Cuma, Haziran 24, 2016

 

“Ne yazarsan yaz, yazılınca artık gerçektir o”



“Kapıyı açtım. Aslında aralamışken zorladılar kapıyı. Açılmış oldu. İlk hareketle yere yığıldım. Burnumdan akan ılıklığı hissettim. Kandı. Başka ne olabilirdi ki. Çoktular. Sonradan yedi kişi olduklarını anlayacaktım. Kâmil, Kız Serkan, Ahmet Abi, İsmet Abi ve İmam Hacı Orhan’ı köyden tanıyordum. Köyün damadı Cevdet’i ve öğretmen olduğunu söyleyen Yaşar’ı ilk defa görüyordum.”
Bir gece vakti kapısı çalınıp evi basılan yazar yedi kişi tarafından tekme tokat dövüldükten sonra bir sandalyeye bağlanır. “Hiç utanmıyor musun?”, “Bizi rezil ettin”, “Bunların hepsinin hesabını vereceksin” diyerek dövmeye devam ederler. 
Neden dayak yediğini, neden bağlandığını anlayamamıştır. Bir ipucu bulmaya çalışırken Yaşar Öğretmen’in elinde rulo halindeki Varlık Dergisi’ni görür. Bu “Semizotu” adlı öyküsünün yayınlandığı sayıdır.
Yaşar Öğretmen suç delili olan öyküyü okumaya başlar. Yazar gerçekle hayali karıştırdığını söylese de okurlar için yazdıkları tamamen gerçektir ve onlara göre kendilerini, anne ve babalarını, ailelerini ve nihayet köyü rezil etmek amacıyla yazılmıştır öykü. Delil olarak bir de söyleşi vardır. O söyleşide yazar “Öykülerinizde nereden ilham alıyorsunuz?” sorusuna “Tabii, hayattan, yazdıklarımın tümü gerçek kadar gerçek” diye cevap vermiştir. Yani inkâr etmesi, yazdıklarımı uydurdum demesi inandırıcı olmayacaktır.
Örneğin öyküdeki arabanın arka camında “Dünya dedik, toprak sandılar. Hülya dedik, yalan sandılar” yazmaktadır. Bu sözün yazılı olduğu tek araba Yaşar Öğretmen’indir. Öyküde arabanın sahibinin para karşılığı genç bir kadınla birlikte olması anlatılmaktadır. Otel parası vermeye niyeti olmayan adam sevişmek için köyün yakınlarındaki dereden geçen köprünün altına arabayı çeker. Burası cinli olduğuna inanıldığı için pek kimsenin gelmediği bir yerdir. Sevişme sonrasında temizlenmek isteyen kadın su kenarına gidince köyün kadınlarına rastlar. Kadını çırılçıplak köprü altında gören iki yaşlı kadın onu cinlerin kaçırdığına ve tecavüz ettiğine inanır. Kadın da bu sayede kurtulur.
Arabanın arka camındaki yazıdan kadınla sevişmeye gidenin o olduğuna inanan karısı ile Yaşar Öğretmen’in arası bozulmuş, muhafazakâr çevresi öyküden haberdar olunca da işinde terfi edip müdür olma şansını kaçırmıştır.
Köyün erkekleri Varlık’taki öykü yüzünden Yaşar Öğretmen’in başına gelenlerin hesabını sormak ve yazdığı başka öykülerde de köyden, köylülerden söz ediyor mu diye anlamak amacıyla evi basıp yazarı dövmüş, sandalyeye bağlamıştır.
Yazarın odasında buldukları dergileri, öykü defterlerini karıştırıp diğer öyküleri okudukça korktukları gerçekle karşılaşırlar. Öykülerde köyde yaşananlar gerçeğe yakın bir şekilde anlatılmaktadır. Sadece bazı köylülerin adları biraz değiştirilmiştir, çoğunun adı bile aynıdır. Ama birkaç satır okuyunca kimin kim olduğu ortaya çıkmaktadır.            
“Sahir” Ercan y Yılmaz’ın ilk romanı. Ercan y Yılmaz’ı şiirleri ve öyküleri ile tanıyoruz. “Sahir”i (Nisan 2016, Alakarga yay.) aynı yerde (köyde), aynı kahramanların yer aldığı öyküleri birbirine bağlayarak oluşturulmuş. Ne kadar roman sayabiliriz ne kadar romanla öykü arasında türlerarası bir çalışma diyebiliriz okurun kararına kalmış. İlginç, okunurluğu artıran, okuru kitaba bağlayan bir teknik olduğunu söylemeliyim.
Yapı yazarın dövülerek sorgulanması sırasında yaşananlar ve öykülerin okunması şeklinde kurulmuş. Öykülerin öncesinde ve sonrasında yapılan yorumların bir edebiyat eserinin, bir öykünün ne kadar gerçeğe uygun ne kadar kurmaca olması gerektiği tartışmalarına da katkıda bulunabilecek niteliği var.
İlk öyküler okunurken öykülerde kendilerini ya da ailelerini bulanlar zamanla öykülerin ne kadar gerçekçi olduğunu da sorgulamaya başlıyor. Çünkü yaşananlar öykülerde birebir anlatılmamış, değişime uğramış. Olayda yer alan bazı kişilerden söz edilmemiş ya da yeni kişiler, başka zamanlar, başka mekânlar eklenmiş. Bunların hepsi öykü yazımı sırasında ortaya çıkan sorunları aşmak, kurguyu iyi hale getirmek için yapılan işlemler. Ama bunu okura anlatmak kolay değil. Gerçeklerin anlatılmasına kızdıkları gibi, gerçeklerin olduğu gibi anlatılmamasına, çarpıtılıp değiştirilmesine de öfkeleniyorlar.  
“Sâhir” sihir yapan, büyücü; gece uyumayan, uykusuz; maskaralık eden anlamlarında, erkek adı olarak da kullanılan bir sözcük. Kitabın kahramanları yazarın “sahir” olduğuna inanıyorlar. Kuşkusuz burada sözcüğün ilk ve son anlamlarına vurgu yapılıyor; büyücü ve maskara. Yazdıklarıyla büyücülük gibi bir şey yapıyor yazar, varolmayanı varmış gibi gösteriyor ya da gerçeği çarpıtıyor. Yaptığı iş aynı zamanda maskaralık çünkü yaşanmışı, herkesin bildiği, zaman zaman birbirine anlatıp güldüğü ya da kızdığı şeyleri yazıya döküyor, kalıcılaştırıyor.
Yazar, Doğu Anadolu’da bir köyde yaşıyor. Köyün çorak, kurak bir yer olduğu anlaşılıyor. Yokluktan tilki yakalayıp pişirdikleri günler olmuş. Araba, televizyon, telefon, buzdolabı gibi modernleşmeyi simgeleyen şeyler yaşamlarına girse de batıl inançlar çok yaygın. Tükürüğü ile şifa dağıtanlar, mübarek diye ayağı öpülen şeyhler var. Cinlere inanılıyor. Akrebin sokmaması için hayvana Nuh Peygamder’den söz etmek, cinsiyet değiştirmek için gökkuşağının altından geçmek gerektiğine inanıyorlar. Dini inançları da kuvvetli.
Köyün geçmişinde hesaplaşılmamış, sözünün edilmesinin istenilmediği olaylar da var. Bir gecede öldürülüp cinli denen dereye gömülen Ermenilerin öyküsü bunlardan. Bu öyküye onlarca yıl sonra Ermeni olduğunu öğrenenler ekleniyor. Ermenilerin köyün çeşitli yerlerine gömülü olduğuna inanılan defineleri ise bir kurtuluş ya da zenginleşme umudu olarak gizlice aranıyor.
Ercan y Yılmaz “Sahir”de anlatının ne kadar gerçeği yansıtabileceği, gerçek olabileceği tartışmalarına, kurmaca ile gerçeklik arasındaki çelişkilere, yazarın yazdığı ile okurun anladığı arasındaki farkları tartışmaya açıyor. Ana yapıya eklemlenen öykülerde bir Anadolu köyünde yaşananların bir edebiyat eserinde tam olarak anlatılamayacak kadar gerçeküstü ögeler barındırabileceğini gösteriyor. Mizahı, ironiyi dozunda kullanan, neşeli, akıcı bir anlatımı var.    
23.06.2016

Etiketler: ,


 

İdil Biret’in maratonu



44. İstanbul Müzik Festivali 1 Haziran’da yoğun bir programla başladı. Shakespeare’in “Eğer müzik aşkın gıdasıysa, durmadan çalınız” dizesinden esinlenen temasıyla hazırlanan programla Murray Perahia, Gautier Capuçon, Angel Blue, Gérard Caussé, Herbert Schuch, Patricia Petibon gibi isimler, Viyana Senfoni Orkestrası, Venedik Barok Orkestrası, Orchestra of the Swan, Artemis Quartet, Academy of St Martin in the Fields gibi topluluklar 24 Haziran’a kadar sahne alacak. ECA’nın sponsorluğunda düzenlenen festivalde 600'e yakın yerli ve yabancı sanatçı Meryem Ana Kilisesi, Üç Horan Kilisesi, Sent Antuan Alt Kilisesi, Almanya Sefareti Tarabya Yazlık Rezidansı, Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall ve Fransız Sarayı Bahçesi, gibi 17 farklı mekânda 26 konserle İstanbullu dinleyicilerle buluştu.
Festivalin en dikkati çeken etkinliklerinden biri de İdil Biret’in ard arda verdiği konserlerdi. Bu yıl 75. yaşını kutladığımız İdil Biret 2 Haziran’da Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall’da, 5 Haziran’da Süreyya Operası’nda ve 8 Haziran’da Aya İrini Müzesi’nde dinleyicilerle buluştu.
Bu bir piyano maratonu. Barok dönemden 20. yüzyıl müziğine uzanan bir repertuvarı vardı Biret’in. Faure, Bartok, Stravinski, Ravel, Prokofiev, Schubert, Lizst ve Bach’tan eserler icra etti. Konserlerden önce Filiz Ali, Can Çakmur ve Aydın Büke İdil Biret ve icra edeceği eserler hakkında birer konuşma yaptılar. Her sanatçının kolayca üstesinden gelemeyeceği bir etkinlik.
İdil Biret için “çağımızın büyük virtüözü” diyorlar. Çok doğru bir tanımlama. 3 yaşından beri piyano çalıyor. 72 yıllık bir emek…
İlk derslerini Ankara’da Mithat Fenmen’den almış. TBMM’nin 1948 yılında çıkardığı özel kanunla 8 yaşında Fransa’ya gönderilmiş. Fransız müzisyen Nadia Boulanger’nin gözetiminde Paris Konservatuvarı’nda okumuş. 15 yaşında birincilikle mezun olmuş. Daha sonra, büyük piyanistler Alfred Cortot ve Wilhelm Kempff ile çalışmış. 16 yaşından itibaren Boston Senfoni, Leningrad Filarmoni, Londra Senfoni, Dresden Filarmoni gibi  dünyanın büyük orkestraları ve Leinsdorf, Monteux, Keilberth, Scherchen gibi büyük şefleri ile iki bine yakın konser vermiş ve bir çok festivale katılmış. Ünlü piyano yarışmalarında jüri üyeliği yapmış, birçok ülkeden ödül ve nişanlar almış. EMI, Decca, Atlantic/Finnadar, Naxos gibi önemli şirketlerden 100 albümü çıkmış. Bu kayıtların içinde Chopin’in bütün piyano eserleri, Beethoven’in dokuz senfonisinin Liszt tarafından yapılan piyano uyarlamaları, Brahms ve Rachmaninof’un bütün piyano eserleri gibi büyük boyutlu çalışmalar da var. (Ayrıntılı bilgi için bkz: idilbiret.eu). Büyük ustanın yaşam öyküsünü merak edenlere de Dominique Xardel’in “Dünya Sahnelerinde Bir Türk Piyanist: İdil Biret”ini (Can yay.) öneririm.
İdil Biret’in yaşamı tam anlamıyla bir başarı öyküsü. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk "Harika Çocuk"u. Kendisi için çıkartılan, daha sonra üstün yetenekli başka çocukların da yolunu açan yasa sayesinde soluksuz bir maraton başlamış. Çok zor, azim, sebat ve neredeyse tüm Dünya nimetlerinden vazgeçmeyi gerektiren bir yaşam.
İdil Biret için “dünyanın ‘repertuarı en geniş’ piyanisti diyorlar. Diskografisine baktığınızda gerçekten de öyle. Ama bunun yanında çalışındaki ustalık, güzellik ve etkileyicilikten de söz etmek gerek… Yani nicelik nitelikle tamamlanıyor.
İdil Biret’in 75. Yaş maratonunu kaçıranlar yeni konserlerinin yolunu gözleyecektir kuşkusuz. Eski ve yeni kayıtları “İdil Biret Arşivi” (IBA) adı altında yayımlanıyor. Çok önemli bestecilerden önemli icralar… Bu albümleri de tükenmeden koleksiyonlara katmakta fayda var.  
Daha nice konser ve kayıtta buluşmak dileğiyle İdil Biret’e uzun bir ömür diliyorum. 
22.06.2016

Pazartesi, Haziran 20, 2016

 

“Korkmayan insandan korkulur”



“Sonsuz Panayır” Halide Edib Adıvar’ın İstanbul’un gündelik yaşantısını “gerçekçi” bir şekilde yansıttığı son dönem romanlarından.
“Sonsuz Panayır” 1946’da Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmiş. Kitap olarak ilk baskısı yine 1946’da (Remzi Kitapevi) yapılmış. Okurlardan çok ilgi gören roman aynı yıl içinde dört  baskıya ulaşmış. Bu ilginin nedeninin Halide Edib’in çok güncel sorunları ve olayları içeriden bir bakışla, gerçekçi bir dille yazması olduğu düşünülüyor.    
Milli Kütüphane kayıtlarına göre “Sonsuz Panayır” daha sonra 1972’de (Atlas Kitabevi), ve 1987’de (Atlas Kitabevi) basılmış. 29 yıl aradan sonra yeni baskısı yapılmış oluyor.
“İnsanlar ve zümreler arası insicam ve vahdet kalktığında, ‘ortaya bir panayır’ çıkar. Panayırlarda vahdet yoktur, her kısım kendine mahsus ayrı bir âlemdir. İşte ‘Sonsuz Panayır’ adı buradan geliyor” diye açıklamış Halide Edip Adıvar.
İkinci Dünya Savaşı sonu, Tek Parti Dönemi... 1940’ların başı. Karaborsacı savaş zenginleri ve taşradan gelen “hacıağa”lar İstanbul eğlence dünyasının belirleyici unsuru oluyor. Eğlence yerleri “hacıağa”ların ve ailelerinin modernleşmelerinin okulu işlevi görürken, sosyal yaşamı da onlar belirlemeye başlıyor. 
İkinci Dünya Savaş’ına girmemiş olsak da savaşın etkileri Türkiye’de de yaşanmaktadır. Karaborsa, yokluk fiyatların aşırı derecede artmasına neden olduğundan maaşlar yetmemekte, aileler geçinememektedir. Cerrahpaşa’da yaşayan Balkar ailesi de bu zorlukları derinden hissetmektedir. Küçük bir memur olan baba aile bütçesine katkı için tek zevki olan sigarayı bile bırakmış, anne temizlik işlerinde çalışmaya başlamıştır.  Evin tek çocuğu olan Ayşe lise ikinci sınıftadır ve okulda düzenlenen bir öykü yarışmasında içinde bulundukları ekonomik durumu babasının sigarayı bırakmak zorunda kalışı ile anlatarak kazandığı birincilikle edebiyat öğretmeni Ali Bey’in dikkatini çeker. Öğrencisinin gelecekte iyi bir yazar olacağını düşünen Ali Bey, Ayşe’ye destek olmaya karar verir. Beyoğlu yakasında oturan türedi yeni zenginlerle iyi ilişkileri olan Ali Bey’in yardımıyla Ayşe özel dersler vermeye başlar. Bolluk ve Safitürk ailelerinin kızlarına ders vermesiyle “ikibinler” diye adlandırılan yeni zenginleri yakından tanıma fırsatı bulur. Ders vermenin yanı sıra Safitürk Ailesinin şirketinde de çalışmaya başlayan Ayşe iyice bu yaşantıya dahil olur. Ayşe izlenimlerini gelecekte yayımlanacak romanı için not almaktadır. Romanda bu notları da okuruz.
Öğretmen Ali Bey, aileden zengindir ama mütevazı yaşantısını bozmak istemediği için Beyoğlu yakasına taşınmamıştır. Teyzesi ile birlikte Cerrahpaşa’da Sülüklü’de bir evde yaşamaktadır. Sık sık kendini ziyaret eden ya da evlerine davet eden dostları sayesinde “ikibinler”in yaşamına yakından şahit olmaktadır. “Şeytanın Öğütleri” başlığıyla yayımlamayı düşündüğü makale taslakları sayesinde Türkiye’nin içinde bulunduğu durum hakkındaki görüşlerini ve çözümlemelerini okuruz.
Ayşe, Bolluk ailesi ile birlikte gittiği “Şaş-Bak” adlı pavyonda ve Taksim Gazinosu’nda bu karaborsacı savaş zenginleri ve “hacıağa”ları ve ailelerini gözlemlemek olanağı bulur. Fiziksel olarak kendisine çok benzeyen Safinaz’la tanışır. Safinaz birkaç yıl önce Ayşe’nin çalıştığı şirkete girerek bu ortamlara dahil olmuş, güzelliği nedeniyle erkeklerin ilgisini çekmiş, birinin sevgilisi, diğerinin metresi olduktan sonra mülkiye mezunu bir gençle nişanlanmıştır. Ama hâlâ diğer erkeklerin ilgi odağıdır. Safinaz’ın yaşadığına benzer şeylerin Ayşe’nin başına da gelmesi mümkündür. Neyse ki Ayşe Safinaz’ın aksine geleceğini erkeklerle ilişkileri ile değil iş yaşamındaki başarıları ile kurmaya kararlıdır.
Ayşe sayesinde kadının toplum ve iş yaşamındaki konumuna da şahit oluruz. Kadınların iş yaşamında yer alması çok yeni bir olgudur ve bürolarda çok az sayıda çalışan kadın vardır. Garipsenir, dışlanır, küçümsenirler. Ayşe’nin de başına benzer şeyler gelir. Müdür üzerinde baskı kurup yıldırmaya çalışır, patron taciz eder. Ama Ayşe, ailesinin tekrar açlığa, yoksulluğa dönmemesi için inatla direnir ve işinde başarılı olur.      
Halide Edip Adıvar’ın 1936 yılında yayımlanan “Yolpalas Cinayeti”nden itibaren yazdığı
romanlarında, anlatı mekânı olarak İstanbul’u seçtiği, romanlarında İstanbul’un gündelik hayatını yansıtığı görülüyor. Halide Edip, Yaşar Kemal’le yaptığı bir söyleşisinde bu dönem romanları için “yüzde yüz realist” demiş.
İnci Enginün,Yakup Kadri’nin “Sonsuz Panayır”la ilgili olarak Halide Edip’e yazdığı bir mektubu yıllar sonra bulmuş ve 1970’lerde Hisar Dergisi’nde yayımlamış. Yakup Kadri mektupta “Sonsuz Panayır”ın Halide Edip’in romancılığında önemli bir dönüm noktası olduğunu belirtmiş. Gerçeği olduğu gibi idealize etmeden anlatmasının önemine dikkati çekmiş. Gerçekçilik anlayışını Andre Gide, Jean Cocteau ve Picasso’ya benzetmiş. (tüm alıntılar için bkz. Damla Erlevent, “Halide Edip Adıvar’ın Son Dönem Romanlarında İstanbul’da Gündelik Hayat ve Müzik,” (Yüksek Lisans Tezi, Bilkent Üniversitesi, 2005) ve Zuhal Eroğlu “Tarihe Alternatif Romanlar: İkinci Dünya Savaşı'nın Türkçe Çağ Romanlarında Temsili” (Yüksek Lisans Tezi, Boğaziçi Üniversitesi, 2013).)  
“Yolpalas Cinayeti”, “Sonsuz Panayır” ve “Âkile Hanım Sokağı”nı da içeren son dönem romanlarında Halide Edib’in 40’lı yıllarda gelişen Toplumcu anlayışa dahil olduğunu ve bu anlayışın iyi örneklerini verdiğini düşünen eleştirmenler de var. Gerçekçi bir anlayışı olduğu ve olayları idealize etmeden açıkça anlattığına katılıyorum ama toplumcu olduğu kanısında değilim. Halide Edip bir “tarihçi kadar nesnel” bir biçimde ele aldığı dönemin gündelik hayatını yansıtıyor, eleştiriyor ama bunu bir düzen eleştirisine dönüştürmüyor.
“Sonsuz Panayır”da savaş koşullarından yararlanıp karaborsa yaparak zengin olanları açıkça anlatıp, sert bir şekilde eleştirse de bu ortamı yaratan ve onların zenginleşmesine göz yuman ya da yol açan siyasi iktidarla nasıl bir ilişki kurduklarına hiç değinmiyor. Sanki onlar siyasi iktidara rağmen zenginleşmişler gibi bakıyor. Derdi daha çok “Batı – Doğu”, “Geleneksel – Modern”, “Eski – Yeni” gibi karşıtlıkların tartışılması. Batılılaşmadan, yeniden, modernden yana ama bunların geleneksel değerler yitirilmeden gerçekleştirilmesi gerektiğini savunuyor. Beyoğlu’ndaki yaşama karşı “İstanbul” diye adlandırdığı Fatih bölgesindeki yaşamı olumluyor.
Halide Edip Adıvar 1946’da Akbaba dergisine verdiği bir röportajında “Sonsuz Panayır”ı (Nisan 2016, Can yay.) bir roman değil, “daha ziyade bir içtimai tetkik, bir felsefi eser, bir örf tenkidi” olarak tanımlamış. Roman tek tek karakterleri tanıtıp onların yaşadıklarını, gözlemlerini aktararak gelişiyor, akıcı bir anlatımı var, merak uyandırıyor. Ama bu akış sık sık öğretici müdahalelere uğruyor. Ali Bey’in makale taslakları, Ayşe’nin notları, onları tamamlayıcı nitelikteki Ressam Ferdi Uysal’ın günlüğü, gazeteci Füruzan Tıgır’ın görüşleri araya giriyor, adeta birer makale tadındaki diyaloglarla tartışmalar yapılıyor. İnci Enginün “Halide Edib’in bu romanı, yer yer müstakil makaleler hüviyetini taşıyan sosyal bir romandır”  demiş. Türlerarası bir çalışma da sayılabilir “Sonsuz Panayır”. 
16.06.2016

Etiketler: ,


Cuma, Haziran 10, 2016

 

“Biz burada kimin insafına kaldık?”



Yayınevlerimizde yeni bir eğilim var ve gittikçe yaygınlaşıyor. Yabancı yazarların eserlerini ikişer ikişer yayımlıyorlar. Bu işte de öncü Can Yayınları oldu. Bunda amaç nedir bilemiyorum. Yazarı, kitaplarını daha görünür mü kılıyor? Yeni tanıdığınız ya da sevdiğiniz yazarın yazdıklarının tadı tek kitapla damağınızda kalmasın, beklemeden o keyfi sürdürün mü isteniyor? Yoksa ticari bir yenilik mi? Bu sayede yazar daha çok mu görünür oluyor kitapçılarda? Yoksa okuru iki eserden birini seçmek durumunda bırakıp iki kitaptan birinin şansını yitirmesine mi neden oluyor?  
Kolombiyalı yazar Evelio Rosero’nun aynı anda yayımlanan “Ordular” ve “Öğle Yemekleri” bu eğilimin son örneklerinden. Açıkcası yazarın en önemli eseri sayılan “Ordular”ı okuyup beğenmeseydim “Öğle Yemekleri”ni okumazdım ve bende ikinci kitap şansını yitirmiş olurdu. Oysa iki kitabın yayımının arasına birkaç ay girseydi bu tavrım daha farklı olabilirdi.     
Kolombiyalı yazar Evelio Rosero Latin Amerika'nın yaşayan en büyük yazarlarından biri olarak gösteriliyormuş. Gabriel Garcia Marquez’in izinden gittiği de belirtiliyor. Türkçedeki kitaplarının başında 4,5 satırlık oldukça kısa ve öz biyografisi yer alıyor, çevirmenlerin biyografileri daha uzun. 1958 Bogota doğumlu olduğu, ödüller aldığı ve eserlerinin yabancı dillere çevrildiğinden başka bir bilgi yok. Yeni tanıdığımız yazarların biyografilerinin daha çok bilgi içermesi gerektiğini düşünüyorum. Bana bu bilgi yeterli gelmediği için Vikipedia’ya başvurdum. Tam adıyla Evelio Rosero Diago’nun yazarlığının yanı sıra gazeteci de olduğunu öğrendim. Gazetecilik eğitimi almış. 21 yaşındayken ilk öyküsü yayımlanmış ve bu öykü ile Quindio Ulusal Kısa Öykü Ödülü’nü kazanmış. Öykü Kolombiya Kültür Enstitüsü’nün yayımladığı “17 Kolombiya Kısa Öyküsü” adlı kitapta yer almış.
Ödül seven bir yazar, yazarlık yaşamı boyunca birçok ödül kazandığı anlaşılıyor. Gençlik yıllarında Paris ve Barcelona’da yaşamış. İlk romanının yayım tarihi 1984. Şiirleri, çocuk kitapları, bir de tiyatro eseri yayımlanmış. 1986’da yayımlanan ikinci romanı “Juliana los mira” İsveççe, Norveççe, Danimarkaca ve Almanca’ya çevrilmiş. Türkçede yayımlanan kitaplardan “Öğle Yemekleri”nin yayım tarihi 2001, yazarın dokuzuncu romanı. Türkçedeki diğer romanı “Ordular”ın yayım tarihi de 2006, bu da yazarın on dördüncü romanı. İngilizceye çevrilmiş ve 2009’da Independent Gazetesi’nin En İyi Yabancı Roman Ödülü’nü almış. Olgunluk çağı eserleri diyebiliriz. Rosero ortalarda pek görünmemesi, fotoğraf çektirmeyi, röportaj yapmamayı sevmemesi gibi özellikleri ile de tanınıyormuş.
“Ordular”ın Evelio Rosero’nun başyapıtı olduğunu anlıyoruz. Ama Türkçeye çevrilen ikinci eser olarak 14 roman arasından neden “Öğle Yemekleri”nin seçildiğini merak ediyorum.
“Ordular” (Mayıs 2016, çev. Süleyman Doğru, Can yay.) yıllardır süren bir içsavaşın o ülkenin vatandaşlarına nasıl yansıdığını anlatan bir roman.
Romanın kahramanı Ismael yaşlı, emekli bir öğretmen. Eşi, Otilia ile San José adlı küçük bir kasabada yaşıyor. Ismael günlerini başta kapı komşusunun hemen her gün bahçede çırılçıplak güneşlenen genç ve güzel eşi olmak üzere iç savaş nedeniyle sayıları çok az kalmış olsa da rastladığı her genç kadını gözetleyerek zamanını geçiriyor. Karısının da tek endişesi Ismael’in önleyemediği bu kötü alışkanlığının başkalarınca fark edilip bu kasabadaki hemen herkese öğretmenlik yapmış saygıdeğer ihtiyarın başının derde gireceği, rezil olacağı... Bunlar yaşanırken kasaba sakinlerinin bazıları kaybolmaya başlıyor. Kaybolanların çoğundan hiç haber alınamıyor, bazıları için de gerilla ya da derin devletin yönettiği gruplardan olduğunu sandıkları ama hiçbir zaman kimlikleri konusunda emin olamadıkları kişiler ödenemeyecek  tutarlarda fidye istiyor.
Ismael bir sabah günlük yürüyüşünden döndüğünde komşu kadının kocasının kaçırıldığını öğreniyor. Kasabanın kıyısında köşesinde de güvenlik güçleri ile çatışmalar başlıyor. Ismael havada uçuşan kurşunlar ve evinin duvarını da çökertecek olan bombalardan kaçarken bir yandan da kendisini aramaya çıkmış olan karısını bulmaya çalışıyor. Bu sırada kasabanın nasıl mahvolduğunu, insanların başına neler geldiğini de gözlemliyor.
Güvenlik güçleri, derin devlete bağlı güçler ve gerillalar çatışır bir biri bir diğeri kasabanın yönetimini ele geçirirken halk da canını kurtarmak için kaçmaya çalışıyor. Ismael kızının tüm ısrarlarına, ard arda yolladığı mektuplara rağmen kasabayı terk etmiyor. O çatışmanın ortasında yaşamını sürdürüyor.              
“Ordular”da anlatılanlar bize çok tanıdık gelecek olaylar. Yakın coğrafyamız bir yana Diyarbakır Sur’da ya da Nusaybin’de yaşayan bir ihtiyarın da aynı şeylere şahit olduğunu, aynı ruh halinde olduğunu düşünebiliriz. Evelio Rosero çatışmanın ortasında hayatta kalmaya çalışan vatandaşın neler yaşadığını, ruh halini lafı uzatmadan, ustalıkla anlatmış. Ama romanda “Gabriel Garcia Marquez’in izinden gittiği”ne dair bir işaret yok. Marquez “Büyülü Gerçekçilik”in kurucu yazarlartındandı. Onun eserlerinde gerçeğin her zaman masalsı bir yanı vardır. Oysa Evelio Rosero’nun oldukça dobra ve ekonomik bir anlatımı var. Anlatıyı süslemek için fazladan tek bir sözcük bile kullanmıyor. Yaşananları hiç abartmadan anlatıyor. Daha çok Marquez sonrası, biraz da Büyülü Gerçekçiliğe tepki olarak gelişen kara gerçekçiliğe yakın.
“Ordular” çok etkileyici bir roman ve halen içinde yaşamakta olduğumuz iç savaş halini edebiyat aracılığıyla olsa da daha iyi duyumsamamızı, anlamamızı sağlayacak nitelikte.
“Öğle Yemekleri” (Mayıs 2016, çev. Seda Ersavcı, Can yay.)  ise daha farklı bir eser. Bogotá’da yersiz yurtsuz ve yoksul insanlara öğle yemekleri veren bir kilisede yaşananlar anlatılıyor. Olayları genç rahip yardımcısı, kamburluğu ile dikkati çeken Tancredo’nun bakış açısından izliyoruz.
Peder Almida ve Zangoç Celeste Machado önemli bir toplantı için gitmeleri gerekince Pazar ayinini onlarca yıl sonra ilk kez misafir bir papaz yönetecektir. Misafir Papaz Matamoros güzel sesi ile söylediği ilahilerle ve ilgi çekici öykülerle süslü vaazıyla sadece ayine katılanları etkilemekle kalmaz kilise çalışanlarını da kendine hayran eder. İçkiye düşkün olduğu anlaşılan Papaz Matamoros’a kilisenin mahzeninden çıkartılmış nadide içkilerle donanmış mükellef bir akşam yemeği sunulur.
Papaz Matamoros yemeğini ve içkileri kilise çalışanları ile paylaşır. İçkinin ve Papaz Matamoros’un tatlı dili sayesinde kilise çalışnalarının dili çözülür birbirlerinden bile ustalıkla sakladıkları özel yaşamlarına ve kiliseye dair gizler en ince ayrıntılarına dek ortaya dökülür.
Katalik Kilisenin kirli ilişkilerini, kara para aklamakta kullanılan yöntemleri, kilise çalışanlarının insanlara doğru yolu gösterip günah işlememeleri çağrısı yaparken aslında her birinin nasıl günaha battıklarını öğreniriz. 
Evelio Rosero iyi bir yazar. “Ordular” da, “Öğle Yemekleri” de işlenen konularla, anlatımlarıyla etkileyici eserler. Rosero’nun yeni eserlerini merakla bekleyeceğim.    
09.06.2016

This page is powered by Blogger. Isn't yours?