Cuma, Kasım 23, 2012

 

Fuar için kitap listesi



İstanbul Kitap Fuarı’nın Tepebaşı’nda açıldığı zamanlarda birçok iyi okur fuarın ilk günlerinde satın alınacak kitap listelerini hazırlarlardı. İnternetin henüz olmadığı, kitap eklerinin sayısının da çok az olduğu o dönemlerde en önemli başvuru kaynağı yayınevlerinin kataloglarıydı. Fuara ilk ziyarette yayınevi standlarından toplanan kataloglardan yeni çıkan kitaplar tespit edilir, sıkı bir çalışmayla alınacak kitaplar ile bütçe denk getirilmeye çalışılırdı. Liste hazır olduktan sonra da fuara ikinci kez gidilip kitaplar satın alınırdı. O güzel günleri ve iyi okurları anınca fuar için bir kitap listesi hazırlamaya karar verdim.
Bu sonbaharı ve İstanbul Kitap Fuarı’nı taçlandıran iki öenmli roman var listemin ilk sıralarında. Yaşar Kemal’in Bir Ada Hikayesi dörtlemesinin son cildi Çıplak Deniz Çıplak Ada (Yapı Kredi yay.) bunların ilki. Büyük usta uzun yıllar aradan sonra tamamladığı bu dörtlemede “savaşlardan, kırımlardan, sürgünlerden arta kalan insanların, Yunanistan'a gönderilen Rumların boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alıyor”.  İkinci romanımız çevrilemez denen bir eser; Hermann Broch’un Vergilius’un Ölümü (İthaki yay.). Hermann Broch, 1886 doğumlu Avusturyalı bir yazar. Dünya çapında ününe rağmen Türkçede onu okuma şansına pek kavuşamamışız. Ada Yayınları’ndan çıkmış Türkçedeki ilk kitabı; Bilinmeyen Değer’in baskı tarihi 1988. Bir de 2005 yılında yayımlanmış ve üç makaleden oluştuğu anlaşılan 62 sayfalık Edebiyat ve Felsefe (Salkımsöğüt yay.) var. Broch’un ilk romanı Uyurgezerler’in de Türkçede yayınlandığı söylense de izine rastlayamadım. Usta çevirmen Ahmet Cemal’in kırk yıllık bir uğraştan sonra Türkçeye kazandırdığını belirttiği ve “Günün birinde, ancak bu kitabı çevirmeyi başardığım takdirde, kendime “çevirmen” diyecektim” dediği Vergilius’un Ölümü modernizmin en önemli yapıtlarından sayılıyor. Dili ve anlatımı ile Joyce’gillerden kabul edilen eser 1945’de önce İngilizce çevirisi ile ABD’de yayımlanmış. 1947’de de orijinal dili Almanca’da...  Broch romanın konusunu şöyle anlatmış; “Kitap, ağır hasta olan Vergilius’un Brundisium limanına varışından ertesi günü öğleden sonra Augustus’un sarayındaki ölümüne kadar geçen on sekiz saati anlatır.” 18 saat 479 sayfada anlatılmış.
Ard arda birbirinden güzel şiir kitapları yayımlandı ve bu kitaplara ulaşmanın tek yolu İstanbul Kitap Fuarı. Uzaktan Daha Uzak Yakından Daha Yakın (Kırmızı yay.) Özdemir İnce’nin toplu şiirlerinin yeni bir cildi gibi görünse de 288 sayfalık bu ciltte “Rene Char’ın Bostanı’nda Sabah Gezintileri“, “Gündoğan Koşmaları“, “Şu Bizim Ömer Kaleşi’nin İşleri“, “Başka Dünyalar da Var Ama Hepsi Bu Dünyada“, “Yüreğin Üzerinde Mühür Gibi“, “Missa Sine Nomine” adlı altı yeni şiir kitabı var. 80 Kuşağının usta şairlerinden Tuğrul Tanyol önce Yedi Kitaptan Seçtiklerim (Mühür kitaplığı) adlı seçme şiirleriyle okurla buluştu sonra da yakın zamanda kaybettiği annesine “bir armağan olarak düşündüğü” yeni şiirlerinden oluşan Öncesi ve Sonrası (Yapı Kredi yay.) ile geldi. Genç yaşta kaybettiğimiz Türk şiirinin kendine has sesi olan şairlerinden Didem Madak’ın yaşarken yayımlanmış üç kitabı Ahlar Ağacı, Graphon Kağıtları, Pul Biber Mahallesi ayrı ciltler halinde Metis’ten yayımlandı. İlk şiiri 1990’da yayımlanmasına rağmen ilk kitabını ancak 2010’da yayımlayan Gökçenur Ç’nin “yazmadan önce yoktu bu dünya” diye başlayan üçüncü kitabı Sırtımla Bunca Sözcükle (Yitik Ülke) grafik sanatçısı Savaş Çekiç’in desteğiyle çok güzel bir tasarım ve iyi bir baskıyla yayımlandı. Savaş Çekiç’ten destek alan bir şair de Efe Duyan oldu. Şiirlerini 2002’den beri yayımlayan Efe Duyan’ın daha önce Kemal Özer’le ortak bir çalışması yayımlanmıştı. Günlük hayatın soğuğuyla sınanmış aşkları anlatan şiirleriyle Efe Duyan Tek Şiirlik Aşklar’da (Yitik Ülke) okur karşısına ilk kez tam bir kitapla çıkıyor diyebiliriz. “Pazarcıların halk şairi olduklarına inanan. Trafikte küfür eden, canavar. Sabah 8 akşam 6 çalışan, işçi. Şiir yazarken oğlunun ateşini kontrol eden, çamaşır asan, dişlerini sıkan, dünyayı kurtardığını sanan. Her günün yemeğini bir önceki akşamdan hazırlayan. Bulaşık yıkarken muhakeme gücü artan. "Döpiyeslere hayır!" diyen” Aslı Serin’in ikinci kitabı Dans Etmesek de Olur şiir yayıncılığını en atak yayınevlerinden 160. Kilometre’den çıktı.
Özellikle Can Yayınları’nın katkısıyla ard arda birbirinden güzel ve önemli öykü kitapları yayımlamıyor. Her kitabında yeni arayışlar, üsluplarla gelen Murat Yalçın Karga Zarif’te (Can yay.) “modern öykünün de, Anadolu anlatılarının da el verdiği, bilgelikle ironinin iç içe geçtiği öyküler” anlatıyormuş. Bu tanıtımın çekiciliğine kapılmasanız da Murat Yalçın yine “farklı” öykülerle gelmiş. “Bir sabah kalktığımızda ekmekler mayalanmazsa, kilitler açılmazsa, bilgisayarlar çalışmazsa, motorlu taşıtlar ilerlemezse, kameralar kayıt yapmazsa ve sonunda elektrik tamamen kesilirse... Ne olur? Düzen bozulur” diyen Başar Başarır yedi yıl aradan sonra Bülent Erkmen’in tasarım desteğiyle yayımladığı altı öyküden oluşan Düzenboz’u (Geniş Kitaplık) yayımlamış. Mahir Ünsal Eriş, ilk kitabı Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde’de (İletişim yay.) onlarca yıl öncenin Erdek’inden ilk gençlik öyküleri anlatıyor. Sert gerçekçilikle ironik ve sıcak bir anlatımın kaynaştığı öyküler...
Yavuz Ekinci Cennetin Kayıp Toprakları’nda (Doğan Kitap) bir ailenin üç kuşağının öyküsünü romanlaştırıyor. “Yerinden yurdundan edilmiş, dilinden, dininden, kimliğinden, insanı insan eden her şeyden yoksun bırakılmış Almast’lar, aynı yazgıyı “başka bir dil”de okumak zorunda bırakılmış oğullar ve torunlar Cennetin Kayıp Toprakları’na doğru bitmeyen yolculuğa çıkıyor. Yolculuğun sonunda ise doksan yıl sürmüş, kalp ile dudak arasına sıkışmış bir aşk var.” Hikmet Hükümenoğlu, 04:00’da (Everest yay.) “Paralel evrenlerden birinde başka bir şehir vardı... Bize neredeyse tıpatıp benzeyen, ama belki de bu kadar mutsuz olmayan insanların yaşadığı başka bir İstanbul” diyerek söze giriyor. Nazan Bekiroğlu’nun Nar Ağacı da (Timaş yay.) merak ettiğim romanlardan.
İstanbul Kitap Fuarı’nın bu yılki konuğu 400 yıldır dostluk ettiğimiz ama edebiyatını tanımadığımız bir ülke, Hollanda. Hollanda deyince akla gelen ilk isim Anne Frank. Ülkemizde her zaman ilgiyle okunan Anne Frank'ın Hatıra Defteri’nin yeni baskısını orijinal dilinden (Hollandaca’dan) tam çeviriyle Epsilon yapmış. Hollanda’dan bildiğimiz ikinci isim Türkiye’nin siyasi tarihi üzerine çalışmalar yapan Erik Jan Zürcher. Zürcher’in Türkçede yayımlanan son çalışması Modernleşen Türkiye’nin Tarihi (İletişim yay.). Tanıtma yazısına göre, “Bu araştırma ile Anadolu'nun Türkleştirilmesi ve İslâmlaştırılmasının, coğrafyanın güvenilir "unsurlarla" tahkim edilmesinin, İttihat ve Terakki'nin milliyetçilik projesinin önemli bir ayağı olduğu anlatılırken, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e devreden etnografik mirasın ve bakış açısının ne olduğu da çarpıcı bir biçimde ortaya konuyor.” Şu sıralar Türkçeye en çok çevrilen Hollandalı yazar ise Arnon Grünberg. Tirza (Alef yay.) ile tanıdığımız hemen bütün eserleri çevrilen Grünberg’in Türkçedeki yeni romanı Marek Van der Jagt mahlasıyla yayımladığı Kelliğimin Hikayesi (Alef yay.). Ünlü gezgin Cees Nooteboom da eserleri Türkçede ilgi gören az sayıdaki şanslı Hollandalılardan. Nooteboom’dan en yeni çeviri “felsefi, şiirsel, ateşli biçemiyle Cees Noteboom'un en tutkulu romanı” diye tanıtılan Bütün Ruhlar Günü (Yapı Kredi yay.). “Evsiz bir kadını dövüp yakan 15 yaşındaki oğlunuzu korumak için ne kadar ileri gidebilirsiniz?” sorusuna cevap arayan Herman Koch’un Akşam Yemeği (Doğan Kitap) ve “sıradan gibi gözüken hayatların arkasındaki sırları ve yaşanan acıları” anlatan Gerbrand Bakker’in Yukarıda Ses Yok’u (Metis) Hollanda edebiyatından diğer taze çeviriler.
Bu yıl İstanbul Kitap Fuarı’nın konusu çocuk ve ilk gençlik edebiyatı, onur yazarı Gülten Dayıoğlu. Çocuklara yönelik yüzlerce etkinlik ve tabii birbirinden alımlı binlerce kitap var fuarda. Benim listemdeki ilk kitap James Joyce’un dört yaşındaki torunu Stephen için yazdığı ve kendini kötü bir Fransızca konuşan Şeytan’a benzettiği Kedi ile Şeytan (İletişim). Jose Saramago’nun bir çocukluk anısından esinlenerek yazdığı masalı Suların Sessizliği (Kırmızı Kedi yay.) ve Virginia Woolf’ün bir kadının hayatını değiştiren papağanın öyküsünü anlattığı Yaşlı Kadın ve Papağan (Kırmızı Kedi yay.) listemdeki diğer kitaplar. 

22.11.2012

Salı, Kasım 20, 2012

 

Yengeç Adımlarıyla



Umberto Eco insanı ilgilendiren hemen her konuda düşünen, görüş bildiren bir düşünür, yazar. “Sıcak Savaşlar ve Medyatik Popülizm” altbaşlıklı Yengeç Adımlarıyla (Ekim 2012, Çev. Şemsa Gezgin, Doğan Kitap) Eco’nun 2000-2005 yılları arasında gazete ve dergilerde yayımlanan yazılarındandan bir seçme. Umberto Eco, ilk iki bın yılını tamamlayan dünyada 11 Eylül sonrasında yoğunlaşan sıcak savaşlarla birlikte tarihin tekerrür ettiği düşüncesini tartışmaya açıyor.
Ecoi yeni binyılın 11 Eylül’le başlayıp Afganistan ve Irak savaşlarıyla devam ettiğini, İtalya’da da Silvio Berlusconi’nin yükselişinin görüldüğünü belirterek başlıyor söze. Yani bir yanda sıcak savaşlar diğer yanda da medyatik popülizm yaşanmaktadır. Tarihin artık yengeç adımlarıyla ilerlediğini yani iki adım ileri bir adım geri diye tanımlanabilecek bir gelişimi olduğunu düşünüyor. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra Avrupa ve Asya’nın siyasi coğrafyasının kökten değiştiğini, Avrupa haritasının 1914 öncesinde yayınlanan atlaslardaki haritalarla benzerlikler gösterdiğini söylüyor. Afganistan ve Irak ile 50 yıllık soğuk savaş döneminin kapanıp sıcak savaşlara dönüldüğünü, Hıristiyan köktendinciliği, Darwin’in Evrim Teorisi karşıtı tartışmalar, 11 Eylül’le büyüyen İslamofobi ile “yeni bir Haçlı Seferleri mevsiminin başladığı”, Asya ve Afrika’dan kaçıp Avrupa’ya kaçan mültecileri kastederek İsa’dan sonraki ilk yüzyıllardakine benzer büyük göçlerin yeniden yaşandığını tezini getiriyor. Teknolojik gelişmelerin de medyada “kelimenin tam anlamıyla geriye doğru atılan bir adım olduğunu” yazıyor. “Sanki tarih, geçmiş iki bin yıl boyunca yaptığı sıçrayışlardan yorulmuş, kenid üzerine sarmalanıyor ve Gelenek’in avutucu ihtişamına geri dönüyor” diyerek sözünü bağlıyor.     
Kitabın önemli bir bölümünü İtalya'da Silvio Berlusconi'nin "medyatik popülizm" ardına alarak yükselişi ve iktidarını sürdürüşünü irdeleyen yazılar kaplıyor. “Diktatörlükler, kararlarına halkın desteğini sağlamak için genellikle ulusun bütünlüğüne karşı komplo kurmakta olan bir ülkeden, bir gruptan, bir ırktan, gizli bir toplumdan söz ederler. Her popülizm biçimi, çağdaş popülizm de dahil olmak üzere, dışarıdan ya da iç gruplardan gelen bir tehditten söz ederek onay almaya çalışır” (s.64). Afrikalı göçmenlere karşı yaratılan tepki, İslamafobi, Irak’ın ve Saddam’ın hedef seçilmesi bunun tipik örneklerinden. Bir yandan da “siyasette karnaval havası” yaratıldığını söylüyor Eco. “Parlemento yavaş yavaş gücünü yitirmekte, siyaset artık, tıpkı gladyatör oyunları gibi, ekranlarda yapılmaktadır.”
Umberto Eco’nun Berlusconi’nin siyasi başarısını anlattığı bu bölümü okurken günümüzün birçok lideri ile benzerlikler bulmak mümkün. “Berlusconi, kesinlikle dürüst, inanılmaz bir zenginliğe kusursuz bir biçimde ulaşmış, kendi çıkarlarını gözetmeksizin yalnızca ülkesine hizmet etme arzusu ile çalışan samimi bir insan” olarak tanıtılmıştır. Berlusconi’yi seçenleri de iki grupta topluyor Eco; “gerekçesi olan seçmenler” ve “büyülenmiş seçmen”. “Gerekçesi olan seçmenler” Berlusconi’ye gerçekten inanan, onun vaatlerini çıkarlarına uygun olduğunu düşünen seçmenler. Bunların sayısı çok değil. Büyük çoğunluğu başlıca televizyon kanallarını izleyerek bir değerler sistemi oluşturmuş “büyülenmiş seçmen” oluşturuyor. “Büyülenmiş seçmen” çok az gazete ve kitap okuyor, tüm bilgiyi televizyondan alıyor. Televizyonlar da Berlisconi’nin kontrolü altında dizilerle, yarışmalarla sürekli hayal dünyasını geliştiriyor. “Büyülenmiş seçmen”i Anayasanın değiştirilmesi de, savcıların susturulup adaletin denetim altına alınması da ilgilendirmiyor. Zaten bu gelişmelerden haberleri yok. Zengin bir başbakanın yolsuzluk yapmayacağına inanıyorlar, “çünkü yolsuzluk rakamını, astronomik miktarlar olarak değil, birkaç milyon olarak düşünüyorlar” (s.132).
Bu iki seçmen grubunu tamamlayan ve Eco’nun “en büyük tehlike” olarak nitelediği “sol görüşlü İsteksiz Seçmen” grubu var bir de. Bu seçmenler laik cumhuriyetçilerden komünist parti taraftarlarına kadar geniş bir yelpazeden oluşuyor. “Bu grup, bugüne kadar söylenen şeyleri bilen (ve yinelenmelerine gerek duymayan), görevi sona ermekte olan hükümetin düş kırıklığına uğrattığı, beklediklerini elde edemeyince bulduklarıyla yetinen ve karılarına inat olsun diye kendilerini hadım edenlerden oluşuyor. Kendilerini tatmin etmeyenleri cezalandırmak için” Berlusconi’ye oy veriyorlar. Bizim “Yetmez ama evet”çilerle bir benzerlik aramıyorum ama Eco İtalya özelinde birçok ülkede yaşananları somutlaştırıyor.
“Berlusconi için, vaatlerini simgeleyen övüngenlikle çelişen zulüm kurbanı rolü oymanak ömenli bir tekniktir” diyor Eco. “Berlusconi her gün bir kışkırtmada bulunmadan duramıyor. Tahrik, anlaşılmaz ve kabul edilemez bir konu üzerine olunca, gazetelerin ilk sayfalarını, medyanın da açılış haberlerini bir anda işgal ediyor ve dikkatlerin sürekli üzerinde olmasını sağlıyor. Özellikle muhalefeti konuşturmak ve kuvvetle tepki vermek zorunda bırakan kışkırtmalarda bulunuyor. Berlusconi, muhalifleri her gün kızdırarak tepki vermelerini başarınca (muhalefete ait olmayan medyayı da kızdırıyor, bu kuruluşlar anayasayı altüst edecek öneriler karşısında sessiz kalamıyorlar), seçmenlerine kendini bir zulüm kurbanı olarak gösterebiliyor (“Görüyor musunuz, ne desem saldırıyorlar”).”
Ana muhalafet partisi CHP’lilerin özellikle bu konulara kafa yorduğunu umduğumuz Bilim kurulu başkanı Sencer Ayata gibilerinin okuması gereken ama Başbakana cevap yetiştirmekten fırsat bulamayacaklarını düşündüğümüz “Medyatik Popülizm Üzerine” başlıklı makale gerçekten çok öğretici. “Kışkırtmanın inanılabilir olması önemli değildir. Anayasada çevre korumasıyla ilgili maddeyi kaldırmak istiyorsun diyelim (...) karşı taraf buna karşı çıkmadan edemez, yoksa muhalefet kimliğini ve işlevini yitirir. Bu tekniğe göre kışkırtma yapılır, ama ertesi gün yalanlanır (“Beni yanlış anladınız”), ardından bir kışkırtma daha yapılır, böylece muhaliflerin tepkisi ve kamuoyunun dikkati ikinci kışkırtmanın üzerine çekilerek, bir öncekinin yalnızca bir flatus vocis (önemsiz ses) olduğunu herkesin unutması sağlanır.” (s. 150)
Kabul edilemez kışkırtma yapmanın iki önemli amaca daha ulaşmayı sağladığını yazıyor Eco. İlk olarak halkın tepkisi öğreniliyor. Halk yeterince tepki göstermiyorsa en akıl dışı uygulama bile yürürlüğe konabilir. İkincisini “bomba etkisi” diye açıklıyor Eco. Halkı ve medyayı saçma bir konu ile uğraştırırken asıl tartışılması gereken çok önemli bir konunun görülmemesini sağlıyorsunuz.
Umberto Eco, “Sıcak Savaşlar”la “Medyatik Popülizm” arasında çok önemli bir organik bağ olduğunu gösteriyor. “Medyatik Popülizm”le iktidarını yürüten devlet yöneticilerinin bu tür iç ve dış sorunlara ihtiyacı var. Öte yandan “Sıcak Savaşlar” için de bu tür devlet adamlarına gerek var. Her zaman biri diğerini gerektiriyor.
Umberto Eco Yengeç Adımlarıyla’da sadece “Sıcak Savaşlar ve Medyatik Popülizm”e değinmiyor. İnternetle birlikte mahremiyetin isteyerek yitirilmesi, özel okullar, adalet mekanizması, sözcüklerle yapılan savaşlar, hortlatılan Yahudi düşmanlığı, okula türbanla gitmek, farklı etnik grupların birarada yaşayabilmesi, halkın cahilleştirilmesi, Avrupa Anayasası, okullardaki Haç’ların kaldırılması gibi birçok güncel konu ile ilgili iki sayfayı geçmeyen yazıları var. Çünkü Eco köşe yazılarını derleyip bir kitap yapmış. 2000-2005 yılları arasında yayımlanmış bu yazıları belirli bir mantık içinde biraraya getirmiş, belki de kaleme almış ve çok gündelik konularda yazdığı yazılar bile eskimemiş. İtalya özelinde tartışılan birçok konunun bizi de yakından ilgilendirdiğini görüyoruz.     
Yengeç Adımlarıyla hem üçüncü bin yılda nasıl bir Dünya tasarlanıp dayatıldığını anlamak hem de ülkemizde bize yaşatılanları doğru yorumlamak açısından çok öğretici bir eser. Üstelik Umberto Eco olayları tarihi, edebi ve kültürel derinlikleriyle kavrayıp kıvrak kalemi ile son derece akıcı bir üslupla anlattığı için keyifle ve merakla okunuyor Yengeç Adımlarıyla.   
08.11.2012

Cuma, Kasım 09, 2012

 

Cazibe İstasyonu




Ahmet Büke, Cazibe İstasyonu’nda kısa ama etkileyici öykülerle geliyor. Okurun imgelemine daha çok gerek duyan, anlatıyı okurla birlikte, onun bilgisi ve görgüsüyle ve tabii belleğiyle kurmak isteyen öyküler...
İzmir’in bilinmeyen derinliklerini birlikte tanıdığımız bir öykücü olarak bilirdik Ahmet Büke’yi. Cazibe İstasyonu’nda (Ekim 2012, Can yay.) Anadolu’dun gözden ırak köylerine, mezralarına, dağlara doğru genişletiyor evrenimizi ve kitabı bir distopya ile bitiriyor.
Ahmet Büke’nin kahramanları kısacık öykülerde acılarını aktarıyor bize. Yüreklerinin bir köşesinde, sözcüklerde, bir anlık bir bakışta, gözlerde hissedilen, kolayca adlandırılamıyan acılar. Paylaşıldıkça büyüyor, anlam kazanıyor, gizlerinden arınıp onarılmaz gerçekler halini alıyorlar.
Kitabın ilk öyküsü Buluttan Buluta’da acının sadece bir göz göze gelmeyle, bakışların bir an buluşmasıyla paylaşılabileceğini anlatıyor. Issız bir yerde, bir dağ başında bir yangından, yıkımdan arta kalanlar. Yanmış et ve kemik kokusu. “Zor ölmüş” bir katırın gözlerinde bir kurtun gördüğü bulut. O bulut memleketin semalarında süzülüp yaşlı bir bakkalın gözlerinde yaş oluyor. O göz yaşları sigara almaya gelen kadına, ondan da metro durağında trenin camından bakan kadına aktarılıyor. Adlandıramasak da, anlamını bilmesek de hepimizin gözlerini yaşartan acının ortaklığını öyküleştiriyor yazar. Okura düşen dağ başında yanmış katırın gözlerinden tüm ülkeye yayılan bulutun sırrını çözmek olsa gerek. O katırı kimler canlı canlı yaktı? Neden?
Ahmet Büke öykülerini başı sonu olmayan an’larla, zaman dilimleri ile oluşturur. İlk cümlede kendinizi öykünün ortasında bulursunuz ve sonunu bulmadan da bir yerinden çıkarsınız. Her cümlesi ihtimam ve tabii katılım ister okurdan. Kısa, duru ama o ölçüde bir çok anlam kazanan cümleler. Durup düşünmek gerekir. Okunup geçilemez. Ahmet Büke her yeni kitabında bu kendine has anlatımı daha da geliştiriyor. Öyküler kısayken kıpkısa oluyor. Her cümlenin taşıdığı imgeler, göndermeler artıyor. Cazibe İstasyonu’nuyla Büke’nin öykülerindeki masalsılık da artmış. Anadolu bilgelerinin, ninelerin anlatımlarının tadı ağırlıklı hissediliyor alttan alta.
Karakutu’da babasının beyaz bir taksiyle gelenlerce alınıp bir kalenin içine götürülmesini, gözü bağlanıp sorgulanmasını üç cümlede anlatırken sonra babasından geri kalanları, kemikleri, şalvarından bir parçayı bulduğu bisküvi kutusunu üzerinde yazılanları okuyacak kadar uzun uzun inceleyecektir anlatıcı. Tüm öykü iki buçuk sayfadır.
Ahmet Büke, yeni anlatım denemeleri de yapıyor Cazibe İstasyonu’nda. İki ayrı sütunda akan öyküsü Herkes Ana Kuzusu’nda iki farklı okuma önerdiği gibi sütunları birbirine bağlamamızı ve öyküyü daha bütüncül kavramamızı istiyor sanki. Düşen / Düşünen Adamın Bir Günü’nde ikinci sütun dipnotlar/yannotlar için kullanılmış izlenimi verse de o notlar olmadan havada kalıyor, tam anlamına kavuşmuyor öykü. Son yannottaki Paul Eugen Bleuler adının anlamını çözmek için internetten wikipedia’ya bakarsanız öykü tamamen farklı bir boyut kazanıyor.
Gelen Evrak 28.02.2012. TEM: 1245/89’da notlar çerçevelenip aralara giriyor. Hiç acıkmayan, su içmeyen, sürekli trenle yolculuk eden kahramanların bunu neden yaptıklarını anlamak için özellikle öykünün başlığına ve son nottaki gizli bilgilere dikkat etmek gerekiyor. Ahmet Büke, her öykü farklı farklı okunur, anlamlandırılır demek istiyor gibi.   
Cazibe İstasyonu’nun ikinci bölümü olan tek bir uzun öykü ya da çok kısa bir novella sayabileceğimiz Tuhaf Su’da büyük bir kuraklıktan sonra tamamen çölleşmiş dünyada suyu sahiplenenlerin dünyayı nasıl yönettiklerini anlatıyor Ahmet Büke. “Su bizimdir. Su onu kullananın, ona ihtiyaç duyanın, onu çıkaranın, onu bulanın ve getirenin, ona âşık olanındır. Su bizim annemiz, kanımız, vatanımız ve eşimizdir” diye bir andları var Cazibe İstasyonlarında suyu yöneten mühendislerin. 24 sayfalık bu anlatı, Dünya’nın beklenen geleceği üzerine bir distopya.  Ahmet Büke bu anlatıda eninde sonunda yaşanacak bir doğa felaketinin, büyük kuraklığın nasıl sonuçlara yol açacağını tartışmaya açıp kendi yorumunu getiriyor. Finalde Cazibe İstasyonunu tahrip edip suyu gerçek sahiplerine teslim ediyor. Umutsuz yaşanmaz diyor. Bir yandan da kitap boyunca geliştirdiği tüm anlatım tekniklerini tek bir metne uygulayarak biçimsel açıdan da anlatısını taçlandırıyor.  
01.11.2012

 

Bütün İnsanlar Yalancıdır



Alberto Manguel’i okuma günlükleriyle, Borges’e kitap okuduğu günlerin anılarıyla tanımıştık. Bir düzyazı ustası olarak biliyorduk. Manguel’in tüm eserlerini Türkçeye kazandırmayı görev edinen Yapı Kredi Yayınları, bir anlatı (Palmiyelerin Altında Stevenson) dışında Manguel’in deneme ve anılarından yana kullanmıştı tercihini. Okuma fırsatı bulamadığım Palmiyelerin Altında Stevenson’da (2004, Yapı Kredi yay.) Define Adası’nın ve Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’ın yazarı Robert Louis Stevenson’un son günlerini ve ölümünü anlatıyormuş Manguel.
Bütün İnsanlar Yalancıdır’da (Eylül 2012, Çev. Saliha Nilüfer, Yapı Kredi yay.) otuz yıl önce Madrid’de geride sadece bir roman bırakarak ölen bir yazarın hayat hikayesini yazmaya çalışıyor. Gazeteci Jean-Luc Terradillos, yazar Alejandro Bevilacqua’nın  hayatını araştırmaktadır. Bevilacqua’yla, hayatının çeşitli dönemlerinde yakın ilişki kurmuş dört kişiden Bevilacqua’yı anlatmalarını ister. Bu dört kişi, Bevilacqua’nın sırdaşı Alberto Manguel, sevgilisi Andrea, hapishane arkadaşı Domuz ve yayıncısı Gorostiza’dır. Tahmin edileceği gibi her anlatıcı farklı bir Bevilacqua anlatır. Anlattıkları aslında kendi hikayeleri ve Bevilacqua hakkındaki kanılarıdır.  Dört farklı açıdan Bevilacqua’nın yaşam öyküsünü oluşturmaya çalışırken sonuç olarak varacağımız mesaj romanın adı da olan “Bütün İnsanlar Yalancıdır” mıdır? Bunu anlamak için kitabı okumak gerek.
“Onun kaderine karar verecek olan, seyahatnamesine mana katacak olan benim. İşte budur hayatta kalan kişinin vazifesi: Anlatmak, yeniden yaratmak ve –neden olmasın– yabancı bir hikayeyi icat etmek... Bir adamın hayatındaki olaylardan istediğiniz miktarda alın, onları canınızın çektiği gibi dilediğinizce karın ve işte karşınızda su götürmez akla yatkınlıkla bir şahsiyet çıkacaktır. Bir nebze farklı bir tarzda karın da bakın aman Tanrım! Şahsımız değişivermiş, başka biri oluvermiş ama eşit oranda hakiki” (s.14).
Alberto Manguel bu oldukça tanıdık kurgu tekniğini ustalıkla kullanıyor. Ama esas ustalık bu kurgunun bildikliği içinde oluşturduğu anlatının ilettikleri. Ömer Türkeş’in kitapla ilgili yazısında belirttiği gibi Borges’i hatırlatan bir anlatımı olsa da ustasını aşan bir anlayışı var Manguel’in. Borges gibi metinlerarası bağlar kuruyor, gizli ya da açık göndermeler yapıyor ama ustasından farklı bir yaklaşımla Manguel anlatısını somut tarihler ve yerler üzerine kuruyor. Alejandro Bevilacqua’nın yaşam öyküsünü parça parça oluştururken Arjantin’in yakın siyasi tarihini, insanların üzerindeki etkisini, siyasetle ilgilenmese de entelektüel bir kişinin hayatını nasıl altüst edip kaderini değiştirebileceğini anlatıyor. Bize oldukça tanıdık gelen bir hayat öyküsü bu. 12 Eylül 1980 darbesi ile darmadağın olan hayatları hatırlatıyor. Alejandro Bevilacqua’nın hikayesi de bizimkilere benzer şekilde hapishanelerden sürgüne doğru uzanıyor ve Madrid’te noktalanıyor.  
01.11.2012

This page is powered by Blogger. Isn't yours?