Cuma, Şubat 05, 2016

 

“Çoktan kaybetmiş, tuzağa düşmüştü”


Juan Carlos Onetti Latin Amerika Edebiyatı’nın en önemli adlarından bir sayılıyor. Tüm Latin Amerika merakımıza rağmen 1909 doğumlu Uruguaylı bu yazarın hiçbir eseri şimdiye kadar Türkçeye çevrilmemiş. Türkçede ilk okuduğumuz eseri 1961’de anadilinde yayımlanan, 54 yıl sonra dilimize çevrilen “Tersane” (Aralık 2015, çev. Suna Kılıç, Alef yay.).
Biyografisinden Juan Carlos Onetti’nin tanınırlık konusunda her zaman sıkıntı yaşadığını anlıyoruz. Çocukluk çağlarından beri yazmasına rağmen ilk kitabı “El pozo”yu (Kuyu) geç sayılabilecek bir yaşta 30 yaşındayken 1939’da yayınlatabilmiş. 500 adet basılan kitap sadece bir kitapçıda satışa sunulabilmiş ve yine sadece bazı gazeteci ve yazar arkadaşlarının ilgisini çekmiş. Üstelik tanınmamış biri de değil. Uruguay’ın en önemli haftalık gazetelerinden olduğu belirtilen “Marcha”nın yayın sekreteri, kısa öyküleri ve film eleştirileri de yayınlanıyor. Latin Amerika’da üne kavuşması 1962’de Uruguay Ulusal Edebiyat Ödülü’nü kazanması ile oluyor. Eleştirilerinin ağırlığı nedeniyle “kendini kırbaçlayan kuşak” diye de anılan 1945 Kuşağı’nın önemli temsilcilerinden biri. Üne kavuştuğunda 53 yaşında. Ancak 1980 Cervantes Ödülü’nü kazandıktan sonra Dünya çapında bir tanınırlığa ulaşıyor. 71 yaşında.
“Tersane” Onetti’nin La vida breve” (Basit Bir Hayat, 1950) ile başlayıp “Juntacadáveres” (Ceset Toplayıcı, 1964) ile biten Santa Maria Üçlemesi’nin ikinci kitabı. Juan Carlos Onetti’yi Türkçede yayımlamaya neden bir ara kitaptan başlandığını merak etmemek elde değil. Çünkü üçlemenin ilk kitabı La vida breve” “Modern Latin Amerika romanının, hatta İspanyol dilinde yazılmış bütün edebiyatların kurucu metinlerinden” sayılıyormuş. Bana abartmalı gelen bu nitelemeyi önemsemesek bile La vida breve”nin Onetti’nin yazar olarak tanınmasını sağlayan eseri olduğu biliniyor. Kitabın çevirmeni ya da editörü Onetti çevirilerine neden “Tersane” ile başladıklarını açıklasalar iyi olurmuş. Kitabın sonuna Onetti ve eserleri hakkında uzunca bir makale koyacak kadar ince düşünceli olduklarına göre bu izah da kendilerinden beklenirdi.
“Tersane” Santa Maria Üçlemesi’nin ikinci kitabı ama üçlemenin sadece mekanları ve bazı kahramanları ortak. Konuları birbiri ile bağlantılı olmadığı için ayrı ayrı okunabilecekleri söyleniyor.      
Santa Maria, yazarın yarattığı hayali bir yer. Onetti burayı “Santa María bir romana sahne olan basit bir yer değil, insan ile varoluşunun, kaygılarının, yalnızlığının en temel, en yalın haliyle yüzleştiği mitik bir yerdir” diye anlatıyor. Santa Maria hayali bir yer olsa da Onetti’nin onu belleğinde ayrıntılı olarak kurduğu anlaşılıyor. Şehri parça parça da olsa mekanları, kurumları ve tabii ki halkı ile anlatıyor.
Tersane, Santa Maria’nın hemen yakınında yer alıyor. Romanın ana kahramanı Larsen “Ceset Toplayıcı” adıyla tanınıyor. Beş yıl önce bizzat vali tarafından Santa María'dan kovulduğu bilgisine sahibiz. Ama Onettii ne Larsen’e “Ceset Toplayıcı” adının konmasının nedenini ne de beş yıl önce Santa María'dan neden kovulduğunu anlatıyor.
Beş yıl önceyi hatırlayanlara seyrek saçları, sarkmış göbeğiyle yaşlı ve yorgun görünen Larsen Jeremías Petrus AŞ'ye ait Tersane'nin genel müdürlüğünü üstlenmek üzere kente dönmüştür. İyi bir maaşın yanı sıra Petrus'un güzel kızı Angélica Inés ile evlenip ihtiyarın mirasına konmak, nehir kenarındaki görkemli malikâneye yerleşmek niyetindedir. Hayatı zorluklarla geçmiştir artık rahat ve sakin bir yaşam sürmek niyetindedir. Bu ideallerle gerçeklik tamamen birbirine terstir. Jeremías Petrus AŞ batık durumdadır, tersane de geride kalmış iki yöneticisi ile tamamen terk edilmiş, için için çürüyen bir haldedir.
İdari müdür Gálvez, Gálvez’in karnı burnunda hamile karısı ve teknik müdür Kunz tersanenin tüm halkını oluşturur. Gálvez ve Kunz birikmiş maaşlarını bir gün almayı umarak mesailerini gereksiz bürokratik işler yaparak, günlerini Gálvez’in tersanenin arkasındaki küçük evinde büyük bir yoksulluk içinde içki içip sohbet ederek geçirirler.
Larsen’in evlenmeyi hayal ettiği Petrus'un güzel kızı Angélica Inés aileden kalıtımsal olarak gelen deliliğin pençesindedir ve Larsen’in evlendikten sonra birlikte yaşayacaklarını hayal ettiği nehir kenarındaki için için çürüyen ve sadece dışarıdan bakınca görkemli görünen malikanede bakıcısı ile birlikte yapayalnız yaşamaktadır.
Herkes ihtiyar Jeremías Petrus’un tersanenin tekrar çalışmaya başlamasını sağlayacak sermayeyi bulmasını beklemektedir. Jeremías Petrus, bir tür Godot gibidir. Beklenir ama gelmez. Godot’dan farklı olarak bizzat umutları körükler. Larsen’le görüşmelerinde hep gerekli sermayeyi bulmak üzere olduğunu, bir iki gün bilemedin bir – iki hafta içinde parayı alacağını ve her şeyin yoluna gireceğini söyler ama cebinde kaldığı otelin faturasını bile ödeyecek para yoktur.
Larsen de bu beklenti haline katılır. Üç kişilik tersane ahalisine dördüncü kişi olarak dahil olur. Günlerini tersanenin bürosundaki eski dosyaları karıştırarak geçirir. Sık sık Angélica Inés’in ziyaretine gidip genç kadının gönlünü kazanmaya çalışır.
Juan Carlos Onetti’nin “Tersane” ile alegori yaptığı ve tersanenin halinin Uruguay’ın 1960’lardaki haline benzediği söylenmişse de yazar bu iddiaları şiddetle reddetmiş. Zaten 2016’da Türkçede bu romanı okuyanlar Uruguay’ın siyasi ve toplumsal tarihinden habersiz oldukları için eğer roman öyle nitelik taşıyorsa bile o bakışla romanı okumaları pek mümkün değil. “Tersane”nin çok daha evrensel ve insanın varoluşu ile bağlantılı mesajları var. Romanın okunurluğu ve kalıcılığını da bu özellikleri sağlıyor bence. Gerçekliğin ne kadar göreceli ve değişken olduğundan, insanın hayal ettiği ile gerçekte yaşadığının arasındaki paradokslara varan yorumlar yapmak mümkün olduğu gibi insanı yaşatanın umut olduğunu, gerçek tüm karanlığı ile gözünün önünde olsa bile hayallerle umudunu besleyerek yaşamını sürdürebileceği gibi yorumlar da yapmak mümkün.
Juan Carlos Onetti’nin farklılığı ise kurduğu roman yapısında, anlatım gücünde ve şiirsel - imgesel dilinde ortaya çıkıyor. Onetti’nin kendine has şiirsel anlatımının havasına kapıldığınızda roman su gibi akıp gidiyor, diğer romanlarını merak ediyorsunuz.      
04.02.2016

Etiketler: ,


Perşembe, Şubat 04, 2016

 

Az Kazanan Sanatçıya, Yazara Çok Vergi



“Maliye’nin hazırladığı Gelir Vergisi Kanunu Tasarısı’na göre sanat ve fikir insanlarının yüzde 17 olan vergileri yüzde 35’e kadar yükseltilecek” bilgisini veriyordu “AKP ‘sanat ve fikir’e vergi darbesi vuruyor” başlıklı haberinde Sözcü Gazetesi’nden Mehtap Ö. Ertürk. Aslında bu yeni bir gelişme değil. Gelir Vergisi Yasa Taslağı 2013 yılında gündeme geldi. Ama bir türlü mümkün yasalaşmadı. Şükrü Kızılot gibi vergilendirme konusunda uzman yazarlar Gelir Vergisi Yasası tasarısının Meclis'te kabulü  ile birçok sanatçı, yazar ve akademisyenin kendini vergi mükellefi olarak bulacağını yazmıştı. Ben de bir yazımda sanatçı ve yazarların vergi yükünün zaten yüksek olduğunu, yapılması gerekenin vergiyi artırmak değil azaltmak olduğunu yazmıştım. Anlaşılan yasa taslağını hazırlayanlar bu eleştirilere kulak asmamış. Yeniden hatırlatayım.
Yürürlükteki Gelir Vergisi Yasası’nda (GVK m.18) sanatçılara, yazarlara “kazanç istisnası” vardır. Yani gelir vergisi mükellefi olarak değerlendirilmezler, kazançlarını yıllık beyanname ile Maliye Bakanlığına bildirme zorunlulukları yoktur. Onlara telif ücreti ödeyen yapımcılar, yayıncılar vergi kesintisi yaparak Maliye Bakanlığına yatırır. Sanatçılar, yazarlar defter tutmaz, vergi beyannameleriyle uğraşmaz, telif kaybına uğramaz. “Stopaj” adı verilen bu vergi kesintisinin oranı %17’dir. Sanatçısına, yazarına “kazanç istisnası” sağlayan ülkelerde bu kesinti ile yetinir devlet. Ama bizde %17 stopaja ek olarak %18 KDV de kesilir. 1000 TL telif kazancı için 420 TL (%42) vergi öderler. Üstelik bu vergiden masraflarını düşemezler. Beyanname verilmediği için sadece kazanca bakılır, masraflar dikkate alınmaz.
Vergi kesintisi yapılmış bir gelirden ayrıca KDV alınması adil bir uygulama değildir. Çifte vergilendirme anlamına gelir. %17 stopaj da Avrupa standartlarının çok üstündedir. Stopajın %10 seviyesine çekilmesi ve ayrıca KDV alınmaması gerekir. Maliye bakanlığının temsilcilerinin de katıldığı 5. Ulusal Yayın Kongresi’nde de (4-5 Aralık 2009) bu yönde bir iyileştirilme yapılması kararı alınmıştı. Konu dönemin Maliye Bakanı, bugünün Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’e de iletilmişti.
Çifte vergilendirmenin son bulmasını ve daha adil vergilendirme için stopajda indirim beklerken sanatçıya, yazara vergi şoku geldi. Vergi Yasası tasarısında “kazanç istisnası” korunuyor gibi görünse de belli bir limiti aşan gelirler artık 31. maddedeki istisna hükmünden faydalanamıyor. Telif gelirlerinin brüt toplamı 188 bin lirayı aşan kazançlar için yıllık beyanname verilmesi ve vergilendirmeye tabi olması gerekiyor. Yani sanatçının, yazarın, kitabı olan akademisyenin vergi mükellefi olması, defter tutması, her ay KDV beyannamesi vermesi, gelir vergisi ödemesi öngörülüyor.
Yeni düzenleme ile aslında çok kazanan sanatçıya, çok satan yazara vergi avantajı geliyor. Taslak böyle yasalaşırsa 188 bin liradan çok telif kazananlar % 25’den başlayan vergiler ödemekle kalmayacak, masraflarını da vergiden düşme olacağı bulacak yani daha az vergi ödeyecek. Çok kazanan sanatçıların çoğunun şirketleştiği, bu avantajdan yararlandığı biliniyor. 188 bin sınırını aşmak, defter tutmak, beyanname vermek istemeyen sanatçı ve yazarın kayıtdışına yönebileceğini de düşünmeli maliyeciler. Devletin vergi gelirini artıracağım derken acaba ne kadar azaltacaklar?
188 bin liradan daha az telif kazananlar ise % 42 vergi ödemeye, masraflarını vergiden düşememeye devam edecekler. Az kazananın çok vergi ödemesi adil midir? Cevabını Maliye Bakanımız Naci Ağbal’dan bekliyorum.
TBMM’de Ahmet Davutoğlu Nabi Avcı gibi kitapları yayınlanmış kabine üyeleri ve bu çifte vergilendirmeden şahsen etkilenecek birçok sanatçı, yazar milletvekili var. Sanatçının, yazarın hakkını koruyacak birçok milletvekili olduğunu da biliyoruz. Dileğimiz sanatçılara, yazarlara bu vergi şokunun yaşatılmaması. Varolan istisnanın korunarak iyileştirilmeye gidilmesi. Stopajın %10’a düşürülmesi ve %18 KDV’den vazgeçilmesi.
03.02.2016

Pazartesi, Şubat 01, 2016

 

“Yalnızlar içinde yalnızdır insan”



Murat Gülsoy “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet”te kendini çok yalnız hisseden bir adamın yalnızlığından kurtulmak için bir tıbbi yönteme denek olmasının ardından yaşadıklarını anlatıyor.
Murat Gülsoy denemeyi, aramayı seven, her eserinde işlediği farklı konularla ve yeni kurduğu yapılar ve anlatımıyla yenilikler, farklılıklar getiren bir yazar. “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet”te de farklı anlatı katmanları, hatta türler var. Bunları da belirgin olarak birbirinden ayırmış. İçindekiler bölümü ile de belirtmiş. “Önsöz” “Sonra Yavaş Yavaş Delirdim” başlıklı bir denemeden oluşuyor. Borges’e hitaben yazılmış bir mektup biçimindeki bu metinde Borges’le Shakespeare, Hamlet’in Yorick’i ile Oğuz Atay’ın Olrick’i arasında bağlar kuruyor, Borges ile Tanpınar’ın benzerliklerinden, farklılıklarından söz ediyor. “Hepimiz, tüm insanlar yavaş yavaş deliriyoruz” tezini ileri sürüyor. Bunun nedeni olarak da yüzleşmek yerine zamana bıraktığımız meseleleri gösteriyor.
11 sayfalık bu mektuptan sonra “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet” adlı anlatı geliyor. Borges’in “okurken okuduğumuzu dönüştürürüz” cümlesi belki de kitaba adını veren bölümün anahtar cümlesi olacaktır. 131 sayfalık bu bölüm kitabın gövdesini, “içmetni” oluşturuyor da diyebiliriz. Yarı fantastik bu anlatının kahramanı erken emekliliğini istemek zorunda kalmış bir matematik öğretim üyesi Mirat Alsan. Anlatıda da Alsan’ın yalnızlığından kurtulmak isterken başına gelenler anlatılıyor.
Mirat Alsan, işsizliğinin ilk gününde kendini büyük bir yalnızlık içinde hissedip sokaklarda başıboş dolaşırken eline tutuşturulan ve “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet” başlığını taşıyan bir broşürle kendini Janus adlı bir tıp kurumunda buluyor. Metin düz ve rahat bir anlatımla gelişiyor gibi görünse de göndermelere dikkat etmek gerek. Aceleci okur için Murat Gülsoy bazı göndermeleri bildirmeyi de ihmal etmemiş. “Mirat”ın anlamını da “Janus”un mitolojideki yerini de açıklamış. Ama esas göndermenin Önsöz’deki vurgulamaya uygun olarak Borges’inKum Kitabı”na, kitaba adını veren öyküye yapıldığı anlaşılıyor. İkisinde de kahramanının gerçekliğinin ele geçirilmesi, değişmesi var.  
Janus, ölen kişilerin zihinlerini başkalarının zihinlerine aktaran uluslararası bir kurum. Bir anlamda tıbbi bir deney yapıyorlar ve yalnızlığından kurtulmak için bu aktarımın yapılmasını kabul edenleri denek olarak kullanıyorlar. Murat Gülsoy anlatısını bir bilimkurgu olarak geliştirmek istemediğinden bu kurumun yapıp ettikleri üzerinde çok durmuyor, kahramanı Mirat’ın yaşadıklarına yoğunlaşıyor.
Mirat, “Sağlıklı, neşeli, mutlu. Çıtı pıtı esmer...” bir genç kadını seçiyor. Mirat’a göre Esra birlikte olmayı hayal bile edemeyeceğini düşündüğü özelliklere ve güzelliklere sahip bir kadın. Esra, zihnine gireceği kişi için bıraktığı video kaydını “Bir insanı sevdim mi onun için her şeyi yaparım. Birlikte ölüme bile giderim” diye bitirmiştir. Gerçekten de öyle olmuş, sevdiği ile birlikte çıktığı yolculuk ölümle sona ermiş.
Mirat’la Esra, Mirat’ın zihninde konuşmaya başlıyor. Birbirlerini tanıyorlar. Mirat, Esra’yı sadece zihninde yaşatmakla kalmıyor, onun ölümüne kadar yaşadıklarını da öğreniyor. Ailesini, arkadaşlarını, nihayet birlikte ölüme gittiği sevgilisini tanıyor.
Anlatının esas amacı bu değil ama bu zihinde yapılan söyleşiler ve ardından Mirat’ın zihnindeki kişi gibi davranmaya başlaması bana şizofreniyi düşündürdü. Mirat kişi olarak şizofren olabilecek bir yapıda. “Şizofrenik hastalar hastalık öncesi sessiz, arkadaşı az, yalnızlığı seven, tuhaf, güvensiz kişilerdir”. Zihnine başka kişi aktarıldıktan sonra da “Kendi düşüncelerinin yüksek sesle söylendiğini işitme. Kendisine emir veren, yönlendiren seslerin işitilmesi. Kendisiyle kavga eden, tartışan seslerin işitilmesi” gibi şizofrenik belirtiler gösteriyor. “Aynı anda iki farklı gerçekliğe inan”maya başlıyor (bkz. tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eizofreni#DSM_IV.27e_g.C3.B6re_tan.C4.B1mlama). 
Zamanla zihnindeki kişi sayısı artıyor ve Mirat kendi olmayı bırakıp zihnindeki kişi gibi davranmaya, onun cümleleriyle konuşmaya başlıyor.
Janus’u da gerçekliğin birden fazla yüzü olduğu şeklinde tanımlayabiliriz. Mirat zihninde bir zihnin daha yaşamasını kabul ettikten sonra iki farklı gerçekliği yaşamaya başlıyor. Bir yandan sıradan emekli yaşamını sürdürürken diğer yandan zihninde önce Esra daha sonra Esra’nın uğruna öldüğü sevgilisi ile yaşamaya başlıyor. Zamanla içi dışına yansımaya başlıyor ve Mirat adının anlamına uygun olarak ayna işlevi görmeye içindeki zihinleri dışarı yansıtmaya başlıyor. 
“Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet” bağımsız bir anlatı olarak okunabilecek bir yapıda. Hatta yazarın üzerinde önemle durduğu insanın varoluşsal sorunlarına, yapılan göndermelere takılmadan yar fantastik, bilimkurgu ögeleri taşıyan akıcı bir roman olarak da algılanabilir. Ama bunun için bu içmetinin başında ve sonunda yer alan önsöz, sonsöz ve ekler’i gözardı etmek gerek. Böylelikle yazarın anlatısını kurarken hedeflediği “farklı gerçeklik”e varılmış, yazarın istediğinden tamamen farklı bir okuma da gerçekleştirilmiş olur.
Sonsöz “Bu Akşam Beni Bekleme Çünkü Gece Siyah ve Beyaz Olacak” başlığını taşıyor. “İnsanın yalnızken deliliğe ne kadar yakın olduğunu” düşünüyor metnin anlatıcısı. Eseri oluşturan üç parça ve yalnızlık, delilik ve ölüm kavramları aralarında bağ kuruyor.
“Delilik insanın tek başına yenemeyeceği kadar güçlü bir canavar. Akıl belki de kolektif olarak var. Başkaları olmadan akıl sahibi olmak mümkün değil belki” cümlelerinin altını çiziyorum. Sonsöz olarak yer alan metnin ana göndermesi Nerval’e. Nerval kısa yaşamına noktayı koyup kendisini asmadan önce teyzesine “Bu akşam beni bekleme çünkü gece siyah ve beyaz olacak” dizelerini içeren şiirini yollamış. Romantizmin bu büyük şairinin okurunu “düşsel bir zamansızlığın içine çektiği” belirtiliyor. Sanırım “Rüya ve Yaşam” altbaşlıklı “Aurelia”’nın gözümüzden kaçmış Türkçe çevrisini okursak (çev. Erdoğan Alkan, Cumhuriyet yay., 2001) Murat Gülsoy’un metninde yaptığı göndermeler daha da berraklaşacak. Bu nadir kitabı okuma listeme ekliyorum. 
Murat Gülsoy “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet”i (Ocak 2016, Can yay.) keyifli de olsa düz bir okuma ile yetinilmeyecek, metinlerarası göndermelerle farklı okumalara açılacak, yeni kitaplara ve tabii tartışmalara yönetecek bir anlatı.
28.01.2016

Etiketler: ,


 

“Köşemen”in isim babası da gitti



23 Ocak Cumartesi günü Ankara’da Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde Gülten Akın’ın doğum gününü kutladık. Haydar Ergülen, Ömer Erdem, Mehmet Can Doğan’la Gülten Akın’ın şiiri üzerine konuştuk. Ardından Şükrü Erbaş ve müzisyen arkadaşları Gülten Akın’ın şiirleri ve şiirlerinden yapılmış bestelerden oluşan bir etkinlik gerçekleştirdiler.
Ankara’nın meşhur ayazına, karlı buzlu havasına rağmen Yaşar Kemal Konferans Salonunu tamamen dolmuştu. 3,5 saat süren program büyük bir ilgi ile izlendi. Sonra da Gülten Akın Salonu’nun açılışı yapıldı.
Ankara’da Gülten Akın’ın Doğum Günü’nü kutlarken İstanbul’da Tahsin Yücel toprağa veriliyordu. Etkinliğe başlamadan önce 1 dakikalık saygı duruşu ile Tahsin Yücel’e dualarımızı yolladık. Tahsin Yücel’le Gülten Akın aynı yıl, 1933’de doğmuşlar. Tahsin Yücel’in doğum günü de 17 Şubat.  
Cumhuriyet’in sanat sayfasında yazmaya başlarken o dönem sanat servisini yöneten Celâl Üster “köşenin adı ne olacak?” diye sormuş “Tahsin Yücel köşe yazarlarına köşemen der” diye eklemişti. Daha bu cümle ile de köşemin adının “Köşemen” olmasına karar vermiştik. Böylelikle Tahsin Yücel’e de bir saygılarımı yollamış olacağımı düşünmüştüm.
Tahsin Yücel’in Türkçenin özleşmesi konusunda ne kadar hassas olduğu biliniyor. Arı bir Türkçe kullanmasının yanı sıra yeni sözcükler önermiş, bu sözcükleri yazılarında, eserlerinde kullanmıştır. Cumhuriyet’te yazmaktan vazgeçmesinin nedeni olarak da Arapça ve Farsça ile bezeli bir Türkçe kullanan Attilâ İlhan’la aynı gazetede yazamayacağı düşüncesi olduğu söylenir. Tahsin Yücel’in cenaze törenine katılan dostlarından Özdemir İnce Tahsin Yücel'in Demir Özlü, Ferit Edgü gibi isimlerle birlikte kuşağının en önemli isimlerden biri olduğunu söylemiş ve "Şu anda bütün edebiyatçılar onların kurduğu dilden yararlanıyorlar” demiş. 50 Kuşağı’nın sadece edebiyat anlamında öncü olmadığını dil konusunda da öncü olduğunu biliyoruz. 50 Kuşağı Öykücüleri ile onlarla aynı dönemde yazan şairlerin tavrı arasındaki benzerlikler hakkında ise pek yazılmadı. Örneğin doğum gününü kutladığımız Gülten Akın’ın şiirleri ile Tahsin Yücel’in öyküleri arasında tavır, tema, konu ve dil açısından birçok yakınlıklar bulabileceğimizi düşünüyorum.
Behçet Necatigil, Tahsin Yücel’in öyküleri için “konularını alt ve orta tabakalardan alan hikayelerinde kırık, ezik hayatlara yakılmış birer ağıt acılıiğı bulunur, bunların etkileyici anlarda devam eden bir güç ve arınmış bir dille işlendiği görülür” diyor. 70’li yıllarda bireyin iç gerçekliğini, bilinç dünyasını alışılmadık bir dille anlattığı öyküleri gelir. Ustalık dönemi öykülerinde ise güncel siyasi konuları ironik bir dille ele alır, ince bir toplum eleştirisi yapar. “Yalan” ve “Peygamberin Beş Günü” gibi beğenilen romanları bu dönemin ürünleridir.
Tahsin Yücel edebiyat kuramı alanında Dünya çapında isimlerdendi. Kuramsal eserleri yapısalcılık hakkındaki önemli çalışmalar arasında sayılır. Eleştirmenliğini, denemelerini de anmamak olmaz. Zamanında çok ses getirtmiş, maddi temelleri olan eleştiriler yazmasına rağmen kitaplarını kütüphanelerinden atacak kadar yazarları kızdırdığı olmuştur.   
Ölümünün ardından yayımlanan haberlerde Tahsin Yücel “yazar, çevirmen” diye anılıyordu. Önce “çevirmen”liğinin böyle güçlü vurgulanması garibime gitmişti ama biyografisine bakıp çeviriye verdiği emeğin ne kadar büyük olduğunu gördükten sonra bu nitelemeye hak verdim. 1954’de, 21 yaşındayken ilk öykü kitabı “Uçan Daireler” ve ilk çevirisi Stefan Zweig’dan “Amok” yayımlanmış. 60 yılı aşan edebiyat yaşamında telif eserlerinden çok daha fazla sayıda çevirisi var.
Gazetemizin sanat sayfasında ölüm haberi “Dilin Centilmen Emekçisi” başlığı ile verilmiş. Zekice bir başlık ama Tahsin Yücel “centilmen” sıfatından Türkçe olmadığı için hoşlanmazdı ama tanıyan herkes gerçek bir beyefendi olduğu kanısındadır. Tahsin Yücel’i özleyeceğiz.  
27.01.2016

Perşembe, Ocak 21, 2016

 

“Zihinler intibak yetenekleri olan, kurnaz şeylerdir”



Tom McCarthy’nin “Kalan”ının kahramanı başına gelenleri “Kaza hakkında çok az şey söyleyebilirim. Hatta neredeyse hiçbir şey. Gökyüzünden düşen bir şeyle ilgiliydi. Teknoloji işte. Parçalar marçalar. O kadar, gerçekten: Bütün söyleyebileceğim bu kadar. Farkındayım, çok fazla bir şey değil. Çekindiğimden falan değil. Sadece… Her şeyden önce, olayı hatırlamıyorum bile. Bomboş: Beyaz bir sayfa, kara bir delik” diye anlatıyor.
Nasıl olduğunu bile bilmediği bu kaza sonrasında beyninin bazı bölümlerinde hasar oluşuyor ve uzun bir tedavi süreci geçiriyor. Tedavi sonunda tamamen iyileştiği de söylenemez.
İyileşme evresinde hareket etmeyi, yeniden yürümeyi öğreniyor. Gündelik hayatta yaptığımız son derece sıradan ve basit görünen hareketlerin, örneğin çatalla bir lokma yemek yemenin bile dikkat ve bilgi gerektiren bir dizi harekete bağlı olduğunu anlıyor. En küçük hareketin ve bir anın bile bir düzeni var. Her şeyi yeniden öğrenmesi gerekiyor. “Yeniden Yönlendirmek” adlı bu tedavi sırasında kendisini bir filmde rol alan bir oyuncudan bile daha fazla hayali bir kişi olarak hissediyor.  
Geçmişini hatırlaması da kolay olmuyor. Hafızasında boşluklar var. Yavaş yavaş hafızasını geri kazanıyor ama bunların ne kadarını gerçekten yaşadığını ne kadarının belleğinin ürünü olduğunu, yani bir filmden kalmış bir görüntü ya da başka birinin anlattığı anısı olduğunu bilemiyor.
Bu arada kafasına ne olduğunu bilmediği şeylerin düşmesine sebep olan şirketten başına gelen kazayı anlatmaması koşuluyla çok büyük bir tazminat kazanıyor; 8,5 milyon sterlin. Bir arkadaşının verdiği ev partisi sırasında girdiği banyonun duvarında gördüğü bir çatlak bir dejavu hissine kapılmasına yol açıyor. O anı, o anın yaşandığı apartmanı yeniden canlandırmaya karar veriyor. Kazandığı parayı yaşamında eksikliğini hissettiği anları, görüntüleri yeniden canlandırmaya harcıyor.
Bu yeniden canlandırmada “Yeniden Yönlendirmek” adlı tedaviye benzer bir yöntem kullanıyor. Yeniden canlandırma en küçük ayrıntısına dek kafasındaki görüntülerle bire bir aynı olacaktır. Banyo duvarındaki çatlak, kızaran ciğer kokusu, alt kattan gelen piyano sesi, avludaki motorsiklet tamiri, karşı binanın çatısındak kediler...  Aynı apartman, aynı eşya, aynı komşular ve aynı sesler, hatta kokular... Zor ve masraflı bir iş. Ama para varsa, doğru kişiler bulunursa gerçekleştirmek mümkün.
O an parçasını tekrar tekrar canlandırtıp içinde yaşarken büyük bir huzur ve mutluluk duyduğunu fark ediyor. Başka anları da canlandırtmaya başlıyor. Hatta çevrede yaşanan ve şahit olmadığı olayları yeniden canlandırtmaya kadar vardırıyor işi.   
“Kalan” (Aralık 2015, çev. Çiğdem Erkal İpek, Jaguar Kitap) Tom McCarthy'ye edebî şöhretini kazandıran romanıymış. Romanın yayınlanışının da yazarının da ilginç öyküleri var. 
Tom McCarthy’nin adını geçen yıl Türkçe’de yayımlanan “C” (Notos yay.) ile duyduk. 1969’da Londra doğumlu. Biyografisinde “romancı”, “yazar” ve “artist” olduğu yazıyor.  İngiliz edebiyatı öğrenimi görmüş. Bir süre Prag’da ve Berlin’de yaşamış. Çıplak modellik, garsonluk, aşçılık gibi işler yapmış. Yemek ve restoran eleştirileri, televizyonlar için metinler yazmış ve yardımcı editörlük görevinde bulunmuş. “Kalan”ı yazarken kurduğu INS (International Necronautical Society) de ilginç bir kuruluş. Manifestosu “ölüm” kavramı üzerine. Sanırım bu derneğin aktivitelerinin “Kalan” romanıyla bağları da var. Tom McCarthy'nin romandaki gibi canlandırmalar yapan bir performans sanatçısı olduğu da belirtiliyor.  
Tom McCarthy'ye ilk romanı “Kalan”ı 2001’de yazmış ama İngiltere’deki önemli yayınevlerinin neredeyse hepsinden red cevabı almış. 2005’te Paris’teki Metronome Press yayımlamış kitabı. Küçük bir yayınevi olan Metronome Press romanı kitabevlerine dağıtamadığı için “Kalan” sadece galerilerde ve müzelerde satışa sunulabilmiş. Yayınlanışından birkaç ay sonra hakkında çıkan olumlu bir tanıtım yazısı ile eleştirmenlerin dikkatini çekmiş. Önemli eleştirmenler romandan övgüyle bahsedince İngiltere’de ve Amerika’da büyük yayınevleri tarafından yayımlanmış ve iyi bir satış yakalamış. Sonra da on dört dile çevrilmiş.  
“Google çağının Kafka’sı” diye bile niteleyenler var Tom McCarthy’i. Yani her yeni ve başarılı yazarı Kafka’ya benzetme alışkanlığı sadece bize mahsus değil, İngilizler’de Kafka benzetmesini seviyor. “Kalan” Kafkaesk bir roman değil. Rahat bir anlatımı olan akıcı bir roman. Zor okunan bir roman değil ama zor anlaşılır bir roman diyebiliriz. Zor okunsaydı sanırım bu kadar çok satmaz, bu kadar dile çevrilmezdi. Bu akıcılığın içinde yazarın yaptığı göndermeleri, tartışmaya açtığı feslefi kavramları da kaçırmak ya da gözardı etmek mümkün.
Tartışmaya açtığı temel sorun da “gerçeklik”. Kahramanının yaptırıp içinde yer aldığı yeniden canlandırmaları ayrıntılı bir şekilde anlatıp en küçük yanlışlık ya da aksaklığın gerçeklik duygusunu nasıl etkileyeceğini gösteriyor. Gerçek diye gördüğümüz, bildiğimiz olayların, anların, anıların ne kadar gerçek ne kadar yeniden canlandırma olduğunu düşündürüyor. “Dejavu” diye bir şey varsa ve bu insanın belleğinde gerçekleşiyorsa hayatta da bazı olayları, anları yeniden canlandırmak mümkün. Romanın psikanalitik bakışla okunup çözümlenmesi de ilginç sonuçlar verecektir. Ömer Türkeş’in bana kitabı merak ettirip aldıran yazısında da alıntıladığı gibi “Kalan”ın kahramanı “Benim peşinde olduğum gerçeklik insanın sadece öyle “yapıp” sonra da “oldu” diyebileceği bir şey değildi: Bu bir haldi, bir mertebe. Tekrar ve tekrar ve tekrar dönebileceğim bir hal...” diyor.
Tom McCarthy ilginç bir romancı, yazdıkları da üzerine konuşmaya değer. Türkçedeki diğer romanı “C”yi de okuyacağım. Umarım diğer kitapları da Türkçeye çevrilir. 
21.01.2016

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?