Salı, Ocak 31, 2006

 

İşte Şu Hikaye

İşte Şu Hikâye, Cees Nooteboom?dan okuduğum ikinci kitap. İşte Şu Hikâye'de; antik diller öğretmeni Herman Mussert, bir sabah uyandığında kendini Lizbon'da bir otel odasında bulur. Oysa bir gece önce Amsterdam'da, kendi evinde, kendi yatağında uyumuştur. Kendini Yunanca ve Latince yazan yazarlara adamış, öğrencilerinin Sokrates adını taktığı Mussert düş mü görüyordur, yoksa bu yalnızca anılarda Lizbon'a yapılan bir gezi midir? Bunun yanıtını veremez. Bulunduğu otel odası, Mussert'e hiç de yabancı gelmez; yirmi yıl önce o odada kalmış, yaşamının gidişini değiştiren çok önemli bir olay yaşamış, bir arkadaşının karısıyla birlikte olmuştur. Bu otel odasına nasıl geldiğini çözmeye çalışan Mussert, yirmi yıl önce sevdiği kadınla birlikte gittiği ve şimdi de kendisine hiç yabancı gelmeyen kafeleri, bulvarları ve limanı dolaşmaya başlar. Bu gezintiler sırasında da geçmişe döner bir anlamda kendi hayatını ve aşk ilişkisini yargılar, ona yeni bir gözle bakar.
Bundan sonrası ise biraz karışık ve romanın önceki bölümlerinden kopuk. Bir gün, Lizbon'a gelişi gibi açıklanması olanaksız bir kararla bir gemiye atlayan Mussert, bir avuç yolcuyla birlikte Brezilya'ya doğru yola çıkar. Aslında bir oyundur bu. Çeşitli kahramanlar vardır ve sırayla söz alıp kendi öykülerini anlatırlar. Mussert de onları dinler, içten içe yorumlar yapar. Romanın tanıtımda aslında hikayenin buradan itibaren başladığı söyleniyorsa da önceki bölümlerin neden anlatıldığını anlamak pek mümkün değil. Ortaya tamamen kopuk iki metin çıkmış bile diyebiliriz. Ritüeller?de de benzer bir durum söz konusu idi. Demek ki yazarın böyle bir üslubu var.
Türkiye?de ilgi toplayamayan yazarın Avrupa?da bu denli merak uyandırmasının nedenini doğrusu merak etmedim değil.
(İşte Şu Hikaye, Cees Nooteboom, Can yay)

 

Ritüeller

Hollandalı yazar Cees Nooteboom Avrupa'nın önemli edebiyatçılarından sayılıyor ancak Türkiye'de tanınmıyor. Geçtiğimiz yıllarda Can Yayınları iki önemli kitabını yayınlamış. Ama bu yazarın önemini merak etmeme rağmen o zamanlar anlaşılan atlamışım. Bir başka kitap aramak amacıyla Can Yayınları?na gitmeseydim Nooteboom?u tamamen unutmuştum. Hoş bir tesadüf oldu İşte Şu Hikaye ve Ritüeller?i hemen satın aldım.
Kar nedeniyle evde kalmak durumunda kalınca da iki kitabı arka arkaya okudum.
Ritüeller?de zamanını borsada ve sanat yapıtları satın alarak değerlendiren bir mirasyedinin hikayesi anlatılıyor. Yetmişli yılların Amsterdam'ın, modern dünyamn nimetlerinden faydalanarak yaşayan Inni bir gün tek gözlü kayak şampiyonu Arnod Taads?la karşılaşır. Taads Inni'nin tam tersidir; saatlerle belirlenmiş bir hayat yaşamaktadır, hayatının her anını titizlikle parçalara ayırmıştır. Bu hayat tarzı Inni?yi etkiler. Bu hoşlanmadığı adamla sık sık buluşmaya başlar. Taads?ın trajik ölümüne kadar da bu ilişki devam eder. Daha sonra tesadüfen. Taads'm oğlu ile karşılaşır. Bu Uzakdoğulu adam da başka bir felsefenin düzenini seçmiş, Japon geleneklerine göre planladığı yaşamında 'öz-ben'ini tam anlamıyla anlamsız kılmıştır. Inni bu adamın yaşam tarzından da etkilenir, bir anlamda onun yörüngesine girer.
Bu ilişkiler Nooteboom?un felsefi karşılaştırmalar yapmasını kolaylaştırır. Doğu ve batı felsefelerini, onların önerdiği yaşam biçimlerini karşılaştırır. Ama bir çıkış yolu göstermez, belki de gösteremez.
Ritüeller, başlanğıçtaki bütünlüğünü felsefe yapayım derken feda ediyor. Bir süre sonra roman yapısından kopuyor ve düşünce-felsefe iletmeye kaptırıyor kendini. Bu durum da okur olarak bizi romana uzaklaştırıyor.
(Ritüeller, Cees Nooteboom, Can yay.)

Cuma, Ocak 27, 2006

 

Sevgilinin Geciken Ölümü

Sevgilinin Geciken Ölümü, Murat Gülsoy?un yeni romanı. İlk bakışta konusu Pedro Almodovar?ın Konuş Onunla filmini ve daha da çok Douglas Coupland?ın Komadaki Sevgilim romanını akla getiriyor. Kısa özet şöyle; Roman kahramanı Cem, bir kaza sonunda bitkisel yaşama geçen karısı Serap'ın bakımını üstlenmiştir. Bu arada evi, hastane odası gibi steril tutmaya çalışır. Evdeki yeni yaşam düzeni, hastanın bakımı temelinde gelişir. Zamanla ziyaretlerine daha az kişi gelir ve gün geçtikçe Cem yalnızlaşır. Roman, Cem'in sabaha karşı gördüğü bir rüya ile başlıyor ve hasta başında geçen bir günü anlatıyor. Başta dile getirilen kısacık rüyada Cem'in ölüm ile yaşam arasındaki gelgitlerinin imgesini yakalıyoruz. İki kadın arasında sıkışmış yaşamında bir tarafta ölüm onu dibe çekerken, diğer yanda yaşam, tüm albenisiyle onu bekliyor. Genelde tekdüze geçen Cem'in bu günü biraz farklı. İlk başta karısının nefret ettiği babası ziyaretine geliyor, ardından en yakın dostları ve son olarak da, yıllar önce hayatını haber yaparak gündeme getirdiği eski bir katil zanlısı ile görüşüyor. Bu arada en az bu konuklar kadar önemli, bir de mektup alıyor. Mektubu aldığı kişi, onu yaşama bağlayan ince iplerden biri.
Murat Gülsoy, bitkisel hayatta bir kadınla onu seven, bakmaya kendini adamış bir erkek arasındaki ilişkiyi iyi anlatıyor. Bakıcı rolünün verdiği yükümlülükler, insanın ruh hali, aklından geçenler? İkircikli haller? Bu ikilemler içinde bocalayan bir kahraman? Roman böyle gelişıyor. Ama sonunda umulmadık bir yere varıyor. Aslında tüm anlatılanların bir anahtar kavrama bağlandığını görüyorsunuz; Berzah.
Ekşi Sözlük?te Berzah, ?arapçanın belki de en güzel kelimesi. insan baştan aşağa berzahtır, berzahtadır; ölümle ölümsüzlük arasında, gitmekle kalmak, gitmek istemekle gidememek arasında, söylemekle söyleyememek arasında, yitirilmiş zamanla yitirilecek olan arasında, et ile kemik, yara ile kabuk, gözle gönül arasında, israfil'in dudakları ile sur borusu arasında, ayna ile sır arasında...? diye tanımlanmış. Yine internette bulduğum alıntılara göre ?Şah Veliyyullah ed-Dehlevî şöyle der: "Bu âlemde insanların (yani ruhlarının) sayılamayacak kadar çok tabakaları vardır. Fakat bu tabakalar başlıca dört sınıftır. Birincisi uyanıklık (yakaza) ehli olanlar ki iyiliklerinden ve kötülüklerinden dolayı iyilik veya azap görecek olan ruhlardır. İkincisi ise tabiî uyku halinde olup rüya gören, rüya ile ferahlandırılan veya azaplandırılan ruhlardır. Üçüncüsü behîmî (hayvanî) ve melekî yönleri zayıf olanlardır. Bunlardan başka bir de fazilet ehli iyi ruhlar vardır ki (dördüncü sınıf olsa gerek) bunlar meleklere karışır, melekî bir hayat sürerler." (Huccetullahi'l-Bâliğa, Kahire 1355, I, s. 34-36).? Tamamlayıcı bir başka alıntı da şöyle. ?Bilindiği gibi ruhlar birer emri ilâhidir. Asıl mahiyetleri insanlar tarafından pek bilinmez, insan ölünce ruhu geçici olarak başka bir âleme gider; orada ameline göre ya rahat yaşar, veya azap görür. O âleme "Âlemi Berzah" denir ki dünya ile ahiretten başka bir âlemdir. Yaşayışla ölüm arasındaki uyku âlemi nasılsa; dünya ile ahiret arasındaki berzah âlemi de o gibi bir varlıktır. Bunun mahiyetini ancak Allah bilir. (Ömer Nasuhî Bilmen, Büyük İslâm İlmihali s. 28),?
Tüm bu tanımlamalar Murat Gülsoy?un romanının anahtarları oluyor. Okunaklı, ilginç bir roman. Sona, çözüme biraz hızlı ve kolay ulaşmış, hastalık durumunu, roman kahramanı ile karısı Serap?ın ve Aslı?nın ilişkilerini çözümsüz ve havada bırakmış gibi görünse de keyifli.
(Sevgililin Geciken Ölümü, Murat Gülsoy, Can)

Perşembe, Ocak 26, 2006

 

Sevgili Ölü Kocam

Fransız yazar Claude Pujade-Renaud'nun kitabı. ?Jules Michelet, Robert Louis Stevenson, Marcel Schwob, Jules Renard ve Jack London'ın ölümlerinden sonra karılarının, kocalarıyla ilgili anılarını, bir başka deyişle ilişkilerinin anlatımını derleyen kitap? olarak sunuluyor. Yazarların karıları kocalarıyla ilgili anılarını anlatıyorlar. Her bölümde bir yazarın karısı sözü alıyor. Her anlatım da gizli bağlarla, göndermelerle bir şekilde birbirine bağlanıyor.Kadınların anlatımı gerçekçi ve verilen bilgiler gerçeğe yakın olduğu için bir anılar toplamıyla mı karşı karşıyayız yoksa bu bir anlatımı ayırt etmek kolay değil. Okur açısından işin çekici yanı da bu olsa gerek.
Başarılı erkeklerin ardında ve tabii ki gölgesinde kalmış kadınlar?. Kendilerini, konumlarını kocalarının varlığına ve başarısına adamış bir görüntüleri var. Bir anlamda kocalarının varlığı onların varlığı olmuş. Karılık yayında annelik, hastabakıcılık, sekreterlik de yapmışlar. Kendi yaşamlarını, belki de kimliklerini ancak kocalarının ölümünden sonra bulabilmişler. Kitaptaki anlatımları da bir anlamda özeleştiri gibi oluyor. Akıcı anlatımlı, kolay okunan, kadınların evliliklerdeki konumu üzerinde düşündüren, tartışma soruları soran bir kitap.
(Sevgili Ölü Kocam, Claude Pujade-Renaud, Everest)

Çarşamba, Ocak 25, 2006

 

Turgut Uyar Üzerine Tomris Uyar'la Söyleşi/Ben Koşarım Aşağlara, Koşarım

Turgut Uyar Üzerine Tomris Uyar'la Söyleşi/Ben Koşarım Aşağlara, Koşarım. Erhan Altan, kitabını şöyle tanıtıyor önsözünde "Bu çalışma, Turgut Uyar'ı tanıyan çok sayıda kişiyle yapılacak söyleşiler dizisi olarak başladı, doğal sonucu bir biyografi çalışması olmalıydı. Ancak yapılan birkaç söyleşinin yeterli malzemeyi sunmaması, Turgut Uyar'a yakınlığıyla tanınan birçok kişiye ulaşılamaması gibi nedenlerle bu girişim yarım kaldı. Okuduğunuz bu metin, ölümünden önce Tomris Uyar'la yaptığım üç görüşmeden oluştu ve yaşasaydı muhtemelen devam edecekti. Sonuçta Turgut Uyar'ın özel yaşamına dair bir söyleşi bu ancak, onu çok yakından tanısa da sadece bir kişinin, Tomris Uyar'ın gözünden aktarılan bir tarih..." diyor.
Turgut Uyar, kimliğini ele vermeyen şairlerdendi. Onu şahsen görmek, sohbet etmek şansımız olmadı. Genellikle evde oturduğunu, kimselerle görüşmediğini biliyorduk. Bu anlamda Erhan Altan?ın şairin biyografisini yazmaya girişmesi, bu amaçla Tomris Uyar?la söyleşi yapmış olması benim açıdan heyecan verici bir şey. Aralık ayı başında Radikal Kitap?ta Sennur Sezer?in tanıtım yazısını da okuyunca bu kitabı edinmek şart oldu. Ama ulaşmak pek kolay olmadı. Kitapçılar aracılığıyla maalesef kitaba ulaşamadım. Bir arkadaşımın özel ilgisi olmasa hala da kitaba ulaşamamış olacaktım.
Belki de öylesi daha iyi olacaktı. Zira kitap bende derin bir hayal kırıklığı yarattı. Aslında bir dergide değerlendirilebilecek ebatta bir söyleşi. Kitap olsun diye sorular bir sayfaya cevaplar karşı sayfaya yayılmış, o da yetmemiş her sayfaya iki cevap konmuş, ve sonuçta bol boş sayfalı kalınca bir kitaba ulaşılmış ama benim okuma hızımla yarım saatlik bir şey. Erhan Atlan şairin özel hayatının ayrıntılarına girmek istiyor, o yönde sorular soruyor, ama Tomris Uyar, sohbet havası içinde konuşuyor, bir ön hazırlığı yok gibi. Anıları canlandıracak bir şey yapmamış sanki. Genellikle de kısa ve öz cevaplar veriyor, ayrıntıya girmiyor. Neticede Turgut Uyar?la yaşadıkları onca yıldan geriye kalanları kendine sır olarak saklamış oluyor. Bu söyleşiden yeni bir şey öğrenemiyoruz. Turgut Uyar?lı birkaç fotoğraf da olmasa kağıt israfı diyeceğim.
(BEN KOŞARIM AŞAĞLARA, KOŞARIM Erhan Altan, Dünya Kitapları, 2005)

Salı, Ocak 24, 2006

 

ŞAKİRD

ŞAKİRD

Barış Müstecaplıoğlu?nu fantastik romanları ile biliyoruz. İyi bir yazar olduğu söyleniyor. Ben fantastikten anlamadığım ve pek okumadığım için bu konuda bir yorumda bulunamayacağım. Beğenenler boşuna beğenmemiştir. Müstecaplıoğlu?nun yeni romanı Şakird, Fetullah Hoca cemaatine içeriden bir bakış olarak sunuldu. Yazar, üniversite yıllarında, Boğaziçi Üniversite?sinde okurken bu cemaate katılmış. Faaliyetlerde bulunmuş. Kitabın tanıtım metninde; ?Cemaat şirketlerinin isimleri, ciroları, okullarındaki öğrenci sayısı, Hocaefendi olarak anılan liderlerinin görüşleri: Ülkenin en güçlü İslami cemaati hakkında bugüne kadar çok şey yazıldı, söylendi. Ne var ki bu yapıyı oluşturan insanların yaşamları, oradan yolu geçenlerin duyguları, düşünceleri hep bir sır olarak kaldı. Üniversite yıllarında Hizmet'i yakından tanıma fırsatı bulan yazar, anılarından hareketle kaleme aldığı bu romanda cemaatten insan manzaralarını paylaşıyor okurlarıyla. Hizmet'e katılmanın ve kopmanın nedenlerini irdelerken hem cemaate hem cemaatin dışındaki dünyaya seslenerek, birbirlerine ve hayata farklı bir pencereden bakmayı öneriyor? deniyor. Şakird bu sunumla ve tabii Fetullah Hoca ile ilgili bir kitap olduğu için de basında ilgi gördü. Hakkında yazılar, röportajlar çıktı, ayrıntılarına inildi, o yanı bol bol anlatıldı. Bir anlamda eserin sırrı kaybolmuş oldu. Bir anlamda da bize romanı okurken bir ön şart getirilmiş oldu. Fetullah Hoca cemaatiyle ilgili olduğu için okumamız gerektiği söylendi. Bir kere bir edebiyat eserinin bu denli koşullanmayla okunamayacağına inanıyorum. Edebiyat amaç değil araç oluyorsa pek nitelikli olamıyor benim kanımca. Şakird?de de aynı sakınca var. ?Bakalım Fetullah Hocacıları nasıl anlatmış?? merakıyla okuyorsunuz. O zaman da kitabın edebi boyutu, romanlığı güme gidiyor. Keşke diyorum, roman yazacağım diye değil de anılarını yazmak için bu işe soyunsaydı yazar.
Röportajlarında bol bol bu konudan söz ettiğine romanın diğer yanlarını anlatmadığına göre bu yazarın bir tercihidir diye düşünüyorum. O açıdan bakınca da kitabın belge değeri daha çok öne çıkıyor, orasını deşmemiz gerekiyor. Fetullah hocacıları nasıl anlatmış, sorusunun cevabını arıyorum ve olumlu cevap veremiyorum. Yazar, bilinenin ötesinde pek bir şey anlatmıyor. Basında yazılanlardan daha farklı, daha ayrıntılı bir şey yok. Bu bilgiye ulaşmak için röportajları okumak yeterli oluyor.
Oysa roman iki eksende gelişiyor. Biri bugünde, diğeri geçmişte. Ve iki kahramanın, Murat ve Yusufçuk?un bakış açılarından. Murat?ın Ankara yolculuğu boyunca yaşadıkları ile, geçmişi anması bir arada harmanlanıyor. Yusufçuk ise ?orada bulunmaktan rahatsız? bir cemaat mensubu olarak yaşadıklarını iletiyor. Ama değişik, enteresan bir şey yok. Her örgütlenmede yaşanan sıkıntılar? Bireysel rahatsızlıklar? Onun ötesinde ifşa edilen bir sır da yok. Romanın cemaatle ilgili bölümlerini bir kenara koyarsak Müstecaplıoğlu?nun romancılığı açısından da pek olumlu bir sonuç çıkmıyor. Anlatımda parlak bir şey yok, olaylar herhangi birinin başına gelecek sıradanlıkta ve final de o kadar sayfa okuduğunuza değmiyor. Belki, bireysel olarak inanç, inanma gereksinimi, bu tür örgütlenmelerde bu arzunun niçin tam anlamıyla karşılanamadı gibi boyutlara yönelinseydi, roman kahramanlarının manevi anlamda niçin böyle bir arayışa girdikleri ve gerekli cevabı bulamadıkları yeterince sorgunalnsaydı o zaman roman kahramanlarından Ahmet?in finaldeki seçimini de anlardık. Ama o zaman ortaya çıkan başka bir roman olurdu.
(Şakird, Barış Müstecaplıoğlu, Metis)

Pazartesi, Ocak 23, 2006

 

RÜZGARIN GÖLGESİ

Carlos Ruiz Zafon daha önce tanımadığımız bir yazar. İspanyol. Rüzgarın Gölgesi de sanıyorum ilk romanı. Başta ülkesi İspanya olmak üzere bir çok ülkede çok satanlar listesine girmiş. Benim ilgimi çekmesi de İngiltere?de neredeyse tüm zamanların en çok satılan çeviri edebiyat kitabı olması. 700 bin civarında bir satışa ulaşmış, hala da satıyor. Frankfurt Kitap fuarı?nda bu bilgiyi alınca kitabın peşine düştüm ve Altın Kitaplar?dan yayınlandığını öğrendim. İlginçtir kitap bizde sessizlikle karşılanmış ve ikinci baskıda kalmış. Satın alıp okuma sebebine gelince arka kapak yazısındaki benim için cazip sayılabilecek bilgilerdi. Romanın kahramanı Daniel, 1945 yılında, on yaşındayken kitapların esrarengiz dünyası ile tanışır; Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı. Kendisi de bir kitap meraklısı olan ve bir safha dükkanı işleten Daniel?in babası elinden tutup götürdüğü oğluna yaptığı şu açıklamayı yapar; ?Geleneğe göre Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı?nı ilk kez ziyaret eden kişi bir kitap seçmek zorundadır ve herhangi bir kitabı evlat edinen, onun kaybolmasına asla izin vermez; onun her zaman yaşamasını sağlar.?Daniel, Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı?nda Rüzgarın Gölgesi adlı uzun yıllardır unutulmuş bir roman bulur. Kitabı okuduktan sonra esrarengiz bir düelloda öldüğü söylenen yazar Julian Carax hakkında bilgi edinmek çocukta bir saplantı haline gelir. Fakat Carax?ın eserlerini bulmakta zorlanır. Çünkü kimliği bilinmeyen bir koleksiyoncu kitapları birer birer bulup, yakarak ortadan kaldırmaktadır. Daniel, yavaş yavaş 1920 ve 30?larda Paris?te, daha sonra da Barcelona?da başka eserleri de yayınlanan yazarın hayat hikayesini öğrenir. Bir hayalet gibi varlığını sürdürmeye çalışan Carax, bir varyete kulubünde piyanistlik yaparak hayatını kazanırken diğer yandan da roman yazma çabaları içinde başarısızlıktan başarısızlığa koşar durur. Ve bir gün Barcelona?ya döner ve izi kaybolur. Ölmüş müdür yoksa kaybolmuş mudur, belli değildir. Bu bilgileri edinince bir kitap meraklısı olarak romanı okumdan edemedim. Anlatım olarak biraz fantastik ve Latin Amerika tarzında. Konuyu anlattığım dostlarımın aklına ünlü Dumas Kulübü kitabını getiriyor.
Niçin çok okunduğunu anlamak ise olanaksız. Belki de tek nedeni büyülü bir atmosferde, akıcı bir anlatımla oluşturulmuş olmasıdır. (Rüzgarın Gölgesi, Carlo Ruiz Zafon, Altın Kitaplar)

Cumartesi, Ocak 21, 2006

 

Che İntihar Etti

Che İntihar Etti
Petros Markaris İstanbul, Heybeliada doğumlu. Theodoros Angelopulos'un 1936 Günleri, Büyük İskender, Leyleğin Geciken Adımı, Ulysse'in Bakışı filmlerinin senaryolarını yazmış. Daha sonra Komiser Haritos'un baş kahramanı olduğu, Gece Bülteni ve Alan Savunması adlı romanları yazmış. Daha önce Can Yayınları?ndan yayınlanan Alan Savunması?nda tanıdığımız Komiser Haritos o romanda gece hayatı ile futbol kulüplerinin kesiştiği yerlerde cinayetlerin izine düşüyordu. Che İntihar Etti?de (Can yay ise Atina?da, Olimpiyat köyü inşaatının hızla sürdüğü günlerde yaşanan olayları anlatıyor. Cunta döneminde işkence görüp hapis yatmış, sonradan iş hayatına atılmış bazı eski solcular birden intihar etmeye başlıyor. Dedektif Kostas Haritos, izinli olmasına rağmen bu intihar olaylarının peşine düşüyor. Dedektifin maceralarını okudukça Yunanistan?la Türkiye arasındaki benzerliklere şaşırıyorsunuz. Aynı olaylar aynı şekilde Türkiye?de de yaşanabilirdi.
Dedektif Alan Savunması?nda soluk soluğa bir macera içinde cinayetleri çözüyordu. Che İntihar Etti?de ise intihar olaylarının cinayet olduğunu buluyor ama katili bulamıyor. Yazar çözüm olarak katili işe karıştırıyor ve katil komiseri çeşitli işaretlerle kendine yönlendiriyor. Bir anlamda kendi kendini yakalatıyor. Polisiye meraklıları için pek cazip bir çözüm olmasa da romanın bütünü oldukça sürükleyici ve demin de sözünü ettiğim gibi Yunanistan?la Türkiye arasındaki hayatının her alınında yaşanan benzerlikler de kitabın çekiciliğini artırıyor. Okunmasını zevkli kılıyor.

Pazartesi, Ocak 16, 2006

 

Roman'tik Bir Yolculuk

Atilla Birkiye'nin romanları incelediği kitabı 'Roman?tik Bir Yolculuk', Plan B Yayınları'ndan çıkmış. 'Aşk-ı Memnu', 'Dokuzuncu Hariciye Koğuşu', 'Eylül', 'Huzur' gibi Türk romanları arasında başlayan bu yolculuk, günümüz Türk yazarları ile Dostoyevski, André Gide, Camus ve Calvino gibi yazarların eserlerine kadar uzanıyor. Birkiye deneme ile eleştiri arasında bir türü denediğini söylese de yazıların hem romanları tanıtma, inceleme gibi bir amacı var hem de inceden inceye eleştirme... Denemeyi bunların neresine koyarız bilmiyorum. Ama çalışmanın romanla ilgili merakı, meselesi olan herkes için bir rehber kitap niteliğinde olduğunu söylemek gerek. Bir anlamda kılavuz bir kitap. Roman okuru olanlar ve olmak isteyenler için Birkiye'nin bakış açısından rehberlik yapıyor.
Birkiye, Türk ve dünya edebiyatından çok sayıda romanı inceliyor: Halid Ziya Uşaklıgil - 'Mai ve Siyah', 'Aşk-ı Memnu' Mehmet Rauf - 'Eylül'Halide Edip Adıvar - 'Ateşten Gömlek'Reşat Nuri Güntekin ? 'Yaban'Peyami Safa - 'Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'Ahmet Hamdi Tanpınar - 'Huzur' Sabahattin Ali - 'Kuyucaklı Yusuf', 'Kürk Mantolu Madonna'Yaşar Kemal - 'Kimsecik Üçlemesi', 'Demirciler Çarşısı Cinayeti'Tahsin Yücel - 'Kumru ile Kumru' Latife Tekin - 'Sevgili Arsız Ölüm', 'Berci Kristin Çöp Masalları' Elif Şafak - 'Şehrin Aynaları', 'Araf' Dostoyevski - 'Kumarbaz'André Gide - 'Pastoral Senfoni'Mikhail Sholokhov - 'Ve Durgun Akardı Don' Andrey Sokolov - 'İnsanın Yazgısı'Albert Camus - 'Veba' Anthony Burgess - 'Deptford?daki Ölü Adam' Italo Calvino - 'İkiye Bölünen Adam' Cengiz Aytmatov - 'Gün Uzar Yüzyıl Olur', 'Cemile'Milan Kundera - 'Roman Sanatı' Christa Wolf - 'Medeia', 'Sesler'Antonio Tabucchi - 'Hint Gece Müziği' Dermot Healy - 'Beklenmedik Anlar'

 

Gece Gülüşü

Semra Topal?ın romanı 'Gece Gülüşü' (Agora Kitaplığı), erotik hatta pornografik bir kitapmış gibi sunuldu. Bu anlamda da okuyucunun merakı gıdıklanıp çok okura ulaşması hedeflenen bir tanıtım kampanyası yapıldı. Umarım yeterince okura ulaşmıştır, zira Semra Topal gerçek anlamda 'edebiyatçı' sayılabilecek yazarlardan. Ama bu sunum bir anlamda Topal'la ilk kez tanışacak okur için bir hayal kırıklığı da yaratabilir. Gece Gülüşü erotik bir roman değil. Okuyup tahrik olma peşindeki okurları bu anlamda hayal kırıklığına uğratacağı kesin. Yazarın yaptığı sadece, anlattığı ortama uygun olan dili bulup kullanmak... Gece Gülüşü 'gecenin şamarı' adlı bir bardan insan manzaraları sunuyor. Bu bar underground diye tanımlanabilecek insanların toplandığı bir yer. Hepsinin değişik cinsel tercihleri var, bu tercihlerini hayata geçirmek amacıyla yasakları görmezden geliyor, hatta sözünü bile etmiyorlar. bir anlamda anti kahramanların resmi geçidi de diyebiliriz. Anlatımı sık sık bu türün üstadları George Bataille'yi ve Celine'i hatırlatır. Ama ne yazık ki onlar kadar duru ve net bir anlatımdan söz edemiyoruz. Aksine okuma güçlüğü yaratan bir üslup söz konusu. Bilinçakışı denebilecek bir anlatımı var ve kasıtlı olarak okumayı zorlaştırmış gibi bir his de yaratıyor.
Gecenin Gülüşü 'roman' tanımlamasıyla kolayca açıklayamayacağımız bir yapıda. Bar küdavimlerinin tek tek öykülerinden oluşuyor ve sonuç olarak bu tek tek öyküler roman yapısı içinde birleşmiyor, bağımsız birer unsur olarak kalıyor.

Etiketler: ,


Cuma, Ocak 06, 2006

 

2005'in BİLANÇOSU

2005'in BİLANÇOSU

Bir yılı daha bitirdik. 21. yüzyılın ilk beş yılı tamamlanmış oldu. Şimdi, yeni yılın ilk gününde durup şöyle bir ardımıza bakmak istiyorum. Kitap eklerinde, dergilerde gazetelerde iz sürerek küçük bir bilanço çıkartmaya çalışacağım.
2005'te yayıncılık sektörünün temel meselelerinde bir azalma gözlenmedi. Aksine yeni yeni dertler edindik. Bunlardan en önemlisi kuşkusuz Yeni Türk Ceza Kanunu ile gündeme gelen davalardı. Yazarların, yayıncıların zamanının çoğu yine mahkeme koridorlarında geçti. Yıla damgasını Sütçüler Kaymakamının kitap imha emriyle başlayan süreçle birlikte Orhan Pamuk vurdu. Orhan Pamuk bir yandan yurtdışında başarılara imza atar, ödüller alırken bir yandan da 301. maddenin başına açtığı işlerle uğraşmak durumunda kaldı.
Yayıncılığın değişmeyen diğer gündem maddesi korsan yayınla mücadele tavsadı. Hatta durma noktasına geldi. Korsan yayın satışlarında dikkati çekici bir artış gözlendi. Yılın son ayı müzik sanatçıları yollara düşüp meclis kapılara dayanana kadar da devletin ilgisizliği sürdü. Şimdi başbakanın emri ile beş bakan ve meslek birlikleri temsilcilerinden oluşan bir komite yeni çözüm yolları bulmaya çalışıyor.
Milli Eğitim Bakanlığının önce liseler, sonra ilk öğretim için yayınladığı 100 Temel eser listeleri hem tartışma konusu hem de bir canlılık kaynağı olarak değerlendirildi. Bir çok yayınevi 100 Temel eser setleri hazırlayarak bu potansiyel okur kitlesine ulaşmayı denedi. Kıran kırana rekabet hem kitapların fiyatlarını hem de editoryal ve teknik kalitesini düşürdü. Öğretmenlerin 100 Temel eser listesine sıkı sıkıya bağlı kalması nedeniyle bu olumlu girişimsınırlayıcı bir hal aldı. Özellikle çocuk kitapları alanında yeni kitapların üretilmesinin önünde önemli bir engel oldu.
2005 Türk yayıncılığının küreşelleşen düna yayıncılığıyla iyice entegre olduğunun da bir kez daha kanıtlandığı bir yıl oldu. Dünyada çok satan, çok okunan kitaplar Türkiye'de de çok okundu. Yüksek tirajlı, bol reklamlı kitaplar kitapçı raflarını doldurdu ve çoğu da okuyucudan beklediği ilgiyi gördü.
Burak Turna - Orkun Uçar'ın "Metal Fırtına"sı 2004'ün Aralık'ında girdiği çok satan listelerinde üst sıralardaki yerini yıl ortasına dek korudu. Metal Fırtına benzeri ya da onu eleştirden kitaplar da okuyucudan ilgi gördü. Piyasayı komplo teorilerinden söz eden romanlar sardı. Ama başarı Burak Turna ve Orkun Uçar'ındı. Önce Metal Fırtına yazarlarından Burak Turna'nın "Üçüncü Dünya Savaşı" (Timaş) yayınlandı. Ağustosta da Burak Turna "Metal Fırtına 2 Kurtuluş" (Timaş), Orkun Uçar "Metal Fırtına 2 Kayıp Naaş"ı (Altın) yayınladı. Bu kitaplar da listelerde hemen yerlerini aldılar. Yüzbinlik tirajlara koştular.
İtalyan Melissa P'nin 15 yaşındaki bir genç kızın cinsel maceralarını anlattığı ve 26 ülkede best seller olan kitabı "Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi" (Okuyanus), yazarının çıplak fotoğraflarıyla desteklenen bir kampanyayla sunulunca tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ilgi çekti, çok sattı. Kasım ayında bu kez de "Yusufçuk Gece Gelir"le (Okuyanus) göründü Melissa P ve öncekine göre oldukça mazbut olan bu kitap da listelere girdi.
Ucuz kitap furyası azalarak devam etti. Aziz Nesin'in öykülerinden derlenen "Adamı Zorla Deli Ederler" (Adam) ve çocuklara yönelik kitapları yüksek tiraj ve ucuz fiyatla okuyucuya sunuldu. Yılın ilk aylarında, televizyonda yaptığı aynı adlı programla ilgi toplayan ve mutluluğu küçük şeylerde aramayı öneren Dr. Üstün Dökmen'in "Küçük Şeyler"i (Sistem), Tahsin Yücel'in "Kumru ile Kumru" (Can), Selçuk Altun'un "Annemin Öğretmediği Şarkılar" (Sel), İnci Aral'ın "Taş ve Ten"i (Epsilon), Ferhan Şensoy'un "Eşeğin Fikri" (Bilgi), Emin Çölaşan'ın "Şu Benim Gazetecilik Yaşadıklarım" (Doğan) ve Mario Levi'nin "Lunapark Kapandı"sı (Doğan) ilgi gören kitaplardı.
Yıl boyunca yaşanan çeşitli yıldönümlerini yayıncılar değerlendirdi. Çanakkale Zaferi, Sarıkamış Faciası, Ermeni tehciri gibi konularda bir çok kitap yayınlandı. Hitler'in "Kavgam"ı ucuz fiyatla çeşitli yayınevlerinden basıldı ve okurdan büyük ilgi gördü. Ülkemizdeki bu gelişme dünya basınına da yansıdı. Durumdan endişelenen Alman Devleti, telif haklarının kendilerinde olduğunu belirterek Kavgam'ın Türkiye'de basılmasını önlemek için girişimlerde bulundu.
Can Dündar, bir çocuğun babasına bir babanın çocuğuna yazdıklarını kaleme aldığı "Kırmızı Bisiklet"le (İmge), Dustin Thomason - Ian Caldwell Rönesansın sırları hakkındaki "4'ün Kuralı" ile (Altın Kitaplar) yine yılın ilk aylarında uzun süre listelerden inmedi.
Marquez'in uzunca bir aradan sonra yayınlanan ve 90 yaşındaki bir adamla 14 yaşındaki bir uyuyan güzelin ilişkisini anlatan "Benim Hüzünlü Orospularım"ı (Can) tüm dünyayla aynı anda Türkçe'de de yayınlandı. Onu Eylül ayında yayınlanan ve anılarının ilk cildini oluşturan "Anlatmak İçin Yaşamak" (Can) taçlandırdı.
Mayıs ayına geldiğimizde çok satanlar listelerinde Dan Brown'ın teknolojik entirikalar ve Beyaz Saray'ın seçim oyunları hakkındaki "İhanet Noktası" (Altın), Tuna Kiremitçi'nin üçüncü romanı "Yolda Üç Kişi" (Doğan), kurtuluş savaşımızı bir serüven romanı gibi rahat okunacak bir üslupla ama tarihi gerçeklere birebir sadık kalarak anlatan Turgut Özakman'ın bütün bir yıla damgasını vuracak kitabı "Şu Çılgın Türkler" (Bilgi) dikkati çekiyordu. Kısa bir süre sonra onlara "Siyah Kan"la Jean Cristophe Grange (Doğan Kitap), "Yıldızlı ve Yağmurlu Geceler"le Maeve Bincy (Doğan), "Bana Bir Şeyhler Oluyor"la Yılmaz Erdoğan (Sel) katıldı.
Edip Cansever'in "Sonrası Kalır" (Yapı Kredi) adıyla yayınlanan bütün şiirleri kitabı yayına hazırlanış tarzı nedeniyle özellikle şiir çevrelerinde ve editörlerce tartışıldı. Cansever'in yaşarken bütün eserleri kapsamına almadığı şiirlerinin bu yeni toplamda yer alması şairin vasiyetine ihanet olarak görüldü.
Tüm dünyada ilgi gören, 17 dile çevrilip 26 ülkede yayınlanan ve "Mutluluğun sırrı basit şeylerde" diyen Robin S. Sharma'nın kişisel gelişim kitabı "Ferarisini Satan Bilge" (Goa) Türkiye'de de yayınlanır yayınlanmaz listelere girdi. Sağlık ve sağlıklı beslenme ile ilgili kitaplar çok okur topladı. Ender Saraç'ın "Doğanın Şifalı Eli" (Doğan), kalp cerrahı Dr. Mehmet Öz'ün uzun ve sağlıklı bir yaşamın yollarını gösterdiği "Siz Kullanım Kılavuzunuz" (Koridor), Elvan Demirkan'ın "Hayatla Mücadeleden Yaşamaya Geçiş" (Remzi), Prof. Osman Müftüoğlu'nun "Hayat Bilgisi", "Yaşasın Hayat" (Doğan Kitap) listelerden bu türde aklımızda kalan kitaplardı.
Eleştirmen Ömer Türkeş, yıl ortasında bir döküm yaparak çok fazla roman yayınlandığını, kötü romanın iyi romanı kovduğunu iyi metin okuma alışkanlığının yitirildiğini belirti. Editörlük kurumu işlese bu romanlar basılmaz dedi.
Arda Uskan'ın Ercan Arıklı'nın hayatını anlattığı "Güle Güle Bebeğim" (Doğan Kitap) tartışma yarattı. Kitapta adı geçen bazı kişiler olayların çarpıtıldığı gerekçesiyle davalar açtı. Murathan Mungan'ın elli yaşını kutladığı ve üzerinde çalıştığı 11 kitaptan 50 parçayı sunduğu "Elli Parça"sı (Metis) Bülent Erkmen'in tasarımı ile yayınlandı. Ayşe Kulin'in iki kadının diyaloglarıyla güneydoğuda yaşananları ve Kürt sorununu tartışırken çözümün kızların okutulmasında bulduğu romanı "Bir Gün"ü (Everest) diğer çok satandı.
Tüm Dünya'da ilgi toplayan ve Avrupa'da hemen her ülkede çok satarlar listelerinde yer alan Elizabeth Kostova'nın "Tarihçi"si (İnkılap) yayınlandı. Kostova, kitabında Kazıklı Voyvoda'nın bir ucundan İstanbul'a uzanan öyküsünü "Da Vinci Şifresi" tadında anlatıyordu.
TV dizisi Avrupa Yakası'nın yaratıcısı ve gazete yazarı Gülse Birsel'in gazete yazılarından oluşan "Yolculuk Nereye Hemşerim"i (Epsilon) mizahi ve sıcak anlatımıyla hemen listelerde yer aldı. Eski bakanlardan Emrehan Halıcı'nın "Zeka Oyunları" (Tübitak) sürekli listelerde yer alan bir başka kitaptı. Paulo Coelho'nun "Zahir"i de (Can) tüm dünyayla birlikte Türkçe'de de yayınlanan romanlardandı. Bu listeye Mehmet Eroğlu'nun ellili yaşlarda bir erkek ve iki genç kızın içiçe geçmiş aşklarını anlattığı romanı "Düş Kırgınları"nı (Agora), Aslı Erdoğan'ın denemeleri "Hayatın Sessizliğinde"yi (İş Kültür), Mehmed Uzun'un romanı "Abdal'ın Bir Günü"nü (İthaki), İhsan Oktay Anar'ın uzun bir aradan sonra yayınlanan romanı "Amat"ı (İletişim), Elif Şafak'ın yazılarından oluşan "Med-Cezir"i (Metis), Orhan Karaveli'nin özellikle Tevfik Fikret'in oğlu Haluk'un kimliği üzerine yoğunlaştığı kitabı "Tevfik Fikret ve Haluk Gerçeği"ni (Pergamon yay.) ekleyebiliriz.
İstanbul Kitap Fuarı'nın da yayıncılara hız verdiği Ekim ayının sürprizleri J.K. Rowling'in "Harry Potter ve Melez Prens"i (YKY), Umberto Eco'nun "Kraliçe Loana'nın Gizemli Alevi" (Doğan), 500 bin baskı ile çıkan Ahmet Altan'ın Kürt sorunu, töre cinayetleri, AB projelerinin dekorundaı kırık bir aşk hikayesini anlattığı yeni romanı "En Uzun Gece" (Alkım), 100 bin baskı ile İclal Aydın'ın gazete yazılarından oluşan yeni kitabı "Gördüğüme Sevindim" (Epsilon), Can Dündar'ın Nazım Hikmet monografisi "Nazım" (İmge), Doğan Cüceloğlu'nun "Mış Gibi Yaşamlar"ıydı (Remzi).
Yılın son günlerine ise pop müzik şarkıcılarının albüm tanıtımlarını hatırlatan pazarlama yöntemiyle Tuna Kiremitçi'nin "A.Ş.K Neyin Kısaltması?" (Doğan) ve Hasan Cemal'in yayın yönetmenliği yaptığı yıllarda Cumhuriyet Gazetesindeki iktidar çatışmalarını kişisel açıdan anlattığı "Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim"iydi (Doğan) çok satanlar.
2005'in kayıpları hepsi de birbirinden değerli yazarlar Atilla Özkırımlı, Selahattin Hilav, Salim Şengil, Vüsat O. Bener, Attila İlhan, Sulhi Dölek'ti. (1 Ocak 2006)

This page is powered by Blogger. Isn't yours?