Pazartesi, Ocak 16, 2017

 

“Belki de bir rüyadır”




Ev kadını Yonğhe, kendisi kadar sıradan biri olan memur kocası ile birlikte normal bir yaşam sürerken gördüğü rüyaların ardından vejeteryan olmaya karar verir. İlk iş olarak evdeki et, balık ve hayvani ürünleri atar. Bu aynı zamanda evdeki yaşamın da altüst olması demektir. Yonğhe, sadece et yememek ve eve bu tür gıdalar sokmamakla yetinmez kişilik olarak da değişir. Gündelik hayatla, insanlarla ilişkisini keser. Kocası, işyerine ilk kez ütüsüz bir gömlekle gitmek zorunda kaldığında artık evde hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlar.
Vejeteryan’ın yazarı Han Kang Güney Koreli. 1970’de Gwangju'da doğmuş. 10 yaşındayken, Seul'e taşınmışlar. Yonsei Üniversitesi'nde Kore edebiyatı okumuş. Annesi ve kardeşi de yazar. Yazarlığa şiirle başlamış. 1993’de şiirleri, daha sonra da öyküleri yayımlanmış. Öyküleri ile çeşitli ödüller kazanmış. İlk kitabı 1995’de çıkmış. Beşi roman altı kitabı var. 2013 yazından beri Seul Sana Enstitüsü’nde yaratıcı yaratıcı yazarlık dersleri veriyor ve şu anda altıncı romanı üzerinde çalışıyor.
Vejeteryan 2007’de Kore’de yayımlanmış. 20 binin üzerinde satmış. Sinemaya uyarlanmış. Dokuz dile çevrilmiş. İngilizce’de yayımlanan ikinci romanı. Kitap 2015’de İngiltere’de, 2016’da ABD’de çıkmış. NYTimes Book Review 2016’nın en iyi on kitabından biri olarak seçmiş. 
Han Kang Vejeteryan’la İngilizce çevirisi yapılmış eserlere verilen Man Booker Uluslararası Ödülü’nü Orhan Pamuk, Elena Ferrante, Robert Seethaler ve Jose Eduardo Agualusa ile yarışıp kazandı. Han Khang’a ödül veren jüride Elif Shafak (Şafak) da yer alıyordu. Ödül haberinden sonra Elif Şafak’ın oyunu Orhan Pamuk’a mı yoksa Han Khang’a mı verdiği de merak edilmişti.  
Han Kang’ın Vejeteryan’ı (Ocak 2017, çev. Göksel Türközü, April yay.) yazış öyküsü de ilginç. Roman Kang’ın 1997’de yayınlanan “Kadının Meyvesi” adlı kısa öyküsünden kaynaklanıyor. Bu öyküden yola çıkarak 2002 ile 2005 arasında üç öykü kaleme almış ve bunları farklı zamanlarda dergilerde yayımlamış. Bu üç öykü “Vejeteryan”, “Moğol Lekesi” ve “Alev Ağacı” romanın bölümleri olmuşlar. Khang kitabın sonundaki teşekkür bölümünde “her biri farklı hikayeler gibi görünse de birleştirildiğinde tamamen farklı, gerçekten anlatmak istediğim hikayeyi oluşturan bir roman” ortaya çıktı diyor. Öyle de olmuş. Öyküler doğru bir akışla birleşip romanı oluşturmuşlar. Zaten olayların romanın üç farklı kahramanı ve onların yaşadıkları açısından anlatılmasına bakılırsa bu yapı gayet uygun. Tabii farklı zamanlarda tek tek okunduklarında nasıl bir tad verirler merak etmemek elde değil. 
İlk bölüm “Vejeteryan”da kocasının bakış açısından Yonğhe’nin yaşadığı değişimi okuyoruz. “Karım vejeteryan oluncaya dek onun özel bir insan olduğunu hiç düşünmemiştim” diye anlatmaya başlıyor. Yonğhe her şeyiyle sıradan, silik bir insandır. Cazibesi yoktur ama bir eksiği de görünmemektedir. Kendisi ile hemen hemen aynı niteliklerdeki kocası için, onun ortalama ve vasat hayatına uygun bir eştir. Birkaç yıl da bu vasatlıkta yaşarlar, Yonğhe vejeteryan olana dek.
Bu bölümde toplumun ve özellikle ailenin insana dayattığı “normal”in nasıl bir şey olduğunu, bu normalin dışına çıkanların nasıl tepki ile karşılaşıp, dışlandığını ve sonuçta da akıl hastanesine kapatılacak deli muamelesi gördüğünü sade bir dille anlatıyor Han Khang. Daha önce birçok örneğini okuduğumuz bir öykü.
İkinci bölüm “Moğol Lekesi”. Moğol lekesi, bir doğum lekesi çeşidi. Genellikle Doğu ve Güneydoğu Asya halklarında görülüyor. Türkler’de ve Latin Amerikalılar’da da rastlanıyor. Çinliler, Koreliler ve Japonlar’da bu leke ile doğma oranı %90-95. Normalde doğumdan 3 ila 5 sene sonra ve en geç ergenlik çağı sırasında kayboluyor.
Yonğhe’nin ablasının kocası bir video sanatçısıdır. Hayalinde bedenleri çiçek desenlerine boyanmış bir kadın ve erkeğin aşk dolu birleşmelerinin neticesinde tek vücut olmaları ve bir bitkiye dönüşmelerinin imgesi vardır. Karısı ile sohbet ederken baldızı Yonğhe’nin kalçasının tam ortasında açmakta olan yeşil bir çiçeğe benzeyen bir moğol lekesi olduğunu öğrenir. Yonğhe’nin doğum lekesi kafasındaki imgeyi tamamlar. Çekeceği videonun kadın kahramanı Baldızı Yonğhe olacaktır.
Evlerinde yaşanan olaylardan sonra kriz geçiren baldızı Yonğhe hastaneye kaldırılmış, hastaneden taburcu edildikten sonra da kocası tarafından terk edildiği için tek başına bir odalı bir evde yaşamaya başlamıştır. Aldığı ilaçların etkisinde bambaşka bir dünyada yaşamakta olan Yonğhe eniştesinin teklifini reddetmez. Aksine bedeninin boyanıp bitkiye dönüşeceğini öğrendiğinde bu işe daha da istekli olur. Kendisi gibi boyanmış bir adamla birlikte aşk sahneleri çekilmesine de aynı bitkileşme düşüncesi ile itiraz etmez. Enişte hayal ettiği projeyi çeker, baldız da bitkileşmenin mutluluğunu hisseder ama onları çekim sonrası aynı yatakta yakalayan Yonğhe’nin tepkisi hiç de olumlu olmaz.
Üçüncü bölüm “Alev Ağacı”nda ablası İnhe şehrin biraz dışındaki bir akıl hastanesinde yatmakta olan kardeşi Yonğhe’yi görmek üzere acilen çağrılmıştır. Yonğhe bir ağaç olmaya, bitkiye dönüşmeye karar vermiştir. İnsan olmanın vahşetinden kaçmanın en iyi yolu olarak bitkileşmeyi görmektedir. Bu nedenle de hiçbir şey yemeden sadece su içerek yaşamaya karar vermiştir. Besinsizlikten erimiş, ölüm aşamasına varmıştır.
Han Kang’ın oldukça sade, düz bir anlatımı var. Sayfalar ilerleyip öykü ayrıntılar kazandıkça derinleşiyor, koyulaşıyor. Haruki Murakami’yi sadece anlatımı ile değil, anlatımının vardığı boyutlarla da anımsatıyor. Murakami okurları Vejeteryan’ı farklı bir ilgi ile okuyacaktır. Herman Melville, Franz Kafka hatta Patrick Süskind ile yakınlıkları olduğunu düşünenen eleştirmenler de var. Yeni bir yazarı illa birisine benzetme huyumuzu bir kenara bırakırsak Vejeteryan’da çok daha farklı şeyler bulacağımız kesin. Aile baskısının, kendi normali dışında hiçbir yaşam biçimini kabul etmeyen toplumun “farklı” olanı nereye koyduğunu, ne hale soktuğunu bu vesileyle bir kez daha tartışabiliriz örneğin.  
Han Kang, 2016 başında yaptığı bir söyleşide vejeteryanlığın "İnsanların şiddetini, masumiyet olasılığını sorgulamak, aklı ve deliliği tanımlamak, başkalarını anlama imkanı, son sığınma ya da son kararlılık" gibi boyutları olduğunu anlatmış. Vejeteryanlığın, veganlığın felsefi boyutuyla tartışmasını yaparken “insan olmayı”, “insanının yarattığı vahşeti” tartışmış oluyor aynı zamanda. İnsan olmaktan vazgeçmek bir tercih olarak mümkün müdür, üzerinde konuşmaya, yazmaya değer. 12.01.16        

 

Adana, Kitap Fuarı ve Yaşar Kemal



Kitap fuarları bir kentin kültürünün aynası gibidir. Diğer fuarlardan farklı olarak kentin kültüre ilgisini de yansıtırlar. Kent onu sahiplenirse yaşar, büyür, o kentin en büyük kültür etkinliği halini alır. Halkın ilgi göstermesi, fuara gelmesi, kitap alması, etkinlikleri izlemesi için de bir dizi işin işbirliği ile yapılması gerekir. Örenğin fuarın duyurulmasında basının önemli rolü vardır. Yine fuarı duyurmakta ve ulaşmakta, daha birçok işte valiliğin, belediyenin katkısı gerekir.
Çukurova Kitap Fuarı bu yıl 10. kez açıldı. Adana Valiliği ve Adana Büyükşehir Belediyesi desteği 10. yıla varmakta çok önemli bir etken oldu. İlk yıldan beri sürekli işin içinde oldular. Sonuç olarak da Çukurova Kitap Fuarı kalıcılaştı gelenekselleşti.
Çukurova Kitap Fuarı, 7 Ocak 2017 Cumartesi günü TÜYAP Adana Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi’nde kapılarını açtı. 15 Ocak Pazar akşamına kadar panel, söyleşi ve çocuk etkinliklerinden oluşan 70 kültür etkinliğinde ve yüzlerce imza gününde 300 yazarı okurlarla buluşturacak. Açılış törenine Adana Valisi Mustafa Demirtaş. Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü, milletvekilleri, ilçe belediye başkanları, Adana Ticaret Odası Başkanı Atilla Menevşe gibi şehrin ileri gelenleri katıldı. Açılışta söz alıp kitap fuarının öneminden, şehre kattığı kültürel değerden söz ettiler.
Çukurova Kitap Fuarı ile aynı günlerde Adana’nın Kurtuluşu’nun 95'nci yıldönümü kutlanıyordu. Etkinliklerden biri de İdil Biret konseriydi. Valilik terör olaylarını gerekçe gösterilerek İdil Biret’in konserini iptal etti. Evde, ülkede yas varsa kuşkusuz eğlenilmez ama bir konserin “eğlence” olduğu tartışmalıdır. Kuşkusuz güvenlikle ilgili gerekçeler de vardır ama kültür etkinliklerinin hele Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası eşliğine İdil Biret konserinin eğlence olmayacağı bilinmeli.
İptal edilenler hep kültür etkinlikleri oluyor. Başta futbol maçları olmak üzere spor etkinlikleri eğlenceden sayılıp iptal edilmiyor. İstanbul’da İnönü Stadı’nda güvenliği sağlayan emniyet güçlerine yapılan saldırı, verilen onlarca şehit spor etkinliklerinin de terörün hedefi olduğunu gösterdi.
8 Ocak Pazar sabahı otelden fuara doğru yola çıkarken Adana Uluslararası Kurtuluş Yarı Maratonu ve Halk Koşusu’nu gördük. Kapalı salonda yapılan İdil Biret konseri güvenlik gerekçesi ile iptal edilmişse şehrin caddelerinde yapılan bu yarış nasıl korunuyor diye merak ettik. Evet, yasımız varsa eğlenemeyiz ama terör var diye kültür etkinliklerini de spor müsabakalarını da iptal etmemeli, terörün amacına ulaşmasına izin vermemeliyiz. Bu nedenle Seyhan Belediyesi’nin kurtuluş günü münasebetiyle Yaşar Kemal Kültür Merkezi’nde düzenlediği Şemsettin Başkurt ile Adnan Ateşok’un “Adana’nın İzini Tarihe Bırakanlar” resim sergisinin 5 Ocak’taki açılışını ertelememesini doğru buluyorum.
Adana’da Yaşar Kemal’in adını yaşatan kurumlardan olan Divan Otel lobisinde usta sinemacı, yazar Arif Keskiner ağabeyle karşılaştık. ‘Yaşar Kemal Kültür-Sanat ve Edebiyat Festivali’nin hazırlıklarını yaptıklarının müjdesini verdi. Adana’nın yapmadığını Osmaniye gerçekleştiriyor. Arif Keskiner’in başkanlığında Yaşar Kemal’in eşi Ayşe Baban’ın da katılımı ile valilik ve belediye başta olmak üzere Osmaniye’nin tüm resmi ve sivil kurumlarının katıldığı bir festival komitesi kurmuşlar. 20-21-22 Nisan’da “edebiyatın büyük ustası Yaşar Kemal’i anmak, fikirlerini anlamak ve anlatmak” amacıyla uçurtma şenliğinden, resim yarışmasına, film gösteriminden sempozyuma çok renkli, çocuğundan yaşlısına herkesin katılacağı bir festival düzenleyeceklerini anlattı Keskiner. Osmaniye’de, Hemite’de buluşmak için sözleştik. Festivalle ilgili gelişmeler “yasarkemalplatformu.org” adresinden izlenebilir. 11.01.2017

Perşembe, Ocak 05, 2017

 

2016’da Türk Edebiyatı’nın ilk 11’i



2016 çoksatarların çok olmadığı bir yıldı. 250 bin ilk baskı 2015 Aralık’ında çıkan Ahmet Ümit’in “Elveda Güzel Vatanım”ı (Everest yay.) bu yıl da çok satmaya devam etti. 1 Şubat 2016’da yayımlanan “Kırmızı Saçlı Kadın”ı (Yapı Kredi yay.) yılın en çok satanlarından biri olmakla kalmadı Orhan Pamuk’un en çok satan kitabı oldu. Elif Şafak’ın Havva’nın Üç Kızı (Doğan Kitap), Canan Tan’ın Kelepçe’si (Doğan Kitap), Ayşe Kulin’in Kanadı Kırık Kuşlar (Everest yay.) yılın diğer çok satanlarıydı. Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı (Yapı Kredi yay.) çoksatanlar listelerinde yerini korurken, İçimizdeki Şeytan da (Yapı Kredi yay.) listelerde yer aldı. Küçük Prens (Can yay.) de geçen yıldan beri çoksatanlar listelerindeydi. Whattpad uygulamasında yazdıkları kitaplarla tanınan genç yazarlar bu yıl da çok satmaya devam etti.
2016’da yayımlanan Türk Edebiyatı’ndan kitaplardan seçtiğim ilk 11 şöyle;  
1. Berber, Tayfun Pirselimoğlu (İletişim yay.): Polisiyeymiş gibi gelişen, bir kiralık katilin aslında ne kadar sıradan ve içimizden biri olabileceğini anlatan ve giderek bir distopya halini alıp siyasileşen bir roman. Siyasi cinayetlerin otoriter devlet anlayışının neresinde durduğunu düşündüren yanları da var. Bitmeyen bir kışta yaşanan kapkara günleri anlatıyor Pirselimoğlu.
2. Gölge, İsmail Güzelsoy (Doğan kit.): Osmanlı döneminde yaşanan maymun katliamı, mahya yapımındaki rekabet, meddahlık geleneği, Direklerarası ve daha birçok şey biraraya gelmiş Gölge’de. Aşk, macera, polisiye ve gizemi, bir romanda olabilecek tüm konularla ustalıkla kararak gerçekçilikle fantastik arasında gidip gelen, tarihi atmosferde güncel konuları da işleyen bir roman. Meddahları çağrıştıran kendine has anlatımı ile de dikkati çekiyor.
3. Hep Aynı Boşluk, Ahmet Hamdi Tanpınar (der. Erol Gökşen, Dergâh yay.): Kitap Tanpınar'ın gazete ve dergilerde kalan edebiyat, sanat, düşünce ve siyasete dair denemelerini, makalelerini, anket ve röportajlarını içeriyor. Az ve öz yazdığı sanılan Tanpınar’ın güncel edebiyatı yakından izlediğinin, iyi bir şiir ve edebiyat eleştirmeni olduğunun örneklerini okuyoruz. İstanbul’u, çevresini, gözlemlerini aktardığı tadına doyulmayacak denemeleri de var.
4. Bu Dünya Herkese Güzel, Oktay Rifat (der. Mehmet Can Doğan, Yapı Kredi yay.) Çağdaş Türk Şiiri’nin büyük ustalarından Oktay Rifat okura tamamlanmış bir eser vermiştir. Geride taslak ya da yayımlanmamış bir şiir bırakmamıştır. Mehmet Can Doğan, Oktay Rifat’ın eksiksiz yapıtına almadığı, dergilerde bıraktığı şiirlerini büyük bir emekle derlemiş. Hem yılın en güzel şiir kitaplarından biri hem de önemli bir arşiv çalışması çıkmış ortaya.
5. Sessiz Ricat, Şahan Şahnur (çev. Merak Aktokmakyan ve Artun Gebenlioğlu, Aras Yay): Şahan Şahnur, 1922 Eylül’ünde ülkesini, şehri İstanbul’u terk edip Paris’e sığınan Ermeni gençlerinden. Düzyazı eserlerini Ermenice, şiirlerini Fransızca yayımlatmış. Şair olarak Fransız Edebiyatı’nda yer etmiş bir yazar. Otobiyografik olduğunu tahmin ettiğim Sessiz Ricat”ta hem entelektüel bir göçmen olmayı, hem de Paris’te bohem yaşamı oldukça gerçekçi, dönemine göre oldukça modern bir dille ve harika bir üslupla anlatıyor. Benim için yılın keşfi oldu.
6. İstanbul Bu Gece Yine Sensiz, Selim İleri (Everest yay.): Selim İleri, Çağdaş Edebiyatın yaşayan ustalrından biri olmasının yanısıra, az bulunur bir İstanbul yazarıdır. Bu kitapta İstanbul’un geçmişine, gündelik hayatın inceliklerine uzanan, yemek masalarına, beş çaylarına konuk eden denemelerini biraraya getirmiş. İstanbul Bu Gece Yine Sensiz’in İstanbul külliyatının son kitabı olduğunu söylüyor Selim İleri. İstanbul’u yazmaması önemli bir kayıptır. Umarım kararını değiştirir.
7. Yol Şarkıları, Adnan Özer (Everest yay.): Adnan Özer 17 yıllık bir aradan sonra yol, göç, göçmenlik temalarını işlediği şiirlerinden oluşan, Balkanlar’dan Trakya’ya, İstanbul’un varoşlarına, İstanbul’dan Latin Amerika’ya uzanan Yol Şarkıları ile geldi. Göçmenliğin bu denli yoğun yaşandığı bir ortamda usta işi şiirlerle bu olguyu tartışmaya açıyor.
8. Ne Yapabilirim?, Gündüz Vassaf (İletişim yay.): “Geleceğe Kartpostallar” altbaşlığını taşıyor kitap. Kitabı ‘küresel Gezi gençliği’ne ve ebeveynlerine ithaf etmiş. Derin bir umutsuzluğa kapıldığımız bugünlerde “geleceği başka yerde arama, kendine bak,” diyor. Gülümsemeyi tavsiye ediyor. Güncel gibi görünen yazıların nasıl birer edebi deneme olabileceğinin, edebi denemenin nasıl günceli içereceğinin somut örneklerinden oluşuyor kitap.
9. Eleştirel Çağdaş Büyük Türk Şiiri Antolojisi, Metin Cengiz (Şiirden yay.): İsminden kalın bir antoloji okuyacağınız izlenimine kapılsanız da aslında Metin Cengiz örneklerle bir şiir tarihi yazmış. 1920 – 2015 tarihleri arasında Çağdaş Türk şiirini tek tek şairleri ele alarak değerlendiriyor ve birer örnek veriyor. Az bulunur, önemli bir çalışma, hak ettiği ilgiyi görmedi, tartışılmadı.
10. Divan Edebiyatına Yeniden Bakış, Nuran Tezcan (Yapı Kredi yay.): Nuran Tezcan’ı özellikle Evliya Çelebi çalışmaları ile tanıyoruz. Cevdet Kudret ödüllü bu kitabında ise Divan Edebiyatı üzerine makaleleri yer alıyor. Eski edebiyata çağdaş eleştiri kuramlarıyla yaklaşan, ilgiyle, merakla, yeni bilgiler edinerek okunan bir kitap.
11. Dağ Yolunda Karanlık Birikiyor, Hüseyin Kıran (Sel yay.): Masalsı bir kurgu, ağır bir dil işçiliği. Günümüzde özellikle romanda pek iltifat edilmeyen bir yolda ilerliyor Hüseyin Kıran. Edebiyata önem veren, edebiyat içinden gelen ve günümüzde yaşananlara ışık tutacak bir anlatı çıkmış ortaya. Alegori yolu ile günümüz siyasi ortamını yorumladığı da söyleniyor. Çoğul okumaya açık iyi bir edebiyat eseri.   05.01.2017

 

Sinemayı nasıl desteklemeli?



“Bakanlığın maddi destek, Türkiye’deki film festivallerinin ödül verdiği filmlerin neredeyse tamamı gişede çakılıyor. Antalya’dan ‘En İyi Film’, ‘En İyi Senaryo’ ve ‘En İyi Yönetmen’ ödülüyle dönen ‘Mavi Bisiklet’, 2 Aralık’ta vizyona girdi. Filmi şimdiye kadar 3.460 kişi izledi” diye yazıyordu Ali Eyüboğlu ve şöyle devam ediyordu; “Şimdiye kadar bakanlık kredisiyle çekilen filmlere seyirci gitmiyorsa, demek ki bir arıza var, hangi filme ne kadar kredi verileceğini belirleyen kurulda. Bakanlığın desteğini 28.5 milyondan 40 milyona çıkarması yetmez. Bakanlık, Sinema Destekleme Kurulu üyelerini belirlerken de radikal değişikliğe gitmeli. Bu kurulun üyeleri, tüyü bitmemiş yetimin hakkını, eşe - dosta dağıtanlardan değil, vizyona girdiğinde seyircinin ilgi göstereceği ‘Film gibi film’lere kredi vereceklerden seçilmeli. Aksi takdirde 40 milyon lira da yine seyirciye ulaşmayacak filmlere gider” (26.12, 30.12 ve 31.12.16 Milliyet). Ali Eyüboğlu “Devletin, izlenmeyecek filmlere değil, sinemaya seyirci çekecek filmlere kredi vermesini istemem bundan” diyor sonuç olarak.
Eyüboğlu’nun yazıları bakanlıkta yankı bulmuş. Anadolu Ajansı’na bir açıklama yapılmış ve “Kültür ve Turizm Bakanlığınca desteklenen ‘Dağ 2’, 2016'nın en çok izlenen filmi olurken, ‘İftarlık Gazoz’, ve ‘Somuncu Baba’ bu yıl vizyona giren birçok Hollywood yapımını geride bırakarak, en çok izlenen filmler arasına girdi” denmiş. Açıklamanın bu bölümünden bakanlığın Eyüboğlu’nun “sinemaya seyirci çekecek filmlere” destek verilmesi görüşünü dikkate aldığını anlıyoruz. Ama “Bakanlık destekli filmler gişe başarılarının yanı sıra Cannes, Berlin, Venedik, Saraybosna, Montreal gibi uluslararası yarışmalardan da ödülle döndü” demişler. Yani bakanlık filmlerin sadece gişe yapmasını değil uluslararası başarılar da elde etmesini, iyi filmler olmasını istiyor.
Box Office Türkiye istatistiklerine göre 2016’da Türkiye’de en çok izlenen film Dağ 2 olmuş. 2 milyon 893 bin 173 seyirci izlemiş. İlk 10’da geçen yıl olduğu gibi bu yıl da 8 yerli, 2 yabancı film var. İlk ona giren yerli filmlere baktığımızda yine ağırlığın komedilerde olduğunu görüyoruz. Dedemin Fişi, Osman Pazarlama, Görümce, Kolpaçino 3. Devre, Çakallarla Dans 4... Bunlara bir de dizi oyuncuları ile Kore’den alınan konularla dizi tadında çekilen romantik filmler ekleniyor. Yapımcıların dizi izleyicisinden sinema seyircisi yaratmak istedikleri anlaşılıyor. Kardeşim Benim, İkimizin Yerine, Kocan Kadar Konuş: Diriliş bu tür filmlerden.
Toplam seyirci sayısında ise geçen yıla göre net 2 milyon azalma var. 2015’de de seyirci sayısı 1 milyon azalmıştı. 2016’da sinema sektörü genel olarak % 3,2 küçülmüş, yerli yapımların kaybı ise % 9,3. Kuşkusuz bunda içte ve dışta yaşadığımız savaş hali ve terorist saldırıların büyük payı vardır. Ama Dağ 2’nin başarısına bakınca komedilerden ve dizi tadında filmlerden artık bıkılmaya başlandığını, seyircilerin yeni arayışlara girdiğini de düşünebiliriz. Tüm zamanların en çok seyredilen filmlerini yapan Şahan Gökbakar’ın Osman Pazarlaması 1126 salonda gösterime girerek “salon rekortmeni” olmasına rağmen 10 haftada 1.983.777 seyirci çekebildi. Seyirci çekmiyor diye eleştirilen bakanlık destekli ve ödüllü Mavi Bisiklet’in gösterime girebildiği salon sayısı ise sadece 10. Mavi Bisiklet’in Osman Pazarlama kadar tanıtılmadığını, medyada yer bulmadığını da söyleyebiliriz. Ödüllü filmlere meraklı sinema yazarları bile hakkında yazmamış. Yani gişe filmleri ile ödüllü/destekli filmler eşit koşullarda yarışmıyor.
Bakanlığın iyi, ödül alacak filmleri destekleme yaklaşımını doğru buluyorum. Ama bu filmlerin salon bulmasını, seyirciye ulaşmasını sağlayacak önlemler de alınmalı. Önceki yıllarda benim ve birçok yazarın önerdiği ve şimdi  de Mevlut Tezel’in ve Ali Eyüboğlu’nun yazısında sözünü ettiği yönetmen İsmail Güneş’in bakanlık seyirciyi de teşvik etmeli önerisi dikkate alınmalı.05.01.2017

This page is powered by Blogger. Isn't yours?