Cuma, Temmuz 29, 2016

 

8500 yıllık bir şehrin tarihi

İstanbul, ansiklopedisi olan nadir kentlerden. İstanbul’un yanında Londra, New York ve Chibago kentleri için ansiklopedi çalışması yapıldığı biliniyor. Son yıllarda şehir ansiklopedilerinin arttığı, kapsamlı şehir tarihlerinin yazılmaya başlandığı görülüyor. Üstelik İstanbul’un bir değil birden çok ansiklopedisi var. Bunlardan en bilineni, üzerinde en çok konuşulanı Reşat Ekrem Koçu’nun 1940’larda başlayıp 1975’de ölümüne kadar sürdürdüğü ve 11. Cildinde 175. Fasikülünde “Gökçınar” maddesinde kalan çalışması. Ben, İBB Kültür A.Ş’nin bu ansiklopediyi kaldığı yerden tamamlayarak yeniden yayımlamasını bekliyordum. Bu yönde uzun süre oldukça çaba gösterildiğini ama ansiklopedinin Reşat Ekrem Koçu dışında birçok yazarı daha olduğu ve bunların tamamını bulup telif haklarının alınmasının mümkün olmadığını da duymuştum. Bu girişimlerden sonuç alınamayınca anlaşılan daha farklı ama aynı amaca hizmet edecek bir proje gerçekleştirilmiş.   
 “Antik Çağ’dan 21. Yüzyıla Büyük İstanbul Tarihi” İstanbul tarihini, İstanbul’un Antik Çağ’daki ilk yerleşimlerden günümüze kadar “şehir” oluşunu merkeze alarak anlatmayı amaçlıyor.
Eser, alanlarında uzman 270 akademisyenin 363 makalesinden oluşuyor. Adına uygun olarak İstanbul’un tüm tarihi dönemlerini ele almak amacıyla yola çıkılmış. Tematik bir anlayışla hareket edilmiş. Konular makaleler halinde yazılmış. Ana makalelerde yeterince üzerinde durulamayan konuların daha iyi anlaşılmasını sağlayacak detaylar ise çerçeve ve derkenar yazılar ile derinlikli olarak incelenmiş. İşlenen konuları destekleyecek nitelikte harita, gravür, minyatür, resim, fotoğraf ve arşiv malzemelerinden oluşan görsel materyal de kullanılmış. Tasarımını Bülent Erkmen yapmış. Kağıdı ve baskısına da özenilmiş. 10 ciltte 5320 sayfalık kalıcı, her zaman başvurulabilecek bir eser ortaya çıkmış. Dev bir çalışma. Yapısına bakarsak “ansiklopedi” olarak da tanımlamak mümkün.
Yazarlarının arasında Hail İnalcık, İlber Ortaylı, İlhan Tekeli, Afife Batur, Murat Belge, İnci Enginün, İskender Pala, Haluk Dursun, Erhan Afyoncu, Beşir Ayvazoğlu, Semavi Eyice gibi alanında tanınmış isimlerin yanısıra İstanbul üzerine çalışmalar yapmış yabancı yazar ve akademisyenler de var.  
İBB Kültür A.Ş. ve İSAM işbirliğiyle gerçekleştirilen “Antik Çağ’dan 21. Yüzyıla Büyük İstanbul Tarihi”nin yöneticisi M. Akif Aydın, Editörü Coşkun Yılmaz. Ayrıca her bölümün de editörleri var. Şehrin kimliğini belirleyen ve tarihi akışında dönüm noktasını oluşturan üç dönem, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri esas alınmış. Bölümler şunlar; “Dünya Ölçeğinde İstanbul”, “Topografya ve Yerleşim”, “Siyaset ve Yönetim”, “Demografi”, “Toplum”, “Din”, “İktisat”, “Ulaşım ve Haberleşme”, “Edebiyat, Kültür ve Sanat”,”Mimari”, “Eğitim, Bilim ve Teknoloji” ve söyleşilerden oluşan “Hafızalarda İstanbul”. Bu konular ele alınırken iki önemli çalışma da ortaya çıkmış. “İstanbul Kronolojisi” ve İstanbul’a dair çalışmaların bibliyografyası. Bu iki çalışmanın da alanlarında ilk olduğu belirtiliyor.  
Büyük İstanbul Tarihi” oldukça kapsamlı bir çalışma. Şimdiye kadar yazılmış en kapsamlı İstanbul tarihi olduğu belirtiliyor. Belki de Dünya kentleri üzerine yapılmış çalışmaların da en genişlerindendir. Bir oturuşta okunabilecek bir eser değil. Bir başvuru kaynağı. Kuşkusuz İstanbul’la ilgili tüm okurları hedefliyor ama alanındaki çalışmalara bilgi, yöntem ve içerik olarak yol göstermesi yanında, Türkiye’deki ve yurtdışındaki İstanbul derslerinde kullanılabilecek bir kaynak olabileceği de düşünülerek hazırlanmış. İngilizceye de çevriliyor.
 Büyük İstanbul Tarihi”ni okumaya kendi alanımdaki çalışmaları içeren 7. ciltten başladım. Hatice Aynur’un editörlüğünü yaptığı 7. cilt “Edebiyat, Kültür ve Sanat” başlığını taşıyor. “Müzik ve Kültürü”, “Edebiyat İstanbul’un Dilleri”, “İstanbul’da Edebiyat”, “İstanbul’un Folklorik Edebiyat”, “Başka Dillerde İstanbul”, “Görsel Sanatlar”, “Gösteri Sanatları”, “Okuma Yazma – Kitap Kültürü” başlıklı bölümlerde  64 makale yer alıyor.
   649 sayfada 64 makalede işlense de anlatmaya yetmeyecek kapsamda bir üst başlık “Edebiyat, Kültür ve Sanat”.  Çünkü İstanbul edebiyat, kültür ve sanatın başkenti olmakla kalmıyor bu alanlarda Türkiye’de yapılan üretim büyük bir oranda İstanbul’da gerçekleşiyor. Örneğin “İstanbul ve Sinema” konusunu yazmaya giriştiğinizde Türkiye’nin tüm sinema tarihini ele almak durumundasınız. Bu nedenle görseller dahil ortalama yirmi sayfalık makalelerde ancak geniş kapsamlı bir ansiklopedi maddesi yazmak mümkündür. Yaklaşımın da bu yönde olması daha uygun görünüyor. Ama her makalenin bu yaklaşımla yazılmadığını, alanını tamamen kapsayamadığını, akademisyenlerce üzerinde pek çalışılmadığı için genellikle Cumhuriyet dönemine ilişkin bölümlerin zayıf kaldığını belirtmeliyim. Bazı makaleler alanını kapsamak bir yana oldukça spesifik kalmış. Bir de hiç değinilmeyenler var ki bu daha önemli bir sorun. Örneğin “Okuma Yazma – Kitap Kültürü” bölümüne “İstanbul’da Kitap Ticareti” başlığını dahil etmek doğru bir karar ama konuyu sahaflık ekseninde ele almak kitapçılığa oldukça az, yayıncılığa hiç değinmemek önemli bir eksik. Bu bölümde yer alan dokuz makale ve çerçeve yazının dördü kütüphanelere ayrılırken yayıncılıkla ilgili bir makale bile yazdırılmaması izaha muhtaç.       
Hatice Aynur da giriş yazısında belirtmiş, kronolojik ve tematik olarak bütün dönemleri ve çeşitliliği yansıtmak amaçlansa da bunu her konu ya da makalede sağlamak “zor ve hatta imkansız bir uğraş”. Bir bilgi ve kaynak birikimi yok, ele alınan konuları farklı bakış açılarıyla değerlendirecek uzman sayısı kısıtlı. Büyük İstanbul Tarihi” gibi çalışmalar yapıldıkça, bu çalışmalar aynı kapsamda mimarlık, müzik ya da edebiyat gibi tek tek özel alanlara yöneldikçe bu eksik giderilecektir.
“Antik Çağ’dan 21. Yüzyıla Büyük İstanbul Tarihi” büyük emek verilmiş, alanında bir ilk olarak nitelendirilebilecek iyi bir çalışma. Sadece meraklılarına, uzmanlarına değil her okura önerilecek, her evde, kütüphanede bulunması gereken bir eser.   
27.07.2016   

Etiketler:


 

Bibliyoterapi’ye ihtiyacımız var



15 Temmuz gecesi büyük bir kâbus yaşadık. 173’ü sivil 240 şehit... Darbe girişimi ülkede derin ve kolay onarılamayacağı anlaşılan bir yara açtı. On günden fazladır televizyonlarda, gazetelerde, internette ve özellikle sosyal medyada bu kâbus konuşulup tarışılıyor. Darbe girişimi sırasında yaşananlar tüm ayrıntıları ile anlatılıyor. Görüntüler görüntülere eklenip belleklere kazınıyor.
Son bir yıldır zaten terörist saldırılarla, canlı bomba saldırıları ile hemen her gün sarsılıyorduk. Daha Atatürk Havalimanı Saldırısı’nı hazmedemeden, Nice Saldırısı’nı hiç konuşup düşünemeden geldi darbe girişimi. Ölümler... ölümler... ölümler...
Ruhumuz sıkılıyor, bunalıyor, kendimizi çaresiz hissediyoruz. Kaçıp kurtulmak, bir yerlere sığınmak istiyoruz.
Bibliyoterapi kitapla tedavi anlamına geliyormuş. Doğan Hızlan’ın geçen hafta yayımlanan “Sığınağımız Edebiyat” (20.07.2016) başlıklı yazısından öğreniyorum. Doğan Bey Sabit Fikir’in “Edebiyatın İyileştirici Gücü” başlıklı dosyasına (Temmuz 2016) atıfta bulunuyor.
“Kitaplar, yüzyıllar boyunca birçok insanın hayatında terapist rolü üstlendi” diye söze başlıyor Tuğçe Isıyel dergideki yazısına. Antik Yunan şehri Teb’deki bir kütüphanenin kapısının üzerinde “İnsan Ruhunun İyileştiği Yer” yazıyormuş. Bu cümle aynı zamanda kütüphanelerin ilk sloganı olarak da biliniyor. Dünyanın bilinen ilk hastaneleri Asklepionlar’da  kütüphaneler bulunuyormuş. İlk psikiyatri hastanesi Bergama Asklepion’unda da kütüphane varmış.
Tuğçe Isıyel yazısında kaynak vermemiş ama internetten bile bu konuda birçok kaynağa ulaşmak mümkün. Örneğin Müge Yılmaz’ın “Bilgi İle İyileşme: Bibliyoterapi” (Türk Kütüphaneciliği s.28, 2014) Isıyel’e de kaynaklık ettiği anlaşılan önemli bir çalışma.
Kitap okumanın bir terapi olarak benimsenmesi 1800’lerde ABD’li psikiyatrist Benjamin Rush’ın önermesi ile olmuş. 1853’de Dr. John Minson Galt “akıl ve ruh hastaları için” okumanın sağladığı beş faydayı listelemiş. Kızılhaç I. Dünya Savaşı’nda askeri hastanelerde kütüphaneler kurmuş. “Bibliyoterapi” terimini ilk kez 1916’da rahip Samuel Crother kullanmış. 1930’larda kütüphaneciler insanın üzerinde iyileştirici etkisi olan kitapları listelemeye başlamışlar. Daha sonra da terapistler “doğru zamanda, doğru bireyle, doğru kitabı buluşturma”ya yani bibliyoterapiye başlamışlar. Bibliyoterapi kütüphane hizmetlerinin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmiş. Bibliyoterapi eğitimde de kullanılmaya başlanmış. Rehber öğretmenler de bu amaçla kitap listeleri oluşturmuşlar.
Burada en önemli soru “Hangi kitabı okumalıyım?” Tuğçe Isıyel yazısında içinde Genç Werther’in Acıları, Anna Karenina, Madam Bovary, Mrs. Dalloway gibi kitapların yer aldığı bir listeden söz ediyor. Listede Mohsin Hamid’in “Gönülsüz Köktendinci” kitabı da var. Amaç roman kahramanlarıyla özdeşleşip hayal dünyasını geliştirmek. Zamanında binlerce kişiyi intihar ettiren Werther gibi diğer kitaplar da özdeşleşmek için önerilebilecek gibi gelmedi bana. Ama Mohsin Hamid’in tüm Dünya’da olay yaratan ve Türkçe’de de yayımlanan (Pegasus yay.) “Gönülsüz Köktendinci”sini okuyarak ancak bir kişinin neden canlı bomba olduğunu anlayabiliriz sanırım. Bunun nasıl bir olumlu etkisi olacak bilemiyorum.
Herkesin kendi ruh haline göre doğru zamanda doğru kitabı seçmesi bibliyoterapinin kuralı olduğuna göre en iyisi kitabımızı kendimiz seçmek olsa gerek... Bu zor zamanlarda edebiyatın iyileştirici gücüne sığınmak, bir kaç saatliğine de olsa dünya gailesinden uzaklaşmak çok gerekli bir şey...  
27.07.2016



Cuma, Temmuz 22, 2016

 

“Jaklin onun gerçek adı değil”



“Soyut resimler gibiydi Jaklin. Uydurmak isteyene mana doluydu, gönlü olmayan içinse deli saçmasıydı” cümleleri Ece Erdoğuş’un romanı “Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz?”in anafikrini oluşturuyor. Kitabın arka kapağına da alıntılanan cümlelerin devamının okursanız nasıl bir kahramanla karşılaşacağınızı daha iyi anlıyosunuz. “Şimdi, tam tamına otuz yaşındayken komodinin gözünde uzun zamandır kullanmadığı bir jilet gizliydi ve kolundaki yara izlerinin üzerinde kocaman, uçuk pembe bir opium çiçeğiyle dalları çiziliydi. Jaklin, Bahariye Caddesi’nin kalabalığında, garsonluk yaptığı bara doğru adımlarını peş peşe dizerken bir roman kahramanı olacağından henüz habersizdi.”
İsminin gerçek olmaması onun hayatında birçok şeyin gerçek olmamasının işareti gibi. Doğduğunda verilen adı beğenmemiş, kendi ismini kendisi seçmiş. Kendi ismini seçtiği gibi kendine bir yaşam öyküsü de uydurmuş. Bu yaşam öyküsüne de gerçek olmayan birçok anılar, hikayeler eklemiş. Hayal etmeyi ve uydurmayı seviyor. Uydurduğu bu hikayelerin birbiri ile çelişmesine aldırmıyor. Yeter ki hikaye olsun, boşluk kalmasın.
Daha romanın başında kahramanını böyle anlatıyor yazar. Jale’yken sıradan, normal bir yaşamı olmuş. Diğer insanlara benzer şeyler yaşamış, özel okullara gidemediği için normal okullarda okumuş, liseyi bitirmiş. Üniversitede, Türk dili ve Edebiyatı bölümünde okurken okulu yarıda bırakmış. Yaşamındaki boşluğu doldurmak için acıyı tanımak istemiş. Evdeki en keskin bıçakla kollarında bacaklarında yaralar açmış. Sonra jileti denemiş.Bunu fark eden annesi de onu eşşek sudan gelinceye kadar dövmüş.  
Bir barda çalışıyor. Kötü barlarda uyduruk gruplarla çalan baterist sevgilisi ile yaşıyor. Jaklin ne kadar hareketli ve karmaşıksa Ringo da aksine sessiz sakin. Ağzından hemen hiç laf çıkmıyor. Yani birbirlerini tamamlıyorlar.
Jaklin kendini yalnız hissediyor. Can sıkıntısı ve boşluk içini sarmış. Bol bol düşünüyor. İnsanlara, yaşananlara, ilişkilere, her şeye kızıyor öfkeleniyor. Herkesin hikayesinin ufak farklarla birbirinin aynısı olması kızgınlığını iyice artırıyor. İnsanlardan nefret ediyor. O hem giyinişi ve görünüşü ile hem de hikayeleriyle herkesten farklı olmak istiyor.
Yaşadıklarının ya da yaşadım diye uydurduklarının çok ilginç olduğunu düşünüyor. Oturup bir yazabilse milyonlarca satacak, onlarca dile çevrilecek ve hemen Nobel’i alacak. Ama yazamıyor. En iyisi yazdırmak. Onu en iyi Beckett anlatabilir ama ne yazık ki o da çoktan ölmüş.
Ve bir gün barda bir yazarla karşılaşıyor. Bara düzenli olarak gelen Kadıköy Kadıköy Gazetesi’nde İzzet Aysan Roman Ödülü’nü ilk romanı ile kazandığını okuduğu, “plaketi tutan uzun ince parmaklarına ve sapsarı yılışık gülümsemesine bela okumuş, küfür etmiş” olduğu yazar karşısındadır. Bira servisi yaparken yazara iltifatlarla etmeye, yazdıklarını hiç okumamış olmasına rağmen övgü dolu sözler etmeye başlıyor.
Çetin bu iltifatları önce şüpheyle karşılasa da ödüllü olsa da ilk kitabıyla tanınmamış bir yazar olarak yaşamında ilk kez böyle sözler duyduğu için gururu okşanıyor, hoşuna gidiyor.
“Yazılsa hayatım roman olur” diye düşünen bir okur ve uyduruk da olsa bir ödül almış, kitabı yayımlanmış bir yazar biraraya gelince ne olur? Okur anlatır yazar kaleme alır ve ortaya bir roman çıkar.
Bu aslında pek rastlanan bir durum değil. Gerekli koşulların sağlanması gerekiyor. Öncelikle de yazarın ikna olması, okurun hayatını roman olarak yazmayı istemesi gerek. Jaklin bunun güzellikle olmayacağını anlayınca Çetin’in ikinci kez bara gelişinde birasına ilaç katıyor. Sonra da alıp evine götürüyor.
Çetin bir sandalyeye sıkıca bağlı, ağzı bantlanmış olarak kendine geliyor. Bu durumdan kurtulması için yapması gereken de Jaklin’in anlattıklarını roman olarak yazmasıdır. Kurtulamayacağını anlayınca bir süre sonra razı oluyor ve yazmaya başlıyor.
Ercan y Yılmaz’ın “Sahir”inde de yazar benzer bir durumda buluyordu kendini. Ama orada okurlar bizi neden yazdın, niye rezil ettin diye hesap sormak amacıyla yazarı sandalyeye bağlamışlardı. Böylece bu yılın sandalyeye yazar bağlı ikinci romanını okumuş oluyoruz. Neyse ki birbirlerinden oldukça farklı, benzerliği olmayan romanlar...
Ece Erdoğuş “Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz?”de (Haziran 2016, İletişim yay.) hayatım roman diyen okurla yazarını biraraya getirirken farklı boyutlara uzanmış. Adı dahil her şeyi yalan (ya da uydurma) olan kahramanı Jaklin’i anlatarak insanın ne zaman gerçeklik duygusunu yitirdiğini, delirme aşamasına geldiğini anlatıyor. Jaklin içinde birikenleri anlatarak, yazdırıp paylaşarak hem kendini tanıyacağını hem de rahatlacağını, boşluk ve yalnızlık duygusundan kurtulacağını umuyor. Diğer yandan Çetin de bir alem. Aslında onun da adı dahil her şeyi uydurma ve sahte. Hayatta hiçbir şeyde başarılı olamamış bir genç. Biraz da özentiyle yazar olmaya soyunmuş. İsmini beğenmemiş takma isim bulmuş. Özendiği yazarlar gibi yaşamaya, davranmaya çalışıp bir yazar karikatürü haline gelmiş. Kendi parasıyla da olsa kitabını yayınlatmış, bir ödül almış ama anne babası dahil hiç kimseyi yazar olduğuna inandıramamış. Bir okur tarafından kaçırılıp zorla yaşam öyküsünün roman olarak yazdırıldığına bile inanmıyor kimse.  
Çetin’in yazarlık macerasını anlatırken yazar yayıncı ilişkilerine, yazar olmaya özenen birinin başına neler geleceğine değiniyor ve tabii mizahi bir dille eleştiriyor Ece Erdoğuş.
Çetin başka türlü kurtulamayacağını anlayınca Jaklin’in anlattıklarını yazmaya başlıyor. Çetin’in kafasında bir yazar imajı ve bir roman klişesi var. O klişeye uygun olarak duyduklarını eklemeler yaparak, süslü cümleler, abartılı benzetmeler ve bol bol abartılı deyim ve imgeyle kaleme alıyor. Çünkü Jaklin’in anlattıkları kardeşini öldürme, ev yakma, akıl hastanesinde büyütülme gibi garip ve ilginç şeyler olmasına rağmen dinlediklerinin kafasındaki roman formatına uymadığını, okurun ilgisini çekmeyeceğini düşünüyor. Böylelikle yaşanmış ya da hayal edilmiş bir öykünün yazıya geçirilirken nasıl değişeceğini de örneklemiş oluyor. Anlatılandan çok farklı bir şey ortaya çıkıyor. Çetin’in yazdığı Jaklin’in düşlediği roman değildir. 
“Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz?” delilikle normallik, gerçeklikle hayal, yaşamla kurmaca gibi çelişkileri akıcı bir dille, mizah ve ironiyi kullanarak anlatan bir roman. İnsan ilişkilerine, kent yaşamına, orta sınıfın “normallik” dayatmalarına da eleştiriler getirmeyi ihmal etmiyor.
22.07.16


Perşembe, Temmuz 21, 2016

 

Tank sesiyle uyandıktan sonra...



36 yıl olmuş... 12 Eylül’ün ertesi sabahına tank sesiyle uyanmıştık. Sabaha karşı dörttü.
Ankara Küçükesat’ta oturuyorduk. Dörtyol meydanına bir tank, birkaç asker vardı. Ülkenin tek televizyon kanalı TRT’de darbecilerin başı Kenan Evren bildiri okuyordu. Emir ve komuta zinciri içinde ülke yönetimine el koyduk, diyordu. Kenan Evren Genel Kurmay Başkanı’ydı. Yanında da kara, deniz, hava ve jandarma kuvvet komutanları vardı.
36 yıl sonra uykusuz geçen bir gecenin sonuna doğru, yine sabah dörtte alçak uçuş yapan jetlerin bomba atıyorlar düşüncesi yaratan sesiyle yataklarımızdan fırladık. Ülkenin genç nüfusu kuşkusuz 12 Eylül’ü, darbeden sonra yaşananları hatırlamıyordu. 15 Temmuz gecesi Meclis’in bombalanmasına kadar varan bir darbenin ertesinde neler yaşanacağını da tahayyül edemiyordu. En yaşlısı otuzlarında olan gençlerin bir bölümü için biz yersiz bir telaş ve korku içindeydik. “En kötü demokrasi, en iyi darbeden daha iyidir” sözünü de pek anlamlı bulmuyorlardı. Kafalarında “Belki daha iyi olur...” diye bir düşünce dolanıyordu. İlerleyen saatler ve günlerde bu düşünce ifade edilmeye, sosyal medyada konu olmaya da başladı.
12 Eylül’ün ertesi sabahında önce halkı sevinç kaplamıştı. Gazetelerin darbeyi destekleyen, olumlayan manşetlerinin de etkisi ile de iyimserlik dalgası yayıldı. Ne de olsa askerin yönetime koyması ilk değildi. Asker sevinçle alkışlandı, tankların üstündeki mehmetçiğe çiçekler sunuldu. Sevinçlerinin kursaklarında kalacağını tabii ki bilmiyorlardı.  
12 Eylül 1980 darbesinden sonra ne oldu? TBMM kapatıldı, anayasa ortadan kaldırıldı, siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve mallarına el konuldu. 650 bin kişi gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi.  Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı.
71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden ve 98 bin 404 kişi 'örgüt üyesi olmak' suçundan yargılandı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. 30 bin kişi 'sakıncalı' olduğu için işten atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi 'siyasi mülteci' olarak yurtdışına gitti.
300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 171 kişinin 'işkenceden öldüğü' belgelendi.
937 film, 20 bin kitap ve dergi 'sakıncalı' bulunduğu için yasaklandı. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi. 300 gazeteci saldırıya uğradı. 3 gazeteci silahla öldürüldü. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi. 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 14 kişi açlık grevinde öldü.
16 kişi 'kaçarken' vuruldu. 95 kişi 'çatışmada' öldü. 73 kişiye 'doğal ölüm raporu' verildi. 43 kişinin 'intihar ettiği' bildirildi. (Cumhuriyet, 12.09.2000)
Bu bilgilere internet üzerinden kolayca ulaşmak mümkün. Ama anlaşılıyor ki internetle yatıp internetle kalkan genç kuşak “12 Eylül’den sonra ne oldu?” diye hiç merak etmemiş. Üniversitelerde akademisyen düzeyinde olanların, hatta tarih okutanların bile bilgisiz ve meraksız oldukları, okumadan ve araştırmadan fikir yürüttükleri görülüyor. Oysa sadece Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananları bilseler “En kötü demokrasi, en iyi darbeden daha iyidir” sözünün doğruluğuna hak verecek ve “Belki daha iyi olur...” diye düşünmeyecekler.
Ezgi Atabilen’in dünkü kültür sayfasındaki “Hafıza Tazeleyecek Darbe Okumaları” başlıklı yazısında adlarını verdiğini kitaplardan birini bile okumak darbelerde hayır olmadığını anlamamıza yetecektir. 
20.07.2016

Cuma, Temmuz 15, 2016

 

“Yaşamamız raslantı, ölmemiz kesin”



Yakılarak yok edilmeye çalışılmış bir kitap... “Çöküş ve ahlaki çürümeye karşı, devlet ve ailede namus ve disiplin için; Heinrich Mann, Ernst Glaeser ve Erich Kästner´in yazdıklarını ateşe veriyorum” sözleriyle 10 Mayıs 1933’de Berlin Opera Meydanı’nda yakılmış. 
Erich Kästner çocuk romanları klasikleşmiş, halen tüm Dünya’da ve Türkiye’de on binlerce okura ulaşan bir yazar. 1899’da Dresden de doğmuş. Birinci Dünya Savaşı sırasında kalp hastası olarak tamamladığı askerliğinin ardından Leipzig Üniversitesi’nde Alman dili ve edebiyatı, tarih, felsefe ve tiyatro tarihi okumuş. Gazetecilik, tiyatro eleştirmenliği, senaristlik yapmış. 1928’de yazdığı “Herz auf Taille” isimli şiir kitabı ve 1929’da yayımlanan “Emil und die Detektive” isimli çocuk kitabı Dünyaca meşhur olmasını sağlamış. “Bok Yoluna Gitmek” (Der Gang vor die Hunde) başyapıtı sayılıyor.
Roman 1931’de “Fabian. Bir Ahlakçının Hikâyesi” adıyla basılmış. Çünkü adından başlayarak yayıncısının kitap hakkında birçok çekincesi varmış. Kitabı “apaçık erotik ve aşırı sert” bulmuş. İçeriğinde erotik bulunan bölümler ve siyasi açıdan sorun yaratacak bölümler çıkartılmış.
Bu redaksiyon işleminin “sansür” olduğu düşünülüyor. Ben bunun yanlış bir tanımlama olduğu kanısındayım. Çünkü yazarının onayı ile yapılan bir işlem. “Otosansür” diye nitelendirilebilir. Sansürden söz edilebilmesi için yayından önce devlet ya da başka bir otorite tarafından denetimden geçirilmiş olması ve o denetim sonucunda isminin değişip, bazı bölümlerinin çıkartılmış olması gerek.
Yayıncı yaklaşmakta olan faşizm tehlikesinin farkında, kitap olduğu gibi yayımlanırsa yasaklama, yargılanma, hapis, yayınevinin kapatılması gibi bir dizi bela başlarına gelebilir. O nedenle yazarın onayı ile kitabın adını değiştiriyor, bazı bölümlerini çıkartıyor editör ama sonuç değişmiyor. İki yıl kadar sonra kitap törenle yakılıyor. Kästner‘i Gestapo sorguluyor. Tutuklanıp toplama kamplarında kaybolmaması şanslı biri olduğunu gösteriyor. Yazmasının yasaklanması ile süreç sonuçlanıyor. Kitabın ilk yayıncısını “sansürcü” diye eleştirenler bile eğer roman Kästner‘in istediği gibi orijinal adıyla ve özgün hali ile yayımlansaydı kitabın, yazarın ve yayıncısının başına neler gelebileceğini tahmin edemediklerini belirtiyorlar.             
Erich Kästner‘in bu ad değiştirmeden ve çıkartılan parçalardan çok şikayetçi olmadığı anlaşılıyor. Savaş sonrası yapılan baskılarda kitabın adı aynı kalmış ve Kästner küçük düzeltmeler yapmakla yetinmiş. Kitabın ilk haline döndürülmesi ve orijinal adını alması ancak 2013’teki baskısı ile mümkün olmuş.
Kitabın sonunda yer alan “Editörlük Notları” ve”Yayına Hazırlayanın Sönsözü” bir kitabın nasıl büyük bir emek ve dikkatle redakte edildiğinin ve o redaksiyon sırasında nasıl bir değişim geçirdiğinin görülmesi açısından önemli. Özellikle yayınevlerinde çalışanlara ve tabii yazarlara okumalarını öneririm. 
Bok Yoluna Gitmek” kadar sarsıcı olmasa da “Fabian. Bir Ahlakçının Hikâyesi” ismi de oldukça manidar ve rahatsız edici. Çünkü bir kısım okur ve eleştirmen kitabı “ahlaksız” buluyor. Bu durum Nazi Rejimi’nin çökmesinden, Savaşın bitmesinden sonra da değişmemiş. Kästner bu eleştirilere karşı hemen her yeni baskıya Sonsöz’ler eklemiş, kendini savunmuş ve kitabının adına uygun olarak “ahlakçı” olduğunu söylemiş. Bugün baktığımızda erotik bir yan bulmadığımız gibi pek fazla sert olduğunu da söyleyemeyiz. Sanırım dönemin aşırı katı ahlakçılığından kaynaklanan eleştiriler bunlar.  
“Büyük kentlerin eski halini anlatan bu kitap, bir fotoğraf albümü değil, bir yergi. Kitap olanları tarif etmek yerine abartıyor. Ahlakçı, çağa ayna yerine dev aynası tutmayı tercih ediyor. Meşru bir sanat aracı olarak karikatür, elinden gelenin en aşırısı” diye savunuyor 1946’daki baskının sonsöz’ünde kitabını Kästner.
Güncel gelişmeleri anlatmak, yaklaşan tehlikeyi haber vermek, insanları uyarmak amacıyla yazılmış, hemen basılmış bir kitap “Bok Yoluna Gitmek”. Adına uygun olarak insanlığın koşar adım gitmekte olduğu karanlığı, Nazizmi ve bu durumu yaratan politik ve ahlaki çöküşü eleştiriyor.
1930’ların Berlin’i. Romanın kahramanı Jakop Fabian 32 yaşında, Alman Edebiyatı eğitimini tamamlamış, bir sigara fabrikasında reklam yazarı olarak çalışan genç bir adamdır. Bir pansiyonda kalmaktadır. Maaşı aldığı eğitime göre düşük olsa da pek fazla sıkıntı çekmeden yaşamaktadır.
En yakın arkadaşı Stephan Labude varlıklı bir ailenin çocuğudur. Beş yıldır Lessing üzerine yazdığı doktorasını tamamlamaya çalışmaktadır. Fabian ve Labude günlerini cafelerde, barlarda ve kaberelerde geçirir, bohem çevrelerden kadınlarla arkadaşlık ederler. Fabian ve Labude’nin bu gezileri Almanya’nın 1930’daki ahlaki ve siyasi durumunu görmemizi sağlar. Toplum artan enflasyon ve siyasi istikrarsızlıkla değerlerini hızla yitirmektedir.
“Büyük işsizlik, ekonomik buhranı takip eden ruhsal depresyon, tereddüt nedir bilmeyen parti faliyetleri, kendini uyuşturma bağımlılığı, bunlar yaklaşan krizin fırtına öncesi işaretleriydi” diye anlatıyor durumu bir sonsöz’ünde Kästner.
Fabian, çok sevdiği annesinden uzak olduğu için kendini çok yalnız hisseden bir gençtir. Bu yalnızlığını bir aşk ile gidereceğini umar. Bir sanatçının atölyesinde tanıştığı genç artist adayı Cornelia Battenberg’e hemen tutulur. Cornelia’dan da aynı şekilde karşılık bulur. Birlikte yaşamaya başlarlar. Ama yaşam şartları bu mutluluğa izin vermeyecektir. Fabian işini kaybeder, Cornelia sinema kariyeri uğruna yaşlı bir yönetmenle yaşamaya başlar. Fabian durumu “Aşk ve meslek derslerinden çakmış insan adayıyım” diye açıklar.
Ekonomik olarak ondan çok iyi durumda olsa da Labude’nin hali de pek farklı değildir. Aynı evde yaşasalar da anne babası ile bir bağı kalmamıştır. Bir başka şehirde yaşayan ve evlenmeyi kurduğu sevgilisinin kendisini aldattığını öğrenmiştir. Doktorasının reddedildiği haberi de gelince artık yaşamanın anlamı kalmaz.
Erich Kästner “Bok Yoluna Gitmek”te (Haziran 2016, çev. Suzan Geridönmez, Sel yay.) ekonomik buhranın siyasi istikrarsızlık ve ahlaki çöküşle birlikte nasıl bir felakete yol açıp faşizmin yolunu açtığını günlük yaşamdan örneklerle anlatıyor. İnsanların yaklaşan felaketin farkına varmayıp hiçbir şey olmuyormuş gibi yaşamaları, kendilerini uyaranlara kızıp dışlamaları, ancak işsizlik ya da tutuklanma gibi kendi başlarına gelen olaylarla biraz uyanmalarını ama hiçbir tepki göstermemelerini açık bir dille anlatıyor. Hem işlediği konu, hen anlatımı ile okunması gereken iyi bir eser “Bok Yoluna Gitmek”.
15.07.16 

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?