Cuma, Temmuz 18, 2014

 

Herhangi Bir Gün



Elvis PeetersHerhangi Bir Gün”de (Haziran 2014, çev. Gül Özlen, Alef yay.) artık hayatının sonuna gelmiş bir adamın sıradan bir günü geçirmeye çalışırken geçmişini hatırlamasını anlatıyor. 76 yaşında. Hastalığı iyice ağırlaşıp artık özel bakıma ihtiyaç duyan hayat arkadaşı Simone huzur evine gittikten sonra yalnız yaşamaya başlamış. Simone’un ölümü ile tamamen yalnız kalmış. Sosyal yardım alarak yaşıyor ve o da Simone gibi huzur evine yollanmak isteniyor. Bu teklifi kabul ederse oturduğu ev yıkılıp toplu konut yapılacak.
Zamanla yaşam alanlarını daraltıp kendine belli rutinler edinmiş. Her gün hemen hemen aynı şeyleri yapmaya başlamış. Ölümü bekliyor.  
Emekli bir TIR şoförü. Hayatından iki önemli ve uzun süreli ilişki yaşamış. Biri Erna diğeri Simone. Onlarla var olmuş ama kayıplarıyla da çok fazla sarsılmış gibi değil. Sadece özlüyor. Hatırlamaya böyle başlıyor ve biz okurlar da hem bu yaşlı adama biraz sempati duyuyor hem de bu hayattan roman olacak ne çıkar acaba diye düşünmeden edemiyoruz.
Bu son derece normal ve sıradan görünen adamın kendi yaşamından hatırladıkları ise oldukça ilginç. Bir romandan çok daha fazla şeyi yaşadığı yavaş yavaş ortaya çıkıyor.
Genç yaşta katıldığı bir toplu tecavüz olayı ile yaşamı değişmiş. Komşu kızına arkadaşlarıyla birlikte neler yaptığını öğrenen babası onu Kongo’da yaşayan ablası ve eniştesinin yanına yolluyor. Kısa bir süre bir çiftlik kurup işletmeye çalışan ablası ve eniştesine yardım ediyor. Çiflikteki davranışlarından tam anlamıyla sorumsuz bir tip olduğu, kendini yaşamın akışına bıraktığını, olayların akışına göre yaşadığını anlıyoruz. Ne aile bağımlılığı, ne de dost arkadaş düşkünlüğü var.
Uzun yıllar Belçika’nın sömürgesi olan Kongo’da 1950’lerin sonunda bağımsızlık hareketleri başlamış. 1960’larda da iktidarın sık sık el değiştirdiği oldukça çalkantılı ve kanlı bir dönem yaşanmış. Aynı yıllarda Kongo’nun zengin yeraltı kaynaklarına sahip bölgesi Katanga da isyan etmiş, kısa süre de olsa bağımsızlığı yaşamış.
Elvis Peeters açıkca anlatmasa da kahramanı bu yıllarda Kongo’da yaşıyor. Çiftlikte yaşadıkları sonrasında otomobil tamircisi, pilot, kamyon şoförü, matbaacı ve gemici olarak çalışırken “bağımsızlık” düşüncesinin nasıl dillenmeye başladığını ve sonunda insanların nasıl isyan ettiğine “şahit” oluyor. Çok zor, çok kötü yaşam şartları var ve tahmin edilebileceği gibi insan hayatının hiçbir değeri yok. Hele siyah tenli bir yerliyseniz hak hukuk diye bir şeyden söz etmeniz olanaksız.
Kahramanımız bağımsızlık hareketi başlayınca paralı asker olarak isyanın içinde yer alıyor ama kimin tarafında olduğu onun için önemli değil. O gününü yaşamaya ve yaşadıklarından olabildiğince kazançlı çıkmaya bakıyor. Yaşadıklarını bölük pörçük hatırlıyor ama bunu geçmişiyle hesaplaşmak ya da günah çıkartıp ölüme arınmış olarak gitmek için yapmıyor. Geçmişinden utanmadığı gibi herhangi bir sorumluluk duygusu da yok. Kitap hakkında yorum yapan biri romanın kahramanını “vicdansız” diye tanımlamış. Hak vermemek elde değil.
Elvis Peeters “Düşünceleri bazen birbirine karışıyor, arzuladığı şeyleri sanki gerçekten yapmış gibi hatırlıyordu. Bazen gerçekten yaptıklarını öyle yapmamış gibi, düzelterek hatırlıyordu. Hatıraların kimseye zararı yoktu” dese de romanın kahramanının sevilecek yanı yok.
Asıl şaşırtıcı olan tüm bunları yaşamış ve yapmış olan kişinin aramızdaki herhangi biri olması. Sayısız insanı öldürmüş, birçok kadınla zorla cinsel ilişki kurmuş, toplu ırza geçme olaylarına katılmış sonra da hiçbir şey yaşamamış gibi aramıza dönmüş. Yaşadıklarından kimseye söz etmemiş.             
Elvis Peeters, 1980’lerde bir punk grubu ile müziğe başlayan halen müzik gruplarında solistlik yapan Belçikalı şarkıcı Jos Verlooy’un yazarlık adıymış. Kitaplarını eşi Nicole van Bael’le birlikte yazıyorlarmış. Romanlarının yanında öykü ve şiir kitapları da var. Çocuk kitapları da yazmış. İlk kitabı 1992’de yayımlanmış. Herhangi Bir Gün”ün sade bir dili, kısa cümleleri var. Yapı kronolojik değil. İhtiyar adam yaşamı boyunca yapıp ettiklerinden parçaları bir gün içinde anlatırken zaman akışını gözetmiyor. Normal hayatta nasıl hatırlanacaksa öyle hatırlıyor ama olaylar hızlanınca bu yapı bozulup anlatım doğrusallaşıyor.
Herhangi Bir Gün” aramızda yaşayan sıradan hatta zararsız görünen birinin ne kadar dehşet verici bir öyküsü olabileceğini gösterirken Afrika’nın, Afrikalıların yaşadığı acılara, gördükleri zulmü de anlatan etkileyici bir roman.

 

Nagazaki



Eric Faye “Nagazaki”de evinde gerçekleşen tuhaf olaylar nedeniyle kurallı ve düzenli yaşamı bir anda kesintiye uğrayan yalnız bir adamın yaşadıklarını anlatıyor.
Shimura-san Nagazaki şehrinde yaşıyor. 56 yaşında. Meteorolog. Denizlerin meteorolojik haritalarına son şeklini veriyor. Bir kenar mahallede müstakil bir evde oturuyor. Müzmin bekârlara has alışkanlıkları var. En önemlisi yalnız yaşamaktan hoşnut. Kendine kurduğu steril hayatın bozulmasına da tahammülü yok. Tüm dengeleri evinde bazı nesnelerin yer değiştirdiği, bazı yiyeceklerin kaybolduğunu ya da azaldığını fark etmesi ile bozuluyor. Buzdolabındaki üç kap yoğurttan biri kayboluyor, meyve suyu azalıyor. Bir süre ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor. Yanlış hatırladığını, hafızasının zayıfladığını düşünüyor. Sonunda kendini suçlamayı bırakıp eve gizlice birisinin girdiğine ya da evde bir hayalet bulunduğuna karar veriyor.
Alışkanlıklarını değiştiriyor. Örneğin iş çıkışı arkadaşları ile bira içmeye gideceğine erkenden eve geliyor. Niyeti eve birisi giriyorsa suç üstü yakalamak. Kapıları, pencereleri kilitliyor. Dışarıdan bakana paranoyakça gelecek ama yaşayanın çaresizlikten yaptığı eylemler bunlar. Sonunda çareyi eve bir gizli kamera koymakta buluyor. İşyerindeki bilgisayardan bu kameranın çektiği görüntüleri anında izliyor. Evinde bir kadının olduğunu tespit ediyor ve polise ihbar ediyor. Eve giden polis kadını yakalıyor.
Çoktandır sokaklarda yaşayan evsiz bir kadın Shimura-san’ın kullanmadığı bir odasındaki dolabın içine yerleşmiş, bir yıldır orada yaşamaktadır. Shimura-san şikayetçi oluyor ve kadın yargılanmak üzere tutuklanıp hapse konuluyor.
Shimura-san, evdeki gizli konuğun yakalanması ile rahatladığını düşünse de huzur bulamıyor. Yalnız olduğu zamanlarda aslında biri ile birlikte yaşadığını düşünmek uykularını kaçırıyor. Kendi ile hesaplaşmaya başlıyor.
Sonra yaşananları bir de kadının bakış açısından okuyoruz. Evsiz kalma öyküsünü sona saklayıp evde yaşadıkları, evine konuk olduğu adam hakkında düşündükleri ve tabii gizlice yaşamak için neden o evi seçtiğini anlatıyor.           
Eric Faye anlatıyı Japonya’da yaşanmış, gazetelerin konusu olmuş bir olaydan esinlenerek yazmış. “Nagazaki” (Haziran 2014, çev. Nilda Taşköprü, Sel yay.) Fransız Akademisi Büyük Roman Ödülü'nü kazanmış, yirmiden fazla dile çevrilmiş.  
Eric Faye’nin duru ve öz bir anlatımı var. 88 sayfada kitabın arka kapağında belritildiği gibi “suçluluk, utanç, yalnızlık, pişmanlık temalar”a değinen etkileyici bir öykü anlatmış. İşlediği konu kadar anlatımıyla da okunmaya değer bir edebiyat eseri “Nagazaki”.
17.07.2014

Etiketler: ,


 

İlk Türk Filmini Kim Çekti?



Türk sinemasının ilk filmi olarak Fuat Uzkınay’ın “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” kabul edildiğini hatırlatan Sungu Çapan “‘İlk Türk filmi’ hiç çekilmedi mi?” diye soruyordu cuma günkü yazısında (Cumhuriyet, 11.07.14). Sinemamızın başlangıcı sayıp bu yıl yüzüncü yılını kutladığımız 14 Kasım 1914’de çekildiği söylenen filmin günümüze ulaşmadığını belirtip Uzkınay’ın bu filmi çekememiş olabileceğini de yazıyordu. Bu önemli iddia. Sinema tarihçileri de çoktandır tartışıyor.
Uzkınay’ı “resmen” ilk sinemacımız olarak kabul ediyoruz. Hemen tüm kaynaklarda böyle geçiyor. Bir alanda resmen “ilk” olmak için önemli bir kıstas var “müslüman olmak”. Örneğin ilk matbaayı İbrahim Müteferrika’nın kurduğunu kabul ediyoruz ve matbaacılık ülkemize 234 yıl gecikmeyle geldi diye yakınıp, bu inanış üzerinden kültür teorileri üretiyor, matbaanın gecikmesini cahilliğimizin temel kanıtı olarak gösteriyoruz. Oysa Gutenberg’in 1450'de Almanya'nın Mainz şehrinde metal harflerle basım tekniğini bulup ve matbaaya uygulamasından sadece 43 yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk matbaa çalışmaya başlamış. Yahudi kökenli Osmanlı vatandaşlarının matbaasının İstanbul’da kuruluş tarihi 1493. 1567'de Ermeniler, 1627 yılında ise Rumlar ilk matbaalarını İstanbul'da açmışlar. Müteferrika 1728’de matbaa açtığında şehirde çalışan birçok matbaa var. Ama onların sahipleri müslüman olmadıkları için ilk olma şerefi Müteferrika’nın olmuş.
İlk Türk romanında da benzer bir durum söz konusu. Şemsettin Sami'nin 1872 tarihli 'Ta'aşşuk-ı Tal'at ve Fitnat'ı ilk Türk romanı olarak kabul edilir oysa ondan 21 yıl önce 1851’de Hovsep Vartanyan’ın “Akabi Hikâyesi” yayımlanmıştır. Ta'aşşuk-ı Tal'at ve Fitnat'dan önce Hovsep Balıkçıyan, Hovsep Maruş ve Viçen Tilkiyan'ın romanları da vardır ama onlar ilk Türk romanı sayılmaz ve bir “müslüman”ın roman yazması beklenir (bkz. Ana Metne Taşınan Dipnotlar, Laurent Mignon, 2009, İletişim yay.).
Sungu Çapan’ın da belirttiği gibi “Aslında Uzkınay’dan daha önce Sultan Reşat’ın 1911’deki Selanik ve Manastır seyahatleri olmak üzere, çeşitli belge filmler ve haber filmleri çekerek Balkanlara sinemayı yayan, fotoğrafçılıktan yetişme, Manastırlı Yanaki Manaki  (1878-1954) ile Milton Manaki (1882-1964) kardeşlerdir ilk Osmanlı sinemacılarımız.” Manaki kardeşlerin ilk sinemacılar sayılmamasının nedeni “müslüman” olmamaları. Çapan müslümanlık kıstasını kullanmıyor ama onları diğer sinema tarihçileri gibi “Osmanlı” diye niteliyor. Türk saymayıp “Osmanlı” diye nitelemesinin sebebi Manaki kardeşlerin Manastırlı olması olabilir. Çünkü Manastır Makedonya sınırları içinde. Ama o tarihlerde bir Osmanlı Devleti toprağı. Sadece 1923’den sonraki sınırlar içinde doğanları Türk sayarsak Selanik doğumlu Mustafa Kemal Atatürk’ü de, birçok önemli kişiyi de “Türk” sayamayız ve bazı artniyetli tarihçilerin kazdığı kuyuya düşeriz. 
“İlk Türk Filmleri” (2006, Es yay.) adlı kitabın da yazarı eleştirmen Burçak Evren “Manakiler hem çektikleri film kutularının üzerine hem de fotoğraflarının altına her zaman Türkiye ibaresi yazdılar” diyor (Skylife Dergisi, Haziran 2014). Burçak Evren kitabında “resmen” ilk Türk filmi olarak kabul edilen “Ayastefanos'taki Rus Abidesi'nin Yıkılışı”ndan önce çekilmiş Türk filmlerinin listesini de vermiş. “Ayastefanos'taki Rus Abidesi'nin Yıkılışı”nın çekildiğine dair bir kanıt yok ama Manaki’lerin çektiği tüm filmler elimizde diyor Burçak Evren. 
Resmi görüşe göre bir kişinin “Türk” sayılabilmesi için “müslüman” olması gerekiyor. Türk Sinemasının yüzüncü yılı da bu anlayışla 2014’de kutlanıyor. Evet, sembolik olarak kutlanabilir ama bazı gerçekleri de artık kabul etmek ve doğruları kayıtlara geçirmek şartıyla...
17.07.2014

Cuma, Temmuz 11, 2014

 

Mayıs



Fatih Öcal’ın “Mayıs”ı gazeteci karısının katillerinin peşine düşen işadamı Ayhan’ın başından geçenleri anlatırken siyaset, iş yaşamı ve medyada yaşananları tartışmaya açan bir roman.
1 Mayıs 2008 günü işçilerin, emekçilerin “1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacağız!” sloganı ile Taksim Meydanı’na doğru yürüdüğü, Taksim’de miting yapılmasına izin vermeyeceğini söyleyen iktidarın yürüyüşü engellemek amacıyla bütün İstanbul’u abluka altına alıp, önemli yolları trafiğe kapattığı, toplu ulaşım araçlarını çalıştırmadığı bir gün. Günlerden perşembeymiş. 1 Mayıs bayram olarak kabul edilip tatil ilan edilmediği bu günde polisle eylemcilerin çatışmaları sürer, gaz bombaları atılıp, Toma’lar su sıkarken insanlar işlerine, öğrenciler okullarına gitmeye çalışıyor.
Ayhan olan bitenin farkında olmadığı için Nişantaşı’ndaki evinden Maslak’taki işyerine gitmek niyetiyle yola çıkıyor ve evinin yakınında polis barikatı ile karşılaşıyor. Ama barikat onu caydırmıyor. Arabayla işe gidemeyeceğini anlayıp, tekrar eve dönüyor, arabayı park ediyor ve barikatları yürüyerek aşıp uygun bir yerden taksiye binerek işe gidiyor. Çünkü o gün uluslararası bir ihaleye telekonferans yoluyla katılacaklar.
Ayhan polisi atlatıp işe giderken katil de polislerin barikatlarını aşıp Ayhan’ın evine ulaşıyor ve karısı Nil’i hunharca öldürmekle kalmıyor, rahmini kesip götürüyor. 
Ayhan yetimhanede büyümüş. Anası – babası yok. Akrabaları varsa da bilmiyor. Hayattaki tek varlığı derin bir aşkla bağlı olduğu karısı. Dostum diye bileceği sadece iki kişi var. Yetimhanede arkadaş olup sonra hiç bağını kopartmadığı Nurettin ve Cemil. Nurettin bir mafya babası olmuş. Cemil polislikten istihbarat örgütüne geçmiş. Ayhan da gizli ortağı, aslında patronu olan milletvekili ve işadamı Akif Abisinin sayesinde başarılı bir işadamı olmuş. Türkiye ve yurtdışında inşaat projeleri gerçekleştiriyor.
Nil, diplomat bir babanın kızı olarak iyi bir eğitim aldıktan sonra gazeteciliğe başlamış. Türkiye’nin en önemli gazetesinin seçkin bir muhabiriyken ani bir kararla gazeteden ayrılmış ama çalışmalarına ara vermemiş. Ayhan ne araştırdığını bilmese de Nil’in evde sürekli çalıştığını görüyor. Yapılan ilk araştırmalarda Nil’in dizüstü bilgisayarının kayıp olduğu anlaşılınca Nil’in bu araştırmalarda edindiği bilgiler nedeniyle öldürüldüğü kanısı ağır basıyor.
Romanın önemli bir kahramanı da Nil’in en yakın arkadaşı ve sırdaşı Canan. O da gazeteci. Magazin muhabirliği yapmış, televizyonda sohbet programı var. Canan, cinayet sonrasında Ayhan’a destek oluyor. Evinde konuk ediyor.
Ayhan karısının katilini bulup cezalandırmadan rahat edemeyeceğine inanıyor. Karısının eşyasını toplarken makyaj çantasında bulunan taşınabilir şifrelenmiş harddiskten çıkan ilk dosyalarda geçen isimler Ayhan’a katilin kimler olabileceği hakkında da fikir veriyor. Dosyaları kurtarmaya çalışan bilgisayar uzmanının saldırıya uğraması ve bilgisayar hafızasının zorla alınması ile heyecan dozu artıyor.
Fatih Öcal “Mayıs”ı (Haziran 2014, Can yay.) iki ana eksende kurmuş. Bir yandan Ayhan’ın katili bulmaya çalışması sırasında yaşadıklarını okurken diğer yandan  çocukluktan başlayarak hayat hikayesini öğreniyoruz. Yetimhane yılları, Nurettin ve Cemil’le arkadaş olmaları, başarılı öğrencilik hayatı, iş hayatında en büyük desteği olacak olan Akif Abisi ile tanışması, iş hayatı, Nil’le sonu evliliğe varan aşklarını uzun uzun anlatıyor.
İntikam yemini etmiş Ayhan’ın mafya babası Nurettin ve istihbarat görevlisi Cemil’in desteği ile bir polisiye kahramanına dönüşeceğini düşünüyoruz ama roman polisiye olarak gelişmiyor. Çünkü Ayhan Nil için hayattaki tek varlık nedenim dese de işini gücünü bırakıp sadece katilin izini sürermüyor. Bir yandan da işleriyle ilgileniyor ve kendine yeni bir ev kuruyor.
İş hayatında önemli değişimlerin eşiğinde. 1 Mayıs günü Nil öldürülürken katıldıkları Dubai’deki büyük inşaat işini almışlar. Akif Abisi gireceği ağır kalp ameliyatından sağ çıkamayacağı düşüncesi ile işleri Ayhan ve oğulları arasında bölüştürüyor. İnşaat şirketi tamamen Ayhan’a kalıyor.
Ayhan karısının öldürüldüğü evde yaşayamayacağı düşüncesi ile kendine yeni bir ev kurarken açıkça ifade etmese de karısının yerini dolduracak bir eş de aramaya başlıyor. Çevresindeki kadınlara farklı gözle bakıyor. İki önemli aday var. Biri Nil’e âşık olmadan önce üç günlük yoğun bir birliktelik yaşadığı Canan. Diğeri de gençliği güzelliği, işbilirliği ve insanlığı ile tam puan alan sekreteri Belgin. Ayhan, Canan’dan da Belgin’den de olumlu işaretler alıyor. Tüm bunlar yaşanırken Nil henüz gömülmüş ve katili de bulunmamış.
Fatih Öcal, Ayhan’da günümüzün yeni işadamı tiplemesini yapmış. Olumlu özellikleri kadar hatta daha çok olumsuz özellikleri ile de tanıyoruz onu. Ayhan, Akif Abi’sinin sermaye desteği ve ticari ve siyasi ilişkileri sayesinde şirket sahibi olmakla kalmamış, zenginleşmiş de. Bir yeni zengin nasıl yaşıyorsa öyle yaşıyor. En pahalı markaları kullanıyor, en iyi yemekleri yiyip içkileri içiyor, en lüks evlerde yaşıyor. Bunları sürekli belirtiyor. Karısının acısını dindirmek için içkiye sarılırken bile şoföründen en pahalı viskiyi satın almasını istiyor örneğin.
İş hayatında da dürüstlükten çok başarıya odaklanmış. Akif Abi’sinin işleri alırken nasıl ilişkiler kurduğuna, iktidar miletvekili olarak siyasi gücünü nasıl kullandığına, ne kadar rüşvet verdiğine ya da malum vakıflara ne kadar bağış yaptığına bakmıyor.
Ayhan görmezden geldiği bu ilişkiler ağı ile Nil’in katilini bulmaya çalışırken yüzleşmek durumunda kalıyor. Din – siyaset – ticaret üçgeni bilinen bir şey. Bu üçgene biraz yakından baktığınızda dini grupların siyasetle ne kadar yoğun bir ilişkide olduğunu görüyorsunuz. Devlet kurumlarının içinde örgütlenen dini grupların hedefleri ve çıkarları belirleyici hale gelmiş. Nil’in öldürülmesinin doğru dürüst soruşturulmamasında da bu örgütlenmelerin payı olduğunu Nurettin’in uyarısı sayesinde anlıyor Ayhan. En yakın dostu Cemil’den destek alamamasının temelinde de bu örgütlenme var. Cemaat katilin yakalanıp cinayetin nedeninin ortaya çıkmasını istemiyor. 
Fatih Öcal “Mayıs”ı bir “bestseller” yapısında kurmuş. “Katil kim? Cinayeti neden işledi?” soruları ile merak unsurunu oluşturuyor. Ama roman esas olarak cinayeti çözmek üzerine gelişmiyor, yani polisiye roman yapısında değil. “Bestseller” romanlarda alıştığımız üzere cinayet bir vesile oluyor ve bu vesile ile cinayetin arka planında yer alan ilişkiler ağına yoğunlaşıyor. Fatih Öcal odaklandığı din – siyaset – ticaret üçgeni anlatırken derinleşmemiş. Gazetelerde okuduğumuzun ötesine geçmiyor. Hele 17 Aralık sonrasında öyle yoğun bir bilgi bombardımanına tutulduk ki “Mayıs”ta anlatılanlar iyi bir gazete okurunun kahve sohbetinde anlatabileceği derinliğe bile ulaşamıyor.
“Derinleşmeme” bizim “çoksatanlar”da sıkça rastlanan bir eğilim. Sanıyorum bu eğilim, çok satabilmek için dilde ve anlatımda olduğu kadar konuda da ortaokul düzeyini aşmamak gerektiği inancından kaynaklanıyor. Oysa gerçek anlamıyla “bestseller”larda, yani Dünya çapında çok satar olmuş romanlarda bizdekinin aksine müthiş bir bilgi yoğunluğu olduğunu görüyoruz. Sanıyorum bu bilgi yoğunluğunun inandırıcılık için önemli bir unsur olduğunu düşünüyorlar.
Bir “bestseller”de olması gereken bir unsurda her kesimden okura seslenebilmesi. Irmak Zileli’nin bir yazısında söylediği gibi “Öyle yapmalısınız ki o romanı, hem kadınlar okusun, hem erkekler; hem yaşlılar, hem gençler; hem ev kadınları, hem çalışanlar; hem entelektüeller, hem dizi izleyicileri.” Okur yelpazesi ne kadar geniş olursa satış da o kadar çok oluyor. “Mayıs”ta bu unsur da var. Sorun polisiye, aşk, iş hayatındaki başarılar, dostluk gibi konuları işlerken dengeyi tutturmak. Ayhan geçmişi hatırlayıp anlatır, ayrıntılara dalarken sık sık “Katil kim? Cinayeti neden işledi?” soruları iyice geriye düşüyor. Bunda sanıyorum Fatih Öcal’ın her şeyi olabildiğince ayrıntılı anlatma eğilimi etken oluyor. Sıkı bir redaksiyonla gereksiz birçok diyalog ve öykücükler çıkartılıp bu denge korunabilirmiş. Ama o zaman roman incelirdi ama bestseller’ların en önemli niteliklerinden biri de kalın olmaları. “Mayıs” da 476 sayfa.
“Mayıs” Fatih Öcal’ın ilk romanı. 49 yaşında ilk romanını yayımlatmış olmasını Fatih Öcal bir avantaj olarak kullanabilir. Yeni romanlarını merakla bekleyeceğim.   
10.07.2014

Etiketler: ,


 

“İnanç Yayınları Fuarı” neden olmasın?



Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) her yıl ramazan ayında İstanbul’da ve Ankara’da kitap fuarları düzenliyor. Bir ramazan etkinliği olarak başlayan fuarlar zamanla kalıcılaştı, 33. yılına erişti. Ankara’da Kocatepe Camisi’nde 2010 yılına kadar da İstanbul’da Sultanahmet Camisi avlusunda eş zamanlı olarak yapılıyordu fuarlar. "İstanbul 2010 Kültür Başkenti" etkinlikleri kapsamında Beyazıt Meydanı'na taşındı. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’ndan alınan destekle yaptırılan ve destek oranının büyüklüğü ile tartışmalar yaratan çadırda gerçekleştirilmeye başladı. TOBB’nın fuarlar listesinde resmi adı “Kitap ve Kültür Fuarı” olmasına rağmen “Türkiye Kitap ve Kültür Fuarı” adı kullanılıyor. Yasal olarak mümkün mü bilmiyorum ama “Türkiye” dediğinizde o fuarın “Uluslararası” nitelikte olması, kapsayıcı olması gerek. Oysa TDV’nin yaklaşımı çok sınırlayıcı ve seçici. Esas olarak dini yayın yapan yayınevlerine stand veriyorlar. Ama sadece belli bir anlayışta İslami yayın yapanlara yer var. Örneğin Hıristiyanlıkla ya da Musevilikle ilgili yayın yapan yayınevleri yok. Bahaileri ya da Budistleri hiç aramayın. İslamiyet denilince de yine bir seçme var. Alevilikle ilgili yayın yapan yayınevlerine baştan beri yer yok. Bu sene bir adım daha atarak önceki yıllarda fuara katılan Boğaziçi, Muştu, Yakamoz, İrfan, Babıali Kültür, Zaman Kitap’ın aralarında yer aldığı 20 yayınevine yer vermemişler. Fuar yönetimi alan darlığını gerekçe göstermiş ama fuar alanının daraldığına dair bir bilgi yok. Çadır aynı çadır. Zaten 20 yayınevine yer vermezken 30’a yakın yeni yayınevine ve kitap yayını olmayan Yeni Şafak ve Star gazetelerine de stand verilmiş (bkz. Zaman, 29.06.2014).
Fuara alınmayan yayıncılar 28 Şubat Döneminde de Risale-i Nur yayınlayan yayınevlerinin fuara alınmadığını bu yıl da o döneme benzer bir uygulama yapıldığını söylüyorlar. Risale-i Nur kitaplarının yeni basımları için bandrol verilmeyerek yayınlarının engellendiğini göz önüne alırsak Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Özavşar’ın “herhalde yaşanan süreçle alakalıdır” sözü tavrı tam olarak ifade ediyor. Hükümette kim varsa onun siyasi görüşüne göre davranıyorlar. Tüm dinlere, dini anlayışlara aynı eşitlikte hizmet vermeleri gerekirken sadece dönemin hükümetinin onaylayacağı yayınevlerini fuara alıyorlar.
Bu yıl fuar İBB Kültür AŞ işbirliğiyle düzenlenmiş. Eskader ve Basın Yayın Birliği de destek vermişler. Fuar hakkında bilgi alabileceğiniz bir web sitesi yok. Fuarı düzenleyen Vakıf Fuarcılık’ın vakiffuarcilik.com.tr’deki web sitesi yayında değil. Kültür AŞ’nin kultursanat.org adresli web sitesinde ve Basın Yayın Birliği sitesinde sadece fuarın açıldığı haberi var. Eskader’in sitesinde fuarda yapılacak imza günlerinin bazıları ve derneğin düzenlediği Ramazan Sohbetleri’nin programı var. Fuarla ilgili bilgileri medyada yer alan haberlerden edinebiliyoruz. 173 stantta 180 yayınevinin katılıyormuş. Fuara kabul edilen yayınevlerinin hangileri olduğunu, kültürel etkinlik olarak ne yapılacağını ancak fuara gidenler öğrenebilecek.
Açılış konuşmalarında fuarın Ramazan’ın ruhuna uygun bir yapıda olduğu belirtilmiş. Fuarda sergilenen kitaplarda ağırlığın başta Kuran, mealler ve tefsirler olmak üzere dini eserlerde olduğu görülüyor. Mehmet Emin Özavşar 1983’de dinî yayınlar fuarı ismiyle başlayan fuarın 28 Şubat ortamında ismini değiştirmek durumunda kaldığını ve önümüzdeki yıl yeni bir isim, yeni bir içerik, yeni bir ufukla yoluna devam edebileceğini söylemiş. Ben yayıncılığın türlerine özel fuarlar yapılmasında yarar görüyorum. Böylece okur o türde yapılmış yayınlara tamamına daha kolay ulaşabilir. Bu fuara da “İnanç Yayınları Fuarı” adını öneriyorum. Tabii tüm dinleri, dini inançları kapsayacak, yer verecek, siyasi gelişmelere göre tavır ve isim değiştirmeyecek bir anlayışla yapılması koşuluyla.    
09.07.2014

This page is powered by Blogger. Isn't yours?