Pazartesi, Ağustos 27, 2012

 

Aldanan Kadın


Aldanan Kadın (Temmuz 2012, çev. Esen Tezel, Can yay.) Thomas Mann’ın ölmeden önce tamamladığı son öyküsüymüş. 92 sayfalık kalınlığı ile uzun bir öykü de sayılabilir, bir novella da. Ölmeden önce yazılmış olmasının şöyle bir anlamı var; yazar sanki hissetmiş gibi ölümden, yaşlılıktan, yitirilen gençlikten söz ediyor uzun uzun.
1920’ler, Frau Rosalie von Tümmler 28 yaşındaki aşk kırgını kızı Anna ve 22 yaşındaki oğlu Edward’la Düsseldorf’ta “bolluk içinde olmasa da rahat şartlarda yaşıyor.” Frau Tümmler 50 yaşında, alçak gönüllülüğü, neşeli ve sıcakkanlı yapısıyla dostlarınca sevilen “son derece hoş kadınsı hatlara sahip” dinç bir kadın. Yaşı sadece kırlaşan saçlarından ve ellerindeki yaşlılık emaresi lekelerden anlaşılıyor.
Şehre gelen oğlu yaşındaki genç bir Amerikalı Rosalie’nin tüm dengelerini bozuyor. “Anna’ya göre hiç de dikkat çekici olmayan, Tanrı’nın özene bezene yarattığı söylenemeyecek” Ken Keaton özellikle kendinden yaşça büyük kadınları etkiliyor ve o da bu ilgiyi karşılıksız bırakmıyor. Edward’ın isteği ile ona İngilizce dersleri vermek için eve girip çıkmaya başlayınca da bu konuşkan genç Rosalie’nin de ilgisini çekiyor. Rosalie hızla platonik bir aşka kapılıyor. Kendine bile itiraf edemediği duygularını dikkatli biri olan Anna fark ediyor ve annesini uyarıyor. Bu uyarının ardından aralarında arkadaşça bir ilişki olan anne ve kız, aile içi ilişkiler, gençlik, yaşlılık, aşk, toplumun yaşlı kadın genç erkek aşkını nasıl yorumlayacağı, hastalık ve ölüm gibi konularda uzun diyaloglara girişiyorlar. Sanırım öykünün sarkmasına neden olan bu diyaloglarda ölüme yakınlaştığını hisseden Thomas Mann’ın kendi ile hesaplaşmaları var. 
Rosalie, ne kızının mantıklı karşı çıkmalarına, ne hayatın gerçeklerine, ne çevrenin tepkisine kulak asmıyor ve bu aşkı yaşamak istiyor. Çünkü onun için bu ilişki eğer kurulursa kendisi için bir gençleşme, tazelenme nedeni olacaktır. Duygusal açıdan olduğu kadar bedensel olarak da yenilenecektir. Rosalie aşkına Ken’den karşılık bulacağının işaretlerini de alır. Mutluluk çok yakınındadır ama sağlığı buna izin vermez. Çünkü kanserdir ve vücudunun verdiği işaretlere önem vermese de hızla ölüme gitmektedir.
Aldanan Kadın karşılaştırıldığı Venedik’te Ölüm’ün kıratında bir eser değil ama tartışmaya açtığı konularla düşünsel açıdan sorular sordurup ve bunu anlatımındaki şiirsellik ve güçlü betimlemelerle dengelemesiyle edebi olarak okunup keyif alınacak bir eser.
16.08.2012

 

Biletiniz Buraya Kadar


Belirli bir konuya ya da soruna odaklanan okumalar yapmam. Daldan dala konmayı, ne bulduysam okumayı severim. Ama bu ay okuduğum kitaplar öyle bir sıralandı ki hem bir konuya odaklanmış oldum hem de “Acaba ben bu konuya kafayı mı taktım?” diye kendimden kuşkulandım.
Agora Kitaplığı iyi bir iş yapmış, büyük romancı Romain Gary’nin kendi adıyla ve Emile Ajar mahlasıyla yayımlanmış tüm romanlarını tekrar basmış. Hangisini okumadım diye bakınırken elim Biletiniz Buraya Kadar’a (yeni baskı Haziran 2012, Çev. A.Derman, Agora kitaplığı) gitti ve Romain Gary’nin akıcı üslubuna, usta çevirmen Aykut Derman’ın iyi çevirisine kapılıp hızla okudum. 
Romanın kahramanı Jacques Rainier, elli dokuz yaşında bir işadamı. Satıraralarında bırakılsa da matbaacılık ve yayıncılık yaptığını anlıyoruz. Yani işadamlığının yanında entelektüel bir kimliği var. İkinci Dünya Savaşı’nda orduda görev almış, albay rütbesine kadar yükselmiş. Atletik yapılı, dış görünüşü ile kadınları etkileyen biri. Yaşını da göstermiyor.
70’li yıllarda Dünya ekonomik anlamda bir değişim yaşıyor. Avrupa sanayide geriliyor. Büyük şirketler küçük ve ortaboy şirketleri yutuyor. Rainier de bu gelişmeden iyice bunalmış, yüzde 24’le kredi alıp yüzde 14 kar ederek işleri daha fazla yürütemeyeceğinin farkında. Şirketini iyi bir bedelle satıp emekliye ayrılmak istiyor.
Diğer yandan aşk hayatında da önemli değişimler yaşıyor. Kendinden 37 yaş genç Brezilyalı bir kadınla birlikte. Laura’nın bu yaş farkını hiç önemsemediğinin, kendisine büyük bir tutkuyla bağlı olduğunun farkında olmasına rağmen yaşıtlarının cinsel ilişkilerinde yaşadıkları başarısızlıkların öykülerini dinledikçe ilişkisinden kuşku duymaya başlıyor. Laura’nın cinsel yönden tatmin olduğunu bilmesine ve o güne dek bu konuyu düşünecek bir sorun yaşamamasına rağmen erkekliğini kaybetmekte olduğundan kuşkulanmaya başlıyor. Cinsel ilişkide başarısız olacağım endişesi ile seviştiği için de bir süre sonra sorunlar yaşamaya başlıyor. Konunun ünlü doktorlarına başvuruyor. Doktorlar da erkeklik gücünün zamanla azalacağını, bu haliyle barışık bir hayat sürer, ilişkilerini ona göre düzenlerse mutlu olacağını söylüyorlar.
Romain Gary, diyaloglarla gelişen akıcı bir anlatımla hayatın her alanında kazanmaya alışmış bir adamın kaybetmekte olduğunu fark edince nasıl paniklediğini, nasıl akıl almaz çözümlerin peşine düştüğünü akıcı bir dille anlatmış. Hemen her sayfasında altı çizilecek öenmli özdeyişler, paylaşılacak hayat deneyimleri barındıran bir roman. 1914 doğumlu Romain Gary’nin Biletiniz Buraya Kadar’ı yayımladığında altmışlarının başında olduğunu da belirtmeliyim. Yani işin içinde bir yaşam deneyimi de olması mümkün. 
16.08.2012

 

Son Siyah Saçım


Altmış yaşına gelmiştir. Doğum gününde altmış yaş mumunu söndürmek için birçok kez üflemesi gerekir. Zaten bu yaşgünü fikrinden de hoşnut değildir. “Yaşlandığımı biliyorum her yıl bunu hatırlatmak gereksiz” diye düşünür.
Jean-Louis Fournier’in kitabının tam adı Son Siyah Saçım ve İhtiyar Delikanlılara Bazı Öğütler (Mayıs 2012, çev. Billur Köker, Yapı Kredi yay.). Fournier, 1938 doğumlu. 74 yaşında. Kitap Fransızcada 2006 yılında yayımlanmış yani yazar altmışlı yaşlarını yaşarken yazılmış. Fournier, altmış yaşına girip son siyah saçını kaybettikten sonra insanın neler düşüneceğini, neler hissedeceğini, yaşlılığın iyi ve kötü yanlarını anlatıyor. Yaşıtlarına çok önemli öğütler veriyor. En önemli öğütü de altmışından sonra ne ihtiyar olunduğu ne de delikanlı.
Fournier keyifli anekdotlar anlatıp hem yaşlanma haliyle hem de yaşlılara yapılan muameleyle ilgili ince ince dalga geçerken önemli hayat dersleri de veriyor. Hem de her yaştan insana, “ben daha gencim” diyene de, benim gibi “henüz elliyim altmışa çok var” diyene de... Hemen her sayfada altı çizilecek dostlarla paylaşılacak meseller, özdeyişler var. “Yüzüncü yaşını kutlayan kişi, "İnsanın soluğu azaldıkça üflenecek mumların sayısı artıyor" diye içini çeker.”; “İnsan ihtiyarladığının nasıl farkına varır biliyor musunuz? Bronzlaştığında bile güzelleşemez.”; “İnsan yaşlandığının nasıl farkına varır biliyor musunuz? "Artık gazeteler daha küçük harflerle basılıyor" demeye başladığında.”; “Doktorunuza olabildiğince az görünün. Araya araya sonunda sizde mutlaka bir şey bulacağını bilin.”; "İhtiyar delikanlı gridir, hem sadece geceleri değil! Yüklüdür, omuzlarında yükleri, gözlerinin altında torbaları vardır. Biniş noktasındadır ve gidişe hazırdır. Gençlik ve yaşlılık arasında bağlantıyı sağlayan gemiye biner. Artık delikanlı değildir, henüz ihtiyar da değildir. Birçok şeye karnı toktur. Çok az konuşur, ama az konuşmasının nedeni az düşünmesi değildir. Yüzünde hâlâ bir tebessüm vardır, halbuki buna sebep yoktur."    
Kapağında “roman”, iç kapak sayfasında “anlatı” olarak tür tanımlaması yapılsa da kısa denemelerden ve özdeyişlerden oluşan bir kitap Son Siyah Saçım. Fournier kendi yaşamından, gözlemlediklerinden, anılarından önemli dersler çıkartıyor ve bunları mizahi, eğlenceli bir dille, lafı hiç uzatmadan anlatıyor. Son Siyah Saçım’dan edebiyat keyfi de almak mümkün önemli dersler çıkartmak da... 
16.08.2012

Pazartesi, Ağustos 13, 2012

 

Aşık Kemiği


Cezayir doğumlu. Doğumdan iki gün sonra sokağa bırakılmış. Bulunduğu günün anısına o günün azizinin adı konmuş: Albertine Damien. Aix-en-Provence’da yaşayan bir ailenin yanına verilmiş. Bir aile üyesi tarafından sürekli taciz edilmiş. Aile üyeleriyle kavgalar etmiş. Belki de bu nedenle ömrü boyunca otoriteye karşı çıkmış, savaşmış. Zeki ve derslerinde başarılı bir öğrenci olmasına rağmen aile onu Marsilya’daki bir ıslahevi okuluna yollamış. Edebiyata ve sanata merakı nedeniyle Paris’e kaçmış, orada fahişelik yapmış. 1953’de bir soygun girişimi sırasında yakalanmış ve cezaevine yollanmış.
Albertine Sarrazin'in gerçek yaşam öyküsünden yola çıkarak yazdığı Aşık Kemiği (Haziran 2012, çev. Birsel Uzma. Everest yay.) bir yıl kaldığı bu cezaevinden kaçarken duvardan atlayıp bacağını kırması ile başlıyor. Sürünerek yol kenarına gidiyor ama hiçbir araba durup onu almıyor. Saatler sonra, gece vakti biri duruyor. Sürücü Albertine’e Sarrazin soyadını verecek olan ve tüm geleceğini belirleyen Julien’dir. Julien de bir kanun kaçağıdır. Albertine’i alıp ailesinin yanına götürür. Albertine ilk özgür günlerini bu şefkatli ailenin yanında geçirir. Yakalanma korkusu ile sürekli adres değiştirirler. Zaten Julien de pek az görünmektedir. O kadar az görüşmelerimne rağmen Albertine kurtarıcısına aşık olur. Kırık bacak bir türlü iyileşmeyince hastaneye gitmek zorunda kalırlar. Albertine ameliyat edilir ve uzun süre hastanede kalır. Kaldıkları evlerin sahiplerinin paragözlüğü ve ikiyüzlülüğü Albertine’i bıktırır, kendi hayatını yaşamaya karar verir ve topal ayağıyla Paris’te fahişelik yapmaya başlar.
Albertine özgürlüğünü ilan etmiş olsa da, bazı müşterileriyle uzun süreli ciddi ilişkilere girse de ve başka kadınlarla da birlikte olduğundan şüphelense de Julien’le ilişkisini sürdürür. Bu sırada yakalanan Julien cezaevine konunca da ilişkinin boyutları değişir. Julien hapisten çıkıp tam mutlu sona ulaşacaklarında da Albertine yakalanır.   
Albertine Sarrazin, ilk romanı Aşık Kemiği’ni ve ikincisini 1964’de hapisteyken yazmış. 1965’de serbest bırakıldığında yayımlanan roman büyük başarı kazanmış ve Albertine Fransa’nın ünlü yazarlarından olmuş. Julien’le Montpellier’e yerleştikten sonra da üçüncü kitabı yayımlanmış ve bu kitap da başarı sağlamış Ama Albertine yazarlığının keyfini sürememiş. 29 yaşındayken böbrek ameliyatı sonrası oluşan kompilikasyon sonucu ölmüş.
Aşık Kemiği ilk bakışta bir otobiyografi gibi görünse de roman niteliği daha ağır basan bir anlatı. Kırık bacakla evden eve kaçarak yaşanan bir yıllık dönemi anlatıyor Albertine Sarrazin. Her evde de farklı karakterde insanlarla tanışıyor. Onları çeşitli durumlarda, olaylarda tahlil ediyor. Diğer boyutta da garip bir aşk hikayesi var. Julien, bir kanun kaçağı olarak kendi durumundakilere yardım etmeyi seven biri. Albertine’e de bu duygu ile yaklaşıyor ama kısa sürede cinsellik temelinde bir ilişki doğuyor aralarında. Sık sık ortadan kaybolup bazen bir geceliğine bazen bir-iki saatliğine Albertine’in yanına geliyor. Albertine de onu seviyor, bağlanıyor, en önemlisi güveniyor. Kendisini bırakmayacağını, günlerce ortadan kaybolsa da mutlaka geleceğini biliyor.  
Albertine Sarrazin’in çok sıcak, içten bir anlatımı var. Daha ilk sayfalarda onu benimseyip hayata onun gözüyle bakmaya başlıyorsunuz. Kırık bacakla yaşamaya çalışmak, kaçaklık, sevgiliyi beklemekle geçen günler zamanla tek düzeleşse de sayfalar akıp gidiyor, merakla okuyorsunuz. Anlatımı da edebi nitelik taşıyor. Akıcılığında, kitabın otobiyografiden romana evrilmesinde bu edebi nitelik var. 
09,.08,2012

 

Mucize Tatlı


Giuseppina Torregrossa yirmi yıl jinekologluk yapıp meme kanseri konusunda önemli araştırmalar yayımladıktan sonra yazarlığa başlamış. Biyografisinde üç çocuk annesi olduğu da vurgulanıyor. İlk romanı 2007’de yayımlanmış. Mucize Tatlı (Haziran 2012, çev. Makbule Ezay Akyıldız, Doğan Kitap) ikinci romanıymış. Romana adını veren ve girişte reçetesi de verilen tatlı, “Azize Agata Tatlısı” adıyla biliniyor. Her 5 Şubat’ta Sicilya’nın bakire azizesi Agata için yapılıyor. 
Roman iki ana eksende gelişiyor. Bir yandan Azize Agata’nın öyküsünden başlayarak kuşaklar boyu, büyük büyük anneanneden torunlara bir ailenin kadınlarının yaşadıkları “meme” ekseninde anlatılırken diğer yandan yılda bir kere yapılan “Azize Agata Tatlısı”nın yine kuşaklar boyu süren ve aileyi etkileyen öyküsü anlatılıyor.
“Azize Agata Tatlısı” eğer iyi yapılırsa yiyenlerin doyamadığı bir tatlı. Kadınlar kalbe giden yol mideden geçer düşüncesiyle bu tatlıyı yapıp yedirerek sevdiklerini kendilerine aşık ediyor. Kitabın kapağında da görüleceği gibi “Azize Agata Tatlısı” güzel ve şehvet uyandırıcı bir memeye benziyor. Belki de o nedenle ikişer ikişer sunuluyor.
“Azize Agata Tatlısı”  nasıl bir kalp kazanma unsuru ise ailenin kadınları için de memeler bir tahrik nedeni. Hepsinin öykülerini güzel büyük memeleri belirliyor. Mutluluğa kavuşmaları  da kıskanç kocaların hışmına uğramalarına da sebeb memeleri.
Roman ailenin küçük torunu Agatina’nın ağzından anlatılıyor. Agatina, büyük büyük annesinden başlayarak ailenin kadınlarının hayatında “Azize Agata Tatlısı”nın ve memelerin nasıl belirleyici olduğunu anlatıyor. Herbiri ayrı ayrı da okunabilecek öyküler bunlar. Büyük güzel memeli iyi tatlı yapan kadınların en büyük rakipleri ise ailenin dümdüz, yok sayılabilecek göğüslü üyeleri. Onlar bedenlerine ya da tatlı yapma sanatlarına değil genellikle babalarının paralarına ve hep kötülük için kullandıkları zekalarına güvenüyorlar ve büyük memeli kadınlardan nefret ediyorlar. Koca memeli de olsalar, dümdüz göğüslü de çoğu kadın kaçınılmaz olarak meme kanserine yakalanıyor ve bir memesini kaybediyor.
Büyük güzel memeli iyi tatlı yapan kadınların eş ya da sevgili seçimleri nedense hep isabetsiz. Adamların ya yakışıklılığına ya cazibelerine kapılıyorlar ama sonuçta güzelliklerini ve aşçılıklarını kullanarak birlikte oldukları erkeklerle hep mutsuz oluyorlar. Aldatılıyorlar, şiddete uğruyorlar, terk ediliyorlar. En trajik aşkı ise küçük torun Agatina yaşıyor. Agatina tıp eğitimi almış, doktor olmuştur ama bir mafya ailesinin damadı olan kendinden yaşça büyük bir adamın sadece cinsel cazibesine kapılmakla kalmaz onun için başta işi olamak üzere arkadaşlarını ve ailesini de feda etmekten çekinmez. Saplantılı bir aşka dönüşen bu ilişki Agatina’yı mutsuz eder. Bir memesini kaybedip amazonlaşana kadar da bu ilişkiyi bitiremez.  
Palermo doğumlu yazar Giuseppina Torregrossa kendi hayat öyküsünden kaynaklandığını düşündüren bu hem komik hem üzücü aile öyküsünün arka planında 19. yüzyıldan günümüze dek Sicilya’nın toplumsal değişimini anlatıyor. Amerika’ya göçlerin nedenlerinden 2. Dünya Savaşı’na, Amerikan işgal güçlerinin Mafya’yı nasıl palazlandırıldığından, devlet mafya ilişkilerinin nasıl çarpık bir kentleşme ve tarihi eser tahribatı yarattığına varan çok ilginç ayrıntılar barındıran bir öykü bu. Doktor büyük dedenin öyküsü ekseninde okuduğumuz Sicilya’daki siyasi yaşam, halkın oylarını hangi gerekçelerle kullandığı, neden hep doktorların siyasette belirleyici olduğunun öyküsü bile tek başına hem komik hem de ibretlik. 
Giuseppina Torregrossa iyi bir anlatıcı. Neşeli ve akıcı bir anlatımı var, hikaye etmeyi biliyor. “Azize Agata Tatlısı”nın yüzyıllardan gelen ilginç öyküsü ve meme görünümü ile kadınların aşk hikayelerini zekice kaynaştırmakla kalmamış Sicilya’nın çok renkli günlük hayatı ve toplumsal değişimi ile de güçlendirmiş. Mucize Tatlı içerdiği birbirinden ilginç öyküler ve arka planıyla birden fazla romanı doğuracak zenginlikte bir kitap.  
09.08.2012

Pazartesi, Ağustos 06, 2012

 

Charles Bukowski’nin Kızıl’ı


Charles Bukowski eserleriyle olduğu kadar eserlerine açık yürekle yansıttığı yaşam öyküsü, yaşam koşullarıyla da okurlarının çok ilgisini çekmiş bir yazar. Okurları onu kendilerine çok yakın hissetmiş, dostluk kurabileceklerini en azından birkaç saat misafiri olabileceklerini düşünmüş. Evinin kapısının sık sık davetsiz misafirlerce çalınmasının nedeni de bu olsa gerek.
1975 yılının 10 Kasım’ında gece geç saatte, yatmak üzereyken Bukowski’nin telefonu çalıyor. “Çok seksi sesli bir kız” barda kız arkadaşının 30. Yaş gününü kutladıklarını, Buk’un hayranı olan arkadaşına en büyük hediyenin kendisiyle tanışması olacağını söylüyor. Sakıncası yoksa evine gelip tanışmak istiyorlar. Buk, “Olur” dedikten sonra, “Gelirken altılı bira getirmeyi unutmayın ama” diyor.
Telefon eden Pamela “Cupcakes” Wood’dur. Pam, Bukowski’nin adını duymuştur ama gazetedeki birkaç yazısı dışında yazdığı hiçbir şeyi okumamıştır. Sıradan kaba bir tarzı olduğunu, okuru şok etmeyi amaçlayan yersiz küfürlerle dolu yazılar yazdığını düşünmektedir. “Edebiyat bilgisi en geniş arkadaşım Georgia birisine ‘büyük yazar’ diyorsa bir bildiği vardır”, diye düşünür. Georgia, Buk’la tanışmayı çok istediğini söyleyince yaş günü hediyesi olarak onu Buk ile tanıştırmaya karar verir ve hemen telefon numarasını bulup arar.   
Çok geçmeden kapı çalınır ve Buk karşısında iki genç kadını bulur. Doğum günü kutlanan Georgia, kibrit çöpü gibi sıska, ince uzun, elli kilo, siyah saçlı, yeşil gözlü güzel sayılamayacak ama erkekleri kolayca etkileyen bir kadındır. Cupcakes ise neşeyle parlayan yeşil gözlerini tamamlayan uzun kızıl saçları ile çok güzel yüzlü bir kadındır. Arkadaşları göğüsleri yüzünden ona “cupcakes” adını takmıştır. Bukowski bu gece ziyaretinde Georgia’nın sevimliliğinden, Cupcakes’in güzelliğinden etkilenmiştir. Georgia’ya “Keşke senin ruhunu alıp onun vücuduna sokabilseydim” der.
Cupcakes, Buk’la tanıştığında 23 yaşındadır. Bir barda kokteyl garsonluğu yapmakta, 16 yaşında doğurduğu kızı ile yaşam mücadelesi vermektedir. Hayat onun için sürekli parti ve eğlence demektir. Kızıyla birlikte döküntü bir bungalow’da yaşamakta, parasını bağımlısı olduğu uyuşturucu haplara yatırdığından evinin kirasını ödeyememektedir.
Bukowski’nin kapısını çaldıklarında gördüğü manzara onu şaşırtmaz. Çünkü Buk da onun gibi yıkık dökük bir bungalowda yaşamaktadır ve ev oldukça bakımsızdır. Onu etkileyen “hayli uzun boylu ve hayli yaşlı” bulduğu Buk’un yıpranmış cildidir. “Yüzüne cehennem haritası çizilmişti sanki” diye içinden geçirir ve “hayli zor bir hayat yaşamış” diye düşünür.
Bukowski 55 yaşındadır. Los Angeles’in yer altı gazetelerinde sürekli yazıları çıkmaktadır ve ilk kitaplarını yayımlamıştır.  Uzun ve yorucu bir hayat mücadelesinin sonunda nihayet editörü Don Martin’in desteği ile sadece yazarlık yaparak geçinecek duruma gelmiştir. Sürekli ayrılıp tekrar birlikte olduğu Linda King’le oldukça gerilimli bir ilişkisi vardır ve bu ilişkiden artık yorulmuştur. Cupcakes, ona sığınacak yeni ve huzurlu bir liman olarak görünür.
Tanışmalarından iki hafta sonra bir gece vakti yine kapı çalar. Cupcakes yine gelmiştir. Sohbet edip, içki içerler. Buk, kızıl saçlı bu güzel kızdan oldukça etkilenmiştir. Cupcakes de Buk’un kendini güzel bulmasından, hayran bakışlarından hoşnuttur. Bugünlerde Linda son bir atak yapar, Buk’un evindeki eşyaları kırıp döküp Buk’un en değerli eşyası saydığı daktilosunu da sokağa fırlatıp paramparça ettikten sonra gözden kaybolur.
Cupcakes’le Buk görüşmeye başlarlar. Cupcakes, “Bukowski ile üçüncü görüşmemden sonra bana vurulmuş olduğunu anladım” diye yazıyor. Buk, Cupcakes evde yokken kapısına notlar, şiirler, küçük hediyeler bırakmaktadır. Genç kadın bu jestlerden etkilenir. Cupcakes bir yandan kızı Stacey ile ilgilenmekte, onu okula götürüp getirmekte diğer yandan gece geç saatlere kadar çalışmaktadır. Bu nedenle Bukowski’yi pek sık göremez. Buk, bu durumu Cupcakes’in hayatında başka erkeklerinde olduğuna yorar. Sık sık kapısına gelir evde bulamayınca notlar ve bol bol şiirler bırakmaya devam eder.
Bukowski artık dayanamayacak hale gelmiştir. Cupcakes bir hafta aradan sonra evine gittiğinde görür görmez sarılır ve dudaklarından uzun uzun öper. Cupcakes, Bukowski’nin öpüşünden hoşlanmıştır ama onunla yatmayı kabul etmez. Yeni bir şilte almadan olmaz, der. Kırık dökük şiltenin buram buram seks koktuğunu, başka kadınların izleriyle dolu olduğunu düşünmektedir.
Bir görünüp bir kaybolan bu genç kadına Bukowski iyice bağlanmıştır. Ona bir kitap dolduracak kadar şiir yazar (bu şiirler daha sonra Cupcakes’e ardanmış bir kitap olur) ama Cupcakes bu şiirlerden hiç etkilenmez. O, Bukowski’yi bir insan olarak sevmiştir. Bukowski’de her gün artan hayranlarının ilgisinden bunalmış vaziyetteyken Cupcakes’in yazdıklarını hiç okumamasından, ünü için değil kendi olduğu için ilgi duymasından etkilenmiştir.
Buk ertesi gün arar. Yeni bir şilte aldığını söyler. Cupcakes de hemen ona koşar. Kısa bir süre sonra kirasını ödemediği için evden atılınca da Buk’un oturduğu sitedeki bir daireye taşınır. Cupcakes işten atılınca da zamanlarının çoğunu birlikte geçirirler. At yarışlarına, boks maçlarına giderler, şiir okumalarında Cupcakes hep Buk’un yanında olur ve Bukowski’ye aşkı da hayranlığı da artmaya, tutku halini almaya başlar. Artık Buk’un kendisine şiirler yazmasından ve okumasından etkilenmekte. Şiir okumalarında kendine adanmış bir şiire sıra gelip Buk adını söylediğinde “O benim,” diye ortaya atılmaktadır.
Bukowski, Cupcakes’e “aşkından sersem olduğunu” söylese de başka hayranlarıyla tanışıp buluşmaya devam eder. Cupcakes’in de izleyicileri arasında olduğu ve bir süre sonra ortadan kaybolduğu bir şiir okumasında Linda Lee ile tanışır. Zengin bir ailenin kızı olan Linda Lee, 33 yaşındadır. Hippi yaşam biçimini benimsemiş, Hindistan’a gidip bir süre yaşamıştır. Şimdi de Hintli bir guru’nun mürididir ve sağlıklı yiyecekler lokantası işletmektedir. Bukowski’yi keşfetmiş ve onunla tanışmaya karar vermiştir. Buk, bu ufak tefek sarışın hayranı ile telefon numaralarını değiş tokuş eder. Bir süre sonra da Linda Lee’yi lokantasında ziyaret eder.
Cupcakes, dengelerin değişmeye başladığını hissetmiştir. Evinden Bukowski’nin bungalowunu gözlemekte, kimlerin girip çıktığını, kimin ne kadar kaldığını anlamaya çalışmaktadır. Bir süre sonra da Linda Lee’nin varlığını keşfeder. Buk da görüştüklerini inkar etmez. Ama yatmadıklarını, çünkü Linda Lee’nin inançları gereği evlenmeden seks yapmayı kabul etmediğini söyler. Bu arada Cupcakes de Buk’u kıskandırma umuduyla aslında pek de ilgi duymadığı genç bir diş hekimi ile çıkmaya başlar. Tamamen koptuklarını ise kiralarını ödeyemeyip evden atıldığında her zaman kendisine destek olmuş olan Bukowski’nin “param yok” diyerek kendisine soğuk davrandığında anlar.
Charles Bukowski’nin Kızıl’ında (Temmuz 2012, çev. Avi Pardo, Altıkırkbeş yay.) Pamela “Cupcakes” Wood, Charles Bukowski’yle iki yıl süren birlikteliklerini anlatıyor. Temel olarak da Bukowski’nin “Çılgın Bir Yaşamın Kollarında Tutsak” gibi başarılı bulunan ve kabul gören biyografilerinde anlatılanlara uygun bir anlatımı var Cupcakes’in. Kitabın biyografilerden farkı bu iki yılın çok daha ayrıntılı anlatılmış olması. Cupcakes, Bukowski’den ayrıldıktan ve en yakın arkadaşı Georgia’yı aşırı dozdan kaybettikten sonra  düzenli bir hayat kurmaya karar veriyor. Hap kullanmayı bırakıyor, içkiyi çok az içmeye başlıyor. Şansı yaver gidip emlak piyasasında iş buluyor ve başarılı oluyor. Borsa simsarı David’le tanışıp evlendikten sonra da tüm geçmişine sünger çekiyor. Eski evinde unuttuğu Bukowski’nin kendisine yolladığı tüm mektuplar, yazdığı şiirler de ağabeyi tarafından satılınca geçmişine dair hiçbir şey kalmıyor. Zaten kitabı yazmaya da 1994’de Bukowski ölünce karar veriyor. Başvurduğu kaynaklar da Buk’un biyografileri, belgeselleri ve onların yazarları, yapımcıları. Kendi ilişkisini kitaplardan ve filmlerden yeniden hatırlıyor. Bu anlamda kitap bence bir anlatı niteliği de kazanıyor. Bukowski’yi mahremiyle, aşk hayatıyla, gündelik yaşamıyla tanımanın yanında ya da dışında Cupcakes’in yazdıkları kendine has bir anlatı olarak da okunabilir. Uyuşturucu haplar, bol alkol ve hızlı bir gece hayatı ile geçen bir gençlikten sonra bir kadının nasıl ayakları üzerinde doğrulup hayata tutunduğunun öyküsü olarak da okuyabiliriz Charles Bukowski’nin Kızıl’ını.
02.08.2012

This page is powered by Blogger. Isn't yours?