Cuma, Mayıs 27, 2011

 

Kadınlar Okulu


Kadınlar Okulu, Andre Gide’nin Türkçeye en çok çevrilen eserlerinden. Kadınlar Okulu’nda (Mart 2011, çev. Tahsin Yücel, Can yay.) Gide, 1894 -1936 yılları arasında bir ailenin yaşadıklarını üç ayrı bakış açısından anlatırken aile kavramını da sorguluyor, tartışıyor.

İlk bölümde bir evlilik hikayesi okuyoruz. Bir günlükten parçaların yer aldığı bu bölümde genç kız hayran olduğu varlıklı ve kültürlü gençle evleniyor. Kendisinden daha üst konumda gördüğü erkeğin seviyesine ulaşmak için kendini eğitmeye çalışıyor. Aradan yıllar geçtikçe adamın idealize ettiği gibi biri olmadığını anlıyor. Adamın ne kendisine duyduğunu söylediği aşk ne de yaptıkları, insanlarla kurduğu ilişkileri “gerçek” değildir. O daha çok insanlara yaranmak, onlar tarafından taktir edilmek için rol yapar, ideal bir insan, âşık bir erkek gibi görünmeye çalışır, tüm davranışları ve sözleri sahtedir. Kadının sevgisinin yerini artık nefret almıştır. Evliliği tutsaklık olarak algılamaktadır. Kocasını terk etmeye kendine yeni bir hayat kurmaya karar verir.

İkinci bölümde, günlükte kendine yöneltilen suçlamalar üzerine adam sözü alır ve bazı açıklamalar yapar. Kendince haklı olduğunu anlatmaya çalışır. Ama bu açıklamaların satıraralarındaki duygu ve bakış açısı aslında kadının hislerinin ne kadar doğru olduğunu gösterir.

Üçüncü bölümde ise bu çiftin kızlarının bakış açısından olayları bir kez daha okuruz. Genevieve, babasını annesine göre çok daha erken değerlendirmiş, nasıl biri olduğunu anlamıştır. Babasını annesine hiç yakıştıramaz, bu evliliğin yanlış olduğunu düşünür. Anne babasının ilişkisinden yola çıkarak aileyi, evliliği sorgular, kendince ve dönemine göre çok ileri görüşlere varır. Bekar bir kadının çocuk yapmak için evlenmeye ihtiyacı olmadığını, iki kişinin evlenmeden de ilişki kurabileceklerini ve birlikte yaşayabileceklerini düşünür.

Gide Kadınlar Okulu’nun üç bölümünü 1929, 1930 ve 1936’da üç ayrı öykü olarak yayınlamış, sonradan tek bir kitapta biraraya getirmiş. Her parça ayrı ayrı okunabilecek ve o halleriyle farklı algılar yaratacak yapıda bağımsız birer öykü olarak da değerlendirilebilir ama biraraya gelince daha modern ve çok yönlü bir eser çıkmış ortaya. Üç öykü de olaylardan çok çeşitli tavırların, durumların tartışılması şeklinde gelişiyor. Gide, aileyi oluşturan anne, baba ve çocuğun bakış açılarından evlilik kurumunu tartışıyor.

Etiketler: ,


 

Dağın Sesi


Yasunari Kavabata Dağın Sesi’nde (Kasım 2010, çev. Dost Körpe, Doğan Kitap) yaşlı bir adamın gözünden bir ailenin öyküsünü anlatıyor. Bir işadamı olan Ogata Şingo, karısı, oğlu ve gelini ile birlikte yaşamaktadır. Yeni yeni başlayan unutkanlık, küçük hafıza kayıpları hayatının sonuna geldiğini düşündürmektedir. Tüm hayatını, kurup korumaya adadığı ailesinin görüntüsü ise pek içaçıcı değildir. Sıradan bir ev kadını olan karısıyla aralarında bir sorun yoktur ama genel olarak ondan pek memnun değildir. Birlikte yaşadıkları onlarca yıl yanlış bir evlilik yaptığını düşündürmektedir. Çocuklarının iyi birer evlat olarak yetişmemesinin nedeni olarak da karısını görmektedir. Kızı küçük yaşta serseri bir adamla yanlış bir evlilik yapmıştır. Aynı işyerinde çalıştıkları oğlunun ise aklı fikri başka kadınlardadır. Şingo’nun güzelliği, iyiliği ve zerafetiyle beğenip taktir ettiği gelinini ihmal etmekte, eve gece geç saatte sarhoş olarak dönmektedir.

Ailenin huzurlu görünen yaşamı Şingo’nun oğlunun çocuklu bir dulla ilişkisi olduğunu öğrenmesi ve kızının kocasını terk edip çocuklarıyla baba evine dönmesi ile kırılma noktasına gelir. Şingo uykusuz gecelerde dağın sesini dinlerken ölümün yakında olduğunu hatırlayıp kendiyle hesaplaşır. Çocuklarının mutlu evlilikler yapamamasından kendini sorumlu tutar. Birlikte olmaktan huzur duyduğu, görünce keyfinin yerine geldiği tek insan gelinidir. Oğlunun evliliğinin kurtulmasını da sadece gelininin evden ayrılmamasını sağlamak için ister. Kocasının kendisini aldattığını öğrendiğinde evi terk edip karnındaki bebeği aldıran gelininin eve dönmesini de o sağlayacak ve gelini de “siz aramasaydınız dönmezdim” diyecektir.

Kavabata’nın çok sade bir anlatımı var. Minmalist bir anlatım. Bu sade anlatımla, kısa cümlelerle büyülü ama son derece gerçekçi bir ortam yaratıyor. Aile hayatı ile doğadaki değişimlerin birbirini tamamlaması anlatıma farklı bir tad katıyor. Küçük fırça darbeleriyle tabloyu oluştururken bir yandan yaşlı bir adamla genç bir kadın arasında her an tutkulu ve cinsellik de içeren bir aşka dönüşebilecek hissi veren bir ilişki ve güçlü bir bağ gelişirken, diğer yandan bir ailenin çözülüp dağılmasını izliyoruz. Kavabata geleneksel değerlerini geride bırakıp modernleşen Japon toplumunu Şingo’nun aile ve iş yaşamından ince gözlemlerle yansıtırken bu hali yaşayan bizim gibi toplumlara da bir örnek sunmuş oluyor.

Edebi tadıyla, işlediği konuyu veriş biçimiyle, sade görüntüsünün ardındaki güçlü anlatımıyla Dağın Sesi gerçek bir başyapıt.

Etiketler: ,


 

Sokaktaki Adam


Philip Roth Sokaktaki Adam’da (Şubat 2011, çev. Kaya Genç, Yapı Kredi yay.), bir erkeğin hastalık, yaşlılık ve ölüm karşısındaki halini anlatıyor. Roman, bir cenaze töreninde başlıyor. Toprağa verilen kişi romanın kahramanıdır. Onu gömmeye gelenleri tanıdıkça kahramanın kimliği, kişiliği yavaş yavaş belirmeye başlıyor. Ressamlık hayalini bir reklam ajansındaki sanat yönetmenliği görevi için terk etmiş, dışarıdan bakıldığında iyi bir hayat yaşamıştır. Kahramanın çocukluktan başlayarak yaşadığı sağlık sorunlarını izleyerek hayatının hiç de göründüğü gibi geçmediğini anlarız. Hayallerinin peşinden koşmak yerine güvenli ve kazançlı bir hayatı tercih etmesinin yanında başarısız evlilikleri, çocuklarıyla kuramadığı ilişkileri, ona destek veren insanlara yaptığı vefasızlıklar başka bir görüntü ortaya koymaktadır. Bir emekliler kasabasında yaşlılara resim dersi vererek günlerini geçirirken ne kadar yalnız biri olduğunu fark eder. Üstelik bu duruma gelmesinin tek nedeni kendisi, insanlarla kurduğu ilişkilerdeki tavrıdır. İşte ve aşkta başarıya ulaşmak için herkesi üzmekten, kırmaktan, kıskanmaktan, kendine düşman etmekten çekinmemiş, bu tavırları üzerine durup bir an bile düşünmemiştir.

Tüm evlilikleri bir süre sonra kendi tavırları ya da eylemleri nedeniyle sona ermiştir. Bunda yanlış seçimler yapması kadar, yeni bir aşk bulduğunda geride ne bıraktığına bakmadan onun peşine düşmesinin de payı vardır. Kendisini çok seven ikinci karısını, hayatında doğru kişiyi bulduğunu düşündüğü tek insanı bile bir gönül macerası için terk etmiştir. Bu evlilikten doğan kızı belki de hayattaki tek bağıdır. Ama onunla da doğru bir ilişki kuramamıştır. Tıpkı kendisini çok seven ve güvenen ağabeyinin başarılı ve zengin biri olmasını kıskanıp, ilişkilerini bozması gibi... İlk evliliğinden olan iki oğlu ile arasında da hiçbir bağ yoktur. Ölümün kapıda olduğunu anladığında girdiği hesaplaşma hayatını boşa harcadığını, geriye ne iyi bir şey ne de hoş bir anı bırakmayacağını fark etmesini sağlar.

Kaya Genç başarılı bir çevirmen, kitabı keyifle, Türkçesine, anlatımına takılmadan okuyoruz. Beni tek düşündüren seçilen isim oldu. Orijinali “Everyman” adıyla yayımlanmış, Sokaktaki Adam yerine “Herhangi biri” demek daha doğru olurmuş gibi geliyor.

Philip Roth 1933 doğumlu. Sokaktaki Adam’ı 72 yaşındayken kaleme almış. Romanda anlatılanlarla Roth’un hayatı arasında bazı benzerlikler de bulmak mümkün. Ama Roth’un hayat hikayesinin peşine düşmesek de, edebiyat tarihine, başka eserlere ne gibi göndermeler yaptığını sorgulamasak da Sokaktaki Adam herhangi bir adamın sıradan görünen hayatının, yaşlanmasının ve ölümünün gerçekte nasıl bir öyküsü olduğunu anlatıyor. Sıradan bir hayat öyküsü çevresinde aile, aşk, cinsellik, yaşlılık, sağlık, din gibi konuları bir kez daha tartışıyor.

31.03.2011

Etiketler: ,


Cuma, Mayıs 20, 2011

 

James Joyce yeniden...



Sadık Türksavaş’a

Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 27. maddesine göre “ Koruma süresi eser sahibinin yaşadığı müddetçe ve ölümünden itibaren 70 yıl devam eder” yani bir eseri yayınlamak için yazarının ölümünden 70 yıl sonrasına kadar eser sahibinden ya da mirasçılarından izin almanız ve telif hakkı ödemeniz gerekir. James Joyce’un torunu Stephen James Joyce da bu maddeye dayanarak dedesinin birçok eserinin çeşitli dillerde yayınına izin vermiyordu.

James Joyce 13 Ocak 1941’de ölmüştü. 2011’de yani bu yıl itibariyle kanunun 70 yıl boyunca süren koruması bitmiş oldu. Artık herhangi bir izin alma gereksinimi olmadan Joyce’un eserleri basılabilecek. Sanıyorum birçok yeni çeviri göreceğiz.

James Joyce’u Türkiye’de kitaplarıyla tanıtan Murat Belge’nin Dublinliler ve Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’dir. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi Türkçede ilk kez 1966’da basılmış, ikinci baskı 1983, 1989-94 arasında üç kez daha basılmış, sonra telif hakkı sorunu nedeniyle günümüze dek bir daha basılamamış. Dublinliler’in Murat Belge çevirisiyle tam metin olarak ilk baskı tarihi 1987, 2000’de sekizinci baskısı yapılmış o da bu yıla dek bir daha basılamamış. Benzer bir kaderi Zeynep Avcı’nın çevirdiği Giacomo Joyce adlı kısa metin yaşamış, Türkçede ilk baskısı 1986’da çıktıktan sonra yeni baskısı geçtiğimiz günlerde yayınlanabildi. Torun Joyce’un engeline takılmayan Türkçedeki tek eser Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Ulysses.

Giacomo Joyce

James Joyce’u tekrar okumaya Giacomo Joyce’dan (Mart 2011, Çev. Zeynep Avcı, Sel yay.) başlamak gerek sanırım. Joyce bu kısa anlatıyı Trieste’de yaşarken yazmış ve yayınlamamış. Giacomo Joyce’da Trieste’de yaşanmış kırık bir aşk hikayesi anlatılıyor. Olay yerinin Dublin dışında bir yer, kendini sürgün ettiği Kıta Avrupası’ndaki Trieste olmasıyla da Joyce’un diğer eserlerinden farklılaşıyor.

Giacomo Joyce, Joyce’un yapıtlarına kaynak metin niteliğinde. Kitabın sunuşunu yapan Richard Ellmann’ın belirttiği gibi Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, Sürgünler ve Ulysses’de bu metinden alınmış ya da yararlanılmış birçok bölüme rastlıyoruz. Giacomo Joyce Richard Ellmann’ın açıklamaları ile değer kazanıyor. Okur olarak bu kısa metnin Joyce’un eserleri için nasıl bir anahtar görevi gördüğünü anlıyoruz.

Giacomo Joyce lirik yanı ağır basan bir düzyazı. Orta yaşı geçmiş (otuzlarında) öğretmenin çok genç öğrencisine duyduğu aşkın öyküsü. Öbür yapıtlarında da izleri görülen bu sevda öyküsünde birlikteliklerini engelleyen yaş farkının yanı sıra sevgiliyle arasındaki toplumsal farklar da anlatılıyor. Sevgilinin yaşam biçiminde varlıklı bir Avrupalı aile betimleniyor. Trieste’nin, İtalya’nın, Avrupa’nın o günkü durumu betimlenerek bu sevda öyküsü daha da somutlanıyor. Anlatıcı (James Joyce) bu kültürün dışındandır ve dışarıdan bir bakışla sevdiğinin toplum içindeki konumunu, kendi için anlamını sorguluyor. Diğer yandan da adını İtalyanca okunuşuyla (Giacomo) yazmasında da simgelendiği gibi Kıta Avrupasıyla özdeşleşme, tam olarak oralı sayılma arzusunu da vurguluyor. Ama tam olarak benimsenmemiştir, benimsiyememiştir Kıta Avrupasını. Bir başka deyişle Joyce’un sevdası özlemi olur.

Dublinliler

Dublinliler (2011, çev. Murat Belge, İletişim yay.) James Joyce’un tek öykü kitabı. Eserlerinin esin kaynağı olan Dublin’e ilk ve bütüncül bir bakış. Murat Belge’nin önsözde belirttiği gibi tek tek okunabilecek bu 15 hikaye bütün olarak “Dublinli olma” halini anlatan tek bir anlatı olarak da değerlendirilebilir. Çocukluk, gençlik, ortayaşlılık ve toplumsal yaşam üzerine hikayeler birbirini izleyip tamamlayarak Joyce’un Dublin’i terk edip Kıta Avrupası’na kendini sürgün etmesinin de nedenlerini anlatır satır aralarında.

Dublinliler’de Joyce sonraki eserlerinde tartışacağı meseleleri ilk kez dile getirir, ele alacağı konuların işaretlerini verir, anlatım tekniğini ve dilini oluşturacak arayışlarını yansıtır. Dublinlilerin hayatlarından kesitler verir, ustaca gözlemlerle onların hayatlarındaki çıkmazlara işaret eder. Kentin taşıdığı tüm değerlerle insanı şıkıştırıp boğmasını, adeta yaşayan ölüler haline getirmesini anlatır.

Anlatıcı kendini bir labirentin içinde hissetmektedir. Din (katoliklik protestanlık çatışması), politika (İrlanda İngiltere çatışması, milliyetçilik) aile (babanın baskıları ve belirleyici olma arzusu), kurumlar (okul ve kilisenin kişiliği belirleyen eğitim yapıları) bu labirentin çeşitli köşelerini oluşturur. Dublin de tüm bu olguları içinde barındıran kenttir. Dublin bu özellikleriyle, Kıta Avrupası ile karşılaştırıldığında taşradır. Eğer genç adam sanatçı olmak istiyorsa bu labirenti terk etmelidir.

Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi

Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi (2011, çev. Murat Belge, İletişim yay.), Dublin’le simgelenen labirentin içinde doğup büyüyen ve nerede, hangi koşullarda yaşadığının bilincine vardıkça kaçma, gitme arzusu güçlenen bir gencin romanı.

Yarı otobiyografik olarak değerlendirilen bu romanda Joyce, kahramanı Stephen Dedalus'un ilk gençlik çağlarını anlatıyor. Dublinliler’de ayrıntılı portresi çizilen Dublin’de büyüyen bir genç Stephen. Yavaş yavaş içinde bulunduğu labirentin bilincine varıyor. Kendi yarattığı imgesel dünya ile gerçekliğin uyuşmadığını anlıyor. Bu gerçeklikle hesaplaşmadan sanatçı olamayacaktır. “Ben neyim, neredeyim?” diye sormaya başlıyor ve bir varlık, varoluş sorununa ulaşıyor. Aile-Dublin-İrlanda (Dil, din, milliyetçilik) labirentinin temelinde “inanç” kavramı vardır ve onunla hesaplaşmadan bu labirentten çıkamayacağını anlar. Bu hesaplaşmayı dini inancını terk ederek tamamlar. Bu terk evini, ailesini, kentini ve ülkesini terk etmesini de gerektirecektir. Çünkü o labirentte kaldığı müddetçe tekrar aynı düşünce yapısına, dini inancına dönmesi kaçınılmazdır.

Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi sadece işlediği konu ile değil anlatım biçimi ile de önemlidir. Bilinçakışı tekniğinin ustalıkla uygulandığı ilk romanlardandır. Bazı eleştirmenler onun bir Bildungs (gelişim) roman olduğunu söylerler. Bu tür romanlarda kahramanlarının ergenlikten gençliğe geçiş dönemlerinde yaşadıkları psikolojik ve ahlaki değişimleri, toplumla ve aileleri ile yaşadıkları çatışmalar, çelişkiler anlatılır. Roman kahramanı bu çatışmalar içinde yavaş yavaş olgunlaşır. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nde de benzer bir gelişimi görürüz.

Joyce, roman kahramanının adından başlayarak gizli ve açık birçok gönderme yaparak yapıtını kurar. Stephen Dedalus, adını ilk Hıristiyan şehit Aziz Stephen’den soyadını da Yunan mitolojisinde anlatılan ve bilinen ilk heykeltraş olan Daedalus’dan (Daidalos) almış. Aziz Stephen, dini bir çatışmada şehit olmuştur. Stephen Dedalus da bir dini çatışma içindedir. Daidalos, kendi inşa ettiği labirentin içinde kısılıp kalmıştır. Labirentten çıkmak için kendine ve oğlu İkaros’a balmumundan kanatlar yapar. Uçmanın cazibesine kapılan İkaros güneşe yaklaştıkça balmumundan kanatları erir. Stephen Dedalus da soyadını aldığı Daidalos gibi labirentinden, İrlanda’dan kurtulup özgür bir sanatçı olmak istemektedir.

Murat Belge, Sonsöz’de Joyce’un geliştirdiği estetik kuramını romanda kullanmakla kalmadığını, kahramanı Stephen’in ağzından anlattığını da belirtiyor. Aristoteles ve Akhinalı Toma’dan kaynaklanan bu estetik kurama göre “Sanat duyularla algılanabilen ve akıl tarafından kavranabilen maddenin estetik bir amaçla, yani güzellik yaratmak üzere, insanca kullanılmasıdır. (...) Geçici değil kalımlı olanı vermeli, basit içgüdülere değil, düşünce ve aklî kavrayışa yol açmalıdır.”

Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi konusuyla, tarıştığı meselelerle, yapısıyla, anlatımıyla, diliyle modern edebiyatın başyapıtlarından, bir klasik olarak tekrar tekrar okunmayı, tartışmayı gerektiren bir eser.

24.03.2011

Etiketler: ,


Pazartesi, Mayıs 09, 2011

 

Bitmeyen Yolculuk


30 yıldır sürmekte olan Devrimci Yol davasının bir numaralı sanığı Oğuzhan Müftüoğlu’nun anıları yayınlandı. Bitmeyen Yolculuk da (Şubat 2011, Ayrıntı yay.) söyleşi tarzında yazılmış. Aynı gelenekten gelen gazeteci Adnan Bostancıoğlu sormuş, Oğuzhan Müftüoğlu cevaplamış.

Oğuzhan Müftüoğlu 1944 doğumlu. 60'lı yıllarda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisiyken devrimci eylemlere katılmış. Mahir Çayan önderliğindeki THKP-C’de mücadele etmiş. 12 Mart 1971 Darbesinde yakalanmış. 1974 affıyla birlikte tahliye edildikten sonra devrimci eylemlerini sürdürmüş. 70'li yıllarda önce Devrimci Gençlik, ardından Devrimci Yol hareketinin kurulmasında öncülük etmiş. 12 Eylül'de yakalanmış, işkence görmüş. 11 yıl cezaevinde kaldıktan sonra 1991'de tahliye olmuş. Özgürlük ve Dayanışma Partisi'nin (ÖDP) ve Birgün gazetesinin kurucularından. Halen siyasi faliyetlerini sürdürüyor.

Oğuzhan Müftüoğlu, niçin anlatmak gereği duyduğunu şöyle izah ediyor; “Bizim yaşadığımız dönem, 1960'lardan 2000'li yıllara kadar uzanan bir süre. 40 küsur yıl. Bu süre boyunca benim yaşadıklarım, tanık olduklarım, birinci dereceden sorumlu olduğum olaylar sadece bana ait şeyler değil. Bu dönem hem ülke açısından hem de devrimci mücadele açısından önemli bir dönem. (...) Ben kendi adıma bir anı kitabı yazmayı düşünmüyorum; ama yaşadığım veya tanığı olduğum şeylerin, bir şekilde yazılı hale getirilmesinin gerekli olduğunu da kabul ediyorum. Belki böyle bir söyleşiyle bu ihtiyacı bir ölçüde karşılayabiliriz diye düşünüyorum.”

Kitabın arka kapağında bu sözleri okuyunca hemen satın aldım. Çünkü, 68 ve 78 devrimci hareketlerinde çok önemli yerlerde, görevlerde bulunmuş, liderlik etmiş biri ilk kez döneme ilişkin anılarını anlatıyordu. 68 Kuşağı’nın özellikle lider kadrosu hayat hikâyelerini de, yaşadıklarını da anlatmak konusunda son derece isteksizdir, dostane sohbetlerde bile ayrıntılara girmez kişisel anılarla, daha çok hapishane yıllarında yaşadıklarıyla yetinirler. Hele halen siyasi mücadele içinde bulunan birinin anılarını anlattığı görülmüş şey değildir. Nadir örneklerde de amaç geçmişle yüzleşme, hesaplaşma değil, geçmişi anlatarak bugünkü siyasi faaliyet içinde kazanımlar elde etmektir.

Oğuzhan Müftüoğlu’nun anlatımından bu niyetleri aşmış olduğunu anlıyoruz, ama bazı önemli eksiklerin, anlatılmadan geçilenlerin olduğunu da fark ediyoruz. Müftüoğlu’nun anlatacağım deyip de neden tamamen anlatmadığının nedenini merak ediyorum. Bunda şimdiki konumunun etkisi var sanıyorum. Adnan Bostancıoğlu da ortaya çıkan söyleşiden hoşnut olmamış olmalı ki kitabın önsözünde “Siyasi hayatını doğrudan ilgilendirmediği sürece özel hayatına ilişkin sorulara pek sıcak bakmadı. (...) Söyleşinin bazı bölümlerinin yayınlanmasını istemedi. (...) 1991 sonrasını kısa tutmak istedi” diye yazmak gereği duymuş.

Müftüoğlu, yine de birçok ilginç, okumaya değer şey anlatmış. Onurlu, alnı ak bir devrimci portresi çıkmış. Lider konumunda birinin bakışıyla devrimci mücadelenin nasıl göründüğünün yanında özellikle 68 ve 78 devrimci hareketlerinin neden başarıya ulaşamadığı, 12 Eylül sonrasında devrimci hareketin neden ivme kazanamadığı gibi merak ettiğimiz konularda birinci elden bilgi sahibi olmamızı sağlamış. Ama, o günleri yaşamamış bir genç bu söyleşiyi okuduğunda kafasında nasıl bir devrimci mücadele canlanır, bu ne kadar gerçeğe uygun olur merak etmemek elde değil. Müftüoğlu’ndan da, o dönemi yaşamış diğer devrimcilerden de her şey unutulmadan, Melek Ulagay ve Oya Baydar’ın yaptığı içten söyleşi benzeri açık yürekli anlatımları bekliyoruz. Kaleme alınacak her biyografi, her anı geçmişi daha iyi anlamamıza günümüzü daha iyi analiz etmemize önemli katkılarda bulunacak.

17.03.2011

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?