Cuma, Ocak 19, 2018

 

“Has İstanbullu”



Hekim, tıp tarihçisi, bilim tarihçisi, sanat tarihçisi, şair, yazar, arşivci, bibliyoman, etnograf, ressam, nakkaş, müzehhib... Birçok işi, niteliği kendinde toplamış biri Süheyl Ünver ama en önemli özelliği bir İstanbul Efendisi, “Has İstanbullu” olması sanırım. Hakkında yazanlar hep bu özelliğinin altını çiziyor. Sözlükler İstanbul Efendisi’ni, “kibar, hatırnaz, terbiyeli, müsamahakâr, iyi eğitimli, alçakgönüllü, onurlu, iyiliksever, olgun, çelebi ve haluk; yani iyi huylu, geçim ehli bir kişi” olarak tanımlamış.
Ölümünün 30. yılı vesilesiyle Süheyl Ünver için Kültür ve Turizm Bakanlığı bir anı kitabı hazırlatmış. Kitapta Süheyl Ünver’in yakın çevresinde bulunmuş, öğrencisi olmuş A. Güner Sayar, Ahmet Yakupoğlu, Çiçek Derman, Uğur Derman gibi isimler, kızı Gülbün Mesera ve Selim İleri, Arslan Kaynardağ gibi yazarların yazıları ile Süheyl Ünver’den seçme yazılar yer alıyor.  
Süheyl Ünver 17 Şubat 1898’de İstanbul Haseki’de dünyaya gelmiş. Mekteb-i Tıbbiyye’yi 1920’de bitirmiş. Hekimlik ihtisasına 1921’de Gureba Hastahanesi’nde cildiye kliniğinde başlamış. Sonra Haseki Hastahanesi’nin dahiliye bölümüne geçmiş. Âkil Muhtar Bey’in asistanı olmuş. Tıp öğrenimini sürdürürken sanatla da ilgilenmiş. Tezhip, ebru dersleri almış. Eniştesi hattat Hasan Rızâ Efendi’den sülüs ve nesih yazılarını öğrenmiş. 1923’te Medresetü’l-hattâtîn’den tezhip ve ebru icâzetnâmesi almış. Aynı yıllarda ressam Hoca Ali Rıza Bey’in öğrencisi olmuş. Karakalem ve suluboya resim yapmayı öğrenmiş. Birlikte İstanbul’un tarihî köşelerinin resimlerini yapmışlar. Bu arada dönemin mutasavvıflarından Abdülaziz Mecdi Efendi’nin (Tolun) sohbetlerine katılmış.
1927’de hocası Âkil Muhtar’ın maddi ve manevi desteğiyle Fransa’ya gitmiş, Paris’te hekimlik ihtisasını tamamlamış. Paris’te hekimlik çalışmaları yanında Bibliothèque Nationale’de bulunan eserlerdeki tezhip ve minyatürlerden Türk süslemesinin örneklerini incelemiş. Türk-İslâm tıbbına ait yazma kitaplar üzerine çalışmış. Yaptığı tüm yurtdışı gezilerinde kütüphanelerindeki yazma eserleri incelediği, müzelerdeki Türk eserlerini tesbit ettiği belirtiliyor. Bir yandan bir hekim ve tıp tarihçisi yetişirken diğer yandan önemli bir entelektüelin alt yapısı oluşuyor.
1930’da İstanbul Dârülfünunu Tıp Fakültesi’nde akademik hayata başlamış. 1933’teki üniversite reformu sırasında Tıp Tarihi Enstitüsü’nü kurmuş. Türk Tıp Tarihi Arkivi dergisini çıkarmış. Türk-İslâm tıbbına ilişkin temel kaynakları çevirtmiş. 1939’da profesörlüğe, 1954’te ordinaryüslüğe yükseltilmiş. 1967’ye kadar Tıp Tarihi ve Deontoloji Kürsüsü’nün başkanlığını yapmış, dersler vermiş. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne geçmiş, ikinci bir tıp tarihi ve deontoloji kürsüsü kurmuş. A. Güner Sayar “son devir hekimleri için yazdıkları toplanacak olursa ortaya İbnüleminvâri ‘Son Asır Türk Hekimleri’ başlıklı bir kitap çıkar” diye yazıyor (bkz. İslam Ansiklopedisi cilt 42, “A. Süheyl Ünver” maddesi).
Süheyl Ünver’in Türk Tıp Tarihi’ne çok önemli katkıları olduğunu anlıyoruz. Sadece ünlü hekimler üzerine yazmamış, kurumların tarihlerini de inceleyen monografiler kaleme almış. Çalışmaları bilim ve sanat tarihlerine evrilmiş.
“İlim her şeyi bilmek değildir; ilim neyi nerede bulacağını bilmektir” diyen Süheyl Ünver her zaman şifai bir toplum olmamızdan, yazılı belge yokluğundan yakınmış, ilgilendiği her şeyi yazı ve resimle kaydetmeye çalışmış. İlgilendiği konularda dosyalar, defterler hazırlamasıyla tanınıyor. Başta İstanbul olmak üzere gezdiği her şehir için seyahat defterleri hazırlamış, bu defterleri kişisel izlenimleri, notlar ve gazete kesikleri, fotoğraflar, karakalem ve sulu boya resimleriyle zenginleştirmiş. Bazı yakın dostlarına mektup olarak da defterler yolladığı biliniyor.  
Beş bini aşkın dosyası olduğu söyleniyor. Hazırladığı defterlerden sadece Süleymaniye Kütüphanesi’ne bağışladıklarının sayısı 1150. Arşivinin bilim tarihiyle ilgilileri İstanbul’da Kandilli Rasathânesi’ne, tarihle ilgili 400 dosyadan oluşan arşiviyle sulu boya resimlerini Türk Tarih Kurumu’na, şahsî kütüphanesini ve tıp tarihiyle ilgili dosya ve defterlerini İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi Enstitüsü’ne bağışlamış. Bunların dışında kızı Gülbün Mesara’da defterler, binlerce dosya, tezhip, minyatür, katı‘ örnekleri, suluboya resimlerle tomarlar halinde tasnif edilmemiş zengin bir arşiv bulunuyormuş. Bu defterlerden yirmi kadarının tıpkıbasımı gerçekleştirilmiş.
Çok üretken bir kişi, velut bir yazar. Çalışmalarının çok küçük bir bölümünün kitaplaştığını anlıyoruz. Kızı Gülbün Mesara, Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar ve Prof. Dr. Aykut Kazancıgil’in hazırladığı A. Süheyl Ünver Bibliyografyası (2. Baskı. 2017, İşaret yay.) 560 sayfada 1886 kitap ve makaleyi içeriyor. Ahmed Güner Sayar’ın 662 sayfalık A. Süheyl Ünver (2. Baskı, 2016, Ötüken yay.) biyografisini de öneriyorum.      
Süheyl Ünver sekiz saat uyur geri kalan zamanda çalışırım, diyormuş. Çok okuyor. İstanbul ve Dünya kütüphanelerinde bulunan 40 bine yakın yazma eseri incelemiş, notlar almış. Sadece araştırmakla, yazmakla kalmıyor öğrenciler de yetiştiriyor. Tıp tarihi dersleri yanında Türk süslemesi seminerlerini yürütmüş. Tezhip dersleri vermiş. Sanatsal çalışmalarını da aynı zamanda sürdürmüş. Usta bir müzehhip, ressam ve şair.
“Ben 1500 yıllık İstanbulluyum. 1000 yıllık Hristiyan, 500 yıllık Müslüman İstanbulluyum” diyen Ünver’in hayatında ve çalışmalarında İstanbul’un ayrı bir yeri var. Beş cilt tutan İstanbul yazıları ölümünden sonra İstanbul Risâleleri (İBB Kültür AŞ. yay.) adıyla yayımlanmış. Çoktan tükenmiş bu kitaplar da yeniden basılmayı bekliyor.
İstanbul’un yok edilmesine sessiz kalmamış, İstanbul’da yok edilen tarihî mekânlarını tespit etmiş, onların resimlerini çizmiş, fotoğraflamış. Suluboya resimleri üç ciltte toplanmış. Suluboya resimlerin sanatsal değeri yanında yok edilen tarihi eserleri ve yapıları tespit açısından belge değerleri de var.  
Süheyl Ünver’in “aklıselim, kalbiselim ve zevkiselim” bir kişi olduğunu yazıyorlar. O nedenle de “İstanbul Efendisi” tanımını yeterli bulmayıp “Has İstanbullu” diye niteliyorlar. Gerçekten de çok ilginç ve önemli bir kişi. Okuduklarımdan emeğinin yeterince değil hemen hiç değer bulmadığını anlıyorum. Devasa arşivi 1986’dan beri, hâlâ araştırılmayı, değerlendirilmeyi bekliyor.
Ömer Faruk Şerifoğlu’nun hazırladığı Süheyl Ünver (2017, Kültür ve Turizm Bak. Yay.) anı kitabı bu büyük değeri, İstanbul Efendisi’ni tanımaya başlamak için iyi bir fırsat.18.01.2018

Etiketler: , ,


 

“Dünya’nın ilk büyük portre fotoğrafçısı”



Jules Verne’in Aya Seyahati’nin kahramanı Michel Ardan'ın adı Fransız fotoğrafçı Nadar'dan esinlenilmiş. Nadar’la Jules Verne’in birlikte balon yolculuğu yaptığı da biliniyor. Aslı adı Gaspard-Félix Tournachon olan Nadar karikatürist, roman yazarı, gazeteci ve baloncu olarak biliniyor ama esas ünü ve kalıcı eserleri fotoğrafta vermiş.
1820’de doğan Nadar çok meraklı, maceracı, kaşif ruhlu biri. İlk fotoğraflarını 1853 yılında çekmiş. 1858’de havadan fotoğraf çeken ilk insan olmuş. Yeraltı fotoğrafçılığının da öncüsü. Fotoğrafçılıkta ışık tekniklerini ilk deneyen de Nadar.
1874'te, fotoğraf stüdyosunu kurmuş. Portre fotoğrafları çekmeye başlamış. Çağının tanınmış bütün isimleri stüdyosunda ona poz vermiş. Claude Monet, Charles Baudelaire, Sarah Bernhardt, George Sand, Gérard de Nerval, Louis Pasteur, Théophile Gautier, Jules Verne, Franz Liszt, Peter Kropotkin, Alexandre Dumas père, Gustave Doré, Gustave Courbet... Victor Hugo’nun ölüm döşeğinde çekilmiş unutulmaz fotoğrafını çeken de Nadar.

40 fotoğraftan oluşan “Nadar'ın Büyük Portreleri” sergisi 15 Kasım 2017 – 15 Ocak 2018 tarihleri arasında İstanbul Fransız Kültür Merkezi’nde sergilendikten sonra 24 Ocak’tan itibaren Cer Modern’de Ankaralı sanatseverlerle buluşacak. Sergi, Paris’deki Jeu de Paume tarafından, Mimari ve Miras Medyateği, Kültür ve İletişim Bakanlığı işbirliği ve Türkiye Fransız Kültür Merkezi desteğiyle gerçekleştiriliyor. Sergi kuratörü Engin Özendes.
Nadar çok değişik merakları ve işleri olan biri. Fotoğrafçılık mesleğine başlamadan önce genç yaşta tıp eğitiminin masraflarını karşılamak için gazetelerde çalışmaya başlamış, tiyatro eleştirileri yazmış. Tıp eğitiminden vazgeçip yazar olmuş, tefrika romanlar yazmış, editörlük yapmış. Kendine has mizah anlayışı ile yüzlerce karikatür çizmiş. Büyük gazetelerde yayımlanan politik karikatürleriyle ünlenmiş.
Fotoğrafla ilgisi de “Le Pantehon Nadar” (Nadar Tapınağı) adlı albümü hazırlarken başlamış. Amacı Paris’in önde gelen 1000 aydınını dört taş baskı resimle tasvir etmekmiş. 250 yazar ve gazetecinin resmedildiği ilk levha yayınlandıktan sonra büyük ün kazanmış (bkz. “Fotoğraf Sanatının İlk Yıldız İsmi, Serdar Darendeliler, İstanbul Art News, Aralık 2017).  
İlk levhayı hazırlarken tanıştığı yeni icat fotoğraf onu projesinden vazgeçirmiş ve ünlülerin portrelerini fotoğrafla kaydetmeye karar vermiş. Yaptığı her işe ciddiyetle sarıldığı, en iyisini yapmaya çalıştığı belirtiliyor. Fotoğrafa merak sarınca da hem teknik hem de estetik olarak araştırmalara giriştiği, farklılaşmaya çalıştığı biliniyor.
“Dünya’nın ilk büyük portre fotoğrafçısı” ünvanını kazandıran ve birçoğunu anımsadığımız portre çalışmalarında Nadar’ın “içten bir benzerlik arayışında” olduğunu belirtiyor Pierre Bonhomme sergi salonunda dağıtılan yazısında. Fotoğraf makinesini kullanımındaki ustalık ve psikolojik algılama becerisi sayesinde de amacına ulaştığını ekliyor Bonhomme.
Kendi alanlarının en büyük adları olmuş bu portrelerin sahiplerini biz hep bu fotoğraflardaki halleriyle anımsıyoruz. 1800’lerden günümüze gelen önemli belgeler bu fotoğraflar aynı zamanda. Sanat ve belge buluşuyor ve fotoğraf esas amacına ulaşıyor.
Kuratör Engin Özendes iyi bir seçme yapmış. Yeterli sayıda fotoğrafla etkileyici bir sergi çıkmış ortaya. Serginin tek eksiği basılı belge eksikliği ve geriye bir şey kalmayacak olması. Pierre Bonhomme sözünü ettiğim bir dosya kağıdına basılmış yazısından başka basılı malzeme yok. Oysa sergiyi gezdikten sonra bu fotoğrafları edinmek, tekrar tekrar bakmak istiyor insan. Küçük bir kitapçık basılabilirdi ya da Nadar’ın 80 yaşındayken gerçekleştiridiği retrospektifi için yayımlattığı “Ben Fotoğrafçıyken” kitabının son baskısı satışa sunulabilirdi.
“Nadar'ın Büyük Portreleri” sergisi Cer Modern’de 21 Şubat’a kadar sürecek.   19.01.2018



Perşembe, Ocak 11, 2018

 

“Denemenin denemecisi”: Nermi Uygur



"Denemelerinde sık sık deneme üzerine denemeler yazar. Hatta diyebiliriz ki denemeyi onun kadar yoğun işleyen bir başka yazarımız yoktur. Denemenin denemecisidir” diyor Nermi Uygur için Güven Turan.
Tüm eserlerinin yayımcısı Yapı Kredi Yayınları Nermi Uygur’un bütün kitaplarını Delta dizisinde üç büyük ciltte topladı. 1545 sayfalık ilk cilt Ağustos 2016’da yayımlanmıştı. 3265 sayfalık 2. ve 3. cilt de Ekim 2017’de yayımlandı.
Geçenlerde Yücel Kayıran’ın yazısına başlık olan “Nermi Uygur, felsefeci mi denemeci mi?” (Hürriyet Kitap Sanat, 23.11.17) sorusunu hemen her okuru sormuştur sanıyorum. Bütün Eserlerine bakınca aynı soruyu tekrar etmemek elde değil.    
Biyografisini okuduğumuzda ömrünü felsefeye adamış birini görürüz. 1925 doğumlu. Liseyi bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne giriyor. 1950 yılının Ocak ayında İstanbul Üniversitesi'nde asistan olarak göreve başlamış. 1952’de doktor, 1955’de doçent, 1964’de profesör, 1992’de emekli olmuş. 2002’ye kadar ders vermeye devam etmiş. 
1958’de yayımlanan ilk kitabı, doçentlik tezi olan Edmund Husserl'de Başkasının Ben'i Sorunu ile Türk Dil Kurumu 1959 Bilim Ödülü’nü kazanmış.    
“Filozof denemeci gibi çalışırsa başarıya ulaşır” düşüncesiyle edebiyata yöneldiği belirtiliyor. 1962’de yayımlanan ikinci kitabının adı Dilin Gücü. “Çepeçevre insan varoluşunun anakoşuludur dil” düşüncesiyle yola çıkmış bu kitapta. Nermi Uygur’un dilin kullanımı konusundaki özeninin, kendine has ve öncü dil anlayışının somut örneği. “aydın Türkçe”, “uygun Türkçe” anlayışıyla yazılmış bir deneme kitabı.
Nermi Uygur’un dil anlayışının tezlere konu olduğunu biliyoruz. Birleşik sözcükleri seviyor; “şimdiyedek”, “birbakıma”, “dilegetirmeye”, “anakoşul” gibi kullanımlarının altını çizmişim.
Dilin Gücü’nden sonra bir yandan “bilimsel” diyebileceğimiz Felsefenin Çağrısı, Türk Felsefesinin Boyutları, Dil Yönünden Fizik Felsefesi gibi eserler verirken diğer yandan Dünyagörüşü, Güneşle, İnsan Açısından Edebiyat gibi edebiyat içinde de değerlendirebileceğimiz denemelerden oluşan kitaplar yayımlıyor.
Yaşama Felsefesi’nin yayımlandığı 1981’den itibaren yazım biçimi olarak denemeye ağırlık verdiğini görüyoruz. Artık felsefi görüşünü de edebi görüşünü de deneme ile ifade ediyor. Felsefede denemeci anlayışın Türkiye’deki öncüsü sayılıyor. Kuşkusuz dünyadan bu tür bir çok filozof sayabiliriz ama Nermi Uygur’un benzerlerine Türkiye’de pek rastlanmıyor.  
Denemeci (2011, Yapı Kredi yay.) adıyla Nermi Uygur’dan seçmeler yapan Güven Turan    “Nermi Uygur, en çetrefil felsefe sorunlarını bile berrak kafasıyla rahatlıkla okunur, anlaşılır yapmayı beceren bir yazarımızdır" diyor.
Nermi Uygur 1995’de Tadı Damağımda: Bir Okur-Yazarın Kitap Okuma Serüvenleri’yle Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü kazanmış. 90’lı yıllardan itibaren denmelerinde edebi yönün daha da ağır bastığını söyleyebiliriz.
Nermi Uygur benim için Türk Edebiyatı’nda deneme türünün büyük ustalarındandır. 1969’da yayımlanmış Güneşle’yi, 80’li yıllarda okudum. Deneme türüne merak sarmıştım, önemli örnekler okumak istiyordum. Salâh Birsel’in okunmadık kitabını bırakmamıştım. İstanbul Üniversitesi’nde felsefe öğrenimi gören ve Nermi Uygur’un öğrencilerinden bir arkadaşım, büyük bir ihtimalle öykücü Cengiz Öndersever önermişti sanırım, “denemenin bir de böyle bir türü var” diyerek.
Nermi Uygur, "günün yalnızca güneşli saatlerinde yazılmış" denemelerinde hayatın içinde ne varsa onlardan söz ediyordu. Arka kapağında yazıldığı gibi Güneşle’de kuşkudan, evden, masadan, çingene palamutundan, çelik-çomaktan, yeradlarından, yokülkeden, Yunus Emre'den, Kant'tan, alıntıdan ve dipnottan, yani akla gelen ve gelmeyen her şeyden derinlikli bir edebiyat bilgisi, insanı öne alan bir felsefi bakış ve güçlü bir kültürel donanımla söz ediyordu. Denemeleri hem içerik açısından hem de anlatımlarıyla etkileyiciydi. Felsefi niteliklerini yargılayamam ama edebi açıdan usta işi oldukları belliydi.
Güneşle dönüp dönüp okuduğum bir başucu kitabı oldu. Sonra da Nermi Uygur’un diğer eserlerinin peşine düştüm. Hemen hepsini de güç de olsa bulup okudum. Kitaplarını bulmak güçtü, çünkü çoğunu küçük yayınevleri basmıştı, yeterince dağıtılmamışlardı ve tükenenlerin yeni baskıları yapılmamıştı. Bu durum edebiyat ortamının Nermi Uygur’a ilgisiz kaldığının da bir göstergesidir. Sanırım Nermi Uygur’un felsefeci yanı çok önde olduğu için yazdıkları edebi açıdan dikkate alınmadı 90’lı yıllara kadar. Yapı Kredi Yayınları’nın tüm eserlerini yayımlanması Nermi Uygur’un veriminin topluca görülmesini sağladı. Sanıyorum bu durum kendisine de şevk verdi.
Prof. Betül Çotuksöken Bütün Eserler’in iki cildine de uzun, emek verilmiş önsözler yazmış. Nermi Uygur’u tek tek kitaplarını ele alarak hem felsefeci hem de edebiyatçı olarak değerlendirmiş. Nermi Uygur’un “insan açısı”nı ana kalkış noktası olarak belirlemiş olduğunu vurguluyor. Nermi Uygur’un tüm çalışmalarında odak noktası insan. İnsandan yola çıkarak her şeyi ele alıyor, insani yorumlar getiriyor ve insana nasıl bir etkisi olduğu sorusuna cevap bulmaya çalışıyor. Bir yaşama felsefesi oluşturmaya çalışıyor.
“Felsefe bir düşünme, bir bilme ve bir yaşama yoludur” düşüncesine katılırsak deneme türünün bu anlayışa en uygun ifade biçimi olduğunu da söyleyebiliriz. Nermi Uygur’un felsefi görüşleri değerlendirilmeyi, tartışılmayı bekliyor. Akademinin yeterince ilgi gösterdiğini söyleyemeyiz. Nermi Uygur hakkında yapılmış çalışma sayısı çok az.
Bir denemeci olarak ise Nermi Uygur türün büyük ustalarındandır. Bu büyük ustanın denemeleri daha çok okunmayı hak ediyor. Delta Dizisi’nden yayımlanan Bütün Eserleri Nermi Uygur’un verimini toplu olarak görmek, değerlendirmek için iyi bir fırsat.  10.01.2018
  

Etiketler: ,


 

Bibliyofobi



Tüyap ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile düzenlenen Çukurova 11. Kitap Fuarı’nın açılışındayız. Başta Adana Valiliği ve Adana Büyükşehir Belediyesi olmak üzere şehrin tüm önde gelen kuruluşları fuarı destekliyor. Günlerce süren yağmurdan sonra güneşli bir hava olmasına rağmen Adanalılar fuara büyük ilgi gösteriyor. Girişte çok uzun bir kuyruk var.
Türkiye Yayıncılar Birliği (TYB) Başkanı Kenan Kocatürk açılıştaki konuşmasında her yıl olduğu gibi geçen yılın yayıncılık verilerini açıklıyor. 2017’de 60.335 yeni başlık üretilmiş. Bu tüm zamanların Türkiye rekoru.
Üretilen kitap adedinde ise %1’lik düşüş var. Bu düşüşün nedeninin Milli Eğitim Bakanlığı’nın TEOG sınavlarını ve YÖK’ün üniversite giriş sınavları YGS ve LYS iptal kararları olduğunu söylüyor Kenan Kocatürk. Yayıncıların ve kitapçıların 100 milyon kitabı imha etmek zorunda kaldıklarını, zararın 2 milyar TL’yi bulduğunu belirtiyor. Ben okullara ders kitabı dışında kitap sokmama politikasının da etkili olduğunu düşünüyorum. Bütçe konuşmalarında Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz’ın yayıncıların zararını telafi edeceklerini söylediğini duydum. Yayıncılara nasıl bir destek gelecek merak etmemek elde değil. Herhalde ilk alınacak tedbir okullara kitap sokulması yasağının kaldırılmasıdır.
Yetişkin kurgu dışı kitapta %18.16, yetişkin kurgu eserlerde %22.95, çocuk ve gençlik yayınlarında %36.3 üretim artışı olmuş. Demek ki yardımcı ders kitaplarında o büyük kayıp yaşanmasaydı Türkiye kitap üretiminde de yeni bir rekor kıracaktı.
Bibliyofobi’nin anlamı “kitap korkusu”ymuş. Devlet görevlilerinde çok yaygın olarak görülen bu fobinin halk arasında da hızla yayıldığı anlaşılıyor. Ülkemizde bibliyofobiye bir de eufobi (iyi haber korkusu) katılıyor. İyi haberlerden korktuğumuz için başarı bildiren haberleri derin bir kuşku ile karşılıyoruz. Türkiye Yayıncılar Birliği 10 yıldan fazla bir süredir kesin rakamlarla yayıncılık verilerini açıklıyor. Bu açıklamaları duyan eufobili bibliyofobikler hemen “olamaz, mümkün değil,” diye feveran etmeye başlıyor.
Sıradan insanlar bu tepkileri gösterseler anlayışla karşılayacağım ama aydın kişilerden, yazarlardan, çevirmenlerden, hatta kütüphanecilerden böyle tepkiler alınca şaşırmamak elde değil. Yılllardır internette dolaşan Türkiye’de 12 bin kişiye bir kitap düştüğü kötü haberini hiç sorgulamadan kabulleniyorlar ama Uluslararası Yayıncılar Birliği verileri ile Türkiye yayıncılığının Dünya’nın en büyük 11. yayıncılık sektörü olduğu gerçeğine inanamıyorlar.
2016’da Türkiye’de üretilen 666.865.579 adet kitabı nüfusumuza böldüğümüzde kişi başına 8,5 kitap düştüğünü görüyoruz. Bibliyofobikler için bu inanılamayacak bir rakam ama nereden çıktığı bilinmeyen “12 bin kişiye bir kitap düştüğü” haberi inandırıcı(!). Bu rakamı veri olarak alırken hesap yapmaya bile gerek duymuyorlar. Bu sava göre Türkiye’de yılda sadece 6 bin 666 adet kitap üretilmiş olması gerek. Oysa sadece Zülfü Livaneli’nin Huzursuzluk (Doğan Kitap) 500 bin adet satılmış. İş Bankası 7,5 milyon, Yapı Kredi 5 milyon ve Doğan Egmont 5 milyon adet kitap sattıklarını ilan etti. Aktif yayıncı sayısı 1500’den fazla. Milli Eğitim Bakanlığı’nın dağıttığı kitap sayısı 190 milyon.
Bir de hemen her "Kitap Okumuyoruz" yazısına kaynaklık eden "UNESCO Dünyadaki Okuma Alışkanlıkları Raporu" var. Raporun ismi var cismi yok. UNESCO “böyle bir raporumuz yok!” diyor ama bibliyofobiklere göre böyle bir rapor var ve Türkiye’de hiç kitap okunmuyor. Haydi kendileri kitap okumuyor, peki bu fobilerine neden tüm Türkiye’yi ortak etmek istiyorlar. Durumlarını haklı çıkartmak için mi? Herhalde öyle.
Bibliyofobiklere aldırmayın. Çukurova 11. Kitap Fuarı 14 Ocak’a kadar sürecek, en az bir gününüzü kitaplara ayırın.10.01.2018

This page is powered by Blogger. Isn't yours?