Perşembe, Ekim 16, 2014

 

Şiir Festivallerde Yaşıyor

Şiir çok ilginç bir ikilem yaşıyor. Bir yandan şiir kitaplarının baskı sayıları ortalama 300'e düşmüş, kitapevleri şiiri raflarında bulundurmaz olmuş diğer yandan dijital ortamda şiire büyük bir ilgi var. Unutulmaz şiirler, dizeler binlerce kişi tarafından paylaşılıyor, şiirsiz gün geçmiyor. Hemen her konuda, olayda şiirden medet umuluyor. Ama bu muazzam şiir paylaşımının, sevgisinin şairlere bir geri dönüşü yok. Şiir kitaplarının, dergilerinin satışına bu "dijital ilgi" yansımıyor. Şairin okurunun varlığını hissettiği tek yer festivaller, şenlikler. Şiir festivalleri günümüz şairleri ile okurları buluşturmakla kalmıyor, Dünya şiirinin en önemli temsilcileri ile de buluşturuyor. Yeni kültürlere, dillere ve şiir dünyalarına ulaşmalarını sağlıyor.
Edebiyat bir yana sanat alanında en çok festivali yapılan türlerden biri, belki birincisi şiir. Eskişehir Tepebaşı Belediyesi tarafından düzenlenen Uluslararası Eskişehir Şiir Buluşması, 9- 12 Ekim tarihlerinde gerçekleştirildi. Türk şiirinin ustalarının konuk olduğu şiir buluşmasının bu yılki onur konuğu Ataol Behramoğlu'ydu. Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç, açılışta şiir buluşmasının Yunus Emre ile özdeşleşmiş bir kente yakıştığını söylemiş. Ben de bir şiir festivaline "Yunus Emre" adının çok yakışacağını, başarıyla dördüncüsü gerçekleştirilen Eskişehir Şiir Buluşması'nın Yunus Emre'nin adını alıp daha da büyüyerek festival olarak devam etmesi dileğimi belirteyim. Direktörlüğünü şair Haydar Ergülen’in yaptığı 4. Uluslararası Eskişehir Şiir Buluşması’na Türkiye'den şairlerin yanında Almanya, Fransa, Galler, Hindistan, İtalya ve Portekiz’den şairler de katıldı. Şiir Buluşması'nda, Türkiye Yazarlar Sendikası’nın 40. Kuruluş yıldönümü anısına bir kokteyl de verildi. Bu yıl 100. Doğum yıldönümleri olan, Türk şiirinin ustaları Oktay Rifat, Orhan Veli ve Fazıl Hüsnü Dağlarca için bir anma oturumu gerçekleştirildi. Geçen yıl yitirdiğimiz Ahmet Erhan ve Adnan Azar için de bir anma toplantısı yapıldı, yurt dışından katılan şairler de ‘Savaş ve Şiir’ konusunda bir söyleşi gerçekleştirdi.
Eskişehir'in hemen ardından 7. Uluslararası İstanbul Şiir Festivali 14-18 Ekim tarihleri arasında gerçekleşiyor. Şair Adnan Özer'in direktörlüğünü yaptığı festivale 10 ülkeden şairler katılacak. Oya Uysal, Yusuf Alper, Zeynep Köylü, Mehmet Can Doğan, Baki Ayhan T, Mustafa Fırat gibi isimler de bu seneki Türkiyeli şairler arasında… Dün akşam İKSV Salon’da açılış töreni yapılan festival Maya Cüneyt Türel Sahnesi, Moda Sahnesi, Küçük Ayasofya Külliyesi, Üsküdar Belediyesi Kültür Merkezi, Eyüp Belediyesi Haliç Kültür Merkezi ve Beşiktaş Belediyesi Akatlat Kültür Merkezi gibi kültür-sanat mekânlarında beş gün boyunca şiirseverlerle şiiri buluşturacak. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteği ile Şiir Derneği'nce gerçekleştirilen festival kapsamında Moda Sahnesi Oyuncuları Orhan Veli, Oktay Rifat ve Dağlarca’yı 100. Doğum yıllarında özel bir etkinlikle anacak, Maya Cüneyt Türel Sahnesi’nde Hakan Gerçek Cemal Süreya şiirlerinden oluşan “Üstü Kalsın”ı şiirseverler için özel olarak sahneleyecek. Festival programına ve mekan adreslerine istanbulsiirfestivali.net’ten ulaşılabilir.
Duygu ve düşüncelerinizi ifade etmek için dizelerini, şiirlerini paylaştığınız şairlerle buluşmak, kendi seslerinde şiirlerini dinlemek için festivaller iyi bir fırsat. Şiirli günler diliyorum...
15.10.2014

Pazartesi, Ekim 13, 2014

 

Timsah Park



“Timsah Park”da (Eylül 2014, çev. Püren Özgören, Siren yay.) Karen Russell, romanın adına yaraşır bir yerde Florida’da bataklıklar bölgesinde timsahlarla dolu bir adada yaşayan ve geçimini timsahlarla yapılan gösterilerden sağlayan bir ailenin dağılma öyküsünü anlatıyor.
“Timsah Park” Karen Russell’ın ilk romanı. Kitap ABD’de başarı kazanmış, dikkatleri çekmiş. “New York Times Yılın Kitapları Seçkisi”. “Granta En İyi Genç Amerikan Romancıları”, “Young Lions Ödülü”, “Pulitzer Adayı”, “Orange Adayı” gibi ödüllerle, adaylıklarla dolu bir tanıtımı var romanın (bkz. sirenyayinlari.com). Amerikalıların kitapları böyle sunmasını pek sempatiyle karşılamıyorum. Hele kitabın arka kapağında da yer alan “Tıpkı Calvino gibi bir düş gücü, Tennyson gibi bir kulağı, Carson McCullers gibi bir kalbi ve Marianne Moore gibi bir gözlem yeteneği var; aslında kimselere benzemeyen tuhaf, müthiş bir yazar Karen Russell” gibi bir övgü  beni hemen kitaptan itmeye başlıyor. Ayrıca bu benzetmeler böyle özgün bir yazara da haksızlık edildiğini düşünüyorum. Siren Yayınları’na daha önce yayımladıkları iyi kitaplar nedeniyle güvenim olmasa, “Timsah Park” popüler bir yayınevinden çıksa bu tanıtımı görünce okumaz, geçerdim.
“Timsah Park”a gelecek olursak parkın kurucusu büyükbabanın bunamaya başlayıp huzurevine yerleşmesi ve esas önemlisi gösterilerin yıldızı annenin henüz 36 yaşındayken ölmesi ile dağılma başlamış. Şef diye anılan ve her şeye rağmen işleri sürdürmek, gösteriyi devam ettirmek isteyen kızılderili havalarındaki baba, üniversite çağına gelmiş ve bir an önce Timsah Parkı terk edip okulunu bitirmek ve para kazanmaya başlamak isteyen 17 yaşında bir oğul (Kiwi), ilk gençlik çağı sorunlarını ve sevgi arayışlarını ruhlar aleminde sürdüren 16 yaşında bir kız evlat (Osceola) ve olayları onun anlatımıyla okuduğumuz ve her şeyin eskisi gibi gitmesini arzulayan 13 yaşındaki Ava’nın yaşadıkları ile bu dağılma iyice somutlaşıyor ve maceranın ana unsuru halini alıyor. “Timsah Park” ve yer aldığı Florida’nın bataklıklar bölgesini Karen Russell o kadar gerçekçi ve etkileyici bir dille betimliyor ki roman sadece bu ortamda ailenin dağılmasını anlatsa bile okura yetebilirdi. Ama Russell, daha büyükbaba ve şefin öyküleri ile bu bölgenin kuruluşunu anlatırken arka planda sıkı bir çevre ve sistem eleştirisine başlıyor. Osceola’nın ruhlar aleminde yaşayan sevgilisi Louis’in bu bataklık yaratılırken ölümü sırasında yaşananları aktarırken de ABD tarihinin eleştirisine girişiyor, ahmakça yapılan planların uygulaması ile çok verimli olabilecek bir yerin doğal dengeler bozularak nasıl bataklık haline getirildiğini anlatıyor. Kiwi’nin evden kaçıp işe girdiği oyun parkında yaşananlar ve bir anda kahraman oluvermesi ile de çok daha güncel bir soruna geliyor, hepimize önerilen tüketime dayalı yaşam tarzının, insanı yok etme amaçlı çalışma koşullarının eleştirisi yapıyor. Üstelik bunların hepsini de ana öyküyü zedelemeden, akışı bozmadan yapmayı başarıyor. Hayalet Louis’in öyküsü gibi ana metinde yapıştırma duran, istense metne daha ustaca yedirilebilecek bölümler olsa da, Ava ablasını Kuş Adam’la ararken ve eve dönmeye çalışırken olduğu gibi zaman zaman ayrıntılar fazla gelse de roman iyi bir iç yapıya ve tutarlılığa sahip. Bir ilk roman için oldukça başarılı, ödüller ve adaylıklar silsilesine neden olabilecek kadar da şaşırtıcı. “Timsah Park” bir yanıyla iyi bir “bestseller”de olması gereken aşk, macera gibi unsurlara sahip olsa da diğer yanıyla edebi tadı olan bir anlatı.   
Karen Russell, bundan sonra neler yazacak diye izlemeye almakta fayda var. “Timsah Park” iyi bir yazarı müjdeliyor.   
09.10.2014

 

Huysuz Büyüyor... Bari



Vivet Kanetti “Huysuz Büyüyor... Bari”de ilk romanının kahramanı ile bizi 70’li yıllarda, 17 yaşındayken tekrar buluşturuyor.
Vivet Kanetti yirmili yaşlarının ilk yıllarında kaleme aldığı ve “kendime ait bir ses bulamadım” endişesi ile saklayıp onlarca yıl sonra yayımlattığı “Huysuzun Teki”nde (Mayıs 2011, Everest yay.) kahramanının ergenlikten genç kızlığa geçiş sürecinde yaşadıklarını aile çevresine yoğunlaşarak anlatmış, Huysuz’un annesi, babası, dayısı, aile dostları profesör, annesinin arkadaşı Filiz gibi büyüklerin dünyası ile ilişkilere yoğunlaşmıştı.
“Huysuz Büyüyor... Bari”de (Eylül 2014, Everest yay.)  Huysuz’la liseyi bitirmiş ama üniversite giriş sınavlarını kazanamamış bir halde karşılaşıyoruz. Arkadaşlarının çoğu üniversiteyi kazanmış, bazıları yurtdışında okuma hazırlıkları yaparken Huysuz hiçbir yere giremeyecek düşüklükte puanı ile odasına kapanmış. Arkadaşlarının yüzüne bakamayacağını, neden üniversiteyi kazanamadığını sorgulamalarına dayanamayacağını düşünüyor. Ama evde de durum pek içaçıcı değil. Ailenin tüm fertleri, aile dostları hayretler içinde. Annesi kendisine dikkati çekmek için Huysuz’un kasten bunu yaptığını düşünüyor. Ama roman Huysuz’un üniversite sınavını başaramamasının nedenleri üzerinde gelişmiyor.
Huysuz’un utancından eve kapanması onun ailesine daha yakından bakmasına aile meclislerinde, eşin dostun biraraya geldiği toplantılarda konuşulanları daha dikkatli ve can kulağıyla dinlemesini sağlıyor. 
“Huysuz Büyüyor... Bari” diyaloglarla, sohbetlerle ve Huysuz’un yorumlarıyla gelişiyor. “Huysuzun Teki”nde tanıdığımız aile fertleri ve anne babasının dostlarını daha derinlemesine ve en gizli sırlarına dedikodu ya da söylenti diyebileceğimiz bir düzeyde de olsa vakıf olabileceğimiz bir şekilde tanıyoruz. Romanın ilerleyen sayfalarında okur olarak hoş sohbet, ağzından bal damlayan birinin evine misafir olmuş gibi hissediyorsunuz. Vivet Kanetti anlatımı ve kurduğu dille bu havayı başarı ile sağlamış ve okuru da anlatıya bağlamış. Babaanne, baba, dayı, yenge derken öykü iyice dallanıp budaklanmakla kalmıyor, seksenli yılların Nişantaşı’sının betimlemeleri önce İstanbul, sonra ülke çapında genişliyor ve hemen herkes anlatıcının ironik ve keskin zeka pırıltıları saçan diliyle yaptığı eleştirilerinden payını düşeni alıyor.
Ailenin tiyatrocu üyelerinin provalarını Huysuzların evinde yapmaya başlaması ile de anlatı farklı bir boyut kazanıyor. Çehov’un Martı’sının okuma provalarını yapıyorlar. Böylelikle Martı’da yaşananlarla Huysuz’un çevresinde gözlemledikleri arasında paralellikler kurup, karşılaştırmalar yapmak mümkün oluyor. Diğer yandan da Türk tiyatrosu da anlatının eleştiri alanına giriyor. 
Vivet Kanetti anlattığı ortamlar ve zaman dilimi konusunda bilgi sahibi olmayanların anlatının derinliğindeki göndermeleri çözemeyecekleri bir yapı kurmuş. Bir başka söyleyişle Kanetti’nin göndermelerini çözenler anlatıdan daha çok keyif alacaklar.
Araya gerçek adının Yonca olduğunu öğrendiğimiz Huysuz’un üstkat komşularının oğlu Oğuz’la flörtü girse de anlatı büyüklerin yaşadıkları ile gelişiyor ve ikinci bölümü oluşturan Bodrum günlerinde Huysuz tamamen bir dinleyici haline geliyor. “Huysuz”un huysuzluğunun da sadece adında kaldığını da belirtelim.
Çağlayan Çevik’in Vivet Kanetti ile söyleşisinde (Radikal Kitap, 19.09.2014) belirttiği gibi “Bodrum bölümünde gerçek hayattan birtakım karşılıklar var…” ve göndermeler daha da netleşiyor. Ama ne kadarı gerçek anılara dayanıyor ne kadarı yazarın hayal gücünün ürünü bilebilmek olanaksız. Son Osmanlı Prenseslerinden birinin kızı ile sonradan görme çok zengin bir ailenin oğullarının nişan hazırlıkları çevresinde gelişen diyaloglar anlatının gerçeklik boyutunu ister istemez daha çok merak ettiriyor.  
“Huysuz Büyüyor... Bari” anlatımının akıcılığıyla, keskin ve ironik diliyle, eleştiri oklarını batırmadaki cüretkârlığıyla keyifle okunacak, gizli ve açık göndermeleriyle, 70 – 80’ler Türkiye’sine yönelik, hayattan sanata, sanattan politikaya uzanan eleştirileriyle konuşulacak bir anlatı.     
09.10.2014

Etiketler: ,


 

Sahaf Festivalleri



Önce 3-14 Eylül 2014 tarihleri arasında “Üsküdar 1. Sahaf Festivali” yapıldı. Üsküdar Belediyesi’nin Sahaflar Birliği desteği ile düzenlediği “Üsküdar 1. Sahaf Festivali” Üsküdar Meydanı’nda gerçekleştirildi. Festivale 36 sahaf katıldı. Ardından, 17 Eylül’de “8. Beyoğlu Sahaf Festivali” başladı ve 7 Ekim’e kadar sürdü.
Üsküdar Meydanı 2005 yılında Marmaray Projesi çalışmaları nedeniyle 3 yıllığına kapatılmış ve inşaat 9 yıl sonra bitebildi. Meydan 29 Ekim 2013’te tam olarak açılmıştı. Hem çevre düzenlemelerinin artık bittiğini düşündüğüm yeni meydanı görmek hem de Sahaf Festivali’ni ziyaret etmek için Üsküdar’a gittim.    
Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen’in belirttiği gibi “Kendi içinde yaya ile bütünleşen ve motorlu araç trafiğinin olumsuz etkileri azaltılmış, yaşanabilir bir kent meydanı” ortaya çıkmamış. Meydan duygusu veren, yayayla, insanla dost bir görüntü yok, aksine yoğun trafiğin ve karmaşanın arasında bunalıyorsunuz. Her yağmur yağdığında meydanı su basması da mimari açıdan önemli hatalar yapıldığını düşündürüyor. Sahaf  Festivali’nin standlarının kurulduğu dar sahil şeridi de bu düşüncemi kanıtlar nitelikteydi. Standlar hem şiddetli yağmurdan etkilendi, hem de sonbaharla birlikte havaların sertleşmesi ile gelen dalgalara maruz kaldılar.
Üskidar Sahaf Festivali’ne büyük ilgi vardı. Standların bulunduğu bölümü yol olarak kullanıp duraklara ulaşmak için geçenler bile durup kitaplara bakıyordu. Özel olarak festival için gelmiş olanlar da çoktu. Çoğu kitap satın alıyordu. Üsküdarlılar kitapla, sahaflarla ciddi bir biçimde buluşmuş oldu. Üsküdar Belediyesi bu festivali kalıcılaştırmak istiyorsa meydanda daha uygun ve korunaklı bir yer bulmalı. Diğer sahaf festivallerinden, özellikle Beyoğlu’ndan dersler çıkartmalı.
“Beyoğlu Sahaf Festivali” artık gelenekselleşti. Beyoğlu Belediyesi’nin en önemli kültür hizmetlerinden biri halini aldı. Her yıl aynı tarihlerde yapılırsa okurlar için de bir alışkanlık haline gelecek. Beyoğlu Belediyesi geçen yıllarda yapılan eleştirilerden dersler çıkartmış. “Kim sahaf, kim değil” tartışması aşılmış. Festivale 80 sahaf katılmıştı ki bu da bilinen bilinmeyen tüm sahafların festivalde yer aldığını gösteriyor. Bence bu sayı yeterli.
Beyoğlu Belediyesi, tanıtım eksikliğini gidermiş, hemen her yerde festivali duyurmuş. Ama hâlâ festivalin bir web sitesi yok. Etkinlik programını festival alanındaki belediye görevlileri bile bilmiyor. Geçen yıl da yazmıştım; festival yapıyorsanız, amaç sadece kitap satmak olmamalı. Sahaflık mesleğini tanıtacak etkinlikler yapılmalı. Sahaflığın şanındandır, bir müzayede de yapılmalı. Tabii bunları önceden ilgilisine duyurmalı.
“Beyoğlu Sahaf Festivali”ni Beyoğlu Belediyesi ile birlikte Kültür Kenti Vakfı düzenliyor. Organizasyonlarda, yapılacak etkinliklerde festivalin gerçek sahiplerinin, sahafların da rolü olmalı. Sahaflar Birliği mutlaka işe katılmalı.  
Bu yıl “Beyoğlu Sahaf Festivali” gerçek amacına daha yaklaşmış gibiydi. Yine ikinci el kitap çoktu, yine öğrenciler 100 Temel Eser ya da ders kitabı peşindeydi ama çoğu standda nadir kitabı, dergiyi, efemera’yı, taş plağı görmek mümkündü. Kim bilir ne değerli kitaplar yeni sahibini buldu. Aranıp da bulunamayanların, akıllarda kalanların izi sahaf dükkânlarında ve tabii seneye “Beyoğlu Sahaf Festivali”nde sürülecek.
Not: Geçen haftaki yazımda sözünü ettiğim “İstanbul” isminin ArtInternational’e kullandırılmaması ile ilgili olarak Contemporary İstanbul’u düzenleyenlerden İkon Fuarcılık’ın Avukatı İlker Ünsever uzun bir açıklama yollamış. Sorunun “İstanbul” ismi değil İkon Fuarcılık’a ait “Art International İstanbul” markasının kullanılması olduğunu, mahkeme kararı ile bunun önlendiğini belirtmiş. Açıklama için teşekkür ediyor, düzeltiyorum.
08.10.2014

Cuma, Eylül 26, 2014

 

Yazdan Kalanlar



Yaz ayları yayıncılık sektörü için sessiz sakin geçerdi. Bir yandan yaz tatili, bir yandan da İstanbul Kitap Fuarı ile başlayacak olan yeni sezona hazırlıklar yapılırdı. Bu yıl farklı bir yaz dönemi geçirdik. Yayınevleri yazla birlikte tempoyu düşürmedi, ard arda çok sayıda ve önemli kitaplar yayınladılar.
Çağlayan Çevik, “Gözden Kaçmasınlar Lütfen!” başlıklı yazısında (Radikal Kitap, 15.08.2014) yaz aylarında yayımlanan ve “ilerki yıllarda adlarından sıkça söz edilecek imzalar”ı hatırlatıp, dikkati onlara çekmeye çalışmıştı. Çevik’in yazısı sosyal medyada yankı buldu. Umarım okurlar bu ilk ya da ikinci kitaplarını yayımlayan önemli yazarların kitaplarını satın almıştır. Bu yıl 50 bine yakın yeni kitap yayımlanacağını düşünürsek birçok yazarı es geçmemiz, birçok eseri çok istememize rağmen okuyamamamız mümkün.
Özellikle İletişim Yayınları’nın yeni yazarların eserlerini yayımlamaktaki hızına okur olarak ayak uydurmak mümkün değil. Alper Atalan’ın kısacık öykülerde ince ince işlediği ayrıntılarla oluşturduğu ve günümüz İstanbul’unda yaşamı anlatığı “Çok Kısa Bişi Anlatıcam”ı, İlyas Barut’un emekli polis kahramanı Nusret Çakmak’ın ilk macerasını anlattığı polisiyesi “Bil ki Hayat Virane”, Bülent Yıldız’ın “Aziz Okur’un pek matah olmayan mendebur hikayesi” alt başlığını taşıyan ikinci romanı “Zifir”, Vecdi Çıracıoğlu’nun “Denize Dair Hikayat” üçlemesinin ikinci kitabı “Ruhisar” İletişim’den okuma listemde olup okuyamadığım yaz kitaplarından sadece birkaçı.

İri Memeler ve Geniş Kalçalar
Geçtiğimiz yıl kazandığı Nobel Ödülü ile tüm Dünyanın ve Türk okurun dikkatini çeken Mo Yan’ın dev eseri “İri Memeler ve Geniş Kalçalar” (Çev. Erdem Kurtuldu, Can yay.) hem adıyla hem de ebadıyla okuma listemdeki en önemli kitap. 1040 sayfalık romanda Mo Yan Kültür Devrimi sırasında yaşananları, dokuz çocuklu bir ailenin başından geçenlerden yola çıkarak anlatıyormuş. Büyülü Gerçekçilik akımını izleyen, Marquez’in yazarlığındaki olumlu etkisini açık yürekle ifade eden Mo Yan’ın bu romanı da aynı çizgide ve en acı gerçekleri masalsı bir üslupla ve soluk soluğa bir anlatımla anlatmasıyla önemsiyor. 1040 sayfalık bu büyüleyici romanı okumak için yaz ayları çok uygundu. Bakalım sonbaharın telaşı içinde okumaya zaman bulabilecek miyiz?

Binbir Gündüz Masalları
“Binbir Gece Masalları”nı bilmeyen yoktur ama “Binbir Gündüz Masalları” (çev. Recep Kırıkçı, Büyülü Fener yay.) ancak masal meraklılarının adını, ününü duydukları bir eserdir. “Binbir Gece Masalları, kadınların vefasız ve sadakatsiz olmadıklarını kanıtlamak için anlatılırken, Binbir Gündüz Masalları ise erkeklerin vefasız olabilme olasılığının düşünülmesinin bile yanlışlığını doğrulamak için anlatılmıştır” diye tanıtılıyor.
Hindistan kökenli olan “Binbir Gündüz Masalları” bildik bir coğrafyada, Kahire, Şam, Keşmir, Kandahar, Kazan, Tataristan, İsfahan, Basra, Musul  gibi kentlerde geçiyormuş ve masalların “toplumun temel yapısında çekirdek konumunda olan ailedeki eşlerin, vefa ve sadakat bağlamında, dirlik ve düzenlerini sürdürebileceklerini anlatmaya yönelik”miş. 722 sayfalık eser uzun kış gecelerinde de başucumuzda duracak nitelikte.  

Batı Kanonu
“Kanon” edebiyat çevrelerinde çok tartışılan bir terim. Bizde de geçtiğimiz yıllarda hem kavram olarak hem de “Türkçede bir kanon var mıdır?” gibisinden cazip sorularla uzun uzun tartışılmıştı, tartışılmaya da devam ediliyor.
Kanon tartışmalarında en çok adı anılan eser Harold Bloom’un “Çağların Ekolleri ve Kitapları” alt başlığını taşıyan “Batı Kanonu”dur (çev. Çiğdem Pala Mull, İthaki yay.). Bloom bu eserinde kanon kavramını enine boyuna tartışmanın yanında “Shakespeare'den Cervantes'e, Goethe'den Milton'a, Tolstoy'dan Proust'a, Dickens'tan Woolf'a kadar uzanan geniş bir yelpazede, edebiyat tarihinin dönüm noktalarını yorum”lamış.
Normal okura kanon tartışmaları ilginç gelmeyebilir ama Bloom’un batı edebiyatının temel eserleri hakkında yaptığı yorumlar, açıklamalar ufuk açıcı olacaktır. Edebiyatla bir şekilde uğraşan ya da eğitimini görenler içinse kaçırılmaması gereken bir eser “Batı Kanonu”.

Toplu Oyunlar
Melih Cevdet Anday büyük bir şair, iyi bir denemeci ve romancı olmasının yanında önemli bir oyun yazarıydı. Günümüzde pek sahnelenmeseler de hemen her oyunu tiyatroseverlerden büyük ilgi görmüş, defalarca sergilenmişti. Kuşkusuz Anday’ın tiyatro eserleri sadece sahnelenmek için değil, aynı zamanda okunmak için de önemli, edebiyat tadı taşıyan eserler.
Everest Yayınları, Melih Cevdet Anday’ın “Toplu Oyunları”nı iki cilt halinde yayımladı. “Melih Cevdet Anday şiirsel adaletin izini sürdüğü oyunlarında insan için daha iyi bir dünya yaratmanın imkânlarını sorgulamıştır. Okuru ve izleyeni alışık olduğu konforlu ve rahat dünyanın dışına çıkaran bir gerçeklik arayışıyla günlük yaşamın adil olmadığını göstermiş; birey olmanın buna karşı durmakla mümkün olacağını vurgulamıştır” diye tanıtılıyor kitaplar.

Bilinmeyen Adanın Öyküsü
Kırmızı Kedi Yayınları Jose Saramago’nun bütün eserlerini iyi çevirilerle yayımlıyor. Saramago “Bilinmeyen Adanın Öyküsü”nde “Bilinmeyen adaların kalmadığına inanılan bir dönemde bilinmeyen ada arama cesaretine sahip bir adamla böyle bir cesareti görüp hayatını değiştirebileceğine inanan bir kadının” öyküsünü anlatıyormuş. Publishers Weekly eseri "Saramago görünüşte sade bir öyküyü basit bir dille ve masum karakterlerle aktarıyor; okurlar, hayalperestler ve âşıklar psikolojik, romantik ve toplumsal altmetinleri fark edecektir" diye tanıtmış. Emrah İmre’nin Portekizce aslından çevirdiği 64 sayfalık bu kitap Saramago’nun “minor başyapıtlarından” sayılıyor.

Doktor Jivago
Boris Pasternak, 20 yüzyıl Rus Şiiri’nin en büyük şairlerinden. Goethe, Schiller, Shakespeare gibi klasiklerden Ruşçaya yaptığı çevirlerle de bilinen önemli bir çevirmen ama tüm Dünya’da olduğu gibi biz de onu tek romanı “Doktor Jivago” ile tanıdık. 1905 devrimi ve İkinci Dünya Savaşı arasında yaşanan bir aşk üçgenini anlatan eser konusuyla olduğu kadar başından geçenlerle de okurlardan ilgi görmüştü.
1956’da Sovyetler Birliği’nde yayımı yasaklanan eser gizlice yurtdışına çıkartıldıktan sonra 1957’de İtalya’da yayımlanmış. 1958’de de Boris Pasternak bu eseri ile Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış. Bir benzerini daha sonra Soljenistin’de de göreceğimiz bir soğuk savaş operasyonu olsa da “Doktor Jivago” güçlü bir eser. O nedenle de hem okurdan büyük ilgi gördü, birçok dünya diline çevrildi hem de sinema uyarlamaları büyük başarı kazandı.
“Doktor Jivago” Türkçede ilk kez 1959’da Güven ve Karaveli yayınevlerinden çıkmış. Ben Altın Kitaplar’dan çıkan 1965 baskısını okumuştum. Daha sonra da çeşitli yayınevlerinden defalalarca basılmış. Hülya Arslan çevirisi ile çıkan Yapı Kredi Yayınları’ndaki yeni baskısının ilk kez Rusça aslından ve eksiksiz olduğu belirtiliyor.      
25.09.2014

This page is powered by Blogger. Isn't yours?