Cuma, Ekim 31, 2014

 

Sempozyum Enflasyonu



Birkaç yıldır yazarlarımız hakkında ard arda sempozyumlar düzenliyor üniversiteler. Bu durum ilk bakışta oldukça sevindirici ve o kadar da şaşırtıcı. Çünkü Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinin çağdaş edebiyata uzak olduklarını, hele yaşayan yazarlara hiç de sempati ile bakmadıklarını biliyoruz. Genellikle Divan Edebiyatı üzerine araştırmalar yapmayı, öğrencilerini de bu yöne yönlendirmeyi severler. “Yeni Türk Edebiyatı” bölümleri bile kendini Tanzimat Dönemi ile sınırlamıştır. En ileri görüşlüsü Tanpınar’ın ötesine geçmez.
İlk zamanlar üniversiteler sempozyumlara da pek sıcak bakmadılar. Çağdaş Türk Edebiyatını, günümüz yazarlarını okuyup seven birkaç öğretim üyesinin cesur girişimleri ile yapıldı sempozyumlar. Kuşkusuz 2000’li yıllardan başlayarak Bilkent Üniversitesi’nin Türk Edebiyatı Bölümü’nün etkinlikleri hem öncü hem de önemliydi. Son yıllarda Bilkent yavaşladı ama Bilkent’in boşluğunu birçok üniversite doldurdu. Sempozyumsuz günümüz geçmez oldu.
22 Ekim’de Yeditepe Üniversitesi’nde Mario Levi, 24- 25 Ekim’de İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Adalet Ağaoğlu Sempozyumu vardı. 30 -31 Ekim’de de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Orhan Kemal Sempozyumu var.
“İfrat ve tefrit” millet olarak en önemli özelliğimizdir. Bir şeyi ya hiç yapmayız ya da aşırıya kaçar o kadar çok yaptırırız ki bıktırırız, bıkarız. Sadece İstanbul’da bir haftada üç sempozyum yapıldığını görünce bu işte de aşırıya kaçtığımızı düşünmek doğal.
Eskiden şairlere, yazarlara selam bile vermeyen, kapılarından sokmayan üniversiteler neden sempozyum aşkına tutuldular, diye merak etmemek elde değil. Akademik kariyer için bildiri sunma şartı var, biliyoruz. Sempozyumlarda jürilere girecek profesörlerle tanışma olanağı olduğu gibi, bildiri sunan akademisyen üniversite yönetimi ve öğrencilerin gözünde değer kazanıyormuş. Kurum içi ödüllendirmelerde her yıl belli sayıda bildiri sunmuş olmak koşulu aranırmış. Başka kurumlara geçişlerde de sunduğunuz bildiri sayısının çokluğu önemseniyormuş. Sempozyum hazırlama kurulunda bulunmak, “akademik hizmet puanı” kazandırırmış ve idari görev (dekanlık vb.) almada bu puanlar etkenmiş.
Düzenleyen üniversitenin de medyada ve akademik dünyada tanınmasına önemli etkisi oluyormuş. Sempozyumu düzenleyen bölümün üniversite içindeki tanınmışlığını artırır, rektörlük ve dekanlık nezdinde bölüme puan kazandırır, harcamalarda öncelik sağlarmış. Belli sayıda etkinlik yapmış olmak ulusal ve uluslararası sıralamalarda önemli sayılırmış. Kuşkusuz hiç bu yararları düşünmeden tamamen iyi niyetle bir yazarı hatırlatmak ya da saygısını göstermek için sempozyum düzenleyen üniversiteler, akademisyenler de var. Onlara da teşekkür etmeliyiz.      
Sempozyum “belli bir konuda düzenlenen oturum ya da seminer” olarak tanımlanıyor. Seri konuşmalar bütünü diyen de var. Amaç bir konuyu olumlu ya da olumsuz tüm yönleriyle ele alıp bir sonuca varmak. Bir yazar ya da şair için yapılan bir sempozyumda hele o yazar ön sıradan sizi dinliyorsa olumsuz bir şey söylemek mümkün görünmüyor.
Akademisyen olmayan katılımcılar genellikle övgü konuşmaları yapıyor ya da anılarını anlatıyor. Bu yazarların sayısı sımırlı. Katılımlarına karşılık telif ücreti verilmiyor. Sadece bir demet çiçek ve şilt. Yakında sempozyumdan sempozyuma koşmaktan bıkacaklardır.  Akademisyenler ise başlıkları çok ciddi ve çekici ama içerikleri kof bildiriler sunuyorlar. Sempozyumlar en az bir tam gün sürüyor, iki gün sürenler de var. Büyük zaman kaybı. Çoğunda sunulan bildiriler derlenip yayımlanmıyor. Bazı bildirilerin birden fazla sempozyumda farklı başlıklarla sunulduğundan da şüpheleniliyor.
Az, öz ve değerli sempozyum yapmayı başaramayacağımıza göre sempozyum enflasyonu geçecek, yakında sempozyumlar tamamen unutulacaktır. 
31.10.2014

 

Beethoven



Klasik müzik dediğimizde Bach ve Mozart’la birlikte ilk akla gelen üç isimden biridir Beethoven. Aydın Büke “Müziğin Dönüm Noktası” alt başlığını taşıyan biyografi çalışması “Beethoven”de bu büyük bestecinin yaşamını kaleme alırken aynı zamanda başarıya ulaşmanın ne kadar zor ve emek isteyen bir iş olduğunun öyküsü de anlatmış oluyor.
Beethoven müzisyen bir aileden geliyor. Dedesi, babası müzikle geçimini sağlıyor. Beethoven’in müzik yeteneği de küçük yaşlarda keşfediliyor. Sekiz yaşındayken ilk konserini veriyor. Ondan Mozart’tan bildiğimiz, o dönemde sıkça rastlanan bir küçük yetenek yaratmak istiyor babası. Ama Beethoven’in üne de paraya da ulaşması için çok uğraşması, kendi kanıtlamak için defalarca sınavlardan geçmesi, çok çalışması gerekiyor. Müzik tarihinin akışını değiştiren bu büyük yetenek eğer bu büyük emeği verip yerini perçinlemeseydi belki de döneminde anlaşılamayacak hatta unutulup gidecekti.
Türkiye biyografi çalışmaları açısından kurak bir ülkedir. Türk yazarlarının, sanatçılarının biyografileri pek yazılmaz. Öncelikle biyografi yazarlığının yoğun emek isteyen bir çaba olmasından kaynaklanıyor sanıyorum bu durum. Ama bu yoğun çabaya girmeyi göze alsanız da klasikleşmiş yazar ve sanatçılar hakkında yeterli kaynak olmamasından dolayı sonuç almanız pek mümkün olmaz. Daha yakın tarihlerden biri hakkında yazmaya kalkarsanız da mirasçıların engellemeleriyle “özel hayatın gizliliği” gibi hukuki zorlamalarla karşılaşırsınız. O nedenle biyografi yazan çok az yazarımız vardır. Bu biyografiler edebiyat dışı bir sanat alanında ise eser sayısı iyice azalır. Örneğin müzik alanında biyografi yazan yazar sayısı ikiyi, üçü geçmez. Bunların en önemli ve verimlilerinden biri Aydın Büke’dir. 
Aydın Büke’yi Dünya müziğinin en önemli adlarının yaşam öykülerini yazdığı kitaplarıyla tanıdık. Bach, Mozart, Chopin, Clara Schumann yaşam öykülerini yazdığı bestecilerden. Yeni çalışması “Beethoven”i de (Ekim 2014, Can yay.) eklersek “1700’lerin başından, 1800’lerin sonuna dek geçen süreyi ayrıntılı olarak incelemiş” oluyor.  
Aydın Büke bir flüt sanatçısı. Bu niteliğini öğrendiğinizde kitaplarını daha çok müzisyen bakışı ile yazdığını düşünebilirsiniz. Ama Aydın Büke yaşam öyküsünü yazdığı bestecilere tek yönlü bakmıyor. Onları öncelikle yaşadıkları dönem içinde değerlendiriyor. Siyasi ve toplumsal olarak yaşam öyküsünü yazdığı sanatçıyı konumlandırıyor. Aynı zamanda da o sanatçının yaşadığı çağda müzik dünyasında neler yaşandığına bakıyor ve yerini tespit ediyor. İnsani ilişkilerini önemsiyor.
Biyografilerin okunurluğunda, çok okura ulaşmasında en önemli unsur nasıl kaleme alındığı. Akademik nitelikte bir biyografide bir olayı, bir gelişmeyi hatta tarihi yazarken kaçınılmaz olarak olabildiğince çok kaynağa ulaşmak gereklidir. Daha popüler biyografilerde ise öykünün akışı, çekiciliği önemsenir, bazen bu nedenle gerçekler ihmal edilir. Aydın Büke akademik ve popüler anlayışları dengelemeye çalışan bir bakışla biyografilerini yazıyor ki ben de bu tür çalışmaları daha çok tercih ediyorum. Hiçbir zaman tek bir kaynağa iltifat etmiyor. Yazıla yazıla doğru kabul edilmiş yanlış bilgileri özellikle sorguluyor, tartışıyor. Kendi görüşünü, yorumunu, eleştirisini de yazmaktan çekinmiyor. Bu yanıyla akademik ama akıcılığa, öyküye de önem veriyor ve metni dipnotlara boğmuyor. Olabildiğince az dipnot veriyor. Meraklısı için kaynakça da, dizin de zaten kitabın sonunda yer alıyor. Böylelikle okurun ana metinden kopmamasını sağlıyor ve edebi niteliği de olabilecek bir eser ortaya çıkartıyor. Belki türlere göre diskograpya koymak da faydalı olabilir. Müzikseverler yaşam öyküsünü okudukları bestecinin eserlerini daha bilinçli ve zaman akışını da izleyecek bir biçimde dinleyebilir.
Aydın Büke, “Beethoven” biyografisini de bu anlayışla kaleme almış. Beethoven, siyasi açıdan çok çalkantılı bir dönemde yaşıyor. 1789 Fransız Devrimi yaşanıyor. İmparatorluklar dağılıyor, yeni devletler kuruluyor ve en önemlisi Napoleon tarih sahnesine giriyor. Beethoven tüm bu gelişmeleri yakından izliyor. Zaten ilgisiz kalması da pek mümkün değil. Savaş gelip kapıya dayanıyor. Bombalar tepesinde patlıyor ve Beethoven’in yaşamının büyük bir bölümünü geçirdiği Viyana’yı Fransızlar işgal ediyor.
Beethoven önceleri Napoleon’u beğenip takdir ederken imparatorluğunu ilan edip giderek despotlaşması ile nefret etmeye başlıyor. Diğer besteciler, icracılar gibi Beethoven’in de Avusturyalı yöneticilerle, prenslerle, kontlarla her zaman ilişkisi olmuş. Onlardan destekler almış, hamiler edinmiş. Dedesi ve babası gibi, döneminde yaşayan diğer müzisyenler gibi sarayın himayesine girip daha rahat çalışma olanaklarının yolunu aramış. Onlara besteler adamış, sipariş ettikleri eserleri bestelemiş. Kuşkusuz siyasi tavırlarında bunların da etkisi olmuştur.
Beethoven’in masonlukla ilişkisi her zaman sorgulanmış. Aydın Büke de arada Beethoven’in eserlerinden birkaçında masonik göndermeler, simgeler olduğundan söz ediyor ama bestecinin mason olup olmadığı ya da masonlarla nasıl bir ilişkisi olduğu hakkında bir şey yazmamış. Oysa, Beethoven çevresindeki birçok kişinin mason olduğu biliniyor, dönem itibariyle de masonluk oldukça popüler. Beethoven’in siyasi tavrını, yüksek konumlardaki kişilerin desteğini alırken bu durumun etkisi olup olmadığının araştırılmasında fayda olduğunu düşünüyorum. Aydın Büke’nin yazdığına göre Beethoven prenslerin kontların himayesine girmekle kalmamış, uzunca bir dönem de Viyana’yı terk etmesin diye Avusturyalı soylu dostları tarafından maaşa da bağlanmış.  
Beethoven yaşam öyküsünde karanlık kalmış ya da tam olarak aydınlatılamamış birçok dönem var. Bu dönemler daha çok kanılar ve yorumlarla, akıl yürütmelerle anlatılmaya çalışılmış. Aydın Büke bu kanılara, akıl yürütmelere şüpheyle yaklaşıyor, en doğru bilgiyi bulmaya ve yazmaya çalışıyor. Doğru bilgiyi bulamamışsa da bunu açıkça belirtmekten geri durmuyor.
Beethoven yaşam öyküsünde karanlıktı kalmış ve detektiflik öyküsüne konu olabilecek olay 6 Temmuz 1812 günü bir kaplıca kenti olan Teblitz’de “Ölümsüz Sevgiliye” hitaben kaleme aldığı mektubun kime yazıldığı. “Ölümsüz Sevgili”nin kim olduğu iki yüzyıldır müzik tarihçilerini uğraştırıyormuş. Ama bir türlü bu mektubun Beethoven’in yaşamına girmiş kadınlardan hangisine yazıldığı konusunda görüş birliğine varılamamış. Bu konuda en son araştırma 2009’da yayımlanmış.    
Beethoven’in genç yaşta ölen kardeşinin karısı ile mücadelesi, yeğeninin vesayetini alma çabaları da ilgi çekmiş. Beethoven ile yengesi arasındaki kıyasıya mücadelenin geri planında karşılıksız bir aşk olabileceğinden bile şüphelenilmiş.
Beethoven çok verimli ve yenilikçi bir besteci. Beste yapma hızı ve bestelerindeki yenilikler dinleyicilerini olduğu kadar eserlerini icra edenler için de şaşırtıcı. Duyma yeteneğini yitirene kadar çok başarılı bir piyanist olarak tanınan ve belki de o nedenle besteciliği iyi değerlendirilemeyen Beethoven çalınamaz denilen kendi bestelerini etkileyici bir biçimde seslendirmesi ve doğaçlama yeteneği ile dikkati çekiyor. Kıskanılıyor. Eserlerinin icrasında yaşadığı sıkıntılar, müzisyenlerin “bu eser çalınamaz” diye isyan etmeleri ve çoğunlukla değerini vererek çalmamaları da Beethoven’in hak ettiği üne erişmesini geciktiren önemli engeller olmuş. Hem eserlerin yazılış süreçleri hem de icralarında yaşananlar, Beethoven’in notalarının yayıncıları ile yaşadıkları da oldukça ilginç.
Beethoven aşk hayatında ise bir türlü aradığı mutluluğu bulamamış. Hayatına birçok kadın girmiş ama uzun süreli bir ilişkisi olmamış. Filimlere konu olan bu karşılıksız aşkların Beethoven’in eserlerine esin kaynağı olduğu gibi eserlerin yapısını da etkilediği, derinde yatan hüznün kaynağının bu karşılıksız aşklar olduğunu düşünmemek elde değil.
Aydın Büke’nin “Beethoven”ini okuduktan sonra kitaptan edindiğiniz yeni ve ufuk açıcı bilgiler ışığında bu büyük bestecinin eserlerini bir kez daha dinleme arzusu ile doluyorsunuz. Ben de öyle yaptım.  
30.10.2014

Etiketler: ,


Salı, Ekim 28, 2014

 

Ölü Reşat



Aslı Tohumcu’nun “Ölü Reşat”ının (Eylül 2014, Doğan Kitap) anahtar cümlesi “Birilerinin sırasını çalmış ayol bu! İflah olmaz hiç”. Romanın çocukluğuna yoğunlaşarak yaşam öyküsü anlatılan kahramanı Adnan doğum sırasında Reşat’ın sırasını çalmıştır. “Sırası çalınan ve ne bu dünyaya ne de diğer dünyaya ait olan sadece istediği gözlere görünen Reşat, daha ilk günden başlayarak Adnan’ı ortadan kaldırmak için akla hayale gelmeyecek kazalar tertip eder. Elbette Azrail Efendimizden de fikir ve yardım alarak.”
Bazı okurlar bu sayfanın adına uygun olarak okuduğum kitaplardan söz ederken kitapların konularını anlatmamdan hoşlanmıyor, hatta kızıyor ve bu kızgınlıklarını da sözle ya da mesajlarla bana da bildiriyorlar. Hatta sevgili dostum Bahadır Baruter yazılarımdan dolayı beni kutlar gibi yaparken o müthiş espri gücü ile sözlerine en ağır eleştiriyi de gizlemiş, yazılarımı okumayı çok sevdiğini çünkü sadece kitap hakkındaki nihayi yargımı belirttiğim son iki – üç cümleyi okumasının yettiğini söylemişti. “Ölü Reşat”ın arka kapağında romanın konusunun neredeyse tamamının özetlendiğini görünce aklıma bu eleştiriler geldi.
Evet, bazı romanlar, öyküler sadece konusu için okunabilir. Ama anlatı geleneğinin binlerce yıldır sürdüğünü ve anlatılabilecek konuların 40’dan fazla olmadığını düşünürsek bu bakış açısıyla “yeni” hiçbir kitabı okumamız gerekir. Zira anlatılabilecek her şey efsanelerde, masallarda ve tabii mitolojide zaten anlatılmıştır. Onlarla yetinebiliriz. Oysa o bildik konunun nasıl anlatıldığına bakar ve yeni anlatımların, anlatıcıların izini sürersek o kırk konunun binlerce farklı biçimde anlatılabildiğini görüp edebiyatın gücüne hayran kalırız.
Aslı Tohumcu “Ölü Reşat”ta babasının yaşam öyküsünü anlatıyor. Hem de açık açık yer, zaman ve mekân bildirerek. Bursa’nın Kiremitçi Mahallesi’nde mütedeyyin bir ailenin çocuğu olarak doğmuş, büyüye, nazara inanan, yaşadıklarını işe cinleri perileri katarak yorumlayan bir ailenin çocuğu Adnan. Sıradan bir esnaf ya da ailenin büyükleri gibi hafız olabilecekkken bu zeki ve eşek şakası yapmayı çok seven çocuk binbir badireye ve başına gelen talihsizliğe rağmen okuyor, inşaat mühendisi oluyor, dünyanın çeşitli ülkelerinde mesleğini sürdürüyor. Biri romanı kaleme alan olmak üzere iyi evlatlar yetiştiriyor.
Aslı Tohumcu yeni romanında babasının yaşam öyküsünü anlatacağını söylese belki de yayıncısına hiç ilginç gelmezdi. Ama romanın metnini yollayıp editörlerce okunduktan sonra yayıncısı ile görüşse karşılaşacağı heyacanı abartılı bile bulabilirdi.
Elbette bir anlatıda konu çok önemlidir ama onu biçimle desteklemezseniz, daha doğrusu bütünlemezseniz eksik kalır. Hemen her gün onlarca anlatının yayımlandığı günümüz edebiyat dünyasında kaybolup gider.
“Ölü Reşat” yine romanın arka kapağında belirtildiği gibi “yer yer fantastik ögelerle yüklü, mizahi yönü ağı basan” bir roman. Aslı Tohumcu kitaba adını veren “Ölü Reşat”ın Adnan’ın canını almak için yarattığı olaylarla romana önemli bir merak unsuru katmış. Hemen her sayfayı bakalım bu kez Adnan canını nasıl kurtaracak diye okuyorsunuz. Fanatastik yan da mizah da zaten bu Adnan’la azraili arasındaki kovalamacada öne çıkıyor. Anlatımın masalsılığı da bu havaya büyük katkıda bulunuyor. Bir türe sokmak istersek “fantastik gerçekçi” ya da “büyülü gerçekçi” diye biliriz Aslı Tohumcu’nun anlatımına.
Aslı Tohumcu büyülü gerçekçiliğin büyük ustaları gibi masalın tadını bozmadan anlatının içine acı gerçeği yerleştirmiş. 40’lı yıllardan başlayarak Adnan’ın yaşadıkları ve Bursa özelinde Türkiye’nin geçirdiği değişimi anlatmış. Bir mütedeyyin nasıl modernleşir onu da izliyoruz roman boyunca.               
İyi bir arşiv çalışması yapmış. Nasıl ayrıntılara inerek arşivi araştırdığını da Adnan’ın kupür kolesiyonundan örnekler vererek okura da göstermeden edememiş. Bence bunu yapmasa daha iyi olurmuş. Tabii bazı cümlelerin özne ile fiil arasına giren onlarca sözcükle çetrefilleştiğini, ilk okumada bu cümleleri anlamanın mümkün olmadığını belirtmeliyim.
Baruter gibi yazılarımın son cümlelerini okuyanlar için de söyle söyleyeyim; “Ölü Reşat” konusuyla, anlatımıyla, akıcı diliyle, temposuyla keyifle, merakla okunan, edebiyat tadı alınan bir roman.  
23.10.2014

Etiketler: ,


 

Varlık ve Piçlik



Hakan Akdoğan “Varlık ve Piçlik”te kendini  yoketmeye adamış bir adamın ikizlerinin doğduğu gün nezarerhanede başlayıp intihara varan öyküsünü anlatıyor.
Derman kendi derdine derman olamayacak bir ruh haliyle yaşayan, bu ruh halini kendini “doğuştan piç” olarak tanımlayarak ve bir piç gibi davranmaya çalışarak aşmaya çalışan bir adam.
“Piç” sözlük anlamıyla “Anası ve babası arasında evlilik bağı olmadan dünyaya gelen çocuk” olarak tanımlansa da ikinci anlamı “terbiyesiz, arsız çocuk”tur (bkz. TDK Türkçe Sözlük, 7. Baskı). Derman sözlükteki bu ikinci anlama uygun bir karakter çizmeye çalışıyor. Ama takındığı “piç” karakterinin arkasında birinci anlamın da etkisi büyük. Onu “piç” gibi davranmaya çocuklukta yaşadıkları, özellikle babasıyla ilişkisinin travmatik sonuçları nedeniyle oluşan ve bir türlü derman bulamadığı yaralar yöneltmiş.
Derman’ın ömrü hayal mi gerçek mi olduğunu bilemediğimiz sevgilisi Peri’yi evde beklemekle ve kendisi gibi insanlarla buluştuğu Kaplan Bar arasında geçiyor. Arada da gece yarısı radyo programları yapıp başka dertlilere derman oluyor.
Hakan Akdoğan, romanına mekan olarak İstanbul’u seçmiş ama net İstanbul manzarası oluşturmamış. Bildiğimiz caddelerde, sokaklarda dolaşmıyor kahramanı. Derman bana nedense Bursa’da yaşıyormuş gibi geldi. İstanbul’a göre daha dar, olasılıkların daha az olduğunu, Derman’ın kendini daha kıstırılmış hissedeceğini düşündüğümden olsa gerek.
Romanın adı doğrudan Jean-Paul Sartre'ın başyapıtı sayılan Varoluşçuluğun temel metinlerinden “Varlık ve Hiçlik”e gönderme yapıyor. Sartre “Varlık ve Hiçlik”te insanın özgür olmaya “mahkum” edildiğini anlatır. Derman da kitabın arka kapağında belirtildiği gibi “Kayıtsız bir yabancılaşmadan mustarip”tir. Ama o hiç’liği piç’likle örtüp “ruhsal tükenmişliği” aşmaya çalışır. Çünkü o Camus’nün “Yabancı”sı değil, günümüz toplumunda kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir kaybeden’dir.    
Romanın adında böylesine doğrudan bir gönderme olmasına rağmen adı anılan tüketim malzemelerinin ilk dikkati çekeni Jean Paul Gaultier parfümüdür. Derman bu kokuyu iyi tanıdığı için çocuklarının doğduğu gece düştüğü nezarette zamanını bu bilgi sayesinde rahat ve keyifli geçirir. Bu nezarethane bölümünden Derman’ın istese yaptığı piçliklerle yaşamını sıkıntı çekmeden geçirebileceğini görürüz. Ne de olsa yaşadığı topraklar böyle piçlikleri hoş görmek bir yana taktirle de karşılar. Ama bunu başarabilmesi için Derman’ın çocukluktan gelen ve gittikçe büyüyüp derinleşen yaralarını iyileştirmesi gerekir, aksine o yaralarını deşip derinleştirmiştir.
Hakan Akdoğan sadece kitabın adında edebi - felsefi eserlere gönderme yapmakla kalmıyor, romanda doğrudan ya da dolaylı olarak birçok gönderme var. Bunların en dikkati çekeni Derman’ın sürekli gittiği Kaplan Bar’ın ve sahibinin William Blake’i ve ünlü şiiri “Kaplan! Kaplan!”ı anımsatması. Ama benim en hoşuma giden gönderme (ya da selamlama) eline boş bir tepsi alıp müziğe tempo tutan Turhan Ağabey ve en iyi arkadaşı Deniz Ağabey’e yaptığı (s. 106). Romanlar yalan söyler deyip Turhan Ağabey’e uzun bir ömür diliyorum.
Hakan Akdoğan’ın “Varlık ve Piçlik”i (Ekim 2014, Aylak Adam yay.) kısa, çok kısa bölümlerle gelişen akıcı bir roman. Yüzeysel okuma ile bir kaybeden romanı daha diye değerlendirebilirsiniz ama Derman’ın satır aralarına gizlenen acısına ve yapılan göndermelere dikkat ederseniz tüketim toplumunun bizi kendini tüketme toplumu olmaya yönelttiği bir çağda günümüz insanın varoluşunun sorgulandığı bir roman okuduğunuzu da fark edebilirsiniz. 
23.10.2014

Etiketler: ,


 

"MAZİSİNİ ÖZLEYEN ŞEHİR"



Trabzon şairi, yazarı, çevirmeni, yayıncısı, dergicisi, kitapçısı bol bir şehir. Kültür ve sanat etkinlikleri açısından da çok hareketli bir merkez. Sanat Günleri'nin hemen ardından "Uluslararası Trabzon Edebiyat Festivali" UTEF'in ilki gerçekleştirildi. UTEF'i de sinema günleri izleyecekmiş
20 Ekim'de başlayan UTEF 26 Ekim'e kadar sürecek. Karadeniz Yazarlar Birliği’nin düzenlediği, sivil toplum kuruluşları, yayıncılar, yazarlar, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Trabzon Belediyesi ve Trabzon Valiliği tarafından desteklenen festivale Türkiye, Rusya, İran ve Gürcistan’dan yazarlar konuk oluyor. UTEF Trabzon kent merkezi yanında Akçaabat, Maçka, Ortahisar, Tonya ilçelerinde de eşzamanlı olarak sürdürülüyor. Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde de etkinlikler olacak. Yani sadece şehir merkezinde kalmıyor tüm şehire yayılmaya çalışıyor.
Festivalin konusu "Tarih ve Mekan". Trabzon tarihi mekanlar açısından zengin bir kent. İhmal edilmiş, kaderine terk edilmiş olanlar da var, restore ediyorum diyerek bozulmuş olanlar da, aslına uygun korunurken bozulanlar da, aslına uygun restore edilmiş olanlar da. Trabzon’un büyük ve önemli bir mazisi var. Turizm gerekçesiyle bile olsa o mazinin tekrar ve dikkati çekici bir biçimde ortaya çıkartılması gerek.
Trabzon'a özellikle Arap ülkelerinden gelen turistler büyük ilgi gösteriyor. Turist gemileri de gelmeye başlamış. Avrupalı turistlere de rastladım. Uzungöl'ün, Sümela'nın yanında şehir merkezinde de gezilebilecek yerlerin çoğalması gerek ki turizm gelirinden şehir de gelir elde edebilsin. Tarihi mekanların kullanım amaçları da önemli. Trabzon'un kültür varlığını geliştirecek müzelere gerek var. Birçok yazar, şair yetiştiren bu kente bir edebiyat müzesi, en azından edebiyat müze kütüphanesi çok yakışacaktır.
UTEF "Tarih ve Mekan" konusuna uygun olarak restore edilerek geleneksel sanat atölyelerine tahsis edilen Alacahan'da açıldı. Açılıştan sonra yine Alacahan'da Kevser Kartal "Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun Anadolu Yazmaları" adlı Eyüpoğlu'nun kendine has tekniğini uygularak yazma boyama uygulaması yaptı.
Edebiyatta mekan ve tarih ilişkisi hakkında oturumların yanında festivale katılan ülkelerin büyük yazarları anıldı. Rusya'dan Puşkin, İran'dan Şehriyar ve Gürcistan'dan Dumbadze festivalin konu edindiği yazarlardı. Türkiye'den yazarlar, çevirmenler davet edilirken de "Trabzon'da doğmak ya da Trabzon'u yazmak" kıstası ile hareket edilmiş. Peyami Safa da bu bağlamda ele alındı.
Festivalin ana mekanlarından Hamamizade Kültür Merkezi lobisinde kurulan standlarda Trabzonlu yazarların eserleri sergileniyor, imza etkinlikleri de gerçekleştiriliyor. Heyamola Yayınları'nın "Trabzon'dur Yolumuz" adlı dizisi özellikle dikkati çekiyor. Şair Çiğdem Sezer'in editörlüğünde hazırlanan dizide Trabzon'un Faroz, Sotka, Hacı Kasım, Moloz, Ortahisar gibi belli başlı mahallelerini Ahmet Özer, Öner Ciravoğlu, Serkan Türk, Tayfun Pirselimoğlu, Yaşar Bedri Özdemir gibi Trabzon'da doğup büyümüş yazarlar kitaplarında anlatmış. Bu kitaplar da çeşitli oturumlarda tanıtılacak, tartışılacak. "Trabzon'dur Yolumuz" adlı dizisi rehberliğinde o mahalleleri gezmek başka bir keyif olacaktır.
"Uluslararası Trabzon Edebiyat Festivali"ni Karadeniz Yazarlar Birliği Başkanı Ala Türkmen ve çoğunluğu kadınlardan oluşan küçük bir ekip hayata geçiriyor. Güleryüzleri ve heyecanları ile olmazları olur ediyorlar. Dilerim, "Uluslararası Trabzon Edebiyat Festivali" kalıcı olur.
22.10.2014

This page is powered by Blogger. Isn't yours?