Çarşamba, Kasım 23, 2016

 

Mehmet Müfit’i sessizce uğurladık



20 Kasım Pazar günü öğleye doğru geldi haberi. Oğlu Yunus Emre aramış. Orhan Alkaya Twitter’da paylaşmış: “İstanbul'un Ağır Sultanları'ndan şiir kardeşim Mehmet Müfit'i kaybettik. İkindide Şakirin Camiinden uğurluyoruz. Bilin!”
Arkadaşlarla telefonlaştık. Ölüm nedenini anlamaya çalıştık. İşten eve dönerken dolmuşta kalp krizi geçirdiği söyleniyordu. Mehmet Müfit  1952 doğumlu. 64 yaşındaydı.  
Karacaahmet Şakirin Camisi her zamankinin aksine kalabalık değil. Musalla taşlarında sadece iki tabut var. Bir yazar, bir şair, Taner Ay ve ben cenaze namazının başlamasını bekliyoruz. Müfit’în ailesi, antikacı, koleksiyoncu meslektaşları... Pek kalabalık değiliz, hiç kalabalık değiliz. Gözlerim Mehmet Müfit’i uğurlamaya gelmesini umduğum şairleri, dostları, okurları arıyor. Mutlaka geçerli sebepleri vardır diye düşünüyorum. Taner’le nedenler buluyoruz; hava güzel, İstanbul Kitap Fuarı, Kartal’da miting, Kadıköy’de derbi maçı var. En önemlisi müthiş bir trafik var. Yolda kalmışlardır, diyerek iyimser bakmaya çalışıyoruz.  
Mehmet Müfit’i uğurladıktan sonra araba beklerken Orhan Alkaya koşturarak geliyor. Trafiğe takılmış, ancak yetişmiş. Uzaktan Mehmet Müfit’in cenazesinin gidişini selamlıyoruz. “Sonra işte yaşlandık,” diyerek 30-35 yıl öncesinin anılarına uzanıyoruz.
Mehmet Müfit’le Konur Ertop’un yönettiği dönemde Varlık Dergisi’nde tanıştım. Yıl 1982 miydi? Müfit dost canlısı bir arkadaşımızdı. Beni hemen o zamanlar İstanbul Üniversitesi’nde doktorasını yapan Tuğrul Tanyol’la, öykücü arkadaşımız Cengiz Öndersever’le tanıştırdı. Felsefe okuyan Cengiz’in vasıtası ile Oktay Taftalı ve Osman Konuk’la tanıştık. Gruba Adnan Özer dahil oldu. Haydar Ergülen, Ali Günvar, Bahadır Bayrıl, Hüseyin Öncü, Levent Erseven, Taner Ay...
Bu kadar şair ve yazar biraraya gelince dergi çıkartılır. Üç Çiçek çıktı. Üç Çiçek Yayınları zaten kurulmuştu. Mehmet Müfit’in ilk kitabı “İstanbul’un Ağır Sultanları” da 1984’de Üç Çiçek’ten çıktı. Hem şiirdeki sesi, hem de işlediği temalar ve konularıyla farklı ve kendine hastı. Sokaktaki yaşamın tüm yanlarıyla fotoğrafını çekiyordu Müfit. Bir yandan da şehrin görünmeyen yanını, yeraltındakileri, kabadayıları, kumarbazları, alkolikleri, esrarkeşleri kendine has argoları ile kendi ağızlarından ustaca anlatıyordu.
Üç Çiçek kapanınca, üç arkadaş, ben, Tuğrul Tanyol ve Mehmet Müfit Çizgi Yayınları’nı kurduk. Mehmet Müfit’in 35 top kağıdı vardı, onu sermaye yaptık. 4 sayı Poetika Şiir Dergisi ve 17 şiir ve öykü kitabı çıkardık iki yılda. O kitaplardan biri de Müfit’in ikinci kitabı “Tekkede Bahar”dı (1986).
“Tekke”, her gün öğleden sonra toplanıp şiir konuştuğumuz Beyazıd Çorlulu Ali Paşa Medresesi’ndeki Erenler Kahvehanesi’ydi. Benim ve Tuğrul’un ısrarlarıyla çıkarttığı “Tekkede Bahar”da Müfit, şiirini bir adım öteye taşıdı, geliştirdi. Ve sonra sustu. 25 yıllık bir suskunluk.
Bu suskunluğun iradi bir karar olduğunu yazıyordu 25 yıl sonra yeni kitabının, “Herşey Dün Gibiydi”nin (2012) girişinde. “1988’de ailesiyle birlikte aldığı ani bir kararla, ‘Para kazanmak için şiiri bırakmam gerekir, ikisi birarada yürümüyor çünkü, diyerek Babıali’den koptu” diyordu. Mehmet Müfit, sadece şiirden kopmakla kalmadı, yakın arkadaş çevresi ile de ilişkisini kesti, tamamen gözden kayboldu. Onu Nişantaşı’ndaki antikacı dükkanında bulup yeniden yayımlamaya ikna eden genç yaşta kaybettiğimiz Seyhan Erözçelik oldu. İyi de etti. Özellikle genç kuşak şiir meraklıları arasında bir “Mehmet Müfit efsanesi” dolaşıyordu. Çok meraklılar kütüphanelerde, sahaflarda bulduğu kitaplarını fotokopi ile çoğaltıp paylaşıyordu. Mehmet Müfit üç yeni kitapla geldi. Yeni kitaplarını da bekliyorduk. Ama ölüm izin vermedi. Pazar günü uğurladık... 23.11.2016

Perşembe, Kasım 17, 2016

 

İstanbul Kitap Fuarı için Kitap Listesi



Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı 35. yılını kutluyor. Yüzlerce yazar söyleşilerde ve imza günlerinde okurlarıyla buluşuyor. Fuarın teması “Felsefe ve İnsan”, onur yazarı İoanna Kuçuradi.
İoanna Kuçuradi yaşayan en önemli felsefecilerimizden. 4 Ekim 1936 doğumlu. 80. yaşını kutluyoruz. Özellikle insan hakları üzerine çalışmaları ile dikkati çekiyor. Güncel sorunlarımıza felsefi yorumlar getiren bir düşünür. Betül Çotuksöken, Gülriz Uygur ve Hülya Şımga’nın hazırladıkları “İoanna Kuçuradi Çağın Olayları Arasında” (Tarihçi) adlı armağan kitap bu büyük felsefeciyi tanımak için önemli bir kaynak. Kuçuradi’nin Kant’ın düşüncelerinden yola çıkarak kaleme aldığı, barış anlayışının gerçekleşebilirliğinin siyasal koşulları irdeleyen yazılardan oluşan “Barışın Felsefesi” de (Felsefe Kurumu) nden barışın gerekli olduüunu anlamak için okunmalı.
“Felsefe ve İnsan” teması kapsamında birçok etkinlik var fuarda. Çok önemli felsefi metinleri de bu vesile ile okumak mümkün. Felsefe ile etiği, sezgi ile mantığı kaygısız ama ilgi çekici bir şekilde sorguladığı belirtilen ve adıyla hemen ilgi çeken İngiliz filozof Philippa Foot’un “Troleybüs Problemi ya da Şişman Adamı Üst Geçitten Aşağı Atar mısınız?” (Pegasus) en yeni kitaplardan. Samsatlı Lukianos'un Dalkavuk'un dilinden dalkavukluğu anlattığı ve Türkçeye ilk kez çevrilen Dalkavuknâme” (Büyüyen Ay), engelli bir gencin Sokrates’le hayali diyaloglarından oluşan, felsefe bir yaşam sanatıdır ve insana kendini keşfetmek için önyargıları bir kenara bırakmayı öğretir görüşü ile yazılmış Alexandre Jollien’in “Acizliğe Övgü”sü (Pegasus yay.), “yaşamdaki tüm iyilikler ve kötülükler yalnızca tutkulara bağlıdır” diyen Deckartes’tan “Ruhun Tutkuları” da (Say) listemde.
Roman okurken felsefe tarihini öğreneyim diyorsanız yayımlanışının 25. yılı kutlanan, 40 dile çevrilmiş bir kült kitabı, Jostein Gaarder’in “Sofie’nin Dünyası”nı (Pan) öneririm. Felsefe tarihini derinlemesine anlamak isteyenler için Christian Delacampagne’in “20. Yüzyıl Felsefe Tarihi” (İş Bankası), çok zamanım yok diyenler içinse Nigel Warburton’un 2000 yıllık Batı felsefesini Sokrates’ten hayvan hakları hareketine kadar ana hatlarıyla anlattığı çoksatan kitabı “Felsefenin Kısa Tarihi” (Alfa) fuardan alınabilecek kitaplar.  
Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın konuk ülkesi Almanya. “Sözcüklerin Etkisi” sloganıyla fuara Almanya’dan 30 yayınevi katılırken 40’a yakın etkinlik gerçekleştirilecek. “Kütüphaneci” (Epsilon) romanı ile tanıdığımız ve Türkçedeki yeni romanı “Silahı Seçmek” fuarda satışa sunulacak olan Judith Kuckart, “Hafif Coğrafya”yla (Nika) şair fotoğrafçı Achim Wagner, çocuklara felsefeyi sevdiren “Çıtır Çıtır Felsefe” (Günışığı) dizisinin yazarı Brigitte Labbe, Sevilla’ya yüz kilometre mesafede küçük bir köy olan Marinaleda’nın ve belediye başkanının öyküsüyle azmedilirse ütopyaların da bir gün gerçekleşeceğini anlatan “Dünyaya Kafa Tutan Köy”ün (Metis) yazarı Dan Hancox, “İktidar ve Direniş” (Can yay.) romanı ile tanınan Ilija Trojanow, “Aşk Benim Dilsizliğim”le (Yitik Ülke) şiirleriyle tanıştığımız Matthias Göritz, İnsanın ve Teknolojinin Geleceği Üzerine Konuşmalar altbaşlıklı “Sonsuza Kadar Yaşayacak mıyız?”ın (İletişim) yazarı Tobias Hülswitt ve “Arkadaşlıktaki Saadete Dair”in (İletişim) yazarı Wilhelm Schmid fuarın konuk yazarlarından dikkatimi çekenler.     
Geçen yıl Türkçede 56 binden fazla yeni kitap yayımlandı. Bu kadar kitabı kitapevlerinin bulundurması mümkün değil. Hepsiyle buluşmak için Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı en uygun yer. Yasak Meyve, Alakarga, Yitik Ülke, Aylak Adam, Şiirden, Ve, Jaguar, Dedalus gibi şiir, öykü yayıncılarının tüm kitaplarına, eleştiri, deneme gibi türlerden kitaplara ancak fuarlarda ulaşılabiliyor. O nedenle romanlara kitapçılarda bakarım deyip onların peşine düşüyorum.
Cevat Çapan’ın çevirisi ile Fernando Pessao’nun şiirleri “Gizemli Bir Maske” (Kolektif), Cevat Çapan ve Seyhan Erözçelik’in çevirilerinden Osip Mandelştam’ın “Vedalaşmaların İlmini Yaptım Ben” (Sözcükler), Ülker İnce çevirisi ile büyük Çuvaş şair Gennadi Aygi’nin “Seçilmiş Şiirleri” (Şiirden), Mahmud Derviş’ten “Bu Şiirin Bitmesini İstemiyorum” (Yapı Kredi), Oktay Rifat’ın dergilerde kalan şiirlerinden derlenen “Bu Dünya Herkese Güzel” (Yapı Kredi), Güven Turan’ın “Ardıl” (Yapı Kredi), Ataol Behramoğlu’nun Foça dörtlükleri “Özlem ve Yaz” (Tekin), çoktandır yeni kitabını beklediğimiz Ahmet Telli’nin “Bakışın Senin” (Everest), Şükrü Erbaş’ın “Yaşıyoruz Sessizce” (Kırmızı Kedi), Enis Batur’un “Yanık Divan” (Kırmızı Kedi) Hicri İzgören’in toplu şiirleri “Aşktan Alır Rengini” (Avesta), Sina Akyol’un “İtiraz ve Teşekkür” (Mayıs), Haydar Ergülen’in “Öylesine Küçük Şeyler” (Kırmızı Kedi), Dağlarca Ödüllü iki şair Adnan Özer’in “Yol Şarkıları” (Everest) ve Cenk Gündoğdu’nun “Harap” (Kırmızı Kedi) fuarda izini süreceğim şiir kitapları.
Edebiyatımızın büyük ustalarından Muzaffer Buyrukçu’nun bütün eserleri Kırmızı Kedi’den çıkıyor, kaçırmamak gerek. Feyza Hepçilingirler’in hayatı “an”lar üzerinden anlattığı kısacık öyküleri “Anlar: 101 Kısa Öykü” (Everest), uzun bir aradan sonra yeni kitabıyla gelen Necati Güngör’ün “İnsanlığın Sonbaharında”sı (Vapur), Özcan Karabulut’un “Muhteşem Tutkularımızın Bir Sonraki Saati” (Can), 80’li yıllarda dergilerdeki öyküleriyle anımsadığımız Kamil Erdem’in “Şu Yağmur Bir Yağsa” (Sel), Yekta Kopan’ın “Sakın Oraya Gitme” (Can), Yavuz Ekinci’nin, Ahmet Güneştekin resimleriyle yorumladığı “Amar ve Sara” (Doğan), her kitabını merakla okuduğum minimalist yazar Alejandro Zambra’nın “Belgelerim” (Notos) listemdeki öykü kitapları.
Deneme ve eleştiri kitapları da kolay ulaşılamayanlardan. Adorno, Lukacs, Bloch, Benjamin ve Brecht’in estetik hakkında en önemli metinlerinden oluşan “Estetik ve Politika” (İletişim), Walter Benjamin’in daha ismiyle çarpan “Kitaplığımı Yerleştirirken” (Subpress), Kafka’dan dev bir çeviri “Felice’ye Mektuplar” (İş Bankası), Cenap Şahabettin'den “Suriye Mektupları (Çizgi), Ülkü Uluırmak’ın Edip Cansever biyografisine ilk adım sayılacak “Edip’in Lastik Topu” (Yapı Kredi), Turgut Çeviker’in derlediği “Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları” (Ve), şiir yazmak ve bir şiiri derinliğine okumak isteyenlere Veysel Çolak’ın “Bir Şiire Nereden Girilir?” (Etki yay.), Metin Cengiz’in ismiyle yanıltan şiir tarihi çalışması “Eleştirel Çağdaş Büyük Türk Şiir Antolojisi” (Şiirden), Necip Tosun’un “Öykümüzün Sınır Taşları” (Dedalus), Mustafa Kutlu’nun “Bir Demet İstanbul” (Dergâh), Enis Batur’un “Nigredo: Durayazmak” (Kırmızı Kedi), Nedim Gürsel’in “Paris Yazıları” (Doğan Kitap), Murathan Mungan’ın poetika yazıları “Küre” (Metis) Geoff Dyer’in “Yeniden Anımsanan Savaş” (Everest) ve mimarlığın edebiyatla ilişkisini irdeleyen Hikmet Temel Akarsu ve Nevnihal Erdoğan’ın derlediği “Edebiyatta Mimarlık” (YEM) listemdeki deneme ve eleştiri kitapları.
Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı 20 Kasım Pazar günü kapanıyor. Bir gününüzü fuara ayırın. Kitaplarla ve yazarlarla buluştuğunuz için mutlu olacaksınız. 17.11.2016

Cuma, Kasım 11, 2016

 

Yayıncılık endüstrisinin başladığı yer: Almanya



Johannes Gensfleisch zur Laden zum Gutenberg matbaanın mucidi olarak bilinir ama gerçekte matbaanın icadı için bin yıl geriye gitmek gerekir. İlk matbaa, ağaç oyma tekniği kullanarak, MS 593'te Çin'de kurulmuş. Bilinen en eski eksiksiz basma kitap olan Tianemmen Ruloları Çin'de 868'de basılmış. İlk kez tek tek harfler dökerek baskı yapmayı da 1040 yıllarında Pi Sheng adında bir Çinli porselenden harfler kullanarak denemiş. Mısır'da 4. yüzyıldan itibaren kumaş üzerine ağaç oyma kalıplarla baskı yapılmaktaymış. Aynı teknikle Arapça metinlerin basılması 9. ve 10. yüzyıllarda yine Mısır'da başlamış. Avrupa matbaacılığa ağaç oyma kumaş baskısını İslam dünyasından alarak başlamış. Avrupa matbaacılığının merkezi Hollanda olmuş. Tahta kalıplara kazıma yöntemi ile kitapları çoğaltmışlar. İlk kez tek tek harflerle baskı denemelerini 1430 yılında Hollanda’nın Harleem kentinde Lourens Janszoon Coster’in yaptığı biliniyor. Kısa adıyla Johannes Gutenberg ortağı Fust ile birlikte Almanya'nın Mainz şehrinde metal harflerle basım tekniğini bulmuş ve matbaaya uygulamış. Yani matbaanın mucidi Gutenberg değil, Gutenberg matbaanın sanayileşmesini, kitabın seri üretimini sağlayan kişi.
Gutenberg'in 1455'te bastığı İncil, yüksek kalitesi ve ucuz fiyatıyla kısa sürede önce Avrupa’da sonra tüm Dünya’da basılı kitabın yaygınlaşmasını ve benimsenmesini sağlamış. Gutenberg İncil’inin ilk baskı sayısı sadece 180 kopya.  
Yaygın inanışla Türkiye’de matbaa icadından 234 yıl sonra değil 1493’de İstanbul’da kurulmuş. “Müslüman Türk” olduğu için ilk matbaacı kabul edilen İbrahim Müteferrika 1728’de matbaa açtığında İstanbul’da çalışan birçok matbaa var.
Gutenberg icat ettiği seri üretimli matbaa ile ilk matbaacı ünvanını alıyor. Kısa süre sonra iki ortak Gutenbeg ve Fust anlaşmazlığa düşüyor. Fust, Gutenberg’in İncil baskısını yaparken hesapsız davrandığını ve gereksiz masraflar yaparak sermayeyi çarçur ettiğini düşünüyor. Mahkemelik oluyorlar. Mahkeme Gutenberg’i suçlu buluyor ve 1457’de yine Mainz’da Fust yeni ortağı Schöffer ile kendilerini “ilk matbaacı” ilan ediyor.
Tarih ilk Avrupalı yayıncı olarak Albrecht Pfister’i kaydetmiş. Pfister, 1448’de Almanca’da ilk kitabı “Der Ackermann aus Böhmen”i basmış. Bu kitap aynı zamanda Almanya’da basılan ilk resimli kitap. Pfister, önce tahtaya oyma yöntemi ile kitapları çoğaltmış, sonra da Gutenberg’in yöntemini kullanmış.
1632’de ilk kitap fuarını Leipzig’de düzenliyorlar. Alman Yayıncılar ve Kitapçılar Birliği’nin kuruluş tarihi 30 Nisan 1825. Almanya’nın ilk işadamları örgütü. Yine Leipzig’de kuruluyor. O zamanlar matbaacılığın ve yayıncılığın merkezi Leipzig’miş. 1851’de ilk uluslararası telif hakları sözleşmesini yapmışlar. 1888’de kitapların kitapçılarda aynı fiyatla satılması sağlanmış. Ama sabit fiyat yasasının çıkması için 200 yıldan fazla mücadele verilmesi gerekmiş. 2002’de “sabit fiyat yasası” kabul edilmiş ve kitapların belli bir fiyatın altında ya da yüksek indirimle satılamayacağı yasaya bağlanmış.
Nazizm, III. Reich, II. Dünya Savaşı Alman yayıncılar için de birçok şeyin değişmesine neden olmuş. 1933’ten II. Dünya Savaşı sonuna dek Alman Yayıncılar Birliği Nazilerin kontrolü altında kalmış. Savaşın sonunda, 1945’de Almanya ikiye bölününce yayıncılık sektörü de bölünmüş. Sovyet yönetiminde kalan yayıncılar 1946’da Leipzig’de örgütlenip ilk fuarlarını yaparken, Batı’da kalan yayıncılar da 1949’da Frankfurt’ta St. Paul Kilisesi’nde ilk fuarlarını açmış, 1950’de yine Frankfurt’ta örgütlerini kurmuşlar. 1982’de Doğu ve Batı Alman yayıncıları ilk ilişkiyi kurmuş. Beş yıl sonra Doğu Alman yayıncıların kitapları Alman Kitap Kataloğu’nda yer almış. Yeniden birleşmeden sonra 1991’de de tekrar tek çatı altında toplanmışlar.  
Dünya’nın en büyük üçüncü yayıncılık sektörü
Almanya bugün Dünya’nın en büyük üçüncü yayıncılık sektörü. 2015 cirosu 9 milyar 188 milyon Euro. 76 bin 547 çeşit yeni kitap yayımlanmış. Bunların 14 bin 165’i romanlar, 9 bin 81’i çocuk ve ilk gençlik kitapları. Yeni kitapların 9 bin 454’ü çeviri eserler. En çok çeviri yapılan dil 6031 kitap, % 63.8 oranla İngilizce. İkinci 1131 kitap % 12 payla Fransızca ve üçüncü 628 kitap ve % 6.7 ile Japonca. Ama Japonca’dan yapılan çevirilerin çoğunluğunun manga denilen çizgi romanlar olduğu belirtiliyor. 7521 Almanca kitabın da yabancı dillerde yayın hakkı satılmış. Çince, İspanyolca ve İngilizce en çok yayın hakkı satılan diller. Yayımlanan kitapların içinde e-kitap’ın payı %4,5.
Almanya’da 1700 yayınevi, 71 dağıtıcı, 3064 kitapevi ve gazete, dergi ve kitap satışı  noktası var.       
En çok “hardcover” denilen ciltli kitaplar satılıyor. Pazar payı % 73.4. Kitapların % 48.2’si kitapçılardan satılıyor. Katalog, posta ya da telefonla tanıtım yoluyla satışlar % 26.4. Yayıncıların doğrudan satışı % 20.4. İnternet kitapçılarının payı % 17.4.
En çok roman okunuyor, % 32.1. Çocuk kitapları % 15.8, “self help” kendi kendine yardım kitapları % 14.3, okul kitapları, inceleme kitapları ve akademik kitaplar yüzde onar paya sahip. Onları % 6.5’le gezi kitapları izliyor.
Kitap okumak Almanların boş zamanlarını değerlendirmesinde 14. sırada yer alıyormuş. 14 yaş üstü Almanların % 19,7’si “sık sık” kitap okuduğunu, % 24.2’si ise “asla” kitap okumadığını söylemiş anketlere. En popüler boş zamanları doldurma aracı % 78,9’la televizyon izlemek. Bilgisayar oyunlarının payı da % 10,4.
En çok kitap okuyanlar % 66 ile kadınlar. En çok kitap 14 – 19 yaş kuşağında okunuyormuş.
Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nda yayıncılığın başladığı ülkeyi, büyük bir yayıncılık endüstrisini misafir etmiş olacağız. Umarım Türkiye yayıncılığına yansımaları da hayırlı olur.
(kaynaklar: boersenverein.de’den “The German Book Market 2015”, “Past and present: The history of the German Publishers & Booksellers Association”.) 10.11.2016

Çarşamba, Kasım 09, 2016

 

Turhan Abisiz Fuar Olmaz



Turhan Günay, kitap denilince ilk akla gelen isimlerdendir. 25 yılı çoktan devirmiş olan Cumhuriyet Kitap’ın yöneticisi olması değildir bunun tek nedeni. Çünkü kitabın hayrına her işin içinde, arkasında o vardır. Kitap için, edebiyat için yollara düşmüştür, düşer. Yozgat’a, Adana’ya, Edirne’ye, Kars’a hiç üşenmeden gider, toplantılara katılır, kitap için, yazarlar için, edebiyat için söz alır. Bu toplantılar onun için biraz da vesiledir. Gittiği illerde kitabın, yazarın izini sürer. Zaten daha gitmeden Cumhuriyet Kitap’ta o illerin yazarlarından, kitaplarından söz edilmesini sağlamıştır. Gittiğinde de hemen her yazarla buluşur. Sonra da kitapların peşine düşer. En gözden ırak sahafı, kitapçıyı bile bulur. Görülmedik, bilinmedik kitapların, notaların izini sürer.
Kitap koleksiyonunun bir çok kitap koleksiyoncusunu, bibliyofili kıskandıracak zenginlikte olduğunu biliyorum. Özellikle alaturka müzik ve türkülerin notaları konusunda da iddialıdır. Müzisyenler, yapımcıların danıştığı, başvurduğu kaynak kişilerdendir.
Turhan Abi ile birçok kitap fuarına birlikte gittik. Çoğunda da bizimle birlikte Kenan Kocatürk de vardı. Arabayla gidilen fuarların yolunda türküler bize eşlik etti. Kenan’ın zengin arşivinden çaldığı türkülerin hemen hepsi için söylenecek sözü vardır Turhan Abi’nin. Öykülerini, yöreden yöreye nasıl değiştiklerini, hangi ağızlarla söylendiğini, çalındığını bilir. En iyi nasıl söyleneceğini bilir, çalar, söyler.
Fuar akşamlarında kurulan fasıl heyetlerinin de, saz takımlarının da önderidir. “Ben bu işin ilmini okudum” diyen konservatuar hocalarını, “repertuvarımda yok yok” diyen hanendeleri pes ettirip kaçırtacak kadar alaturka müzik konusunda bilgi sahibidir. Çalacak hiçbir şey bulamazsa teneke bir tepsi ile bile harika fasıllar yönetir. Semih Poroy da varsa saz takımı kurulmuştur, bağlamalarla en bilinmedik türküleri söyleyip eşlik edenleri şaşırtırlar.    
En son 31 Ekim Pazartesi günü öğle saatlerinde Taksim Meydanı’nda Sahaf Festivali’nin girişinde karşılaştık. Turhan Abi ve Semih Abi sahaflarda bir şeyler buluruz umuduyla festival alanına giriyordu. Ayaküstü kitaplardan, kitap ekinin fuar sayısından konuştuk.
Sabahına Cumhuriyet Gazetesi’ne yönelik operasyonda gazeteci arkadaşlarıyla birlikte gözaltına alındığı haberi geldi. Öğleyin gazeteye koştum, Cumhuriyet Kitap’a... İçimde Turhan Abi çoktan gelmiştir umuduyla... Eray, Ali, Dilek Hanım işbaşındaydı. Kitap Eki çıkacaktı, çıkmalıydı. Biraz sohbet ettik, umut tazeledik. Belki o gün hemen değil ama kısa sürede Turhan Abi’nin de, tüm gazeteci arkadaşlarının da özgürlüğüne kavuşacağını umuyorduk. Çünkü onların işinin gazetecilik olduğunu, sadece gazetecilik yaptıklarını biliyorduk. Tanıktık.
Turhan Günay’ı 1980’lerin başından, Kadıköy – Eminönü vapurlarından tanırım. Vapurun ön güvertesinde hemen her gün sohbet etmişizdir. Önce Gırgır Dergisi’ni, ardından İletişim Yayınları’nın dergilerini yönetti. Sonra da Cumhuriyet Kitap’ta gazeteciliğini sürdürdü. Önce aralıklı, neredeyse on yıldır da sürekli Cumhuriyet Kitap’ın yazarı oldum. Her zaman dostane, kardeşce ilişkimiz oldu. Bugün sosyal medyada yazılan binlerce mesaja baktığımda tek bir kalp bile kırmadığını, işini doğru ve dürüst yaptığında hemen herkesin hemfikir olduğunu görüyorum.
Sevgili Yekta Kopan “Turhan Abi’siz Fuar mı olur?” diye sormuş (06.11.16, Cumhuriyet). Fuara kalmaz salıverirler, diye düşünüyordum. Hâlâ da öyle düşünüyorum. Çünkü Turhan Abisiz fuar olmaz. Olursa da tadı olmaz. Yazdıkları yazılar, haberler nedeniyle gözaltına alınan, tutuklanan tüm yazar ve gazatecilerin özgürlüğe kavuşmasını, Turhan Abi ile birlikte fuarı şenlendirmesini bekliyoruz. Sayın savcılar, sayın hakimler İstanbul Kitap Fuarı 12 Kasım Cumartesi açılıyor, haberiniz olsun! Kararları geciktirmeyin! 
09.11.2016

Pazartesi, Kasım 07, 2016

 

“Ben olmadan yaşayamazsın sen”



Dino Buzatti’yi kült romanı “Tatar Çölü” ile tanırız. Tüm Dünya’da olduğu gibi... Ünlenmesi bu romanla olmuş. Yaşasaydı 90 yaşında olacaktı. 16 Ekim 1906 doğumlu. Romancı, öykü yazarı, ressam, şair ve gazeteci Dino Buzatti hukuk okumasına rağmen geçimini gazetecilikten sağlamış. İlk öyküsünü 14 yaşında yazmış. 1933 yılında ilk romanı, 1935’de ikincisi yayımlanmış. İkisi de pek ilgi görmemiş. 1940’da yayımlanan Tatar Çölü ise savaşın ardından büyük ilgi görmüş. Buzatti, İtalyan’nın tanınmış yazarlarından biri haline gelmiş. Tatar Çölü’nün 1949’da Fransızca’ya çevrilmesinden sonra kitap da yazarı da uluslararası üne kavuşmuş. Tatar Çölü yirmiden fazla dile çevrilmiş. Milli Kütüphane verilerine göre Tatar Çölü, Türkçeye çevrilen ilk romanı. 1968’de çevrilmiş. Daha sonra da diğer eserleri Türkçeye kazandırılmış. 1953’de yazdığı ünlü tiyatro eseri Klinik Vaka da 1973’de Devlet Tiyaroları’nda sahnelenmiş. 1963 yılında beşinci ve son romanı olan “Un amore” (Bir Aşk) yayımlanmış (bkz. tr.wikipedia.org/wiki/Dino_Buzzati). Kitap İtalya’da çoksatar olmuş. Bir Aşk’ın ilk çevirisi de 1975’de Yaşar İlksavaş’ın türkçesi ile Günebakan Yayınları’ndan. İlksavaş romanı Fransızca’dan çevirmiş olmalı. Daha sonra da Aydın Arıt çevirisi ile 1990’da Güneş Yayınları’ndan Öylesine Bir Aşk Adıyla çıkmış. Şimdi de usta çevirmen Eren Cendey’in güzel Türkçesi ile İtalyanca’dan çevirisini okuyoruz.
Dino Buzatti Bir Aşk’da 49 yaşında bir adamın çok genç bir fahişeye duyduğu aşkın saplantı haline gelişini anlatıyor.      
Aslında bildik bir konu. Dünya edebiyatında bir çok kez işlenmiş. Buzatti’nin çağdaşı ve hemşehrisi Alberto Moravia’nın Kıskançlık’ını da anımsıyoruz. Ama bir konunun daha önce yazılmış olması önemli değil, önemli olan nasıl yazıldığı, anlatıldığı. Dino Buzatti’nin Tatar Çölü’nden bildiğimiz kendine has anlatımı bu bildik konuya da farklı yaklaşmış olabileceğini düşündürüyor.
Antonio Dorigo, uluslararası üne kavuşmuş bir sahne tasarımcısı, iyi kazanan bir mimar. Buzatti onu “Hayatın tam ortasında bulunan, zeki, baştan çıkarılmış, zengin ve şanslı bir kentsoylu” diye tanımlıyor. Bekâr. Kadınlarla ilişki kurmakta başarısız. Kendini çirkin buluyor. Beğenilmeyeceğini düşündüğü için de çekingen davranıyor. Cinsel isteklerini randevu evlerinde fahişelerle gideriyor.
Sürekli gittiği randevu evine yeni gelen Laide’yle karşılaşması yaşamını değiştiriyor. Daha önce sokakta gördüğü ve bir anda etkilenip izlediği bir genç kızın Laide olduğunu düşünerek ilgisi saplantı haline geliyor.
Laide’nin ne etkileyici bir güzelliği var, ne de randevu evinde çalışan diğer kızlardan bir farkı. Kazandığı paraya bakıyor ve Dorigo’ya da diğer müşterilerinden fazla bir ilgi göstermiyor. Ama Laide’nin bir gizemi var. Sanırım Dorigo’yu etkileyip kıza bağlayan da bu. Laide, Scala Operası’nda balerin olduğunu söylüyor. Bu Dorigo’nun ayrıca ilgisini çekiyor, çünkü o sıralar sahnelenecek bir balenin sahne tasarımını yapıyor.
Scala’ya gittiğinde gözleri Laide’yi arıyor. Sahne kıyafetleri içinde hepsi birbirine benzeyen kızlar arasında hangisinin Laide olduğunu anlamaya çalışıyor. Ama sonuçta Laide’nin balerin olduğu bile şüpheli. İlgi çekmek için küçük bir yalan söylemiş olabilir.
Zaten bu işte fahişe ile müşterisinin birbirleri hakkında olabildiğince az bilgiye sahip olmaları temel kural. Dorigo bu kuralı bilmesine rağmen merak ediyor, her buluşmalarında Laide’ye sorular sorup onu tanımaya çalışıyor. Kız da tutarsız cevaplar veriyor. Laide’nin bir türlü aydınlanmayan gizemi Dorigo’yu ona daha çok bağlıyor.
Kuşkusuz bu bağlanmada Dorigo’nun her şeyi olmasına rağmen yapayalnız biri olmasının da payı var. Yaşlandığını hissediyor ve yaşlılıkla birlikte iyice yalnızlaşacağını düşünüyor. Bu gencecik kız ona can simidi oluyor.
Laide kısa bir süre sonra Dorigo’nun kendisine duyduğu zaafın farkına varıyor ve bu zaafdan maddi çıkar sağlamaya başlıyor. Dorigo’dan hediyeler, ödenmeyecek borçlar alıyor.
Dorigo kıza öylesine bağlanıyor ki başka kimseyle olmasın, sadece kendisi için yaşasın istiyor. Tabii ki bunun da bir bedeli var. Dorigo kızın bir ayda kazanacağından çok daha fazlasını ödemeye razı oluyor. Böylelikle Laide’nin tek sahibi olacağını, her anına hükmedeceğini sanıyor. Oysa Laide onu sürekli özgürlüğüne çok düşkün olduğu konusunda uyarıyor ve hayatında başka erkekler olabileceğini de ima ediyor.
Dorigo, Laide’nin başka erkeklerle olduğunu hissetse, hatta güçlü deliller görse de bir türlü gerçekle yüzleşemiyor. Kızla ilişkisini sürdürmek için hep bahaneler üretiyor ya da gözünün önünde olanları görmezden geliyor.       
Dino Buzatti Bir Aşk’ta (Eylül 2016, çev. Eren Cendey, Can yay.) “Aşk dahil her şeyin satın alınabileceği inancı”ndaki bir adamın cinsellik temelinde gelişen aşkının önce derin bir tutkuya, sonra saplantıya dönüşmesini anlatırken güçlü ve sert bir ortasınıf eleştirisi yapıyor. Roman bir düzen ve yaşam biçimi eleştirisine dönüşüyor. Buzatti kendine has betimlemeleriyle, iç monologlarla uzun uzun hem kahramanını, hem de yaşam biçimini didikliyor. Bakış açısına göre mazlum bir âşık olarak bile görebileceğimiz Antonio Dorigo’yu “sapıkça ezilmekten, yarasını kaşımaktan hoşlanan bir tipti” (s. 225) diyerek tanımlayıp tüm acı gerçeklerle yüzyüze getirip yerden yere vuruyor.
Dino Buzatti Bir Aşk’ta bildik bir konunun kendine has bir anlatımla tamamen farklı bir açıdan ele alınıp yeni, ilginç bir anlatı ortaya çıkartılabileceğinin iyi bir örneğini veriyor. 
03.11.16

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?