Cuma, Eylül 14, 2018

 

“Baştan ayağa bir asker gibi”



Rebecca West’in ilk romanı aynı zamanda başyapıtı kabul edilen Askerin Dönüşü “savaş sırasında savaş hakkında bir kadının yazdığı tek roman” olarak tanıtılıyor. “Askerin dönüşü” öncelikle edebiyatta, daha sonra sinema ve tiyatroda sıkça işlenmiş bir tema. West’in Askerin Dönüşü, savaşın insanlarda yol açtığı travmalar, bunların sivil hayattaki, ilişkilerdeki yansımaları hakkında bir roman. Cephedeki savaşı değil sonrasını anlatıyor. Savaştan dönen erkeğin bakış açısından değil onu bekleyen kadının gözünden anlatıyor.  
Askerin Dönüşü’nde savaşta aldığı bir yara nedeniyle hafızasını kaybedince eve gönderilen Chris’in gelişi ve sonrasında yaşananlar anlatılıyor. Chris, son on beş yılını anımsamamaktadır. 20 yaşına, ilk aşkını yaşadığı dönemlere dönmüştür. Belleğinde romantik bir aşk öyküsü vardır ve savaş dönüşü o yıllardaki sevgilisine kavuşacağını ummaktadır. Son 15 yıl öyle silinmiştir ki cepheden dönüşünü bile eski sevgilisinin adresine bildirir. Evinin adresini anımsamaz. Âşık olup evlendiği karısını hiç hatırlamaz. Birlikte yaşadıkları ev aynıdır ama evlilik sonrası yapılan tadilatları anımsamadığı için yabancı bir mekân gibidir. On beş yıl önceki sevgilisi Margaret’i ister.
Margaret içinse 15 yılda çok şey değişmiştir. Chris’le tanışıp bir yazboyu aşk yaşadıkları otel elden çıkmış, Margaret evlenmiş, yoksul ama huzurlu bir yaşam sürmektedir. Chris’in belleğindeki o genç, güzel kadının yerini yorgun bir ev kadını almıştır.
Belleğine kavuşması için çeşitli tedaviler deneyen doktorlar sonunda Chris’in ilk sevgilisi Margaret’le buluşmasına karar verir. Bu karşılaşmada yaşanacak şok Chris’in belleğini yerine getirebilir diye umulmaktadır.
Öykü, Chris’i gizli bir aşkla seven kuzeni Jenny’nin ağzından anlatılır. Jenny, Chris ve Kitty’nin evlilikle sonuçlanmış aşklarının bir şahidi olarak malikanede onlarla birlikte yaşamakta, Kitty’e bu zor günlerde hem destek olmakta hem de akıl hocalığı yapmaktadır. Onun da kanısı Chris’in Margaret’in şimdiki halini görüp yaşayacağı hayal kırıklığı ile kendine geleceği şeklindedir. Doktorların fikrini destekler, yengesi Kitty’i ikna eder ve Margaret eve davet edilir.
Askerin Dönüşü kısa ama etkileyici bir metin. Savaşın insanda yarattığı travmanın sivil hayata, sevdiklerine, ailesine yansıması ana tema gibi görünse de bu temadan aşka, kadın erkek ilişkilerine, o ilişkilerdeki rollere evriliyor. Romanın üç kadın kahramanı, anlatıcı Jenny, aşkını evlilik ve bir bebekle taçlandırmış Kitty ve ilk aşkını geride bırakıp kendine yeni bir yaşam kurmuş Margaret konuya farklı açılardan bakmamızı sağlıyor.
Hiçbir öykü bilindiği ya da anlatıldığı gibi değildir. Romanın esas kahramanı gibi görünen Chris aslında hakkında en az şey anlatılan, düşünülen kişisi. Onun ilk aşkından ayrılmasını bir türlü içine sindiremediğini, hep o aşkı özlediğini öğreniriz. Babasının batmak üzere olan işini kurtarıp tekrar zengin olurken yani başarılı bir işadamı görünümü oluştururken romantik yanlarını tamamen bastırmıştır. Bu konuda derinleşmek belki romana farklı bir boyut katacaktır ama Rebecca West oraya yoğunlaşmaz. West’in esas ilgi alanını üç kadın arasındaki ilişki ve bunun yarattığı gerilim oluşturur. Chris geçmişte kalıp Margaret’e mi dönecektir, yoksa sağlığına kavuşup “mutlu” evliliğine, “başarılı” iş yaşamına mı?
Belleğin kazanılması için yapılan söyleşilerde Jenny’nin derinlere gömülmüş aşkının ifade edilmesi de umulur.
Kitty, toplumun bize önerdiği “doğru” yaşamın, değerlerin temsilcisidir. Aşkla evlenmiştir, mutlu bir evlilik yapmıştır, bebek bu evliliğin ürünüdür ve bu yapının hiçbir etkiyle bozulmasına razı değildir.
Margaret, ilk aşkını kalbinin derinliklerinde yaşatsa da gerçekçi bir kadın olarak 15 yıl öncesine dönüp Chris’le kaldıkları yerden devam edemeyeceklerinin bilincindedir. Zaman zaman duyguları ağır bassa da Chris’in travmayı atlatıp belleğine kavuşmasında önemli roller oynar.
Margaret’le Kitty’nin söze dökülmeyen ama tavır ve davranışlarla ifade edilen çatışmasından Jenny’nin kazançlı çıkması gibi bir beklenti de oluşuyor. Üstelik Jenny üç tarafla da diyalog içinde olduğundan olaylara daha hakim. Anlatıcılığının verdiği avantajı da kendi lehine kullanabilir gibi görünüyor ama böyle bir gelişme de yaşamıyoruz.
Askerin Dönüşü, modern klasiklerden sayılıyor ama anlatımı, yarattığı ortam İngiliz klasikleriyle, özellikle de Jane Austen, George Eliot gibi kadın yazarlarla bağlar kurabileceğimizi düşündürüyor. Onlardan farklılaşıp, eleştirmenlerce özellikle Virginia Woolf’ün ilk dönem romanlarına yakın bulunmasının nedeni bence, öncelikle anlatıcısının güvenilmezliği ve öykünün akışındaki kırılmalar ve kronolojik akışın bozulması ile netleşiyor. Anlatıcı taraf olduğu için güvenilmez, bazı olayları kendine göre yorumluyor ya da anlatıyor olabilir. Başlarda Kitty’nin bakışına yakın olan Jenny’nin anlatımının sayfalar ilerledikçe Margaret’e doğru yöneldiğini fark ediyoruz.
Bir fark da konunun sadece aşka odaklanmaması, aşkın yüceltilmemesi, hayattaki gerçekliği içinde ifade edilmesi. Çıkarlar, cinsel istekler, kişisel çekişmeler de belirleyici oluyor. Oldukça da gerçekçi, ilk aşkın anlatıldığı bölüm dışında romantizme kaymıyor. Kadının toplumdaki yerini, ona dayatılan yaşam biçimini de örnekliyor. Tabii psikolojik çözümlemeler, Chris’i tedavi etmeye çalışan doktorların uyguladığı hipnoz gibi yöntemler aracılığıyla psikolojik tedavinin eleştirilmesi, Freud'cu psikanalizin kullanımı gibi yenilikler de var. Roman yayınlandığında, 1918’de Freud’un savaşın insan üzerindeki etkileri ile ilgili savlarının da tartışıldığına dikkati çekiyor eleştirmenler.
Askerin Dönüşü, sade ve rahat anlatımıyla iyi bir edebiyat eseri olması yanında üzerinde düşünüp derinleştikçe çok farklı boyutlarda okunup tartışılabilecek yapıda bir roman.
Rebecca West, 21 Aralık 1892’de doğmuş. Asıl adı Cicely Isabel Fairfield, yazarlık adını Ibsen’in bir oyun kahramanından almış. Yazarlığının yanında edebiyat eleştirmeni, gazeteci ve seyahat yazarı olarak da tanınmış. Seyahat edebiyatının klasiği sayılacak eserler verdiği belirtiliyor. Velut bir yazar, edebiyat eserlerinden çok daha fazla sayıda inceleme, araştırma ve eleştiri kitabı var. 
Militan bir feminist, kadın hareketinin önemli isimlerinden. Politik bir aktivist. Antifaşist. Ülkesinin 2. Dünya Savaşı’ndaki politikalarını, Hitler’e karşı pasif bulduğu tavrını şiddetle eleştirmiş. “Sosyalist” olarak tanıtılıyor ama Bolşevik Devrimi ve Batı’da uygulanabileceği tezlerini şüpheyle karşılamış. Savaş sonrası Sovyetler’in Doğu Avrupa ülkelerini ilhakını da şiddetle eleştirmiş. Zamanla anti komünist tavrı iyice netleşmiş, komünizm karşıtı politikaları nedeniyle muhafazakârlara saygı duyduğunu bile söylemiş. Kendi doğru bildiği düşünceleri savunduğu anlaşılıyor. Ayrıntılı biyografisini merak ediyorum.
(Askerin Dönüşü, Rebecca West, çev. Işılar Kür, Everest yay, Eylül 2018). 13.09.2018

Etiketler: ,


 

“7 Mart 1924 Ruhu”na dönerken



Cumhuriyet’in yazarından çok okuru sayılırım. Okurluğum 50 yılı buluyor, sürekli yazarlığım 12 yıllık. Çarşamba günleri gazetede, perşembeleri ise Kitap Eki’nde yazmam okurluğumdan sonra gelir. Gazetenin mutfağına, basıma hazırlanış aşamalarına hiç dahil olmadım. Bu nedenle yaşanan gelişmeleri gazetede ve sosyal medyada yazılanlar üzerinden izlemek durumundaydım. Beklenen oldu, cuma günü vakıf yönetim kurulu seçimi yapıldı.
Yeni yönetim kurulunun şekillenişi gazetede değişimin yaşanacağını haber veriyordu. Ama aynı yönetim kurulunda yer alan ve de halen gazetede görevde bulunan ya da köşe yazarlığı yapan isimler olayların umulandan farklı biçimde gelişmiş olabileceğini de düşündürüyordu.  Şükran Soner, Ali Sirmen, Işık Kansu… Görev dağılımında da Vakıf Başkanı Alev Coşkun Başkan Vekili Ali Sirmen, Genel Sekreter Işık Kansu olmuştu.
Gazetenin yeni Genel Yayın Yönetmeninin 1994’den beri, 25 yıldır gazetede çalışan Aykut Küçükkaya’nın olması, Yayın Kurulunun Alev Coşkun (Başkan), Ali Sirmen (Başkan Yardımcısı), Aykut Küçükkaya, Prof. Dr. Emre Kongar, Şükran Soner, Işık Kansu, Orhan Bursalı, Mine Kırıkkanat ve Miyase İlknur’dan oluşması bence olumlu işaretti. Önceki yayın kurulunda yer alan üç üye Emre Kongar, Ali Sirmen ve Şükran Soner görevlerini sürdürüyordu. Hepsi de gazetenin onlarca yıldır yazarıydı. Bu tabloya baktığımda gazetenin temel tavrının kısmen değişse de sürdürüleceği sonucuna varmak mümkündü. Toplantının ardından OdaTV’ye konuşan Alev Coşkun "Çok barışçıl bir sitem içinde çözüldü. Sayın Orhan Erinç barışçıl ve hukuka dayalı bir şekilde toplantıyı yönetmiştir. Toplantı hukuka dayalı bir şekilde bitmiştir. Yeni yönetim kurulu seçilmiştir" demişti. “Sitem”i düzeltip “sistem” olarak okur, yeni vakıf yönetimi ve yayın kurulu listeleriyle birarada değerlendirirseniz olumlu bir gelişme olduğunu söyleyebilirdiniz.
8 Eylül tarihli gazetenin ilk sayfası ise durumun vahim olduğunu bildiriyordu. Şekli düzeltme yapılmış, logo tarihi yerine, ortaya döndürülmüştü. Bu şekli değişikliğin içeriği de Cumhuriyet Vakfı’nın “Atatürk’ün  Cumhuriyet’i” başlıklı bildirisiyle açıklanıyor, “Gazetenin temel politikası ATATÜRK’ün aydınlanma devrimleridir. Gazetenin sadık okuyucusunun arzuladığı temel yayın çizgisine bugünden itibaren dönülmüştür” deniliyordu. Vakıf ve gazete yönetiminde aynı masalarda oturulsa, birlikte gazete yapılsa da, bu uğurda gazete yöneticileri ve yazarları aylarca hapis yatıp, üstüne cezalar da yeseler benim de yazarı olduğum yıllarda yayımlanan gazete ilkelere aykırıymış. Bu söylenmemiş, açıkça yazılmamış, protesto edilip ayrılınmamış, sabırla dava sürecinin bitmesi beklenmiş. Bu arada çok büyük bir öfke biriktirilmiş. Garipsedim, üzüldüm.
Gazetenin çalışanlarına, yazarlarına yönelik bir açıklaması olabileceğini umdum. Bana bir açıklama gelmedi ama taraflar sosyal medyada yüreklerini açtılar, gazetede açıkça yazılmayanı, bize, okurlara bildirilmek gereği duyulmayanı oradan öğrenmek durumunda kaldım. Krizden fırsat yaratılıp barışçı bir çözüm bulunulacağını umarken başta yayın yönetmeni Murat Sabuncu olmak üzere gazete yönetimi, yazarlar ardarda görevlerine son verildiğini ya da ayrıldıklarını açıklıyordu. Gazete yönetimi de veda yazılarını yayımlamakla yetinerek, pazartesiye kadar sessizliğini korudu. Bir anlamda gidenlerin gitmesi beklendi. Aykut Küçükkaya’nın yazısından kimseye “Gitme!” denmeyeceği anlaşılıyor.  Sanırım “Gitme!” dense de durmazlardı ama uğruna hapis yatacak kadar fedakârlıkla çalıştıkları bir gazetenin yeni yönetiminden böyle itham da içeren yorumlar yerine bir teşekkür, dostane veda beklerlerdi. Bunu hak ediyorlardı.
Türkiye 2023’e giderken Cumhuriyet, yeni yönetimi, yazarları ve çalışanlarıyla 7 Mart 1924 Ruhu’na ulaşmaya çalışacak. Ben de artık yazmasam da okumaya devam edeceğim. Hoşça kalın!12.09.2018

 

“Aykırı olduğumu biliyordum”



Penelope Fitzgerald, 63 yaşında kazandığı Booker Ödülü ile tanınmış bir yazar. 58 yaşında roman yazmaya başlamış. İlk romanını hasta kocasını eğlendirmek için kaleme almış. 1979’da kendine ödül kazandıran, Türkçeye Salapurya Mahallesi adıyla çevrilen Offshore üçüncü romanı. Biyografisinde “Oxford’un ilk kadın mezunu” diye ilginç bir bilgi de var. 1916 doğumlu, 1938’de, 22 yaşındayken Oxford’u bitirmiş. Tersten okursak, kuruluş tarihi 1096 olan Oxford Üniversitesi’nin kız öğrenci almak konusunda yüzyıllarca direndiğini de düşünebiliriz.
Penelope Fitzgerald yazmaya oldukça geç başlasa da verimli bir yazarlık yaşamı sürdürmüş. 28 Aralık 2000’de 83 yaşına vefat edene kadar 3 biyografi, 9 roman, 1 öykü kitabı yayımlanmış. Ölümünden sonra mektuplarının bir derlemesi de kitaplaştırılmış. Biyografisi de kaleme alınmış.
1945’de Times’ın en büyük 50 yazar listesinde yer almış. Son romanı Mavi Çiçek de “En İyi 10 Tarihi Roman” listesine seçilmiş. “Ünü sessiz bir ündü” diyorlar onun için. Büyük bir isim olamamış, yalnızca dikkatli okurların tutkuyla izlediği bir yazar olmuş.
Can Yayınları hem başyapıtı sayılan Mavi Çiçek’in yeni basımını, hem de Fitzgerald’a Booker Ödülü ile ün kazandıran Salapurya Mahallesi’ni eş zamanlı olarak yayımladı. Bu romanlar yazarın iki döneminin en önemli örnekleri aynı zamanda.
Yazarlık kariyerine biyografiler yazarak başlamış Penelope Fitzgerald. Aralarında Salapurya Mahallesi’nin de yer aldığı ilk dört romanı kendi yaşam deneyiminden de kaynaklanan romanlar. Bunlardan Bookshop geçen yıl sinemaya uyarlanmış, seyircinin ilgisini çekmişti.
“Kendi hayatım hakkında yazmayı istediğim şeyleri bitirdim” deyip çok farklı tarih kesitlerini ele aldığı tarihi romanlarını yazmaya başlamış.
Salapurya Mahallesi, 1960'ların başında Londra'nın Thames Nehri üzerindeki deniz evlerinde yaşayan insanların hikayesini anlatıyor. “Deniz evi” farklı amaçlar için kullanılan teknelerin içinde sürekli yaşayacak hale getirilmesinden oluşuyor. Penelope Fitzgerald da romanın geçtiği tarihlerde ve yerde, Battersea Reach’te eskiden günlük gezi teknesi olarak kullanılan bir denizevinde yaşamış. Romanın başındaki önsözde editör Hermonie Lee’nin belirttiği gibi “Aykırı olduğumu biliyordum” diyen bir kadın Penelope Fitzgerald. “Yenik doğmuş, hatta basbayağı kaybolmuş insanlara meylim var” diye ekliyor. Romanlarında da, yazdığı biyografilerde de bu tip insanları ele almış. Salapurya Mahallesi’nin kahramanları da kaybedenler kulübünü kurabilecek nitelikte kişiler. Hepsinin yaşamlarında kırıklıklar, kırgınlıklar var. Ana kahraman Kanadalı Nenna, İngiliz kocası tarafından terk edilmiş, iki kız çocuğu ile yaşamaya çalışan biri. İşsiz, hiçbir geliri yok. Kızları da okula gitmiyor. Çevrelerindeki teknelerde yaşayanlar da onlardan pek farklı değil. Toplumun en dip kesimini bile isteye oluşturuyorlar ve bu yaşamlarını değiştirmeye de niyetleri yok. Tek tedirginlikleri yaşadıkları teknelerin çürüyüp batması. Çünkü o teknelerden başka başlarını sokacak yerleri yok. Tabii çoğunun küçük umutları, hayalleri var geleceğe ilişkin. Biri kız kardeşinin yanında yaşamayı düşünüyor. Diğeri düzenli bir iş. Nenna, Londra’nın başka bir semtinde yaşadığını öğrendiği kocasının gelip onlarla birlikte yaşayacağını umuyor. Kaçınılmaz son denizden gelecektir.
Romanın konusu kadar belki de ondan daha da önemli olan Penelope Fitzgerald’ın insanı sarıveren anlatımı. Rahat, sanki anılardan söz ediyormuş gibi gelişen ama ince gözlemlerle, ayrıntıları işleyerek kısa cümlelerle “güleriz ağlanacak halimize” tavrıyla yazıyor. Kısa cümlelerle, diyaloglarla oluşturuyor romanı. Hiçbir kahramanı ağlamıyor, duygu sömürüsü yapmıyor, herkes ya durumundan memnun ya da kabullenmiş. Durumdan rahatsız olan, deniz evlerini yaşanmaz bulanlar zaten gitmiş ya da gitmek üzere.

Novalis ve aşkı
Fitzgerald'ın son romanı, 1995 yılında yayınlanan Mavi Çiçek başyapıtı sayılıyor. 18. yüzyılda yaşayan Alman şairi Novalis'in ünlenmeden önceki gençlik çağlarını ve oldukça sıradışı aşkını anlatıyor.
Tam adıyla Georg Philipp Friedrich Freiherr von Hardenberg (2 Mayıs 1772 – 25 Mart 1801) şairliğinin yanısıra erken Alman Romantziminin filozoflarından.
1960’lardan itibaren Novalis’in bütün eserleri, gönderdiği ve aldığı mektuplar, günlükleri, resmi ve kişisel belgeleri İngilizce’de toplu olarak yayımlanmaya başlamış. Penelope Fitzgerald’ın çıkış noktasının bu yayın olduğu anlaşılıyor. Novalis’ten alıntıladığı “Romanlar, tarihin eksiklerinden doğarlar” cümlesi Fitzgerald’ın yazım anlayışını da özetliyor.
22 yaşındaki Friedrich von Hardenberg (Novalis), Sophie von Kühn ile karşılaştığında genç kız 12 yaşındadır. Yaşının özelliklerini taşıyan, oldukça sıradan, ne zekası ne de güzelliği ile dikkati çeken bu kıza Hardenberg daha ilk gördüğünde âşık olur. Çünkü Hardenberg’in felsefesine göre “hiçbir şey olağan değildir” ve “doğru bakıldığında her şey semboliktir”. Hardenberg onu görmek istediği şekilde görür ve yüceltir. Genç kıza “Benim güzel Felsefem” diye hitap etmesinin altıda da bu bakış açısı yatar. Kısaca Felsefem diye söz ettiği de olur Sophie’den.  
Sophie de bu özel ilgiyi karşılıksız bırakmaz. Sık sık mektuplaşırlar, genç Hardenberg bulduğu her fırsatta sevdiğine koşar. Sophie’nin herkese kapısı açık babası ve annesi de bu aşkı garipsemez. Hardenberg’in ailesi karşı çıksa da Sophie’nin ağır tüberküloz hastalığına rağmen bir yıl sonra kız 13 yaşındayken nişanlanırlar. Ama bu aşk uzun sürmeyecektir.
Romana adını veren Mavi Çiçek, Novalis’in Sophie ile tanıştığı dönemde yazmaya  başladığı ama tamamlamadığı kısa öyküsü. Öykünün kahramanı mavi çiçeğe, onun simgelediği kalbe, belki de gerçek sevgiye ulaşamaya çalışır ama başarılı olamaz. Sophie dahil öyküyü okuduğu herkese “Mavi çiçeğin anlamı nedir?” diye sorar. Fitzgerald’ın mavi çiçek fikrini D.H. Lawrence'ın “The Fox” (Tilki) adlı hikayesinden aldığı ve önceki romanlarında da belli belirsiz değindiği söyleniyor.  
Penelope Fitzgerald, Novalis’in yaşamını, yaşadığı dönemin Almanyası’nı çok başarılı bir biçimde romanına yansıtmış. Romantik çağı, Goethe gibi dönemin önemli adlarını da olay örgüsüne katıyor. Novalis’in edebi anlayışının temelini oluşturan romantizmin felsefesini, dünyaya bakışını da olayların akışı içinde, kahramanının hal ve tavırlarıyla, yani altını kalınca çizmeden anlatmayı başarmış.
Kahramanlarını gerçek kişiler olduğunu bilmeseniz, Romantizm’le ya da dönemle ilgilenmeseniz bile ilgiyle, edebi tad alarak okunabilecek nitelikte bir roman. Penelope Fitzgerald da hem yaşam öyküsünden kaynaklanan romanlarıyla hem de tarihi romanlarıyla önemli bir yazar. Türkçede yeni eserlerinin yayımlanmasını merakla bekleyeceğim.
(Salapurya Mahallesi, Penelope Fitzgerald. Çev. Sibel Sakacı, Can yay. Ağustos 2018.
Mavi Çiçek, Penelope Fitzgerald. Çev. Püren Özgören, Can yay. 2. Baskı, Ağustos 2018)
06.09.2018

Etiketler: ,


 

Ara Güler Müzesi



Ara Güler 16 Ağustos’ta 90 yaşına girdi. 90. yaş kutlaması da büyük ustaya yakışır bir şekilde gerçekleştirildi. “Ara Güler Müzesi”nin açılışı yapıldı. Yoğun bir katılım oldu.
“Müze” Şişli Bomonti’deki eski bira fabrikasında kurulan Bomontiada’da yer alıyor. Bomontiada eğlence mekanları ağırlıklı sanat etkinliklerine de yer veren tarihi bir yapı. İyi bir restorasyondan geçmiş, işlevsel. Pek ayakaaltı sayılmasa da İstanbullular yoğun olarak kullanıyor. Alt da Bomontiada’nın sergiler için ayrılmış bölümü. “Ara Güler Müzesi” de Alt’ın bir bölümünde yer alıyor.
Müzenin yeri Ara Güler açısından bakarsak oldukça uygun görünüyor. Bomonti, fabrikalarıyla büyük ustanın objektifinin yöneldiği önemli mahallelerdenmiş zamanında. Yapı ise tarihiyle ustanın uzun yıllar süren emeğini simgeler gibi. Üstelik yeni haliyle bir kültür kompleksi ve içinde Ara Güler adına özel bir edisyon da çıkartan Leica fotoğraf makinelerinin Türkiye’deki tek mağazası ve sanat galerisi de yer alıyor. Ara Güler de "Master of Leica"dır.
“Ara Güler Müzesi”nin ilk sergisi “Islık Çalan Adam” adını taşıyor. Müze girişinde dağıtılan broşür iki yaprak ve sadece serginin krokisi, bölümlerinin başlıkları ve sergiyi gerçekleştiren kadronun isim listesinden ibaret. Bu broşürden müzenin “aragulermuzesi.com” adlı bir internet sitesi olduğunu öğreniyorum. Ama internet sitesi de sadece tek sayfa ve serginin adını, açılış tarihini ve adresi bildiriyor. Müzenin açılış saatleri hakkında bile bir bilgi yok. Ara Güler’in doğum gününe yetiştirmek için acele edilmiş, bazı şeyler eksik kalmış olabilir ama sonra da tamamlanmamış nedense. Neyse ki tasarımı ile dikkat çeken sergi katsloğu ve öykü kitabı eksikleri gideriyor. Zaten sergiler biter ama kitapları hep kalır.   
Alt’ın sadece bir bölümü müzeye ayrılmış. Boş salonları görüp müze bölümüne varıyoruz. Bir sergi girişi için uzunca bir metin karşılıyor bizi. İlk cümlede söylendiği gibi Ara Güler Türkiye’nin son doksan yılına tanıklık etmiş, 1950’den beri Türkiye’deki yaşamı ve Dünya ve Türkiye’den sanatçıları, şair ve yazarları birer sanat eseri olan fotoğraflarında kayda geçirmiş. Onu dört küçük salonda tek bir sergi ile anlatmanın olanaksızlığının hem kuratörler Umut Sülün ve Sevim Sancaktar, hem de yazarlar Ali Akay, Engin Özendes ve Namık Erkal farkında. Bu durup okunamayacak uzunluktaki metinde de bu gerçekliği ifade ediyorlar.
Sergiyi Ara Güler’in “hikaye anlatıcılığı”yla sınırlamışlar. Ara Güler gençlik çağlarında fotoğrafın yanında edebiyatla ilgilenmiş, öyküler yazmış, yayımlamış. Bu öykülerin derlemesini de kitap olarak çıkarmış. Diğer odak noktaları da hikaye anlatıcısı Ara Güler olmuş. Yaşamından kesitlere odaklanılmış.
Sergide Ara Güler’in eserlerinin yanısıra notları, evrakları, kişisel eşyaları, fotoğraf makineleri yer alıyor. Büyük ustayı yeni tanıyacaklar için iyi çalışılmış, iyi düşünülmüş bir sergi ama tadımlık. Tabii ki Ara Güler’in 70 yılı aşan emeğini tek bir sergide yansıtmak mümkün değil o nedenle bu sergiyi giriş olarak kabul etmeliyiz. Ara Güler Müzesi’ne bir ilk adım. Ama henüz bir müzeden söz etmemiz mümkün değil. Çağdaş bir müze sürekli sergide konu edindiği sanatçının yaşam öyküsünü anlatırken süreli sergilerle de hem sanatçıya hem de onunla bağları olan konulara odaklanır. Alt’ın yarısı buna yeterli değil, tek sergilik bir alan. Ama bu takdir edilmesi ve desteklenmesi gereken girişimi hayata geçiren Doğuş Grubu alanın tamamını da tahsis etse Ara Güler Müzesi’nin gereksindiği alanın ve görünümün sağlanamayacağını düşünüyorum.
Büyük ustanın Beyoğlu’ndaki babaevi ve çalışma mekanı Güler Apartmanı’nın müze için çok daha uygun olacağı anlaşılıyor. Güler Apartmanı hazır olduğunda “Ara Güler Müzesi açıldı” diyebiliriz. Bu güzel sergi ise müzeye giden yolda ön bilgi sağlayan, büyük ustayı tanıtan bir işlev görüyor.05.09.2018

This page is powered by Blogger. Isn't yours?