Cuma, Temmuz 31, 2015

 

Küba’dan Teleks



Rachel Kushner “Küba’dan Teleks”te Küba’daki Sosyalist Devrim’in arifesinde yaşananları farklı bir açıdan, Oriente vilayetinde Amerikan Kolonisi’nde yaşananlardan yola çıkarak anlatıyor.
Küba’nın tarihine birçoğumuz aşinayız ama yine de kısaca anımsamakta yarar var. Küba’nın sömürülme tarihi Ekim 1492’de Kristof Kolomb’un adayı keşfederek “İspanyol Toprağı” ilan etmesi ile başlıyor. İspanyolların 1511’de adada ilk koloniyi kurduğu sırada çoğunluğunu Taynoların oluşturduğu yerlilerin sayısı 80-100 bin. Çömlek ve alet yapımında belirli bir düzeye ulaşmış tarımcı ve barışçı bir halk olarak tanımlanıyorlar. Sömürgeci politikalarla gelen baskı ve zulüm sonucunda 100 bin nüfus beş bine kadar düşüyor. Bölgede sağlanan “barış ve düzen”le bu nüfus ancak 18. yüzyılda 50 bine ulaşıyor. Küba Karayiplerdeki konumu nedeniyle stratejik önem kazanıyor. Tütün ve şeker kamışı üretimi ile de ticari önemi daha da artıyor. Afrika’dan çok sayıda köle getiriliyor. Köle ticaretinin yasaklanmasından sonra da işgücü talebi Meksika ve Çin’den gelen işçilerle karşılanıyor.
İspanya’ya karşı özerklik talebi ile 1868’de başlayan On Yıl Savaşları sonrasında imzalanan barış anlaşması sürdürülemeyince sürgündeki Kübalı Şair Jose Marti’nin önderliğinde bağımsızlık savaşı başlıyor. İspanya adaya 200 bin asker çıkartıyor. Savaşlar süresince adadaki şeker üretiminde söz sahibi olan ABD’nin Havana limanında demirli Maine Gemisi'nin batırılmasını bahane ederek İspanya’ya savaş açması ile yeni bir evre başlıyor. İspanya’nın yenilgisi ile biten savaş sonucunda Küba bağımsızlığına kavuşuyor (!). “Bağımsız” Küba Devleti’nin tüm işleyişinde ABD söz sahibi oluyor. ABD 1901’de Guantanamo Koyu'nda deniz üssü kuruyor. ABD’nin desteği ya da göz yumması ile rüşvet, yolsuzluk ve sosyal adaletsizlik üzerine kurulu bir yönetim biçimi oluşuyor. Sözde demokratik aslında diktatörlük olan bir yönetim biçimi. Hileli seçimler ve askeri baskılarla yönetimler belirleniyor. Bu “kukla” devlet başkanlarından biri de 1948’den 1952’ye kadar görev yapan Carlos Prío Socarrás.
Rachel Kushner’in “Küba’dan Teleks”i (Mayıs 2015, çev. Suat Ertüzün, Can yay.) 50’li yılların başında Prio yönetimdeyken başlıyor. Romanın üç ana aksı var. Oriente vilayetinde yüzbinlerce dönüm arazide şeker kamışı yetiştirip sonrada şeker hammaddesi üreten United Fruit’un önemli bir rolü var. United Fruit “sürekli olarak çıkar sağlamak amacıyla çeşitli ülke hükümet yetkililerine rüşvet vermek, işçilerini sömürmek, vergi vermeyerek faaliyet gösterdiği ülkeye yatırım yapmamakla eleştiril”en bir şirket ve halen Chiquita Brands International adı ile varlığını sürdürüyor. Üçüncü Dünya ülkelerinden aldığı yaş meyveleri işleyip ABD ve Avrupa’da satıyor.
United Fruit Küba yönetimi üzerinde büyük bir etkinliği olmasının yanında birçok ayrıcalığa da sahip bir şirket. Küba yasalarına tabi değil. Vergi vermediği gibi işçilere de herhangi bir sosyal hak tanımıyor. Haiti’den getirilen işçiler haftanın yedi günü çok kötü koşullarda şeker kamışı tarlalarında çalışıyorlar. United Fruit, Guantanamo üssüne çok yakın bir bölge olan Oriente’de adeta kendi krallığını kurmuş. Şirket yöneticileri ve aileleri için kurulan evlerden oluşan mahalle zengin bir Amerikan kasabasını andırıyor ve izinsiz olarak bir Kübalı’nın girmesi mümkün değil. Sosyalist Devrim öncesi burada yaşananları United Fruits’un Küba yöneticisinin ergenlik çağındaki küçük oğlu K.C Sitites’in gözünden okuyoruz.
Küba madenler açısından da zengin bir ülke. Dünya nikel üretiminin % 6.4'ü Küba’da gerçekleştiriliyor. 50’li yıllarda Nikel madenini çıkartıp üretenler de yine Amerikalılar. Nikel madenleri de Oriente ve Guantanamo’nun hemen yakınındaki Nicaro’da. Yani ABD şeker ve nikel üretimini Guantanamo’da kurduğu askeri üsle korumaya almış. Burada da çok ağır şartlarda haftanın yedi günü işçiler nikel madeninde çalışıyor ve nikel madenin yakınındaki fabrikada çevre kirliliği önemsenmeden üretiliyor. Buradaki ABD yerleşimini üzerindeki kırmızı pusla kilometrelerce öteden tanımak mümkün. Everly Lederer, nikel madeni işletmesinin yeni müdürünün ergenlik çağındaki kızı. Sosyalist Devrim öncesi burada yaşananları da onun bakış açısından öğreniyoruz.
Oriente’den bin kilometre ötedeki Havana’da da iki kahramanımız var. Bunlardan biri kendini Fransız olarak tanıtan gece kulübü dansçısı Rachel K. ve geçmişi oldukça karanlık bir silah tüccarı olan Christian de La Mazière. Rachel K. sevilen beğenilen, karizmatik ve güzel bir kadın. Kübalı devlet büyüklerinin dostu. Diktatörlerin gizli sevgilisi. Devrik başkan Prio’nun da yeni diktatör Batista’nın da gözdesi, sırdaşı. 
La Mazière, II. Dünya Savaşı sırasında hem Fransız Direnişçileri ile hem de Nazilerle birlikte çalışmış, savaş suçları işlemiş, savaşın bitiminde de çareyi Amerika’ya kaçmakta bulmuş. Karayiplerde yaşanan darbeler ve askeri yönetimler ortamında silan satarak geçiniyor.  İyi bir silah tüccarı olarak müşteri seçmiyor devrimcilere de darbecilere de silah satıyor. Silah satacak ortam yoksa yani barış hakimse de ticaretini gerçekleştirecek provakasyonları yapmaktan geri durmuyor.
La Mazière’in Küba’ya gelme nedeni adada bir isyanın filizlenmekte olduğunun duyumunu alması. İsyanı bastırabilsin diye Küba yönetimine silah sattığı gibi Fidel ve Raúl Castro kardeşlerin önderlik ettiği devrimcilerle de bağlantı kurmayı ihmal etmiyor.       
Rachel Kushner sonunda ne olacağını “teaser” olarak başta anlatıp, United Fruit’un şeker kamışı tarlalarının yakılmasını anlattıktan sonra birkaç yıl geriye gidip Küba Devrimi’ni oluşturan şartların nasıl olgunlaştığını bu şartları yaratan Amerikalılar cephesinden anlatmaya başlıyor. Everly Lederer ve K.C. Stites’in yaşamları, anne ve babalarını ilişkileri, Amerikan Kolonisi’ndeki insanlarla ilişkileri, yanlarında kölelik koşullarında çalışan ve yaşamaya çalışan Kübalılar, Haitililer ve Çinliler’in durumu akıcı bir dille hikaye ediliyor. Sömürü en üst düzeyde, sömürücülerin keyfi yerinde. İş dışındaki yaşam sürekli partilerle yani sürekli bir eğlence halinde sürüyor. Hemen yakınlarındaki dağlarda başlamakta olan isyanın ise farkında değiller ya da herzamanki gibi ABD destekli Küba yönetimince bastırılacağını zannediyorlar.
ABD’yi rahatsız etmeye başlayan Prio bir darbe ile görevden alınıyor, yerine Batista geliyor. Bu sırada da Castro’lar başkentte istihbarat ağlarını oluşturmaya başlıyorlar. Castro’lara ölümü göze alarak bilgi aktaranlardan biri de Rachel K. Onun gibi hükümetle, yöneticilerle ilişkisi olan birçok kadın da bilgi aktarıyor devrimcilere.  
“Küba’dan Teleks” Rachel Kushner’in ilk romanıymış. Kitabın arka kapağında belirtildiğinde göre Kushner’in annesi Oriente’deki Amerikan Kolonisi’nde büyümüş. Bu açıdan bakılırsa otobiyografik bir aile romanı olarak değerlendirilebilir. Romanın sonundaki teşekkür bölümünde de annesinin ve teyzesinin katkılarını belirtiyor Rachel Kushner. Ama “Küba’dan Teleks” bir aile romanından daha çok önemsenmesi gereken nitelikli bir yapıt. Belgesel bir roman olarak değerlendirmek sanırım daha doğru. Roman boyunca hem tarihsel anlamda gerçeğe uygunluk var hem de ana kahramanların dışında hemen tüm kahramanları gerçek kişiler. Roman kahramanlarının Hemingway, hatta Sartre’la yollarının kesişmesi, küçük sohbetler yapmaları da bu gerçekçiliğe katılmış hoşluklardan.
“Küba’dan Teleks” günümüzde pek rastlanmayan “büyük” romanlardan. İyi bir yakın tarih romanı. Kushner’in daha ilk romanında böyle bir anlatı gücüne erişmiş olması ve böyle “sahici” bir konuyu tüm açılarından nesnel bir bakış açısıyla, hem de oldukça akıcı ve okurun merakını sürekli canlı tutacak bir üslupla anlatabilmiş olması da dikkate değer.
Onlarca yıldır süren ABD ambargosunun bittiği bu günlerde Sosyalizmin son kalesi Küba’nın başına neler geleceğini merak ederken okunması gereken, anlatılanlardan bugüne ışık tutacak dersler çıkartılabilecek bir roman “Küba’dan Teleks”.  
30.07.15

Etiketler: ,


Perşembe, Temmuz 30, 2015

 

Türkiye’nin Yemek Envanteri



İtalyan, Fransız, Çin mutfakları kadar güçlü bir mutfağımız olduğuyla övünürüz. Bu şehir efsanesi gibi bir şeydir. Çünkü dışarıdan bakınca “Türk Mutfağı” diye bir şey göremezsiniz. Dünya’nın önemli şehirlerinde mutfağımızdan yemekler yapan lokantaların sayısı son derece azdır. Türk yemeği dediğinizde köşedeki dönerciyi gösterirler. Dünya’da “Türk Mutfağı” döner tezgahına takılmış kalmıştır, onu da doğru ve dürüst yapmayız.
Orta sınıf güçlenip, satın alma gücü arttıkça yemek yeme alışkanlıklarımız da değişti. Artık daha çok dışarıda yemek yiyoruz. Yemekte seçicilik arttı, damak tadı aranmaya başladı. Lokantalarımızın sayısı da çeşitleri de arttı. Hemen her ülkenin mutfağını bulmak mümkün ama kendi yemeklerimize sıra gelince iş biraz garipleşiyor. Et üzerine kurulu, kebaptan ibaret bir görüntü çıkıyor ortaya. Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Seferad, Süryani, Laz, Çerkes... Saymaya kalksanız Anadolu’yu oluşturan tüm kültürlerin kendilerine has mutfakları var ama bu kültürlerin yemeklerini ancak çok az sayıda lokantada bulmak mümkün. Yemek çeşitleri de oldukça sınırlı, ya yapması uzun zaman gerektirdiği için ya da tarifi bilinmediğinden çoğu yemek yapılmıyor ya da daha pratik yoldan yapılacak tarifler uyduruluyor.
Neyse ki meraklıların sayısı arttı. Televizyonlarda her gün yemek programları izliyoruz. Yemek kitapları yayıncılığı da oldukça gelişti. Hemen her yörenin yemekleri hakkında kitaplar yazılıyor, annelerin tarifleri bulunup yayınlanıyor. Popüler yemek dergilerinin yanında “Yemek ve Kültür” gibi işi ciddiye alan dergiler de var. Ama “Türkiye’nin Yemek Envanteri”ni çıkartacak çalışmalara pek rastlanmıyordu. Çünkü büyük boyutlu, çok emek ve yatırım gerektiren bir iş. Bu tür projeleri Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın gerçekleştirmesi, en azından desteklemesi gerekir ama bakanlığın kültür tanımının içinde yemeğin yeri olduğunu sanmıyorum. Olsa da projenin işin uzmanlarına verilmesi çok düşük olasılık.
Alfa Yayınları yıllardır yemek kitaplarına da yayınlarında yer veriyor. Dünya’dan ve Türkiye’den birçok mutfağın yemeklerini tanıtan kitaplar yayımladılar. Faruk Bayrak’ın “Soframda Anadolu” üst başlıklı dizisi ise çok daha geniş kapsamlı; Türkiye’nin Yemek Envanterini çıkartıyor. 7 bölge 7 büyük ciltte ele alınmış. Anadolu’da yapılan tüm yemeklerin tariflerine ulaşmak amacıyla yazılı kaynaklardan başlayıp sözel ve yerel kaynaklara dek genişleyen bir çalışma. Faruk Bayrak öncülüğünde bir ekip tarifleri derlemekle kalmamış hepsini tariflerdeki gibi pişirmiş, fotoğraflamış. İlk üç cilt “Marmara”, “İç Anadolu” ve “Güneydoğu Anadolu” yemekleri 1138 tariften oluşuyor. 450 -500 sayfalık kitaplar, demek ki tamamlandığında 3000 sayfayı geçecek. Sadece yemekler değil içecekler, çerezler, kahvaltılıklar ve yemeklerde kullanılacak kiler malzemelerinin tarifleri de var.
Selim İleri kitaplarla ilgili yazısında kuzu gerdandan yapılan düğün çorbasından söz etmiş. Üç bölgede 5 çeşit düğün çorbası yapılıyor. Yani düğün çorbasının bile tek bir yapılış biçimi yok. Her kültürün, her bölgenin o yemeği kendine göre yapma biçimi var. Kuşkusuz kültürün yanında coğrafi etki de, yörede yetişen ürünler de belirliyor yemeklerin yapılış biçimini ve kullanılan malzemeyi. Yemeklerin tariflerinden, yapılış biçimlerinden kültürel, sosyolojik, etnıgrafik yorumlar da yapmak mümkün.
 “Soframda Anadolu” önemli, heyecan uyandıran bir çalışma. Yemek meraklıları için verilen tarifler hem eskiden yediklerimizi anımsayıp yapmamızı sağlayacak, hem de yeni yemeklerle tanışmamıza yol açacak nitelikte. Yemek kültürü üzerinde çalışanlar içinse yeni çalışmalara ilham verecek iyi bir kaynak. 
30.07.2015

Etiketler: ,


Cuma, Temmuz 24, 2015

 

Tatilde Okuyacağım 10 Kitap



Bu sene yaz biraz geç geldi. Serin havanın ve Ramazan’ın da etkisi ile tatiller de daha geç tarihlere programlandı. Yine de işten, şehirden, kalabalıktan ve gürültüden uzak birkaç gün için yollara düşülüyor. Tatile çıkarken yanımıza kitap almak adetten. Öncelikli olarak çok satanlar tercih ediliyor. Zülfü Livaneli’nin  “Konstantiniyye Oteli” (Doğan Kitap), Buket Uzuner’in uyumsuz gazeteci Defne Kaman’ın maceralarının yeni cildi “Toprak” (Everest yay.), Paula Hawkins’in sürükleyici bir gerilim olarak beğenilen “Trendeki Kız”ı (İthaki yay.), Sabahattin Ali’nin yakında tüm zamanların en çok okunan kitabı olacağını düşündüğüm “Kürk Mantolu Madonna”sı (Yapı Kredi yay.), Karl Knausgaard'ın hiçbir şeyi gizlemeden açık açık anlatması ile beğenilen 6 ciltlik romanı “Kavgam”ın (Monokl yay.) ilk cildi plajlarda bol bol göreceğimizi tahmin ettiğim kitaplar.
Tatil için benim listem ise 10 kitaptan oluşuyor. İlk sırada Dünya şiirinin büyük şairlerinden Paul Celan’ın şiirlerinden usta çevirmen Ahmet Cemal’in derlediği “Ellerin Zamanla Dolu”su (İş Bankası yay.) var. Paul Celan unutulmaz dizeleri ile belleklerden çıkmayan bir şair olduğu kadar Seine Nehrine kendini atarak intiharla son verdiği yaşam öyküsü ile de ilgiye değer. Henüz okumamışlar için Wolfgang Emmercih’in “Paul Celan” biyografisini (Merdiven kitaplar) ve yeni baskısı geçtiğimiz günlerde yapılan Celan’la Ingeborg Bachmann’ın büyük aşkını karşılıklı mektuplarından oluşan “Kalp Zamanı”nı da (Kırmızı Kedi yay.) bu derleme ile birlikte okursanız Celan’ın şiirlerlerinin anlamının bambaşka olacağı da bir gerçek.
Mo Yan'ın epik romanı “Yaşam ve Ölüm Yorgunu” (Can yay.) ise tatile tek kitapla çıkmak isteyenler için ideal. Mo Yan 936 sayfalık bu kitapta sosyalist devrimden sonra Çin’de yaşananları kahramanı Ximen Nao’nun altı reenkarnasyonla eşek, boğa, domuz, köpek, maymun ve küçük bir çocuk kimliğindeki yaşamlarında eski ailesinin, dostlarının, rakiplerinin, düşmanlarının başına gelenlere, yaşadıklarına tanık oluşunu anlatıyormuş. Mo Yan Nobel’i boşuna almadığını kanıtlayacak bir biçimde kendine özgü akıcı üslubu ile Çin’in kendine has olaylarından Dünya’nın her yerinde okunabilecek öyküler ve trajediler yazıyor.
Şilili yazar Alejandro Zambra az ve öz sözle çok şey anlatmayı başaran yazarlardan. Daha önce “Bonzai” ve “Eve Dönmenin Yolları” adlı anlatıları Türkçe’de yayımlanmıştı. “Ağaçların Özel Hayatı”nda (Notos yay.) karısının eve dönmesini beklerken uykuya hazırlanan üvey kızına ağaçlarla ilgili öyküler uyduran genç bir adamın yaşadıklarını anlatıyormuş. Zambra’nın anlatıları sadece öyküden ibaret değildir belki de öyküden daha önemli olan o öykünün nasıl anlatıldığıdır. Yani konusuyla, anlatımıyla bir edebiyat şöleni vaad ediyor Zambra’nın yeni kitabı.
Andrey Bitov’un “Puşkin Evi”i (Yapı Kredi yay.) Rusya'da postmodern romanın ilk örneği olarak biliniyormuş. Belki de bu niteliği yüzünden yıllarca Rusya’da yasakmış. Genç filolog Leva Odoyevtsev'in, Puşkin Evi adıyla anılan Rus Edebiyat Enstitüsü'nde görevli olarak nöbete kaldığı bir Ekim Devrimi kutlaması gününü merkeze alan roman, onun yaşamöyküsüyle birlikte polisiye bir 20. Yüzyıl Rusya Tarihi gibi gelişiyormuş. Bitov’un eserini klasik Rus edebiyatının temel eserlerinden yola çıkarak yazdığı da belirtiliyor.
Guy de Maupassant Dünya Edebiyatının, öykü türünün en büyük ustalarından. Az sayıda da roman yazmış. “Bel-Ami” (İletişim yay.) de en önemli romanı sayılıyormuş. Romanda zengin olma hırsıyla köyünden ayrılıp Paris’e gelen bir gencin yükselişi para, cinsellik ve iktidar üçgeninde gelişen siyaset ve basına da uzanan bir öykü halini alıyormuş.
Ayrıntı Yayınları “Sarı Kitaplar” adıyla bir dizi başlattı. Yavuz Ekinci’nin editörlüğünde ana dillerinin dışında yazmak zorunda kalmış ve kendi ülkelerinin dışında başka ülkelerde başka dillerde meşhur olmuş Kürt yazarlarının romanları Türkçe ve Kürtçe yayımlanıyor. Dizinin ikinci kitabı “Sınırlar Ülkesinde”. Sherko Fatah 1964’de Doğu Berlin doğmuş. Almanca kaleme aldığı “Sınırlar Ülkesinde” de ilk romanı. Bu romanla birçok önemli edebiyat ödülünü de kazanmış. İsmen bildiğim ama Türkçede hiçbir eserini okumadığım bir yazar. “Sınırlar Ülkesinde”de Türkiye Irak sınırında kaçakçılık yapan birinin öyküsü üzerinden Güney Kürdistan’daki, Irak’taki yaşamı anlattığı, bölgenin coğrafyasını, insanlarını, dertlerini, ümitlerini, ruh hallerini ve umutlarını en azından yaşadığı ülkenin zihniyeti kadar derinden eserine yansıttığı belirtiliyor.
Jaume Cabre günümüz Katalan edebiyatının en önemli isimlerinden, Türkçeye yeni çevrilen romanı “İtiraf Ediyorum” da (Alef yay.) Katalan edebiyatının başyapıtlarından sayılıyor. “İtiraf Ediyorum” “Bir Avrupa romanı” olarak sunuluyor. Tanıtımında da “Roman boyu karşımıza çıkan bir tablo, bir kitap, bir elyazması, bir manastır, bir madalyon, bir keman, bir müzik parçası, Avrupa’da yaratılmış bütün güzellikler ile bütün bu güzelliklerin üzerine düşen kötülüklerin ya da kötülüklerin üzerine düşen güzelliklerin gölgelerini gösterir” deniyor. Türkçede Katalan yazarların eserlerine pek rastlanmıyor, o açıdan da ilgiye değer.
“Türkçe edebiyat çizgisinde Yusuf Atılgan ve Oğuz Atay arası bir yerde duran” bir yazar olarak tanıtılan Barlas Özarıkça’nın ilk romanı “Ters Adam” tanıtımında belirtildiği gibi kıymeti pek bilinmemiş bir "kayıp" romandır. Zamanla kültleşen bu romanın yeni baskısı yıl içinde yapılmıştı. Barlas Özarıkça az ve öz yazan iyi bir yazardır. Yazdıklarını takip ederim. Yeni romanı “Kaçkınlar Kahvehanesi” (Encore yay.) “Yaşarken kendi hayatınızı değil de başkalarının size verdiği hayatları yaşadığınızı; bazı kurumların, verilmiş hayatları sizin aleyhinize sürdürebilmek için örgütlendiğini fark ettiniz mi? Kendi hayatınızı bulmak için, başkalarının hayatlarından hiç kaçtınız mı? Kaçtığınız yerde bile, tutsak edildiğinizi, çırpındıkça mahrem yaşantılarınızın bile size karşı kullanıldığını; dünya denilen büyük, egemen sistem içinde dönüştürülmeye çalışılan bir denek olduğunuzu gördünüz mü?” diye tanıtılıyor.
Elena Ferrante kimliğini gizli tutan bir yazarın müstear adı. Elena Ferrante'nin dört ciltten oluşan "Napoli Romanları", sadece İtalya'da değil tüm dünyada fenomen olmuş, kısa sürede 22 dile çevrilmiş, milyonlarca okura ulaşmış. Dizinin ilk romanı “Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım”da (Everest yay.), 1950’li yıllardan bir öykü, İtalya'da bir kenar mahallede yetişen iki genç kızın çekişmeler, kıskançlıklar ve sırlarla örülü dostlukları, zorluklarla geçen büyüme ve varoluş serüvenleri anlatılıyormuş. İki genç kızın “boğucu erkek-egemen kültür, duyarsız, buyurgan aileleri ve yoksunluklar karşısında” dayanışmaları, dostlukları ile ayakta kalmayı başarmalarının öyküsü.
Hint asıllı Britanyalı yazar Rana Dasgupta’nın Türkçe’deki yeni kitabı “Tokyo Uçuşu İptal” (Metis yay.) Boccaccio'nun Decameron'u ve Chaucer'ın Canterbury Hikâyeleri'ninkine benzer bir ruhla yazılmış ama günümüzün insanlarının başlarından geçenleri anlatıyormuş. Dünyanın farklı köşelerinde, birbirinden çok farklı karakterlerin başından geçen ilginç olayları anlatan on üç hikâyeden oluşuyormuş kitap. Hava koşulları yüzünden başka bir şehre mecburi iniş yapan Tokyo uçağının yolcularından on üçü “tutkuları ve zaaflarıyla insan ruhunun karanlık yönlerini eşeleyen, olayların hiç de beklendiği gibi gelişmediği, kaderin cilve ve silleleriyle örülü” öyküler anlatmışlar birbirlerine. 
23.07.15

Perşembe, Temmuz 23, 2015

 

Sezen Aksu’yla 40 Yıl



Sezen Aksu sanat hayatının 40’ıncı yılını bir dizi konserle kutluyor. İstanbul’da Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda başlayan konserler Bodrum Antik Tiyatro’da ve İstanbul VW Arena’da sürecek.
1975 yılında ilk 45'liği "Haydi Şansım / Gel Bana"nın yayımlanışını sanat hayatının başlangıcı olarak almış Sezen Aksu. Naim Dilmener, Sezen Aksu’nun müziğe ilk adımını 1970’de katıldığı Hafta Sonu gazetesinin “Altın Ses” yarışması ile olduğunu belirtiyor (bkz. “Koşarız Yine Ardından, Radikal 2, 05.11.2006). Bu yarışma ile şansı yakalayamayan Sezen Aksu 1974’ü 75’e bağlayan gece TRT televizyonunda seslendirdiği “Haydi Şansım” ile tekrar şansını denemiş. Yine olmamış. 1976’da çıkan "Olmaz Olsun / Seni Gidi Vurdumduymaz" ile listelerin ilk sırasına yerleşmiş. 1978’de çıkan “Kaybolan Yıllar” da Türkiye’nin en çok satan plaklarından biri olmuş.
Pop müzik doğası itibariyle hemen her gün yeni bir yıldızın yaratıldığı ve aynı hızla tüketildiği bir alan. Dinleyici sürekli yeni ve değişik şarkılar, o şarkıları söyleyen yeni yüzler istiyor. Böyle bir ortamda 40 yıl var olmak bile büyük bir iş. Bunu büyük bir yıldız olarak sürdürmek ise Dünya’da çok az kişiye nasip olan bir şey. Bunlardan biri de Sezen Aksu.
Sezen Aksu’nun önemi ve farkı büyük bir yorumcu olmasının yanında özellikle son 30 yılda Türkiye’de popüler müziğin gelişimini belirleyen sanatçılardan biri belki de birincisi olmasıdır.
Türkçe Vikipedi’de “Sezen Aksu tarafından yazılmış şarkılar listesi” adlı bir sayfa yer alıyor. Şarkılar harf sırasına göre, söz, müzik, seslendiren, albüm ve albüm yılı belirtilerek listelenmiş. Bu sayfada da listelendiği gibi Sezen Aksu'nun 400'den fazla şarkı sözü ve bestesi var.
Levent Yüksel, Aşkın Nur Yengi, Sertab Erener, Yıldız Tilbe, Işın Karaca, Göksel gibi sanatçıların Sezen Aksu “okulu”nda yetiştiği bilinir. Sezen Aksu şarkılarını okuyanların listesi ise çok daha uzun ve farklı türlerden; Tarkan, Ajda Pekkan, Nükhet Duru da var, Gülben Ergen, Hülya Avşar da, Metin Şentürk, Ferdi Özbeğen, Müslüm Gürses de, Ebru Gündeş, Sibel Can da, Demet Akalın ve Sıla da.
1982’de Atilla Özdemiroğlu ile yaptığı “Firuze” albümü sadece Sezen Aksu için değil Türk Müziği için de bir dönüm noktasıdır. 90’larda Onno Tunç’la birlikte yaptığı çalışmalarla bu pekişiyor, popla Alaturka arasındaki sınırları kalkıyor, Alaturka makamlarıyla pop müziktir yapılan. O nedenle hemen benimsenir. Türk müziğinin tüm türlerini etkilemeye başlıyor. Şarkılarını bu kadar çok ve farklı türde sanatçının söylenmesinin nedeni de budur.
Yunan ve Ermeni bestecilerden şarkılarla da alanını Doğu Akdeniz’e doğru genişletip, Goran Bregoviç’le Balkanlar’a uzanıyor. Şarkılarında Akdeniz’in tüm tınıları duyuluyor. Sezen Aksu artık “World Music” denilen türde bir Dünya sanatçısıdır.
“Sezen Aksu 40 yılda neler yapmış?” diye merak edip araştırdığımızda ne yazık ki pek az kaynağa ulaşabiliyoruz. Naim Dilmener’in yanında Murat Meriç’in birkaç müzik yazarının daha yazdıkları, Mert Özmen’in “Sezen Aksu Şarkılarıyla Büyüyen Kız Çocuğu” romanı var. Ama bir Sezen Aksu biyografisi yok. Marmara Üniversitesi ve Berkeley’de Sezen Aksu üzerine çalışmalar yapıldığı haberleri var ama YÖK’ün Ulusal Tez Merkezi’nde Sezen Aksu’nun adı geçen tek bir çalışma yok. Oysa hem müziğini hem de müziğinin toplumsal etkilerini inceleyen onlarca doktora çalışması olmalıydı. Bu da bizim ayıbımız.
Sezen Aksu’ya uzun bir ömür diliyorum. Müziği yaşamımızdan eksik olmasın...   
22.07.2015

This page is powered by Blogger. Isn't yours?