Perşembe, Ağustos 10, 2017

 

Polisiyeler gerçeği ne kadar yansıtmalı?



Petros Markaris’in kahramanı Komiser Haritos artık aileden biri gibi. Daha önce Can Yayınları’ndan yayınlanan Alan Savunması’nda tanıdığımız Komiser Haritos o romanda gece hayatı ile futbol kulüplerinin kesiştiği yerlerde cinayetlerin izine düşüyordu. Che İntihar Etti’de (Can yay) ise Atina’da, Olimpiyat köyü inşaatının hızla sürdüğü günlerde yaşanan olayları anlatıyor. Cunta döneminde işkence görüp hapis yatmış, sonradan iş hayatına atılmış bazı eski solcular birden intihar etmeye başlıyordu. Eskiden, Çok Eskiden (Turkuvaz Kitap) ise bir İstanbul polisiyesiydi. Haritos karısıyla turist olarak geldiği İstanbul’da bir Yunan vatandaşının peşpeşe cinayetler işlemesi nedeniyle işbaşı yapmak zorunda kalıyor ve Türk komiser Murat’la birlikte katilin peşine düşüyordu. Bu macera Türkçede 2010 yılında yayımlanmış.
Yeni maceralarını merakla bekliyordum. Komiser Haristos Batık Krediler’le (Haziran 2017, çev. Hulki Demirel, Can yay.) yeniden Türkçede. Can Yayınları Alan Savunması ve Che İntihar Etti’nin de yeni baskılarını çıkarttı.
Batık Krediler bir Atina polisiyesi. 2010 yılında geçiyor roman. Yunanistan’ın iflas ettiği, ağır bir ekonomik krize girdiği günler. Sıkıntının etkilerini özellikle çalışanlar ve emekliler hissediyor. Maaşlarda kesintiler yapılıyor. Emeklilik hakları budanıyor. Daha çok çalışıp daha az emekli maaşı hak edilecek.
Diğer yandan Yunan hükümeti başta bankalar olmak üzere finans sektörünü kurtarmak için yeni borçlar alıyor. Bankaların kurtarılıp, kredisini ödeyemeyen işadamlarının, esnafın batmasına göz yumulması büyük tepki topluyor.
Bu maaş kesintilerinden, hakların tırpanlanıp, çalışma süresinin uzatılmasından emniyet güçleri de etkileniyor. Kızını evlendirmek üzere hazırlıklar yapan Komiser Haritos ise bu gelişmeleri biraz uzaktan izliyor gibi, sesini pek çıkartmıyor. Ama konu bir süre sonra kendisini de yakından ilgilendirecek. Finans dünyasının önemli Yunan ve yabancı adları bir dizi cinayetle ve aynı yöntemle, kılıçla boğazları kesilip kafaları bedenlerinden ayrılarak öldürülecek.
Komiser Haristos bu cinayetleri soruşturmakla görevlendiriliyor. Sıcak yaz günlerinde bir yanda hükümeti ve ekonomik tedbirleri protesto eden gösteriler sürerken Haristos katili bulmaya çalışıyor. Haristos’la birlikte finans dünyasının gizlerini öğreniyoruz.
Petros Markaris’in polisiyeleri somut olaylara dayanır. Genellikle Yunanistan’da yaşanan önemli bir olay, örneğin Olimpiyat ya da futbol gibi herkesin ilgisini çeken alanları ele alır Markaris. Anlatımından da gerçeğe uygun bilgilerle dolu bir roman okuduğumuzu hissederiz. Kurmacasını gerçeklikle karar ve kahramanı Komiser Haritos’un günlük yaşamını da işin içine katarak iyice ısınmamızı sağlar. Haritos aracılığıyla emniyet müdürlüğündeki ilişkilere şahit olduğumuz gibi, ev hayatını, karısı, kızı ve damadı ile ilişkilerini de okuruz.

Koruyan El
Wolfgang Schorlau, Türkçede yayımlanan yeni kitabı Koruyan El’de (Haziran 2017, çev. Hulki Demirel, İletişim yay.) Almanya’da 2000-2006 yılları arasında biri Yunanistan, sekizi Türkiye kökenli dokuz göçmenin öldürülmesinden sorumlu tutulanların 2011’de, bir banka soygunu sonrasında kuşatıldıkları karavanda şüpheli bir biçimde öldürülmelerini araştırıyor. Bu cinayetlerin failleri 2007’de bir de polis öldürmüştür.
Dikkati çeken ilk şey 12 yıla yakın bir süre boyunca sürekli cinayetler işlemeleri, banka soygunları yapmalarına rağmen yakalanmamış olmalarıdır. Bunu Alman Polisi’nin yeteneksizliği ile açıklayamayacağımıza göre “Nasyonal Sosyalist Yeraltı” adlı bir örgütün üyeleri olduğu anlaşılan bu iki katilin son derece akıllı kişiler olması gerekir. Ama bu “akıllı kişiler” 2011 yılında yine bir banka soygunu sonrasında peşlerine düşen polis tarafından son derece kolay bir operasyonla öldürülmüştür.
Wolfgang Schorlau’nun kahramanı emekli ajan Georg Denkler bu olayda da tıpkı Türkçede okuduğumuz önceki macerası Münih Komplosu’nda olduğu gibi suçluları koruyan gizli ve güçlü bir el olduğunu düşünür. Denkler Almanya devletinin gizli servisleri ve neonaziler arasındaki “derin” ilişkiler olduğu kanısındadır. Bir gizli el işlenen onca cinayeti ve banka soygununu bir üyeleri hayatta kalan ve yakalanan bu üç kişilik örgüte yüklemiş gibidir.        
Wolfgang Schorlau Denkler’in maceralarında Almanya devletinin gizli servisleri ve neonaziler arasındaki ilişkileri sorguluyor. Bu sorgulamayı da tamamen haberlerden, belgelerden, tanıklıklardan yola çıkarak yapıyor. Kendisi de özel araştırmalar, görüşmeler yapıyor. Bir detektif gibi çalışıyor.
“Döner cinayetleri” diye adlandırılıp Türkiyeliler arası mafya savaşları gibi gösterilmek istenen, bunda başarılı olamayınca da üç kişilik bir örgüte yüklenen cinayetleri de aynı yöntemle araştırıyor. “Nasyonal Sosyalist Yeraltı” adlı örgütün iki üyesinin ölü ele geçirilmelerini belgelerle en ince ayrıntısına dek didikliyor.
Kitabın sonunda geniş bir kaynakça ve uzun dipnotlar var. Roman yetmemiş Schorlau bir sonsöz eklemek gereği duymuş. Yeni baskılarda da olayı takip ettiği eklediği bölümden ve notlardan anlaşılıyor. 
Wolfgang Schorlau kitabın sonunda bu kitap için roman türünü seçmesinin nedeni olarak araştırmasında açıkta kalan boşlukları anlatı ile doldurmasını gösteriyor ki bunların çok az olduğunu da anlıyoruz. Gerçek anlatıya ağır basıyor. Ortaya çıkan kitabın bir edebi eser, bir polisiye olduğunu söyleyebilir miyiz? Kuşkuluyum. Ama büyük bir merakla okuduğumu da söylemeliyim.
Başlıktaki “Polisiyeler gerçeği ne kadar yansıtmalı?” sorumun cevabı ise bence polisiyeler gerçekleri yansıtmalı ama kurmacayı da ihmal etmemeli.10.08.2017

Etiketler: , , ,


Çarşamba, Ağustos 09, 2017

 

Can Baba Türbesi’ni ziyarete giderken



Yıl 1985. Poetika Şiir Dergisi’ni çıkartıyoruz. Mehmet Müfit ve Tuğrul Tanyol’la birlikte. Küçücük, kitap boyunda, 64 sayfa bir dergi. 12 Eylül’ün karanlığı hâlâ sürdüğü için dergi çıkartma izni verilmiyor. Mecburen dergiler “seçki” adıyla çıkıyor. Biz de Poetika’ya “Şiir Sanatı ve Sorunları” altbaşlığı koyuyor, kitap gibi yayımlıyoruz.
Poetika’da esas olarak 80 Kuşağı Şairleri var. Amacımız Üç Çiçek’in kaldığı yerden devam etmek. Tartışmayı sürdürmek, şiir üzerine görüşlerimizi ortaya koymak. Dergide küçük hoşluklar da var. Bunlardan biri de “İlk Adımlar” bölümü. Cemal Süreya’ya, Ece Ayhan’a ilk şiirlerinin yayımlanma sürecini anlattırmışız. Üçüncü sayıda da Can Yücel anlatacak. Kısa, bir sayfayı geçmeyen yazılar. Can Baba ile iletişimi Tuğrul (Tanyol) kuruyor. Tuğrul, Can Baba’nın Sultanahmet’e Adliye’ye geleceğini söylüyor. Adliye çıkışında Can Baba’yı bulup yazıyı alacağım.
Can Yücel’in "Rengahenk" adlı kitabı toplatılmış. Kitap 1982’de yayımlanmış. Yazko’dan çıkan ilk baskısı toplatılmamış ama ikinci baskı hem toplatılmış, hem de dava açılmış. Burhan Uygur’un resimlediği, günümüzde bile benzerine az rastlanacak şıklıkta bir kitap. Şiirlerin müstehcen olduğu iddia ediliyor. Can Yücel ünlü savunmasında “Göte göt demeyeceğiz de ne diyeceğiz” demiş ve beraat etmiş.
O gün Can Baba adliyeye kitapları teslim almaya gelmiş. Toplatılan kitapların durduğu adliyenin bodrumunda bulunan depoya gitmişler. Depoyu kanalizasyon suları basmış. Diz boyu su varmış. Kitapları almamışlar. Can Baba’nın canı fena halde sıkkın. Adliye’nin hemen karşısındaki Çınar Lokantası’na gitmişler. Hulki Aktunç’la beraber sohbet ediyorlar.
Hemen masaya buyur ediliyorum. Ben bu saatte içemem desem de önüme bir kadeh sürülüyor. Sonra da sohbetleri kaldığı yerden devam ediyor. Ben de keyifle dinliyorum. 
Akşama doğru içkiler bitip kalkacakları zaman Can Baba’nın aklına benim neden geldiğimi sormak geliyor. İlk şiirinizin öyküsünü yazacaktınız, diyorum. Can Baba birer kadeh daha ısmarlıyor. Ben söyleyeyim, sen yaz diyor. Poetika’nın üçüncü sayısında bu anıyı yayımlıyoruz.
Mühür Dergisi’nin Temmuz- Ağustos sayısında kapak konusu “Can Yücel’in Tuğrul Tanyol’a Yazdırdığı Bilinmeyen İki Şiiri”. Can Yücel, Tuğrul’a iki şiir yazdırmakla kalmamış, birlikte bir şiir de yazmışlar. Bir dize Can Baba, bir dize Tuğrul... Orijinallerinin tıpkı basımıyla birlikte şiirler ve şiirlerin yazılış öyküsü Mühür’de. Tuğrul’un anısını okuyunca aklıma Poetika için Can Baba ile buluşmamız geldi. Aynı günlerde gerçekleşmiş buluşmalar.
12-14 ağustos tarihleri arasında Datça’da Can Yücel anılacak. “Can Yücel'e Bin Selam” adıyla düzenlenen etkinlikte şiir dinletileri, söyleşiler, belgesel gösterimi ve konser var. Etkinliği Nevzat Metin’in yönettiği Uluslararası Knidos Kültür Sanat Akademisi UKKSA gerçekleştiriyor.
Etkinlikler 12 Ağustos’ta Can Yücel’in mezarı ziyaret edilerek başlayacakmış. Nevzat Metin bu bilgiyi verince aklıma Datça Belediyesi’nin sosyal medya uzmanlarının 'Can Yücel'in türbesi nerede?' sorusuna Twitter’da “Eski Datça sokaklarında ‘Can Yücel'in türbesi nerde?’ diye soran misafirlerimiz, hiç olmazsa Google'dan 'Can Yücel kimdir?' diye bakınız” cevabı geldi.
Bu cevabı duyunca da geçtiğimiz yıllarda Can Yücel’in mezarına yapılan saldırı geliyor aklıma. Saldıracaklarına türbe diye Can Yücel’in mezarını ziyaret etsinler, diyorum. Ne de olsa mübarek bir adamdı. Büyük bir şairdi.   09.08.2017 

Cuma, Ağustos 04, 2017

 

Cenap Şahabettin’i neden unuttuk?



Osmanlı İmparatorluğu'nun son çeyrek yüzyılında edebiyat alanının en önemli figürlerinden biri. Tevfik Fikret'le beraber Servet-i Funun hareketinin iki önemli şairinden, üç büyük isminden. Düzyazıda şiirinden de başarılı. Seyahat edebiyatının kurucularından. Türk şirinde bir dönüm noktası. Yenileşmenin öncülerinden... Kimdir bu şair ve yazar, diye sorsak acaba kaç kişi doğru cevap verebilir.
Cenap Şahabettin, Cenap Şehabettin, Cenab Şahabettin, Cenab Şahabeddin... İsminin bile nasıl yazılacağı konusunda anlaşamamışız. Sorun da buradan kaynaklanıyor zaten. Önemli bilinen ama okunmaz olan şairlerden Cenap Şahabettin. Dil tercihi onun yeni kuşaklarca okunup anlaşılmasını ve yeniden değerlendirilip hak ettiği yere konmasını engellemiş. Cenap Şahabettin’in unutuluşunda dil tercihinin yanında siyasi tercihi de etkili olmuş mudur? Bu da tartışılması gereken önemli bir soru.
Cenap Şahabettin, benim de durduk yerde aklıma gelmedi. Şair, denemeci Atakan Yavuz’un “Görülmeyen Modern Cenap Şehabettin” (Şubat 2017, Ebabil yay.) adlı çalışmasını, kitabın adındaki “modern” vurgusunu görmeseydim, arka kapaktaki çağırıcı yazı olmasaydı aklıma gelmezdi de...     
“Turgut Uyar isabetli bir tespitle Cenap Şehabettin'in ‘Sarışınlık getirir gözlerin akşamlarıma’ dizesinin İkinci Yeniye ipucu verdiğini söylemişti. Bugün Garip şiirinin veya İkinci Yeninin edebiyata taşıdığı yeni bireyi ve başka renkleri ya da 80 kuşağını daha kolay anlayabilsek de Cenap Şehabettin'in şiirimize getirdiği imkânları ancak konunun uzmanları kavrayabilmektedir. Yazıları, şiirleri ve polemikleriyle bir dönem adından sıkça söz ettiren; Türkçeye yeni bir tat, eda ve söyleyiş getiren Cenap Şehabettin'in şiiri ve nesri modern Türk edebiyatının önemli kaynaklarından birini teşkil etmektedir. Bu kitap, sadece edebiyat tarihimizin değil, siyasi ve kültürel tarihimizin de ciddi kırılmalar yaşadığı bir döneme şahitlik etmiş bir şair ve fikir adamından, ‘görülmeyen modern’ Cenap Şehabettin'den haberdar olmadan günümüz üzerine kurulan cümlelerin eksik kalacağı inancıyla yazıldı. Geçmişe dönüp bakmadan yeni bir şey söylenilemeyeceğinin bilinciyle...” deniyor arka kapakta.
Atakan Yavuz’un ‘Sarışınlık getirir gözlerin akşamlarıma’ dizesi örneğinde İkinci Yeni ve 80 Kuşağı’nın köklerini Cenap Şahabettin’de aramamız gerektiği tezi tartışmaya değer. Tabii bu tartışmayı yapabilmek için öncelikle Cenap Şahabettin’in şiirlerini bilmemiz gerekiyor.
Neyse ki Cenap Şahabettin’in şiirlerine topluca ulaşabilme şansımız var; yayınlanmış, yayınlanmamış şiirleri, bitmemiş beyit ve mısraları Birol Emil, Mehmet Kaplan, Abdullah Uçman, Necat Birinci ve İnci Enginün tarafından “Cenab Şahabeddin Bütün Şiirleri” (2011, Dergâh yay.) adıyla derlenmiş.     
Cenap Şahabettin’in şiirlerine topluca ulaşsak da okuyup anlamamız pek mümkün görünmüyor. 1890’larda Türkçe’de yenileşme beklenirken “yeniyiz” iddiası ile gelen, gerçekten de yazdıkları şiirlerde birçok yenilik getiren Servet-i Fünûn şairleri kullandıkları dille tamamen eskiyi temsil etmekle kalmıyor, dönemlerinde bile anlaşılmamakla eleştiriliyorlar. Arapça ve Farsça sözcük ve terkiplerin bolca kullanıldığı bir Osmanlıca ile yazıyorlar.
Cenap Şahabettin örneğinden ilerlersek, Mustafa Âsım Efendi, Muallim Nâci ve mahalle komşuları olan Şeyh Vasfî’den eğitim almış. Divan edebiyatı geleneğini iyi biliyor, ilk yayınlanan şiiri bir gazel ve başarılı bulunmuş. Diğer yandan Fransızca öğrenmiş, sembolist şairleri okumuş. Mallarme’yi okumuş, anlayamamış ama Verlaine’den etkilenmiş. Paris’teyken edebiyat dersi aldığını söylediği Parnas şairlerinden Charles Brevet’nin “şiirin sözle resmedilen bir levha” olduğu görüşünü benimsemiş.
O zamana kadar Türk edebiyatında kullanılmamış sâât-i semenfâm (yasemen renkli saatler), tûf-ı tesliyet (avunma yankısı), nây-ı zümürrüd (yemyeşil ney), ûd-ı mükevkeb (yıldızlı ut) gibi yeni ve orijinal terkiplere yer vermiş. Bunlar hem heyecanla karşılanmış, hem de alay konusu olmuş (bkz. Celal Tarakçı , İslam Ansiklopedisi, 1993, cilt: 7,  sayfa: 346-349.)  
Atakan Yavuz’un da dikkati çektiği gibi, klasik şiirin çözemediğini düşündüğü şiirde bütünlük ve biçimsel mükemmellik sorununu, “tamamiyet”i çözdüğü iddiasındadır. Yavuz, “Türk okuru Baudelaire’nin adını ilk olarak ondan duymuş, sonenin ilk yetkin örneklerini ondan okumuştur” diyor. Edebiyatta takliti değil icat etmeyi tercih etmiş ki bu da Türk şiiri için o dönem bir “ihtilaldir. “Elhân-ı Şitâ”, “Yakazât-ı Leyliyye”, “Temâşâ-yı Leyâl”, “Temâşâ-yı Hazân” gibi şiirleri o kadar beğenilmiş ki dergi ve gazetelerde tekrar tekrar yayımlanmış, ezberlenmiş. “Elhân-ı Şitâ” hemen her kar yağışında gazetelerde yayınlanırmış. Tabii onun ve Tevfik Fikret gibi arkadaşlarının yazdıklarını “garâbet” olarak niteleyenler de olmuş. Ahmet Mithat Efendi, sonradan geri alsa da “dekadan” diye suçlamış.
İmgeci bir şair. Bu niteliği ile modern ve Atakan Yavuz’un da tespit ettiği gibi İkinci Yeni ve 80 Kuşağı ile arasında bağlar kurmak mümkün ama onlardan önce Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi şairleri de etkilendiğini söylemek mümkün.
Bu yenilikçi, öncü şair sanatta, edebiyatta gördüğü yenileşmeyi siyasi yaşamda anlayamıyor. Anadolu’daki millî mücâdeleye karşı. Dârülfünun’da Osmanlı edebiyat tarihi dersleri verirken bir gün derste Yunanlılar’ı övüp Millî Mücadele’yi küçümseyen sözler sarfettiği ileri sürülüyor. Cenap Şahabettin’in o sözleri söyleyip söylemediği tesbit edilemediyse de bazı siyasî yazıları onu suçlu bulmaya yeterli görülüyor. Dârülfünun öğrencileri Ali Kemal, Rıza Tevfik, Hüseyin Dâniş ve Barsamyan Efendi ile birlikte onun da okuldan atılmasını talep eden eylemler yapıyor. Dört ay süren eylemler sonunda Eylül 1922’de işlerinden atılıyorlar. Dârü'l-Fünûn Grevi adıyla bilinen olay Türk üniversite tarihinde büyük çaplı ilk öğrenci hareketi olarak kayıtlara geçiyor.
Atakan Yavuz, Cenap Şahabettin’in seyahat edebiyatının en önemli örneklerini vermiş bir düzyazı ustası olmasına rağmen siyasi yazılarında çok hırçın ve kavgacı olduğunu ve aynı yazı içinde birbiriyle çelişik bir çok görüş kullanarak okurlarını kızdırdığını belirtiyor. Önce İttihatçılar’ı ve Enver Paşa’yı tutması, sonra yermesi, Cemal Paşa ile olan ve menfaate dayanan yakınlığı, kadın hakları aleyhindeki yazıları, din konusundaki garipsenen görüşleri, Milli Mücadele’ye karşı çıkışı bunun örneklerinden. Daha sonraları Cumhuriyet yönetimini destekleyen yazılar yazsa da samimi bulunmamış. Çok ağır eleştirilmiş. Unutulmaya terk edilmiş. Unutmuşuz.  03.08.2017

Etiketler: ,


 

“Adeta bir film gibi”




1989 yılı. Salih Kalafatoğlu’nun yönetmenliğinde, Ağah Özgüç’ün danışmanlığında “Hayatım Sinema” adlı bir belgesel dizisi hazırlıyoruz TRT 2 için. Senaryoları yazıyorum. Dizide Türk Sineması’nın yaşayan yıldızlarının hayat öykülerini kendi ağızlarından, dostlarının, iş arkadaşlarının tanıklığında anlatmak amacındayız.
Bir bölümde de Muhterem Nur konumuz olacak. Öngörüşme için bizi evine davet ediyor. Yanlış anımsamıyorsam Bakırköy’de oturuyor. Çok güzel döşenmiş bir salon. Salonun en gözalıcı yerinde de Müslüm Gürses’in çerçeveli dev bir fotoğrafı.
Gülşen İşeri’nin yazdığı “Muhterem Nur – Ömrümce Ağladım” (Doğan Kitap) adlı biyografinin kapağını gördüğümde o günü anımsadım. İşeri’nin kitabının kapağındaki fotoğrafta Muhterem Nur’la birlikte Müslüm Gürses var. Müslüm Gürses önde. Bunun Muhterem Nur’un bilinçli bir tercihi olduğunu biliyoruz.
Gülşen İşeri, Muhterem Nur’un anlatımıyla esas olarak özel hayata odaklanan bir biyografi yazmış. 12 yaşında tecavüz edilen... 14 yaşında siyah önlüğüyle Yeşilçam’a gelen... Figüranlıkla başladığı sinema yaşamını başrollerle tamamlayan bir starın öyküsü. Oldukça dokunaklı, içyakan bir öykü. Kitapta dendiği gibi “Adeta bir film gibi”, hatta dizi film.
Muhterem Nur’un yaşamına girdiği andan itibaren Müslüm Gürses’in de hayat öyküsü anlatılıyor. Kitabın yarısından sonrasında bir sayfa Muhterem Nur’la Müslüm Gürses’in birlikte yaşadıkları, diğerinde Müslüm Gürses’in yaşamı anlatılıyor. Bunun da Muhterem Nur’un tercihi olduğunu düşünüyorum. Tıpkı yaşamındaki gibi biyografisinde de önceliği sevdiğine, Müslüm Gürses’e vermiş. Ve bence kendine haksızlık etmiş.

Muhterem Nur, Türk Sineması’nın en önemli yıldızlarından. Bir mahalle arkadaşıyla tesadüfen geldiği Yeşilçam’daki bir sinema şirketinde keşfediliyor. Figüranlıktan başrole yükseliyor. 1950’ler Türk Sineması’nın dönüşüm yılları. Tiyatrocular dönemi kapanıyor, Muhsin Ertuğrul’un tek adamlığı bitiyor, sinemacılar çağına giriliyor. Sinema salonlarının sayısı artmış, Anadolu’ya yayılmış. Anadolu sinemaları yerli film talep ediyor. 1950’de 20 film çekilirken bu sayı 1959’da 80’e ulaşıyor. Yeni yönetmenler yeni yıldızları yaratıyor. Muhterem Nur da bu yeni yıldızlardan biri. Güzelliğiyle, bakışıyla, duruşuyla... Hiçbir eğitimi olmamasına rağmen mayasında bulunan oyunculuk yeteneğiyle...
60’lı yıllarda şöhretinin zirvesine çıkıyor. Film çevirmediği gün yok gibi. 1970’lerin başına kadar da bu böyle sürüyor. Türk sineması ile birlikte Muhterem Nur da altın çağlarını yaşıyor. Gülşen İşeri’nin de işaret ettiği gibi sinemanın tarihi Türk siyasi tarihi ile koşutluk içinde. 12 Mart Darbesi bir milat oluyor. Seks filmleri furyası başlıyor. Aileler sinemaya gitmiyor. Diğer yıldızlar gibi Muhterem Nur da şansını sahnede denemeye karar veriyor. Zaten 1960’ların ortasından beri sahne deneyimi var. Dansöz olarak başlamış, sonra solistilikte karar kılmış.
12 Eylül Darbesi’nden sonra tekrar aileler sinemaya gitmeye başlayınca birçok eski yıldız gibi o da sinemaya dönüş yapmış. 2000’li yıllara kadar da aralıklarla da olsa film çevirmeye devam etmiş.
Gülşen İşeri’ye anlattıklarından 80’li yıllardan sonra sinemaya yoğunlaşamamasının nedeninin Müslüm Gürses’le aşkı, evliliği olduğu anlaşılıyor. Muhterem Nur için aşk her şeyden önce geliyor. Sevdiği için kendini feda ediyor. Zaten Müslüm Gürses de sevdiğinin dizinin dibinde olmasını, çalışmamasını istiyor.
Gülşen İşeri’nin “Muhterem Nur – Ömrümce Ağladım”ı bu büyük yıldızın acılarla dolu yaşam öyküsünü öğrenmek için birinci elden iyi bir kaynak. Sonrasında bu büyük yıldızın filmlerini tekrar izlemek var ki onlara da YouTube gibi internet sitelerinden erişmek mümkün. 02.08.2017

Etiketler: ,


Cuma, Temmuz 28, 2017

 

“Ardında bir saik olmayan suç yoktur”



Wolfgang Schorlau’nun Münih Komplosu faili meçhul cinayetlerin failleri hakkında bir roman. “Derin devlet”in ilişkilerini, neonazilerin varlık sebebini araştırıyor.
Schorlau’nun Mavi Liste romanından tanıdığımız emekli polis, özel detektif Dengler bu kez 1980’de Münih’te geleneksel Ekim Festivali’nde 13 kişinin ölümü, iki yüzden fazla kişinin yaralanması ile sonuçlanan bombalı saldırının gerçek faillerini arıyor. Hem de otuz yıl sonra.
Bu İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’da gerçekleştirilmiş en büyük bombalı teror eylemidir. Polis kayıtlarına göre bombalama eylemini bir neonazi tek başına gerçekleştirmiştir. Münferit bir olaydır. Eylemin arkasında bir örgüt yoktur.
Dengler Alman Federal Polis Teşkilatı BKA’dan emekli olmuştur. Yıllar sonra hem de BKA’nın başkanı tarafından aranıp 1980’de Münih’de gerçekleşen bu bombalama olayını araştırması istenince şaşıracak ama görevi de kabul edecektir.
Schorlau’nun polisiyelerinin kahramanı emekli polis, özel dedektif Dengler olsa da roman tek boyutta, kahramanının bakışı ve anlatımında gelişmiyor. Klasik polisiyelerden farklı olarak çok boyutlu olarak kuruluyor roman. Olayın diğer tarafındaki failleri ve azmettirenlerin bakış açılarını, anlatımlarını da katıyor romana. Araştırmanın tetiklediği yeni faili meçhul cinayetleri ve onların kurbanlarını da tanıyoruz.
Dengler soruşturma dosyalarını okumaya başladığı andan itibaren olayın bir kişinin üzerine yüklenip kapatıldığı kanısına varır. Sanki bombalama eyleminin arkasında kimse yokmuş, tek kişilik bir eylemmiş gibi algılanması için elden gelen her şey yapılmış ve soruşturma tüm aksi emareler ve delillere rağmen hızla kapatılmıştır.
Muhafazakâr parti CDU’dan İçişleri Bakanlığı siyasi müsteşarlığına seçilen Kontes Charlotte von Schmoltke’nin Neonazilerin partisi NPD’nin örgütlenmesini Almanya’nın yurtiçi istihbaratını yürütmekle görevli Anayasayı Koruma Kurumu’nun yönlendirdiği ve bu örgüt NPD’nin içindeki militanlarını çekerse partinin işlevsiz hale gelip dağılacağı öngörüsü ile yaptığı girişimler bu araştırmanın tetikleyicisi olmuştur.
NPD’nin yasaklanması gerektiğini düşünen Charlotte önce Anayasayı Koruma Kurumu’nun başkanı ile görüşür ve ondan NPD’nin içindeki adamlarını çekmesini talep eder. Başkan bu adamları NPD içinden çekersek deşifre olurlar ve intikam almak isteyecek Nazilerin hedefi haline gelirler diyerek reddeder.      
Anayasayı Koruma Kurumu’ndan aldığı red cevabı ile çıkan Charlotte doğruca rakip kuruluş BKA’ya gider, başkanıyla görüşür ve BKA başkanı Dr. Schneider’dan Anayasayı Koruma Kurumu’nun NPD ile ilişkisini araştıran bir soruşturma yapmasını talep eder. Bu çalışmaların Anayasaya aykırı olduğu kanısındadır. Dr. Schneider ellerindeki bilgiye göre her yedi NPD yetkilisinden birinin maaşını Anayasayı Koruma Kurumu’ndan aldığını söyler.
Anayasayı Koruma Kurumu iki Almanya birleştikten sonra Doğu’da işleyen hiçbir sanayi kuruluşunun kalmayacağı ve bunun işsizlik gibi sorunlar çıkartıp toplumsal patlama yaratabileceğini öngörmüştür. İşsiz gençlerin sol ya da komünüst örgütlere katılıp 1968 eylemleri gibi olaylar yaratmasını önlemek için daha Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinden önce Doğu’daki milliyetçi potansiyeli de değerlendirerek Batı’daki neonazileri NPD’de örgütlemişlerdir. Sonuçta operasyon kontrolden çıkmış NPD Anayasayı Koruma Kurumu’nun partisi haline gelmiştir Dr. Schneider’e göre.
Charlotte’un teklifini kabul eden Dr. Schneider, özel dedektif Dengler’i 1980 Münih Bombalı eylemini yeniden araştırmakla görevlendirir. Münih’in failleri NPD’nin kurucuları arasında mıdır yoksa eylem Anayasayı Koruma Kurumu’nun yöneticileriyle mi bağlantılıdır? Roman boyunca cevaplanması gereken en önemli soru bu gibi görünmektedir.
Dengler “Ardında bir saik olmayan suç yoktur” düsturu ile çalışır. “Saik” Arapça kökenli bir sözcük  sebep, neden, güdü anlamına geliyor. 1980 Münih Bombalı eylemi ne amaçla yapılmıştır, sorusuna cevap ararken yolunun politikacılarla kesişmesi kaçınılmazdır. Bu eylem hemen seçimlerden önce gerçekleştirilmiştir. Bir açıdan bakınca muhafazakâr adayların seçimi kazanması için bir neden olarak da görünmektedir. CDU-CSU’nun adayı eylemin faili olarak hemen Kızıl Tugaylar örgütünü göstermiştir. Seçmenin solcu terorist bir saldırı var, onlarla en iyi muhafazakârlar mücadele eder diyerek oylarını CDU-CSU’nun adayına vereceği öngörülmektedir. Ama bombacının Neoanazi çıkması tüm planları değiştirir. Peki planların böyle değişmesini sağlayan güçler kimlerdir?
Burada Dengler’in yoluna Gladio’ya çıkıyor. Nato tarafından gizli olarak örgütlenen kontrgerilla operasyonunun İtalya’daki kod adı Gladio. Nato bünyesinde ABD’li gizli örgütler tarafından casusluk ve gerilla savaşı yapmak amacıyla kurulmuş. NATO üyesi hemen her ülkede benzeri örgütlenmelere gidilmiş. Nato’da merkezi bir yönetimi var. Nato üyesi ülkelerde siyasi gelişmeleri kendi stratejilerine göre şekillendirmek için bombalamalar, faili meçhul cinayetler gibi yasadışı eylemlere girdikleri, bu eylemler için gizli silah ve cephane depoları olduğu anlaşılınca İtalya gibi ülkelerde soruşturulup yöneticileri yargılanmış ve kapatılmışlar. Almanya’da ise böyle bir soruşturma yapılmamış.
Özel dedektif Dengler Trabzon’a kadar gitmesini gerektiren bir araştırma yapar. 1980 Münih bombalı eylemini yapanların kimliğini çözer. Bunların Anayasayı Koruma Kurumu, Alman uluslararası haberalma teşkilatı BND, politikacılar ve Gladiyo tipi ilişkilerini ortaya çıkartır. “Demokratik bir devletin doğrudan doğruya kendisi, siyasi çıkarları gerektirdiğinde suikastler ve teror saldırıları gerçekleştirebileceği”ni anlar.
Wolfgang Schorlau’nun Münih Komplosu (2016, çev. Hulki Demirel, İletişim yay.) kanlı bir bombalama eyleminden yola çıkarak devletin istihbarat örgütlerine, politikacıların kirli işlerine, skandallar ve nihayet cinayetlerle uluslararası bir boyuta varan öyküsü ile siyasi polisiyenin iyi bir örneği.24.11.2016

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?