yaş için oldukça kâmil bir bakışla yaşamlarımızın birer akvaryum haline geldiğini, kendi kurduğumuz bu akvaryumlarda yaşamımıza sınırlar koyduğumuzu, oysa bir okyanusta yaşamanın da mümkün olduğunu söylüyor. Tabii okyanuslardaki tehlikeleri göz önüne almamız, büyük balığın her an küçük balığı yutabileceği gerçeğini bilerek yaşamamız gerektiğine varan felsefeler yapıyorlar yaşlı adamla. Ama gözlemleri okyanusta da yaşasa balıkların kendilerine duvarları olmayan akvaryumlar oluşturduğunu da gösteriyor. Bir ikilem var, cevap bulmak zor.
Bu arada denizlerde azalan balık çeşitleri ve çoğalan denizanalarından yola çıkarak insanların türleri yok ederek Dünya’yı milyonlarca yıl önceki türlerin çok az olduğu haline döndürmekte olduğuna da değiniliyor.      
Caitlin’in artık akvaryumdaki zamanlarında bir arkadaşı vardır. David Vann satıraralarında adamın kötü niyetli olabileceği konusunda cümleler kurup gerilimi artırmaya çalışsa da ilişkileri dostanedir ve adam hiç kuşku yaratacak bir hareket yapmaz. Yaşlı adam annesi ile tanışmak istediğini söyleyene kadar Caitlin ondan kimseye bahsetmez.
David Vann Akvaryum’u (Ocak 2017, çev. Suat Ertüzün, Can yay.) Çehov tekniği ile kurmuş, yani eğer bir tabancadan söz ediyorsa o mutlaka romanın bir yerinde patlıyor. Romanda her kahramanın önemli bir rolü ve sonuca ilişkin bir işlevi var. Henüz 6 ay önce Hindistan’dan ABD’ye göç etmiş bir ailenin kızı olan, Caitlin’in en yakın ve belki tek arkadaşı Shalini de bunlardan.
Caitlin annesine akvaryumda arkadaş olduğu yaşlı adamdan ve kendisi ile tanışmak istediğinden söz edince annesi Sheri haklı olarak telaşlanır ama telaşlanmakla kalmaz bir modern çağ annesi olarak tam olarak anlamadan olayı abartır. Önce kızına sıkı bir tokat atar. Sonra da Caitlin’in anlatımından yaşlı adamın kızına dokunarak, sarılarak taciz ettiğini, onu kandırıp birlikte Meksika’ya kaçıracağı gibi sonuçlara varır ve durumu polise bildirir.
Polisin işe karışmasının çeşitli sonuçları olacaktır. Sheri’nin işi nedeniyle kızını sürekli yanında büyük biri olmadan yalnız bıraktığının ortaya çıkacak olması, hele tokat olayı da buna eklenirse kızın anneden alınabileceği gibi bir acı son büyük olasılıktır. Caitlin akıllı bir kız olarak her şeyi polislere anlatmaz. Bu olasılığın önüne geçilir.
Yaşlı adamın Caitlin’le tesadüfen tanışmadığının ortaya çıkması ise üstü örtülmüş aile tarihinin anlatılıp bir hesaplaşmanın başlamasına neden olur. Yaşlı adam tahmin edilebileceği gibi bir çocuk tacizcisi ya da sapık değil Caitlin’in dedesi, Sheri’nin kaçak babasıdır.
Bir çocukla arkadaşlık kuran her yaşlı adam sapık mıdır, niyeti çocuğu taciz etmek midir? İnsani bir yaklaşım olamaz mı? David Vann’ın metni bu gibi soruları tartışmaya da çağırıyor okuru.
Bir başka tartışılması gereken konu da ergenlik çağına girmiş çocuğun cinsel yaşamı ve cinsel tercihleri konusunda nasıl tavır alınacağı… Caitlin’le Shalini, iki kız çocuğu derinleşen arkadaşlıkları ile birbirlerine tutkuyla bağlanıp cinselliği birlikte keşfediyorlar. Fırsat buldukları her an öpüşüp koklaşıyorlar. Sonunda da Sheri’ye yakalanıyorlar. Sheri’nin tepkisi sert oluyor. Dayak ve yasakla bu ilişkiyi bitirebileceğini düşünüyor. Sheri’nin sevgilisi Steve ve dede ise “Onlarınki sevgiden başka bir şey değil” diyerek müdahale edilmemesi, kendi hallerine bırakılması gerektiği düşüncesindeler.
David Vann’ın “Akvaryum”u bir masal gibi başlayıp büyük bir gerilime evriliyor. Dünyanın bugünü, geleceği, insanın varoluşu gibi konularda felsefi sayılabilecek sorular sormasının dağılan ailelerin çocukların psikolojisi üzerindeki etkisi, öfke ile yaşamak, öfke patlamasının sonuçlarından ergenlik çağı sorunları, farklı cinsel tercihlere bakış, çocukların tanımadıkları kişilerle dostluk kurmasının sonuçları gibi birçok güncel konuyu da tartışmaya açıp üzerlerinde bir kez daha düşünmemizi sağlıyor.   
23.02.17

Etiketler: ,


Perşembe, Şubat 23, 2017

 

Liman şehre veda ederken



İstanbul’un en önemli özelliklerinden biri liman kenti olmasıdır. Karaköy limanına gemilerle gelen yolcular Tophane’den başlayarak Pera’ya yönelerek şehre yeni boyutlar katarmış. Çok uluslu, çok renkli bir kent olmanın en önemli unsurlarından biri limanlar.
Doğuş Grubu ve Bilgili Holding’in gerçekleştirdikleri Galataport projesi ile birlikte tarihi Karaköy Limanı tarihe karışıyor. Projenin 4,5 milyar liralık 2018'in son çeyreğinde tamamlanmasını hedefleniyor. Fındıklı’dan Karaköy’e kadar uzanan sahil tamamen inşaata açılıyor. Varolan binaların neredeyse tamamı yıkılıyor. Liman korunacak dense de yerine başta oteller, restoranlar ve ofis binaları olmak üzere bir çok ticari bina inşa edilecek. İstanbul’un kalbinde yeni bir rant alanı yaratılmış oluyor.
Galaport’la ilgili tartışlamalar 5-6 yıldır sürse de projenin neleri içerdiği, neyin korunup neyin yok edileceği anlaşılabilmiş değil. İstanbul’un görünümünü değiştirecek bir projede neler yapılacağını İstanbullular olarak bilmiyoruz. 2018’in sonunda Kadir Topbaş’ın Kanatlı Martı’sı ile birlikte Kabataş’tan Karaköy’e tüm sahilin görünümünün tamamen değişeceği anlaşılıyor.
İnşaat ve yıkımlar bir yılı aşkın süredir devam ediyor. Tophane’deki nargileciler, bölgedeki antrepolar yıkıldı, yıkılıyor. Kimbilir ne tarihi yapılar tarihe karışıyor, yok oluyor. Farkındalık için can alıcı yıkımlar olması gerekiyor.
“Binaların cephelerinde şehir siluetini bozacak yapısal değişiklik olmayacak” deniyor. Yani sadece dış cepheleri koruyarak binaları yıkacağız, diyorlar. Buna acı bir örnek olarak geçen hafta yıkılan Karaköy Yolcu Salonu’nu gösterebiliriz. Mimar Rebii Gorbon’un eseri olan bina İstanbul’un görünümünde simgelerden biriydi. Yapı, İstanbul’un ve Türkiye’nin ilk ve modern deniz yolcusu uğurlama ve karşılama salonu olma özelliğini taşıyordu. Korunması gerekirdi (bkz. “Galataport’a ilk tarihi ‘kurban’”, diken.com.tr). Konsosiyum, yıktık ama tamamen aynısını yapacağız, diyor. Bu var olanı yok edip daha geniş inşaat alanı için imitasyonunu yapmak. Koruma Kurulu neden bu binayı korumadı diye sormuyorum.
Yıkılacak binalardan biri de İstanbul Modern’in kullandığı antrepo. Galaport projesinin bilinmezliği içinde bu binanın korunacağını sanıyorduk ama geçen yıl yıkılacağı ve başka bir yerde yeni bir müze binası yapılacağı açıklandı. Bu da antrepoların bulunduğu bölümde silüetin tamamen değişeceğini kanıtlıyor. İstanbul Modern’in mimari projesi için müze tasarımında dünyanın en deneyimli mimarlarıyla görüşmelerin sürdüğü de belirtiliyor (bkz. istanbulmodern.org). Bu ünlü mimar “silüet bozulmasın mı” diyecek yoksa Topbaş’ın martısına bakarak “İstanbul’un en görünür yerine modern bir bina ile imzamı atayım” mı diyecek, göreceğiz. 
İstanbul Modern, yeni binasının inşası sürerken Karaköy Limanı’nın tarihi binalarından Paket Postanesi’nde faaliyet gösterecek. İstanbul Modern binasına anlamlı bir sergi ile veda ediyor. “Liman” sergisinde “19. yüzyıldan günümüze Türkiye sanatında deniz kenarında ve liman çevrelerinde gelişen kültürel ve toplumsal hayatı mercek altına al”mak hedeflenmiş. Çelenk Bafra ve Levent Çalıkoğlu küratörlüğünü yaptığı sergide Fausto Zonaro’dan başlayıp Cevat Dereli, Abidin Dino, Burhan Doğançay, Feyhaman Duran,  Ara Güler, Nedim Günsür, Nuri İyem’den genç kuşak sanatçılara varan etkileyici bir seçki yapılmış.
4 Haziran’a kadar sürecek sergi için Theodosius (Yenikapı) Limanı’na dair arkeolojik çalışmalardan günümüze İstanbul kentinin tarihini limanlar üzerinden özetleyen zaman çizelgesi de hazırlanmış. Bu zaman çizelgesine dikkatli bakmakta fayda var. Galataport ile İstanbul’un görünümünün değişmez ve geri dönülmez bir şekilde nasıl değiştiği daha iyi anlaşılacaktır. 22.02.2017

Pazartesi, Şubat 20, 2017

 

“Lucia denen köz, önce parladı, sonra söndü.”



Lucia, James – Nora Joyce çiftinin ikinci çocuğu. 25 Temmuz 1907’de Trieste’de doğmuş. Dâhi bir baba, hayatını ona vakfetmiş bir anne. Sürekli ev ve yer değiştiriyorlar. Çoğunlukla otellerde kalıyorlar. Lucia’nın ilk öğrendiği dil İtalyanca olmuş. Sonra buna üç dil daha eklenmiş. Paris'teki Dalcroze Enstitüsünde dans eğitimi almış. Dans eğitimine Margaret Morris ve sonra da Salzburg yakınlarındaki okulundaki Raymond Duncan (Isadora Duncan'ın kardeşi) tarafından eğitilmiş. 1927'de Jean Renoir'in Hans Christian Andersen'den uyarladığı La Petite marchande d'allumettes filminde kısa bir düette oyuncak asker olarak dans etmiş. Çalışmalarını Lois Hutton, Hélène Vanel ve Ballet Suédois'in baş dansçısı Jean Borlin'in yanında sürdürmüş.
Annabel Abbs romanı “Joyce’un Kızı”nı (Ocak 2017, çev. Özge Onan, Hep Kitap) 1928’de Paris’te Lucia’nın bu başarı öykülerini yaşadığı dönemde başlatıyor. Lucia bir yandan dans dersleri almakta diğer yandan yaptığı gösteriler övgüyle karşılanmaktadır.
Paris Times, Vieux-Colombier tiyatrosundaki La Princesse Primitive'deki performans sonrasında şunları yazar: "Lucia Joyce, tam babasının kızı. James Joyce’un coşkusunu, enerjisini ve dehasının henüz belli olmayan bir bölümünü almış.” Şu cümle de önemlidir; “Ritmik dans alanında gerçek kapasitesine ulaştığında, James Joyce artık kızının babası olarak tanınabilir.”
28 Mayıs 1929'da, Paris'teki Bal Bullier'de düzenlenen dans festivalinde altı finalist arasına seçilir. İkinci olması üzerine babası ve genç Samuel Beckett'in de aralarında yer aldığı izleyici, performansının olağanüstü olduğunu düşündükleri Lucia’nın birinci olması gerektiği düşüncesiyle jüriyi protesto eder.
Bu başarı öyküsü yazık ki kısa sürecektir. Anne Nora, kızının açık saçık kıyafetlerle dans etmesini tasvip etmemekte, evde dans çalışırken babasının dikkatini dağıttığını düşünmektedir. Lucia çok iyi teklifler alsa da Nora gençlik çağındaki kızını Paris’te bırakmaya razı olmaz ve babasının ilham perisini de yanlarına alarak uzun bir seyahate çıkarlar. Bu dans çalışmalarının aksaması, hatta tamamen bitmesi anlamına da gelmektedir. Baba Joyce kızına dans yerine önce ciltçilik yapmasını önerir, sonra da resim dersleri almasına karar verir. Lucia da dans derslerinin yoğunluğuna bedenen ve ruhen dayanamayacağını düşünmektedir. Bir süre dans dersi verse de sonunda anne – babasının isteklerine boyun eğer.
Dahi anne babaların çocuklarının yaşamlarının çoğunlukla başarısızlıklarla dolu olduğunu biliyoruz. Bunda kuşkusuz tüm olanakların ailedeki dahî için kullanılması ve çocukların gözardı edilmesi, hatta engellenmesi etkili oluyor. Anne Nora, oğlu Giorgio’ya biraz daha şefkatli olsa da kızını neredeyse bir rakip ve baba Joyce’un işini yürütmesine engel olarak görüyor. Baba James Joyce içinse kızı Lucia “ilham kaynağı” olarak hep yanında olması gereken biri. Başka bir iş yapmasına gerek olmadığı gibi geleceğini de kendine göre belirlemesine de izin yok. Lucia annesinin baskısı, babasının aşırı müsamahası arasında kalıyor ve kişiliğini bulamıyor. Tabii hastalığın nedenleri arasında çocukluk çağlarından gelen, bastırılıp unutulmaya çalışılmış olaylar, anılar da var. 

Ulysses’le büyük başarı kazanan Joyce yeni romanına çalışmaktadır. Gözlerinin görme yetisi oldukça azaldığı için hayranları kendisine gönüllü olarak yardım etmekte, sekreterlik yapmaktadır. Bu sekreterlerden biri de genç Samuel Beckett olacaktır. Lucia sık sık evde karşılaştığı Beckett’e ilgi duyar, bu ilgisi de karşılıksız kalmaz. İki genç flört etmeye başlar.
Lucia’nın tek hayali bir an önce evlenip anne – baba baskısından kurtulup gönlünce bir hayat yaşamak, dans etmeye devam etmektir. Beckett de evlilik için en uygun aday gibi görünmektedir. 18 aylık ilişki Beckett’in yalnızca babasıyla ve yazılarıyla ilgilendiği cevabı ile noktalanır. Samuel Beckett'le ilişkisinin kopmasından bir yıl sonra, 1930'da Lucia zihinsel hastalık belirtileri göstermeye başlar.
Danstan koparılması, Beckett’le ilişkisini izleyen ve biri nişanla sonuçlanan ilişkilerinin de hüsranla bitmesinin hastalığını tetiklediği anlaşılıyor.
1934’de psikanaliz uzmanı Carl Gustav Jung’un hastası olarak görüyoruz Lucia’yı. Lucia, anılarını yazıyor. Jung’un kanısı tedavinin başarıya ulaşması için baba James Joyce’un kızından uzaklaşması gerektiğidir. Ama James Joyce söz verse de Zürih’in terk etmez. Gizlice kızıyla buluşmaya devam eder.
Yazmakta olduğu Finnegans Wake’in de ilham kaynağı kızıdır ve ondan hiç uzaklaşmak istemez. Hasta olduğunu da kabullenmez. Onlarca doktor değiştirilir, çeşitli kentlerde hastanalere yatar Lucia doktorlar ya hiç teşhis koyamaz ya da farklı sonuçlara varır.  Lucia’ya 1930'lu yılların ortalarında şizofren teşhisi konur. Çeşitli hastanelerde yattıktan sonra 1951'de Lucia, Northampton'daki St Andrew Sağlık Merkezi’ne nakledilir ve burada 1982'de ölümüne kadar kalır. Samuel Beckett’in başlığa aldığım “Lucia denen köz, önce parladı, sonra söndü” cümlesi bu trajik yaşamı bir nebze ifade ediyor.
Annabel Abbs’in “Joyce’un Kızı” belge ve bilgilerin yazarın katkısıyla bütünleştirilmesine dayanıyor. James Joyce’un hatta anne Nora’nın yaşam öyküleri ayrıntılı olarak bilinse de Lucia’dan geriye bir şey bırakılmamış. Başta Beckett’e olmak üzere mektupları imha edilmiş.
Annabel Abbs, romanı Lucia’nın ağzından, onun bakış açısıyla yazmış.
“Joyce’un Kızı” iyi çalışılmış bir roman. “Belgesel roman” mı, “tarihi roman” mı demek gerekir bilmiyorum ama verdiği bilgilerin çoğunun belgelere dayanması “belgesel” olduğunu düşündürüyor. Lucia’nın tüm yaşam öyküsünün bilinmemesi de yazara kolaylıklar sağlamış, edebi yanı güçlendirmiş. Çünkü bu tip romanların en büyük handikapı gerçekliğe bağlı kalacağım derken edebiyattan ödün verilmesidir. Annabel Abbs bu handikapları aşmayı başarmış. Gerçekleri, belgeleri ve tabii James Joyce’u düşünmeden, bilmeden de okunabilecek etkileyici bir roman ortaya çıkmış. 16.02.2017

 

En Önemli 100 Çeviri



Notos Dergisi gelenekselleşen soruşturmalarının bu yılkini çeviri konusunda yaptı. Sonuçlarını da Şubat-Mart 2017 tarihli 62. sayısında açıkladı. 279 yazar ve çevirmene en önemli 100 çeviriyi sormuşlar. En beğendikleri on çeviri kitabın adını yazmaları istenmiş ve önerilen 227 kitap adından ilk 100 tanesini oy sırası ile listelemişler. Notos bu soruşturmaları on yıldır yapıyor. Listeler de hemen hep 40 - 100 eser ya da isim oluyor. Ama seçicilerden istenen 10 rakamı ile sınırlı. Bu yöntemin bazı sakıncaları olduğu, listenin ilk sıralarında fikir birliği olsa da aşağılara gittikçe çok az oy alan ve seçicilerin üzerinde hemfikir olmadığı kitapların ya da adların da listeye girdiği belirtiliyor, itiraz ediliyor.
Beklenildiği gibi bu yılki soruşturma da eleştiriliyor. Öncelikle bazı çevirilerin bu listeye nasıl girdiği tartışıldı. Özellikle sosyal medyada “en iyi çeviri” diye seçilen kitaplardan parçalar da yayımlanarak bu çevirilerin neresinin “en iyi” olduğu sorgulandı. Kuşkusuz en çok eleştiri de çevirmenlerden geldi, geliyor. Aslında Notos “En önemli” diyor ama okurun ve eleştirenlerin anladığı “en iyi”nin seçildiği.
Usta çevirmen Sezer Duru artfulliving.com.tr için yazdığı yazıyı benimle de paylaştı. Şöyle yazmış; “Bu soruşmaya katılıp cevap vermem benden de istendi. CEVAPLAMADIM. Çünkü ben de bunca yıllık bir edebiyat çevirmeniyim ve başka çevirmenleri değerlendirmeye hakkım olmadığını düşünüyorum. Ben hangi çevirinin iyi, akıcı, doğru Türkçeyle çevrildiğine okuduğum kitaplara göre karar veririm. Zaten kimin iyi çevirmen olduğu kimin olmadığı ülkemizde hiç de sır değildir. Notos’un soruşturmasını gördüğümde çok şaşırdığımı söylemeliyim. Adı verilen kitaplar bu cevap verenlerin şöyle veya böyle duydukları ünlü yapıtları kapsıyordu. Sorum şu: Acaba bu kişiler gerçekten bu kitapları okudular mı yoksa kendilerini “bak biz neler okuduk” diye öne çıkarmak mı istiyorlar. İkinci soru: Bu kitapların iyi çeviri olduğuna özgün dille karşılaştırıp mı karar verdiler. Özgün dili biliyorlar mı? Zannetmem.”
Bu tür soruşturmalarda soruşturmaya cevap verenler acaba adını verdikleri kitapları okudular mı, diye giderek daha çok merak ediliyor. Benzer tartışma sabitfikir.com’un yılın romanları soruşturmasında da yaşandı. “Yılın 50 Romanı” anketine cevap veren 63 yazar, eleştirmen, editör ve çevirmenin seçimine göre Finnegans Wake yılın en iyi romanlarının üçüncüsüydü. Hem de 2016’da yayımlanmış iki çevirisi ile. Çevirilerinden “Finneganın Vahı” kitabın üçte biriydi. “Finnegan Uyanması” ise anket sürerken henüz yayımlanmıştı. Tamamlanmamış çeviriden bir kanıya varılamayacağı ve henüz yayımlanmış 647 sayfalık çeviriyi hızlı okuma kursuna gitmişseniz bile bir iki günde okuyamayacağınıza göre roman okumadan beğenilmiş, beğenilecek, demiştim. Notos’un soruşturmasına verilen cevaplara bakılınca bu okumadan önerme, beğenme alışkanlığının iyice yerleştiğini söyleyebiliriz.
Notos’un yayın yönetmeni Semih Gümüş: “bir yılda bağımsız yayıncıların yayımladığı kitapların sayısının yaklaşık 50 bin olduğu düşünülürse, demek 25 binden çok çeviri kitap yayımlanıyor. Dile kolay. Peki bu kitapları kimler çeviriyor, bu bir soru. Buna bağlı bir başka soru da, yayımlanan çevirilerin niteliği nasıl? Bu iki soruya rahatça ve açık yüreklilikle yanıt vermek zor. Ortada ciddi bir sorun olduğu da pekâlâ söylenebilir” diyor. Çeviri oranı Semih Gümüş’ün yazdığı kadar çok değil. 2016 ISBN verileri henüz yayımlanmadı. 2015’de Türkiye’de 56 bin 414 çeşit yeni kitap yayımlanmış, 7871 adedi çeviri kitap. Yani yeni çıkanların içinde çevirilerin oranı % 13,95. Kötü bir rakam değil, Dünya’da en çok çeviri yayımlayan ülkelerden Almanya’nın çeviri oranı ile aynı. Ama kalitede sorun var. Semih Gümüş’ün de, Sezer Duru’nun da yazılarında belirttiği gibi iyi ve kaliteli çeviriye ihtiyacımız var. Bunun için de çevirilerin sadece Türkçelerine bakılmayıp doğru çevrildiler mi diye de değerlendirilmeleri gerek. Burada da görev öncelikle üniversitelerin ilgili bölümlerine ve tabii edebiyat dergilerine düşüyor.15.02.2017

This page is powered by Blogger. Isn't yours?