Pazartesi, Mayıs 30, 2016

 

“Önemli olan bugün ve yarındır”



Yazarları birbirine benzetmeyi severiz. Her ülkeden bir Kafka bulmak, “Türkiye’nin Kafkası”, “Pakistan’ın Kafkası” gibi nitelemeler yapmak artık klasikleşmiştir. Mısır’ın büyük yazarı Necip Mahfuz için de böyle benzetmeler yapılmış. Dostoyevski’ye benzetilmiş. "Ortadoğu'nun Balzac'ı" olarak tanıtılmış. Türkiye’den bakınca kime benzer derseniz, o bizim için “Mısır’ın Orhan Kemal’i”dir. Yaşama bakışında, toplumsal değişimi eserlerine yansıtışında, olayları ve kahramanlarını ele alışındaki gerçekçilikte Orhan Kemal’le aralarında birçok benzerlik buluruz. Bu benzerlikleri bulmamızda kuşkusuz Mısır ve Türkiye’nin modernleşmelerinde geçirdikleri evrelerin neredeyse aynılığı önemli rol oynar. Hep Kahire’yi anlattığını bilmesek, olayların İstanbul’da ya da Adana’da geçtiğin düşündürtecek kadar bizden bir yazardır Necip Mahfuz. Sadece işlediği konularda değil anlatmında da Orhan Kemal’e yakındır Necip Mahfuz. Aynı rahatlık ve akıcılıkta, merak unsurunu hiç yitirmeyen gerçekçi eserler yazmış iki yazar da.   
Mısır’ın bağımsızlığını ilan etmesinden sonraki dönemde, 1930’lu yıllarda hayata atılmaya hazırlanan üniversite öğrencilerini anlatarak başlıyor “Kahire Modern”e Necip Mahfuz. İdealist öğrenciler özellikle Avrupa kaynaklı fikirlerle kendilerinin ve ülkelerinin geleceğine dair düşler kurarken yaşamın gerçeği çok daha acı ve soğuktur.
Avrupa sadece düşünceleri etkilemekle kalmamış yaşam biçimi değişmeye başlamış, kadının toplumsal hayatın içindeki yeri görünürleşmiş. özellikle gençler Batı tarzında giyinip, Batılılar gibi davranırken, kadın erkek arasındaki ilişkiler de Avrupaileşmiş. Üniversitelerde az sayıda da olsa kız öğrenciler görülüyor. Üstelik bu kız öğrenciler Avrupalı kadınlar gibi giyiniyor.
Romanın kahramanları olacak gibi görünen son sınıftaki dört erkek öğrenci, Memun Rıdvan, Ali Taha, Mahcup Abdüldâim ve Ahmed Bedir uzaktan onları süzüp romantik hayallere dalarken bir yandan da ülkenin geleceği hakkında derin tartışmalara giriyorlar. Tartışmalarının konusu ülkelerinin geleceği olduğu kadar, değişen yaşam tarzı da. Yaşam tarzını konuşurken kadın – erkek ilişkilerine de değiniyorlar.
“Kahire Modern” (Mart 2016, çev. Olcay Boynudelik, Kırmızı Kedi yay.) bu dört arkadaşın düşünceleri ve yaşadıklarının arasındaki paradoksları vurgulayarak Necip Mahfuz’un romanlarının temel sorunlarından olan gelenekselle modernin karşıtlıklarının tartışıldığı bir roman okuyacağımız izlenimi verse de farklı bir yöne evriliyor.
Kadın – erkek ilişkileri açısından en şanslıları Ali Taha’dır. Bu yakışıklı gencin bir sevgilisi vardır. İhsan Şihata 18 yaşında, çok güzel bir genç kızdır. İki genç evlilik hayalleri kurmaktadır. Ama olaylar hiç de onların hayal ettiği gibi gelişmez. Yaşamdaki umulmadık gelişmeler iki sevgiliyi bambaşka yerlere savurur.
Dört arkadaştan nihilist görüşleriyle bilinen Mahcup Abdüldâim diplomasını almaya dört ay kala kötü bir haber alır. Babası felç geçirmiştir ve bu nedenle artık memuriyete devam edemeyecektir. Yani ailenin hiçbir geliri kalmamıştır. Mahcup’a da öğrenimini sürdürmesi için destek olamayacaklardır. Mahcup bir anda kaldığı yurt odasının kirasını ödemek bir yana günde üç öğün yemek yiyemeyecek bir duruma gelmiştir.
Açlık ve yokluk içinde okulunu bitiren Mahcup kısa sürede hayatın acı gerçekleriyle karşılaşır. Eğer bir tanıdığı, destekleyeni yoksa iş bulması imkansızdır. Ancak ahlaksız bir teklifi kabul ederse iyi bir işi ve maaşı olacaktır. Üst düzey bir yöneticinin genç metresi ile evlilik yapması koşuluyla işe girmesi sağlanacaktır. Bu evlilik sadece görünüşte olacak, genç evliler aynı evde yaşasalar da üst düzey yönetici metresi ile ilişkisini sürdürecektir.
Mahcup Abdüldâim açlık ve yoksulluğunu nihilist fikileri ile kararak “Önemli olan bugün ve yarındır. Geçmişin cehenneme kadar yolu var” diyerek çok da fazla düşünmeden, hatta evleneceği kızın kim olduğunu bile sormadan bu teklifi kabul eder.
Evlilik formaliteleri başlayıp, gelin adayı ile karşılaşınca bir başka karar arifesine gelecektir. Gelin adayı en yakın arkadaşı Ali Taha’nın sevgilisi İhsan’dır. İhsan çarpıcı güzelliğini bir sermaye olarak gören yoksul ailesinin baskısıyla sevgilisinden ayrılmış ve kendisinden yaşça büyük yöneticinin metresi olmuştur.
Mahcup ve İhsan kader birliği yaparlar ve yeni konumlarından sonuna kadar yararlanmaya karar verirler. İhsan’ın güzelliği, Mahcup’un yeni görevi ve tabii bu sahte evlilik sayesinde Kahire’nin üst düzey bürokratlarının arasına girecek hayal edemeyecekleri bir yaşam süreceklerdir.
Mahcup ve İhsan’ın yeni konumları Kahire’deki bürokratların yaşamındaki ahlaki yozlaşmayı çok gerçekçi bir dille anlatmasını sağlar Necip Mahfuz’un. Bürokraside adam kayırma sıradanlaşmıştır. Hiçbir memur bulunduğu konuma yetenekleri ya da bilgisi sayesinde gelmemiştir. Rüşvet, yolsuzlık had safhadadır. Memurlar maaşlarının çok daha üzerinde standartlarda yaşamlar sürerler. Hemen her gece partilerde buluşulur, lüks lokantalarda yemekler yenip, barlarda gece noktalanır.
Nahid Sırrı Örik’in Ankara romanlarını anımsatan bir dekadans yaşanmaktadır ve Necip Mahfuz da tıpkı Örik gibi kahramanlarına hiç de iyi davranmaz. Onları dekadansın içinde yok eder. Bu dekadans bürokrasideki yozlaşmanın aynasıdır ve Necip Mahfuz gerçekçi bir dille sadece olayları aktararak altından kolay kalkılamayacak sert bir eleştiri de getirmiş olur. 
 Orhan Kemal gibi velut bir yazar Necip Mahfuz. 34 roman, 350 öykü yayımlamış, onlarca senaryo yazmış. “Kahire Modern” 1945’de yayımlanmış. İlk dönem romanlarından. Türkçede yayımı geç olmuş. 2005 yılında Halim Öznurhan çevirisi ile “Savrulan Kahire” (Meneviş yay.) adıyla yayımlanmış. Yeni çeviri Olcay Boynudelik imzasını taşıyor. Sanıyorum çeviri İngilizceden ve İngilizce kaynaklı bazı anlam farklılıkları olsa da başarılı bir çalışma.
“Kahire Modern” büyük bir ustanın, Necip Mahfuz’un keyif ve merakla okunan önemli bir eseri. Bir anlamda Mahfuz’un başyapıtlarına giriş niteliğinde. 1930’ların Kahiresi ile yine 30’ların Ankarası arasındaki benzerliklere şahit olmak romana farklı bir tad katıyor.   
26.05.2016

Etiketler: ,


Perşembe, Mayıs 26, 2016

 

Eskişehir şiirle buluşuyor



Eskişehir Tepebaşı Belediyesi’nin düzenlediği 6. Uluslararası Eskişehir Şiir Buluşması, 26-29 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Direktörlüğünü Haydar Ergülen’in yaptığı şiir buluşmasına aralarında Deniz Durukan, Hicri İzgören, Hüseyin Ferhad, Kader Sevinç, Karin Karakaşlı, Yusuf Alper ve Emel İrtem de bulunduğu Fransa, İran, İtalya, Norveç, Polonya, Suriye ve ülkemizden 30 şair katılacak.
6. Uluslararası Eskişehir Şiir Buluşması’nın onur konuğu Ahmet Telli. Telli 1970 Kuşağı şairlerinden. Ama edebiyat alanındaki ilk ürününü vermesi 10 yıl kadar öncesine dayanıyor. İlk şiiri 15 yaşındayken 1961’de Ankara’da yayımlanan Hız Gazetesi’nde çıkmış. Telli bu yayının bir okul gazetesi olduğunu söylüyor. 70’li yıllardan itibaren edebiyat dergilerinde görülmeye başlamış. İlk şiir kitabı “Yangın Yılları”nın yayım tarihi 1979. 9 şiir, 5 düzyazı kitabı yayımlanmış, şiirleri bestelenmiş, hakkında sempozyumlar düzenlenmiş, kitaplar yazılmış. Çok okunan, çok sevilen bir şair Ahmet Telli. 
Toplumcu Gerçekçi çizgide, Dünya’nın, ülkenin ve toplumun sorunlarına duyarlı, imgeyi, lirizmi ihmal etmeyen, gelenekle bağlar kuran bir şiir anlayışı var usta şairin. Onur Konuğu etkinlikleriyle 2 Aralık 1946 doğumlu olan Ahmet Telli’nin 70. yaşı da kutlanmış olacak.
Eskişehir Şiir Buluşması’nın bu yılki odak ülkesi Norveç. Norveçli şairler Monica Aasprog ve Torgeir Rebolledo Petersen şiirseverlerle buluşacak. Bir de “Norveç Şiiri” oturumu yapılacak.
Şiir Buluşması kapsamında verilen “Nâzım Hikmet Araştırma Ödülü” bu yıl Arif Keskiner ve M. Melih Güneş’in hazırladığı “Nâzım’ın Evinde, Vera’nın Sofrasında” adlı kitabının olacak. Kitapta Nâzım Hikmet’in evi, Vera Tulyakova Hikmet’in olağanüstü misafirperverliği anlatılırken evde konuk olan Türkiyeli yazar ve sanatçıların Nâzım Hikmet ve Vera Tulyakova Hikmet ile dostluklarını ve Moskova günlerine ile ilgili anılarını da okumuş oluyoruz.  
Eskişehir Şiir Buluşması’nda usta şairlerler de anılıyor. 100. yaşını kutladığımız Behçet Necatigil’in şiirini Mahmut Temizyürek anlatacak. Geçen yıl kaybettiğimiz Sennur Sezer, Gülten Akın, Ahmet Oktay ve Ahmet Ada bir etkinlikle anılacak. Onur Konuğu Ahmet Telli’nin şiirinin tartışılacağı bir oturum da gerçekleştirilecek. Yurtdışından gelen konuk şairler “Şiir ve Barış” oturumunda görüşlerini paylaşacak.
Eskişehir Şiir Buluşması Eskişehirlileri sadece şairlerle, şiirlerle değil şiir kitaplarıyla da buluşturuyor. Festivale katılan şairlerin şiirlerinden oluşan Türkçe - İngilizce bir antoloji, Behçet Necatigil’in 100. Yaşı nedeniyle Mahmut Temizyürek’in hazırladığı kitap ve Komşu Yayınları’nın yayımladığı şiir kitapları şiirseverlere ücretsiz dağıtılacak.
6. Uluslararası Eskişehir Şiir Buluşması 26 Mayıs akşamı Özdilek Sanat Merkezi’nde başlıyor. Saat 18’deki açılış etkinliğinden önce şiir buluşmasının bu yılki onur konuğu Ahmet Telli okurları için kitaplarını imzalayacak. Açılış etkinliğinde şair - müzisyen Muzaffer Özdemir ve Müzik Kutusu birer konser verecek. Dört etkinlikte şiir ve müzik birlikte şiirseverlerle buluşacak. Eskişehir Şiir Buluşması’nın tüm etkinlikleri Özdilek Sanat Merkezi’nde yapılacak
Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç “Şiir, ‘Bilinen sözcüklerle bilinmeyene yolculuk’ olarak tanımlanabilir. Her şiir buluşması da yeni bir yolculuk demek bizler için” diyor. Eskişehir Şiir Buluşması, Yunus Emre’nin şehrine yakışan bir etkinlik, uzun ömürlü olmasını diliyorum.  
25.05.2016

Cuma, Mayıs 20, 2016

 

“Daha son sözümüzü söylemedik”



“Sahne Işıkları” Charles Chaplin’in başyapıtlarından. ABD’de çektiği son film olma özelliği de var. 1952’de gösterime giren filmin yapımcısı, yönetmeni, senaryo yazarı, müziklerinin bestecisi ve başrol oyuncusu Charles Chaplin. Bir anlamda ustalık gösterisi de diyebiliriz. Chaplin “Sahne Işıkları”nı yaptıktan sonra bir daha dönmemek üzere ABD’yi terk ediyor. 1977’de 88 yaşında ölene kadar İsviçre’de yaşıyor.    
David Robinson “Ramp Işıkları ve Sahne Işıkları’nın Dünyası”nda (Nisan 2016, çev. Fadime Kâhya, İş Kültür yay.) bu filmin yaratım sürecini anlatırken Charles Chaplin’in Sahne Işıkları’nın öyküsünü önce bir novella olarak yazdığını, bu novellanın üzerinde çalışarak filmin senaryosunun oluşturulduğunu anlatıyor. Kitapta bu novella “Ramp Işıkları” adıyla yer alıyor. Böylece ilk kez Charles Chaplin imzalı bir edebiyat eserini okumuş oluyoruz. Kuşkusuz bu novella yayımlanması amacıyla değil çekilecek filme kaynaklık etmesi arzusuyla yazılmış ama edebi bir niteliği de var ve tek başına bir kitap olarak okunabilir. Ama David Robinson’ın amacı bu değil. Robinson “Ramp Işıkları ve Sahne Işıkları’nın Dünyası”nda Charles Chaplin’in bir sinema eserini nasıl meydana getiridiğinin öyküsünü somut örneklerle anlatıyor. Bu novella da Chaplin’in daha çekime başlamadan eserine ne kadar büyük önem ve emek verdiğinin önemli bir örneği.
David Robinson 1930 doğumlu bir film eleştirmeni ve yazar. 1950’lerde Sight and Sound ve Monthly Film Bulletin gibi sinema dergilerinde yazarak eleştirmenliğe başlamış. Aynı yıllarda bu dergilerde editörlük görevinde de bulunmuş. Financial Times ve Times gazetelerinde uzun yıllar sinema eleştirileri yayımlanmış. Film festivallerini yönetmiş. Berlin, Moskova gibi önemli film festivallerinin jürilerinde yer almış. Sinema tarihi üzerine kitaplar yazmış. En önemli özelliği olarak Charles Chaplin’in “resmi biyografi yazarı” olması belirtiliyor.
Sıkı bir Charles Chaplin hayranı olan David Robinson bir öğrenci için çok büyük masraflara mal olmasına rağmen Sahne Işıkları’nın Dünya prömiyerine katılmış. Diğer filmlerinin ilk gösterimlerini de izlemiş. 1974’de yeniden yayımlanışı vesilesiyle “Sahne Işıkları” hakkında The Times’da yazınca “Charlie ve Oona Chaplin” imzalı bir yılbaşı tebriği almış. Kartta “Sizin Sahne Işıkları değerlendirmenize bayıldık” yazıyormuş. Bu kart Robinson’ın Chaplin ailesi ile bağ kurmasını sağlamış. Oona Chaplin Robinson’a güvenmiş, Charles Chaplin’in iyi korunmuş arşivlerini incelemesini sağlamış. Sonuçta ortaya Charles Chaplin’in yaşam öyküsünü bütün ayrıntıları ile anlatan 792 sayfalık “Chaplin: His Life and Art” adlı biyografi çıkmış.
“Ramp Işıkları” adlı novellanın ortaya çıkmasını Robinson’ın Chaplin arşivinde yaptığı araştırmanın sağladığını anlıyoruz. Sadece bu novella değil ona bağlı olarak “Calvero’nun Öyküsü” başlığı konulan ve Charles Chaplin’in Sahne Işıkları’nda canlandırdığı karakterin film öncesi yaşadıklarını hikaye eden metin de kitapta yer alıyor.          
Calvero, bir zamanlar çok meşhur olmuş ama alkol sorunu nedeniyle bu ünü koruyamamış yaşlı bir komedyendir. Günlerini ününü yeniden nasıl kazanacağının hayallerini kurarak ve bol bol içerek geçirmektedir. Bir gün kaldığı pansiyon döndüğünde alt katta kalan genç bir kızın odasından gelen kokulardan intihar ettiğini anlar ve genç kızı kurtarır. Terry adlı bu genç kız tüm umutları tükenmiş, beş parasız kalmış bir balerin adayıdır. Geçirdiği histeri krizi nedeniyle dans etmek bir yana artık yürüyemeyecek haldedir. Calvero onu odasına alıp bakmaya başlar.
Terry’nin hayata bağlanmasını sağlamak için uğraşırken aralarında kurulan bağ ona şevk verir ve tekrar tiyatrolarda iş aramaya başlar. Calvero'nun komedi anlayışı eskimiştir, artık insanlar bambaşka şeylere gülmektedir. Calvero’da da yeni şeyler yaratacak ruh hali yoktur. Bulduğu işlerde başarılı olamaz. Ama Terry'ye verdiği cesaret genç kızın yürümesini ve sahnelere dönmesini sağlar. Terry yeteneği sayesinde kısa zamanda iş bulmakla kalmaz, tanınır da. Calvero’nun kendisi ile birlikte aynı oyunda yer almasını sağlar.
Terry'nin eskiden beri âşık olduğu genç besteciyle yeniden karşılaştığını ve palyaçoluk yaptığı oyunda başarılı bulunmadığını tesadüfen öğrenmesi ile Calvero, Terry'yi bırakıp ortadan kaybolur. Calvero’yu gerçekten seven ve evlenmek isteyen Terry onu bulur ve Calvero'yu eski görkemli günlerini hatırlatacak son bir gösteri yapması için ikna eder.
“Ramp Işıkları” novellası ile “Sahne Işıkları” filmi arasında ana hatlarda pek fark yok. Chaplin 1936’da Jean Cocteau’ya bir filmin ağaç gibi olduğunu söylemiş, silkelersin ve bütün gevşek ve gereksiz şeyler geride yalnız asıl biçimi bırakarak yere düşer, demiş. “Sahne Işıkları” filminde de aynı şeyin yaşandığını anlıyoruz.
“Sahne Işıkları”nın ilk fikirleri Chaplin’in 1916’da büyük bale sanatçısı Nijinsky ile tanışmasıyla ortaya çıkmış. İçinde balenin ve belki Nijinsky’nin yer alacağı bir film çekmeyi tasarlamış. Bir genç kızın balerin olmasının öyküsüymüş bu. Chaplin bu öyküyü içinde Nijinsky’nin de yer aldığı iki versiyon da dahil on farklı şekilde yazmış, geliştirmiş. David Robinson kitapta bu öyküleri de anlatıyor. Böylece bir film öyküsünün oluşurken nasıl değiştiğini de somut bir örnekte görmüş oluyoruz.
Sonuçta Charles Chaplin öyküyü çöküş sürecini yaşayan yaşlı bir palyaço ile hızla yükselen bir bale yıldızının içine kırık bir aşk da karışan öyküsü haline getirmiş. Öyküyü 1914 Londrası’nda “vodvil ve balenin benzersiz bileşimi” diye anılan Leicester Meydanı’nın iki müzikolü Empire ve Alhambra’da geçecek hale dönüştürmüş. Böylelikle sanatçının yükseliş ve çöküş öyküsünü anlatmakla kalmamış müzikol tarihinin önemli bir dönemini de tekrar hatırlatmış.         
“Sahne Işıkları”nın  çalışmaları resmen 13 Eylül 1948’de başlamış. Charles Chaplin sadece bir film senaryosu yazmıyor. Filme hiç yansımasa da kahramanlarının yaşam öykülerini en ince ayrıntılarına kadar kuruyor, filmin başladığı ana kadar neler yaşadıklarını öykülüyor. Defalarca yeniden yazarak nihai senaryoya ulaştığında artık hem öyküye hem de kahranalarına tam anlamıyla hakimdir. Senaryo ortaya çıkarken bir yandan da sahnelerin nasıl olacağını planlıyor. Çekimi kolaylaştırmak için çizimler yapıyor, fotoğraflar, karikatürler buluyor. 1951 Kasım’ında stüdyoya girip filmi çekmeye başlıyorlar. Ağacın tamamen silkelenmesi ise çekimlerin bitip kurgu aşamasına geldiklerinde oluyor. David Robinson çekilmiş ama filmde kullanmamış bir çok sahne olduğunu da tespit etmiş. 
“Ramp Işıkları ve Sahne Işıkları’nın Dünyası”nda ilk fikrin oluşmasından çekimin bitip gösterilmesine kadar geçen zamanda bir başyapıtın nasıl oluştuğunun ayrıntılı öyküsünü belgelerle okuyoruz. Sinemaseverler, özellikle sinema öğrencileri için kaynak bir eser. Diğer yandan biz edebiyatseverler için kitap Charles Chaplin’in edebiyatçı yönü ile tanışmak, bir novellasını okumak açısından önemli. 
19.05.2016

Etiketler: ,


 

Anadilde yayıncılık mümkün (mü?)



Türkiye Yayıncılar Birliği’nin İstanbul Bilgi Üniversitesi işbirliğiyle düzenlediği, “7. Türkiye Yayıncılık Kurultayı” 12-13 Mayıs 2016 Perşembe ve Cuma günleri İstanbul Bilgi Üniversitesi santralistanbul Kampüsü’nde gerçekleştirildi. Kurultayda “Dijital Yayıncılık: Yeni iş modelleri ve Telif Hakları”, “Eğitim Yayıncılığında Zenginleştirilmiş İçerik”, “Öğrenci Kitapla Nasıl Buluşur?”, “Anadilde Yayıncılık”, “Akademik Yayıncılıkta Yeni Gelişmeler: Fırsatlar, Dezavantajlar” ve “Kitap Eklerinin 25 Yılı” başlıklı oturumlarda yayıncılığın sorunları ele alındı.
7. Türkiye Yayıncılık Kurultayı’nın en ilgi çeken oturumlarından biri de “Anadilde Yayıncılık”tı. Fahri Aral’ın yönettiği oturumda Lis Yayınevi’nden Lal Laleş, Aras Yayıncılık’tan Rober Koptaş, Lazika Yayın Kolektifi’nden İsmail Bucaklişi yayıncılık serüvenlerini, karşılaştıkları sorunları, çözüm önerilerilerini anlattılar. Kürtçe, Ermenice ve Lazca yayın yapsalar da sorunların çoğunun ortak olduğu görüldü. Tek cümle ile ifade edersek: “Okur yok, yazar yok, çevirmen yok.”
Resmen tanınmış bir dil olması, uzun yıllardır okullarda öğretilmesi, Türkiye’de ilk kitapları Ermenilerin basmış olması gibi nedenlerle ilk bakışta Ermenice yayıncılık diğer dillere göre daha avantajlı gibi görünse de Rober Koptaş’ın anlattıklarından Ermenice’nin konuşulma oranının giderek azaldığını, okullardaki kısıtlı ders saatlerinin Ermenice’yi tam anlamıyla okuyup yazmaya yeterli olmadığını öğreniyoruz. Bu okullardan yetişenlerin sayısı on binlerle ifade edilse de sonuçta tek bir yayınevi (Aras), yüzlerle ifade edilen tirajlarla Ermenice kitapları basıyor ve çoğu kitabın da ilk baskısı tükenmiyor. Okurun yetişmediği ortamda Ermenice yazan yazarların, çevirmenlerin yetişmesinin mümkün olmadığını söylüyor Koptaş. Türkiye’de sınırlı sayıda okura ulaşabiliyorlar. Türkiye Ermenilerinin konuştuğu Batı Ermenice’sinin Dünya’da yaygınlığının giderek azalmasının okur sayısını daha da azaltmasının yanında, dizgi gibi işlemlerde de pratik zorluklar yarattığını anlatıyor, “yaptığımız bir kahramanlık” diye sözlerini noktalıyor Rober Koptaş.
Lal Laleş, mahkeme tutanaklarına Kürtçe savunmaların 'bilinmeyen bir dil' diye geçtiğini, çocuklarına Kürt isimleri koymak istediklerinde Kürtçe’deki “Q, W, X” gibi harfler nedeniyle nüfus memurluklarında reddedildiklerini anımsatarak onlarca yıl yasaklanmış, halen resmen tanınmayan bir dilde yazılı eser üretmenin de yayıncılık yapmanın da çok zor olduğunu belirtiyor.  Kürtçe’nin çok yaygın olarak konuşulmasına rağmen Kürtçe kitapların o oranda okur bulamadığını söylüyor. Bunun da nedeni Kürtçe eğitim yapılmaması. 20’den fazla yayınevinin Kürtçe yayın yaptığını ama Kürtçe kitap satan kitapçıların iki elin parmaklarını aşmadığını ekliyor sözlerine. Yazar, çevirmen sorununun yanına okura ulaşabilmeyi de ekliyor.
Alfabesi, yazım kılavuzu, sözlüğü olmayan bir dilde yazılı eser yaratmanın mümkün olmadığını anlatarak başlıyor İsmail Bucaklişi. 90’lı yıllarda üç-dört arkadaşla Lazca’nın yazılı kaynaklarını ortaya çıkartmak için gösterdikleri çaba, bu çabanın yayın kolektifine evrilmesi taktir edilecek bir mücadele olmasının yanında Türkiye’de anadilinde yazmanın ve bunları yayımlatmanın ne denli güç olduğunun da somut ve çok taze bir örneği. Çıkardıkları dergiler, yayınladıkları onlarca kitap Türkiye’deki Lazca literatürün temel taşları olmuş aynı zamanda. O da sorunların ortak olduğunu belirtiyor. Bir dil ne kadar çok konuşulur ve yazılırsa o dilde o kadar çok eser yayınlanacak, o eserleri okuyacakların sayısı o kadar çok olacak. Anadilde yayıncılık anadiline sahip çıkmak, onu yaşatmak, geliştirmek oluyor.   
Başlıktaki sorumuza dönersek ilk bakışta anadilde yayıncılık mümkün görünüyor. Ama ayrıntılara girildiğinde “anadilde yayıncılık mümkün mü?” sorusunun cevabı “Eğer kahramanlık yapılmayacaksa, bedeli göze alınamayacaksa mümkün değil” oluyor.
18.05.2016

Pazartesi, Mayıs 16, 2016

 

“Her şeyini kaybedenler her şeye razı gelir”



İsmail yüreğinde acıyla doğmuş bir çocuk. Doğuştan gelen bir hüznü var. “Genelde mutsuz ve dudağının kenarı hep aşağı doğru bakan...” biri. Bu dünyaya ait olmadığını düşünüyor. Utangaç, içine kapanık olduğu kadar nefret de yüklü. Herkesten herşeyden nefret ediyor ama bu nefretini bağırmaya, nefret ettiklerinin suratını dağıtmaya gücünün olmadığını da biliyor.
Batuhan Dedde “Mezartaşı Gibi Düşüyor Yağmur”un kahramanı İsmail’i daha ilk sayfada “doğuştan kaybeden” biri olarak anlatıyor birinci tekil şahısta. Yazarla kahramanının birbirine karıştığını düşünüyor, anlatılanlar ne kadar otobiyografik, ne kadar kurmaca merak ediyoruz. “Bütün tırnaklarımı dahi ağrıtan, içimi yakan, ruhumu kezzaplara yatıran bu histen kurtulmam gerekiyordu” diye düşünerek yazmaya başlıyor. Lise, üniversite çağlarında dersleri dinleyeceğine şiirler, öyküler yazıyor. Sonuç tahmin edilebileceği gibi; üniversiteyi bitiremiyor.
Ama eve “mezun oldum” diye dönüyor. Bu çocuktan bi şey olmaz diye düşünen babası yanıldığı için mutlu. Hemen bir iş bulunuyor. İşe girdikten bir ay geçtikten sonra hâlâ diplomasını getirmeyince gerçek ortaya çıkıyor. İşini ne kadar iyi yapsa da diploması olmayana iş yok.
İşten atılıyor. İşten diploması olmadığı için atıldığını anlayan ailesi artık ona pek iyi bakmıyor. Kapının önüne konulması için de pek fazla zaman geçmeyecektir.
Yeteneğim var, tiyatro yaparım diye düşünüyor. Tiyatro yaparak geçinemeyeceğini anlayınca kendini kömürlükten bozma bir dükkanda korsan CD satıcısı olarak buluyor. El altından porno CD’ler satıyor. Bir yandan da dershaneye gidiyor. Tekrar üniversiteye grimek niyetinde. Bunu başarırsa ailesi ile ilişkisi de düzelecek, bu tip işler yapmak zorunda kalmadan yaşamını öğrenci olarak sürdürebilecek. Yani ne kadar karşı çıksa da bir yandan da düzene, “normal” insanlara dahil olmaya yönelik bir çabası var.
Bu arada yazdığı “bol kanlı, bol intiharlı, küfürlü metinler” internet ortamlarında dolaşıyor. Yüzü bilinmese de adı bilinmeye başlıyor. İlgi hoşuna gidiyor. Sanal ortamı seviyor. Sanal ortamdaki ünü sayesinde “yazdıklarını kitap yapalım” diye teklif alıyor. Kitap teklifinin ciddileşmesi ile yaşamı değişiyor. Dersaneyi boşluyor, okuyup bir meslek edinmek tasarılarının yerini yazar olmak alıyor. Bu gelişmeler ailesi ile arasını bozuyor ve bir gün babası İsmail’i evden kovuyor.
İsmail yazarlık yaparak yaşayacağından umutlu. Bu arada kitap da çıkıyor. Yayıncısı Buğra’nın esas işi banyolar için ayna ve takımları üretmek. Buğra’yla birlikte yaşamaya başlıyor. Ürettikleri banyo takımlarını Türkiye’nin çeşitli yerlerindeki yapı marketlere satarken bir yandan da yeni kitabını yazıyor.
Aslında bu hayat İsmail için sürdürülebilir bir şey değil. Bir iş kazası ve gruba katılan yeni arkadaşla olayların akışı değişmeye başlıyor. Araya bir de aşk girince İsmail’in dengeleri iyice bozuluyor. Oysa ne kadar yazdıklarını beğenseler, kitaplaştırıp basılmasını destekleseler de arkadaşları da onun “normal” biri olmasını talep ediyor. İşe gitmeli, para kazanmalı, mahallenin uygun gördüğü biçimde yaşamalı. Bunun olmayacağı anlaşılınca İsmail yine kapının önünüde, yine tek başına buluyor kendini.
İsmail “şanslı” bir “kaybeden”. Her zaman elini tutacak, destek olacak birileri oluyor. İsmail o ellere güvenerek sarılıyor ama bir süre sonra en acı kazıkları da o elini tuttuklarından yiyor.
Yeni insanlar tanıyor, aşklar yaşıyor, içkinin, uyuşturucunun envai çeşidini deniyor ve bu arada sürekli yazıyor. Yazdıklarını sanal ortamda ya da kitap olarak yayımlıyor. Bir yandan kaybederken diğer yandan kazanıyor.   
Batuhan Dedde “Mezartaşı Gibi Düşüyor Yağmur”u (Nisan 2016, Altıkırkbeş yay.) beş bölümde beş ayrı öykü gibi kurmuş ama bölüm geçişlerinde zamanda biraz geriye doğru kaymalar olsa da tek bir kahramanın başından geçen kronolojik olarak birbirine bağlı öyküler bunlar ve aslında tek bir anlatıyı oluşturuyorlar. Yani kitabı bir roman olarak değerlendirebiliriz.
Sayfalar ilerledikçe, özellikle askerlik dönemi ile ilgili son bölümle bu romanın “otobiyografik” olduğu kanısı daha da artıyor. Askerlik dönemi ile ilgili son bölüm roman yapısını kırıyor kitap tamamen otobiyografi halini alıyor. Hiç tanımasam da yazarın, Batuhan Dedde’nin ilk gençlik yıllarından askerliğini bitirene kadar geçen, yirmili yaşlarının öyküsünü okuduğumu düşünüyorum. Bir “bildung” roman havası ve yapısı da var, bir yazarın yetişmesinin öyküsünü, gençlik yıllarını okuyoruz. 
Türkiye’yi yönetenler sadece bugün değil, kurulduğundan beri toplum mühendisliği yapmışlar. Vatandaşı kafalarındaki ideallere, o ideallerin oluşması için gerekli normlara göre şekillendirmeye çalışmışlar. Genelde başarılı da olmuşlar. Ama o başarıları onlara yetmemiş yeni projelerle topluma yeni şekiller vermeye çalışmışlar.  
Türkiye’de devletin, toplumun dayattığı yaşam biçimi dışında kendince yaşamak pek mümkün değil. Çok az örnek var. Her şey “normalleştirmek” için yapılıyor. “Normal” diğerlerinin bir benzeri hatta aynısı olmak demek. Önce ahlak dayatılıyor. Aile sizi şekillendirmeye çalışıyor. O olmazsa mahalle baskısına uğruyorsunuz. Mahalle başaramazsa devreye devlet, kanunlar giriyor. Bir anda kendinizi hapishanede ya da hastanede buluyorsunuz. Artık “Kaybedenler Kulübü”nün bir üyesisiniz.
Batuhan Dedde’nin “Mezartaşı Gibi Düşüyor Yağmur”u bir kaybeden öyküsü gibi başlasa da “yeraltı edebiyatı”nın iyi bir örneği olmaya evriliyor. Romanın kahramanı tüm yaşadıklarına, defalarca dibe vurmasına rağmen suyun yüzüne çıkmayı ve ayakta kalmayı başarıyor.
Batuhan Dedde’nin kendi deyimi ile “şayir”liğinden gelen “şiyir”sel cümleleri var, bu cümleler ve zaman zaman felsefileşen çözümlemeler anlatıya farklı bir hava katıyor. Ama roman genelinde düz, doğrusal ve de sert ve açık bir dille yazılmış.  
12.05.2016

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?