Cuma, Nisan 26, 2013

 

Son Oyun



Ahmet Altan’ın Son Oyun’unda bir anlık bir boş bulunmayla cinayet işleyen bir yazarın katil olmasına kadar geçen sürede yaşadıklarını, kendiyle hesaplaşmalarının öyküsünü okuyoruz.
Ege’de bir kasaba... Gece geç vakit kasabanın tek büyük caddesinde, okaliptüs ağacının altındaki banka oturmuş polislerin gelmesini beklemektedir yazar. Mermisiz tabanacasını polise doğrulturken “Dünya hayatı eğlence ve oyundan başka bir şey değildir” diyecektir. “Dünya hayatındaki” son oyunu oynamış perdeyi kapatmaktadır.
Son Oyun’un (Nisan 2013, Everest yay.) kahramanı bir romancı. Tanrı’yı da bir romancı olarak görüyor. “Tanrı’nın kötü ve savruk bir romancı olduğunu düşünüyorum. Yarattığı bütün insanlar arasındaki ilişkileri tesadüfler üzerine kuran, olayların sıkıştığı bölümleri tesadüflerle çözen bir romancıya iyi romancı demem ben. Ama Tanrı’nın yarattığı vahşi bir mizahla süslenmiş bu hayatta tesadüflerden başka bir şey yok. Tesadüfleri çıkarttığınızda hayat bitiyor.”
Romancı, kitap boyunca bize Tanrı’nın “kötü bir romancı” olarak tesadüfler üzerine kurduğu o romanı anlatacaktır. Anlatmakla kalmayacak, sık sık beğenmediği “kötü romancı” ile tartışmalara da girecektir. Oysa ilk sayfada da son sayfada da “Dünya hayatındaki” son oyunu oynadığını söylemiştir ve biz okurlar romanı kimin yazdığını biliyoruz. Romancı bir “tanrı yazar” olarak ilk satırdan itibaren romanı kuruyor ve gidişatını belirliyor.
Modern roman anlayışında tesadüfün yeri yok. Tesadüflerle geliştirilen öyküler acemice bulunuyor, hayatta bu kadar çok tesadüf olamayacağına inanılıyor. Tesadüfün dozu her zaman tartışma konusu oluyor. Ama postmodern anlayış varolan tüm teorileri yıkmaya meraklı olduğu için sadece tesadüflerle gelişen romanlar da yazılıyor. Son yıllarda romanlarını küçük bir tesadüfün üzerine kurduğunu ya da tesadüflerle geliştirdiğini söyleyen romancıların sayısı az değil. Son Oyun postmodern bir roman değil. Klasik tarzda yazılmış. Katilin baştan belli kurbanın kim olduğunun merak edildiği bir cinayet romanı olarak okunabilir. Çünkü, Ahmet Altan son bölümde tabanca patlayana kadar kimin kurban olduğunu söylemek bir yana sezdirmiyor bile. Kurbanın kim olacağını kendisinin de baştan bilmediğini yazma süreci içinde romanın gelişimiyle karar verdiğini düşündürüyor.
Pek tanınmamış bir yazar. Romanları çok okur bulmamış. Yıllarca yazmaya ara vermiş. Toroslar’da sakin bir dağ köyü arıyor. Niyeti bir kaç ay orada kalıp yeni romanını yazmak. Bir cinayet romanı yazmak istiyor. Otoyolda ilerlerken bir sapaktaki “Satılık Deniz” yazan küçük tabela dikkatini çekiyor ve oraya sapmaya karar veriyor. Yani ilk tesadüf tabela, görmese, geçip gitse hiçbir şey yaşanmayacak. Karnı acıkınca rastgele durduğu köftecide yediği köfteleri ve içtiği buz gibi birayı beğenip, köftecinin önerisi ile bu kasabada kalmaya karar veriyor. Zeytinlikler içinde, güzel bir sahilde ama oldukça garip bir kasaba burası. İnsanların kafaları hep bulutlu. Bol bol içki ve esrar tüketiyorlar. Katiller dolmuş minibüsleriyle gelip cinayet işliyor ve hiç yakalanmıyor. Yerli halkla muhacirlerin kavgaları iktidar için sürekli çatışan mafya çetelerinin mücadelesine dönüşmüş. Tepedeki küçük kilisenin altında gömülü olduğuna inanılan hazineyi ele geçirenin kasabanın iktidarının da ele geçireceğine inanılıyor. Tüm bunları saymazsanız sakin bir yer. Yazarımız da sakin bir yer arıyor. Üstelik bir cinayet romanını yazmak için tüm malzeme bu kasabada.
İkinci tesadüf kasaba ile şehir arasında çalışan küçük uçakta gelip yanına oturan genç kadındır. “Kadınları çok iyi anlatması” ile tanınan yazar kadınları bir mıknatıs gibi kendine çekmeyi de biliyor. Romanlarını okuyanlar “Kadınlarla ilgili o kadar çok şeyi nereden biliyorsunuz” sorusuyla yakınlaşıyor, okumayan kadınlarla da aynı hissi bizzat yaratarak yakınlaşıyor. Şaşırtıcı olan yazarın “Kadınları çok iyi anlatması”na rağmen kitaplarının satmamış olması, meşhur olmaması. Yani bir Ahmet Altan olamamış.
Ahmet Altan merak unsurunu hep canlı tutacak cinayeti ilk sayfada bildirip, her türlü olaya gebe olabilecek bir mekana, sakin görünümlü ama içten içe kaynayan bir kasabaya kahramanını yerleştirdikten sonra ikinci tesadüfte Zuhal’le karşılaştırarak hem gerilimli bir aşk üçgeni kuruyor hem de Zuhal’in kasabadaki konumu aracılığıyla kasabadaki iktidar çekişmesinin en önemli tarafı ile tanışıp görüşmesini sağlıyor.
Zuhal, kasabanın en zenginlerinden biri olan belediye başkanı Mustafa’ya aşkla bağlıdır. Aralarında gerilimli bir ilişki vardır. Zaman zaman buluşup kavga eder, birbirlerinin canını acıtıp ayrılırlar ama sonra yine özleyip tekrar aynı şeyleri yaşarlar. Zuhal daha tanıştıklarında yazara bu durumu anlatır. Zuhal aşık olduğu adamla değil sevmediğini söylediği yazarla sevişecektir.
Zuhal’le yazarın ilişkisi esas olarak bir zamanlar moda olan internet chat odalarında gelişecek, defalarca sanal ortamda seviştikten sonra gerçek anlamda birlikte olacaklardır. Yazar ustaca geliştirdiğini söylediği taktiklerle kasabanın cinsel sırlarını da bu chat odalarında öğrenecek, kasabalı kadınların nasıl güçlü bir şehvetle dolu olduklarını, cinsel oyunlara, maceralara hazır beklediklerini keşfedecektir.
Yazar – Zuhal – Mustafa arasındaki ilişki klasik aşk üçgeni olarak kuruluyor. Her zaman yazarla Zuhal’in bir ilişkisi olduğundan şüphelenen Mustafa da sonunda yazarla yakınlaşıp onu tek dostu, sırdaşı haline getiriliyor ki cinayetlerle gelişen gerilimi en yakından izlemek ve bize anlatmak için gerekli bir konuma yerleşmiş oluyor kahramanımız.
Yazarla Zuhal arasındaki ilişkide yaşanan aşksız şehvet son zamanlarda moda olan “erotik romans”ların bir parodisi gibi. Aralıklı olarak gizlice kasabaya uzak otellerde buluşup sadece cinselliği tüm boyutlarıyla yaşıyorlar. Ayrıntılı olarak anlatılmasa da, yazarla Zuhal arasında sadomazo bir seks hayatı geliştiğini anlıyoruz. “Bir hayvan gibi parçaladım onu. Ben paramparça etmeyi seviyordum. O paramparça olmayı” (s.111). Tüm bir gece boyu, hatta 24 saat durmaksızın “şiddetle”, “vahişce” seviştikten sonra sadece chat üzerinden görüşmek üzere kendi hayatlarına dönüyorlar. Zuhal tüm gizli arzularını yazarla paylaşıyor, hayata geçiriyor. İmam nikahı da yapıyorlar, yazar pezevenk olup Zuhal’i satışa da çıkartıyor...
Yazara Zuhal’le birlikte yaşadıkları yetmiyor. Cinsel isteklerini tatmin etmek için kasabanın tek fahişesi Sümbül’ü evine çağırmağa başlıyor. Cinsel arzularını tatmin ederken Sümbül’den kasabada yaşananlar hakkında çok önemli ve gizli bilgiler de almayı başarıyor. Çünkü Sümbül iktidar mücadelesinin iki yanını oluşturanlarla da birlikte oluyor ve ağzı sıkı bir kadın olmasına rağmen yazar satır aralarını okumasını, imaları, anıştırmaları çözmeyi biliyor.
Kadınların ne düşündüklerini, neler hissettiklerini ve ne istediklerini çok iyi anlayan yazar bu özellliği sayesinde iktidar çatışmasının diğer tarafını oluşturan aileyi de içten fethediyor. Mustafa’nın rakibi Rahmi’nin annesi Kamile Hanım’ın büyük bir maharetle gizlediği ve hiçbir erkeğin kolayca anlayamayacağı şehvet tutkusunu ilk akşam yemeğinde anlıyor. Yemek sırasında belki sadece çok zeki kadınların fark edebileceği ama onların da sesini çıkarmayacağı bir şekilde jest, mimik ve imalarla mesajlaşıyorlar. Kamile Hanım’ın yazarın çok sevdiği şekerlemeleri yapıp gelmesi ile birlikte hem romana yeni bir şehvet boyutu katılıyor hem de yazar iyice olayların merkezine doğru çekilmeye başlıyor. Yazar artık sadece bir gözlemci değil oyunculardan biridir ve sonunda tetiği çekmesi için silah bile hediye edilecektir.
Ahmet Altan’ın köşe yazılarını andıran bir yazma tarzı var. Her cümle bir paragraf oluşturuyor. Cümleler genellikle kısa. Merakı hep üst düzeyde tutan cinayet romanı kurgusu    
ile yazılmış kitap. Bu sağlam kurguyu romanın yaratıcısı yazarın evrenin yaratıcısı olarak bir çeşit romancı saydığı tanrıyla konuştuğu, tartıştığı bölümler sekteye uğratıyor. İlk başlarda birer hoşluk olarak okurken bu konuşmalar sık sık tekrarlanmaya başlayınca hikayeden kopartan, ilgiyi dağıtan ögeler halini alıyor. Bir de buna beşik ustası ile yapılan sohbetler eklenince işin felsefi mesaj verme kısmının fazla kaçtığını söyleyebilirim.
Son Oyun, Ahmet Altan romanlarını sevenlere de çoksatanların macera tutkunu okurlarına da hitap edebilecek bir roman. Dünya’nın, Türkiye’nin hali, insan ilişkileri ve tabii varlık, inanç gibi temel meselelerde sorduğu sorularla da bazı okurları düşündürecek, yeni tartışma konuları açacak nitelikte.   
25.04.2013

Cuma, Nisan 19, 2013

 

Palyaço




Heinrich Böll, Palyaço’da 2. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında bir zamanların Nazilerinin nasıl yeni kimlikler bularak varlıklarını sürdürdüklerini ve önemli konumlara geldiklerini bir Palyaço’nun gözünden anlatıyor. Böll’ün Palyaço’su (Mart 2013, Çev. Ahmet Arpad, Can yay.) varlıklı ve etkili bir ailenin çocuğu. Okuyup önemli bir meslek sahibi olmadığı ve meslek olarak palyaçoluğu seçtiği için ailesince dışlanmış.
Hans’ı sevgilisi tarafından terk edilip ruhsal bunalıma girdiği bir dönemde tanıyoruz. Sevgilisinin bırakıp gitmesi onu öyle derinden etkilemiş ki işine odaklanamıyor. Sarhoş olarak çıktığı sahnede yaptığı hatalar sonucunda ayağını sakatlıyor. İşsiz, cebinde sadece bir markla evine, Almanya’nın o dönemdeki başkenti Bonn’a dönüyor. Üst üste sahnede çıkardığı rezaletler nedeniyle iş teklifleri alması imkansız. Menajeri en az altı ay ortalarda görünmemesini öğütlüyor. Seyirciye rezaletlerini unutturması gerekli.
Borç alabileceği insanların listesini yapıyor. Yakın arkadaşları, kardeşi, annesi, babası, babasının sevgilisi... Liste pek uzun değil. Listeyi hazırlarken ve sonrasında onları tek tek telefonla ararken geriye dönüşlerle 2. Dünya Savaşı’nın son günlerinde yaşadığı çocukluğunu ve sevgilisi Marie ile tanıştığı ilk gençlik günlerini hatırlıyor.
Başta anne babası olmak üzere çevresindeki birçok kişi Nazi ideolojisine bağlıdır. Öyle ki, müttefik kuvvetlerinin top sesleri çok yakınlardan duyulmaya başlamasına rağmen hala savaşı kazanabileceklerine inanmaktadırlar. Çocuklar da tam birer Nazi gibi yetiştrilmiştir. Birbirlerini ihbar eder, Nazi ritüellerini coşkuyla uygularlar. Hans’ın babası evlerinin bahçesinde mahalleli çocuklara silah eğitimi verilmesine bile izin verir. Hans’ı derinden yaralayan olay ise ablasının bir uçaksavar birliğine ziyarete yollanması ve uçaksavar birliğinin bombalanması sonucunda ölmesidir.
Çevrelerinde Nazi ideolojisinin etkisine kapılmamış tek kişi okul arkadaşı Marie’nin kırtasiyecilik yapan babasıdır. Bu yoksul ve prensip sahibi adam Hans’a evinin kapılarını açar. Marie ile yaşadıkları aşka da engel olmaz. Hans’a tutulan Marie okulunu son sınıfta sınavlar öncesinde bırakacak, hayatını sevgilisine adayacaktır.
Hans’la Marie ilk zamanlar yoksulluk çekseler de Hans’ın palyaçolukta başarılı olması ile harcadıkları paranın tutarını düşünmeden lüks otellerde mutlu günler de yaşarlar. İlişkilerini sakatlayıp sonunda ayrılmalarına neden olan tartışma kiliseye bağlı bir Katolik olan Marie’nin evlenip çocuk yapmak istemesi Hans’ın ise aileyi bir burjuva kurumu olarak gördüğü için evlenmeye karşı çıkması ile gelişir. Doğacak çocuklarının Katolik inancına göre yetiştiremeyeceğini düşünen Marie düşük yaptıktan sonra Hans’ı terk eder ve çocukluk arkadaşı Züpfner’le evlenir. Züpfner Almanya’daki Katoliklerin lideridir. Hans bu olaydan Marie’nin bağlı olduğu Katolik kilisesinin yöneticileri sorumlu tutar. Onların telkinleri ile Maire’nin kendisini terk ettiğine inanır.
Hans bir yandan yardım istemek için ailesini ve eski arkadaşlarını ararken bir yandan da Marie’ye ulaşıp kendisine dönmeye ikna etmek için planlar yapar. Marie’ye uzun mektuplar yazmış ama hiç cevap alamamıştır. Mektuplarının ona ulaştırılmadığına inanmaktadır. Marie’yi kendisinden uzaklaştırdığına ve mektuplarını iletmediğine inandığı kişilerle konuşur, onlardan destek isterken kendini tutamayıp suçlar, ağır eleştiriler yapar.
Telefon edip para istediği kişilerin hemen hepsi savaş öncesinde sıkı birer Nazi’yken savaş sonrasında yargılanıp ceza almak bir yana ülke yönetimini yönlendirecek önemli pozisyonlara gelmiştir. En önemli örnek ablasını ölüme yollayan annesidir. Protestan inancına sıkı sıkıya bağlı bir zamanların Nazisi olan annesi sivil toplum kuruluşlarında önemli görevler almıştır ve barışçı mesajlar vererek dolaşmaktadır. Babası da savaş sonrasında daha da zenginleşmekle kalmaz, basının ekonomik konularda danıştığı en önemli iş adamlarından biri olur. Okul çağlarında arkadaşlarını “Yahudi kanı taşıyor” diye ihbar edenler de Katolik kimlikleri ile yeni Almanya’nın Hıristiyan Demokrat yöeticileri olmuştur.
Palyaço, 1963’de yayınlandığında büyük bir tepki ile karşılanmış. Böll, din aleyhtarlığı ile suçlanmış. Tepkilerden çekinen kitapçılar ya romanı satmamış ya da tezgah altına koymuşlar. Heinrich Böll, 1985’de yazdığı Sonsöz’de romana yapılan eleştirilere cevap verirken, alınan tavrı da kabul etmediğini söylüyor. Böll, Katolik inancını değil Almanya’da o inancı temsil ettiğini söyleyenlerin kültürsüzlüğünü eleştirdiğini söylüyor. Böll bu kişilerin devlet kurumlarında aldıkları görevlerde laik toplumda onaylanması mümkün olmayan işler yaptıklarını belirtiyor. Almanya’nın tekrar silahlanmaya başlanmasının sorumlusu olarak da onları görüyor. Katolik anlayışı ile romana getirilen eleştirilerin yanlış olduğunu öne sürüyor.
Palyaço, dinin kurallarını toplumun kuralları olarak dayatmaya  karşı bir eleştiri olarak okunabilir kuşkusuz. Böll, laik bir toplumda din kurallarına göre yaşanmasının dayatılamayacağını, neyin ahlaki neyin ahlaksız olduğuna Katolik Kilisesi’nin yöneticilerinin karar veremeyeceklerini savunuyor.
Heinrich Böll’ün Sonsöz’de değinmediği aslında çok önemli bir gerçeklik eski Nazilerin yeni Almanya’da önemli devlet görevlerine gelmiş olması ve hala eski fikirleri ile toplumu yönlendirmeleri, yönetmeleri. Anlaşılan din eleştirisi ağır basmış ve bu konu geride kalmış ya da bir gerçeklik olarak kabul gördüğü için değinilmemiş.
Palyaço tezli bir roman. Böll de Sonsöz’de zaten bunu açıkça belirtiyor. Palyaço’da tartışmaya açtığı konuların birçoğunun da 1985 yılı itibariyle aşıldığını, bir anlamda romanın eskidiğini de söylüyor. Savaş sonrası Almanyası’nın ilk on yılında etkili olan kafa yapısı ile çocukları yetiştirmenin mümkün olmadığını da ekliyor.
Palyaço Almanca’da 1963 yılında yayınlanmış. Yeni baskıda belirtilmemiş ama Türkçede ilk yayınlanışı da 1968’de Ahmet Arpad çevirisi ile Altın Kitaplar’dan. 45 yıllık bir çeviri. Ahmet Arpad ya da kitabın editörü çeviriyi ne kadar elden geçirdi bilemiyoruz, bir açıklama yok ama zaman içinde çeviriler eskiye biliyor. Çeviride eski bir tad var.
Almanya’da dinin toplum üzerindeki etkisinin sonraki yıllarda nasıl bir gelişimi olduğunu bilemiyoruz ama bizim de aralarında bulunduğumuz birçok ülkede laik bir devlette dinin toplum yaşamındaki yeri tartışması oldukça güncel ve sıcak. O nedenle Palyaço’da tartışmaya açılan konuların halen önemini koruduğunu söyleyebiliriz. Bu konularda yapılan tartışmalar için Palyaço bir kaynak olabilir. Ama romanın yazarının bile değinmediği çok daha önemli, temel konular var Palyaço’da tartışmaya açılan. Hans, ailesinin kendisi için öngördüğü yaşam biçimine karşı çıkmakla kalmıyor onların ahlak anlayışının sahte olduğunu, düzenin bozuk olduğunu düşünüyor. “Herkes birbirinin ne olduğunu biliyor ve birbirine gülüyor.” Eğitimini yarıda bırakıyor ve palyaço oluyor. Bunun karşılığı olarak da ailesi onunla ilişkisini kesiyor, toplumdan dışlanıyor. Yani toplum kendi gibi olmayanı kabullenmeyeceğini, kurallara uymayanın aralarında yeri olmadığı mesajını veriyor. Hans palyaço olarak sevdiği kadınla birlikte yaşamını sürdürmeye çalışırken gündelik hayatta da birçok baskı ile karşılaşıyor. Evlilik kurumuna karşı çıkması kadar bir ev sahibi olmadan otellerde yaşaması da ailesi ve toplum için bir sorundur. Toplumun dayatıığı kurallara uymadığınızda nasıl dışlanacağınızın güzel bir örneğini günlük hayattan küçük ama yaralayıcı örneklerle anlatıyor Böll Palyaço’da.
Heinrich Böll’ün düşündüğünün aksine din tartışması bir yana koyulsa da roman kalıcı ve tartışması süren birçok sorunu ele alıyor.
Palyaço anlatımı ile de başarılı bir eser. Din, toplumun dayatttığı yaşama biçimi gibi konularda Thomas Bernhard’ı hatırlatacak şiddette ve acıtıcı bir dili olmasına rağmen Hans’ın düştüğü durumu yansıtırken yaptığı betimlemelerdeki hüzün tonuyla Bernhard’dan farklı. Geriye dönüşlerle kurulan anlatım kurgu açısından da oldukça başarılı. Hans’ın sevgilisi tarafından terk edilmiş, beş parasız, sakat ve umudunu yitirmiş bir Palyaço haline gelişini merak unsurunu hiç düşürmeden, edebi tadını kaybetmeden anlatıyor Böll.
18.04.2013

Çarşamba, Nisan 10, 2013

 

Rus Edebiyatı Dersleri




Rus Edebiyatı Dersleri’nde Nabokov, Rus Edebiyatının en önemli yazarlarının eserlerini satır satır okuyarak sıkı bir eleştiriden geçiriyor.
Vladimir Vladimirovich Nabokov, 1899'da St. Petersburg'da doğmuş. Beş çocuklu varlıklı bir ailenin en büyük oğlu. Baba Nabokov hukukçu, devlet adamı ve gazeteci olarak tanınıyor. Nabokov, Rusça, Fransızca ve İngilizce konuşulan kültürün yoğun olarak yaşandığı bir ortamda büyüyor. Konuş Hafıza’da (2011, İletişim yay.) çocukluk yıllarını edebi tadla anlatırken Ruşça konuşmaya başlamadan önce İngilizce konuşup yazabiliyordum, diyordu.
Baba Vladimir Dmitrievich Nabokov 1917 Şubat Devrimi ile göreve gelen hükümetin sekreteri olarak görev alıyor ve Ekim Devrimi ile Bolşevikler iktidara geldiğinde aile Rusya'dan ayrılarak önce Londra'ya, sonra Berlin'e gidiyor. Nabokov, öğrenimini Cambridge, Trinity College'da tamamlıyor. 1923 ile 1940 arasında anadilinde eserler veriyor ve Rus göçmen yazarlarından biri olarak tanınıyor. 1940’da karısı ve oğluyla ABD'ye göç ediyor. Rusya’daki tüm mal varlıklarına el konulduğu için Nabokov’un hiçbir geliri yok, çalışmak zorunda. Stanford Üniversitesi yaz okulunda çalışıyor. 1941'den 1948'e kadar Wellesley College'da Rusça bölümünün kadrolu tek elemanı olarak önce dil dersleri, sonra da Rus Edebiyatı çevirilerinin incelendiği dersler veriyor. 1948’de Slav Edebiyatı Doçenti olarak Cornell Üniversitesi’nde Avrupa Edebiyatının Ustaları ve Rus Edebiyatı Çevirileri dersleri veriyor.  1955'te yayımlanan Lolita'nın dünya çapındaki başarısından sonra, 1959'da Cornell Üniversitesi Rus Edebiyatı profesörlüğünden emekli olarak İsviçre'ye yerleşiyor.
Nabokov, 1940’da ABD’de akademik kariyerine başlarken Rus Edebiyatı hakkında yaklaşık 2000 sayfa tutan ders metni hazırlamış. “Bu metinler (...) yirmi akademik yıl boyunca mutlu olmamı sağladı” demiş. Rus Edebiyatı Dersleri (Şubat 2013, çev. Yiğit Yavuz, Fatih Özgüven, Ayşe Nihal Akbulut, İletişim yay.) Nabokov’un Rus yazarlarıyla ilgili derslerinin tüm müsvettelerinden oluşuyor. Nabokov, Çehov, Dostoyevski, Tolstoy, Turgenyev, Gogol ve Gorki hakkında dersler vermiş. Dersler metin okuması, yorumlaması ve İngilizceye çevirilerin eleştirisi gibi görünse de Nabokov çok sert eleştiriler yapmaktan ve ağır yargılarda bulunmaktan çekinmiyor. Rus Edebiyatı Dersleri’ni merakla okutturan da Nabokov’un bu yorumları kuşkusuz. Nabokov’un değerlendirmeleri bu büyük yazarlarla hesaplaşması olarak da okunabilir. Nabokov’un en beğendiği yazarlar Gogol, Tolstoy ve Çehov’dur ama onlarda bile eleştirilecek yerler bulur. Dostoyevski’nin duygusallığından hiç hoşlanmadığını, Gorki’yi ise hiç önemsemediğini görüyoruz. Rus Edebiyatı’nın bitiş noktası olarak görüyor Gorki’yi. Gorki’den sonra gelen Sovyet edebiyatı hakkında ise konuşmaya bile gerek görmüyor.
Kitabın ilk yazısı “Rus Yazarları, Sansürcüler ve Okurlar”da bu derslerdeki yaklaşımını ve tezlerinin, yargılarının nereden kaynaklandığını açık yürekle anlatıyor. “ “Rus Edebiyatı” yakın zamanlı bir hadisedir” diyor. Rus olmayanlar için 19 yüzyılın ortası ile 20. yüzyılın ilk on yılı arasında ve beş-altı yazarla sınırlı ise Rus okur için de bunlara ek olarak çevrilmesi mümkün olmayan birkaç şairi içerecek şekilde biraz daha geniştir ve Sovyet iktidarı ile noktalanır. “Rus düzyazı ve şiirlerinde üretilmiş eserler arasında en iyi kabul edilenler, yaklaşık olarak 23 bin kitap sayfası tutmaktadır.” Nabokov yüzyıllara yayılmış İngiliz ya da Fransız edebiyatları ile karşılaştırınca bunun çok kısa bir süre ve çok az eser anlamına geldiğini belirtiyor. Rus Edebiyatı’nın gelişmemesinin sebebi olarak da sürekli deneitim, sansür ve yasaklamaları gösteriyor. Altın çağın yaşandığı 19. yüzyıl Rusyası’nda da kitapların, yazarların yasaklanmaya devam ettiğini, yazarların sürgün edilip, eserlerinin sansürden geçtiğini ama “tuhaf” bir özgürlük ortamının da olduğunu belirtiyor. Çünkü 1860’ların büyük reformları ile sansür bir süre gevşemiş ve “Devrim sonrası Sovyet iktidarında şaşkınlık verici ve karşı konulmaz bir şekilde geri gel”miştir. Sansürün gevşemesine rağmen otosansür sürmüş. Nabokov “Rus romanı genel olarak, günümüze kadar gelmiş romanların en iffetlisidir. (...) Mesela Lady Chatterley’in Sevgilisi gibi bir Rus romanı tasavvur edilemez” diyor.
Nabokov bakış açısını açıklarken “Rus romanında Rusya’yı aramayalım; bireysel dehayı arayalım. Başyapıta bakalım, çerçevesine değil; çerçeveye bakan diğer insanların yüzlerine de değil” diyor ve “her şeyde doğrudan esasa, metne, kaynağa, öze gitmek daha akıllıcadır – ancak o zaman, filozofu ya da tarihçiyi ayartacak veyahut günümüzün ruhunu memnun edecek kuramlar gelişebilir” diye tamamlıyor.
Rus Edebiyatı Dersleri’nde Nabokov’un ilk değerlendirdiği yazar Gogol. Gogol’ün zekasını, hınzır ve mizahi yaklaşımını anlatıyor. Kişi ve yer adları ile bile ne zekice göndermeler yapılabileceğini, Gogol’ün nasıl dille oynadığını, ses benzerliği ya da söyleyişten nasıl yeni sözcükler türettiğini, yaptığı betimlemelerin nasıl kendine has olduğunu ve karmaşık gramerini örnekliyor. Bu örneklerden Gogol’ün başka dillere çevrildiğinde çok büyük oranda değer kaybettiğini anlıyoruz. Nabokov’a göre İngilizceye yapılan çevirilerde Gogol’ün eserleri “mahvedilmiştir”. Nabokov bu yanlış çevirileri de örnekler. Daha sonra da Gogol’ün Ölü Canlar’ın ikinci bölümünü neden yazamadığını sorgular. Nabokov’a göre “Puşkin’in nesri üç boyutludur; Gogol’ünki ise en azından dört boyutludur. Çağdaşı olan, Öklid’i yerle bir edip, Einstein’ın sonradan geliştireceği kuramların çoğunu bir asır erken keşfeden matematikçi Lobaçevski’yle kıyaslanabilir. Gogol’ün Palto’da sergilediği sanat, paralel doğruların kesişmekle de kalmayıp, solucan gibi kıvrılabileceklerine, karmakarışık hale gelebileceklerine işaret eder; (…) kendi kendimizle vardığımız fizik ötesi uzlaşımların da var olmadığı Gogol’ün dünyasında, bütün bunlar gayet tabii şekilde olup biter.”
Turgenyev’i çağdaşı Flaubert’le karşılaştırıp “Hoş bir yazar olmakla birlikte büyük bir yazar değildir Turgenyev, Asla Madame Bovary ile kıyaslanacak bir şey yazmamıştır (...) Turgenyev’in gündemdeki toplumsal problemlerle meşgul olma konusundaki hevesi de, konularını ele alışındaki banallik de Flaubert’in haşin sanatıyla benzerlik taşımaz” der.
Nabokov’a göre “Turgenyev’in en kötü taraflarının Gorki’nin eserlerinde yerini bulduğu, Turgenyev’in en iyi taraflarının da (Rusya manzarası anlamında) Çehov tarafından çok güzel şekilde geliştirildiği görülebilir.”
Nabokov’un Dostoyevski ile ilişkisi dikkate değer. Daha sonra Lolita’yı yazarken Dostoyevski’den etkilenmekle eleştirilecek olan Nabokov “Dostoyevski’yi madara etmek için sabırsızlanıyorum” diyecek kadar hınçla dolu. “Uzun ömürlü sanat ve bireysel deha açısından” değerlendirdiğini belirtip “Bu bakış açısıyla Dostoyevski büyük bir yazar değil hayli vasat bir yazardır – mükemmel mizah parıltıları vardır, ama ne yazık ki bu parıltıların arasında yavanlıklarla dolu çorak araziler uzanır” der.
Nabokov’a göre “Puşkin ve Lermentov’u bir yana bırakırsak” Tolstoy “Rus düzyazısının en büyük sanatçısıdır.” Anna Karenin’i büyük bir dikkatle, uzun uzun çözümler ve Tolstoy’un zamanı kullanmaktaki büyük ustalığına dikkati çeker ama eksik bulduğu yanları da kıyasıya eleştirir. Sonuç olarak Nabokov’a göre Anna Karenin, kendisinden 20 yıl önce yazılmış Madame Bovary’den daha iyi bir eser değildir.
Çehov’un öyküye birçok yenilik getirdiğine dikkati çeker Nabokov. “Hiçbir zaman toplumsal ya da ahlaki mesajlar verme derdi olmasa da, Çehov’un dehası neredeyse istemsizce aç, ne yapacağını bilmeyen, aşağılanmış, kızgın köylülerin Rusya’sındaki en karanlık gerçekleri, başka birçok yazardan, mesela kendi toplumsal fikirlerini boyalı kuklaların resmi geçidi içinde kibirle sergileyen Gorki’den daha fazla ifşa eder. Daha da ileri gidip, Dostoyevski ya da Gorki’yi Çehov’a tercih edenlerin asla Rus edebiyatının ve Rus hayatının temellerini, daha önemlisi evrensel edebiyat sanatının temellerini kavrayamayacağını söyleyeceğim.”
Rus Edebiyatı Dersleri’nde değerlendirilen yazarların sonuncusu Gorki. Yukarıdaki alıntılarda da görülebileceği gibi Nabokov, Gorki için hiç iyi şeyler düşünmüyor. Ona göre “Gorki, yaratıcı bir sanatçı olarak pek önemli değildir. Fakat Rusya’nın toplumsal yapısı içindeki renkli bir fenomen olarak dikkate değer.” 
04.04.2013

Pazartesi, Nisan 01, 2013

 

Merhamet ve 70 Yıl Sorunu



Stefan Zweig Merhamet’te “yanlışlıkla başlayıp pişmanlıkla sona eren bir trajedi”yi anlatıyor. Genç ve heyecanlı bir subayla zengin bir ailenin felçli kızı arasında gelişen ilişki yanlış bir yaklaşımla merhametin ne kadar yok edici bir duygu olabileceğini örnekliyor.
Merhamet (Şubat 2013, Çev. Deniz Banoğlu, Yordam Kitap) 1913’de, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Avusturya Macaristan sınırındaki küçük bir kasabada geçiyor. Hofmiller, Avusturyalı yoksul bir memur ailesinin çocuğu olarak kurtuluşu asker olmakta bulmuştur. Bir süvari alayında teğmen olarak görev yapmaktadır, Viyana’ya gidecek parası olamadığı için boş zamanlarında tek eğlencesi küçük kasabanın kahvehanesinde ya da pastanesinde arkadaşlarıyla sohbet etmektir. Böyle cansıkıcı günlerden birinde kasabanın eczacısının aracılığıyla bölgenin zenginlerinden Baron Emil de Kekesfalva’nın evine akşam yemeğine davet edilir. Hofmiller, en şık üniformasını giyinip davete gider ve çok iyi ağırlanır. Yemekte içtiği güzel içkilerin de etkisi ile kendine güveni artar ve davete katılan hanımlarla dans etmeye başlar. Gecenin sonuna doğru evin kızı ile dans etmediğini fark eder ve bunun büyük bir kabalık olduğunu düşünerek bir kenarda oturan kızın yanına koşar. Barones Edith de Kekesfalva’nın felçli olduğunu anlayınca büyük bir utanca kapılır ve şatodan palas pandıras kaçar.
“İşte bütün hikaye bu budallalıkla başlamıştı” diye anlatıyor romanın kahramanı Hofmiller.  Hofmiller, özür dilemeden kaçmasının büyük bir kabalık olduğunu anlayıp genç kıza bir demet çiçek yollayarak af diler. Edith, bu af dileme girişimini karşılıksız bırakmaz ve kısa bir mektupla genç teğmeni bir öğleden sonra şatoya çaya davet eder.
Hofmiller ile genç kız ilk görüşmede dost olurlar. Kasabada yapacak pek bir şeyi olmayan Hofmiller hemen her gün Kekesfalva’lara gitmeye başlar. Orada çok iyi ağırlanmakta, hiçbir zaman ulaşamayacağı bir yaşam düzeyini nimetlerinden faydalanmaktadır. Öte yandan bu yapayalnız ve sakat genç kızla zaman geçirerek merhamet duygusunu da tatmin etmektedir. Ama Edith ona tamamen farklı duygularla yaklaşır. Hemen her gün görüştüğü tek kişi olan bu yakışıklı gence aşık olur. Edith haftalar sonra bir duygu patlaması ile aşkını ilan edene kadar Hofmiller, genç kızın kendisine karşı ne hissettiğini hiçbir zaman anlayamayacaktır. Oysa onunla geçiridiği zaman zarfında birçok kez kızın depresif ruh halini anması için fırsatlar olmuştur. Şatoda yaşayan herkes hayatını genç kızın iyileşip yürümesine adamıştır. Baba tüm servetini bu uğrda harcamaya hazırdır. Ama uygulanan tedavilerden bir türlü okumlu sonuç alınmamaktadır.
Edith’in ruh halini ve içinde bulunduğu durumun vahametini kavraması için genç kızın doktoru ile yaptığı sohbetler de işe yaramaz. Aksine Hofmiller, doktordan aldığı bilgileri iyileşme umudu diye kızın babasına anlatır. Edith İsviçre’ye gidip yeni tedavi yöntemi ile iyileşip Hofmiller’la evleneceğinin hayallerini kurmaktadır.
Hofmiller, yaptığı aptalca hareketlerin sonucunda bu felçli kızla evlenmek durumunda kalacağını anlayınca yeni ve onarılmaz trajedilere neden olacaktır.
Stefan Zweig romanın mesajını giriş sayfasında veriyor; “İki çeşit merhamet vardır. Zayıf, duygusal olanı, bir yabancının ızdırabı karşısında kalbin duyduğu üzücü sarsıntıdan bir an önce kurtulmak için gösterdiği sabırsızlıktır. Böyle bir merhamet acıyı paylaşmaz, ruhun yabancı bir acıya karşı kendini savunma içgüdüsüdür sadece. Asıl değerli olanı, duygusallıktan uzak, ama yaratıcı merhamettir, ne istediğini bilir, sabırla acıyı paylaşarak, gücünün son damlasına kadar, hatta gücünün de ötesinde her şeye katlanmaya kararlıdır.” Hofmiller’in “zayıf, duygusal” merhametine karşılık “yaratıcı merhameti” Edith’in doktoru Condor temsil ediyor. Dr. Condor “yaratıcı merhamet”in simgesi olarak roman boyunca yavaş yavaş belirginleşmekle kalmıyor, Hofmiller’ın merhametini doğru yöne yöneltmesi için de uzun uzun öğütler veriyor. Ama Hofmiller doktorun söylediklerinden çıkarması gerkeen dersi çıkartmayı başaramıyor.   
Merhamet’te anlatılanlar bize Yeşilçam melodramlarını hatırlatıyor. Bu konuyu işleyen birçok film biliyoruz. Sanırım bu Yeşilçam’ın Hollywood’dan doğrudan esinlenmesinin bir sonucu. Zira Merhamet, 1946’da sinemaya da uyarlanmış.

70 yıl koruma süresi
Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre eserlerin korunma süresi eser sahibinin ölümünden itibaren yetmiş yıl. Bu süre dolduktan sonra bir eserin sahibinin mirasçılarından izin almaya ve tabii telif ücreti ödemeye gerek kalmadan istediğiniz sayı ve şekilde o eseri basabiliyorsunuz. Bu yasa maddesinin uygulamada yararları da var zararları da... 70 yıl süresi dolunca eser sahiplerinin mirasçılarının hiçbir hakkı kalmıyor. Telif ücreti alamadıkları gibi eserlerin bütünlüğünü de koruyamıyorlar. Dedelerinden ninelerinden miras olarak bir apartman kalmış olsa sonsuza kadar o apartmanın kirasını alabilirler ama geriye sanat eserleri örneğin 10 roman kalmışsa 70 yıl dolunca bir kuruş bile telif ücreti alamazlar.
MEB’in 100 Temel Eser uygulaması ile ilgili yaptığım bir araştırmada 2009 yılında piyasada çeşitli kalınlıklarda 27 çeşit Savaş ve Barış, 41 çeşit Don Kişot, 52 çeşit Tom Sawyer, 36 çeşit Sefiller olduğunu tespit etmiştim. Yine 2009’da Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği ÇEVBİR üyesi deneyimli 5 çeviribilimci ve çevirmenden oluşan İntihal İnceleme Komisyonu, Milli Eğitim Bakanlığı’nın “100 Temel Eser” listesinde yeralan 10 eserin, 50 yayınevi tarafından yayımlanmış 154 basımını inceledi. Kitaplar şunlardı; İvan Turgenyev'in Babalar ve Oğullar'ı (11 basım), Jack London'un Beyaz Diş'i (14 basım), Cervantes'in Don Kişot'u (14 basım), Gustave Flaubert'in Madam Bovary'si (14 basım), Nikolay Gogol'ün Ölü Canlar'ı (10 basım), Daniel Defoe'nun Robinson Crusoe'u (18 basım), Lev Tolstoy'un Savaş ve Barış’ı (12 basım), Victor Hugo'nun Sefiller'i (25 basım), Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sı (14 basım), Honoré de Balzac'ın Vadideki Zambak'ı (22 basım). Amacı intihal ve kısaltma vakalarını olabildiğince belirlemek olan komisyon incelemelerinin sonucunda 154 basımdan 58 tanesinde yoğun intihal, birçok diğer basımda da ciddi ölçülerde kısaltmalar tespit etti. 
Fikir ve Sanat Eserleri Yasası'nın 19. maddesi ile 70 yılık koruma süresini doldurmuş Türk ve Dünya Klasiklerinin haklarını Kültür ve Turizm Bakanlığı koruyabilirdi. Çünkü 70 yıllık süre dolduğu için eser sahibinin haklarını mirasçıları tarafından korunması mümkün değil, yasa koyucu bu açığı bakanlığı görevlendirerek kapatmış. Türkiye Yayıncılar Birliği'nin ısrarla başvurdu ama bakanlığı hakları koruması için ikna etmek mümkün olmadı. Milli Eğitim Bakanlığı, 100 Temel Eser listelerine alıp öğrencilere önerse de Kültür Bakanlığı, Türk ve Dünya kültürünün temel taşlarını oluşturan bu eserleri "memleketin kültürü bakımından önemli gör"medi, onların haklarını korumak için bir girişimde bulunmadı.
1995’e kadar Türkçeye çeviri eserlerde koruma süresi 10 yıldı. Bu değişiklikle birçok klasik eserin önemli edebiyatçı ve çevirmenlerce yapılmış çevirileri basılamaz oldu. 70 yıllık koruma süresinin dolması ile birlikte zamanında yapılıp daha sonra basılamayan bu çeviriler günyüzüne çıkıyor. Bu da koruma süresinin sonsuz olmamasının bir faydası.
Stefan Zweig 1942 yılında Brezilya’da karısı ile birlikte intihar etmiş. Zweig’ın eserlerinin koruma süresi geçen yıl doldu. 2012 yılı içinde Zweig’ın Satranç adlı eseri 8 ayrı yayınevi tarafından yayınlanmış. İyi çeviriyi bulup okumak okurlara düşüyor.
Koruma süresi bitmeden önce Zweig’ın bazı eserlerinin yayın hakkına sahip olan Yordam Yayınları bu enflasyondan zarar gören yayınevlerinden. Yordam, çıkar yolu iyi ve farklı yayıncılıkta bulmuş. Zamanında usta çevirmenlerin yaptığı çevirileri Savaş Çekiç’in tasarımı ile kağıdı ve baskısıyla özel bir dizi olarak yayımlamış. Dizinin ilk kitapları Salah Birsel’in çevirdiği Bir Kalbin Ölümü – Mürebbiye, Tahsin Yücel’in çevirdiği Satranç Ustası – Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu ve Amok – Usta İşi, Behçet Necatigil’in çevirdiği Korku, Deniz Banoğlu’nun çevirdiği Merhamet.     
21.03.2013

This page is powered by Blogger. Isn't yours?