Cuma, Ağustos 17, 2018

 

“Mutluluk zenginlikten daha önemlidir”



John Steinbeck Yukarı Mahalle’yi 1935’de yayımlamış. Birinci Dünya Savaşı’nın ertesinde, İkinci Dünya Savaşı’nın arefesinde. Roman yazarın ilk önemli eleştirel ve ticari başarısıydı, diye tanıtılıyor.
Romanın ana kahramanı Danny, savaşın çıktığı haberini aldığında arkadaşı Pilon ve Portekizli Koca Joe ile birlikte 2 galon, yaklaşık 7,5 litre şarabı içmektedir. İçerken savaştan konuşurlar, vatanseverlik duyguları alevlenir. Sonunda kendilerini Monterey’de gönüllü asker kaydetmek amacıyla kurulmuş bir askerlik şubesinin önünde bulurlar. Bağıra çağıra Amerika’yı övüp Almanya’yı tehdit ettiklerini duyan bir çavuş onları askere alır. Danny askerden döndüğünde büyükbabasının öldüğünü kendisine Yukarı Mahalle’de iki küçük ev kaldığını öğrenir. Bu büyük bir sorumluluk demektir. Çünkü Danny o zamana kadar gelecek kaygısı duymadan, bir sorumluluk almadan günü birlik bir yaşam sürmüştür. Tek derdi günü bir galon şarapla geçirip geçiremeyeceğidir. O şarabı elde etmek için çaba gösterir sadece. Önce onu para ödemeden dostluk ya da aşkla elde etmeye çalışır. İçki içen gruplara katılır ya da kendisine gönül veren kadınlara aldırır. Bu yolla elde edemezse de hırsızlık yapar, ya şarabı doğrudan çalmayı dener ya da şarap alacak parayı sağlayacak bir değerli bir eşya çalar. Bunların hiçbirini başaramazsa mecburen geçici işlerde çalışır, ilk yevmiyesini alır almaz da işten ayrılıp şarapçıya koşar. Şarap dostluk, sohbet, aşk, eğlence, neşe, tartışma, kavga ve sonunda derin bir uyku ya da hapishaneyi boylamak demektir.
Danny bir “paisano”dur. Paisano, İspanyol, Kızılderili, Meksikalı ve çeşitli beyaz ırkların karışımıdır. Ataları Kaliforniya’da yüz-iki yüz yıl önce yaşamıştır. İngilizceyi de İspanyolcayı da paisano aksanıyla konuşurlar. Irkıyla ilgili sorguya çekildiğinde öfkeyle saf İspanyol kanı taşıdığını ileri sürer, diye anlatıyor Steinbeck.
Paisano’lar Monterey’in tepesinde, ormanla kentin içiçe geçtiği asfaltsız, sokak lambasız Yukarı Mahalle’de yaşamaktadır. Çalınacak, sömürülecek ya da ipotek edilecek hiçbir şeyleri yoktur. John Steinbeck’in bu paisano tanımı eleştiri almış. Paisanoların tamamını yansıtmadığı, hepsinin romandaki gibi işsiz güçsüz, tasasız kişiller olmadığı ileri sürülmüş. Steinbeck’in tipik bir Anglo bakışı ile Meksikalı Amerikalılar’a baktığı ve onları en kötü yanları ile anlattığını, Stenibeck’in romanındaki gibi konuşmadıklarını yazmışlar. Bu da Steinbeck’i çok üzmüş, birçok kez öyle bir amacı olmadığını açıklamak durumunda kalmış. Zaten Steinbeck bu tanımlamaları yapsa da tüm kahramanlarına sevecenlikle yaklaşıyor, onların en kötü tavırlarını bile hoş görüyor. Öte yandan romanın esas amacı paisanoların yaşamını anlatmak değil. Danny ve birkaç arkadaşı paisano ama onlar gibi yaşayan başka ırk ya da milletlerden olanlar da var. Çünkü bu bir yaşam biçimi. Hayatla ilgili hiçbir amacı, hedefi olmayanların, hiçbir sorumluluk almak istemeyenlerin, sadece günü huzur ve neşe içinde tamamlamak isteyenlerin yaşamı.
John Steinbeck Yukarı Mahalle’nin kısa önsözünün ilk cümlesinde “Danny’nin, Danny’nin dostlarının ve Danny’nin evinin öyküsü bu” diyor. “Üçünün nasıl tek bir şey olduğunun öyküsü” diye devam ediyor söze. “Danny’nin evi dediğinizde, erkeklerin oluşturduğu, etrafa tatlılık ve neşe, insan sevgisi, sonunda da mistik bir keder yayan bir birimden söz ettiğiniz anlaşılır.”
John Steinbeck daha önsözde romanı ve kahramanları ile Kral Arthur’un öyküsü arasında bağlar olduğunu açıkça ifade ediyor. Steinbeck’e göre Danny ve dostları Kral Arthur ve şövalyelerinden,  Danny’nin evi Kral Arthur’un Yuvarlak Masası’ndan farklı değildir.
Eleştirmenler Yukarı Mahalle’de anlatılanları Kral Arthur Öyküleri ile karşılaştırmışlar ve ana yapının benzediğini ortaya koymuşlar. Steinbeck’in ilk okuduğu ve çok etkilendiğini söylediği kitaplardan birinin Kral Arthur Öyküleri’nin gençler için uyarlanmış bir baskısı olduğu biliniyor.
John Steinbeck Kral Arthur Öyküleri’ni romanın yapısında esas alsa, yine eleştirilerde yazıldığı gibi Katolik Kilisesi'nin hizmet ve sembollerini romanında anahtar olarak kullansa da aslında amacı farklı. Açık yürekli bir yazar olduğu için de bunları eleştirmenlerin ya da biz okurların keşfetmesini beklemeden açıklamış.
Grubun doğumu, hayatta kalması ve nihai ölümü ile ilgileniyor. Yukarı Mahalle’de de Danny’nin iki ev sahibi olmasından sonra yavaş yavaş arkadaşları evde toplanmaya, kalmaya başladıktan sonra grup oluşuyor. Danny mülk sahibi olarak grubun doğal lideri olarak kabul ediliyor, kira ödeme imkanları olmayan arkadaşları da onu doyurup, şarabını sağlamakla görevli hissediyorlar kendilerini. Birlikte yiyp içip, eğlenip, uyuyorlar. Ama bu eğlenceli ve tasasız yaşam uzun sürmüyor. Ne kadar gamsız ve tasasız görünse de Danny bir süre mülk sahibi olmak, evi yönetmek sorumluluğunu taşıyamayacağını hisseder ve ormana, eski malsız mülksüz yaşamına kaçar bu da grubun dağılmasını başlatır. Steinbeck bir biyolog arkadaşı ile birlikte Deniz biyolojisinden yola çıkarak “falanks” grup ilkesini geliştirmiş. “Grup organizması, parçalarının toplamından daha fazlasıdır ve birim parçalarının duyguları tek bir grup duygusuna dönüşür” diye Steinbeck’in ekolojik felsefi görüşü açıklanmış. Her biyolojik canlı gibi gruplarında bir ömrü var; kuruluyor, gelişiyor ve dağılıyorlar.
John Steinbeck Yukarı Mahalle’deki kahramanlarının ve birarada yaşama biçimlerinin, dostluk duygularının, dayanışmalarının, nihayet dağılmalarının Beat Kuşağı’na esin kaynağı olmuş olabileceğini düşünüyorum. Özellikle Jack Kerouac’ın eserlerini anımsarsak onlarda da hep böyle gruplar kurma, birarada yaşama öyküleri vardır.
Tüm bu tezler, görüşler, eleştiriler edebiyat eseri okunup bitirildikten sonra ortaya çıkan şeyler. Tüm bunlardan önce de okuduğumuz metnin edebiyat eseri olması, kendini konusuyla, üslubuyla okutup estetik tad vermesi gerek. John Steinbeck tüm eserlerinde olduğu gibi Yukarı Mahalle’de de bunu başarıyor. Neşeli bir dille, iyimser bir bakışla, kısa ve öz cümlelerde duyguları yakalamakla kalmayıp şiirselliğe de ulaşarak son derece akıcı ve merakla okunan bir roman yazmış. 16.08.18
(Yukarı Mahalle, John Steinbeck, çev. Püren Özgören, Sel yay. Ocak 2018) 

Etiketler: ,


Perşembe, Ağustos 16, 2018

 

Okul kütüphanelerimizin durumu vahim



Kütüphanelerimizin durumu yılda en az bir kez, Kütüphaneler haftası vesilesiyle konuşuruz. TÜİK 2017 Kütüphane İstatsitikleri’ni yayımlayarak ikinci bir vesile yarattı. Değerlendirme ve sayım yönteminden başlayarak çeşitli eleştiriler getirildi sosyal medyada. Kütüphanecilik dernekleri de ciddi eleştiriler yaptılar yayımladıkları bildirilerle.
En temel soru; kütüphane deyince ne anlıyoruz? TÜİK’in kütüphane olarak kabul edip kayıtlara geçirdiği her mekanı kütüphane olarak nitelendirebilir miyiz? Okul Kütüphanecileri Derneği (OKD) Başkanı Aydın İleri yaptığı açıklamada “TÜİK ve MEB dört duvar arasında gördüğü kitabımsı kağıt topluluklarını kütüphane olarak değerlendiriyor ve bunu topluma bilimsel istatistik verisi olarak sunuyor” diyor. Kütüphane “kitapların evi”, “kitapların saklandığı yer” anlamına gelse de günümüzde kütüphanelerin “her türlü kayıtlı bilgi kaynağını bilgi gereksinimi olan kullanıcıya etkin biçimde sunulduğu yer” olduğunu biliyoruz.
Örneğin övülecek bir çabadır ama Çankaya Belediyesi temizlik işçilerinin çöpten topladıkları kitaplarla kurdukları yer kütüphane değil, ancak kitaplıktır. Okulların, özellikle dershanelerin bünyesindekilerin çoğunun da kitaplık olduğunu öngörebiliriz.  
TÜİK’e göre resmi okul, özel okul ve özel kurs kütüphanelerini kapsayan örgün ve yaygın eğitim kütüphanelerinin sayısı 26,415. TÜİK bu rakamla 2016’ya göre %3,2 azalma tespit ediyor. 2016-17 verilerine göre Türkiye’de resmi ve özel 62 bin 250 okul bulunuyor. Yani okulların % 42,4’ünde kütüphane var. 3000 civarında oldukları söyleniyor ama bir veri olmadığı için özel kurs sayısını, hangilerinde kütüphane olduğunu bilemiyoruz. TÜİK verdiği rakama özel kurslardaki kütüphanelerin de dahil olduğunu söylüyor ki o zaman okullardaki kütüphane sayısı daha da düşecektir. Aydın İleri, “MEB'in resmi okullarında kütüphaneci kadrosu ile çalışan personeli yok” diyor. Özel okul kütüphanelerinin de çok azında kütüphaneci istihdam ediliyormuş.
Daha da ilginci okul kütüphanelerindeki kitap sayısının da artması gerekirken azalması. 2015’de 32,300 olan kütüphane sayısı 2016’da 27,400’e, 2017’de 26,415’e düşüyor. 5600 okul kütüphanesi kapatılmış. Okul kütüphanelerindeki kitap sayısı da 2017 yılında 2016 yılına göre % 2,6 azalmış. Okul kütüphanelerinde 2015’de 32,300,000 kitap varken 2016’da 27,400,000’e, 2017 26,707,000’e düşmüş. İki yılda 5,600,000 adet azalma var. Azalmanın nedeninin FETÖ bağlantılı yayınevlerinin kitaplarının kütüphanelerden çıkartılması olduğunu öngörebiliriz. Ama yılda ortalama 60 bin çeşit yeni kitap yayınlandığını gözönüne alırsak kütüphanelere yeni kitap konmamasının nedeninin cevabını da Sayın Bakan Ziya Selçuk’tan bekleriz. Tabii yeni okul kütüphanesi açılmayıp binlercesinin kapatılması da merak konusu.
“Okul Kütüphanesi eğitim sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır” diyen kütüphanecilerin uluslararası örgütü IFLA ile UNESCO’nun birlikte yayımladıkları “Okul Kütüphanesi Bildirgesi”ni kıstas alırsak kütüphanesiz okullarda okuyan öğrencilerin tam anlamıyla eğitim alamadığı bir gerçek. Mevcut okul kütüphanelerinin ise “mesleki uzmanlık niteliklerine sahip” çalışanları olmadığı için daha başlangıçta kütüphane niteliği kazanamadığını biliyoruz. Koleksiyonlarında bulunan milyonlarca kitabın niteliği, öğrenci için nasıl bir yararı olabileceği de merak konusu. Kaçının sürekli açık olduğu da bilinmiyor.
26,415 okul kütüphanesinde 26 milyon 707 kitap olduğunu gözönüne alırsak, kütüphane başına ortalama 1000 kitap düşüyor ki, hepsi nitelikli kitaplar da olsa bu sayının çok az olduğu da ortada. TÜİK’in verileri okul kütüphanelerimizin durumunun vahim olduğunu gösteriyor. 16.08.18   

Cuma, Ağustos 10, 2018

 

“Hissettiğim aşktan ziyade mutluluk, umut ve belki de gururdu”



Peter Stamm’ın Yedi Yıl’ı bir sergi açılışında başlıyor. Orada yaşanan sıradan olayları okurken romanın iki ana kahramanını huylarıyla, sularıyla tanıyoruz. 40 yaşlarında bir karı koca. Varlıklı, işlerinde başarılı, çocuk sahibi. Mutlu ya da ideal bir evlilik için tüm veriler bir arada. Ama mutluluk ve başarı görüntüsünün arkasında gizlenen hazin tabloyu da satıraralarında okumak mümkün. Bunun için de Sonja’nın kendinden 20 yaş büyük ressam arkadaşı, serginin sanatçısı Antje anahtar, çözücü rol oynuyor. Roman esas olarak Alexander’ın yıllar sonra bu sergi vesilesiyle evlerinde misafir ettikleri Antje’ye anlattıklarından, daha doğrusu itiraflarından oluşuyor. İkili bir yapı var. bir yandan yakın geçmiş, sergi dönemi anlatılıyor, diğer yandan Alexander’ın itirafları ile geçmişe dönülüyor.     
Sonja ve Alexander, sınıf arkadaşları. Münih’te aynı okulda mimarlık okumuşlar. Okul yıllarında aynı arkadaş grubu içindeler. Güzel ve başarılı Sonja’nın grup içindeki diğer erkeklerle kısa ilişkileri olmuş ama evlenmek, hayatını birlikte sürdürmek için Alex’i seçmiş. Bu seçilme bilinçli ve karşı tarafça da biliniyor.
Çünkü ilk bakışta rakiplerinin, diğer arkadaşlarının arasında Alex’in pek şansı yok. Sonja gibi üst sınıftan gelmiyor. Hırslı değil, okulda başarılı ama sınıf birincisi değil. Ama hepsinden daha yakışıklı. Sonja her şeyi planlı yapan bir kadın olarak geleceğini de planlamış. Kendi mimari bürosunu kuracak, başarılı olacak, çok para kazanacak. Kendi tasarladığı evde, yakışıklı bir erkek ve güzel bir çocukla örnek bir aile oluşturacaklar. Alex yakışıklı ama ortalama kişiliği ile Sonja’nın planı için en uygun eş. Çünkü Sonja tüm ilişkilerde olduğu gibi aile içinde de bir iktidar ilişkisi olduğunu, bir yöneten bir de yönetilen olması gerektiğini biliyor. Sonja yöneten olacaksa, yönetilmeye en uygun kişi de eşi olmalı. Seçenekleri değerlendiriyor ve kararını veriyor. Aşka, insan ilişkilerine kuralcı, yararcı yaklaşım.  
Alex için de Sonja uygun eş, hayat arkadaşı ve iş ortağı. Çünkü Sonja güzel, iyi eğitimli ve hırslı. Üstelik üst sınıf bir aileden geldiği için Alex’in sınıf atlamasını da sağlayabilir. Bir “kazan kazan” ilişkisi. Peki bunun içinde aşk nerede? Zira Sonja’nın tavırlarından evlilikte aşkın pek de önemli olmadığını anlıyoruz. Onun için görüntünün “mutlu aile”ye uygun olması yeterli. Aynada ikisinin de güzel görünmeleri, öpüşmelerinin güzel olması yeterli. Bunun içinde tutku aramıyor. O şekle, görüntüye önem veriyor. İçerikle pek ilgili değil.
Alex, Sonja ile evlenerek “doğru olanı” yapıyor ama gönlünden geçeni yapmadığını da ne kadar bastırsa da hissediyor. Peter Stamm, aşk üçgeninin üçüncü köşesini bu ruh haline ilintilendirerek kuruyor. Sonja’nın tam tersi bir kadın çıkartıyor Alex’in karşısına; Iwona. Arka kapakta çok iyi tanımlamışlar Iwona’yı, alıntılıyorum. “Silik, neredeyse çirkin, sessiz sedasız, ‘kendini birilerine, hatta kendine bile beğendirmeye dair her türlü umudunu yitirmiş’ gibi görünen Katolik, Polonyalı göçmen Iwona.”
Sonja da Iwona da Alex’in karar aşamasında, yani mezun olup hayatını kuracağı aşamada ilişkide olduğu kadınlar. Sonja, arkadaş grubunun en güzel kızı. Iwona bir birahanede gördüğü, arkadaşları ile iddialaşması sonucunda tanıştığı bir genç kız.
Alex ilk bakışta hoşlanmadığı, ortak hiçbir noktası olamayacağını düşündüğü Iwona’ya derin bir bağ ile bağlanır. Sonja ile evlenip kendi mimari bürolarını kurduktan sonra da zaman zaman Iwona’yı arar, onun suskunluğuna, yoksul odasına sığınır, bir anlamda kendini sağaltır. Çünkü ideal olarak verilen yaşam biçimi, geleceğe yönelik hedefler, eş, iş, aşk... hiçbiri ona uygun değildir. Bunu hiçbir zaman kendine itiraf edemez ama Iwona’ya her gidişinin nedeninin bu olduğunu hisseder. Sonja ne kadar maddeci, mimarlık mesleğinde simgelendiği gibi planlı, programlı ve iradeye inanan biriyse Iwona altı kalınca çizlen dindarlığı ile maneviyata, aşka ve kadere inanan biri. Tevekkülle sevdiğini, Alex’i bekliyor, o geldiğinde de mutlu oluyor. Bunca zamandır neredeydin demediği gibi, bir daha ne zaman geleceksin, diye de sormuyor. Sonuç olarak da varlığı ve karnındaki bebekle hem Alex’in hem de Sonja’nın geleceklerinde belirleyici oluyor.      
Peter Stamm Yedi Yıl’da (Temmuz 2018, çev. Regaip Minareci, Nebula yay.) bir aşk üçgeni anlatırken verili değerleri, çağımızın kişi olarak önümüze koyduğu hedefleri, mutluluk formüllerini, ideal eşleri ve ideal aileleri sorguluyor. Bir üst okuma ile Alex’in Sonja’nın hırslarının ve hedeflerinin kurbanı olduğunu düşünsek bile biraz derinleştiğimizde Alex’in hiç de olumlu bir kahraman olmadığını görüyoruz. Tıpkı Sonja gibi o da tercihler yaptı, ideal diye sunulan hayat biçimine yöneldi, yüreğinin değil aklının sesini dinledi. Dışarıdan bakınca mutlu ve başarılı oldu ama istediği hayat gerçekte bu olmadığı için sonuç olarak her açıdan mutsuz ve başarısız bir yaşam kurmuş ve sürmüş oldu.
Peter Stamm, İsviçre’nin son yıllarda en çok konuşulan yazarlarından biri olarak tanıtılıyor. Eserleri otuz yedi dile çevrilmiş. Alain de Botton, “İsviçre’nin yaşayan en büyük yazarı Peter Stamm’ın eserleri şiddetle tavsiye edilir” diyor.
Peter Stamm başarıya zor ulaşmış. İlk üç romanını yayıncılar reddetmiş. 29 yaşında dördüncü romanı Agnes yayımlanma şansına kavuşmuş. 1999’da Almanya’nın Fethi Naci’si Marcel Reich- Ranicki'nin Stamm’ın öykülerinden oluşan Blitzesi’i sezonun en önemli kitaplarından biri seçmesi ile üne kavuşmuş. Ondan sonra da hemen her yıl ödül almış, burslar kazanmış.Yanlış saymadıysam 18 kitabı yayımlanmış. Sahne ve radyo oyunları var. Velut bir yazar. Türkçede daha önce öykülerinden oluşan Böylesi Bir Günde (2009, İthaki yay.) ve Uçuyoruz (2010, İthaki yay.) romanı yayımlanmış.
Stamm kendi sözleriyle "insanlar ve insanlar arasındaki ilişkiler hakkında" yazıyor. İyi bir anlatıcı. Sade bir anlatımı var, zaman zaman biraz betimleme yapsa, biraz daha ayrıntıya girse diye düşünüyorsunuz ama okudukça minimalist anlatımı içinde ayrıntıları kaçırmadığı gibi ince ince işlediğini, insanın varoluşsal sorunlarını tartışmaya açtığını de farkediyorsunuz. 09.08.2018

Etiketler: ,


 

Sanatta KDV düşerse ne olur?



“Kültür ve sanat eserlerinden alınan yüzde 8 oranındaki Katma Değer Vergisi'nin (KDV) düşürülmesi için çalışmalara başlandı. Buna göre; başta edebiyat, sinema, tiyatro, opera ve bale olmak üzere kültür ve sanat eserleri ile etkinliklerinden alınan KDV yüzde 1'e indirilecek. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanan çalışmanın Meclis'te görüşülerek yürürlüğe girmesiyle birlikte uzun yıllardır kültür ve sanat eserlerinden alınan yüksek KDV de tarihe karışacak.”
Bu kısa ve öz haber geçen haftanın müjdeli haberiydi. Aslında Kültür ve Turizm Bakanları’nın yeni göreve geldiklerinde çözmeyi ilk vaad ettikleri sorun. Sanırım son 10 Kültür ve Turizm Bakanı da göreve geldiğinde aynı vaatte bulundu. 3. Kültür Şurası’nda da KDV’nin düşürülmesi gerektiği karara bağlandı. 6. Türkiye Yayın Kongresi’nin de benzeri kararları var.
Ama sanatta KDV’yi düşürme vaadini hiçbir Kültür ve Turizm Bakanı gerçekleştiremedi. Çünkü işin parasal boyutu var ve o aşamada Maliye Bakanlığı devreye giriyor. Onların da görüşü olumsuz oluyor. Bakalım, Yeni bakan Mehmet Nuri Ersoy’a bu iş nasip olacak mı?   
Sanatın bazı alanlarında % 8, bazılarındaki % 18 KDV düşürülürse sanat eserlerinin fiyatları da düşer, böylece de halk kültür ve sanat eserlerini daha ucuza edinir, izler diye düşünülüyor. Çünkü KDV’nin düştüğü oranın sanat eserinin fiyatına aynı şekilde yansıması gerekir. Mantık bunu söylüyor ama gerçek çok farklı.
Kitapta KDV % 8’dir ama bir kitabı üretmek için kullanılan girdilerin tamamında KDV % 18. Yayıncı % 18 KDV ödeyerek kitap üretir ama % 8 KDV ile satar. Arada % 10 KDV farkı oluşur. Bu fark Maliye Bakanlığı’nda birikir ve yayıncıya geri ödenmez. Bu geri ödeme yapılmadığı için de KDV’deki indirim kitap fiyatlarında bir düşüş sağlamaz.
Haberlerde yazıldığı gibi KDV % 1’e düşerse aradaki fark % 17’ye çıkar. Yayıncının KDV alacağı daha da büyür ama kitap fiyatları düşmez.
Zamanında bir kültür bakanımız kitapta KDV’yi % 1’e düşürmüş, yayıncılardan gelen tepkiler üzerine kısa sürede % 8 KDV’ye dönülmüştü. Yani yapılmamış bir şey değil. Yapılmayan KDV farkının geri ödenmesi.
Hatırlayacaksınız geçen Mart ayında dönemin Maliye Bakanı Naci Ağbal 1985’de yürürlüğe giren Katma Değer Vergisi Kanunu’nda devrim niteliğinde değişiklikler yapılacağını açıklamıştı. Sadece sanatta değil tüm sektörlerin biriken KDV alacakları mükelleflere geri ödenecekti. Ne oldu? Günlerce yazıldı, çizildi. Sonuçta tasarı mecliste görüşülürken bu geri ödeme maddeleri geri çekildi.
Üstelik diğer sanat sektörlerinde kitapta % 8 olan KDV oranından daha da yüksek ve ek vergiler var. Müzikte bu oran ÖTV ile birilikte % 21’e ulaşıyor. Sahne sanatlarında, film gösterimlerinde sadece KDV değil eğlence ve stopaj vergileri de mali yük yaratıyor. Müzik, sinema, gösteri sanatlarının temsilcilerinin beyanları KDV’yi düşürmenin yetmeyeceğini, eğlence vergisi ve stopajda da düzenlemeler yapılması gerektiğini gösteriyor. Sanatçı ve yazarlara ödenen telif ücretlerindeki yüksek KDV ve stopaj da maliyetleri artırıyor.
Kültür ve sanat eserlerine daha kolay ulaşmayı sağlamak kuşkusuz devletin görevidir. Bunun bir yolu da vergilerde indirime gitmek, sanat üretimine ayrıcalık sağlamaktır. Ama sadece kültür ve sanat ürününün KDV’sini düşürmekle bu iş başarılamaz. Kültür, sanat ürünlerinin üretimindeki KDV’leri de düşürmek gerekir ki bunlar fiyata yansısın. 08.08.2018

Cuma, Ağustos 03, 2018

 

“Ünlü olan Lolita, ben değilim”



İyi bir tesadüfle Robert Colla’nın derlediği Vladimir Nabokov’la Konuşmalar ile Nabokov’un türkçeye yeni çevrilen İhtişam’ını birlikte okuma fırsatı buldum. Yazarın eserine bakışı, onu konumlandırmak istediği yerle okurun, eleştirmenin eseri anlamlandırmalarının arasındaki benzerlikler, farklar belirginleşti.
Nabokov kendi hakkında konuşmayı, yazmayı pek sevmeyen biri. Daha önce de yazmıştım, eserleriyle bilinmek isteyen, tüm ününe rağmen kendini eserinin önüne koymayan has yazarlardan. Ketum. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını anlattığı otobiyografisi “Konuş Hafıza”da bu tavrını net olarak görürürüz. Konuş Hafıza (2011, İletişim yay.) iyi bir anlatıdır ama biyografi değildir. Nabokov’un yaşam öyküsü hakkında çok şey öğrenemezsiniz. O zaman da röportajlarında, söyleşilerinde nasıl davrandığını, neyi ne kadar anlattığını merak etmemek elde değil.
Tahmin edilebileceği gibi Nabokov çok fazla röportaj vermemiş. Az sayıda söyleşi yapmış ve seçme kişilerle görüşmüş. Önemli yayınlarda çalışan, mesleğinde başarılı gazeteciler, edebiyat eleştirmenleri ve araştırmacıları, bir zamanlar Nabokov’un öğrencisi olmuş, sonra onunla bağını kopartmamış akademisyen öğrencileri röportaj yapma şansına kavuşmuş.
Robert Colla’nın sunuş yazısına da alıntıladığı gibi Nabokov “ben bir dahi gibi düşünür, seçkin bir yazar gibi yazar, bir çocuk gibi konuşurum” diye düşünüyor. Uzun yıllar üniversitede ders vermesine rağmen derslerinde anlatacaklarının tamamını yazmış ve yazdıklarını derste okumuş ya da iyi bir tiyatrocu gibi ezberlemiş ve anlatmış. Bunlara espriler de dahilmiş. Zaten her zaman, her yerde olduğu gibi karısı Vera da yanındaymış ve herhangi bir aksama da Nabokov’a en ön sıradaki yerinden destek veriyormuş. Çünkü Vera Nabokov’un el yazısı ile yazdığı her şeyi olduğu gibi ders notlarını da daktilo ile temize çekiyormuş.
“Nabokov bu doğrultuda röportajcılardan sorularını kendilerine postalamalarını şart koşuyor, sonra cevaplarını yazıyor, onaylamadığı soruları da değiştiriyor veya siliyordu. Daha sonra sevgili karısı Vera metni tamamıyla daktiloya geçiriyor ve gazetecinin’söyleşi’yi alıp Nabokov’la buluşabileceği tarihi ayarlıyordu. Bu buluşmalar kısa sohbetler şeklinde olurdu, genellikle gazeteci yazılı cevapların daha da açılabilmesini ya da çoğaltılmasını isterken bir şeyler içilir ya da akşam yemeği yenirdi” diye anlatıyor Colla.
Nabokov’un cevapları üzerinde konuşabilme şansı söyleşilere doğallık katıyor kuşkusuz ama Nabokov her şartta söyleşinin son halini görmeyi ve nihai onayı vermeden yayımlanmamasını şart koşuyormuş.
Robert Colla’nın derlediği Vladimir Nabokov’la Konuşmalar’da (Haziran 2018, çev. Osman Akınhay, Agora Kit.) 1958’le 1977 yılları arasında yapılmış röportajlardan seçilmiş 28 tanesi yer alıyor. Lolita nihayet ABD’de yayımlanmış, hem okurdan müthiş bir ilgi görmüş, çok satmış, hem de çok eleştirilmiştir. Kitaplarının telif geliri ile geçinebilecek duruma gelen Nabokov üniversitedeki görevinden ayrılmış, karısıyla birlikte İsviçre’de Leman Gölü’nün kıyısında, Montrö’de klasik bir otelin çatı katındaki dairesine yerleşmiştir.
Röportajların odak noktasını kuşkusuz Lolita oluşturuyor ama Lolita’nın yazarını tanımaya çalışan, yaşam öyküsünü deşen sorular da ağırlıkta. En son ne yazdığı dışında diğer eserlerine odaklanan, onları anlamaya çalışan röportajcıların sayısı ise az. Amerika’ya göçünün nedenleri, kendini Amerikalı mı yoksa Rus yazar olarak mı hissettiği, ustaca kullandığı İngilizce, Fransızca ve Rusça dillerinden hangisinde daha rahat yazdığı, beğendiği ve nefret ettiği yazarlar gibi sorular da var.
Bir röportajlar kitabı olduğu için benzer sorulara verilen aynı cevaplar söz konusu ama toplamdan Nabokov’un hem yazar hem de kişilik olarak bir portresi de çıkıyor. Nabokov birer özdeyiş gibi dolaşan sözlerini de bu röportajlarda söylemiş.    
Robert Colla “en kavrayışlı konuşmaları Alfred Appel Jr. ile Herbert Gold gerçekleştirmiştir” diye yazıyor. Appel hem Nabokov’un gözde öğrencilerinden hem de ilk akademik Nabokovculardan, Cornell’da Nabokov’un yerine göreve gelen Herbert Gold da iyi bir romancı. İkisi de Nabokov’un eserlerini çözümlemeye çalışan, eleştirileri irdeleyen söyleşiler yapmışlar. Ben Alvin Toffler’in Playboy için yaptığı söyleşiyi ile Alfred Appel Jr.’in portre çalışmasını ve Alan Levy’nin gerçek bir söyleşi havasında gerçekleştirdiği röportajını da beğendim. Kitap genç gazeteci adayları için röportaj nasıl yapılır ve nasıl yapılmaz sorusunu anlamaları için de örnek niteliğinde.
Nabokov İhtişam’ı (Temmuz 2018, çev. Sabri Gürses, İletişim yay.) 1932’de Paris’te yayımlatmış. Rusça yazdığı romanlardan. Rus anne ve İsviçreli bir babadan doğmuş Martin Edelweiss’ın devrim başlayınca annesi ile birlikte Rusya’dan İsviçre’ye amcasının yanına kaçışını, daha sonra da Cambridge’de okurken yaşadıklarını anlatıyor. Bir aşk üçgeni de var. Bu üçgen kırtılınca da tutkulu ama çoğunlukla kırık bir aşka dönüşüyor. Martin sevdiğinin peşinden Berlin’e gidiyor. Beraber yaşayacakları düş ülkeler yaratıyor.  
Nabokov’un Konuş Hafıza’da anlatıklarıyla, kendi yaşam öyküsü ile birçok benzerlikler bulmak mümkün ama Nabokov’un önsözde ve röportajlarda bu hususu reddettiğini de tahmin edebilirsiniz. İngilizce çeviriye yazdığı, Türkçe baskıya da alınan önsözde “Martin benim uzak bir kuzenim sayılabilir” diyor ve bazı anıları, hoşlandığı hoşlanmadığı şeyleri paylaştığını ama nihayette farklı bir kişilik yarattığını yazıyor. Ama bana Martin, Nabokov’a uzak bir kuzenden daha yakın geldi. Nabokov’un röportajlarında da ısrarla belirttiği yaşam öyküsünün romanlarına yansımadığı tezi bir yazar arzusu gibi görülebilir, ama tam anlamıyla gerçek değil.   
İhtişam 1971’de Nabokov’un bazı düzeltmeleri ve redaksiyonu ile oğlu Dimitri Nabokov tarafından İngilizceye çevrilmiş. İletişim Yayınları ise Rusça ilk baskıyı çevirtmeyi tercih etmiş. Bu tercihin nedenini keşke kitabın girişinde açıklasalardı. Nabokov’un nihai metni neden esas alınmadı?
İhtişam anlatımıyla da görkemli bir roman olması arzusuyla yazılmış. Betimlemeler, ruh halleri imgesel bir anlatımla, derin çözümlemelerle veriliyor, anlatımın gel gitleri de dikkate değer. Nabokov kitaplığınızda İhtişam mutlaka yer almalı.  02.08.2018    

Etiketler: , ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?