Pazartesi, Ocak 31, 2011

 

Kayıp Parça



Pedro Mairal, geçen yıl Frankfurt Kitap Fuarı’nda Arjantin’in konuk ülke olması sayesinde tanıdığımız yazarlardan. 1970’de Buenos Aires’te doğmuş. İki romanı, bir öykü, iki de şiir kitabı var. Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz, Polonya ve Almanya’da kitapları yayınlanmış.

Pedro Mairal, Kayıp Parça’da (Aralık 2010, çev. Süleyman Doğru, Sel yay.) Dünya Edebiyatında sıkça işlenen bir konudan yola çıkıyor; hayatını tek bir esere adamış bir kişinin öyküsünden.

Dokuz yaşında geçirdiği bir kazayla konuşma yetisini yitiren Juan Salvatierra, ömrünü tek bir resme adamış ve altmış yıl boyunca bir şerit halinde sürüp giden kumaşlara hayatını resmetmiştir. Bu resim, ressamın hayat öyküsünü, aile yaşamını anlatmasının yanında Latin Amerika’nın, Arjantin’in onlarca yıllık bir döneminin de resmedilmesi demek.

Salvatierra, sadece eseri ile değil gizemi ile de ilgi çekiyor. Yaşarken hiç röportaj vermemiş, geriye sanatıyla ilgili hiçbir belge bırakmamış, hiç sergi düzenlememiş, entelektüel ortamlarda tanınmamış. İçinden geldiği gibi resmini yapmış ve eserini insanların bilmesi için bir şey yapmamış. Ölümünden sonra adı ve eseri duyulmuş. Hakkında yazılar yazılmış, belgeseller çekilmiş.

Salvatierra’nın ölümünden sonra Uruguay sınırındaki memleketine giden oğlu Miguel’in ilk yaptığı bu dört kilometrelik resmi aramak oluyor. Resim babasının eserini yaptığı depoda rulolar halinde durmaktadır. Miguel ruloları tek tek açıp sıralayınca 1961 yılına ait rulonun eksik olduğunu anlıyor. Eserin eksik kalmaması arzusuyla bu rulonun peşine düşüyor. Ruloyu araken görüştüğü akrabalar ve babasının hayatta kalmış az sayıda arkadaşının anlattıkları kafasındaki baba imgesini değiştirmekle kalmıyor, babasının neler yaşadığını aslında hiç bilmediğini anlamasını da sağlıyor.

Eserin kaybolmamasını arzu eden Miguel’in çabaları ile Hollanda’daki bir müze resimle ilgileniyor. Ama resim alınıp Hollanda’ya götürülmeden hemen önce bir yangında 61 yılına ait parçası hariç tamamen yok oluyor. Neyse ki daha önce tüm eser taranıp dijital olarak kayıt altına alındığı için bir ekrana yansıtılarak sergilenebiliyor.

Pedro Mairal, Kayıp Parça’yı iki ana eksende geliştiriyor. Bir yandan bir eser yaratmanın, onu geriye bırakmanın nasıl bir duygu olduğunu, arka planınıda ne gibi arzu ve endişelerin yattığını tartışıyor. İnsanların, sanat dünyasının sanatçıya bakışını, tek bir eser yapma, hiç tanınmamış olma, bilinmezlik gibi hallerin ilgi odağı olmadaki etkilerini gözler önüne seriyor. Diğer yandan da resmin konu ettiği coğrafyayı, orada yaşananları küçük ama vurucu parçalar halinde anlatıp, bir anlamda ülkesinde neler yaşandığını eseriyle yansıtmış oluyor.

Kayıp Parça kısa bir anlatı. Roman demek pek doğru değil sanırım. Çünkü tek bir kişi ve onun öyküsü çevresinde gelişiyor. Pedro Mairal, anlatısını çok iyi kurgulamış, çok kısa iki-üç sayfalık bölümler halinde yazmış. Öykünün nereye varacağını baştan bilmenize rağmen kitabı ilgi ile okuyorsunuz.

20.01.2011

Etiketler: ,


 

Serbest Düşüş


Juli Zeh, genç kuşak Alman yazarlarının en ilgi çekenlerinden. Romanları birçok dile çevrilmiş, ödüller kazanmış. İşlediği konularla olduğu kadar üslubu ve dili ile de önemsenen bir yazar. Eserleri peş peşe türkçeye kazandırılıyor. Juli Zeh’in türkçedeki yeni romanı Serbest Düşüş (Aralık 2010, çev. S. Altınçekiç, Metis yay.) 17 dilde aynı anda yayınlanmış. Roman, “iki fizikçi ve bir dedektif etrafında, polisiye tadında, felsefi bir gerilim öyküsü...” diye tanıtılıyor.

Serbest Düşüş, üniversite yıllarında tanışıp sıkı bir dostluk geliştirmiş olan Sebastian ve Oskar'ın gelenekselleşen buluşmalarından birinde başlıyor. Sebastian evlenmiş, bir çocuğu olmuştur. Oskar, sırf bu buluşmalar için Cenevre’den Freiburg’a gelmektedir. Her ayın ilk Cuma akşamı gerçekleşen bu buluşmaların sonuncusu iki arkadaşa dostluklarının gevşemekte olduğunu düşündürür. Farklı şehirlerde yaşamaları, kendilerince hayatlar kurmaları, en önemlisi meslekleri olan fizik alanındaki farklı ilgileri onları birbirlerinden uzaklaştıran unsurlardır. Belki de bu nedenle artık her buluşmaları bir tartışma, münazara havasında geçmektedir.

Sebastian’ın Spiegel dergisinde yayınlanan makaleleri en önemli tartışma konusu oluyor. Sebastian, fizikten çok felsefeye kayan bir anlayışla çoklu dünya yorumuyla ilgileniyor, genel okura seslenen yazılar yazıyor. Ona göre zaman bir düz çizgi değil, evrenlerden oluşan muazzam bir yığın, bu yüzden de bugünü değiştirmeden geçmişe müdahale etmek mümkün. Oskar’a göreyse bu elli yıl önce terk edilmiş bir teori ve Sebastian’ın yaptığı bilim değil ancak bir hobi olabilir.

Oskar’ın ziyaretini izleyen Pazar günü Sebastian’ın oğlu Liam bir izci kampına gidecek, karısı Maike bir bisiklet turuna çıkacak, Sebastian da eve kapanıp üç hafta boyunca makalesinde konu edindiği sorunları konu alan bir kitap yazacaktır.

Bu arada Oskar ve Sebastian televizyonda bilimsel bir programa katılıp çok şiddetli bir şekilde tartışıyorlar. Televizyon programından çıkıp Mainz’dan geceyarısı eve dönen Sebastian sabah oğlunu izci kampına götürüyor. Kafası Oskar’la yaptıkları tartışma ile dolu olarak arabayı sürerken otoyolda bir benzincide mola veriyor. Arka koltukta uyuyan oğlunu uyandırmaya kıyamıyor. Tuvalete gidiyor. Garip bir telefon konuşması yapıyor ve dönüşte arabasını park ettiği yerde bulamıyor. O sırada tekrar cep telefonu çalıyor, biraz önce arayan kadın oğlunu geri alabilmesi için birini öldürmesi gerektiğini söylüyor. Öldürmesi gereken kişi karısının bisiklet arkadaşı ve adı bir hastahane skandalına karışmış olan Dabbeling adlı bir doktordur.

Bu bölümlerden itibaren roman polisiyeleşiyor. Kendiyle uzun bir hesaplaşmaya giren Sebastian oğluna kavuşması için Dabbeling’i öldürmesi gerektiğine karar veriyor. Bir süre Dabbeling’i izledikten sonra doktoru sürekli bisiklete binmek için kullandığı yola bir tel gererek öldürüyor. Olaya polis el koyuyor. Görünümü ve tavırlarıyla oldukça farklı bir kişi olan komiser Rita Skura olayı soruşturmaya başlıyor.

İstenildiği gibi adamı öldürmesine rağmen oğlunun kendine teslim edilmemesinden panikleyen Sebastian polise başvurmasa belki cinayetle ilişkilendirilmeyecek. Sebastian birden zanlı konumuna düşüyor. Rita ve ona âşık yakışıklı yardımcısı Schnurpfeil olayı istenen hızda çözemeyince beynindeki ur nedeniyle yakında öleceğini bilen Dedektif Schilf görevi devralıyor. Kitabın kısa önsözünde belirtildiği gibi “fizik teorilerini seven ve tesadüfe inanmayan” komiser şiddetli başağrıları çekmesine rağmen gerçek katili buluyor.

Juli Zeh, Serbest Düşüş’te bize önce garip gelen, sonradan hoş bulduğumuz kendine has anlayımıyla polisiye romanı kurarken bir yandan da o polisiye olay bağlamında Sebastian’ın dillendirdiği zaman teorilerini, özellikle çoklu dünya yorumunu tartışıyor. Romanın neredeyse tüm kahramanlarının konuşmalarında felsefe yapması, altı çizilip üzerinde düşünülecek sözler etmeleri biraz yadırgatıcı gelse de Zeh, bu durumu satır aralarına gizli keskin bir mizahıyla bir nebze hafifletiyor. Zamanın göreceliğinin felsefi açıdan tartışılmasının yanında kişisel etik, arkadaşlık, aşk, evlilik, anne –babalık gibi olgular da romanda sorgulanan konulardan.

Juli Zeh’in roman boyunca kurduğu gerçeklik ile algı arasındaki ince sınırda dolaşan anlatı anlatılanların gerçekten yaşanıp yaşanmadığı kuşkusunu doğuruyor okurda. Hele Sebastian’ın oğlunun tüm olaylar yaşanırken izci kampında olduğunu söylemesi “çocuk gerçekten kaçırıldı mı?” sorusunu sormamıza neden oluyor. Yoksa tüm olaylar Sebastian’ın varlığına inandığı paralel bir evrende mi yaşanıyor diye meraklanıyoruz. Neyse ki Dedektif Schilf, cinayet olayının anlatımında yazar tarafından bilerek konulmuş tüm boşlukları görüyor, gördüklerini okurlara pek de anlatmadan olayı çözüyor.

20.01.2011

Etiketler: ,


Salı, Ocak 25, 2011

 

Taksim: Bir Şenliği Yaşamak



Heyamola Yayınları’nın İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın desteği ile gerçekleştirdiği "40 Semt 40 Kitap/İstanbulum" projesi gördüğü ilgi üzerine ikinci aşamaya geçti yayımlanan 40 yeni kitapla “80 semt 80 Kitap” halini aldı. İkinci grup kitaplardan biri de Mahir Öztaş’ın Taksim: Bir Şenliği Yaşamak’ı.

İstanbul bir metropole yakışır şekilde çok geniş, çok merkezli bir şehir ama “Şehrin kalbi neresidir?” diye sorduğumuzda akla gelen yer Taksim. Pera’nın tarihi semtlerine ulaşan bir meydan. Cumhuriyet sonrasındaki bir çok önemli olaya sahne olmuş bir yer. Adını suların taksim edildiği Taksim Maksemi’nden almış. Eskiden bağlık, bahçelik, düz bir alanmış. 18. Yüzyılda Pera’nın genişlemesi ile bir semt halini almış. Sonra bölgedeki evler yıkılıp meydan açılmış. Aynı yıllarda Taksim Maksem’i yapılmış. 19. Yüzyılda topçu kışlası inşa edilmiş. Kışla mütarekeden sonra futbol sahası olmuş. Çevresinde eğlence yerleri, gazinolar açılmış. 1928’de açılan Cumhuriyet Anıtı ile bildiğimiz görünümünü almaya başlamış. Yapılan yeni istimlaklerle meydan genişletilmiş.

Mahir Öztaş, doğma büyüme Taksimli bir yazar. Taksim’de, Taşkışla’nın karşısındaki Fransız Pasteur Hastanesi’nde doğmuş. Yaşamının neredeyse tamamını Taksim’e çıkan Kazancı Yokuşu’nda geçirmiş. Taksim’i kendi çocukluk, gençlik yıllarını anarak anlatıyor. Bir yandan da İstanbul hakkında yazılmış eserlerden Taksim’in tarihini izliyor, aktarıyor. Sanırım tarihi perspektif tam olarak oluşsun diye başlangıçta bana uzun gelen alıntılar yapıyor. Zaman içinde Taksim’in ve çevresinin nasıl değişip şekillendiğini ayrıntılı olarak, ilginç bilgiler aktararak anlatıyor. Yıkılan binalar, yerlerine yapılan yenileri ve onların da yıkılması... Tüm Türkiye’de ve İstanbul’da olduğu gibi Taksim’de de sürekli bir inşaat faaliyeti var.

Meydanın yaşadığı değişimlerin, Cumhuriyet Anıtı’nın yapılış öyküsünün yanında meydanı çevreleyen mekanlar, eğlence yerleri, Talimhane, Taşkışla, Ayaspaşa gibi Taksim’in semtleri, buralardaki önemli yapılar ve 31 Mart Olayı, 1 Mayıs 77, AKM Yangını gibi olaylar kitapta konu ediliyor. Taksim’in eğlence ve alış veriş merkezi olmasının yanında siyasi bir önemi de var. Başta belleklerimizde kazılı duran 1 Mayıs 1977 mitingi olmak üzere birçok siyasi mitinge ve eyleme sahne oluyor. Cumhuriyet’in siyasi tarihini bu alanda yaşananlardan izlemek mümkün.

50’li yıllara doğru gelip Mahir Öztaş’ın kitaba anıları katıldıkça metin tadlanıyor, okunaklılığı artıyor. Taksim Meydanı’nın günüyle gecesiyle nasıl her zaman canlı ve hareketli bir yer olduğunu anlatıyor. Eserlerine Taksim’in nasıl yansıdığını örnekliyor. Öztaş, yıllarca Taksim’in gece hayatını meydandaki gazete bayiinden izlemiş. Birçok küçük ve ince ayrıntıyı hatırlıyor. Anlattıkları bana da 70’li yıllarda meydanda kurulan seyyar kitapçıları ve meydanın simgelerinden sayılabilecek şairler Muammer Hacıoğlu ve Hüseyin Avni Dede’yi, onların açtıkları sergilerle şiir kitaplarını satmalarını hatırlattı.

Mahir Öztaş’ın Taksim: Bir Şenliği Yaşamak’ı hem İstanbul’un en önemli meydanını tanımak hem de oralı bir yazarın meydanla kurduğu ilişkiyi anıları aracılığıyla öğrenmek açısından keyifle okunan bir eser.

13.01.2011

Etiketler: ,


 

İstanbul Ansiklopedisi

İstanbul, ansiklopedisi olan nadir kentlerden. Üstelik bir değil birden çok ansiklopedisi olan bir kent. Son örnek de İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti desteğiyle NTV Yayınları’ndan çıkan İstanbul Ansiklopedisi. Yayın koordinatörlüğünü Sevin Okyay’ın yaptığı İstanbul Ansiklopedisi’nde kültür, bilim, sanat, edebiyat, basın dünyasından tanınmış 150’yi aşkın yazar ve fotoğrafçı İstanbul’u anlatıyor.

Ansiklopedinin danışma kurulu üyelerinden Enis Batur, giriş yazısında Reşat Ekrem Koçu’nun 1940’larda başlayıp 1975’de ölümüne kadar sürdürdüğü ve 11. Cildinde 175. Fasikülünde “Gökçınar” maddesinde kalan çalışmasını ve Tarih Vakfı’nın 90’lı yıllarda yayımlanan 336 yazarlı 10.000 maddeden oluşan 8 ciltlik, 4608 sayfalık Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi’ni bu alanda yapılmış önemli çalışmalar olarak anıyor. Bunların yanında 1968’de Yeni İstanbul gazetesinin Mithat Sertoğlu’na hazırlatıp ek olarak verdiği tek ciltlik Resimli Büyük İstanbul Ansiklopedisi ve Tercüman gazetesinin 1982 yılında başladığı, dördüncü ciltte “Ozansoy” maddesinde kalan İstanbul Kültür ve Sanat Ansiklopedisi de bu alanda yapılmış çalışmalardan hatırlananlar. Tabii ki her yeni ansiklopedi her an değişen ve gelişen İstanbul’a taze ve farklı bir bakış demek.

İstanbul Ansiklopedisi’nde mimari, doğa, müzik ve gösteri sanatları, mitoloji, deprem, yangın, salgın hastalıklar gibi kentin sosyo-ekonomik yaşamını doğrudan etkileyen toplumsal olaylar, yerler, semtler, kurumlar, İstanbul’dan etkilenmiş ya da İstanbul’u etkilemiş isimler yer alıyor.

350 maddeden oluşan 1009 sayfalık tek cilt İstanbul Ansiklopedisi’nin diğerlerinden önemli bir farkı var, ortalama üç sayfa süren her maddesinin başlı başına birer makale gibi olması amaçlanmış. Yani, bir bilgiye gereksinim duyulduğunda bakılacak değil de baştan sona okunabilecek yapıda maddeler. Batur, ansiklopedinin yapısını “Kimi maddelerin daha akademik bir üslup ve anlayışla, kimilerininse özgün birer deneme tadında kaleme alınacağı bir alaşım yaratma fikri üzerinde baştan uzlaşmıştık” diye anlatıyor. Bu nedenle de “her maddenin imzalı bir metin olması gerektiğine” karar vermişler danışma kurulu olarak. Koçu’nun öznelliği ile Tarih Vakfı’nın nesnelliği arasında denge bulmaya çalışan bir bakış açısı geliştirmeye çalışmışlar.

İstanbul Ansiklopedisi, Celal Şengör ve Necdet Özgül imzalı “İklim ve Jeoloji” başlıklı makale ile başlıyor. 23 sayfalık bu kapsamlı makaleyi Necmi Karul’un “Tarihöncesi İstanbul”, Sacit Pekak’ın “Bizans İstanbulu”, Ekrem Işın’ın “Osmanlı İstanbulu”, Doğan Kuban’ın “Cumhuriyet İstanbulu” başlıklı makaleleri tamamlıyor. Bir ansiklopedi maddesinden çok daha uzun olan bu makaleler ansiklopedinin temellerini atıyor diyebiliriz sanırım.

Ansiklopedinin alfabetik kısmı ise Ayfer Tunç imzalı Sait Faik Abasıyanık maddesi ile başlıyor. Ayfer Tunç’un kaleme aldığı madde Batur’un girişte “özgün birer deneme tadında” dediği maddelerden olsa gerek. Zira, Sait Faik hakkında bir ansiklopedide arayacağınız doğum ve ölüm tarihleri, yaşam öyküsü, eserlerinin listesi gibi şeyler yok. Ayfer Tunç, Sait Faik’i bir yazar olarak eserleriyle değerlendiriyor, İstanbulla ilişkilendiriyor. Abasıyanık maddesini izleyen Abdullah Biraderler maddesini Bahattin Öztuncay yazmış. Öztuncay’ın yazım tarzını “akademik bir üslup” sayabilir miyiz bilemem ama kronolojik bir sıra izlediğini ve Abdullah Biraderler hakkında etraflı bilgi verdiğini söyleyebilirim. Ardından İnci Enginün imzalı Abdülhak Hamid maddesi geliyor, onu da “akademik bir üslup” sayabiliriz sanırım. Hamid’in eserleri ve İstanbul’la ilişkisi hakkında bir makale bu. Enis Batur imzalı Adalar maddesi ise hem akademik sayılabilecek bilgileri içeriyor, bir tarihçe yapıyor hem de deneme tadında. Onu izleyen Esra Koç imzalı Fikret Adil ise tam anlamıyla klasik bir ansiklopedi maddesi. Fikret Adil’in hem kişi olarak, hem de eserleriyle İstanbul’la ilişkisinin yoğunluğu düşünülürse oldukça kısa tutulmuş. Ard arda okuduğumuz bu beş madde belki danışma kurulunun arzu ettiği “alaşım”ı ve “bütünlük”ü sağlayabilmiştir ama bir okur olarak bana oldukça eklektik geldi. Bazı makaleleri de sanki daha önce başka yayınlarda okumuşum hissi uyandı.

Ansiklopedinin tümünün deneme tadında ya da akademik üslupta yazılmış olması bütünlük duygusunu daha güçlü verirdi sanırım. Maddeler ilgili kişi, kurum ya da yer hakkında temel bilgileri içeren birer kutu ya da ayrı yazı karakteriyle dizilmiş paragraflar ile desteklense iyi olurmuş. Bir ansiklopedide aradığımız bilgi verme niteliği böylelikle daha güçlü yerine getirilirmiş. NTV’nin İstanbul Ansiklopedisi tanıtımında söylendiği gibi “bir tür sübjektif ansiklopedi” olmuş. Klasik anlamda gerektiğinde bakılacak, bilgi alınacak bir ansiklopedi değil. Parça parça ya da eğer zamanınız varsa, tamamı okunacak bir çalışma.
13.01.2011

Etiketler:


Pazartesi, Ocak 17, 2011

 

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü


Nimrod Çıldırışları ve Gazze Blues isimli kitapları ile tanıdığımız Etgar Keret, Dünya edebiyatının yeni parlayan isimlerinden. Kitapları 29 dile çevrilmiş, 34 ülkede yayımlanmış. Fransız kültür bakanlığı tarafından kültür sanat alanındaki sıradışı çalışmaları nedeniyle şövalyelik nişanına layık görülmüş. Etgar Keret İsrail edebiyatının genç kuşak yazarlarından sayılsa da 43 yaşında. 1967 yılında Tel Aviv’de doğmuş. Kısa öykülerinin yanı sıra resimli romanlar için öyküler ve sinema ve televizyon için senaryolar yazıyor. Tel Aviv”de üniversitede dersler veriyor. Yazıları The New York Times, Le Monde, The Guardian, The Paris Review and Zoetrope gibi uluslararası basında yayımlanıyor.

Keret’in ilk kitabı Pipelines 1992’de yayınlanmış ama okurların da, edebiyat çevrelerinin de ilgisini çekmemiş. 1994’de yayımlanan ikinci öykü kitabı Missing Kissinger’la tanınmış. İsrail’in en çok okunan yazarları arasına girmiş. 2004’de yayınlanan Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü İbranice’de yayınlanmış dört kitabından İngilizce çeviri için yapılmış bir seçme.

Etgar Keret çok kısa ve vurucu öyküler yazıyor. Kahramanları genellikle ilk gençlik çağlarını yaşayan erkek çocuklar. Onların dünyasında doğal olarak görülen sertlik, şiddet, cinsellik arayışlarını, yine onların günlük konuşma dilleriyle, argo ve küfürü doğalmışcasına kullanarak yazıya döküyor. Keret’in öyküleri fantastikle gerçeklik arasında gidip geliyor. Daha doğrusu son derece gerçekçi ortamlarda sıradan şeyler yaşanırken birden olay fantastikleşiyor ama doğal ve gerçekçi görünümünden bir şey kaybetmiyor.

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü’nde (Kasım 2010, çev. Avi Pardo, Siren yay.) yine birbirinden ilginç konuları işliyor Keret. Kitabın arka kapağından alıntılıyorum; “Prensip sahibi olduğundan otobüsünü asla bekletmeyen bir şoför, Interpol’ün peşine düştüğü küçük bir kız kılığına girmiş bir cüce, cehennem kapısındaki küçük delikten yakınlardaki bir kasabaya inen insanlar, sadece intihar edenlerin gittiği ve içinde yaşadığımızdan pek farkı olmayan sıkıcı bir öbür dünya, merhamet sahibi bir tetikçi ve merhametsiz bir Tanrı…”

3-5 sayfalık uzunluktaki öykülerde Keret’in ustaca bir kurgu, rahat okunan bir dil ve ironik, kara mizaha yaklaşan anlatımla oldukça başarılı olduğunu görüyoruz. Zeki ve esprili. Bu anlatım gücünü kazanmasında resimli roman senaryoları yazmasının etkisi de olduğunu düşünüyorum. Belki de tersine bir durum da söz konusudur, böyle yazabildiği için animasyonda ve resimli romanda da başarılı olmuştur.

Etgar Keret, edebiyat anlayışı olarak Y Kuşağı diye adlandırılan ve eserlerini 90’lı yıllarda yayınlamaya başlayan David Foster Wallace, Jonathan Lethem, A.M. Homes ve Jonathan Safran Foer gibi Amerikalı yazarlarla aynı çizgide. Geçtiğimiz yıl Zadie Smith'in sunumu ile yayımlanan Amerika'nın Yanık Çocukları’ndaki (çev. Özlem Gayretli Sevim, Everest yay.) çoğu sert bir gerçekçi uslüpla başlayıp ilerleyen sayfalarda fantastik ögelerin ağır bastığı öykülerle aynı kategoride. Sıradan olanın, gündelik hayatın içinden fantastik yanlar fışkırıyor. Zaten Keret de Kaya Genç’le yaptığı söyleşide (27.11.2010, Radikal Kitap) onlara yakınlık duyduğunu açıkça söylemiş.

Keret, genellikle İsrail’de geçen öyküler anlatsa da işlediği konular günümüz “modern” insanın yaşayacağı şeyler. Dünyanın hemen her yerinde rastlayabileceğimiz olaylar ve karakterler yaratıyor. İyilik, adalet, sevgi, dostluk gibi temel kavramları irdeliyor her defasında ve bu kavramları gündelik hayatın sıradan olayları içinde farklı, daha önceden denenmemiş açılardan sorguluyor, sarsıyor. Kahramanları da çeşitli güç ve içinden çıkılmaz koşullar ya da olaylarda bu kavramlarla sınanıyor, ya da bu kavramları kendilerince yeniden anlıyor, anlamlandırıyor. Sanıyorum 29 dile çevrilmesinin altında yatan da bu evrensel bakışı.

06.01.2011

Etiketler: ,


 

Mimi’nin Hayaleti



Mimi’nin Hayaleti, Kader ve Europa romanlarıyla tanıdığımız Tim Parks’ın Türkçedeki yeni polisiyesi. Tim Parks’ın ilk polisiyesi Sevgili Mimi ile tanıdığımız İtalya'da İngilizce öğretmenliği yapan Morris yine cinayetten cinayete koşuyor.

Sevgili Mimi’de zengin bir ailenin kızı olan on yedi yaşındaki öğrencisi Massimina (Mimi) ile evlenme planlarını hayata geçiremeyen Morris ard arda cinayetler işlemek durumunda kalmıştı. Morris katilin kendisi olduğunu işaret eden izler bırakmasına rağmen yakalanmadan romanın sonuna ulaşmıştı.

Mimi’nin Hayaleti’nde (Ekim 2010, çev. Aslı Mertan, Kanat Kitap) Morris’i katili olduğu Massimina’nın ablası Paola ile evlenmiş, zengin aileye damat olmuş, kendini bu üst sınıfa kabul ettirmeye çalışırken buluyoruz.

Morris ilk kitapta işlediği cinayetlerin ruhuna verdiği ağırlıktan kurtulmak, kendi kendini temize çıkartmak için Mimi’nin hayaleti ile konuşmaya başlamıştır. Hayali telefon konuşmalarında sık sık Mimi’ye danışır. Mimi’nin hayaleti istediği için olayların böyle geliştiğine inanır. Roman boyunca yapacağı tüm eylemlerde de onu Mimi’nin hayaleti yönlendirecektir(!).

İlk bölümde önceki kitabın hatırlatılması ve Morris’in yeni konumunun, ilişkilerinin biraz uzunca anlatılmasından sonra roman hızını buluyor. Paola’nın dindar ablası Antonella’nın varlıklı bir aileden gelen kocası Bobo ailenin mal varlıklarını yönetmektedir. Ailenin ana gelir kaynağı olan şarap fabrikasının başına Bobo geçmiştir. Bobo, Morris’e yüz vermez. İşlere karışmasına izin vermez. Ona fabrika merkezinden uzakta göstermelik bir iş verir. Ama Morris zamanla işe burnunu sokmakla kalmaz, Bobo’yu hileli yoldan üretimi artırma ve İngiltere’ye şarap ihraç etme konusunda ikna eder. Geceleri şarap şişeleme fabrikasında Afrikalı mültecileri çalıştırarak kapasiteyi artıracaklardır. Bobo, bu yasadışı teklifi başta kabul etmese de sıcak parayı görünce razı olur. Morris bu girişiminin, aile içinde kabul görmesini, bir işadamı olarak tanınmasını ve iş ve kalacak yer temin ettiği için Afrikalı mültecilerce sevilmesini yani gerek duyduğu tüm tatminleri sağlayacağını düşünmektedir.

Ağır hasta annelerinin ölümü ile vasiyeti değiştirip tüm mal varlığına el konulacağından korkan Paola, Morris’i vasiyeti değiştirilmeden ele geçirmekle görevlendirir. Morris, vasiyeti bulmak için kaynanasının evini karıştırırken Antonella’ya yakalanır, Bobo’nun gece üretimini durdurduğunu ve Afrikalıları işten attığını öğrenir. Morris’in işleri yoluna koyması için elini kana bulaması, cinayet işlemesi gerekecektir. Neyse ki Mimi’nin hayaleti vardır ve o akıl verecektir.

Afrikalılardan Kwame’nin yardımıyla cinayet işleyen Morris her zamanki gibi arkasında birçok iz bırakmasına rağmen yine polisin elinden kurtulmayı becerir. Ama cinayet şehirdışında işlendiği için işe jandarma karışır ve jandarma komiseri Morris’ten kuşkulanır. Morris kendini hapishanede bulur. Hapisten çıkması aylar alacaktır. Bu arada seks düşkünü karısı Paola Kwame ile ilişki kurmuştur ve Morris’in tekrar elini kana bulayacaktır. Üstelik artık jandarmanın gözleri üzerindedir.

Tim Parks, beceriksiz ama yakalanmayacak kadar şanslı katil Morris’in psikopat seri katile dönüşümünü sıkı bir polisiye kurgu içinde kara mizah diyebileceğimiz bir üslupla anlatıyor. Morris’in maceralarına rüşvet, vergi kaçakçılığı, Afrikalı mültecilerin hayat şartları, çalışma şartlarının kötülüğü, Avrupa’da gelişen ırkçılık gibi birçok güncel tartışma konusu da eşlik ediyor. Tünm edebiyatseverlere ve tabii polisiye sevenlere özellikle öneriyorum.

06.01.2011

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?