Cuma, Temmuz 13, 2018

 

Söz dalaşı mı, kalem kavgası mı?



Hece Dergisi hazırladığı geniş kapsamlı özel sayılarla Türk Edebiyatı’na büyük bir hizmette bulunuyor, önemli bir araştırma, başvuru kaynağı yaratıyor. Böylece de edebiyatımızdaki inceleme, araştırma eksiğini bir nebze gideriyor. Türk Öykücülüğü ile başlayan Hece Özel Sayıları’nın otuz altıncısı Türk Edebiyatında Polemikler (Hece sayı: 258-260, Haziran 2018).
Türk Edebiyatında Polemikler 884 sayfalık kalınlığı ile oylumlu bir çalışma. Türkiye’deki eleştiri ortamının kısırlığında nicelik olarak bile böyle oylumlu çalışmayı gerçekleştirmek büyük bir başarıdır.
Sunuş yazısında da bu sayıyı hazırlamanın zor olduğunu içtenlikle söylüyorlar. Geniş kapsama rağmen eksiklikler olduğunu da belirtiyorlar. Tabii bunun ilk sebebi söz verdiği halde yazısını yazıp yollamayanlar. Derin ve geniş araştırma gerektirdiği için sahipsiz kalan başlıklar da olmuş. “Bilhassa günümüze doğru yaklaştıkça taraflar yaşadığı için söz almak ve konunun canlanmasını istemeyen polemikçiler oldu” diye yazmışlar.
Sunuşta özel sayının hazırlama yöntemi açıklanmadığı için kimden nasıl yazı istendiğini bilmiyoruz ama dergiyi incelediğimizde konunun uzmanı akademisyen ve yazarlardan ve alıntıladığım cümleden de anlaşıldığı gibi “polemikçiler”den de yazı istendiğini anlıyoruz. Bir polemiğe taraf olmuş bir kişiden yazı isteyip o polemiği anlatmasını istemek ne kadar doğru, bu yazılar ne kadar bilgilendirici olur? Polemikçiler’in objektif olması beklenebilir mi? Bence yanlış bir yaklaşım, zaten günümüz polemikleri hakkında yazılarda da bu oldukça belirginleşiyor.
Özel sayı için “en başta yüz civarında bağımsız konu belirlemiştik” diyorlar. Keşke bu konuların listesine dergide yer verselerdi. Özellikle günümüze yaklaştıkça atlandığını düşündüğümüz konu sayısı çoğalıyor. Bu atlamanın derginin listesi nedeniyle mi yoksa ödevini yerine getirmeyen yazarlardan mı kaynaklandığı anlaşılabilirdi.
“Türk edebiyatı her zaman tartışmalarla gelişmiştir” deniyor sunuşta. Haklı bir saptama ama tartışmanın polemiğe, polemiğin kavgaya döndüğü, şair ve yazarların karakola ya da mahkemeye düştüğü de bir gerçek. Çünkü bir Doğu Akdeniz toplumu olarak tartışma kültürümüz yok, işi hemen şahsileştiriyoruz, sen – ben kavgasına dönüştürüyoruz, bu da kaçınılmaz olarak kavgayı getiriyor. Emin Karaca “Türk Edebiyatında Kavga”da (Nisan 2017, Kibele yay.) bu olayları etfarlıca anlatıyordu.
Türk Edebiyatında Polemikler özel sayısı “Kavramsal Çerçeve” başlıklı bölümdeki 5 yazı ile açılıyor. Bu yazılarda polemiğin tarifi, anlamı, tarihçesi, gelişimi üzerinde durulmuş. Rasim Özdenören ve Turan Karataş’ın yazıları bence yeterli ama tabii ki fazlasına yer vermenin zararı yok. Sadece tekrarlara düşüldüğü duygusu oluşuyor.
TDK Sözlüğü polemik’i hem “söz dalaşı” hem de “kalem kavgası” olarak tanımlamış. Ama sanırım tartışma ile polemik arasında yapılacak ayrım çok önemli. Ben tartışmaların edebiyatımızı geliştirdiği saptamasına katılıyorum ama her tartışmanın da polemik olmadığını düşünüyorum. Tartışma’da fayda var polemik ise en azından bizdeki kullanımıyla negatif bir kanı uyandırıyor. Sonuçta bir fayda elde edilemeyen ve büyük bir olasılıkla kavgaya, en azından küslüklere neden olan bir tür münakaşa olarak algılıyoruz polemiği.
Özel sayının adı “Türk Edebiyatında Tartışmalar ve Polemikler” olsa daha iyi olurmuş. Çünkü polemik diye okuduğumuz bazı münakaşaların aslında tartışma olduğunu ve sadece edebiyatımızı değil düşünce dünyamızı geliştiren katkıları olduğu anlaşılıyor. Dil, sözcüklerin kullanımı, eski / yeni, gelenek mi gelecek mi, klasikler gibi konularda yapılan tartışmalarda ülkemizdeki siyasi ve kültürel yarılmanın bir daha kapatılmayacak bir biçimde nasıl inşa edildiğini anlıyorsunuz. Özel sayının ilk iki bölümündeki yazıların büyük bir çoğunluğu bu nitelikte. Edebiyatla sınırlı kalmayıp, kültüre, oradan da siyasete uzanan tartışmalar yaşanmış ve bunların çoğu öğretici içerikte. Bir bölümü de edebiyatçı kimliği yanında gazete ya da dergi yazarı olanların tamamen siyasi içerikte polemikleri ki bunların yerinin bu özel sayı olduğunu sanmıyorum. Örneğin Necip Fazıl’ın ve Peyami Safa’nın taraf olduğu bir çok polemik siyasi içerikte.  
Tahmin edilebileceği gibi “edebiyat tarihinin seyri şairler tarafından belirleniyor.” Bu belirleme de tartışmalar ve polemiklerle oluyor. Çok daha küçük ölçekte de olsa romancıların da önemli polemikleri var ama öykücüler bu konuda çok geride. Yine de öykü alanındaki polemiklere özel sayıda yer verilmeliydi, önemli bir eksik. Tabii günlükçülerin ya da deneme yazarlarının da polemikleri var. Çeviri polemikleri de bambaşka bir boyut. Bu tip özel sayılarda kapsayıcılık önemli, bunlara da değinilebilirdi. Öte yandan bu işin sonunun olmadığı, bir sınırlama gerektiği de bir gerçek.
Akademisyenler en azından işlerini şeklen doğru yapmış, iyi yapmaya özenmiş. Yazılan yazıların gelecekte kaynak olarak kullanılacağı bilinciyle akademik soğukkanlılıkla konularını ele alıp incelemeye, tarafsız kalmaya çalışmışlar. Özellikle ilk polemiklerin yazıldığı Tanzimat dönemi ve Cumhuriyet’in ilk dönemi hakkında olabildiğince birincil kaynakları kullanarak polemiklerin iki tarafının görüşlerini de yansıtmaya özen gösteren, yargıyı okura bırakan incelemeler var.
Sorun günümüze doğru gelindiğinde başlıyor. İncelemelerin yerini eleştirel denemeler alıyor. Tek yanlı, ikinci el kaynaklardan yola çıkan, hatta kaynak gösterme gereği bile duymayan, polemiğin tüm taraflarını incelemeye özen göstermeyen, çalakalem yazıldığı izlenimini veren, önyargılı ve geç de olsa bu özel sayı vesilesi ile polemiğe katılmak ister gibi davranan yazarlar da var. Sanki bu özel sayının verdiği fırsattan istifade polemiği yeniden başlatmak ve bu sayede bir sıfır öne geçmek ister gibiler. Özel sayıda bu tip yazıların yer almasının ve “güvenilir kaynak” niteliğini zedelemesinin nedeni “polemikçi”lere yer verme kararı olmalı. Bir tarih sınırlaması yapılsa günümüze kadar uzanılmasa belki daha sağlıklı olurdu.  
80 Kuşağı ile ilgili olarak benim de muhatabı olduğum 3 yazı var. Ben bu sayıda 80 Kuşağı’nın çıkışına vesile olan şiir amaç mı araç mı, şiirde estetik, siyasi bakış, anlam, gelenek gibi çok önemli konuların ele alındığı ve 100’e yakın şairin 200’den fazla yazı ile katıldığı polemiğin ele alınmasını beklerdim. Mevcut yazıları okuyunca, iyi ki ele alınmamış, diyorum.
Örnek vereyim, Ali K. Metin “Eleştiride Kişilik ve Ahlak Temelli Bir Polemiğe Dair” başlıklı yazısında sadece bir tarafın, bir yazısından, tek bir kaynaktaki bir dipnottan yola çıkarak, polemiğe konu olan metinlere bakma gereği duymadan, bu nedenle de muhatabın gerçekte ne söylediğini de bilmeden, gerçek olmayan bilgi ve alıntılarla başlığından itibaren tamamen yanlış şeyler yazıyor, yargısını veriyor ve taraf oluyor.
Bilgi eksiği mi var, çok uzak bir zaman olmasa da 90’lı yılların kaynaklarına mı ulaşamadı, zamanı mı dardı yoksa ele aldığı konuda taraf mı bilmiyorum ama durum vahim. Yazılar denetlemeden, doğruluğunu sorgulamadan mı kaynak olabilecek böyle önemli bir özel sayıda yayımlandı? Neyse ki derginin kaynakçası çok karmaşık ve özensiz, dizini de eksik. Bu polemikleri gelecekte araştıracaklar isimlerden yola çıkıp ararsa bu yazılara ulaşamayacak.
Özel sayıyı popüler hale getirelim, hakkında çok konuşturup çok satalım diye polemikçilere yazı yazdırmanın tamamen yanlış bir karar olduğu anlaşılıyor. Bu tip yazılar özel sayının değerini önemli ölçüde azaltmış ve kaynak olmaktan çıkartıp tartışmalı bir konuma getirmiş.  Kuşkusuz diğer bölümler de yer alan yazılar da uzmanlarınca eleştirilecek, tartışılacaktır. Hece Dergisi’nin Türk Edebiyatında Polemikler özel sayısının eski polemikleri canlandıracağı ve yeni polemiklere yol açacağını öngörebiliriz.12.07.18

Perşembe, Temmuz 12, 2018

 

Varlık’la geçen yıllarımız




Varlık Dergisi’ni ilk kez dayımın kütüphanesinde görmüştüm. Ortaokul çağlarındaydım, 70’lerin başı. Dayım aydın bir bankacı olarak Cumhuriyet okuyor, Varlık Dergisi’ni izliyordu. Çocuk aklımla Cumhuriyet ve Varlık’ın aynı kuruluşça, büyük bir ihtimalle devletçe yayımlandığını düşünmüştüm. Sanırım bunun nedeni ikisinin tipografilerindeki benzerlik ve ciddi havalarıydı.
Lisede edebiyat öğretmenimiz Mehmet Başaran bizi Varlık ve diğer dergilerle tanıştırmıştı. Sonra onun ünlü bir yazar olduğunu öğreninice ilk defa yolum Varlık’a düştü. O zamanlar yayınevlerinde indirimli kitap satışı yapılırdı. Başaran’ın kitapları da Varlık’tan çıkıyordu.
70’lerin sonunda edebiyatla ilgilenmeye başlayınca Varlık okumaya başlamıştım. O zamanlar dergilere ürünler ya postayla yollanır ya da elden götürülürdü. Yaşar Nabi Nayır’la tek karşılaşmamda bu sayede oldu. Şiirlerimi elden teslim edersem daha çok dikkati çeker, okunur düşüncesi ile Cağaloğlu Yokuşu’ndaki Varlık’a gitmiştim. İdarehane 2. katta, satış 3. kattaydı. Satıştakiler beni alt kata yönlendirdi. Kapıyı çaldım ve karşıma fotoğraflarından tanıdığım Yaşar Nabi çıktı. Masasında oturuyordu. Sanırım bir şey okuyordu. Bir çalışan ya da sekreter beklediğim için çok şaşırmıştım. Bir zarf içindeki şiirlerimi teslim ettim. Yanındaki mektup yığınının üzerine koydu, ben de bir şey diyemeden çıktım.
Yaşar Nabi Nayır 15 Mart 1981’de vefat etmiş, onun ölümünden sonra göreve Konur Ertop gelmişti. Yardımcısı da okul arkadaşımız Erdoğan Albayrak’tı. O vesileyle öykücü Cengiz Öndersever’le birlikte Varlık’a gitmiştik. Çünkü o zamanlar dergiler, yayınevleri randevu almaya gerek olmadan çat kapı ziyaret edilebilirdi.
Kısa bir süre sonra, Şubat 1983’de göreve Kemal Özer geçti. Mehmet Müfit ve Tuğrul Tanyol’la birlikte Kadıköy’e dönerken her akşamüstü Varlık’a uğramaya başladık. Bizden başka birçok yazar da oluyordu. Sohbetlerine, tartışmalarına katıldık. Asım Bezirci, Atilla Birkiye, Cengiz Gündoğdu, Mustafa Sercan, Ergin Koparan hemen anımsadıklarım. Varlık’ta ilk yazım Kasım 1984’de yayımlanmış; “70’li Yılların Toplumcu Şiiri”. 80 Kuşağı tartışmalarında Varlık önemli bir medya oldu. Dergide birçok yazımız yayımlandı. Özel bölümler yapıldı. Sonra da Varlık yazarları bizim karşıtlarımız haline geldi. Bir süre selamı kestik, uğramaz olduk.
Kemal Özer ayrılınca Haziran 1990’da görevi arkadaşım Enver Ercan devraldı. Yeniden Varlık’a uğramaya başladım. Şiir ve yazılarım Varlık’ta yayımlanmaya başladı. Nisan 1995’de Enver Ercan’ın teklifi ile her ay “Şiir Okuma Notları” başlığıyla yeni şiir kitapları hakkında yazmaya başlamışım. Ocak 1998’e kadar sürmüş. Sık sık Piyerloti’deki büroya sohbete giderdim. Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri şiir jürisinde de görev yaptım. Bağımız hiç kopmadı. Varlık’la kırk yıla varan bir mazim var.
İlk sayısı 15 Temmuz 1933’de çıkan Varlık 85. yaşını kutluyor. Yenilerde yitirdiğimiz Enver Ercan’dan görevi devralan şair Mehmet Erte Temmuz sayısı için Varlık’a yazan şair ve yazarların anılarından derlenen “Varlık’ı Anlatıyorlar” başlıklı bir bölüm hazırlamış. Bana da sormuştu. Cevap yazamamıştım. O bölümdeki yazıları okuyunca anılarım canlandı.
Varlık, Cumhuriyet dönemi edebiyatımızın ana kaynağı. Öncü olmuş, yazarların, akımların çıkışına kaynaklık etmiş, kültür hayatında belirleyici konumda bulunmuş hep. Türkiye’nin halen yayında olan en eski edebiyat dergisi. Yaş aldıkça gençleşiyor, dinamikleşiyor. Uzun ömür diliyorum. Nice Varlık’lı yıllara! 11.07.2018

Cuma, Temmuz 06, 2018

 

Klişeleri sorgulamak, metnin gizini çözmek...



“Eleştirmen akademisyen” diye bir tanımlamamız yok. Daha doğrusu akademisyenlerin eleştiri yapmasına alışkın değiliz. Böyle bir beklentimiz yok. Yapanı da sevmiyoruz. O nedenle çok az sayıda eleştirmen çıkıyor akademiden. Zaten Türkiye’deki akademik yapının kurallar silsilesinin böyle bir tavra müsaade etmediği, akademisyen olarak yetiştirdiği kişileri yapı içine hocalaştırdığı da biliniyor. Sorgulamayacak, kuşkulanmayacak, araştırmayacak hazırdaki bilgiyi öğrencilerine aktaracak.
Süha Oğuzertem adını Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’ndeki çalışmaları ile duyduk. Bölümün o dönem, ikibinli yılların başında ülke çapında dikkati çekmesine, özellikle yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin çalışmalarının edebiyat çevrelerinde konuşulmasına katkıda bulunduğunu biliyorduk. Bir Türk Edebiyatı Bölümü ilk defa bu kadar yoğun olarak edebiyat ortamı ile ilişkiye giriyor, öğrencilerinin edebiyat dergilerinde yazılarının yayımlanmasını özendiriyor, yazarların, şairlelerin akademik çalışmalara katılmasını, öğrencilerle buluşmasını teşvik ediyordu. Bilkent iyi akademisyenler yetiştirmenin yanında edebiyatımıza birçok eleştirmen kazandırdı. Tahmin edilebileceği gibi uzun sürmedi. Sanıyorum bölümü kuran Talat Sait Halman’ın vefatı ile de dağılma süreci hızlandı.
Süha Oğuzertem daha sonra İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde görev yaptı. Biyografisine göre de 2015 Eylül’ünde kendi arzusuyla emekli oldu. Emekliliği hak eder etmez akademi ile ilişkisini kestiğini anlıyoruz. Bu gelişme yazı verimini nasıl etkileyecek merak etmemek elde değil. Aradan geçen üç yıla yakın zamanda dergilerde yayımlanmış bir makalesine rastlamadım. Ama olumlu bir gelişme olarak daha önce yayımlanmış yazıları bir kitapta toplandı.
Eleştirirken’in (2018, İletişim yay.) alt başlığı “Modern Türkçe Edebiyat Üzerine Yazılar”. Kitabı Yalçın Armağan derlemiş. Kısacık “Teşekkür” yazısında Süha Oğuzertem yazılarını kitaplaştırma konusunda isteksiz olduğunu belli ediyor. “Yalçın Armağan bu kitabın editörlüğünü üstlendiğinde gereksiz bir işe kalkışıyor diye düşünmüştüm” diye yazmış. Yazıları bulup, seçip, düzeltip yayına hazırlayan Yalçın Armağan’dan “Ve tanrı ideal editörü yarattı” diye söz ediyor. Bu cümledeki ironi üzerinde düşünmek gerek.
Kitabın sunuş yazısını da Yalçın Armağan yazmış. Süha Oğuzertem’in eleştiri anlayışı hakkında kapsayıcı, bilgilendirici bir yazı. Okur olarak Süha Oğuzertem’den bir giriş yazısı beklerdim. Nasıl bir eleştiri anlayışı olduğunu, kitapta yer alan yazıların yazılma koşullarını, daha sonra neden değiştirmek gereği duymadığını kendisi anlatabilirdi. Sadece bazılarının sonuna “Ardından” başlığı ile notlar koymuş ve yazıdaki tezinin, tabii eleştiri anlayışının nasıl değiştiğini çok kısa olarak belirtmiş. Kitaba bütün katkısı da bundan ibaret. Gönülsüzlüğünün küskünlüğe evrildiğini düşündürüyor.     
Kitap 1990 ile 2014 arasında yayımlanan, 10 yazar hakkındaki 16 yazıdan oluşuyor. 24 yılda 16 yazı çok az. Oğuzertem’in tüm yayımlanmış çalışmaları bunlardan ibaret değilse bir bibliyografya yapmakta fayda varmış. Zira yazarın başka bir kitap yayımlatmayacağını da hissediyoruz.  
Yalçın Armağan belli bir mantıkla yazıları bölümlemiş ama kronolojik sıralamaya da dikkat etmiş. Sait Faik, Yaşar Kemal, Halikarnas Balıkçısı ve Leyla Erbil hakkında sempozyumlarda sunulmuş ya da armağan kitaplar için yazılmış yazılarla başlıyor kitap. Çok sevdiğini anladığımız bu dört yazar için de tavrı aynı Oğuzertem’in. Eserlerini yeniden okurken bir yandan da onlar hakkında daha önce neler yazılmış, yazarlar nasıl değerlendirilmiş anlamaya çalışıyor. Eleştirisini de yazarlar ve eserleri hakkındaki genel kanıyı sorgulayarak kuruyor. Çünkü bu kanılar birbirini izleyen yazılarda sorgulanmadan tekrar edilerek genelleşmekle kalmıyor, hüküm haline de geliyor.
Bizde bir yazarı ve eserini bir kere değerlendirip yargıda bulunduktan sonra onu bir kenara koymak ve bir daha değerlendirmemek alışkanlığı var. Oğuzertem’in Halikarnas Balıkçısı’nı ekoeleştiri anlayışından yola çıkarak incelemesi bu büyük yazarı ne kadar ihmal ettiğimizin önemli bir örneği.
Sonra bence daha çarpıcı ve yazarın eleştiri anlayışını somutlayan Yakup Kadri, Ahmet Altan, Orhan Pamuk ve Abdülhak Şinasi Hisar hakkında yazılar geliyor. Oğuzertem, incelediği tüm yazarlara bir akademisyenden beklenen şekilde olabildiğince nesnel yaklaşmaya çalışıyor.    
En bildik sandığımız yazar ve eseri hakkındaki hükümlerin bile sorgulanmaya değer olduğunu anlıyoruz. Örneğin Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Sodom ve Gomore’si “milli” ve “ahlaki” bir eser olarak değerlendirilmiş ve nerdeyse tüm eleştirmenler de bu hükmü sorgulamadan kabul edip tekrarlamışlar. Çok erken dönemlerde getirilen farklı yaklaşımları ise ısrarla görmezden gelmiş ya da yanlış anlamayı tercih etmişler. Oğuzertem metni tekrar okuyor ve söylendiği gibi metnin ne “milli” ne de “ahlaki” olmadığı görüşüne varıyor. Bu görüşünü somutlayacak şekilde örnekliyor. Yakup Kadri’nin eserlerinin “milli”lik yaftasını bir kenara koyup yeniden okunup yorumlanması gerekliliği de anlaşılıyor Oğuzertem’in yorumlarından.
Eleştiri yazımı “deneme”ye iliştirilip “eleştirel deneme” diye bir yazı türü hakim kılındığı için eleştirmenlerin bir eleştirel anlayışı, yöntemi olması beklenmez. Yazıdan yazıya, kitaptan kitaba değişen bir anlayış hakimdir. Süha Oğuzertem ele aldığı tüm eserleri belirli bir anlayışla okuyor. Esas olarak psikanalitik kuramdan yararlanıyor. Ama bu kuramın getirdiği avanataj ve dezavantajların da farkında. “Psikanalitik Eleştiri ve Tanpınar’ın Metinleri” başlıklı yazısında bunları ele alıyor. Yalçın Armağan da dikkati çekmiş “Oğuzertem’e göre metni kurama uydurmak, edebiyatı kurama feda etmektir.” Yorumu da metin merkezlidir. Ama edebi bir eleştiri de yazmıyor. Eserin oluşumdaki anlayışı sorguluyor, ne anlattığını anlamlandırmaya çalışıyor. Psikanalizden feminizme, etikten ekoeleştiriye genişleyen bir bakışı var. Bu anlayışları Türk Edebiyatına uygulayanların ilklerinden.
Akademisyenlerin en çok üzerinde çalıştıkları yazar Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Süha Oğuzertem de yüksek lisans tezi dahil olmak üzere Tanpınar üzerine çok çalışmış. Kitapta da 5 yazı ile önemli bir ağırlık oluşturuyor. Bir bölümün tamamı Tanpınar’a ayrılmış. Başka bir yazara böyle bir önem atfedilmiyor.
Tanpınar hakkında söylenecek söz kalmamıştır, diye düşünüyoruz. Ama Oğuzertem’in var olan tezleri sorgulayan yaklaşımı Tanpınar hakkında bu kadar çok çalışılmasına rağmen diğer yazarlarda olduğu gibi onda da yerleşik yargılar ve klişelerle sınırlı kalındığını gösteriyor. Bu bağlamda Süha Oğuzertem’in psikanalitik anlayışla yaptığı okumalar ve çözümlemeler Tanpınar hakkında daha çok çalışmak gerektiğini düşündürüyor.
Eleştirirken’deki ufuk açıcı, değiştirici Türk Edebiyatı okumaları, bildiğimizi tanıdığımızı sandığımız yazarların eserlerini tekrar ve farklı anlayışlarla okumamız gerektiğini işaret ederken “eleştirmen akademisyen” olmanın emek isteyen ama yapılması gereken bir iş olduğunu da gösteriyor. Süha Oğuzertem’in yeni çalışmalarını merakla bekleyeceğim.05.07.2018

Perşembe, Temmuz 05, 2018

 

25 yıl ve daha fazlası



İstanbul Caz Festivali’nin sloganı “25 yıldır caz ve dahası”. Festival çeyrek asrını kutluyor. Açılış da bu 25 yılı taçlandıracak görkemdeydi. Yaşam Boyu Başarı Ödülleri caz müziğinin usta isimleri Nezih Yeşilnil, Şevket Uğurluer ve Balarası Ahmet’e verildikten sonra Türkiye cazının belli başlı solist ve toplulukları sahne aldı ki bu isimler bir kaç eksikle son yarım yüz yılın panaromasını da oluşturuyor. Ateş Tezer, Ayşe Gencer, Ayşegül Yeşilnil, Ayhan Öztoplu, Ayşe Tütüncü, Barış Ertürk, Burak Cihangirli, Deniz Dündar, Emin Fındıkoğlu, Enver Muhamedi, Kerem Görsev, İmer Demirer, İlham Gencer, Neşet Ruacan, Nezih Yeşilnil, Nilüfer Verdi, Okay Temiz, Ozan Musluoğlu, Önder Focan, Sibel Köse, Şenova Ülker, Tamer Temel, Tuna Ötenel, Volkan Hürsever ve Yahya Dai o gece sahneye çıkıp unutulmaz saatler yaşattı. Uzun ama keyifli geceydi, bir daha gerçekleştirilmesi de kolay değil.
İstanbul Caz Festivali 25 yıldır gerçekleştiriliyor ama İKSV’nin Türk izleyicilerini cazla buluşturması daha eski yıllara dayanır. Sanırım en az 10 -15 yıl daha eklemek gerek. Bu yıl kırk altıncısı gerçekleştirilen İstanbul Müzik Festivali Dünya cazının bir çok büyük ismine programlarında yer verdi. Seksenli yıllardan itibaren de bu konserlerin takipçisi oldum.
1994’de de caz, İstanbul Müzik Festivali’nden ayrılıp bağımsızlığını ilan etti. Al di Meola, Boby Mc Ferrin, Jan Garbarek, Herbie Hanckok, Keith Jarret, Miles Davis, Ray Charles hemen aklıma gelen isimler. Yaşayan efsanelerin çoğunu sahnede, canlı olarak izleme olanağına kavuştuk. Bugün İstanbul Caz Festivali’nin 25. yılını onurlandıran Türkiyeli cazcılar da bizlerle birlikte bu efsane isimleri izliyordu.   
Gençlik heyecanıyla radarlarımız açıktı, cazın devlerinin konser sonrası nereye gidip jam session yapacaklarını öğrenir, bir yolla o mekanlara sızmanın yolunu bulurduk. 12 Eylül Darbesinin karanlığı sürüyordu ve İstanbul’da çok fazla mekan yoktu. Bunların caza özel önem vermesi dikkati çekicidir. Zihni, Ziya’nın Ortaköy’deki yeni mekânı, Bilsak’ın Yeniköy’deki yazlık yeri, Arnavutköy’deki Naima, Gayrettepe’deki Jazzino, Ece, Korukent Jazz Bar ilk aklıma gelen mekânlar.
Festivalin ana sahnesi Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda konseri izledikten sonra bu mekânlara Dünya cazının devleri ile Türk cazcıların birlikte yaptıkları jam session’ları izlemeye giderdik. Aytekin Hatipoğlu, Faruk Şüyün, tabii ki Sevin Okyay ve daha bir çok gazeteci arkadaş grupta yer alırdı. Nereye gidileceği bilgisi de çokluk Sevin Abla’dan gelirdi.
Görgün Taner İstanbul Caz Festivali’nin kurucu direktörü oldu. Taner İKSV Genel Müdürü olunca ondan görevi Pelin Opcin devraldı. Festivali başarıyla, hemen her yıl geliştirerek bugünlere getirdiler. Pelin Opcin başarısını yurtdışına da taşıdı. Londra Caz Festivali’ne yönetici olarak gidiyor.
Türkiye cazının efsanelerini Yekta Kopan ve Hülya Tunçağ’ın caz tarihine de uzanan hoş sunumlarıyla İstanbul Caz Festivali’nin açılışında izlerken o günlere döndüm. Kendimi iyi bir caz dinleyicisi olarak değerlendiremem ama sahneye çıkan hemen tüm usta cazcıları bir vesile ile dinlemişim. O günleri yad etmemi sağlayan bu gece benim için unutulmaz bir anı olacak.
Garanti Bankası sponsorluğunda düzenlenen 25. İstanbul Caz Festivali 17 Temmuz’a kadar 27 mekânda, 250 yerli ve yabancı sanatçının katıldığı 50 konserle gerçekleştiriliyor. Benjamine Clementine, Kurt Elling Quintet, Caro Emerald, Anat Kohen gibi Dünya cazının çok önemli isimleri sahne alacak. “Parklarda Caz”, “Çocukça Bir Gün” gibi ailecek katılınabilecek hoş etkinlikler de var. Ayrıntılı program caz.iksv.org’da. Kaçırmayın.  04.07.2018

This page is powered by Blogger. Isn't yours?