Cuma, Eylül 26, 2014

 

Yazdan Kalanlar



Yaz ayları yayıncılık sektörü için sessiz sakin geçerdi. Bir yandan yaz tatili, bir yandan da İstanbul Kitap Fuarı ile başlayacak olan yeni sezona hazırlıklar yapılırdı. Bu yıl farklı bir yaz dönemi geçirdik. Yayınevleri yazla birlikte tempoyu düşürmedi, ard arda çok sayıda ve önemli kitaplar yayınladılar.
Çağlayan Çevik, “Gözden Kaçmasınlar Lütfen!” başlıklı yazısında (Radikal Kitap, 15.08.2014) yaz aylarında yayımlanan ve “ilerki yıllarda adlarından sıkça söz edilecek imzalar”ı hatırlatıp, dikkati onlara çekmeye çalışmıştı. Çevik’in yazısı sosyal medyada yankı buldu. Umarım okurlar bu ilk ya da ikinci kitaplarını yayımlayan önemli yazarların kitaplarını satın almıştır. Bu yıl 50 bine yakın yeni kitap yayımlanacağını düşünürsek birçok yazarı es geçmemiz, birçok eseri çok istememize rağmen okuyamamamız mümkün.
Özellikle İletişim Yayınları’nın yeni yazarların eserlerini yayımlamaktaki hızına okur olarak ayak uydurmak mümkün değil. Alper Atalan’ın kısacık öykülerde ince ince işlediği ayrıntılarla oluşturduğu ve günümüz İstanbul’unda yaşamı anlatığı “Çok Kısa Bişi Anlatıcam”ı, İlyas Barut’un emekli polis kahramanı Nusret Çakmak’ın ilk macerasını anlattığı polisiyesi “Bil ki Hayat Virane”, Bülent Yıldız’ın “Aziz Okur’un pek matah olmayan mendebur hikayesi” alt başlığını taşıyan ikinci romanı “Zifir”, Vecdi Çıracıoğlu’nun “Denize Dair Hikayat” üçlemesinin ikinci kitabı “Ruhisar” İletişim’den okuma listemde olup okuyamadığım yaz kitaplarından sadece birkaçı.

İri Memeler ve Geniş Kalçalar
Geçtiğimiz yıl kazandığı Nobel Ödülü ile tüm Dünyanın ve Türk okurun dikkatini çeken Mo Yan’ın dev eseri “İri Memeler ve Geniş Kalçalar” (Çev. Erdem Kurtuldu, Can yay.) hem adıyla hem de ebadıyla okuma listemdeki en önemli kitap. 1040 sayfalık romanda Mo Yan Kültür Devrimi sırasında yaşananları, dokuz çocuklu bir ailenin başından geçenlerden yola çıkarak anlatıyormuş. Büyülü Gerçekçilik akımını izleyen, Marquez’in yazarlığındaki olumlu etkisini açık yürekle ifade eden Mo Yan’ın bu romanı da aynı çizgide ve en acı gerçekleri masalsı bir üslupla ve soluk soluğa bir anlatımla anlatmasıyla önemsiyor. 1040 sayfalık bu büyüleyici romanı okumak için yaz ayları çok uygundu. Bakalım sonbaharın telaşı içinde okumaya zaman bulabilecek miyiz?

Binbir Gündüz Masalları
“Binbir Gece Masalları”nı bilmeyen yoktur ama “Binbir Gündüz Masalları” (çev. Recep Kırıkçı, Büyülü Fener yay.) ancak masal meraklılarının adını, ününü duydukları bir eserdir. “Binbir Gece Masalları, kadınların vefasız ve sadakatsiz olmadıklarını kanıtlamak için anlatılırken, Binbir Gündüz Masalları ise erkeklerin vefasız olabilme olasılığının düşünülmesinin bile yanlışlığını doğrulamak için anlatılmıştır” diye tanıtılıyor.
Hindistan kökenli olan “Binbir Gündüz Masalları” bildik bir coğrafyada, Kahire, Şam, Keşmir, Kandahar, Kazan, Tataristan, İsfahan, Basra, Musul  gibi kentlerde geçiyormuş ve masalların “toplumun temel yapısında çekirdek konumunda olan ailedeki eşlerin, vefa ve sadakat bağlamında, dirlik ve düzenlerini sürdürebileceklerini anlatmaya yönelik”miş. 722 sayfalık eser uzun kış gecelerinde de başucumuzda duracak nitelikte.  

Batı Kanonu
“Kanon” edebiyat çevrelerinde çok tartışılan bir terim. Bizde de geçtiğimiz yıllarda hem kavram olarak hem de “Türkçede bir kanon var mıdır?” gibisinden cazip sorularla uzun uzun tartışılmıştı, tartışılmaya da devam ediliyor.
Kanon tartışmalarında en çok adı anılan eser Harold Bloom’un “Çağların Ekolleri ve Kitapları” alt başlığını taşıyan “Batı Kanonu”dur (çev. Çiğdem Pala Mull, İthaki yay.). Bloom bu eserinde kanon kavramını enine boyuna tartışmanın yanında “Shakespeare'den Cervantes'e, Goethe'den Milton'a, Tolstoy'dan Proust'a, Dickens'tan Woolf'a kadar uzanan geniş bir yelpazede, edebiyat tarihinin dönüm noktalarını yorum”lamış.
Normal okura kanon tartışmaları ilginç gelmeyebilir ama Bloom’un batı edebiyatının temel eserleri hakkında yaptığı yorumlar, açıklamalar ufuk açıcı olacaktır. Edebiyatla bir şekilde uğraşan ya da eğitimini görenler içinse kaçırılmaması gereken bir eser “Batı Kanonu”.

Toplu Oyunlar
Melih Cevdet Anday büyük bir şair, iyi bir denemeci ve romancı olmasının yanında önemli bir oyun yazarıydı. Günümüzde pek sahnelenmeseler de hemen her oyunu tiyatroseverlerden büyük ilgi görmüş, defalarca sergilenmişti. Kuşkusuz Anday’ın tiyatro eserleri sadece sahnelenmek için değil, aynı zamanda okunmak için de önemli, edebiyat tadı taşıyan eserler.
Everest Yayınları, Melih Cevdet Anday’ın “Toplu Oyunları”nı iki cilt halinde yayımladı. “Melih Cevdet Anday şiirsel adaletin izini sürdüğü oyunlarında insan için daha iyi bir dünya yaratmanın imkânlarını sorgulamıştır. Okuru ve izleyeni alışık olduğu konforlu ve rahat dünyanın dışına çıkaran bir gerçeklik arayışıyla günlük yaşamın adil olmadığını göstermiş; birey olmanın buna karşı durmakla mümkün olacağını vurgulamıştır” diye tanıtılıyor kitaplar.

Bilinmeyen Adanın Öyküsü
Kırmızı Kedi Yayınları Jose Saramago’nun bütün eserlerini iyi çevirilerle yayımlıyor. Saramago “Bilinmeyen Adanın Öyküsü”nde “Bilinmeyen adaların kalmadığına inanılan bir dönemde bilinmeyen ada arama cesaretine sahip bir adamla böyle bir cesareti görüp hayatını değiştirebileceğine inanan bir kadının” öyküsünü anlatıyormuş. Publishers Weekly eseri "Saramago görünüşte sade bir öyküyü basit bir dille ve masum karakterlerle aktarıyor; okurlar, hayalperestler ve âşıklar psikolojik, romantik ve toplumsal altmetinleri fark edecektir" diye tanıtmış. Emrah İmre’nin Portekizce aslından çevirdiği 64 sayfalık bu kitap Saramago’nun “minor başyapıtlarından” sayılıyor.

Doktor Jivago
Boris Pasternak, 20 yüzyıl Rus Şiiri’nin en büyük şairlerinden. Goethe, Schiller, Shakespeare gibi klasiklerden Ruşçaya yaptığı çevirlerle de bilinen önemli bir çevirmen ama tüm Dünya’da olduğu gibi biz de onu tek romanı “Doktor Jivago” ile tanıdık. 1905 devrimi ve İkinci Dünya Savaşı arasında yaşanan bir aşk üçgenini anlatan eser konusuyla olduğu kadar başından geçenlerle de okurlardan ilgi görmüştü.
1956’da Sovyetler Birliği’nde yayımı yasaklanan eser gizlice yurtdışına çıkartıldıktan sonra 1957’de İtalya’da yayımlanmış. 1958’de de Boris Pasternak bu eseri ile Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış. Bir benzerini daha sonra Soljenistin’de de göreceğimiz bir soğuk savaş operasyonu olsa da “Doktor Jivago” güçlü bir eser. O nedenle de hem okurdan büyük ilgi gördü, birçok dünya diline çevrildi hem de sinema uyarlamaları büyük başarı kazandı.
“Doktor Jivago” Türkçede ilk kez 1959’da Güven ve Karaveli yayınevlerinden çıkmış. Ben Altın Kitaplar’dan çıkan 1965 baskısını okumuştum. Daha sonra da çeşitli yayınevlerinden defalalarca basılmış. Hülya Arslan çevirisi ile çıkan Yapı Kredi Yayınları’ndaki yeni baskısının ilk kez Rusça aslından ve eksiksiz olduğu belirtiliyor.      
25.09.2014

Perşembe, Eylül 25, 2014

 

Sanatseverler Yazın Ne Yapar?



“Yaz ayları Türk insanının müzelere, sergilere gittiği bir mevsim değil” diyor Nazan Ölçer, Sabancı Müzesi’nde açılacak Miro sergisini anlatırken (İstanbul Art News, Eylül 2014). “Joan Miro, Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar” adlı sergi 23 Eylül’de (dün) açıldı. Geçtiğimiz yıllarda böyle önemli ve büyük boyutlu sergi açmak için 23 Eylül uygun bir tarih midir, diye sorulsa müzecilerin duayeni Nazan Ölçer herhalde “erken” derdi.
Miro Vakfı’nın önerdiği tarihi uygun bulmadıkları için serginin iki yıl gecikme ile açılmasının gerekçesi olarak da “Türkiye’de yaz sergileri daha ‘hafif’ işlere yol açıyor” diyor. Bu “hafif”likte ‘zaten izleyici yok geçiştirelim’ duygusu mu ağır basıyor, yoksa müze ya da galeri kadrolarının çoğunluğu yaz tatilinde olduğu için mi “hafif” işler çıkıyor? Bilemiyorum. Ama sanırım ikisi birden etkili.
Galerilerin açılma zamanı geçmiş yıllarda ekim ortalarına, kasım başına rastlıyordu. Zira sanatseverlerin artık yazlıktan dönmüş ve şehir hayatına alışmış olacağı düşünülüyordu. Ama sanat fuarları ve özellikle bienaller bu tarihi değiştirmeye, öne doğru çekmeye zorladı galerileri, müzeleri. Geçen yıl 14 Eylül’de birçok galeri İstanbul Bienali ile eş zamanlı olarak iddialı sergilerle kapılarını açmıştı ve inanılanın aksine galeriler sanatseverlerle doluydu.
Sanat mevsiminin eylül ortasına çekilmesi ile izleyici sayısında düşme olmadığının fark edilmesi mi etkiledi bilemiyorum ama bu yıl birçok müze ve galeri tatile çıkmak bir yana önemli sergilerini yaz aylarında başlattılar ya da sürdürdüler. Bu sergiler “hafif” miydi kuşkusuz Ölçer gibi konunun uzmanları ve eleştirmenler benden daha doğru değerlendirecektir.
İstanbul Modern’deki “Çok Sesli” adlı sergi 27 Haziran’da açılmıştı ve ben Temmuz’un çok sıcak bir gününde, öğle saatlerinde, üstelik Ramazan’da müzeye gittiğimde hem bu güncel sergi hem de sürekli serginin bulunduğu salonlarda dikkati çekici bir kalabalık vardı. Aynı şekilde Arter’de 27 Mayıs’ta açılan 17 Ağustos’a dek süren “Füsun Onur Aynadan İçeri” sergisinde de kalabalık bir izleyici grubu vardı. Arter, Güneydoğu Asya’dan Çağdaş Sanat örneklerinden oluşan “Göçebe Bakış”ı da erken demeyip 18 Eylül’de açtı. Pera Müzesi’ndeki “Duvarların Dili” graffiti – sokak sanatı sergisi de yazın en sıcak günlerinden 13 Ağustos’ta açılmıştı. Yeni ve iddialı sanat fuarı “Artinternational İstanbul” da 26 Eylül’de açılıyor. Birçok galerinin de yaz aylarını toplu sergiler yerine önemli sanatçıların sergileri ile değerlendirdiğini görüyoruz. Yaz ayları sanat etkinliği yoğunluğundaki kış ayları yerine basında daha çok yer almak, kendini daha rahat ve çok duyurmak açısından da tercih edilebilir.
Salt Beyoğlu’da 5 Eylül’de açılan “Yazlık: Şehirlinin Kolonisi” ise adıyla yaz ve hafiflik çağrışımı yapsa da önemli bir sergi. 16 Kasım’a kadar sürecek sergide Türk orta sınıflarının yazlık edinme tutkusu yazılı belge, çizim, fotoğraf, film, maket ve mobilyadan oluşan çeşitli malzemeyle anlatılıyor. Yazlık alışkanlığının nasıl başladığını, Marmara’dan önce Ege’ye sonra Akdeniz’e doğru yeni yazlık yörelerinin nasıl keşfedildiğinin, yazlıkları tüm sahilleri kapladığının öyküsünü izliyoruz.  
Bizi Salt’ın düz ayak ve içeri çağıran girişinde gazete ve dergi sayfalarından oluşan görsellerle karşılasa, edebi, sanatsal ve sinemasal işler es geçilmemiş olsa da mimari ağırlıklı bir yaklaşım var. Serginin bu havasında Kalebodur’un desteği ve Mimarlar Odası Arkitekt Veritabanı, Ağa Han Mimarlık Ödülleri Vakfı arşivlerinden sağlanan malzeme etkili olmuş olabilir. Önemli mimarların yaptıkları yazlık projelerinin çizimleri ve maketleri bu izlenimi daha da güçlendiriyor. Kuşkusuz “Yazlık: Şehirlinin Kolonisi” mevcut haliyle de hayli doyurucu ama sergide resim, heykel, video ve yerleştirmeler de yer alsa, performanslarla desteklense çok daha güçlü olabileceğini, daha geniş bir kitleye seslenebileceğini düşünüyorum.   
24.09.2014

Cuma, Eylül 19, 2014

 

Ömürdeğer


M. Sadık Aslankara “Ömürdeğer”de seksenlik bir yazarın o güne kadar yaşadıklarını değerlendirmesini, geçmişiyle hesaplaşmasını farklı düzlemlerde anlatıyor.
Mutlu Varlık Tunçoku Cumhuriyetin 10. yılında, 1933’de doğmuş. Bir cumhuriyet savcısının oğlu. Küçük ilçelerde meslek yaşamını sürdüren babanın tek amacı oğlunu iyi okullarda okutup cumhuriyet için iyi bir vatandaş, faydalı bir kişi yetiştirmek olmuş. Mutlu Varlık belki babasının hayal ettiği işi yapmamış ama ünlü bir tiyatro yazarı olmuş.
Mutlu Varlık’ı doğup büyüdüğü Sarayköy’deki Devlet Tiyatrosu’nun açılışına giderken tanıyoruz. Yıl 2013. Saraykent adını almış olan kentteki tiyatro perdelerini Mutlu Varlık’ın bir oyunu ile açacak ve galada yazarın sekseninci yaşı da kutlanacak.
Sarayköy, Denizli’nin bir ilçesi ve “Ömürdeğer”in (Ağustos 2014, Can yay.) yazarı M. Sadık Aslankara’nın doğum yeri. Sarayköy üzerinden romanın kahramanı Mutlu Varlık ile Aslankara arasında bir bağ kurabilir ve Aslankara, Mutlu Varlık’ta kendini mi anlatıyor, kendiyle mi hesaplaşıyor diye sorabiliriz. Kuşkusuz her yazar karamanlarına kendinden bir şeyler katar ama okur olarak ben yazarın yaşam öyküsü ile roman kahramanının yaşadıklarını karşılaştırarak yapılan değerlendirmelerin doğru olmadığını düşünüyorum. O bir başka okuma türü ve sanırım edebiyatın sosyolojisine girer. Bu romanı okurken böyle bir iz sürmeye çalışmak olası. M. Sadık Aslankara romanları, öyküleri, yazıları ile tanıdığımız bir yazar ama tiyatro eserleri de vermiş. Özellikle Denizli’de tiyatronun gelişiminde önemli roller oynamış. Onlarca yıllık emeğin sonucunda da Denizli, Devlet Tiyatrosu sahnesi olan nadir kentlerden biri olmuş. Denizli Devlet Tiyatrosu 24 Kasım 2011’de perdelerini açmış. Ekşi Sözlük’teki yorumlara göre Denizlililer Devlet Tiyatrosu’na büyük ilgi göstermiş, 550 kişilik salonda tüm oyunlarını kapalı gişe oynuyorlarmış. 
Romanda kullanılan diğer adlandırmaları dikkate alırsak Aslankara’nın Sarayköy’ü simge olarak kullandığını düşünebiliriz. Mutlu Varlık otel odasının penceresinden baktığında denizi görüyor oysa Sarayköy denize oldukça uzak bir ilçe. Tıpkı bağlı olduğu Denizli gibi. Ben romanı Denizli’de geçiyormuş gibi okudum. Bir başka okur Sarayköy’de simgelenen kenti bir başka Anadolu kentini düşünerek okuyabilir. 
Mutlu Varlık tipik bir “huysuz ihtiyar”. Hemen her şeye eleştirel gözle bakıyor ve hiç memnun olmuyor. 80 yaşına girdiğini bile kabul etmiyor. Oyununu sahneleyecek tiyatronun binasından başlayıp müdüründen oyuncularına dek her şeyi için söyleyecek sözleri var. Oyunun son provasında tiyatro oyuncuları ile buluşması, daha sonra ziyaretine gelen edebiyat dergisi çıkartmak isteyen genç ve kız arkadaşı ve kendi çabalarıyla tiyatro kurmakta olan gençlerle sohbetlerinde hep bu bakışı görüyoruz. Mutlu Varlık günlük hayatında yalnız bırakılmaktan ne kadar şikayetçi ise tiyatrocuların ve gençlerin onu önemli bir tiyatro yazarı olarak görüp saygı göstermeleri, fikir danışmalarından da memnun değil. Esas memnun olmadığı ise bizzat kendisi.
Mutlu Varlık, otel odasında yalnız kaldığında kendi ile büyük bir hesaplaşmaya giriyor. Kuşkusuz doğup büyüdüğü Sarayköy’ü Saraykent adını almış ve geçmişten hiçbir iz bırakmamacasına değişmiş bulmak anılarının canlanmasına ve geçmişi ile hesaplaşmasına neden olmuştur ama esas tetikleyici unsur başrolde oynayan kadın oyuncunun ona “Nili”yi hatırlatmış olması. “Nili”, tam adıyla Nilüfer Özmen, Mutlu Varlık’ın içindeki yazarlık cevherini keşfedip onu bu yolda ilerlemeye yönelten edebiyat öğretmeni, ilk (platonik) aşkı.
Mutlu Varlık, oyuncularla sahnelenecek eserindeki kadın karakterler hakkında konuşurken ömrü boyunca hep Nili gibi kadınları aradığını, bulamayınca da oyunlarındaki tüm kadınları Nili’ye benzettiğini fark ediyor.
Nili’yi hatırlaması ile de kendi ile özellikle yazarlık yaşamı hakkında bir hesaplaşmaya giriyor. Mutlu Varlık kendini Leyla Erbil, Ferit Edgü, Tahsin Yücel, Erdal Öz gibi 50 Kuşağı'ndan bir yazar olarak görüyor. Onlar gibi 50’li yıllarda dergilerde öyküler yayımlatarak edebiyata başlamış. 60’lı yıllarda yayımlanan ve iyi eleştiriler alan öykü kitabının yayımlanışına kadar da 50 Kuşağı’ndan bir yazar olarak değerlendirilmiş. Ama sonra tiyatro yazarlığına yönelmiş ve bir daha öykü yayımlatmamış. Ünlü bir tiyatro yazarı olmasına rağmen o hep tiyatro yazarlığını teknik bir şey olarak görmüş ve iyi bir edebiyatçı olarak anılmayı arzulamış. Şimdi, seksen yaşında ve ömrünün son demlerinde olmasına rağmen yazdığı romanla edebiyata dönüş yapmayı kuruyor. Ama bir yanıyla gerçekçi biri olduğu için de “kim basar benim romanımı, kim hatırlar” diye düşünmeden edemiyor ve bir türlü romanının son düzeltmelerini bitirip yayımlatamıyor.                
Mutlu Varlık’ın kendi ile hesaplaşması, tiyatrocularla, edebiyat ya da tiyatro heveslisi gençlerle buluşmalarında düşündükleri yazarın, yazarlık, yaratma sorunları, edebiyat ve tiyatro alanlarındaki ilişkiler, değer yargıları gibi birçok konuda görüşlerini paylaşmasını da sağlıyor.
M. Sadık Aslankara’nın yer isimlendirmede simgeselliği tercih ettiğini söylemiştim. Romanın ikinci boyutunun geçtiği “Birada” böyle bir yer. Burada küçük bir karmaşa olduğunu belirtmeliym. Roman 1933’den 2013’e dek süren somut bir zaman aralığında Türkiye’de yaşananları Mutlu Varlık’ın yaşam öyküsüne bağlı olarak parça parça anlatıyor. Sarayköy, Ankara, İstanbul, İzmir gibi gerçek yer adları da var ama diğer yandan da “Birada”, “Anaada” gibi yer adları var. Mutlu Varlık’ın Sarayköy’de yaşadıkları ne kadar gerçekçi bakış açısıyla yazılmışsa “Birada”da yaşadıkları da o kadar masalsı hatta ütopik.
“Birada”da roman distopya halini alıyor. Mutlu Varlık, yılın büyük bir bölümünü adanın yüksek bir tepesindeki bir değirmende geçiriyor. Eray Ak’ın da belirttiği gibi (Cumhuriyet Kitap, 21.08.2014) “Tunçoku'nun adası, geniş Türkiye fotoğrafının küçük ölçekte resmedilmiş hâli adeta.” Oradaki insan ilişkilerini, yaşananları seksenlik Mutlu Varlık’la 14 yaşındaki Merve arasında yaşanan karşılıksız aşk ilişkisinden yola çıkarak anlatıyor Aslankara. Mevcut iktidarın nasıl din temelli bir otokrasiye dönüşeceğini, insan hayatının her anının kontrol altına alınıp farklı düşünen hiç kimseye yaşam hakkı tanınmayacağını öngörüyor.
Mutlu Varlık’ın Merve ile yaşadıkları, özellikle cinsel çağrışımlı sahneler, Merve’nin Mutlu Varlık’ın zaafından faydalanmak amacıyla yaptığı kışkırtıcı hareketler ilk anda Nabokov’un Lolita’sını hatırlatıyor. Ama işe Merve’nin babası ve diğer adalılar karışınca esas bağın Melih Cevdet Anday’ın “Raziye”si ile kurulduğunu görüyoruz. Raziye’dekine benzer bir aşk üçgeni var ve Mutlu Varlık’ın adalılarla ilişkileri, onlara bakışı yoğun olarak Raziye’nin dayısını anımsatıyor. Aslankara da bu benzeşmelerin farkında olduğu için hem Lolita’yı (s. 90 – 91), hem de Raziye’yi anıyor, kahramanının yaşadıklarıyla karşılaştırıp tartışıyor (s. 154). Mutlu Varlık’a yaşadıklarım Razide’kine benzemeyecek dedirtiyor ama Birada’da yaşananlar Raziye’nin 2013 versiyonu gibi. Türk aydını Türk halkını, Türk halkı Türk aydınını anlamıyor. Türk aydını görüşlerini anlatmaya çalışınca da önce garipseniyor, dışlanıyor, sonra da düşman görülüp yok edilmeye çalışılıyor. 
18.09.2014

Etiketler: ,


 

Hepimiz Teşvik Almışız



“Sinemaya 26.9 milyon veren devletin edebiyata 463 bin lira vermesi adil midir?” diye sorarak bitirmiştim geçen haftaki yazımı. Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Hamdi Turşucu arayıp edebiyata doğrudan ya da dolaylı yollardan verilen desteğin 463 bin liradan ibaret olmadığını söyledi. Kütüphanelere kitap alımı, TEDA çeviri destek programı, uluslararası kitap fuarlarına edebiyat ajanslarının katılımı gibi desteklerin yıllardır verildiğini de ekledi.
2014 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı halk kütüphanelerine kitap ve süreli yayınlar alımı için 9.240.000 lira bütçe ayrılmış, Bu bütçe çeşitli kaynaklardan yapılan aktarmalarla 10.555.000 liraya yükseltilmiş. Kitap alımına 8.025.000 lira, dergi alımına 2.530.00 lira bütçe ayrılmış. 2013 yılında bütçe 9.070.000 liraymış. Bu bütçe ile 1.202.320 adet kitap satın alınmış. 263 dergiye de abone olunmuş.
Halk kütüphanelerine kitap alımı, zamanında hem bütçesinin çok az olması hem de kitap alımındaki yöntemler nedeniyle çok konuşulmuştu. Dönemin bakanının siyasi eğilimine göre hatta milletvekili seçildiği ile göre kitap alımları yapılmasını ben de eleştirmiştim. On yılı aşkın bir süredir kitap alımları sektör temsilcilerinin de yer aldığı “Yayın Seçme Kurulu” tarafından yapılıyor. Başvuru yapan hemen her yayınevinden halk kütüphanelerinin ihtiyaçları göz önüne alınarak kitap alındığı, bir ayrıma gidilmediği görülüyor. Aynı şekilde dergi aboneliğinde de bir ayrım yapılmıyor. Neredeyse tüm edebiyat dergilerine abone olunmuş. Okura ulaşmakta büyük güçlük çeken, kitapçılarda bulunmayan edebiyat dergileri bakanlık desteği ile yaşıyor bile denilebilir.
2005 yılında başlatılan Türk Edebiyatının Dışa Açılımı Projesi (TEDA) ile bugüne dek 54 dilde 1456 esere destek verilmiş ve 1233 kitap yabancı dillerde yayımlanmış. TEDA desteği ile yayınlanmış son 30 kitap arasında Ayşe Kulin, Yaşar Kemal, Sabahattin Ali, Ahmet Ümit, Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Pamuk, Sevgi Soysal, Tuna Kiremitçi, Nâzım Hikmet, Hakan Günday gibi yazarların kitapları var. 1233. kitap Ömer Seyfettin’den “Seçme Hikâyeler”, Makedonca’da Almanah Yayınevi’nden çıkmış. (bkz. teda.gov.tr) 2014 yılında TEDA desteği için 2.250.000 lira ayrılmış. TEDA programı ile eşgüdümlü olarak 2006 yılından beri uluslararası kitap fuarlarına edebiyat ajanslarının katılımı da destekleniyor.   
Kütüphanelere kitap alımı, dergi abonelikleri, TEDA destekleri toplanınca edebiyata doğrudan ya da dolaylı yolla verilen desteğin 13 milyon 268 bin liraya ulaştığını görüyoruz. Uluslararası kitap fuarlarına katılım, edebiyat ajanslarına verilen destekler, bakanlıkça hazırlatılan anma kitaplarına harcanan bütçe bu toplama dahil değil. Onları da eklersek edebiyata verilen destek herhalde 15 milyon lirayı bulur, hatta aşar.
Edebiyatı teşvik projesi aleyhinde kampanya yürütenlerin bu desteklere karşı çıkmadığı gibi bazılarının yıllardır ticari işlerini bu destekler sayesinde yürüttüklerini biliyorum. Hemen hepsinin kitapları halk kütüphanelerine alınıyor, TEDA desteği ile yabancı dillerde yayımlanıyor, bakanlık desteği ile ajansları uluslararası fuarlara katılıp eserlerinin çeviri haklarını satmak için çalışıyor ve bakanlığın abone olduğu dergilerde şiir ve öyküleri yayımlanıyor. Sonra da destek alanları katillerle işbirliği yapmakla suçlamaya kadar varan hakaret, iftira ve küfürlerle, “Devlet edebiyatı teşvik etmesin” diye kampanya yürütüyorlar.
“Ele verir talkını kendi yutar salkımı” diye bu duruma çok uygun bir atasözümüz var. Edebiyatı teşvik programının seçici kurulunun, destek alanların gizli tutulmasını, açıklanmamasını kıyasıya eleştirenlere soruyorum; Yıllardır destek aldığınız kurullarda kimlerin yer aldığı, kimlere, ne kadar destek verildiği açıklanıyor mu? Daha da önemlisi siz hangi kurullardan, kaç yıldır, ne kadar destek aldınız? Neden hep suskun kaldınız, aldığınız destekleri hiç açıklamadınız?  
17.09.2014

Cuma, Eylül 12, 2014

 

Rüyası Bölünenler



Yavuz Ekinci “Rüyası Bölünenler”de dağa çıkan kardeşini bulmak için Türkiye’ye dönen bir mültecinin yaşadıklarını ve kendi ile hesaplaşmasını anlatıyor.
Tevrat ve Kuran’da yer alan Yusuf Kıssası Türk Edebiyatında birçok yazarın ilgisini çekmiş farklı yaklaşımlarla, farklı boyutlarda örtük ya da açık göndermelerle Yusuf ve babası Yakup’un yaşadıkları işlenmiş, yeni bakışlar, yorumlar getirilmiş. Halk arasında da Yusuf Kıssası yaygın olarak bilinir. Yavuz Ekinci, romanın giriş sayfasına Tevrat’ın Yaratılış bölümünden “Yakup Yusuf’u öbür oğullarından çok severdi. Çünkü Yusuf onun yaşlılığında doğmuştu” diye başlayan Yusuf’la ilgili iki kısa paragraf alıntılayarak açık bir gönderme yapmış.
Yavuz Ekinci Sibel Oral’la yaptığı söyleşisinde “Yakup oğul hasretini simgeler çünkü Yusuf’un yolunu gözlerken oğlunu özlemekten kör olur yıkılır. Çocuğu dağa giden her baba da tıpkı Yakup’un Yusuf’un yolunu gözlediği gibi çocuklarının yolunu sabırla ve özlemle gözler” diyor (Cumhuriyet Kitap, 28.08.2014).
Yavuz Ekinci “Rüyası Bölünenler”i (Ağustos 2014, Doğan Kitap) Yusuf Kıssası’nın başlangıç bölümünden yola çıkarak iki ana eksende gelişiyor. Bunlardan birincisi romanın merak unsurunu da oluşturan İsmail’in hasta yatağında ölmek üzere olana babasına Yusuf’u ölü ya da diri getireceğine söz vermesi ile anlatılmaya başlıyor. Yusuf bölgedeki, Batman’daki bazı gençler gibi mücadeleye katılmak üzere dağa çıkmıştır. İsmail kardeşini ölü ya da diri bulmak için yola düştüğünde birçok macera yaşar. Kandil’e varana kadar da yaşamına birçok yeni insan ve dolayısıyla öykü girer. Dağa çıkan evladından bir haber almak isteyen, ölü mü diri mi olduğunu bilmek isteyem tek kişi Yusuf’un babası değildir. Bu uğurda birçok kişi yollara düşmüştür.
Yavuz Ekinci, romanın bu ekseninde bugüne dek pek merak edilmeyen, sorgulanmayan bir sorunu tartışmaya açıyor. Çocukları dağa çıkan ailelerin neler yaşadıklarını ana babaların ne acılar sıkıntılar çektiklerini anlatıyor. Çocuklarını bulmak için birçok anne babanın yollara düşmesi, o uğurda çektikleri yaşananlar sosyolojik - psikolojik olarak da incelenmeye değer.
“Rüyası Bölünenler”in ikinci ve daha ağır basan ekseni baba oğul ilişkisi. Yavuz Ekinci romanı Yusuf Kıssası’ndan yola çıkarak yazmış olsa da daha başlangıçta ve temelde çok önemli bir farklılık var. Kardeşleri Yusuf’u kıskanmıyor. Aksine seviyorlar ve babaları gibi Yusuf’un gidişinin tek sebebi olarak ağabeyleri İsmail’i görüyor ve yine babaları gibi İsmail’i suçluyorlar. İsmail de babasının Yusuf’a aşırı düşkünlüğünü garipsese de kardeşine düşmanlık duymuyor.  
İsmail, siyasi baskılardan yılarak 18 yıl önce Almanya’ya iltica etmiş ve babası hemen onu lanetlemiş, “Mezarıma bile gelme” demiş. Bu lanetlemenin derinlerinde nelerin yattığının, babasının İsmail’e neden böylesine sevgisiz ve nefret dolu olduğunun ayrıntılarına girmiyor Yavuz Ekinci. En sevilen çocuk Yusuf olduğuna göre oğlu İsmail’in tekrar hapislere düşüp işkencelerde ölmemek ya da bir faili meçhule kurban gitmemek için kaçmasına neden bu kadar büyük ve olumsuz tepki gösterdiğini anlayamıyoruz.
Babanın en sevdiği evladı Yusuf’un dağa çıkması ile İsmail’in devrimciliğini ve bu uğurda yurtdışına kaçışını birbiri ile ilintilendirmesi ise en azından ilk yıllar için mümkün değil.  İsmail yurtdışına kaçtığında Yusuf küçük bir çocuk. Ne kadar bu durumun farkındaydı, annesi ve babası bu durumdan ne kadar etkilendi, kardeşlerin tavrı neydi anlatılmıyor. Yusuf ağabeyi İsmail’i idolleştirimiş, onun gibi olmak amacıyla siyasi mücadeleye girmiş ve sonuçta dağa çıkmış olabilir ama böyle bir durum var mı açıkca anlayamıyoruz.
İsmail’in 18 yıl sonra evine dönmesine kimse sevinmiyor. Aksine herkes İsmail’e kızgın ve öfkeli. Yusıf Kıssası’ndan farklı olarak kardeşlerin kızdığı, kıskandığı Yusuf değil İsmail oluyor. Babalarının Yusuf’un hasretiyle hastalanıp ölmek üzere olmasından İsmail’i sorumlu tutuyorlar ve tıpkı babaları gibi onu öfkeyle karşılıyorlar. Roman kıssaya uygun olarak gelişseydi İsmail’i böyle karşılamazlardı. Kıssaya göre bütün kardeşler birlikte davranarak       
Yusuf’u evi terk etmeye zorluyor. Bu arada parantez açıp söylemeliyim romanda annenin hiçbir rolü yok. Babanın çocuklarına karşı bu tavrına anne nasıl tepki gösterdi merak etmemek elde değil ama anne anlatılsaydı roman ana mecrasından kayardı, onu da belirtmeliyim.
İsmail Batman’a kardeşinin izini sürmesini sağlayacak bağlar kurup kardeşinin izinden Kandil’e doğru yol alırken daha derinlemesine işlense bir macera romanının önemli unsurları olacak şeyler yaşıyor. Mevcut siyasi durum nedeniyle karmaşık bir ilişkiler ağı var. Kimin ne olduğunu, ne amaçla çalıştığını anlamak mümkün değil. Hemen herkes birbirinden ajan mı diye kuşkulanıyor. Dışıarıdan bakışla 18 yıl sonra çıkıp gelen İsmail’in de bir ajan olması kardeşini arama bahanesi ile Kandil’e kadar girip bilgi toplaması ilk akla gelebilecek olasılık. Böyle kabul edilirse de İsmail kurduğu bağlantılar tarafından kasten yanlış yönlendirilebilir ve başına akla gelmeyecek şeyler gelebilir.
Batman’a ayak bastığı andan itibaren izlendiğinden kuşkulanıyor İsmail. İzleyenler polis de olabilir başkaları da, bilemiyor. Batman’da İsmail’i iki genç sürekli ve kendilerini saklama gereği görmeden izliyor. Alnına silahı dayayıp üstünü arıyorlar. Siyah camlı bir Renault peşinde ve bir yerde de yolunu kesiyor. İsmail bu durumlardan çeşitli tesadüflerle ya da son anda başına bir şey geleceğini hissederek kaçarak kurtuluyor.
Yavuz Ekinci Batman’da İsmail’in yaşadığı olayları derinlemesine anlatmamış, bölüm sonlarında ucu açık, sonunda ne olduğunu bildirmeyen birkaç cümleyle değinip merak unsuru olarak bırakmış. İsmail’in sınırı geçip Irak’ta Kürdistan Özerk Bölgesine ulaşması ile bu casus romanlarını andıran hava iyice yoğunlaşıyor.
İsmail çok sevdiği memleketini terk etmesine neden olan olayların, anıların tekrar canlanması nedeniyle her şeyden kuşkulanıyor ve korkuyor. Batman’da yaşadıkları da bu halini iyice derinleştiriyor. Ama kardeşini bulmak istiyorsa birilerine de güvenmek zorunda. Her şeyin muğlak olduğu bir ortamda kuşkularla, korkularla bir yere varmak mümkün değil, kendisini olayların akışına bırakması gerek ve öyle de yapıyor.
Arada bir de sevda öyküsüne dönebilecek bir ilişki var. İsmail Kandil’e doğru yol alırken bir kahvehanede Şevda adlı genç bir kadınla karşılaşıyor ve aralarında hemen bir sıcaklık doğuyor. Şevda, İsmail’e doğru kişileri bulup doğru ilişkileri kurmasında çok yardımcı oluyor. Eski sevgilisini aradığı anlaşılan Şevda’nın başına neler geldiğini merak etmemek elde değil. Yavuz Ekinci anlatmamış. Belki de bir başka romanın konusu olabilecek bir derinlik taşıdığı için silikleştirip bir yerde de romandan çıkartmış. Yavuz Ekinci iyi bir yazar olarak “Romanda bir de aşk olsun” demiyeceğine göre Şevda’nın romana girip çıkışının yapıştırma kaldığını söylemeliyim. Şevda’nın yönlendirmelerini başka bir kahraman da yapabilirdi.     
İsmail tüm bu maceraları yaşarken kendiyle de hesaplaşıyor. Almanya’ya kaçışı ile yalnızlaştığını düşünüyor ve bu ruh halinden rahatsız. Ailesiyle, arkadaşları ile, Batman’la bağları kopmuş. Yalnızlaştıkça daha da ürkekleşmiş, daha çok paranoyaklaşmış. Mücadeleye tekrar katılma fırsatlarını bu ruh haliyle değerlendirmemiş. Yusuf gibi dağa çıkabilir ve mücadeleye katılabilirmiş ama bunu yapmadığı gibi Almanya’da bile bağını sürdürmemiş. Memleketine dönmesi ve sonra Kandil’e doğru yol almaya başlaması ile sürgünde gördüğünden çok daha farklı şeyler yaşandığını anlayınca kendi ile hesaplaşması ve belki de açıkça kendini korkak olarak nitelemesi de daha kolaylaşıyor.
“Rüyası Bölünenler” Yavuz Ekinci’nin belki de en açık yürekli romanı. Birçok olay somut olarak anlatılıyor, kişi ve yer adları açıkca veriliyor. Yavuz Ekinci bunu romandaki gerçeklik duygusunu derinleştirmek için yaptığını söylüyor Sibel Oral’a. Ama “Rüyası Bölünenler” tamamen gerçekçi bir roman değil. Adına uygun olarak rüyalar, kabuslar da var, masalsı yanlar ve anlatımlar da. Yavuz Ekinci Yusuf Kıssası’nın her şairi yazarı etkisi altına alan ögelerine kapılmamış ama kıssadan gelecek etkilere de kendini tamamen kapatmamış. “Rüyası Bölünenler”de de gerçeklikle kurmaca ve masalsılık arasında gidip gelen kendine has anlatım anlayışını sürdürmüş.  
11.09.2014

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?