Salı, Şubat 28, 2006

 

Eleanor Rigby, Douglas Coupland

X Kuşağı adlı kült kitabı ile tüm dünyada tanınmış bir yazar Coupland. Her kitabı da dünyada büyük ilgi görüyor. Bizde pek tanınmadı nedense. Türkçede X Kuşağı ve Komadaki Sevgilim daha önceki yıllarda yayınlanmıştı. Eleanor Rigby, 2004 tarihli son kitabı. İlk bakışta yine bir yalnızlık öyküsü anlatıyor gibi Coupland. ama her zamanki gibi müthiş sürprizleri var. Romanın baş kahramanı Liz Dunn, şişman, yalnız, kendi halinde bir kadınken birden bire hayatına giren ve yaşadığından yeni haberdar olduğu oğlu ile bir devrim yaşıyor. üstüne üstlük oğlunun bir MS hastası olduğu da ortaya çıkıyor. Üstelik Jeremy ya hastalıktan ya da aldığı ilaçlardan bir takım görüntüler görüyor ve bunların rüya ya da hayal olmadığında iddialı. Eh, çocuk ortaya çıkınca bunun nasıl üretildiğini düşünmek de Liz'e düşüyor. Çocuğun babası kim diye bir merak konusu da oluşuyor. Sonrası... Sonrasını anlatmayım, kitabı okuyun. Su gibi akan, kolayca okulan, mizahi dilli ama dünyanın yaşadığı güncel ve de günlük bir çok olaya çaktırmadan değinen hoş bir kitap.
Eleanor Rigby adına gelince, onun nasıl kitabın adı olduğunu anlamak için kitabı oldukça dikkatli okumak gerekiyor.
Ama Beatles'in bir şarkısı olduğunu da biliyoruz.
Ekşi Sözlük'te şarkının sözlerini türkçeye şöyle çevirmişler;
-eleanor rigby-
ne çok yalnızız ve yalnızlar
ne kadar çok eleanor rigby var
bir düşte yaşar
kilise düğünlerinden kalan
pirinç tanelerini toplar ve
kimbilirkimi bekler pencerede
kavanozda sakladığı yüzüyle

nereye ait bu insanlar
bunca yalnız nereden çıkar
ne çok yalnızız
ve yalnızlar ne kadar çok

peder mckenzie var bir de
kimse varmaz yanına
kimsenin işitmeyeceği vaazını hazırlar
kimsecik yok yanında
gecenin içinde çoraplarını yamar
nedir derdi
bilen yok

nereye ait bu insanlar
bunca yalnız nereden çıkar
eleanor rigby kilisede öldü
bir kendi ismi var yakınında
hemen altına gömüldü
peder mckenzie elinin tozunu silkeliyor
mezardan dönerken
kimse kurtulamadı bu akıbetten

nereye ait bu insanlar
bunca yalnız nereden çıkar.
-the beatles-
(Eleanor Rigby, Douglas Coupland, Artemis yay)

 

Plati / Bir Ada Denemesi, Enis Batur

Enis Batur'un Yassı Ada'nın izini sürdüğü yeni deneme kitabı. Kısa bir belgesel yapmak üzere yola çıktıktan sonra araştırmalarının gelişmesi ile birlikte kitaba dönüşen araştırmalarının verimi. Edebi tadının yanında Yassıada hakkında verdiği birbirinden ilginç bilgiler de okumayı kolaylaştırıyor. Örneğin Osmanlı döneminde adanın bir ingiliz diplomat tarafından satın calındığını, bu diplomatın adaya bir kale ve bir şato yaptırdığını, ama çok kısa bir süre ikamet edebildiğini öğreniyoruz. Tabii Yassı Ada'nın 27 Mayıs yargılamalarından günümüze uzanan bir tarihi daha var. Ama ada tarihi boyunca hep kısmetsizmiş. Kimseye yar olmamış, kimse üzerinde doğru dürüst ikamet etmemiş. Halen de ıssız bir vaziyette duruyor. Üzerindeki yapılar da çürümeye terk edilmiş.
(Plati / Bir Ada Denemesi, Enis Batur, Sel Yayınları)

Perşembe, Şubat 23, 2006

 

Ocak Ayının İki Yüzü, Patricia Highsmith

Atina?da bir cinayetle başlayıp, Girit?te yeni bir cinayetle doruk noktasına varan ve Paris?te noktalanan bir polisiye. Özellikle mekan anlatımlarının ayrıntılarındaki özen insanda oralara gitme arzusu uyandırıyor. Amerika?dan yaptığı dolandırıcılıklardan dolayı yakalanacağını hissedince kaçmış orta yaşlı bir adam ve onun genç, güzel karısı ile tesadüfen onları yolda görüp adamı babasına benzettiği için izlemeye başlayan bir genç adamın arasındaki ilişkiler anlatılıyor. Atına?da bir otelde bir polisin öldürülmesi ile işler gelişiyor. Bu arada genç adamla kadın arasında bir ilişki gelişiyor. Durumu hisseden koca, göz yumar gibi davranıp genç adamın yunanca bilmesinden yararlanmaya karar veriyor. Zamanla kadınla genç adamın ilişkileri dayanılmaz ve de göz yumulamaz hale gelince de yeni bir cinayete daha gerek duyulur? Sanıyorum Highsmith?in ilk dönem ürünlerinden. Biraz acemilik havası var ama tipik Highsmith özellikleri de görülüyor. Her zamanki gibi insanların psikolojik özellikleri, insan ilişkileri ve alttan alta toplumsal eleştiriler de fark ediliyor. Çok parlak bir kitap değil ama kolayca da okunuyor. Meraklısına önerilir.
(Ocak Ayının İki Yüzü Patricia Highsmith, Can yay)

Salı, Şubat 21, 2006

 

Dört Odalı Kalp, Anais Nin

Serpil Gülgun, Dört Odalı Kalp?le ilgili yazdığı yazıda (Milliyet Kitap, Ocak 2006) şu soruyu soruyor, ?Anais Nin'i Anais Nin yapan romanları mıdır yoksa 15 bin sayfalık güncesi midir? Hatta şöyle de sorulabilir "Anais Nin, 11 yaşında günce tutmaya başlamasaydı eğer, bugün, romanlarıyla hâlâ konuşuluyor olur muydu?" Dahası, renkli ve çalkantılı bir yaşamı olmasaydı, hadi, dilimizin altındaki baklayı çıkarıp daha açık ifade edelim; Henry Miller ve Miller'in karısı June ile yaşadığı aşk olmasaydı, bugünkü tanınmışlığına erişebilir miydi?? Ve hemen cevabı yapıştırıyor, ?Galiba, hayır.? Kitabı okuduğum sırada bu yazıya rastladığım için aynı soru benim de kafama takıldı. Doğrusu, türkçede yayınlanmış hemen tüm kitaplarını okumuş biri olarak ben de anais Nin hakkında pek olumlu düşünmüyorum. Belki de bu yazının etkisi bilmiyorum ama Anais Nin, hem konu, hem anlatım açısından pek de cazip değil. En azından döneminin kendi tarz yazan yazarları Henry Miller, D.H Lawrence?le karşılaştırılacak bir durumu yok. Peki, kendine has bir yanı yok mu? Kuşkusuz var. En azından ayrıntıcılığı, ince şeyleri görmesi, lafı uzatması gibi özelliklerinden söz edebiliriz. Tüm bunlar onun bu denli tanınmasına yeter mi? Tabii ki yetmiyor.
Dört Odalı Kalp, bir aşk üçgenini anlatıyor. Nin?in önceki kitaplarına göre oldukça düz bir anlatım var. Kolay okunuyor. Ama bu kolay okunma kitabın akıp gitmesine yetmiyor nedense. Gitmeyen bir şey var ve insan ister istemez Serpil Gülgun?un sorusunu soruyor.
(Anais Nin, Dört Odalı Kalp, Everest Yay.)

 

KAHRAMANLAR ALANI

Kitap yayınevi sitesinde şöyle tanıtılıyor; ?15 Mart 1938'te Hitler, Viyana'da Kahramanlar Alanı'nda, Avusturya'nın Üçüncü Reich'e ilhakını ilan eder. Bu olaydan tam elli yıl sonra, Schuster ailesi ile dostları Kahramanlar Alanı yakınındaki bir evde bir araya gelirler. Konu, Profesör Josef Schuster'in cenaze törenidir. Naziler yüzünden Oxford'a kaçan bu yurtsever aydın, 1950'lerde Viyana Belediye Başkanı'nın isteğiyle ülkesine dönmüş, ancak sonunda, canına kıymayı seçmiştir. Çünkü, ülkesinde durum, ülkesini terk ettiği dönemden de kötüdür. 1989'da yitirdiğimiz çağdaş dramanın büyük ustalarından Avusturyalı yazar Thomas Bernhard, en son oyunlarından olan Kahramanlar Alanı adlı bu siyasal yapıtında, ülkesindeki siyasal, ahlaksal ve düşünsel ilişkileri şiirsel bir oyun biçimi diliyle verirken, bireysel bir tragedyadan toplumsal bir dram ortaya çıkarmakta, ülkemizdeki yoz, egemen siyasal-etik ilişkileri acımasızca yargılanıp eleştirirken, tüm çağdaş insani değerlere sahip çıkmaya çalışmaktadır.? Doğrusu bu anlatıma katacak pek fazla bir şey yok.
Sibel Arslan Yeşilay, websitesinde yazdığı bir yazıda oyun hakkında şunları söylemiş; ?Yazdıklarıyla olay yaratan yazarın 1988?de Burg Tiyatrosu?nda Claus Peymann tarafından ilk kez sahnelenen ?Kahramanlar Alanı? adlı oyunu Avusturya?da büyük tartışmalara, protestolara neden olmuştu. Oyunda Nazilerden kaçan bir Profesör, yıllar sonra davet üzerine geri döndüğü ülkesinde Nazi ruhunun sürdüğünü görerek intihar ediyordu. Burg Tiyatrosunun kuruluşunun 100. Yıldönümü için yazara ısmarlanmıştı ve prömiyer tarihine dek konusu sır gibi saklanıyordu. Ancak yine de metnin basına sızan birkaç bölümü Avusturya?da büyük bir tiyatro skandalı yarattı.Oyunun başkişisi Profesör Schuster?in, Avusturyalıların hala nazizm yanlısı ve yahudi düşmanı bir halk olduğunu dile getirmesi, herşeyden önce tutucu politikacılarla basını rahatsız etmişti. Kurt Waldheim ?Kahramanlar Alanı?nı ?Avusturya halkını rencide eden kaba bir oyun? olarak nitelemişti. Bernhard?ın Avusturya?ya yönelttiği en radikal sövgünün Burg gibi ülkenin en köklü tiyatrosunun sahnesinden yapılması birçok kişiyi ayağa kaldırmıştı. Ancak bunca tartışmaya, protestoya karşın oyunun prömiyeri çok başarılı olmuşt, bu sırada ölüm döşeğinde yatan yazar, prömiyerden üç ay sonra yaşama veda etmişti.?
Gerçekten de Bernhard?ın tipik denilebilecek bakış açısının yansıdığı bir eser. Yine Avusturyalılara en ağır lafları ediyor, arada Yahudileri ve Avusturya?nın Yahudilere tavrını da ihmal etmiyor. Kolay okunan, akıcı anlatımlı bir oyun. Doğrusu nasıl sahnelendiğini merak etmemek elde değil.
(Thomas Bernhard, Kahramanlar Alanı, Can yayınları 1992)

Cuma, Şubat 10, 2006

 

Anti-kapitalist Manifesto

Callinicos, küreselleşme karşıtı hareketin önemli isimlerinden imiş. Kendisini tesadüfen internette dolaşırken keşfettim. Sonra da Açık Radyo?da ömer Madra?nın programında adını duyunca acaba türkçede kitabı var mı diye peşine düştüm. Meğerse varmış. Anti-Kapitalist Manifesto. Kitap küreşelleşme karşıtı hareketin genel tezlerini anlatıyor, sorguluyor, sol bakış açısıyla tartışıyor. Tam anlamıyla bir manifesto ortaya çıkmasa da özellikle kapitalizm başta olmak üzere temel kavramlar üzerinde düşündürüyor ve merak ettiriyor. Biraz karmaşık yapısı olan bir kitap. Dağınık bir anlatımı var ama yine de kolay okunuyor.
(Alex Callinicos, Anti-kapitalist Manifesto, Literatür Kitabevi)

 

Gün Boyunca Gece Yarısı

Hanif Kureishi, Çağdaş İngiliz Edebiyatının en önemli isimlerinden. Türkçe?de yayınlanan kitaplarını izlediğim bir yazar. Sanıyorum bu kitap dördüncüsü. Gün Boyu Gece Yarısı bir hikaye kitabı. Erkek bakış açısından evlilik müessesesine bakıyor. Kahramanların tamamı, ikinci evliliklerini yaşayan ya da boşanmış erkekler. İnsan, acaba kendi hayat hikayesinden izler mi var, diye kuşkulanıyor ister istemez. Zira hemen her hikayedeki kahramanların pozisyonu aynı. Bazı hikayelerde de kahraman yazar.
İyi bir kitap, sondaki Penis adlı hikaye hariç hemen hepsi aynı sorunsalın izinde. Okunmaya değer.
(Hanif Kureishi, Gün Boyunca Gece Yarısı, Can yay.)

Pazartesi, Şubat 06, 2006

 

Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak

Altay Öktem?in polisiye hissi veren romanı. Klasik bir polisiye havasında başlıyor, poliseyinin gerektirdiği hemen her unsur var, faili meçhul cinayet, polis, merak, kuşku?. Yazarların kendi ölümlerini kurguladıkları bir öykü antolojisi işin çıkış noktası. Bu antolojiye yazan yazarlar tek tek ölmeye başlıyor. Bir süre sonra ölümlerin aynen kitapta kurguladıkları gibi gerçekleştiği ortaya çıkıyor. İstanbul emniyetinden Başkomiser Nevzat (Acaba Ahmet Ümit?in Başkomiser Nevzat?ına bir gönderme mi var!) olayı soruşturmaya başlıyor. Ama bu cinayetlerin bir türlü önü alınamıyor. Hatta bir süre sonra sırf ölümlerini kurgulayan yazarların değil kitapta adı geçen herkesin öldürüldüğü anlaşılıyor. Ama örneğin tüm Nevzat?lar değil de sadece bizim Başkomiser Nevzat öldürülüyor. Yani olayla bir şekilde ilgisi olan kişiler sadece isim benzerliğinden öldürülüyorlar.
Biz okur olarak bakalım yazar işin içinden nasıl çıkacak, katil kimmiş acaba, diye düşünürken iş iyice karmaşıklaşıyor ve kitapta adı geçen herkes öldürülmeye başlayınca bence yazar için de roman içinden çıkılmaz hale geliyor. Altay Öktem çözümü romanı polisiyeden gerçeküstüne kaydırmakta bulmuş. Bazılarına göre bu postmodern bir tarz sayılsa da, bence başka da çıkış yolu yok, çünkü her şey ister istemez o denli absürdleşiyor ki kitaba akılcı bir son bulmak, bir katil ortaya çıkartmak her babayiğidin harcı değil. Keşke diyorum Altay Öktem, bir deneseydi!...

(Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak, Altay Öktem, Everest)

This page is powered by Blogger. Isn't yours?