Cuma, Ağustos 01, 2014

 

İyi Asker



“Duyduğum en acıklı hikâye bu” cümlesi ile başlayan “İyi Asker”de Ford Madox Ford iki çiftin karmaşık ilişkilerinden yola çıkarak aşkın tutkuya, saplantıya ve ihanete dönüşünü, aldatılmışlık duygusunun sonuçlarını anlatıyor.
“İyi Asker”in anlatıcısı John Dowel iyi bir aileden gelen, çalışmaya ihtiyacı olmayacak kadar zengin bir Amerikalı. Karısı Florence da İngiltere kökenli bir Amerikan ailesinden. Almanya’nın bir kaplıca kentinde “iyi bir asker” olarak tanınan İngiliz soylusu Edward Ashburnham ve karısı Leonara ile tanışmaları dokuz yıl sürecek ve sonu büyük felaketlerle bitecek bir dostluğun başlamasına neden oluyor.       
John Dowel aldatılmış bir koca olarak anlatmaya başlıyor. Dokuz yıl boyunca o çok güzel dostlar kazandığını düşünürken karmaşık aşk ilişkileri yaşanmış ve gerçekten iyi olduğunu düşündüğü tüm insanlar, en yakınları bu ilişkilerin başrol oyuncusu olmuştur. Ne olup bittiğini anlaması için dokuz yıl geçmesi, karısının ve iyi insan bildiği Edward’ın ölmesi gerekmiştir.
Ford Madox Ford’un “İyi Asker”i edebiyat çevrelerinde büyük bir beğeni ile karşılanmış “En İyi 100 Roman”, “Tüm zamanların en iyi romanları” gibi listelerde sürekli yer almış bir eser. Ford Madox Ford 1873’de doğmuş 1939’da ölmüş. Romancılığının yanında şair, eleştirmen ve dergici olarak tanınıyor. Altmış civarında kitabı yayımlanmış. 20. yüzyıl İngiliz Edebiyatı’nın önemli dergilerinden “The English Review” ve “The Transatlantic Review”ı yönetmiş. Ezra Pound, T.S Elliot, H.D gibi önemli şairlerin arkadaşı. Conrad, Hemingway, Joyce gibi birçok önemli yazarın yayımlanmasına destek olmuş. “İyi Asker” 1915’de yayımlanmış. Romanın girişinde belirttiği gibi “Maupassant’ın “Ölümden Acı” romanıyla Fransızcaya yaptığını, İngiliz romanına yapmak” amacıyla yola çıkmış ve başarmış. “İyi Asker” çok okunmuş, hakkında çok konuşulmuş ve aradan geçen 99 yıla rağmen çok okunmaya devam ediyor. İnternet kitapçısı Amazon’da 12 ayrı yayınevinden İngilizce baskılarını bulmak mümkün.   
“İyi Asker”in en iyi roman listelerinde yer almasının sebebi konusunu işleyişi yanında anlatım tekniği de. Romanın anlatıcısı İngilizcede “unreliable narrator” diye tanımlanan güvenilmez bir anlatıcı. “İdeal” diye tanımlanabilecek iki çiftin dostlukları sırasında başlarına gelen felaketleri anlatacakmış gibi söze başlıyor. Kahramanlarının ne kadar iyi yürekli olduklarından söz ediyor. Özellikle Edward Ashburnham’ı tam anlamıyla iyi bir insan, iyilik meleği olarak tanıtıyor. Yaşananları anlatırken de vurgulamaları hep bu yönde. Ama sayfalar ilerledikçe John Dowel’ın olayları geçmişle, yaşadıklarıyla hesaplaşmak, belki de zamanında eşinin ve dostlarının yüzlerine söyleyemediği gerçekleri, kanılarını yazıya geçirmek, kalıcılaştırmak amacıyla anlattığını anlıyorsunuz. Güvenilmez bir anlatıcı olarak her şeyi olduğu gibi iletmek yerine kasten kendi önemini, rolünü, kusurlarını yok sayarak anlatıyor.
John Dowel, Florence’la geçmişindeki bazı gerçekleri bilerek ama onları görmezden gelerek evlenmiştir. Florence evlilik öncesi bir aşk yaşamıştır ve bu ilişki sürmektedir. Dowel sürekli üstünü örtmeye çalışsa da Florence’ın kendisiyle evlenme sebebi birlikte Paris’te yaşayacak olmalarıdır. Florence’ın sevgilisi Jimmy Paris’te beklemektedir ve yeni evli çift oraya gider gitmez onlarla yaşamaya başlar.
Florence, Dowel’a parası için ve Avrupa’da yaşayacağı evlendiğini açıkça söylemiştir. Onu sevmemektedir. Amacı Dowel’ın zenginliğinden ve ilişkilerinden faydalanarak İngiltere’deki soylu kökleri gibi yaşamak, onların statülerine ulaşmaktır. Dowel bu durumu bilerek ve Florence’ın yakın akrabalarının tüm uyarılarına rağmen onunla evlenir. 
Florence evlenirken kocasına kalp hastası olduğunu "heyecanlanmaması gerektiğini" söylediği için ayrı odalarda yatarlar ve aralarında bir karı koca ilişkisi gelişmez. Ama Jimmy’nin sabahın erken saatlerinde Florence’ın odasından çıktığı görülecektir.
Jimmy’i attığı bir yumrukla Florence’ın yanından uzaklaştıran Edward Ashburnham olacaktır. Çünkü Edward yeni sevgilidir. Dowel aldatılmış bir koca olarak olan bitenin farkındadır ama biz okurlar bunları ancak satır aralarından çıkartırız. Çünkü Dowel yaşananları kendi bakış açısıyla değiştirdiği gibi kronolojik bir şekilde de anlatmaz. Geriye dönüşlerle gelişir öykü ve anlatıcının kahramanlarına kızgınlığı ve öfkesi arttıkça gerçeğe daha çok yaklaştığımızı hissederiz. En doğrusu romanı kendi bakış açımızdan çözümlemektir. Örneğin eleştirmenler içtiği asitin dozunu ve acı verici ekibini gerekçe göstererek Florence’ın Dowel’ın söylediği gibi intihar etmiş olmayabileceğini, Dowel’ın karısını zehirlemiş olabileceğini belirtiyorlar.   
Romanın ana kahramanı Edward Ashburnham’dır. Aileden gelen servetini kumar oynayarak, yanlış yatırımlar yaparak, aşırı yardımseverlikle hızla tüketmektedir. Karısı Leonara Edward’ın servetinin büyük bir bölümünü harcamasına mal olan ilişkisini bahane ederek Edward’ın mal varlığını yönetmeye başlar. Leonara’nın dirayeti ve tutumluluğu sayesinde Edward servetine yeniden kavuşur.
Edward çevresindeki tüm kadınlara kur yapan, birçoğu ile ilişki kuran bir adamdır. Trende tesadüfen karşılaştığı hizmetçi kızı taciz eder, bir dükün metresi olan İspanyol dansöz La Dolciquita ile ilişkiye girer, genç evli Maisie Maidan’la, en yakın dostunun karısıyla, manevi evlat gibi gördükleri Nancy Rufford’la ve Florence’la ilişki kurar. Tüm bu olaylar ya Leonara ve Dowel’ın gözü önünde cereyan eder ya da eninde sonunda ortaya çıkar. Dowel görmezden gelmeye devam eder ya da Edward’ı olumlayacak açıklamalar getirirken Leonara Edward’ın ihanetlerini evlilik içinde kendi konumunu güçlendirmek için koz olarak kullanır hatta yönlendirir. Böylelikle kocasının kendisini terk etmesini önlediği gibi ilişkilerin geçici kalmasını adamı terk etmesini sağlar. Bu arada Dowel’ın Leonara ile bir aşk ilişkisi kurmak için teşebbüslerde bulunduğunu, Edward’ın ölümüyle sonuçlanacak olan ilişkisinde tutkuyla bağlandığı Nancy ile evlenme hazır olduğunu da anlarız ama anlatıcı bu konularda derinleşmez.
Ford Madox Ford “İyi Asker”de tüm bu karmaşık ilişkileri dolayısıyla hiçbir ilişkinin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını anlatırken toplumsal ve ahlaki çöküşü, kadın – erkek ilişkilerindeki değişimi, evlilik kurumunu, ahlak, din gibi temel kavramların nasıl aşındırılıp değiştirildiğini sorguluyor.  Olayların yaşandığı tarihsel dönemi, 1. Dünya Savaşı öncesindeki yaşamı, İngiltere’nin sömürgeciliğinin sona ermesini, Amerika’nın yeni bir güç olarak belirmesini, İngiliz Arsitokrasinin çözülüşünü de ana öykünün önüne geçirmeden, arka planda ustaca anlatıyor.
Roman Türkçede ilk kez 1999’da usta çevirmenlerden Oya Dalgıç’ın çevirisi ile “En Acıklı Öykü” adıyla yayımlanmış (Kabalcı yay.). “En Acıklı Öykü” Ford Madox Ford’un romanına koymak istediği ama yayıncısının beğenmediği ismi. Tam 15 yıl sonra yeni bir çeviri ve orijinalindeki adıyla okuyoruz “İyi Asker”i (Haziran 2014, çev. Gökhan Sarı, Aylak Adam yay.). Çevirilerin değişen zamanla özellikle dil ve çeviri anlayışı nedeniyle eskiye bileceğini, klasiklerin çevirilerinin yenilenmesi gerektiğine inanırım. 15 yılda bir çeviri eskir mi? Tartışmaya değer. Aylak Adam Yayınları yeni bir çeviri yaptırmayı tercih etmiş. Bana redaksiyonda biraz sorun varmış gibi geldi. İngilizcedeki şahıs zamirleri “he” ve “she” Türkçede olmadığı için bazı cümlelerde kimin kast edildiğini anlamak kolay değil. Kahramanlar birbirine karışabiliyor. Düzeltide gözden kaçmış anlam ve yazım bozuklukları da var. Roman kahramanlarının ev, arazi gibi varlıklarından söz ederken çok sık kullanıldığı için “gayri mülk” terimi de dikkatimi çekti. “Gayrimenkul” yerine mi yoksa “mülk” yerine mi kullanılıyor anlayamadım. Türkçe ve Osmanlıca sözlüklerde böyle bir terim yok. İnternette de sadece Ekşi Sözlük’te tanımlanmış ki o tanıma katılmamak elde değil. “iwillshowyouwhatitmeans” takma adlı sözlük yazarı şöyle tanımlamış; “gayrimülk lafı mülk olmayan ya da kamu malı gibi bir anlama gelir. Oysa anlatılmak istenen gayrimenkul yani taşınmaz mal sanırım. gayrimülk diye bir tanım hiç duymadım şahsen.” Yeni baskıda metni tekrar elden geçirmekte fayda var. Bu başarılı çeviri iyi redaksiyonu ve düzeltiyi hak ediyor.   
“İyi Asker” konusuyla, kurgusuyla, anlatımıyla gerçek bir başyapıt. İyi edebiyat arayan okurlara öneriyorum. 
31.07.2014

Etiketler: ,


 

Twitter’da yazarlar



Yazarların internetle ilişkileri sorunludur. Selim İleri gibi bilgisayarla bile barışamayanları bir yana koyarsak çoğu yazar yazışmalar, haberleri takip gibi pasif bir ilişki kurar internetle. Web siteleri olanların sayısı çok değildir. Çoğununki de ya güncellenmez ya da bu tür işleri başkaları tarafından yürütülür.  
Yazarların sosyal medya ile ilişkileri ise daha sorunlu. Facebook’da adlarına açılmış hesaplara, sayfalara rastlıyoruz ama günümüzün en popüler sosyal medyası Twitter’ın sırrına erebilmiş yazar sayısı çok değil. Oysa tanıtım - iletişim açısından en önemli mecra şu anda sosyal medya. Gençlerin büyük bir bölümü kağıda basılı medyayı okumuyor, televizyon izlemiyor. Haber alma kaynağı olarak interneti, özellikle sosyal medyayı kullanıyorlar. Bloglardan birçok yeni yazar çıktı. Bazıları da çoksatanlar arasına girdi. Artık yeni bir ürün, bir etkinlik öncelikle sosyal medya üzerinden tanıtılıyor, duyuruluyor.
“Arap Baharı” sosyal medyanın örgütlenmede ne kadar önemli olduğunu ortaya çıkardı. Gezi Parkı Direnişi’nde Twitter çok önemli bir işlev gördü. Başbakan’ın yeni sansür yasasını savunurken “interneti kontrol edeceğiz” demesinin nedeni de bu gelişmeler. Yeni bir yasa tasarısıyla internet haber sitelerinin kağıda basılı gazete ve dergiler gibi bildirime bağlı olması, kontrol altında tutulması planlanıyor.
Twitter’ın kategoriler bölümünde, popüler hesaplar diye bir bölüm var. O bölümde “Kültür ve Sanat” da yer alıyor. Listenin tamamına yakını kültür ve sanat etkinlikleri yapan kuruluşların, birkaç da yayınevinin Twitter hesaplarından oluşuyor. 28 isimlik listede yazar olarak Elif Şafak, Yekta Kopan, Buket Uzuner ve Hakan Bıçakcı var. Hiç sanatçı yok.
Twitter’ın bana önerdiği yazarlar bunlar. Oysa daha çok yazarın Twitter’da hesaplarının yer aldığını tahmin ediyordum. Biraz araştırınca da öyle olduğunu gördüm. Örneğin Yaşar Kemal’in adına açılmış, “resmi hesabı” olduğu belirtilen yayıncısı YKY’nin yönettiğini düşündüğüm @Yasar_Kemal_YKY diye bir hesap var ama sadece 1 tweet atılmış, o nedenle de izleyici sayısı 752. Yaşar Kemal de 3 kişiyi izliyor; YKY, Cogito dergisi ve Twitter resmi hesabı. Orhan Pamuk’un adına açılmış çok saydıa sahte hesap var ama resmi hesabı yok. Diğer usta ve yaşlı yazarlar için de durum farklı değil.
Elif Şafak’ın 1,5 milyon, Yekta Kopan’ın 500 bin, Murathan Mungan 376 bin, küçük İskender 330 bin, Ahmet Ümit 277 bin, Emrah Serbes 190 bin, Bejan Matur 104 bin ve Buket Uzuner’in 90 bin takipçisi vardı son kontrol ettiğimde. Hakan Bıçakçı, Mario Levi, Ayfer Tunç, Latife Tekin, Birhan Keskin, Mehmet Eroğlu, Sema Kaygusuz gibi genç ve orta yaşlı kuşaktan yazarlar da twitter’da yoğun olarak izleniyor.
En önemli sorun twitter hesabını doğru yönetmek ve var olan okur sayısını artırmak. Sosyal medyada yazarlar okurlarıyla yüz yüze geliyor. Yani sosyal medya yazar için bir samimiyet testi de oluyor. Okurun yazarla karşılaşması çoğunlukla hayal kırıklıklarına sebep olur. Örneğin, twitter hesabını yazarın kendisinin değil de asistanı ya da reklam ajansının bir görevlisi tarafından yönetildiğinin hissedilmesi bile kötü kanılara neden olabilir. Gezi Parkı Direnişi’nden beri siyasi tavır daha da önem kazandı. Türkiye’nin siyasi olarak ikiye bölünmesi twitter’daki okurda da böyle bir beklenti yarattı. Her kesime seslenmek isteyen çok satan yazarların örneğin Gezi Parkı direnişi hakkında beyan ettiği tek bir düşünce bile okurunu etkiledi. Hatta görüş açıklamakta gecikmek bile kusur olarak görüldü. Kendi reklamını yapmak, örneğin okurdan gelen övücü mesajları retweet’lemek de tepki görüyor. Uzmanlar  Doğru mesajı, doğru zamanda, doğru hedef kitleye vermek” gerekliliğinden söz ediyor.  Usta yazarların çoğunun bu endişe ile çağın gerisinde kalma pahasına sosyal medyada yer almadıklarını düşünüyorum. Ama bu da doğru bir tavır değil. 
30.07.2014

Perşembe, Temmuz 24, 2014

 

Selimiye Bir Yokuştur



Oktay Akbal Türk öykücülüğünün büyük ustalarındandır. Uzun zamandır öykülerini, romanlarını kitaplaştırmıyordu. Son öykü kitabı “Hücrede Karmen” 1998’de, son romanı “Batık Bir Gemi” 1997’de yayımlanmış. Öykü ve denemelerinden oluşan “Selimiye Bir Yokuştur” (2014, Cumhuriyet Kit.) bir doksanıncı yaş hediyesi olarak geldi.
Oktay Akbal 20 Nisan 1923 doğumlu. Öykü yazmaya ilkokuldayken başlamış. Saint Assomption’da okuyor. İlk öyküsü “Chez nous il ya un lion” (Bizim Evde Bir Aslan Var) öğretmeninin beğenisini kazanmış. Daha sonra çocuk dergilerinde öyküleri yayımlanmış. İlk roman denemesini ilkokul dördüncü sınıfta izlediği bir filmden esinlenerek yazmış. 1939’da, lise öğrencisiyken İkdam Gazetesi’nde yayımlanan “Ana Katili” adlı öyküsü ile edebiyat dünyasına girmiş. Akbal’ı destekleyen edebiyat öğretmeni Zahir Güvemli öyküyü resimlemiş. İkdam ve Yeni Sabah gazetelerinde hemen her gün öyküleri yayımlanmış. Esat Mahmut Karakurt, Kerime Nadir gibi dönemin popüler yazarlarına özeniyormuş. Edebiyat anlayışı Sait Faik’in Semaver kitabını okuyunca değişmiş. “Sait Faik’le Sabahattin Ali’nin öykü anlayışına yakındım” diye anlatmış Asım Bezirci’ye. “Toplumun bir kesitini, toplumdan bir atmosferi, sokakları, insanları anlatmaya çalışıyordum” diye ekliyor (bkz. “Oktay Akbal”, Asım Bezirci, Altın Kit. 1991).   
1946’da ilk öykü kitabı “Önce Ekmekler Bozuldu” yayımlanmış. İlk romanı “Garipler Sokağı” 1950, ilk anı kitabı “Şair Dostlarım” 1964, ilk deneme kitabı “Konumuz Edebiyat” 1967’de yayımlanmış. Yazarlığının yanı sıra birçok da kitap çevirmiş. İlk çeviri kitabı Memet Fuat ve Tuna Baltacıoğlu ile çevirdikleri “Kıymetli Taşlar Fabrikası” 1947’de yayımlanmış. Gazetecilik yaşamı da aynı yıllarda Servetifünun Dergisi’nde sekreterlik görevi ile başlıyor. 1956’dan beri de köşe yazarlığı yapıyor. 1969’da Cumhuriyet’te yazmaya başlamış.
İlk dönem öykülerine bakıldığında anlatımının ve işlediği konuların Sait Faik’e, gerçekçi bakış açısının Sabahattin Ali’ye yakın olduğu görülüyor. Bir İstanbul yazarı Oktay Akbal. İstanbul’un küçük mahallelerinde kıt kanaat yaşayan insanları konu eder anlatılarında. Bunu yaparken de çocukluk ve gençlik anılarından, kendi yaşadıklarından, gözlemlerinden yola çıktığını belirtir. Hayata, olaylara sevgi ile yaklaşır. İyimser bakış açısını en kötü olaylarda bile yitirmez. Öykülerinde belirli bir olayı konu etmez, ancak anıştırır. Olay yoktur ama atmosfer vardır. Kahramanın ruh halini kısa ve öz cümlelerle öyle bir çizer ki ne yaşadığını, ne hissettiğini daha ilk satırlarda kavrarsınız. Anlatımı ile de bu anlayışı güçlenir. Sakin, duru, kısa cümlelerle gelişen bir anlatımı vardır. Bazı cümlelerin bitmediği, eksik kaldığı duygusuna kapılırsınız sık sık. O kısa cümlelerin birleşiminden büyük bir atmosfer oluşur. Oktay Akbal’ı öykücü olarak diğerlerinden ayıran Sait Faik – Sabahattin Ali çizgisinden koparıp kendine haslaştıran bu özellikleridir. Tahir Alangu Akbal’ın ilk dönem eserlerini “pasif bir gözlemci gerçekçilik” diye tanımlamış. Attilâ İlhan da olaydan da dramdan da çekindiğini, insanları sevdiğini ve bize de sevdirmekle yetindiğini yazmış. Dönemin katı gerçekçi anlayışına göre değerlendirmişler Oktay Akbal’ı. Oysa Akbal bu akıma katılmak yerine kendi anlatımını kurmayı yeğlemiş.
Şükran Kurdakul, Akbal’ın ilk kitabından itibaren kendine has cümle yapısı ve “lirik” anlatımı ile dikkati çektiğini yazıyor. Kendine özgü biçimi ile denge ve uyum özelliklerinin göze çarptığını belirtiyor. Oktay Akbal’ın Büyük Doğu Dergisi’ndeki yazılarıyla Türkiye’de varoluşçuluk akımını tanıtan ilk yazarlardan olduğunu belirtiyor Ahmet Oktay. Ben bu bilgiyi de gözönüne alarak Oktay Akbal’ın öykü ve romanlarının varoluşçuluk açısından değerlendirilmemiş olmasını önemli bir eksiklik olarak görüyorum. Özellikle 50’li yıllarda yayımladığı eserlerinde Kurdakul’un altını çizdiği “tedirginlik, sıkıntı, çıkışsızlık” duyguları ile yaşama tutunmaya çalışan kişilerin öykülerini yazmış. Fahir Onger’in belirttiği kendi “duyum ve algı”larına böylesine yoğun eğilmesinin nedeni de belki bu varoluşsal sorunlardır. Necatigil’in ustaca gözlemi ile “mutluluğu çocukluk yıllarında kalmış, şimdi bir boşluk duygusunu sürdüren” tanımlaması da bunu işaret ediyor.
Necatigil’in 1967’de yayımlanan “Yalnızlık Bana Yasak”la ilgili eleştirisi sanırım Oktay Akbal’ın yazarlığının kısa ve öz yorumu. “Anıların, algıların tutsağı kalabalık kişiliğinden kurtulamayan yazarın, değişik pozlarda kendisiyle karşılaşırız hep. Geçmiş’le şimdi’yi iç içe yorumlayan, şimdi’nin boşluk ve tedirginlikler yüzünden geçmişin mutluluklarını da bir anlığına duyulmuş, geçilmiş şeyler diye solduran, acılandıran, içe dönük bir psikoloji; ümitlerden başka her şeyin acıtıcı olduğu, hayallerin gerçeğe dönüşmesinde bile hep bir şeylerin kırıldığı, bozulduğu inancı; sürekli bir sıkıntı alternatifini belirtmeye çok uygun kısa kısa cümlelerle, düzyazı şiir gibi bir anlatıma bürünmüştür.” (Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü, 1971).
16 yıl aradan sonra Oktay Akbal’dan yeni bir öykü kitabı okuyoruz; “Selimiye Bir Yokuştur”. Kitabın ilk öyküsü de aynı adı taşıyor. Selimiye askeri darbelerin simge yapısıdır. Özellikle 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinde birçok aydın, yazar, akademisyen belirli bir suçlama olmaksızın evleri basılmış, kitaplıklarında suç unsuru olarak gösterilebilecek kitaplar aranmış ve sonra belirsiz bir süre tutulmak üzere Selimiye’ye hapsedilmeye götürülmüştür. “Selimiye Bir Yokuştur”da Oktay Akbal 12 Eylül’de evine gelen sivillerle birlikte Selimiye’ye gidişini anlatıyor. Daha önceki Selimiye konukluklarını düşünüyor. Her zaman sivillerin eşliğinde hapsedilmek üzere gelmemiş Selimiye’ye. Oradaki paşaların konuğu olduğu, izzet ikram gördüğü ziyaretleri de var. Paşa’nın kahve ısmarlayıp, çıkarken paltosunu tuttuğunu hatırlıyor. Selimiye’de görülen davaları, yapılan duruşmaları izlediğini de hatırlıyor. Gözlerini bile kırpmadan idama yürüyen gençleri düşünüyor. Onlara destek olursa belki cezaları azalır, kurtulurlar diye ziyaretine gelen ana babaları... “Bu gençleri anlamaya çalışmak... Baba ana bile anlamıyor. Toplum anlamıyor... Ne istediklerini, ne aradıklarını, idam sehpasına bile gururla yürüdüklerini...” Çağrışımlar çocukluk yıllarından polisli bir anısına kadar uzanıyor. Ve Selimiye’nin kapısında sivil polisler Akbal’ı teslim edip ayrılıyor. Sonra ne oldu? Tutuklandı mı? Neyle suçlandı? Anlatmıyor.
50 – 60 yıl önce yapılan yorumlara bakıp bu öyküyü nasıl değerlendirebiliriz? Oktay Akbal’ın öykücülüğünde aradan geçen onlarca yılda neler değişmiş, diye “Selimiye Bir Yokuştur” öyküsüne baktığımızda anlatımında, öykülemesinde pek değişiklik yokmuş gibi görünse de artık çok daha sert bir gerçekçi çizgide olduğunu söyleyebiliriz. Siyasi iktidarların, darbecilerin tavrını sadece kendi üzerinden değil araya giren küçük öykülerde idamlık gençlerin, hiçbir suçlama yapılmadan günlerce hapis yatan gazetecilerin, mahkeme salonlarında yaşanan adaletsizliklerden de söz ederek anlatıyor. Ama üslubu her zamanki gibi dingin. Cümleleri kısa kısa, kesik kesik.
“Nar Çiçekleri” başlıklı denemesindeki “Bir serüveni baştan sona okumak ne saçma! Aç ortasından, sonundan oku, sana neyi verirse onu al, gerisini bırak” sözleri sanırım Akbal’ın öykücülük anlayışını da açıklıyor. O yaşamdan küçük kesitler sunuyor. Başı sonu olmayan ama çok şey anlatan kesitler. Okurun da o öyküye katılmasını, kendince tamamlamasını, yorumlamasını istiyor. “Nar Çiçekleri”ni izleyen “Mahmutpaşa’da Devrimci” tam böyle bir öykü. Eskinin en hızlı militanlarından bir arkadaşını Mahmutpaşa’da elinde bir kadın donu satmaya çalışırken görüyor. Sonrası bölük pörçük anılar. Eski eylemci şimdiki işportacı geçmişi silip geçmiş, oysa yazar onun sesini duyduğu andan itibaren anılara boğuluyor. Küçük, başı sonu olmayan ama kıssadan önemli hisseler çıkartılacak anılar...              
“Selimiye Bir Yokuştur” 80 sayfalık küçük bir kitap. Kısa öykülerden, öyküye dönmeye eğilimli denemelerden oluşuyor. Oktay Akbal ustanın 90. yaşı şerefine okurlarına getirdiği bir armağan. Hem Akbal ustanın kendine has öykücülüğünün tüm ögelerini taşıyan hem de yaşadıklarımızı daha iyi anlamamızı sağlayacak kadar gerçekçi öyküler... 
24.07.2014

Etiketler: ,


 

Geçmiş ve Gelecek’ten Çok Sesli’ye



İstanbul Modern’e giderken ilk gözüme takılan 5 no’lu antrepoda süren Resim ve Heykel Müzesi inşaatı oluyor. Yoğun bir yıkım çalışması var. Galataport ihalesini onaylayan İstanbul 2 No’lu Koruma Kurulu 1957’de Sedad Hakkı Eldem’in denetiminde inşa edilen 4 ve 5 no’lu antrepoların yerinde kalması kararını verirken binaların yıkılacağını öngörmüş müydü bilemiyoruz. Ama Emre Arolat’ın mimarı olduğu müze sonuç olarak bir antrepoya benzemeyecek. “Tüm duvarların soyulup ızgara benzeri yapı korunarak şeffaf bir bina tasarlamış ve inşa edi”liyor.
Ben İstanbul Modern’e giderken henüz Müge Akgün’ün “İstanbul Modern’in yerine yapılacak yeni müze binasının altına altı katlı otopark olacak ve teras katı da Doğuş Grubu tarafından restoran olarak kullanılacakmış” haberi yayınlanmamıştı (15.07.14, radikal.com.tr). Sadece 5 no’lu antreponun hemen yanındaki yolda yürürken yıkımdan kafama taş düşer mi diye endişeleniyordum. Hava sıcaklığı otuz derecenin üzerinde nem ise hesap edilemeyecek bir yoğunlukta, öğle sıcağında İstanbul Modern’deki yoğun kalabalık ise şaşırttı, sevindirdi.
Tabanlıoğlu Mimarlık İstanbul Modern’i dış görünümü koruyarak inşa etmiş. Limanın genel görünümünü bozmamış. Galataport’la birlikte tüm liman binaları yıkılacaksa İstanbul Modern’in olduğu gibi kalması anlamlı değil. Tek merakım ihaleyi alan Doğuş Grubu inşaat sırasında 13. yüzyıldan kalma Latin Limanı’nını bulursa o tarihi kalıntıları nasıl koruyacağı?
İstanbul Modern 8.000 m2’lik bir alana sahipmiş. Süreli ve sürekli sergi salonları, fotoğraf galerisi, kütüphane, sinema, restoran ve mağazası var. Sürekli sergi alanında “Geçmiş ve Gelecek”, süreli sergi alanında “Çok Sesli” ve fotoğraf galerisinde Nar Photos’un “Yolda” sergileri yer alıyor.
İstanbul Modern kuruluşundan bu yana geçen on yılda koleksiyonunu oldukça geliştirmiş. “Geçmiş ve Gelecek” adlı yeni sürekli sergi Türk resim tarihinin tüm aşamalarını anlatmakla kalmıyor günümüzün bilinen tüm adlarını da sunuyor. Adındaki vurgulamaya uygun olarak çağdaş sanatın nasıl bir geleceği olacağı hakkında fikir de veriyor. Koleksiyona yeni resimlerin yanında yerleştirmeler ve videolar da eklenmiş. Heykel koleksiyonu da güçlenirse dört dörtlük olacak.
Çelenk Bafra ve Levent Çalıkoğlu’nun kuratörlüğünü yaptığı ‘‘Çok Sesli’’, “Türkiye’de görsel ve işitsel sanatlar arasındaki etkileşimlere işaret etmeyi ve bu alandaki güncel üretimlerden bir seçki sunmayı hedefliyor”. 27 Kasım’a kadar sürecek sergide Semiha Berksoy, Burhan Doğançay, Sarkis, Hale Tenger gibi önemli isimlerden oluşan 17 sanatçının resim, heykel, video ve yerleştirmeleri yer alıyor. Girişteki “Repertuar” adlı çalışma Türkiye’de müziğin gelişimini görsel ve işitsel şekilde anlatarak izleyiciyi sergiye hazırlıyor. Görsel sanatların müzik ve sesle ilişkisini sorgulamaya başlamak için az, öz ve iyi bir seçki olmuş.
Fotoğraf galerisinde “Yolda” sergisi var. 9 Kasım’a kadar sürecek olan ve küratörlüğünü Sena Çakırkaya’nın yaptığı sergi Nar Photos’un 2003 - 2013 arşivinden bir derleme niteliği taşıyormuş. Nar Photos’un amacı “konulara dışarıdan bakmayan, tanıklığın ötesinde müdahil olan, samimi bir yaklaşım” oluşturmak. Hedeflerine ulaşmışlar. Sergide son on yılın olaylarını gerçekçi bakışla ama sanatsal nitelik de yansıtan unutulmaz fotoğraflar var. Tadımlık bir derleme olmuş. Nar Photos sanatçılarının bireysel sergiler açmalarında fayda var.
Oya Eczacıbaşı “Bölgedeki dönüşümde İstanbul Modern’in müze olarak varlığının ve işlevinin büyümesi için gerekli olan her koşulu gözden geçiriyoruz” demiş. Haklı. İstanbul Modern mevcut binasına sığmıyor. Büyümesi gerek. Ama nasıl?    
23.07.14

This page is powered by Blogger. Isn't yours?