Çarşamba, Aralık 30, 2015

 

2015’i Anımsamak İster miyiz?



Can Yayınları, Yekta Kopan, Sibel Oral, Zeynep Miraç ve Emre Taylan ilginç bir işe imza attılar. “Can Almanak” “Sansürsüz Kültür ve Sanat Yıllığı” alt başlığını taşıyor. Arka kapakta “Sanatın sesi hafızamızdan silinmesin” cümlesi dikkati çekiyor. Amaç, 2015’de kültür ve sanatta yaşananları kayıt altına almak, unutulmamasını sağlamak. 1 Aralık 2014 – 30 Kasım 2015 tarihleri arasını kapsıyor almanak. Güzel bir sayfa düzeni ile başta Muhsin Akgün’ünkiler olmak üzere iyi fotoğraflarla bezeli çekici bir kitap. Yıl içinde yaşanan olaylar, yıldönümleri, ödüller, önemli etkinlikler ve ölümler anlatılıyor.
Ne çok ölüm, ne çok acı yaşamışız 2015’de. Ankara, Suruç gibi onlarca, yüzlerce kişinin katledildiği olaylar... Aralık’ta Talat S. Halman’la başlayıp almanağı incelerken gelen çevirmen Şemsa Yeğin’in vefat haberiyle süren onlarca yazarın, sanatçının ölüm haberi. Yaşar Kemal, Fikret Otyam, Tarık Dursun K., Sennur Sezer, Çetin Altan, Gülten Akın... En çok ölüm edebiyatta yaşanmış sanki. Gözüm Oktay Akbal’ı arıyor. Önsöz’deki “Tüm çabalarımıza karşın gözümüzden kaçmış olanlar olmuştur mutlaka, onların her biri için pişmanlık duyacağımızdan kuşkunuz olmasın” cümlesini okuyor, 28 Ağustos’a Oktay Akbal’ı ekliyorum.
Yıl boyunca bir çok anma toplantısı yapılmış. Aziz Nesin, Haldun Taner, Melih Cevdet Anday yüzüncü yaşını kutladıklarımızdan. Ermeni Tehciri’nde, Çanakkale’de çok can aldığı gibi birçok önemli sanatçının, yazarın doğum yılı 1915. Cahit Irgat, Cihat Burak, Ingrid Bergman, Billie Holiday, Azra Erhat, Hamiyet Yüceses, Mehmet Kaplan, Mina Urgan, Nuri İyem, Frank Sinatra, Selim Turan... Tabii hepsine değinmek mümkün değil ama tarihe kayıt düşmek açısından bir liste verilebilirdi.
“Can Almanak”ı baştan sona okuduğumuzda bazı konuların kronikleştiği görülüyor. Atatürk Kültür Merkezi (AKM) devletin kültüre sanata tavrının simgesi olarak Taksim Meydanı’nda duruyor ve artık dev bir reklam panosu olarak kullanılıyor. Opera, bale, konser salonu olmayan, kültür merkezlerini nikah salonu olarak kullanan bir Türkiye’nin simgesi artık AKM.
Diğer yanda “iyi ki varlar” diyebileceğimiz vakıflar, özel kuruluşlar, sanat kurumları. 10. yılını kutlayan İstanbul Modern ve Pera Müzesi... Dünyanın en önemli sanatçılarının sergileri, konserler, gösteriler ve tabii bienaller, festivaller, kitap ve sanat fuarları. Tiyatro, sinema, edebiyat destekleri tartışmaları... Murat Şevki Çoban’ın “sanat ‘devlete rağmen’ mi ‘devlet sayesinde’ mi…” sorusunu sormadan edemiyorsunuz. Farklı açılardan farklı farklı görünen bir yıl.
Sansür sanatın hemen her alanına nüfuz etmiş, ülkenin her yanına yayılmış. Yasaklanan şarkılar, sansürlenen filmler, oyunlar, kırpılan sahneler, sergilerden kaldırılan tablolar... Kitap toplatma kararları, onlarca yıl sonra tekrar kitabın suç aleti olarak sunulması... Davalar, davalar... Bunların sonucunda tutuklanan yazarlar, yargılanan gazeteciler, sanatçılar... 25 Kasım’a Tübitak’ın kendi yayımladığı kitapları toplatmasını, 14 Kasım’a da Türkiye tarihinde bir ilk olduğunun altını çizerek yayınevlerine kayyım atanarak el konulmasını ekliyorum. Kayımlar daha sonra yönettikleri yayınevlerinin kitaplarını kitapçılardan çekerek yeni bir sansür türüne de imza atıyor. Gazetelerin saldırıya uğraması belki “kültür ve sanat”ın kapsamı dışında sayılabilir ama terör olaylarını protesto ediyoruz diye Kırşehir’deki Gül Kitabevi’nin yakılması 2015’in belleğine mutlaka kaydedilmeliydi diye düşünüyorum.
“Can Almanak” büyük emek ürünü, iyi bir “bellek” çalışması. Başta sona okunacak ve “2015’i anımsamak istemem” dedirtecek bir almanak. Ne yazık ki tarihimizde böyle bir yıl oldu ve 2015’i aratacak yıllar olacağından korkuyoruz. O nedenle “Can Almanak”ın bir ibret vesikası olarak da kütüphanelerde yer alması gerekiyor. 

Cuma, Aralık 25, 2015

 

“Büyümek gurbete çıkmaktır”



Murathan Mungan “Harita Metod Defteri”nde çocukluk, ilk gençlik çağlarını anlatırken 1960’ları, 70’leri Mardini’ni, Ankara’yı, İstanbul’u anlatıyor, aile bağlarını, anne ve babasının geçmişlerini sorguluyor.
Murathan Mungan çocukluk yıllarını, ailesini, Mardin’i 1997’de yayımlanan “Paranın Cinleri”nde anlatmaya başlamıştı. “Paranın Cinleri” 96 sayfalık tadımlık bir kitaptı. Murathan Mungan’ın çocukluk çağları bu anılardan ibaret olamaz diye düşünüyordunuz ister istemez. Bu düşünce de “devamı gelecek” şeklinde bir beklenti yaratmıştı. Mungan da okurlarının beklentisini karşılıksız bırakmayacağını belli eden sözler söylemiş, cümleler kurmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam yıllar önce “Harita Metod Defteri” (Kasım 2015, Metis yay.) adıyla anılarını yayımlamaya devam edeceğini de söylemişti.
Anılar insanın kendisiyle yüzleşmesi, geçmişiyle hesaplaşmasıdır, hem de yazılı olarak. Üstelik bunları yazmakla kalmayıp yayımlatırsanız tüm eş, dost, tanıdık ve okurlarla paylaşmış ve geriye kalıcı bir belge bırakmış olursunuz. Kendiyle yüzleşmek, bunu yazı yoluyla yapmak kolay değildir. Özellikle geçmişinizde bugününüzü belirleyen ve onarılamamış derin acılar, olaylar varsa.
Bazı şeyleri açık yürekle yazabilmek için olgunlaşmak gerekiyor. Murathan Mungan “Paranın Cinleri”ni yayımladığında 42 yaşındaymış. Anılarını anlatmak için erken bir yaş. İşin içine kendi ile yüzleşme, geçmişle hesaplaşma gibi şeyler de girecekse oldukça erken. “Harita Metod Defteri”ni ise 60. yaşında yayımladı. Kendini bazı olayları anlatmaya hazır hissettiği bir yaş. Olgunluk çağı.     
“Yalnız gelecek değil çocukluk da uzun sürer” diye söze başlıyor Murathan Mungan. “Harita Metod Defteri” “tamamı anılardan oluşan bir anlatı kitabı”. Anı kitabı ya da biyografi değil çünkü “yaşanmış bazı olayların, anların, onların bende bıraktığı izlerin, izlenimlerin yer aldığı, hafızamın gerçeklere sadakatine yaslanan” bir kitap diye tanımlıyor.
Bütün anı kitapları hafızada kalanlarla yazılır o nedenle de büyük bir oranda anlatı niteliği taşır. Anıların belgeselleşebilmesi için kanıtlara dayanması, tanıklarla doğrulanması gerekir. Murathan Mungan’ın yazdıklarından, kitabın içinde yer alan fotoğraflardan belgeselleşebilmesi için de çaba gösterdiği anlaşılıyor. Özellikle oldukça büyük ve köklü olduğu anlaşılan ailesinin seceresini çıkartırken ya da çocukluğunun geçtiği yerleri sokak hatta evlerin sahiplerinin adlarıyla anlatırken bir ön çalışma yaptığını, bilgi ve belge topladığını anlıyorsunuz. Zaman zaman bu bilgi ağır bassa da kitap anlatı tadını yitirmiyor. Bunda kuşkusuz kitabın parçalı yapısının, hepsi başlık atılmış ve tarihlenmiş bölümlerden oluşmasının önemli bir payı var. Kitap kronolojik bir şekilde gelişmiyor, her bölümde farklı bir olaydan, olgudan, yerden ya da nesneden, onların çağrışımları ile gelen anılardan yola çıkarak anlatıyor Murathan Mungan. Başlangıç noktası bir tren yolculuğu, eski 45’lik plaklar, bir cadde ya da bir ev, çocuk oyunları, kuyu, mendil, komşular, uzak akrabalar, yazlık sinema, ilk oyuncak olabiliyor. Onlardan yola çıkıp çocukluğunun, ilk gençliğinin anılarının ayrıntılarına dalıyor, çok farklı yerlere varıyor.               
Aile içinde hep sırlar vardır ve bunlar mutlaka bir gün öğrenilir. Mungan ailesinin de böyle sırları var ve bir gün muhatabına söylendiğinde iç yakıyor, derin yaralar açıyor. Onarılması kolay olmuyor, belki de mümkün olmuyor.
Murathan Mungan 1,5 yaşında İstanbul’dan Mardin’e getirilmiş. Heyecanlı bir aktivist olan avukat babası, Mardin’de “yabancı” olarak anılan ve kuşkusuz kendini yabancı hisseden bir annesi ve büyük ve köklü bir ailesi var. İlk bakışta görünen bu. Ama içten içe bir şeylerin kendisinden gizlendiğinden de kuşkulanıyor. Aile içinde özenle saklanan bir sır var bunu öğrenirse tüm gerçekler ortaya çıkacak.
Bu aile sırrını çok geç de olsa boşboğaz bir tanıdık sayesinde öğrenecektir. Kendisini bağrına basan, büyük bir şefkatle büyüten kadın gerçek annesi değildir. Gerçek annesinden bir buçuk yaşındayken ayrılmış babasının ikinci eşi Habibe Hanım tarafından büyütülmüştür. Habibe Hanım’ı annesi olarak bilmiş, ondan da aynı şekilde karşılık görmüş ama hep bir şeylerden kuşkulanmış, sonunda da gerçeği öğrenmiştir.
Bu derin yaranın, travmanın yanında başka gerçeklikler de var. Kimi hoş, eğlenceli, çoğu hüzünlü öyküler anlatıyor Murathan Mungan. Babası başlı başına bir romana konu olabilecek bir adam. Hem ailesinin üzerine titreyen iyi bir baba, hem de gözü dışarıda, maceracı ve de hovarda. Mardin’in önemli simalarından, büyük davaların avukatı, siyasi hayatın önemli bir adı, zenginliği de yoksulluğu da sonuna kadar yaşamış biri. Böyle bir babanın oğlu olmak da, bu babayla hesaplaşmadan var olmak, kendi ayaklarının üzerinde durmak da kolay değil.
“Harita Metod Defteri”nin ana eksenini baba ile ilişkiler, kendisini büyüten ve doğuran annelerinin öyküleri oluşturuyor. Bunlara üç ayrı ailenin öyküleri, Mardin’de geçen çocukluk yılları, Ankara ve İstanbul’da ilk gençlik çağları ekleniyor ama aileden, anneler ve babadan hiç kopmuyor anlatı.
Murathan Mungan çocukluğundan söz ederken 60’lı yılların Mardini’ni, ilk gençlik çağlarından söz ederken 70’li yıllarının Ankarası’nı ve İstanbul’unu da ustalıkla ve ayrıntılarıyla anlatıyor. Ailenin, sosyal yaşamın ülkenin yaşadığı değişimle birlikte nasıl değiştiğini okurken de Mardin’in yakın geçmişine 1915’e, Cumhuriyetin ilanına, tek parti ve Demokrat Parti yıllarına uzanıyoruz.
“Harita Metod Defteri”nin temelinde ise Murathan Mungan’ın büyük bir olgunluk ve açık sözlülükle giriştiği kendi ile hesaplaşması var. Murathan Mungan’ın kişiliğini, kartakterini belirleyen olayları, dönüm noktalarını, bunların yazarlığını nasıl etkilediğini, yaşadıklarının eserlerine nasıl yansıdığını görüyoruz.
İyi ve açık sözlü bir biyografik çalışma. Derin araştırmalara dayanan bir kent monografisi. Yazarın gelişim, oluşum sürecini ele aldığı bir anlatı. Nasıl tanımlarsanız tanımlayın “Harita Metod Defteri”iyi bir kitap. Keyifle, merakla okudum. Tavsiye ederim. 
24.12.2015

Etiketler: ,


Perşembe, Aralık 24, 2015

 

Kitaptan Suç Aleti Üretemezsiniz



1980’leri yaşayanlar anımsayacaktır. Askeri yönetime göre kitap bir suç aletiydi. Tek televizyon kanalı TRT’nin haberlerinde sürekli silahlar, kitaplar ve daktilolar terör örgütlerinin suç aletleri olarak gösterilirdi. Aradan 35 yıl geçmiş olsa da bir şey değişmemiş.   
Geçen hafta Gaziantep'te PKK'ya bağlı Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi'ne (YDG-H) yönelik operasyonda gözaltına alınanların evlerinde yapılan aramalarda da “suç aleti” olarak kitaplar “ele geçirildi”.
Suç aletleri olarak ele geçirilen kitaplar o kadar çok ki tam listesine ulaşamıyoruz. Haberlerde hep “Operasyon kapsamında gözaltına alınan dört şüphelinin evlerinde yapılan aramada çoğunluğu Abdullah Öcalan'a ait olmak üzere çok sayıda kitap, dergi, broşür ve takvim bulundu” deniyor. Anlaşılan suç delili bulmak amacıyla şüphelilerin evleri basılmış, başka bir şey bulunamayınca 12 Eylül günlerinde olduğu gibi kitaplıklarındaki kitaplar suç aleti olarak toplanmış. 
Haberlerde vurgulanan iki kitap var; Hasan Cemal'in "Delila / Bir Genç Kadın Gerillanın Dağ Günlükleri" ile Tuğçe Tatari'nin "Anneanne, Ben Aslında Diyarbakır'da Değildim". İkisi de defalarca basılmış, on binlerce okura ulaşmış kitaplar. Tepkiler de esas olarak bu kitapların mahkeme kararı ile yasaklanmasına yönelik. Doğru, haklı tepkiler. Ama bence eksik kalıyor ve yanlış izlenim uyandırıyorlar. Çünkü böylece yapılan aramada bulunan “çoğunluğu Abdullah Öcalan'a ait olmak üzere çok sayıda kitap, dergi, broşür ve takvim”in toplanması, yasaklanması normalmiş, bazı kitaplar, dergiler “suç aleti” olabilirmiş gibi bir izlenim doğuyor.
“Çok sayıda kitap, dergi, broşür ve takvim”in neler olduğu hiçbir haberde yazılmadığı için bilemiyoruz ama “çoğunluğu Abdullah Öcalan'a ait olan” kitapların suç aleti olabileceklerine dair kuşkularım var. Abdullah Öcalan 13 Şubat 1999 tarihinde yakalanmış. O zamandan beri, 16 yıldır hapiste. Yazdığı her şey devlet denetiminden geçtikten sonra hapishane dışına çıkabiliyor ve yayımlanıyor. Yayınlandıktan sonra da tüm kitap ve dergilerde olduğu gibi Basın Savcısı’na teslim ediliyor. Basın Savcısı da yayımlanan kitap ya da dergide suç unsuru görürse dava açıyor. Nitekim Abdullah Öcalan’ın devletin denetim ve oluru ile yayımlanan kitaplarına da dava açmış, kitaplar toplatılmıştı. Sonunda dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) kadar varmış ve AİHM Öcalan’ın kitaplarının yasaklanamayacağı kararını vermişti.
3. Yargı Paketi’nin 5 Temmuz 2012’de yürürlüğe giren kanun maddesi ile 453 kitap ile 645 gazete, dergi, broşür ve pankart hakkındaki yasak kalkmıştı. Yayın listesini inceleyen Basın Suçları Soruşturma Bürosu Cumhuriyet Savcısı aralarında Öcalan’ın 3 kitabı da bulunan 13 kitap hakkında yasağın kalkmasına itiraz etmiş, mahkeme de itirazı reddetmişti.
Yine iki yıl önce mahkemeler, 1952 yılından beri çeşitli vesilelerle yasaklı ilan edilen yaklaşık 2 bin 300 kitabın yasağının kaldırılmasına karar vermişti.
Yani Öcalan’ın kitapları da “resmen” özgür. Serbestçe satılabilir, alınıp, okunabilir. Zaten de öyle. Bundan tek haberi olmayan sanırım bu kitapları suç aleti sayıp yasaklama kararı alan hakim. Başta AİHM kararları olmak üzere, tüm mahkeme kararlarına bakmasında fayda var.             
Aralarında Hasan Cemal, Tuğçe Tatari ve Abdullah Öcalan’ın kitaplarının yer aldığı bu “suç aletleri” nereden temin edilmiş? Kitapçıdan. Üstelik dün de yayımlanmamışlar. Yıllardır kitapçılarda satılıyorlar. Tuğçe Tatari, Ahmet Davudoğlu, Yalçın Akdoğan ve Bülent Arınç gibi bir çok siyasiye kitap imzaladığını, onların kitaplıklarında da kitabının suç aleti olarak bulunabileceğini söylüyor. Yani, kitaptan suç aleti üretemezsiniz, diyor. 
23.12.2015

Pazartesi, Aralık 21, 2015

 

“Her şey biraz hayal kırıklığıdır bu hayatta”



Yalçın Tosun “Bir Nedene Sunuldum”da bastırılmış, sıradışı, yasak arzuların izini sürüyor, öykülerini yazıyor. Bastırılmış arzular, onların ifade edilmesi ya da eyleme geçirilmesi ve nihayetinde yaşananlar, ödenen bedeller “Bir Nedene Sunuldum”daki öykülerin ana temasını oluşturuyor.
İnsanın arzuları üzerine düşünmek yeni bir şey değil. Ama son zamanlarda bu konu ya da kavram üzerinde düşünen, yazan daha çok yazara rastlıyoruz. “Arzu” dediğimizde kuşkusuz aklımıza öncelikle “tensel arzu” geliyor. Yalçın Tosun da beş bölümden oluşan, beş bölümünde de dörder öykü yer alan “Bir Nedene Sunuldum”a (Ekim 2015, Yapı Kredi yay.) tensel arzuları konu alan öyküler anlatarak başlamış. Tensel arzu denilince akla cinsellik, cinsellik denilince de “erotizm” geliyor. Arka kapak yazısına da yansımış bu, Yalçın Tosun kitaptaki öykülerde “güçlü bir erotizm yaratmayı başarıyor” denmiş. Bence Yalçın Tosun’un derdi “güçlü bir erotizm yaratmak”tan daha önemli şeyler.
Buruk, hüzünlü hatta üzen öyküler bunlar. Kuşkusuz bakış açısına, okuma yöntemine göre değişir ama erotiklik öncelikli bir şey değil. Yalçın Tosun arzu beden ilişkisinde, kendine uygun ya da özlemini çektiği bedeni/insanı bulduğunda kişinin bastırdığı arzularının nasıl ortaya çıktığıyla ilgili daha çok. Öykülerde de o ruh halini, arzunun nesnesini bulunca ortaya çıkmasını ve sonuçlarını anlatıyor.
Sıradışı arzu, esas olarak toplum içinde ya da en azından ailede, yakın çevrede genel kabul görmeyen hatta ayıplanan ya da yüz kızartıcı hatta suç olarak kabul edilen bir şey. Bu nedenle bastırılıyor, yok sayılıyor, yasak olarak kabul ediliyor. Birbiriyle karşılıklı ilişkileri olan, biri diğerini tetikleyen ya da neden – sonuç ilişkisi oluşturan ruh halleri bunlar. Olayın bu yanına bakılmıyor. Aynı cinsten kişilerin ilişkisi, aile içi cinsel birliktelikler, yaşlı ile genç arasındaki ilişki gibi bir çok türü var.
İlk bakışta arzunun nesnesi ya da hedefi olanın sonuçta kurban da olduğu düşünülse de Yalçın Tosun’un öykülerinide de anlattığı gibi bu durum söylendiği kadar net değil. Av ve avcı her zaman değişebildiği gibi, kurban gibi görünenin aslında avcı olabileceği ya da bile isteye kurbanlık rolünü benimsediği de görülüyor.
Sıradışı arzunun suç olarak kabul edilmesi en azından toplum içinde ayıplanması yasağın cezbediciliği gibi bir durum da ortaya çıkartıyor. Sırf yasak olduğu için bu tür bir arzunun izini sürenler, eyleme geçirenler çok.
Attilâ İlhan’ın “Hangi Seks”te cinsel tercihleri ele alırken insanın kendi içinde yaşadığı diyalektik süreçten, iki cins arasındaki muğlak sınırlardan, insanın sadece normal – anormal gibi siyah ve beyaz alanlarda varolmadığından söz eder. Yalçın Tosun öykülerde insanın bu değişkenliğine, sadece “normal” ya da “anormal” olarak diye tanımlanamayacağına, yere, duruma ve en önemlisi içinde bulunduğu zamana, yaşa göre de arzuların değişebildiğine de bakmış, anlamaya, anlatmaya çalışmış.  
İnsanın arzuları, cinsel yönelimini keşfi kuşkusuz sıradışı duyguların yaşanması ve o yaşantıların sonuçlarından ibaret değil. Yalçın Tosun bu arzuların ortaya çıkmasının nedenlerine de bakıyor. Bedendeki değişim önemli bir veri. Öykülerin kahramanları çoğunlukla çocukluktan ergenliğe geçenlerle yaşlanmaya başladığını hissedenler ve yaşlılar. Çocuk ergenliğe geçince arzunun farkına varıyor, cinselliği keşfetmeye başlıyor. Yönelimleri her zaman genel kabul gören şeyler olmuyor.  Yaşlılık - arzu ilişkisi üzerinde de düşünmek gerekiyor. Tabii bastırılmış arzuların ortaya çıkışının, eyleme dökülüşünün yalnızlık ve sevgisizlikle doğrudan bağlantısını da gözönünde bulundurmalıyız.
Üvey oğluna sevdalananlar, komşunun küçük kızı ile ilişki kuranlar, evli barklı adamların genç erkek metresleri ya da “Bir Berber Hikayesi”nde olduğu gibi babasının uyarısına rağmen eşcinsel yönelimleri olan berbere giden çocuk bu anlamda tipik ya da sıradan örnekler sayılabilir. Burada da sorun edebiyata evrilir artık. Yazarın nasıl anlattığına bakılır. Ne de olsa yüzyıllardır söylenen yazılan öykülerde anlatılmadık konu bırakılmamıştır.
Bastırılmış arzuların öykülere konu edilmesinden söz edilince benim aklıma Necati Cumalı’nın “Ay Büyürken Uyuyamam”ı gelir. Necati Cumalı kendine has yalın ve rahat anlatımıyla küçük bir Ege kasabasını mekan olarak kullanarak bastırılmış arzunun nasıl dışa vurulduğunu neredeyse bütün boyutlarıyla anlatmıştır. Yalçın Tosun’u okurken Necati Cumalı’yı anıyorum. Ama anlatım açısından bir benzerlikleri olmadığını, aksine benzer gibi görünen konuların nasıl farklı bakış ve anlayışlarla anlatılabileceğini “Bir Nedene Sunuldum”un örneklediğini belirtmeliyim.
Kitaptaki beş bölüm beş ayrı epigrafla başlıyor. Bu epigraflar bölümlerin temalarını ifade ettiği gibi alıntılandığı yazarlar kuşkusuz Yalçın Tosun’un edebi bağlarının, akrabalıklarının da ipuçlarını veriyor. Bazı öyküler de yazarlara adanmış. Tomris Uyar, Füruzan, Yıldırım Türker... Bu isimler de edebi akrabalık kapsamında değerlendirilebilir kuşkusuz ama aynı zamanda Yalçın Tosun’un öykücülük anlayışında etkileri olduğunu, onların açtığı yolu izlediğini de düşündürüyor.
Yalçın Tosun da edebi bağı kurduğu yazarlar gibi kendine has dünyası olan, kendi anlatımını, dilini kuranlardan. Üstelik ilk üç kitapta geliştirdiği üslupla yetinmiyor “Bir Nedene Sunuldum”da bunu daha da geliştiriyor. Öykülerin yapısından, anlatımına, diline, cümle kuruluşlarına, sözcük seçimine kadar özenli işçilik, verilen emek dikkati çekiyor. Anlatılan konuların hassasiyetini dikkate alan ve onların hassas dengesini edebiyatta oluşturan bir yaklaşımı var.

Etiketler: ,


 

Çevirmenin Adı Yok



İKSV’nin düzenlediği, bu yıl ilk kez verilen Talat Sait Halman Çeviri Ödülü’nü Georges Perec'in 'Karanlık Dükkân: 124 Rüya' adlı çevirisiyle Siren İdemen kazandı. Seçici kurul başkanı Doğan Hızlan ödülü açıklarken kurulun bir notunu da bildirdi. Seçici kurul kitabın yayıncısı Metis Yayınları’na bir uyarıda bulunuyordu. Bir ödül töreninde böyle bir uyarı yapılması belki bir ilkti ama çoğunluğu çevirmenlerden oluşan bir seçici kuruldan da beklenebilecek bir şeydi bu. Değerli çevirmenler Sevin Okyay, Ahmet Cemal, Yiğit Bener ve Kaya Genç’ten oluşuyordu seçici kurul.
Çevirmenin de eser sahibi olduğuna dikkat çeken Hızlan, yayınladığı nitelikli kitaplar ve çeviriler nedeniyle kutladığı Metis Yayınları’nı çevirmenin adını kitabın kapağına yazılmadığı ve kitabın içinde kısa yaşam öyküsüne yer vermediği için uyardı ve yayınevlerini bu konuda daha duyarlı olmaya davet etti.
Bir kitabın kapağında çevrimeninin adının kullanılıp kullanılmaması yayınevlerini tercihine, çevirmenin ısrarına bağla. Bu konuda Dünya’da da Türkiye’de de bir kural yok. Çevirmen tıpkı editör, grafiker ya da diğer yayınevi çalışanları gibi bir kitabı oluşturan, vareden gizli kahramanlardan. Bir çeviri kitapta çevirmenin yazar kadar önemli olduğunun, eğer bir eser iyi çevrilmemişse yayınlandığı dilde hiçbir şansının olmadığının anlaşılması pek eski değil. Oysa Türkiye gibi Dünya’da yayımlanan hemen her önemli kitabın çevrildiği, çeviri kitap oranının % 40 gibi büyük bir orana vardığı bir ülkede çevirmenin önemi daha büyük olmalı.
Defne Halman ödül törenindeki konuşmasında babası Talat Sait Halman’dan söz ederken çevirinin bir eser, çevirmenin eser sahibi sayılması konusunda yaptığı çalışmalardan söz etti. Çeviriler birer işlenme olarak kabul edilip Fikir ve Sanat Eserleri Yasası’nın (FSEK) korumasına alınmış ama çevirmenlerin eser sahibi olarak kabul edilmesi pek eski değil. Bu ancak 1995’de yapılan düzenleme ile mümkün olmuş. Bu düzenleme ile çevirmen “işlenme eser sahibi” olarak sayılıyor ama yasanın hiçbir yerinde adı anılmıyor, “çevirmen” sözcüğü geçmiyor.
Çevirmen “işlenme eser sahibi” olarak tanımlandığı andan itibaren eser sahibi ile aynı haklara sahip oluyor. FSEK’in 15. Maddesi şöyle diyor; “Eseri, sahibinin adı veya müstear adı ile yahut adsız olarak, umuma arzetme veya yayımlama hususunda karar vermek salahiyeti munhasıran eser sahibine aittir.” Çeviri de bir işlenme olarak “eser” olduğuna göre çevirmen 15. maddedeki hakkını kullanarak adının eserinin üzerinde kullanılmasını isteyebilir.
İşin yasal yanının ötesinde bir kitabı kimin çevirdiği önemlidir. Georges Perec'in kitabını Siren İdemen gibi usta bir çevirmenin çevirmiş olması okurun o kitabı almasını, okumasını olumlu yönde etkileyecektir. Dünya klasiklerinin yayınında onca rezalet yaşandıktan sonra okurların daha duyarlı hale geldiğini ve klasikleri satın alırken kimin çevirdiğine baktığını biliyoruz. Birçok önemli eser tanıtılırken çevirmeni de özellikle vurgulanıyor.
Çevirmenin kitabın kapağında adı yok ama iş yargılamaya gelince çevirmen eser sahibi olarak sanık sandalyesinde. Çevirmenin eser sahipliği öyle önemseniyor ki çeviri bir kitap hakkında dava açıldığında o eserin yazarı değil çevirmeni yargılanıyor. Örneğin Chuck Palahniuk’un kitabına müstehcenlikten dava açıldığında yargılamak üzere Palahniuk’u değil kitabın yayıncısını ve çevirmenini sanık sandalyesine oturttu hakim. Oysa çeviri bir işlenme eser ve çevirmenin sorumluluğu da o eseri doğru ve güzel olarak çevirmek. Eserin niteliği de içindeki görüş de eser sahibine, yazara ait. Basın Kanunu yorumlanarak çevirmenler ve yayıncılar yazar yerine yargılanıyor. Çevirmenler ve yayıncılar yeni Kültür ve Turizm Bakanı Mahir Ünsal’dan bu konuda bir yasal düzenleme yapmasını ve çevirmenlerin, yayıncıların yazar yerine yargılanmasını önlemesini bekliyor. Tabii ki daha da iyisi hiçbir kitabın yasaklanmadığı, sansürlenmediği, hiçbir yazarın, çevirmenin, yayıncının yargılanmadığı bir hukuka sahip olmamız.
16.12.15

This page is powered by Blogger. Isn't yours?