Pazartesi, Temmuz 29, 2013

 

Ateş Etme İstanbul



Celil Oker’in kahramanı detektif  Remzi Ünal, Ateş Etme İstanbul’da kayıp bir sevgilinin izini sürerken doktorların, hemşirelerin dünyasına dahil oluyor, bir sağlık skandalını ortaya çıkarıyor.
Remzi Ünal, sevgilisi Yıldız Turhanlı’dan ayrılmış ve öylesine bunalmıştır ki birlikte yaşayacakları evin kapısını açamamış, Beyoğlu’nun arka sokaklarında ismini bile anmak istemediği salaşlıkta bir otele yerleşmiştir. Bir anlamda kendi kendini işten de hayattan da emekli etmiştir. Günlerini hemen hiçbir şey yapmadan geçirirken bir iş teklif alır. Genç Doktor Kemal Arsan günlerdir haber alamadığı hemşire sevgilisi Begüm Kalyon’u aramaktadır. Begüm, evinde yoktur, cep telefonu kapalıdır. Kimse nerede olduğunu bilmemektedir. Önce genç doktoru reddederse de sonra acıyıp işi kabul eder. Çünkü karşısında kendi gibi kalbi kırık bir genç adam vardır.     
Remzi Ünal araştırmaya Doktor Kemal’le hemşire Begüm’ün çalıştıkları özel hastaneden başlar. İş arkadaşlarıyla yaptığı görüşmelerden Begüm’ün yakın bir arkadaşının evinde saklandığı sonucunu çıkartır. Eve gittiğinde silahlı adamların baskınına uğrar. Vücudu hamlamış da olsa saldırganları aikido’daki ustalığı ile saf dışı bırakır. Adamların neden Begüm’ü aradıklarını anlamaya çalışırken yatak odasında tek kurşunla kalbinden vurulmuş genç bir adamın cesediyle karşılaşır. Remiz Ünal polise yakalanırsa büyük bir olasılıkla cinayetle suçlanacaktır. Artık araması gerekenler ikiye çıkmıştır; kayıp hemşire Begüm ve genç adamın katili.    
Remzi Ünal, öldürülen genç adamın Kemal ve Begüm’le aynı hastanede çalıştığını öğrenince hastaneye yoğunlaşacak, doktorlarla mafya arasında nasıl bir ilişki olduğunu çözmeye çalışacaktır.  
Celil Oker, romanlarında sadece olayları anlatmakla, kahramanına katili buldurmakla yetinmiyor. Ruhsal çözümlemeler ve özellikle çok ayrıntılı kişi ve yer betimlemeleri yapıyor, yer ve mekan adlarını veriyor. Eğer sinemaya uyarlanmak istense Ateş Etme İstanbul’un (Haziran 2013, Altın Kitaplar) metni yönetmene istediği tüm verileri verir. Ayrıca bir senaryo çalışmasına gerek kalmaz.
Ayrıntılı kişi ve yer betimlemeleri çağdaş roman anlayışı için eskimiş gibi görünse de anlatıya sahicilik kattığını söylemeliyim. Bir polisiye romanın okunurluğunda da sahiciliğin çok büyük bir işlevi var.
Remzi Ünal Polisiyelerinin bir kahramanı da İstanbul’dur. Bu kitapta da İstanbul iyi ve kötü yanlarıyla, eski ve yeni semtleriyle ve yaşatılan değişimle önemli bir rol alıyor. Sigara yasağına cafe ve barların sokağa masa koyması yasağı eklenince mekanlar kapanmaya başlıyor.  Beyoğlu’nun çehresinin değiştirilmesi romana da yansıyor. Remiz Ünal, hemen her sabah kahve içmeye gittiği meşhur Kaktüs Cafe’nin kapanmasına da bizi şahit ediyor.     
Ateş Etme İstanbul 453 sayfa. Celil Oker’in önceki romanlarına göre kalın. Bunun nedeni romanın önceki kitaplara göre daha ayrıntılı ve ince ince işlenmesi, karakterlerin üzerinde daha çok durulması ve bol diyalog sanıyorum. Özellikle polisiye okuru için roman uzatılmış gibi görünse akışı etkilemiyor, aksine zenginleştiriyor. Aksiyon ve heyecan eksilmiyor.
Remzi Ünal, önceki macerası Yenik ve Yalnız’da (2010, Turkuvaz Kitap) “Sevgili Okurum” diyen sonsözü ile veda eder gibi yapmış, sevenlerini endişelendirmişti. Üç yıl aradan sonra Ateş Etme İstanbul ile endişelerin yersiz olduğunu göstermiş oldu. Remzi Ünal bu macerada sevgilisi Yıldız Turanlı ile yeniden biraraya geldiğine göre melankolik ruh halinden kurtulacak ve yeni maceralara daha da şevkle atılacaktır diye düşünüyorum.  
276.07.2013

 

Merak Cemiyeti Tutanakları



Enis Batur’un “İçbükeyler 2010-2011” altbaşlığını taşıyan Merak Cemiyeti Tutanakları (Alakarga yay.) ocak ayında yayımlanmış. İçbükeyler altbaşlığını taşıyan ilk kitap Yolcu da 1996’da basılmış. Kitabın sonunda yer alan “Enis Batur Bibliyografyası”na göre Merak Cemiyeti Tutanakları içbükeylerin onuncu cildi.
Enis Batur hakkında yazmak gerektiğinde klişeleşmiş cümleler var. Velud bir yazar olduğundan söz edilir. Üretkendir ve onun üretim hızına okurlar yetişememektedir. O nedenle çok sıkı okurları dışında tüm kitaplarını izleyen yoktur. “Enis Batur’un tüm kitaplarını okumam ama...” diye söze girilerek hata payı korunmaya çalışılır.
Enis Batur, yazarlığı bir işten de öte yaşam biçimi olarak seçmiş. Her gün düzenli olarak yazı masasının başına oturuyor ve sürekli yazıyor. Üstelik bu yazı üretimi planlı. Kitap projeleri var, üzerinde çalıştığı konular var. Onları yazıya geçiriyor. Bir yandan da şiirler yazıyor, günlükler tutuyor. Haklı olarak da ürettiği yapıtlarının yayımlanmasını istiyor.
Enis Batur’un üretimini bütün olarak izleyememizin sebebi yayınevlerinin onun hızına erişememesi.  Bir başka deyişle tüm yapıtlarını yayınlayacak bir yayınevi yok. Genellikle yılda bir ya da iki kitabını yayımlıyorlar. Bir internet kitapçısından yayımlanmış son on kitabının yayıncılarına bakıyorum: Kırmızı Kedi, Noktürn, Granada, Alakarga, Kırmızı, Sel, Remzi, Notos... Enis Batur’un kitapları tek bir yayınevinden çıksaydı okur da kitapçı da çok daha kolay izlerdi. İstanbul’un en büyük kitapçılarında bile Batur’un tüm eserleri bir yana bu yıl içinde yayımlanmış kitaplarının hepsini birden bulmanız olanaksız.
Merak Cemiyeti Tutanakları da benim için bu kaçırılan kitaplardanmış. Ocak ayında yayımlandığında kitapçılarda gözümden kaçmış, kitap eklerinde tanıtımına rastladığımı da sanmıyorum. Cağaloğlu’nda bir dağıtımcının raflarında buldum. İyi oldu.
İçbükeyler’i Enis Batur nasıl tanımlıyor bilmiyorum. Bu en uzunu bir buçuk sayfa tutan yazılar ilk bakışta tarih atılmamış bir günlük havasında. Ama Enis Batur bu yazılarda kendi özel yaşamından, gün içinde yaşadıklarından söz etmiyor. Okuduklarından, gördüklerinden, dinlediklerinden, izlediklerinden söz ediyor. Onlar hakkındaki görüşlerini yazıyor. Çözümlemeler yapıyor. Bu kültürel faaliyetin yazı çalışması için nasıl çağrışımlar yarattığını, hangi projeleri doğurduklarını anlatıyor.
Şiir, edebiyat, müzik, sinema, plastik sanatlar, fotoğraf, sanata dokunduğu oranda felsefe, hayata dokunduğu, kaçınılmazlaştığında siyaset ilgi alanları. Enis Batur iyi bir okur. Projeleri, yazı konuları için okumalar yapıyor. Araştırıyor. Müzikle, sinemayla, diğer sanat dallarıyla da ilişkisi karşılıklı yazı üretimi için kaynaklar sağlıyor ya da onlar yazıya kaynak oluyor.
İçbükeylerde tüm bu faaliyeti izliyoruz. Yazı üretimine nasıl yansıdıklarını ya da neden bir yer bulamadıklarını görüyoruz. Ama bundan da önemlisi içbükeylerin her biri kendi başına bir deneme niteliği taşıyor. Tek başına okuyup edebi tad da alırsınız, yeni şeyler de öğrenirsiniz, tartışmalar da başlatabilirsiniz. Bu özellikleri nedeniyle olsa gerek Enis Batur içbükeylerin bir bölümünü kitaplaştırmadan önce Cumhuriyet Kitap’ta yayımlatıyor.
Merak Cemiyeti Tutanakları’nda 187 içbükey var. Bu tempoyla on beş günde bir yerine her hafta birden fazla içbükey yayımlatabilir diye düşünüyorum. Cumhuriyet Kitap için bir seçme yaptığı anlaşılıyor. Hangileri hem Cumhuriyet Kitap’ta hem kitapta var karşılaştıracak gücüm yok ama yazılış tarihlerini merak ettiğimi söylemeliyim. Zira altlarında tarih olsa bazı içbükeyleri öngörü olarak da okuyabilirsiniz. Gereksiz merakları olan bir okur olarak ikinci takıldığım nokta kaynak verilmemesi. Enis Batur bazı eserlerin adını tam, bazısını kısaltarak, hatta kodlayarak veriyor. Aynı şekilde yazar, sanatçı isimlerinde de sadece ön adlar, kısaltmalar var. Hepsi editör ilgisi bekliyor. Redaksiyon aşamasında editör bunları açıklayan notlar koysaydı bütünlük bozulur muydu? Sanmıyorum. Çok şey isteyen bir okur olarak kitabın sonuna yazar, sanatçı ve eser isimlerini içeren bir de dizin konulsaydı harika olurdu derim.   
26.07.2013

Cuma, Temmuz 26, 2013

 

Kitaplar gerçekte kaç basılıyor?



"Hiç kıvırmaya lüzum yok, vaziyet meydanda, kitapçılar sinek avlıyor, durum vahim. Bir de çıkıp utanmadan 100.000 bastık falan diyorlar, sabaha kadar desinler, tek sıfırına inanmayın! 40.000 desinler gene yalan!... taş çatlasa 400!... dingillere masallar! yazık be!... yazık!... anca "pembe dizi" okusun millet... bıkmadılar!... hâlâ satıyor!... hadi "polisiye" de satsın üç beş... hadi "gerilim" falan, tek tük... Neticede hakikat bir bok satmıyor... durum harbiden vahim!” diye bir tiradı var Celine’nin “Profesör Y ile Konuşmalar”ın (çev. Ayberk Erkay, Yapı Kredi yay.) başında.
Yüz bin basıldı denilen kitapların aslında o kadar basılmadığı, zaten satmadığı yaygın bir inanıştır. Bu kanının oluşmasında “12 bin kişiye bir kitap düşüyor” masallarının etkisi olduğu gibi yayınevlerinin promosyon amacıyla “Üç günde 150 bin satış”, “Bir haftada 47 baskı” gibi reklam sloganlarının, kitap kapaklarına konulan “96. Baskı” gibi yazıların da olumsuz etkisi olduğu anlaşılıyor.
Kimi “o kadar fazla basılamaz! Okur mu var?” derken, çoğu yazar da yayıncısının aslında kendi kitaplarını söylediğinden daha fazla bastığından kuşkulanıyor.
8 Kasım 2001’de Bandrol uygulaması resmen başladığından beri kitapların kaç adet basıldıkları “tam olarak” biliniyor. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre 48 sayfadan az çocuk ve eğitim kitapları ile ücretsiz dağıtılan ders kitapları haricinde tüm kitaplara bandrol alınması zorunlu. Yani “Üç günde 150 bin satış” diyen yayınevinin gerçekte o kitabı kaç adet bastığı Telif Hakları Genel Müdürlüğü’nce ve bandrol satışı yapan Yayıncılar Federasyonu YAYFED’ce biliniyor. Bir yılda kaç adet bandrol kullanıldığı bilgisine de ulaşabiliyorsunuz. Örneğin 2012 yılında 293.257.824 adet bandrol kullanıldığını, bunların 63.015.607 adedinin edebiyat eserlerine yapıştırıldığı bilgisini internette biraz uğraşıp bulabiliyorsunuz. (Çünkü telifhaklari.gov.tr adresindeki İstatistikler bölümü kaldırılmış.)
Tek tek kitapların kaç adet bandrol aldığı ise duyurulmuyor. Çoğu yayınevi hangi kitabı kaç tane bastıklarının bilinmesini istemiyor. Müzik sektöründe satın alınan bandrol sayısına göre ödüller dağıtılırken yayıncılar bu bilginin ticari sır olduğunu iddia ediyor. Baskı adetlerini okura açıklamasa da yazarlarına, çevirmenlerine bildiren, internet üzerinden kontrol etmelerine olanak sağlayan yayınevleri var, ama onların rakamları da güvenilir bulunmuyor. 
Telif Hakları Genel Müdürlüğü yazarın, çevirmenin eserlerinin kaç adet basıldığı, kaç baskı yaptığı bilgisine ulaşmasını sağlamalı. Bandrol uygulaması başlarken yazarlara, çevirmenlere vaat edilen buydu. Telif Hakları Genel Müdürlüğü, bandrolle ilgili işlemlerin internet üzerinden yapılabilmesi için birçok proje hayata geçirdi. AB’den destek aldı. Yayıncılar internet üzerinden bandrol başvurusu yapabiliyor, bastıkları kitapların bilgilerine ulaşabiliyor. Ama eser sahiplerinin bu bilgilere internet üzerinden ulaşması mümkün değil.
Yazarlara ve çevirmenlere birer şifre verilerek internetten eserlerinin bilgilerine ulaşmasını sağlamak çok zor olmasa gerek. Bu bilgilere ulaşılması sağlandığında yayıncı ile yazar ve çevirmen arasındaki sıkıntılar mahkemeye ya da bakanlığa yansımadan daha kolay çözülebilecek. Çok basıldı, az basıldı tartışmaları da bitecek.   
24.07.2013 

 

Clichy’de Sessiz Günler



Henry Miller, Clichy’de Sessiz Günler’de en sefil durumlarda bile hayatın tadının nasıl çıkarılacağının öyküsünü anlatıyor.
İki Dünya Savaşı arasındaki “yitik yıllar”...  Henry Miller, New York’taki eşini, çocuğunu ve işini terk edip yeni bir hayat kurmak için Paris’e gelmiş. Romanlar, öyküler yazıyor ama yayımlatma şansına ulaşamıyor. Belli bir işi, düzenli geliri yok. Günlerini daha çok aylaklık ederek geçiriyor. Bohem bir hayat sürüyor. Parası varsa son kuruşuna kadar harcıyor. İyi yemekler yiyor, fahişelerle birlikte oluyor. Parası yoksa çöp tenekelerini karıştırmaktan utanmıyor. Çöp tenekesinde yenebilecek bir şey bulamazsa da aç karnına uyumaya çalışıyor.
Kurmacadan çok yaşam öyküsünden bir kesit gibi Clichy’de Sessiz Günler (Haziran 2013, Çev. Avi Pardo, Siren yay.). 1930’ların başı Henry Miller (romanda Joey) Avusturyalı yazar arkadaşı Alfred Perlès (romanda Carl) birlikte Clichy’de küçük bir apartman dairesinde yaşıyor. Henry Miller Kara Bahar adlı romanını yazıyor o sıralar. Chicago Tribune gazetesinin Paris bürosunda çalışan Carl’ın kazandıkları ile geçiniyorlar. Daha doğrusu Joey, Carl’ın eve getirdiği şaraplara, yaptığı yemeklere ortak oluyor. Bohem yaşam gereği para restoranlarda, barlarda arkadaşlarla, yeni tanışılan kadınlarla hızla harcanıyor. Ayın yarısından çoğunda iki arkadaş beş parasız.
Joey ve Carl’ın yaşamları karşılaştıkları iki kadınla değişiyor. Joey, Clichy Meydanı’nın köşesindeki Cafe Wepler’de “soluk kesici bir afet”le tanışıyor. Adının Nys olduğunu söyleyen genç kadın bir fahişedir. Bir otele gidip yatıyorlar. “Başım belada” diye anlatmaya başlayan Nys’in hiç de inandırıcı olmayan öyküsünü dinledikten sonra Joey adeti olduğu üzere cebindeki bütün parayı ona veriyor. Nys de borcunu en kısa zamanda ödeyeceğini söyleyerek ortadan kayboluyor. Joey’in Nys’le karşılaşabileceği tek yer Cafe Wepler’dir. Joey umutsuz bir biçimde Nys’i bekliyor ve kadın geliyor. Bol bol sohbet ederek dostluklarını geliştiriyorlar. Joey, Nys’in bir sevgilisi olduğunu, topladığı paraları ona götürdüğünü hissetse de parası oldu mu kadınla sevişiyor ve ona cebindeki tüm parayı veriyor.
Aynı gece geç saat Carl da “henüz on dört yaşında bile olma”yan Colette’le geliyor. “Kalacak yeri yok... evden kaçmış” diye anlatıyor Carl “Yolda trans halinde yürürken buldum. Önce aklını biraz yitirmiş olduğunu düşündüm. Merak etme, sorunlu değil. Çok zeki sayılmaz, fakat iyi bir tip. İyi bir aileden geliyor muhtemelen. Çocuk henüz... görürsün. Reşit olduğunda onunla evlenirim belki.”
Joey ve Carl aynı anda âşık oluyorlar. İkisinin de ilişkileri garip. Joey, Nys’in kendisini sürekli aldattığının farkında ama kadınla birlikte olmak için yanıyor. Colette ise yarı deli yarı esrik sık sık kendini sokaklara vuruyor, ortadan kayboluyor.
Bu arada Joey ve Carl bohem yaşamlarını sürdürmeyi de ihmal etmiyor. Çılgın partilere katılıyor, bir gecelik ilişkilerde sabahı tanımadıkları kadınlarla ederken binbir çılgınlık yapıyorlar. 
Kitabın ikinci novellası Mara-Marignan’da kalpazanlık yapmaktan hapise düşmüş bir arkadaşının iki çocuklu karısı ile girdiği ilişkiden bıkmış Carl kadını Joey’e yamayıp kurtulma planlarını umutsuzca hayata geçirmeye çalışıyor. Arkadaşının aşırı ısrarı ile Carl’la birlikte kadının evine giden Joey nasıl bir tuzağa düşürülmekte olduğunu hissedip kendini sokağa atıyor. O gece bir cafe’de rastladığı yorgun, aç ve beş parasız fahişe Mara ona eski sevgilisi Christine’i hatırlatacak, kadınla yine umutsuz bir ilişkiye girecektir.
Clichy’de Sessiz Günler “otobiyografik roman” olarak tanımlanıyor. Henry Miller’ın anlatımı o kadar içten ve dobra ki bu tanımlama bile okurlara az gelebilir. Kitabı sanki Henry Miller’ın gizli günlüğünü okuyormuş hissiyle okuyorsunuz. Bohem yaşamın yoksul da olsa ışıltılı ve çekici görüntüsünün ardında kendini yazarlığa adamış bir genç adamın sıkıntılarını, var olma savaşını ve derinlere ittiği çaresizliğini paylaşıyorsunuz. 
18.07.2013

 

Eve Dönmenin Yolları



Alejandro Zambra, Şili’li bir yazar. 1975 doğumlu. Türkçede de yayımlanan ilk romanı Bonsai (2006) ile çeşitli ödüller kazanmış. Roman sinemaya uyarlanmış. Zambra, Dünyaca ünlü Granta dergisinin 2010 yılında yaptığı ankette İspanyolca yazan en iyi yirmi iki romancı arasına girmiş. Eve Dönmenin Yolları (Nisan 2013, çev. Çiğdem Öztürk, Notos Kitap) Alejandro Zambra’nın üçüncü romanıymış. 
Kitabın arka kapağında roman şöyle tanıtılıyor; “Eve Dönmenin Yolları’ndaki yazar adayı anlatıcı tek başına yaşıyor, bolca sigara içiyor, kadınlarla birlikte oluyor, romanını yazmaya çalışıyor. Bu sırada da geçmişin izini sürüyor.” Yazma süreci, bu süreçte yaşananlar, yazarın sıkıntıları, tutukluğu, eserini nasıl kurduğu romanlarda sıkça konu edilen bir süreç. Bu içeriğiyle artık bir kitabın okuru kendine çağırması pek mümkün görünmüyor. Tanıtımın devam cümlesi olmasa almadan geçebilirsiniz. “Anlatıcıyla birlikte okur da Pinochet diktatörlüğünde yaşanan zor zamanlara, büyük 1985 depreminin acı kayıplarına, çocukluk aşklarına, hayal kırıklıklarına dönüyor” deniyor o cümlede.
Salvador Allende, 1970 başkanlık seçimlerinde Şili 'nin başkanı olmuştu. Böylelikle, yanılmıyorsam Dünya’nın seçimle göreve gelmiş ilk sosyalist hükümet de Şili’de kurulmuştu. Allende ancak üç yıl iktidarda kalabildi ve 11 Eylül 1973’de General Pinochet ABD’nin desteği ile yaptığı darbe ile yönetime el koydu. Pinochet, 1990’a kadar, 17 yıl iktidarda kaldı.
Roman 3 Mart 1985’de yaşanan depremi hatırlayarak başlıyor. Yazar-anlatıcı, deprem sırasında dokuz yaşındadır. On iki yaşındaki Claudia ile tanışır ve Claudia ona mahallede yalnız yaşayan tek kişi olan Raul’ü izleme görevi verir. Yazar-anlatıcı, Claudia’dan çok etkilenmekle kalmaz, ona âşık da olur. İlk hayal kırıklığını da kızın yanında bir delikanlı gördüğünde yaşar. Aşkı karşılıksız kalmıştır. Claudia’yla buluşmalarına gitmez. Zaten bir süre sonra Raul mahalleden taşınır ve Claudia da ortadan kaybolur. 
İkinci bölümde tüm okuduklarımızın kurmaca olduğunu anlarız. Pinochet diktatörlüğü döneminde yaşanan çocukluğunu anlatmaktadır yazar ve Claudia’nın ortadan kayboluşu ile tıkanmıştır. Roman ilerlememektedir. Kendi yaşam öyküsünden, anne babası ile ilişkisinden, ayrı yaşadığı karısı ile barışma çabalarından, okuduklarından, Darbe ile ilgili izlediği bir belgeselden romanı ile ilgili malzeme toplamaya çalışır.
Üçüncü bölümde yazarın yaşadıklarının, okuduklarının, düşüncelerinin romana nasıl yansıdığını görürüz, İlk bölümde Claudia’nın kayboluşu ile noktalanan roman yıllar sonra karşılaşmaları ile yazılmaya devam eder. Anlatıcı ile Claudia kısa süreliğine de olsa sevgili olurlar. Claudia’nin yaşamındaki gizler, Raul’ün kimliği, niye yalnız yaşadığı gibi sırlar aydınlanır.
Claudia komünist bir ailenin çocuğudur. Babası darbeden sonra da faaliyetini sürdüren bir partinin üyesidir ve ailenin başına bir şey gelmesin diye onlardan ayrı yaşamaktadır. Anlatıcı ise politikaya ilgisiz,“gelenekleri olmayan, kökleri olmayan” orta sınıf bir ailedendir. Annesi ve babası diktatörlük sanki hiç olmamış gibi yaşamış, çevrelerindeki insanların yaşadıklarına, acılara duyarsız kalmışlardır.
Alejandro Zambra az ve öz sözle çok şey anlatmasını bilen bir yazar. Eve Dönmenin Yolları 140 sayfalık kısa bir roman. Zambra büyük olaylara, büyük kahramanlıklara yüz vermiyor. Herhangi birinin yaşayacağı ve anlatacağı şekilde olayları öyküleştiriyor. Abartmayan, sakin bir anlatımı var. Kısa cümlelerle, kısa paragraflarla bir diktatörlük döneminde çocuk olmanın nasıl bir şey olduğunu, çocuk bakışının neleri kavrayıp, nelerin ayırdına ancak yıllar sonra varılabildiğini ustalıkla anlatıyor.
18.07.2013

This page is powered by Blogger. Isn't yours?