Perşembe, Mart 19, 2015

 

Bir Ceset Bir Söz



Şair Gülce Başer’in ilk düz yazı kitabı bir polisiye. “Bir Ceset Bir Söz” genç bir kadının kocasını evde ölü olarak bulması ile başlıyor, sıradan gibi görünen polis soruşturması öldürülen kişinin gerçek kimliği ortaya çıkınca soluk soluğa bir ajan kovalamacasına dönüşüyor. Bu kovalamaca sırasında kitabın adının aksine cesetlerin sayısı artıyor.
Cinayete mi kurban gittiği yoksa intihar mı ettiği soruşturulan Ahmet Gürsoy görünüşte sigorta acentesi sahibidir. Eve döndüğünde kocasının cesedi ile karşılaşan Nihal de bir ana okulunda öğretmendir. Kocasının intihar etmiş olabileceğine ihtimal vermez, ilk şoku atlattıktan sonra da kocasının öldürülmüş olması gerçeğini ise oldukça soğukkanlı karşılar.
Bir yandan cinayet soruşturulurken diğer yandan Nihal’i, kocası Ahmet’i tanımaya başlarız.
Nihal, orta sınıfın üst kesiminden modern bir muhafazakâr. Ahmet’in ilk eşi Mehtap’la telefon numarasını ezbere bilecek kadar iyi bir ilişkileri var.
Ahmet’le ilgili olarak ilk öğrendiğimiz bilgi bir “dergâh”a bağlı olduğu. Yanında çalışan en güvenilir adamı Nazif de aynı dergâhtan. Ahmet öksüz ve yetim bir çocuk olarak dergâha gelmiş. “Şeyh hazretleri ona öz oğlu gibi sahip çıkmış, onu yetiştirmiş, sonunda da evlendirmişti.” Bu nedenle de Ahmet’in dergâha bağlı Mehtap’tan ayrılıp Nihal’le evlenmesi olumlu karşılanmamış ve Nihal dergâha kabul edilmemiş.
Bir polisiye okuyorsanız ve ortada bir ceset varsa ilk sayfadan başlayarak “katil kim?” diye sormaya başlarsınız. Nihal’in aşırı soğukkanlılığı, bu cinayeti bekliyormuş gibi davranması onu ilk ve en önemli şüpheli haline getiriyor. İkinci şüpheli de dergâh’a bağlı biri olabilir. Dergâhın Ahmet’in yanında bulunan adamı Nazif ikinci şüpheli. Nihal’in onun Ahmet’e gönülden bağlı olduğunu belirtmesi bu şüpheleri dağıtmak ve ilk sayfadan katilin bulunmasını önlemek için bir tedbir de olabilir. Tabii Nihal de, Nazif de ilk sayfalarda katil adayı olarak öne sürülerek esas katilin okuru ancak son sayfada bulması da istenmiş olabilir. Olağan şüphelilere dikkati çekip en akla gelmeyecek birinden katil yaratmak da cinayet romanlarında sıkça rastlanan bir durum.
Zaten ilk eş Mehtap’ı tanıyınca onun da Ahmet’i öldürmek için yeterince sebebi olduğunu düşünüyorsunuz. Ama daha 16. sayfada cinayeti soruşturmakla görevli polisin değerlendirmelerini okuyunca tüm katil zanlılarını listeden çıkartmak da olası. Ahmet Diyarbakır doğumlu bir Kürt’tür. Yetimhanede yetişmiştir. 1992 – 2005 tarihleri arasında emniyette Özel Harekâtta görev yapmıştır. Yanında 12 kişi çalıştıran, binlerce müşterisi olan başarılı bir sigortacıdır. İhale hukuku ve uluslararası güvenlik konularında devlet kurumlarına danışmanlık da yapmaktadır. Yani özel harekâtçılıktan sonra devletle ilişkisi kopmamış, belki de başka bir boyuta geçmiştir.
Bu biyografiye bakılırsa bir çok cinayet nedeni olabilir. Sigortacılık işleri nedeniyle yaşanan bir olay, belki mafya ile kurulmuş bir ilişki, özel harekât döneminden kalma bir hesaplaşma ya ad öç alma, ihallere yapılan danışmanlık nedeniyle çıkan bir anlaşmazlık, uluslararası güvenlik konusunda danışmanlık yaparken elde ettiği bir bilgi ya da kurduğu bir ilişki cinayet nedeni olabilir.
Ahmet’in çok fazla araştırılmadan ortaya çıkan ve hemen okura bildirilen kimliği ile cinayet nedeni sayısı bu kadar çoğalınca Gülce Başer bazı zanlıları ilerleyen sayfalarda temize çıkartıyor ya da gözardı etmemizi sağlıyor.
Emekli de olsa halen devlete hizmet veren bir polisin bir dergâhla ilişkisi aslında oldukça da güncel ve tartışlan bir sorun. Cemaatlerin devlet içinde nasıl örgütlendikleri sorgulanıyor. Gülce Başer’in ilerleyen sayfalarda değindiği gibi devletin özellikle emniyette kadrolarını oluştururken özellikle böyle dini bağlılıkları olan gençleri tercih etmiş olması olasılığı da var. İlk eşle, ilk eşten olan çocuklarla ilişkiler, yeni eşe dergâhın ve çevredekilerin tepkisi gibi konular da eklenince başlı başına bir roman konusu. Hele buna bir de dergâh içi ilişkiler, güç ve iktidar mücadelesi eklenirse. Gülce Başer bu konulara sapıp romanın yörüngesini kaydırmak istemediği için olsa gerek dergâh etkisini pek sorgulamıyor ve gititkçe silikleştiriyor.
İlk eş Mehtap ve ailesinin ikinci eş Nihal’e tepkilerinden söz ediyor ve iki kadının barış ortamını nasıl sağladılarını da anlatarak bir anlamda Mehtap’ı da şüpheli konumundan çıkartıyor. Bunları yapmasa roman iyice karmaşıklaşacak ve okurun izlemesi zorlaşacak. Doğru bir tercih. Belki ilk bölümlerde bu konulara daha az değinilse önce dağıtıp sonra toparlama gereksinimi de olmayabilirdi.
Nihal ise olağan şüpheli olmaya devam ediyor ve onu tanıdıkça şüphelerimiz daha da artıyor. Nihal üniversite yıllarında Ahmet’i bir polis memuru olarak tanımış. Polis kimliği itici geldiği için uzak durmaya çalışmış ama Ahmet’in sürekli ilgisi, kalpten geldiği belli olan aşkına zaman içinde karşılık vermiş. Öyle aşık olmuş ki Ahmet’le birlikte olabilmek için yaşam biçimini değiştirmiş. Ahmet’in isteği üzerine örtünmüş. Yaşam biçimini değiştirme nedeni ortadan kalktığı, kocası öldüğü için başını açıp eski yaşamına dönmeyi de bir olasılık olarak düşündüğünü kendisini sorgulayan polise söyleyecek kadar da açık sözlü.
“Bir Ceset Bir Söz” (Şubat 2015, Remzi Kitabevi) tek bir bakış açısından anlatılmıyor. Roman üçüncü tekilde gelişiyor ve bakış açıları değişiyor. Nihal’in bakışından, cinayeti soruşturan polislere, oradan Ahmet’in kendisi gibi özel harekâtçı yetimhane arkadaşının bakışına geçip tekrar Nihal’e dönebiliyoruz. Böylece olay tüm açılardan anlatılmış oluyor.
1990’lı yıllar OHAL’lerle, faili meçhullerle çok karanlık. Ahmet de o yıllarda görev yapmış ve Kürt kökenli bir özel harekâtçı olarak büyük bir olasılıkla olayların merkezinde yer almış. Ama Gülce Başer bu konuya da odaklanmıyor. Ahmet’in geçmişi bu açıdan sorgulanmıyor. Daha çok Ahmet’in bugünü ile ilgili. Soruşturma ilerledikçe Ahmet’in ihale danışmanlığı yapacağım diye yurtdışına gittiğinde aslında istihbarat için görev yaptığını anlıyoruz. Sigortacılık Ahmet’in istihbarattaki “ajan”lığını perdeleyen bir iş. Ahmet’in istihbarat görevinde elde ettiği bir bilgi nedeniyle yabancı ajanlar tarafından etkisiz hale getirilmiş olması da bir olasılık olarak ortaya çıkıyor. Yani sayfalar ilerleyip Ahmet’in gerçek kimliği ve cinayet günü neler yaptığı, kimlerler görüştüğü ortaya çıktıkça cinayet zanlılarına yenileri katılıyor ve bazıları da listeden düşüyor. Listede sürekli kalan tek isim genç eş Nihal.
Gülce Başer cinayeti polisin soruşturmasını onların bakışı ile anlatırken emniyetin iç işleyişine de değiniyor. Bir cinayet dosyasının ne kadar kolay kapanabileceğini görüyorsunuz. Olayı soruşturan polislerin ısrarı olmasa ya da yukarıdan bir emir gelse Ahmet’in ölümü de intihar olarak nitelenip kapatılan dosyalardan biri olacak. Öte yandan polislerin ağır iş koşulları, yaşam şartları, özel hayatları da soruşturmayı etkiliyor. Gülce Başer bir kadının polis olarak görev yapmasının ne kadar zor olduğunu, nasıl bir ayrımcılığa uğrayabileceğini, hamile kalmak gibi çok normal bir gelişmenini bile kadın polisi işimi kaybedeceğim endişesine kaptırabileceğini bir yan öykü olarak anlatıyor.
Cinayetin nedeninin ortaya çıkartılamaması ve katilin yakalanamaması da bu polis memurlarının iş ve yaşam şartlarından kaynaklanan bir dizi dikkatsizliği sayesinde oluyor. Olağan şüpheli Nihal gereğinden fazla bilgiye sahip olmasa ve tabii Ahmet bir gün başına bir şey gelebileceği düşüncesi ile karısına bir takım bilgi ve görevler vermese cinayetin aydınlanması olası değil. İstihbaratçı Cihan’ın kardeşi saydığı Ahmet’in katillerini bulmak konusundaki kararlılığı da Nihal’e en önemli destek.
Gülce Başer’in ilk romanı “Bir Ceset Bir Söz” iyi kurgulanmış, merakla okunan, güncel konuları da işe katarak devletin kurumlarını sorgulayan, kadının günlük yaşamda ve iş hayatındaki yaşadığı sorunlara dikkati çeken bir polisiye. Üstelik polisiye edebiyatımıza yeni bir kadın kahraman da kazandırıyor. Nihal’in yeni maceralarını merakla bekliyeceğim.    
19.03.15      

Etiketler: ,


 

Haldun Taner Sokağı



Davetiyedeki adres şöyle “Haldun Taner Sokağı No: 11”. Haldun Taner sokağında Haldun Taner sergisi açılıyor. 16 Mart’taki anma toplantısı ile başlayarak bir ay boyunca Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi’nde “Haldun Taner 100 yaşında” sergisi yer alacak. Haldun Taner’in fotoğrafları, özel eşyaları ve kitaplarının yanı sıra hayatının belirli dönemleri, ilgi alanları ve edebi yolculuğu izlenecek.
Aynı günlerde Bursa Kitap Fuarı’nda da Haldun Taner anılacak, konuşulacak. Yaşamı, fotoğrafları, aile albümü ve eserlerinden metinler Haldun Taner 100 Yaşında” sergisinde okurlarla buluşacak.
Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, Haldun Taner’in yeni yayıncısı. Serginin açıldığı günlerde Haldun Taner’in “Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu” (öykü), “Keşanlı Ali Destanı” (oyun) ve “Koyma Akıl, Oyma Akıl” (düzyazı) kitaplarının yeni basımları da YKY’den çıkmış olacak.
“Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu” en sevdiğim kitap adlarından biridir. Yağmurlu günlerde işyerime giderken, Şişhane durağında indiğimde hep bu kitap adı aklıma gelir ve büyük ustayı anarım.
Haldun Taner’i bir süredir sadece adına verilen “Haldun Taner Öykü Ödülü” ile anar olmuştuk. Onun yazarlığından, öykülerinin tadından, tiyatro eserlerinin öneminden ancak edebiyatla yakından ilgilenenler söz ediyordu. Yüzüncü yaş bir anlamda yeniden buluşma da olacak. 
Haldun Taner, 16 Mart 1915 doğumlu. Biyografisinde öykücü, tiyatro yazarı, öğretim üyesi ve gazeteci diye yazıyor.  Ama yaşamına çok daha fazla iş sığdırmış. Sanat tarihi, Türkoloji ve tiyatro eğitimi almış. Yazarlığa 1938 – 42 yıllarında yazdığı radyo skeçleri ile başlamış. İlk öyküsü “Töhmet” 1946’da Yedigün dergisinde yayımlanmış. Öykülerindeki konu zenginliğine, mizah yanının gücüne ve toplumcu eleştirel yönüne dikkat çekiliyor. Behçet Necatigil; “Taner gücünü gözlem, mizah ve yergiden alan, konuları büyük şehrin tipik ve türedi yaşamlarından gelme hikâyeleriyle tanındı” diyor.
Haldun Taner’in “Sancho’nun Sabah Yürüyüşü” adlı kitabını okuduğumda ortaokul çağlarındaydım. Anlatımdaki rahatlık, mizahındaki ince eleştiriye hayran olmuş, diğer kitaplarının peşine düşmüştüm. Klasik öykünün dışında, betimlemelere, çözümlemelere yer vermeyen ama en ince ayrıntıları okurunun belleğine çizen bir anlatımı vardır Taner’in. Modern bir öykü anlayışı ile yeni teknikler deneyen bir öykücüdür. Öykülerinde Bergsoncu zaman anlayışını kullandığına, geçmişle şimdi arasındaki geçişlerdeki ustalığına dikkati çekiliyor. Bir kurgu ustası. Okur olarak aklımda kalan ise en hüzünlü öyküsünün bile yaşam sevinci ile dolu olduğudur.
Haldun Taner iyi bir öykücü olmasının yanında büyük bir tiyatro yazarı. “Keşanlı Ali Destanı”, “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı”, “Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım” klasikleşmiş oyunlarından. “Keşanlı Ali Destanı” Türk tiyatrosunun ilk epik oyunu sayılıyor. Haldun Taner, Brehtci bakış açısıyla yüzde yüz yerli oyunlar yazmış bir usta.
Haldun Taner, güncel konuları ele alan, politik ve toplumsal hiciv yapan kabare tiyatrosunun da Türkiye’deki öncüsü. Zeki Alasya’yı, Metin Akpınar’ı, Ahmet Günhan’ı ve Kemal Sunal’ı unutulmaz Devekuşu Kabare Tiyatrosu sahnesinde onun sayesinde tanıdık.  
Şimdi gazetelerde rastlanmaz olan deneme tadındaki köşe yazılarının da büyük ustalarındandı.
Haldun Taner’in yüzüncü yaşı için yapılan etkinlikler bu büyük bir usta ile yeniden buluşmak ve kitaplarını yeniden okumak için iyi bir fırsat.   
18.03.15

Etiketler: ,


Perşembe, Mart 12, 2015

 

On Kadın, Bir Hayal



Atilla Birkiye “On Kadın, Bir Hayal”de yaşlanmakta olduğunu hisseden bir Don Juan’ın yaşadığı aşk kırgınlıklarını anlatıyor.
Ömrünün sonbaharında olduğunu düşünen bir adam. Yalnız yaşıyor. Atilla Birkiye’nin romanlarının değişmez mekânı İstanbul’da, Boğaz’a bakan bir evde... “Aşk o eve hiç uğramadı, ne kadar çok beklediysem, ne kadar çok umut ettiysem. Boğaz’ı her ân içime çektiğim o eve uğramadı...” diye başlıyor roman. Ömrü boyunca yaşadığı karşılıksız aşklarının bir bilançosunu çıkartıyor. On kadınla kuramadığı aşk ilişkisini anlatıyor. O aşk kırgınlıkları yüreğini dağlıyor, yalnızlığı daha da artıyor.  
Kitabın arka kapağında “İnsan bir ömre kaç aşk sığdırır?” diye soruluyor. En az on aşkı yıllar sonra bile “O aşkları niye yaşayamadım? Nerede yanlış yaptım?” diye sorgulayan, “zamanında verilmeyen bir öpücüğün, tutulamayan bir elin, çalmayan bir telefonun izini sür”en birinin yaşamına onlarca aşk girdiğini düşünmeden edemiyor insan. O nedenle de “Don Juan” diyorum.  
“On Kadın, Bir Hayal” (Şubat 2015, Literatür yay.) lise çağlarında yaşanan karşılıksız iki aşk öyküsü ile başlıyor. İlk gençlik çağlarının çekingenliklerini, kendi kendine gelinle güvey olup bir türlü aşkın ifade edilememesini anlatıyor Atilla Birkiye. Sonra araya bir Dubrovnik öyküsü giriyor. Yine bir kırık aşk öyküsü okuyacağımızı düşünüyoruz. Öyle de başlıyor. Bir aşkın ilk adımlarını atmak umuduyla gelmiş. Dubronvik’te buluşalım kadını umutla bekliyor. Ama araya Beşir Fuat’ın daha önce hiç yayımlanmamış bir kitabını bulma çabaları da giriyor. Üstelik romantik şiire hiç de sıcak bakmadığı bilinen Beşir Fuat’ın şiirlerinden oluşan kitabının el yazmalarını gün ışığına çıkartmak amacında. Bir taşla iki kuş vurmak istiyor.
Bu öyküyü yarım bırakıp bu kez 80’li yıllarda, 12 Eylül Askeri Darbesi ertesinde filiz veren evli, üstelik başka bir erkekle de ilişkisi olan bir genç kadınla yaşadığı bir karşılıksız aşka geçiyor. Anlatıcı kahramanımız “kararlı” bir âşık. İlgi duyduğu kadınların evli olması  ya da başka biriyle aşk yaşamaları onu caydırmıyor. Yavaş yavaş yakınlaşıyor, dostluklarını kazanıyor, o dostluğu aşka doğru çevirmeye çalışıyor. Sabırlı. Yıllarca bekleyebiliyor. Âşık olduğu kadının yeni ilişkilere girmesi, başka birine âşık olması da onu caydırmıyor. O aşk da bir gün biter, yine bana döner ve ben ona aşkımı ifade ederim, diye düşünüyor herhalde. Böylesine kararlı ve gözükara olmasına rağmen bir o kadar da çekingen. Bunun nedeni olarak da yıllarca sabırla ve yılmadan kurduğu ilişkinin yanlış bir hareketle onarılmayacak biçimde bozulabilecek olmasını gösteriyor ama bence yapısı böyle, tereddütlerin adamı. Nitekim öyle bir ilişki de yaşıyor. Yıllarca tüm reddedilmelere karşın bağını sürdürmeyi başardığı bir ilişkisini birlikte aynı evde sürdürme aşamasına gelmişken “göbeklenmişsin, kilo almışsın” diyerek kadının karınına bir şaplak atınca bu densizliğinin cezasını terk edilerek çekiyor.    
Atilla Birkiye önceki romanlarında ve özellikle denemelerinde aşka bakışını açıklarken "aşk bir kadının bedeniyle başlar" diyor ve "aşk karşılıklı sevmektir, dokunmak, sevişmektir; gerçek aşk paylaşmaktır, hayatı ve daha fazlasını" diye ekliyordu. “On Kadın, Bir Hayal”de yaşanan karşılıksız aşklarda da kitabın anlatıcı kahramanı kadınlara bu anlayışla tutuluyor, âşık oluyor. Önce kadının bedenine, duruşuna, bakışına, hatta saçlarına tutuluyor. Özellikle ilerleyen yaşlarda yaşanan öykülerde cinsellik iyice ağır basıyor. İlişkiler sevişmeyle sonuçlanmadığı müddetçe anlatıcı kahraman onun aşk olduğuna inanmıyor. Hatta birkaç öyküde anlatıcı âşık olduğu kadınla sevişmesine rağmen yine de ikna olmuyor. O sevişmenin cinsel ilişki ile sonuçlanmamış olması nedeniyle aşk olamayacağını ya da aşka dönüşmediğini düşünüyor.
Anlatıcı kahraman yalnız yaşamayı seçmiş bir insan. Ellili yaşlarda, altmış olmak üzere. Bir çok yaşam ilkesi var. Aşka, insan ilişkilerine bakışında kanıları pekişmiş gibi. Gibi diyorum çünkü aşk ilke kabul etmez. Nitekim öyle de oluyor. Tutkuyla bağlandığı kadınla birlikte aşkını yaşamak için bu ilkelerden vazgeçmeye de razı. Örneğin ilke olarak evlilik kurumuna karşı olsa da eğer sevdiği kadınla yaşadığı ilişkiyi aşka yani sevişme ve cinsel birleşme de içeren bir hale geçirmeyi sağlayacaksa evlenmeye razı. Aynı şekilde çocuk fikrine çok uzak olduğunu söylese ve kadınların çocuk doğurma arzusunu hoş karşılamasa da yine gerçek anlamda aşk için çocuk sahibi bile olabilir.  
İki – üç öyküde bir Dubrovnik’e dönüyoruz. Dubrovnik öyküsünün “roman”ı oluşturan on karşılıksız aşk öyküsünün birleştirici anlatısı olarak yazıldığını düşünüyorum. Ama kahramanımız anlatmaya Dubrovnik’te değil “İstanbul’da, Boğaz’a bakan bir evde” başladığı için bu duygu oluşmuyor. Trajik intiharıyla belleklerde yer eden Beşir Fuad’ın kitabının izini sürmek de romanın genel yapısı ile bir bağ kurmuyor. Kopuk kalıyor. Dubrovnik’te beklenen kadının öyküsü de anlatılmayıp sadece beklenti hali, yaşanan ıssızlık duygusunun üzerinde yoğunlaşıldığı için bu parça parça anlatılan öykünün diğerleri ile bağdaşması iyice zorlaşıyor. Bu öykü ya tamamen çıkartılmalıydı ya da daha ayrıntılı işlenip romanın diğer anlatıları ile bağlar kurması sağlanmalıydı, diye düşünüyorum.
Kitaba roman denmesini tırnak içine aldım çünkü aslında tek bir kahramanı olan ve o kahramanın ağzından anlatılan on ayrı öykü anlatılıyor ki son yıllarda bu tür öykü kitaplarına sıkça rastlanıyor. Belki roman yerine anlatı denebilirdi.               
“On Kadın, Bir Hayal”i arka kapakta tanıtırken “karşılıksız aşkların kitabı; aynı zamanda anlatım dilini "zorlayan" bir roman” denmiş. Atilla Birkiye, kısa ve öz yazmayı seven bir romancıdır. Minimalist bile diyebiliriz. Bu kitapta bu minimalist anlayışını değiştirmiş ve okurun da dikkatini çekmek amacıyla bu durum kitabın arka kapağında belirtilmiş.
Atilla Birkiye “lirik” bir anlatımla yazmasının yanında çok uzun cümleler de kuruyor. Sanırım bu uzun cümleleri kahramanının ikircikli ruh halini okurun daha iyi kavraması için tercih etmiş. 124. sayfadaki “Güneş batmak üzere” diye başlayan 14 satırlık cümle bunun tipik bir örneği. Sevdiği kadınla buluşmaları, birlikte geceyi geçirmeleri, bu sıradaki ruh hali, kadının gitmesinden sonra hissettiği yalnızlık ve terk edilmişlik duygusu ve nihayet tamamen ayrıldıkları anlatılıyor. Bu cümleyi daha önceki Birkiye metinlerinde okusaydık sanırım en az on cümleden oluşan bir paragraf okumuş olurduk.
Bu uzun cümleler kahramanın düşünürken değişen ruh halini anlamamıza yardımcı olsa da okuru yoracağını düşünüyorum. Anlatımın lirikliğiyle birlikte okumanın daha da güçleşeceği, bu tür cümleleri ayrı bir dikkatle okumak gerkeceği de bir gerçek. Ayrıca, Türkçe’nin doğru kullanımını önemsediğimi bildiğim Atilla Birkiye’nin bu uzun cümlelerde yazım kurallarına pek aldırış etmediğini, noktalar bir yana virgüllerde de cimri davrandığını da söylemek olası.       
“On Kadın, Bir Hayal”deki on öyküde yaşamını aşklarla kurmuş, aşklarla varolmuş bir erkek artık tamamen yalnız kaldığı bir yaşta hayal ettiği aşkı bulamadığı on kadının öyküsünü şiirsel bir dille ve ağır basan hüzünle anlatıyor.   
12.03.15

Etiketler: ,


 

Yaşar Kemal Adana’ya kırgın mıydı?



Yaşar Kemal’in ölüm haberi geldikten sonra sosyal medyada en çok dile getirilen taleplerden biri her ile bir Yaşar Kemal Heykeli yapılmasıydı. Heykel sevmeyen bir toplum çok sevdikleri bir yazarın heykelinin yapılmasını talep ediyordu. Hele Yenikapı’daki Yaşar Kemal heykelinin başına gelenleri anımsayınca... Aylar önce Atilla Birkiye, Yenikapı’daki heykelin inşaat alanının ortasında kaldığını, mihrabını hasar gördüğünü yazdı Radikal’de. Heykeli yaptırdığı söylenen Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan da, heykelin dikildiği alandan sorumlu olan İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nden de hiç ses çıkmadı. Yaşar Kemal’in ölümü ile bu konu tekrar gündeme geldi. Sosyal medyada “Yaşar Kemal Heykeli’ni kurtaralım” haykırışı çığ gibi büyüdü. Gazeteler heykelin durumunu haber yaptı.
Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş büyük ustanın cenazesinde en ön sırada omuz omuza saf tuttular ama ağızlarından yine heykelle ilgili tek söz çıkmadı. Geçen hafta yazar ve sanat örgütlerinin “11 Mart’ta Yaşar Kemal’e Yürüyoruz” çağrısı gelene dek de suskunluk sürdü. Sonra heykeli yapan heykeltraş Metin Yurdanur, eserin taşınması için belediyenin kendisiyle temasa geçtiğini açıkladı. Mart ayı sonuna kadar heykel 500 metre ileriye bir parkın içine taşınmış olacakmış.
Biz millet olarak önemli yazarlarımıza, sanatçılarımıza, bilim adamlarımıza yaşarken değer vermeyiz. O değerli insan ölünce adını yaşatmaya çalışırız. İnşaat alanının ortasında bile olsa Yaşar Kemal Heykeli’nin varlığı büyük ustanın bu anlayışı kırdığını düşündürelebilir. İnternette arama yaptığımızda İstanbul Esenyurt, Ankara Sincan, Bozüyük, Çorlu ve Burhaniye’de Yaşar Kemal Caddesi, İstanbul Esentepe’de Yaşar Kemal Çocuk Parkı ve Batman’da Yaşar Kemal Kent Ormanı olduğunu görüyoruz. Yaşar Kemal adına bir üniversite, kütüphane ya da kültür merkezi yok. 
Yaşar Kemal, Adana’nın hemşehrisi olmakla övündüğü en önemli isimlerdendir. Ama bu sevgi yaşarken Yaşar Kemal’e duyulan saygıyı ifade edecek bir biçimde belirtilmemiş. Adana belki de devlet büyüklerinin, sanatçılarının adlarını caddelere, bulvarlara en çok veren il. Turgut Özal, Kenan Evren, Alpaslan Türkeş ve Barış Manço bulvarları haritada ilk bakışta gözümüze çarpıyor. Kent için önemli olduğu anlaşılan birçok kişinin ve şehitlerin adı cadde ve bulvarlara verilmiş. Yaşar Kemal’in adı geçmiyor. Sadece Yaşar Kemal Yürüyüş ve Koşu Parkuru” var. Yaşar Kemal’in doğum yeri Hemite’nin bağlı olduğu Osmaniye’de de durum aynı, bir çok ünlünün adı caddelere verilmiş ama Yaşar Kemal yok. Çukurova Kitap Fuarı’nın açılışına onur konuğu olarak davet edildiğinde Adana’ya gitmek istemediğini söylemesinin nedeni bu duruma duyduğu kırgınlık mıydı, diye düşünüyorum şimdi.
Çukurova Belediye Başkanı Soner Çetin Yaşar Kemal’in adını büyük bir kültür merkezine vereceklerini açıklarken “Keşke yaşarken yaşatabilseydik ama yetişemedik. Önemli olan insanlığa katkı yapmış isimleri yaşarken yaşatmaktır” demiş. Seyhan Belediyesi de mevcut Kültür Merkezi’nin adını ‘Seyhan Yaşar Kemal Kültür Merkezi’ olarak değiştirecekmiş.
Adana Büyükşehir Belediyesi’nden ise henüz ses yok. Yaşar Kemal’in kabrine Adana toprağı getiren Hüseyin Sözlü gerçek bir edebiyatseverdir. Hüseyin Sözlü bir kültür merkezine ya da bulvara Yaşar Kemal adını vermenin yetmeyeceğini takdir eder. Bakalım büyük ustanın adına yaraşacak ve Dünya’da ses getirecek ne projeler açıklayacak.      
11.03.15  

Etiketler:


Cuma, Mart 06, 2015

 

Perihan’la Alâkadarlar Cemiyeti



Ferat Emen kendini gizleyip yapıtı ile okuru başbaşa bırakmak isteyen yazarlardan. Biyografisi gayet kısa ve öz; “1972 yılında doğdu. İstanbul’da yaşıyor.” Yeni yazarlar arasında çok yaygın olan bu tavır “Benim yaşam öykümü bilmenizi istemediğimi bilin” diyor. Hiç bilinmek istemeseler kitaplarına biyografi koydurmazlardı. Kitabın başına biyografi koyan yayınevine de bu işe ikna olup sayfanın tamamını dolduran usta yazarlara da bir mesaj yolluyorlar. Esas olan yapıttır yazanın kimliği değil, diyorlar. 
Elli bin çeşit kitabın yayınlandığı, birçoğunun okurla karşılaşmak bir yana kitapevine bile ulaşma şansı bulamadığı bir ortamda yapıtın varlığını fark ettirmesi kolay olmuyor. Dergilerde yayımlanan öyküleri ise dergi editörleri dışında hemen hiç kimsenin okuduğunu sanmıyorum. Belki bir göz atılıyor, o kadar. Son on yılda dergilerde yayımlanan bir öykü hakkında konuşulduğunu duymadım. Ferat Emen’in dergilerde yayımlanan öyküleri de birçok iyi öykü gibi es geçilmiş. O da biyografisine “dergilerde öyküleri yayımlandı” cümlesini koymadığı gibi öykülerini önce dergisinde yayımlayıp sonra kitap olarak çıkartan editörüne de bir vefa hissi duymamış. Son dönem yazar adaylarında sıkça rastladığımız gibi ilk kitabıyla hemen ortaya çıkmış gibi yapmak istemiş. “İstemiş” dememin nedeni 24 Haziran 2013’de “Kitap Galerisi” adlı blog’a verdiği röportajda söylediği okuru ajite edecek sözleri (kitapgalerisi.blogspot.com.tr/2013/06/ferat-emen-roportaj.html). Dikkatli okurlar olduğunu biliyor olmalı.
“Hiç ortada olmamak”, “fotoğrafının bile bulunmaması” Dünya yayıncılığında yazar tanıtma yöntemlerinden. Ferat Emen de bu tanıtım yönteminin farkında olmalı ki bir röportaj ve internette dolaşan bir fotoğrafla bu yöntemlere yüz vermeyeceğini belli etmiş. Zaten öykü kitapları için kampanya yapan, tanıtım ve pazarlama için uğraşan yayınevleri de yok. Öykü kitapları daha çok iyi edebiyat yayımlama arzusunu tatmin ve tabii “bu iyi öykücü iyi bir roman yazabilir” umudu ile yayımlanıyor. Ferat Emen’le ve kitaplarıyla ilgili bir kampanyaya rastlamadım.  
İyi okurlar kadar hiçbir şeyi kaçırmayan editörler de var. “Perihan’la Alâkadarlar Cemiyeti”ne (Aralık 2014, Everest yay.) Ömer Erdem dikkatimi çekti. Ferat Emen’in ikinci kitabı olduğunu da anımsattı. Bir anlamda bu iyi yazarı atlamışsın, uyarıyorum, demiş de oldu.
“Perihan’la Alâkadarlar Cemiyeti”nin başında yer alan kıpkısa biyografinin ikinci cümlesi “Daha önce Notos Yayınları’ndan “Hüsniye Hanımın Ağzı” isimli kitabı çıktı” şeklinde. 2013’de yayımlanan “Hüsniye Hanımın Ağzı”nı sanıyorum bir ödül vesilesi ile okumuş olduğumu bu cümle sayesinde anımsadım. Kitapta günümüzde hâkim öykü anlayışından farklı öyküler vardı.
Günümüzde hâkim öykü anlayışı derken tabii ki dergilerde ve öykü kitaplarında yer alan başka bir deyişle “vasat”ı oluşturan öyküleri kast ediyorum. Neredeyse yirmi yıldır, büyük şehirde yaşayan, orta sınıfa mensup insanın kendine ve topluma yabancılaşması sonucunda yaşadığı bunaltılar yazılıyor çoğunlukla. Köy bir yana küçük şehirden ya da kasabadan bile pek söz eden yok. İşlenen konular iki elin parmaklarını geçmez. Bu öykülerdeki birinci tekilde gelişen anlatım birliği de akademik düzeyde incelenmeye değer.
Bu nedenle Barış Bıçakçı ya da Ahmet Büke gibi şehri farklı bir bakış ve üslupla anlatan yazarları ayrı bir dikkatle okuyor, Mustafa Çiftçi gibi Yozgat’ı yazan yazarları takibe alıyoruz.  Ferat Emen de bu farklı yazarlardan.
Ferat Emen’in “fark”ı ilk kitabı “Hüsniye Hanımın Ağzı”nın arka kapak yazısında çok iyi ifade edilmiş; “Çıplak, yer yer sokak ağzından çıkan bir dil kullanıyor Ferat Emen. Çoğu kez epeyce sivri. Özel, bazen yerel sözcüklerle vurgusunu artıran. Bu denli doğrudan bir dille etkide bulunmak kolay değil. Öte yandan, nereden geldiğini elbette merak ettiren hikâyeler. Hayattan ama nasıl bir hayattan? Sert. Yeraltından da alıyor suyunu. Protest. Bazı öykülerde irkiltici. Ferat Emen için öyküsü yazılmayacak hayat yok.”
Ferat Emen, ilk kitabında ulaştığı anlatımla yetinmemiş, “Perihan’la Alâkadarlar Cemiyeti”nde bir Ekşi Sözlük yazarının dediği gibi “Hüsniye Hanımın Ağzı” kitabının bir tık daha üstüne çıkan öyküler yazmış.
En çarpıcı öykü, kitaba adını veren, arka kapağa da bir paragrafı alıntılanan “Perihan’la Alâkadarlar Cemiyeti”. 13 yaşındaki Perihan bir işyerinin arka odasında sürekli tecavüze uğruyor. Kentin bütün ileri gelenlerinin katıldığı “yarı resmi, yarı sivil bir cemiyet” oluşturulmuş bu sürekli tecavüz için. Tecavüz cemiyetinin üyelerinin arasında doktorlar da var, müteahhitler de, sanayiciler de, oşinograf da, tapu sicil memuru da. Bu kız bu kadar güzel olmasaydı başına bunlar gelmezdi, diye düşünüyorlar. Ortada bir pezevenk de olduğu için, alan memnun satan memnun diye düşünüp ağır cezalık bir suç işlediklerini akıllarından bile geçirmiyorlar. Belki de yakalansak bile beraat ederiz diye de düşünüyorlar.  
Öykünün kahramanları geçtiğimiz yıllarda yaşanan bir toplu tecavüz olayını hatırlatıyor. Bütün kentin ileri gelenlerinin katıldığı, herkes katıldığı için de üstü örtülen, gözü pek bir gazetecinin sayesinde ortaya çıktığında ise yine elbirliği ile herkesin beraat ettirilip neredeyse toplu tecavüze uğrayan kızcağızın suçlu çıkartıldığı bir olay. Cinayetle sonuçlanmadığı için toplumun pek ilgisini çekmeyen, kimsenin isyan etmeyeceği kadar sıradanlaştırılmaya çalışılan bir olay.
İnternette aradığınızda 13 yaşındaki kızlara tecavüz edilmesine ilişkin bir çok olaya rastlıyorsunuz. Ferat Emen’in öyküsüne konu ettiği Kocaeli’nin Gölcük İlçesi’nde geçen yıl 24 kişinin tecavüzüne uğrayan 13 yaşındaki ilköğretim okulu öğrencisi Ö.Y. de olabilir, “olayda rıza var” denilerek sanıkların en az cezayı aldığı Mardin'de N.Ç. adlı kızın 13 yaşındayken 24 kişinin sürekli tecavüzüne uğradığı olay da. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Çarpıcı bir ayrıntı iki olayda da tecavüz edilen kızlar 13 yaşında toplu tecavüzcüler 24 kişi.
Ferat Emen, bu toplu tecavüzcülerin dünyasına tekme tokat, onların anlayacağı dili kullanarak dalıyor. Sertten öte çok sert bir dili var. Düpedüz küfür ediyor. Hakaret ediyor, aşağılıyor.
“Perihan’la Alâkadarlar Cemiyeti” besmele ile açılıyor. Girişteki adamadan sonra boş bir sayfada “bismillahirrahmanirrahim” ibaresine rastlıyoruz. Ferat Emen inançlı biri olabilir, her işe de besmele ile başlayabilir. İlk öykü “Kör”ün girişindeki fıkra tadındaki bölümle birlikte okuyunca ise kafanız karışacaktır. Biz de toplum olarak böyle “karışık” bir durumdayız. Bir yandan toplum daha önce hiç olmadığı kadar dindarlaşıyor diğer yandan hırsızlık, rüşvet gibi çıkar amaçlı suçların yanında cinsel suçlar daha önce hiç görülmedik bir biçimde artıyor. 2014’de erkekler en az 281 kadın öldürmüş, 109 kadın ve kız çocuğuna tecavüz etmiş ya da tecavüz girişiminde bulunmuş, 560 kadını yaralamış, 140 kadın ve kız çocuğuna cinsel tacizde bulunmuş (bkz. bianet.org). Ferat Emen’in öyküleri bu paradoks gözönüne alınarak da okunabilir. Yazar var olana edebiyatla dikkati çekiyor. Toplum ne kadar dindar görünse de o kadar da günahkâr. Dinin emrettiği yaşam biçiminin tamamen tersini yaşıyor sonra da gidip namazını kılıyor, duasını ediyor. Herhalde bir namazla tüm günahlarından kurtulduğunu düşünüyor.
Ferat Emen, gazetelerin üçüncü sayfalarında, televizyonların akşam haberlerinde okuyup izlediğimiz olayları, o olayların sertliğinde anlatıyor. O olaylar kadar şiddetli bir dili var, saldırgan, kötüyü tamamen göstermekte çekincesiz. Öykülerin içine gizli alaycı dil, ironi ve neredeyse fıkraya varan parçalar da yazarın kendi rengi sayılabilir. Üstelik sadece şehir değil, kasabayı, köyü, ülkenin her yerini konu ediniyor. Peki edebiyat nerede, diyeceksiniz. Kitabın editörü Çiğdem Uğurlu k24’deki yazısında öykülerin edebi değerine dikkati çekerek “Ben, ‘Perihan’la Alâkadarlar Cemiyeti’ hakkında ikna olmuş bir okurum” diyor (t24.com.tr/k24/yazi/bir-de-perihan-var-13-yasinda,45). Ben de aynı düşüncedeyim. Dile, anlatıma hakim olmadan böyle yazmak olası değil.
Ferat Emen, işlediği konularla, diliyle, anlatımıyla farklı ve iyi bir yazar. İyi öykü okumak isteyenlere “Perihan’la Alâkadarlar Cemiyeti”ni de “Hüsniye Hanımın Ağzı”nı da öneriyorum.   
04.03.2014

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?