Cuma, Mart 23, 2012

 

Son Okur


David Toscana türkçede yayımlanan ilk romanı Son Okur’da (Ocak 2012, çev. Pınar Savaş, Kırmızı Kedi yay.) hayatı okuduğu romanlardaki olaylarla, sahnelerle karşılaştırarak, roman kahramanlarının tavırlarına göre yorumlayan birinin öyküsünü anlatıyor.
Lucio, Meksika'da gözlerden uzak, ücra Icamole adlı bir köyde yaşamakta, hayatını kitap okuyarak geçirmektedir. Köy kitaplığında görevlendirildiğinde kitaplarla tanışmış, kitaplık okursuzluktan kapatıldıktan sonra da fahri olarak bu görevi yürütmüş, köyün son okuru olarak kitaplıktaki tüm kitapları okumaya, tasnif etmeye devam etmiştir.
Köye tam bir yıldır yağmur düşmemiştir. Köylüler taşıma su ile susuzluğa çözüm bulmaya çalışmaktadır. Kuyusu kurumamış tek köylü ise Lucio’nun oğlu Remigio’dur. Yalnız yaşayan Remigio bir gün kuyusunda 13 yaşında iyi giyimli, oldukça güzel bir kızın cesedini bulur. Suyun kirlendiğine, artık kullanılmayacağına üzülürken bir yanda da katil olarak cezalandırılmaktan korkar. Babası kızı bahçedeki armut ağacının dibine gömmesini öğütler. Böylelikle hem suçtan kurtulacak hem de kızın çürüyen bedeni ağacı besleyecek kuraklığa rağmen çok lezzetli armutlar yetişecektir.
Lucio, bu fikri en sevdiği romanlardan birinden almıştır. O romandaki Babette adındaki genç kız da güzelliği ile insanları etkilemiş ve bir gün de bir kapı önünde kaybolmuş, katil kızı öldürüldükten sonra elma ağacının dibine gömmüştür.
Olayların seyri köye soruşturma için jandarmanın gelmesi ile gelişir. Lucio, oğlunu kollamak için yalan ifade verir ve köye su getiren komşusunu katil diye ihbar eder. Bir süre sonra da küçük kızın annesi gelir. Acılı annenin tek öğrenmek istediği kızının hayatta olup olmadığıdır. İyi bir okur olduğu anlaşılan anne ile kitaplar hakkında sohbet ederek dostluk kuran Lucio, kadının kimseyi suçlamak niyetinde olmadığını anlayınca Babette’in öyküsünden söz ederek o roman üzerinden gerçeği açıklamış olur.
David Toscana, romanını bu olay örgüsü üzerinde kurup okuru cinayet olayı çözülecek mi, gerçek katil bulunacak mı gibi sorularla romana bağlıyor. Ama asıl anlatmak istediği başka bir şey. Çevirmen Pınar Savaş’ın kitabın girişine yazdığı notta belirttiği gibi “Son Okur, tarihin ve yaşamın ancak edebiyatla kavranabileceğini, her şey çözülüp gittikten sonra yalnızca anlatmaya değer bir hikayenin baki kalacağını anlatıyor.”
Lucio’nun okur olarak eylemi ve okumaları sırasında romanlar hakkında yaptığı acımasız eleştirilerde de aynı notta belirtildiği gibi “İyi yazılmış, okuru ele geçirmeyi, baştan çıkarmayı becerebilen romanlara bir övgü, laf kalabalığıyla dolu kötü anlatılara ise acımasız bir yergi” var.
Diğer eserleri nasıldır bilemem ama David Toscana Son Okur’da Latin Amerika’nın artık alışıldık gelen “büyülü gerçekçilik”ine tamamen ters bir anlatı oluşturmuş. Büyülü Gerçekçiliği kendi silahıyla vurmuş, büyüyü bozmuş, geriye gerçek kalmış. Yazar bu tavrını türkçeye sert gerçekçilik olarak çevirebileceğimiz “realismo desquiciado” anlayışı olarak tanımlıyor. Klasik romanlarda alıştığımız diyalogların tırnak içinde ya da konuşma çizgisi ile belirtilmesi yerine metnin içine yedirilmesi diyaloğu anlatıyla, öyküyü hayatla bütünleştirme arzusundaki bu eğilimin sonucu. Çevirmen Pınar Savaş, metinin getirdiği bu tavrı türkçede başarıyla yansıtmış. Keyifle okunan ama metnin orijinaline sadık bir çeviri çıkmış ortaya.
01.03.2012

Etiketler: ,


 

Svistonov’un Eserleri ve Günleri


Konstantin Konstantinoviç Vaginov, 1899-1934 tarihleri arasında yaşamış. 35 yıllık ömrünü, 15 yıllık yazarlık hayatını şiir, roman ve öykü kitapları ile değerlendirmiş. Petersburg doğumlu, Alman kökenli bir ailenin çocuğu. Vaginov, hukuk eğitimi alırken Kızıl Ordu’ya katılıp Polonya cephesinde savaşmış. Savaş dönüşü Sanat Tarihi Enstitüsü’nde okumuş. Dönemin hakim edebiyat anlayışı toplumsal gerçekçiliğe uzak durmuş. Dadaist, Absurdist, Surrealist çevrelerde yer almış. 1920’lerde yazdığı post-sembolist şiirlerle tanınmış. İlk şiir kitabı 1921’de basılmış. Onu 1926 ve 1931’de yayımlanan şiir kitapları izlemiş.
Edebiyat kuramcısı Mihail Bahtin’le tanışmış, dost olmuş. Onun entelektüel çevresinde yaşananları konu edindiği, türkçede de yayımlanan ilk romanı Keçinin Şarkısı’nı (2011, Everest yay.) 1925- 27 yıları arasında yazmış. Onu iki roman daha izlemiş. 1934’de veremden öldüğünde geriye tamamlanmamış bir roman da bırakmış. Türkçede yayımlanan ikinci romanı Svistonov’un Eserleri ve Günleri’nin girişinde yer alan biyografisinde Sovyet döneminde eserlerinin basılmasına izin verilmediği, ancak 1989’da kitaplarının basılabildiği belirtiliyor. Sanırım bu durum romanlarıyla ya da bazı eserleriyle ilgili. Şair olarak içinde yer aldığı çevrelerin Sovyet Devleti’nin edebiyat anlayışına ters geleceğini öngörebiliyoruz ama şiir kitapları yaşarken yayımlanmış. Romanlarında ise esas olarak edebiyat ortamı üzerinden Sovyet’lerin kültür ve sanat anlayışına bir eleştiri getirdiği belirtiliyor.
Konstantin Konstantinoviç Vaginov türkçede yayımlanan ikinci romanı Svistonov’un Eserleri ve Günleri’nde (Ocak 2012, çev. Kayhan Yükseler, Everest yay.) postmodern diyebileceğimiz bir yöntemle roman yazan bir yazarın öyküsünü ve romanını anlatıyor.
Çevresindeki her şeye romanı için gerekli mi diyerek bakıyor Andrey Svistonov. İnsanları, dostlarını romanına yansıtmak amacıyla izliyor, gazeteleri, dergileri ve tabii kitapları romanında değiştirerek kullanabileceği paragraflar bulmak amacıyla okuyor. “Onun bütün malzemesi, kitapların sayfa kenarlarındaki çirkin alıntılardan, hırsızlama benzetmelerden, ustaca kopyalanmış sayfalardan, dinlediği konuşmalardan, değiştirilmiş dedikodulardan ibaretti” diyor Vaginov ve Svistonov’un okuduğu bir haberi ya da tarihi bilgiyi nasıl yazıya döküp romanına aktardığını da örnekliyor. Bu parçalar birbirine bağlandıkça roman gelişiyor, konusu ortaya çıkıyor. İşe yarayıp yaramadığına bakmadan ne kadar çok basılı şey okursa romanı o kadar gelişiyor.
Olaylar Leningrad’daki edebiyat çevrelerinde geçiyor. Svistonov diğer yazar arkadaşları gibi redaktörlük yapıyor, yazarların söyleşilerini izliyor, toplantılara, kahvehane ve lokantalardaki sohbetlere katılıyor. Dışarıdan bakıldığında herhangi bir yazar gibi görünüyor ama onun farkı arkadaşlarını, gördüğü duyduğu her şeyi romanı için malzeme olarak kullanması. İlk kurbanı “Kuku” diye çağırdıkları İvan İvanoviç oluyor. Görünüşüyle, hal ve tavırlarıyla insanları etkileyen, özgüveni yüksek bir kişi olan Kuku’ya yakınlaşıyor ve birlikte yaşadıklarını kendince yorumlayarak romanlaştırıyor Svistonov. İvan İvanoviç, bir gün Svistonov’a yazdıklarını okutunca tamamen çöküyor, dağılıyor. İkinci kurban kendini Sovyet Cagliostro’su (Okültçü, mistik) olarak tanıtan Psihaçev oluyor. Onunla da benzer bir biçimde yakınlaşıyor ve adamın tüm sahteliklerini yazıya geçiriyor. Sonuçta Svistonov, tüm kahramanların aslında kendisi olduğunu, yazdıkça “romanın içinde kendisini bulduğunu” fark ediyor.
Svistonov’un Eserleri ve Günleri, ilginç konusunun yanında yapısıyla da dikkate değer. Romanla romanın yazılış sürecinin iç içe geçmesi bir yana sayfalar ilerledikçe bu iki boyutun karışmakla kalmayıp zamansal olarak da kronolojik bir sıra izlenmediğini de fark ediyorsunuz. 1920’lerde yazılan, dönemine göre öncü ve erken bir örnek olarak değerlendirebileceğimiz bu romanı özellikle postmodernizm üzerine tartışanların incelemesinde yarar olduğunu düşünüyorum. Çünkü Vaginov romanın, romancının parodisini yazmakla kalmıyor, ironik, kara mizaha varan anlatımıyla parodinin parodisini yaparak bu tür roman anlayışını da eleştiriyor.
01.03.2012

Etiketler: ,


Salı, Mart 13, 2012

 

Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur


Faruk Duman, Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur'u (Şubat 2012, Can Yay.) 1974 yılında Beypazarı’nda vurulan son Anadolu Parsına adamış. Anadolu Parsı 2-2,5 metre boyunda, ağırlığı 70 kiloyo bulan, yirmi yıl ömrü olan bir etobur. İran Parsının bir alt türü olduğu düşünülüyor. Daha çok ormanlık ve dağlık alanlarda tek başlarına yaşarmış. Bulundukları yere çok iyi uyum sağlarmış. Doğal yaşam alanlarının ve av kaynaklarının azalması onları insanların yaşadığı yerlere yönlendirmiş ve bu da genellikle vurularak ya da zehirlenerek öldürülmelerine yol açmış. Son Anadolu Parsı 1974’de öldürülmüş olmasına rağmen zaman zaman Akdeniz’den Karadeniz’e çeşitli dağlık bölgelerde görüldüklerine dair söylentiler dolaşmakta. En son 2006’da Mersin’de kayalık bölgede görüldüğü, hatta fotoğrafının çekildiği iddia edilmiş ama fotoğraf ortaya çıkmamış.
Anadolu Parsları hakkında internette bir site var (anadoluparsi.com). Son Anadolu Parsı 1974’de öldürülmesinin öyküsüne de bu sitenin verdiği bir linkle ulaşmak mümkün. Son Anadolu Parsı ile yaşarken karşılaşmış son kişi olan Havva Köksal’la 2004’de yapılmış bir söyleşi de var. Havva Hanım bir dere yatağında parsla karşılaşıyor. Parsı görünce heyecanlanıyor, geri geri bir-iki adım atıyor. Pars bir hamlede Havva’yı yere deviriyor ama saldırmıyor. Havva kendine geldiğinde parsı yanı başında beklerken görüyor. Pars Havva’yı yere devirirken kolundan yaralamış, Havva “pars saldırmadı” dese de köylüler bu yaralanmayı saldırı olarak yorumluyor ve parsın peşine düşüyor. Bu tür hayvanların geçiş yollarının bilen iyi bir avcı da onu vuruyor.
Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur'un çıkış noktasında bu olayın olduğunu düşünüyorum. Faruk Duman, parsın gerekmedikçe insanlara ya da başka canlılara saldırmadığı bilgisinin, esas saldırganın, yok edenin insanoğlu olduğu gerçeğinin üzerinde kurmuş anlatısını. Anlatı diyorum, çünkü kitabım kapağında yazılan “roman” tanımına uymuyor Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur. 85 sayfada, az sayıda kahraman ve tek bir olay ve tema üzerinden gelişiyor. Uzun öykü de diyebiliriz ya da anlatı diye tanımlarız.
Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur'un kahramanı, hastalık nedeniyle üniversite öğrenimi yarıda bırakmış, zor koşullarda, askerliğini yaptıktan sonra annesinin yanına ormanın hemen kıytısındaki evine dönmüş bir genç. Kitabın arka kapağında “annesinin ölümü üzerine çocukluğunu geçirdiği kasabaya döndüğü” belirtiliyor. Anlatının ilk paragrafının dördüncü cümlesinde bir cenazeden söz ediliyor ama bu cenazenin kimin olduğu söylenmiyor. Beş cümle sonrasında ise “İlkin, annemin ocağı yaktığını düşündüm” diyor ve devam ediyor “Annem derin öğle uykusundan uyanıp ocağı yakmış.” Tüm anlatı boyunca da annenin hayatta olduğuna dair işaretler alıyoruz. Kahramanımız anasıyla konuşuyor, dertleşiyor. Okur olarak bizde ana oğul birlikte yaşadıkları kanısı doğuyor. Anlatının sonuna doğru, kadın kahraman Ceren annesinin altı ay önce öldüğünü söylediğinde (s.89) bile kahramanımıza göre annesi divanın üzerinde oturmaktadır. Bu durumun altını çizmemin nedeni anlatının masalsı bir havada geliştiğini bir çok olayın sisli yağmurlu havaya uygun olarak muğlak olduğu. Düşle gerçek bilinçli olarak iç içe girmiş.
Faruk Duman’ın kitabın başına Borges’ten alıntıladığı gibi kahramanın parsı görüp görmediği havanın pusu gibi belirsiz. Yine Borges’in göndermesindeki gibi eserde “bir suret ve simge olarak” kullanılıyor pars. Parsla ilk karılaşmalarında, parsın kendisine yönelik ilk hamlesinde hayalle gerçek arasında yaşanıyor her şey, kahramanımız gerçekten bir saldırıya uğrayıp uğramadığını anlayamıyor.
Yine kitabın arka kapağında “çocukluk aşkı” diye tanıtılsa da Ceren'i tanımıyor. Ceren onun için kurtarıcı bir melek gibi. Ceren’in güzelliğinden, iyiliksever halinden etkileniyor, ilgi duyuyor. Bir medyum, bir bilici gibi çevresinde gelişen her şeyin farkında olmasına, hapsedildiği evden ormandaki en küçük çıtırtıyı bile duyup yorumlamasına hayran oluyor. Sanki parsın insan suretinde görünen hali. Ancak aralarında bir bağ oluşup evlerinde buluştuğunda sanki daha önce de karşılaşmış olduklarını, benzer şeyler yaşadığını düşünüyor. Bir yerde de “Aslında ben tanıyamadım önce” diyor, yaş farkına vurgu yapıyor, “Büyüdükçe yaş farkı falan kalmıyor” (s. 47). Kahramanımız yüksek okulda okumuş, askerliğini yapmış olduğuna göre 25 yaş civarındadır. Ceren’se on altı yaşında olduğunu söylüyor (s.88). Arka kapakta öyküyü gerçekçi havaya sokan vurgulamalar olmasa sanırım bunlara takılmazdım. Çünkü metin güçlü bir biçimde masalsı bir hava yaratıyor ama öykü inandırıcılığından da kopmuyor. Atmosferin yarattığı his dışında akla sığmaz olaylar da yok, masalla öykünün eşiğinde duruyor.
Ceren’in babası ve ağabeyi “kötü” olarak tanımlanabilecek insanlar. Parsın saldırısından sonra kahramanımızı kurtarıp eve getirdiklerinde yani yaptıkları iyiliğe rağmen bunu seziyorsunuz. İlerleyen sayfalarda özellikle ağabeyin Ceren’e uyguladığı işkencemsi şiddet ve ensesti de içeren tacizleri ile bu durum iyice vurgulanmış oluyor. Ama kötü oldukları böylesine bariz şekilde vurgulanmasa da anlatımın verdiği hava ile bunu hissedebilirdik. Belki kötülüğün altının bu denli net çizilmemesi ya da biraz puslu olması anlatının masalsı havasına daha uyumlu olurdu.
Baba oğul sık sık Ceren’i yatağına bağlayıp parsın peşine düşmektedir. Parsı yakalayıp öldürmek adeta yaşamlarının nedeni haline gelmiştir. Parsla çevrede yaşayan insanların ilişkisi zaman içinde hep bir av-avcı olgusu olarak gelişmiştir. Pars insanların saldırısına karşı kendini savunmuş, zorda kalınca da saldırmıştır. Kahramanımızın babası parsı avlamak isterken ölmüş, arkadaşlarından Resim parsın saldırısına uğramış “elsiz ayaksız” kalmıştır. Daha birçok olay da olduğundan insanlar varlığına tam olarak emin olamadıkları ama saldırısına uğradıkları parstan korktukları için ormana girmek istemezler.
“Ormana fazla gitme, diye tuttururdu ninem, ormanda göz dolanır” diye hatırlar kahramanımız. Korkmasına rağmen, belki de o korkunun üzerine gitmek için ormanda gezer. Ormanı sevmekte, kendini orada rahat hissetmektedir. Onun ormanla kurduğu duygudaşlıkla yaşananlara bakmamızı sağlıyor Faruk Duman. Böylece, eğer insanlar tarafından rahatsız edilmese, öldürülmeye çalışılmasa parsın kimseye saldırmayacağını anlıyoruz.
Kahramanımızla parsın ikinci karşılaşmalarında olaylar tam da umduğumuz gibi gelişiyor. Parsı ararken ormanda yorulup uyuya kalan kahramanımız onu yanıbaşında uysal bir kedi gibi bekler buluyor. Uzun süre karşılıklı sakince oturuyorlar ve sonra pars sessizce çekilir gidiyor.
Faruk Duman’ın dil ve anlatımı üzerinde de durmak gerekiyor. Çünkü tüm bu puslu masalsı hava anlatımla sağlanıyor. Sanki bir rüyayı anlatır gibi ama gerçeklikten de tamamen kopmuyor, fantastikleşmiyor. Böylece ne kadar masalsı bir atmosfer yaratsa da inandırıcılığını yitirmiyor. Efsanelerdekine benzer yarı gerçekçi yarı masalsı bir anlatım bu.
Dili ise oldukça kendine has. Kısa, bitmemiş, izleyen cümlede tamamlanan ya da yarım kalan cümleler kuruyor. Arka kapağa da alıntılanan cümleler bunu örnekliyor; “Zaman zaman, kendimi onun yerine koyduğum oluyordu. Pars, parçalanmış bir hayvandır. Geceleri ormanda dolaştığı zaman. Vücudunun her bir parçasını, orada onun adına gözlerini dört açsınlar diye ormanın dört bir tarafında bırakırdı. Söz gelimi, bir tüy bir çalılığa takılır, hayvanın geçip gitmesinden sonra orada ansızın gözlerini açarak. Karanlığı onun adına süzmeye başlardı. Bu, yalnızca tüyün kendi çabasıyla oluşan bir şey değildi elbette. Her yanıyla görmeye, duymaya, koklamaya alışmış bir parsın, kendi parçalarına verdiği bir armağandı.”
Faruk Duman’ın Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur'unu okurken sürekli insanın doğayla ilişkisi üzerine düşünüyorsunuz. Doğayı elde etmek, ona hakim olmak ana duygu, bunu güçlü bir yok etme içgüdüsü tamamlıyor. İnsanoğlu doğaya karşı hep tahripkar olmuş. Onun dengesini, bütünlüğünü bozmak için elinden gelen her şeyi yapmış. Son Anadolu Parsının soyunun tüketilmesi de insanoğlunun şuursuzca doğayı ve hayvanları yokedişinin tipik bir örneği. “Vahşi” diye tanımladığımız bu soylu ve güzel hayvan bizim saldırganlığımızın yanında masum kalıyor.
23.02.2012

Etiketler: ,


Çarşamba, Mart 07, 2012

 

Şiir Yıllığı 2011



Şairlerin okunmaya değer ürünler veremedikleri, şiir kitaplarının şairler arası mektuplaşma halini aldığı, dergiciliğin bittiği iddiaları yüksek sesle söylenmeye başladığı bir ortamda yayımlandı Bâki Asiltürk’ün hazırladığı Şiir Yıllığı 2011 (Şubat 2012, kitap-lık dergisi ile birlikte).
Şiirin okunmaz olduğu, hayatımızdan çıktığı gün geçtikçe daha çok dillendiriliyor. Oysa Şiir Yıllığı 2011’e bakınca bu izlenimlerin tamamen tersi bir görüntü ortaya çıkıyor. Çok canlı, hareketli, bol tartışmalı hatta kavgalı bir şiir ortamı olduğunu anlıyoruz yıllıktan. Bâki Asiltürk de Önsöz’de bu duruma dikkati çekiyor; “Dergiler şiirden vazgeçmiyor, şiirin yaratıcı gücü edebiyata heveslenen gençleri hâlâ cezbediyor, ortama renk ve heyecan getiren edebiyat tartışmalarının çoğu şiir üzerinden hayat buluyor. Kitapların satış sayısı ve bunun sonucunda ortaya çıkan niceliksel hesaplar okuru aldatmasın. Satış sayısı, vitrin ömrü vs. iyi edebiyatla değil, edebiyatın sosyolojik boyutuyla ilgili bir durumdur. Kimi zaman, yüzbinlerce satan bir romanın yaratamadığı etkiyi bir şiirin üç-beş dizesi yaratabilir. Önemli olan budur.”
Bâki Asiltürk ağırlıklı olarak edebiyat dergilerinde yayınlanan şiirlerin izini sürerek bir yılın panoromasını çıkartıyor, şiir seçimini daha çok dergilerden yapıyor. Ama “2011’de Şiirin Durumu; Olaylar, Tartışmalar”, “Kitaplar”, “Dergilerde Poetik Yazılar, Söyleşiler”, “2011 Şiir ve Şiir Eleştirisi Ödülleri” başlıkları altında yıl içinde şiir adına ne yaşanmışsa kapsamaya, yıllıkla iletmeye çalışıyor.
Yıllığı hazırlama yöntemini "niceliği önemsemeyip niteliğe kulak kabartmak, şiirin hasılasını alırken hassas terazinin kefelerini hakiki şiirle sınamak" diye açıklıyor. Yıllık hazırlayıcısı olarak “nitelikli şiir ve şair sayısının olduğunca artması” için çalıştığını belirtiyor ve “özgün bir dünyadan ve bu dünyanın şiirinden yoksun olanları seçimlerimin dışında bırakmakta sakınca görmedim” diyor. Oyunu gençlerden yana kullanıyor, onlarda da yeni ve özgün olanı arıyor. Yani Bâki Asiltürk kendi kıstaslarına göre yılın en iyi şiirlerini seçmeye çalışıyor. Hemen tüm yıllık hazırlayıcılarında benzer yaklaşımlar var; yılın en iyi ürünlerini seçmek istiyorlar. Oysa ben okur olarak yılın iyi ve kötü tüm verimini görmek, genel olarak şiirin özel olarak şairlerin nasıl bir evrim geçirdiğini yıllıkçıların iyiyi de kötüyü de söylediği bir anlayış içinde görmek istiyorum. Yıllıkların görevinin varolanı yansıtmak, değerlendirmek olması gerektiğini düşünüyorum. Ama bunun olanaksız olduğunu biliyoruz.
Bir kere ülkemiz yazarlarında da şairlerinde de eleştiri kültürü yok. Eleştiri deyince esas olarak “övgü” anlaşılıyor. Yeterince övmediğinizde, yerdiğiniz, art niyeti olduğunuz düşünülüyor. Öte yandan dergi sayısının çokluğu, hemen her yazılan şiirin yayımlanacak dergi bulması gibi nedenlerle yıllıklar bir nihai seçim noktası olarak görülüyorlar. Şairlerin tek merak ettikleri yıllıklarda yer alıp almadıkları, dergicilerinki de dergilerinden kaç tane şiir alındığı, ötesini düşünmüyorlar, tartışmıyorlar. Eğer bir yıllıkta yoklarsa o yıllığın da yıllığı hazırlayanın da düşmanı oluyorlar. Şair duyarlığı ile iş iyice abartılıyor, dedikodular hakaretlere evriliyor, kişisel ve fiili saldırılara kadar varıyor.
Doğru saydıysam Bâki Asiltürk yıl içinde 112 dergi izlemiş. 156 şairden şiirler seçmiş. Asiltürk’ün koyduğu kıstasla bakarsak gönlünün hayli geniş olduğunu söyleyebiliriz. Bence bir yılda 156 nitelikli şiir yayımlanması mümkün değil. Öte yandan yılda on binden fazla (benim hesabımla otuz bin civarında) şiir yayımlanıyorsa 156 son derece uygun bir sayı ve diğer yıllıklarda da ortalama 150 civarında şiir yer alıyor. Çünkü binlerce şairden ya da şiir yazıcısından söz etsek de yaşayan şairler antolojisi yapıldığında bu sayı iki yüzü geçmez. Bâki Asiltürk’ün yıllığa aldığı şairlerin en yaşlısı Sait Maden 1932, en genci Fırat Demir 1991 doğumlu. 1930 doğumlular 3, 1940’lılar 10, 1950’liler 25, 1960’lılar 39, 1970’liler 49, 1980’liler 27, 1990’lılar 2 şairle temsil edilmiş. En kalabalık grup otuz-kırk yaş arasındaki 70’liler, onları kırk-elli yaş arasındaki 60’lılar izliyor.
Bâki Asiltürk 112 dergi izlemiş, ama 38 dergiden şiirler seçmiş. Beşten fazla şiir seçtiği dergiler şöyle; Kitap-lık'tan 15, Mühür’den 12, Varlık’tan 11, Yasak Meyve’den 8, Hece’den 8, Karagöz’den 7, Eliz, Şiiri Özlüyorum ve Akatalpa’dan 6, Sözcükler, Sincan İstasyonu ve Özgür Edebiyat’tan 5. On beş dergiden sadece birer şiir seçmiş. 11 şairin şiirlerini ise kitaplardan almış.
“2011’de şiir etkinliklerinde, dergilerdeki dosyalarda ve şiir tartışmalarında üzerinde durulan başlıca konular “genç şiir, kadın şair, şiir yıllıkları, İkinci Yeni, Turgut Uyar” ve maalesef “şair ölümleri” idi” diyor Bâki Asiltürk değerlendirme yazısının başında. Dergilerin genç şairlere, şiirlerine özel bir önem verdiğine dikkati çekip, “Hemen her dergide dosyalar, söyleşiler ve şiir seçimleri genç şairler etrafında dönüyor” diyor. Saptaması önemli; “Son on yılda şiir dergilerinde görünmeye başlayan şair sayısı, 1980’ler 2000’ler arasındaki yirmi yıllık dönemden daha fazladır. Bunun iki asal nedeni var; ilki, artık gençlerin şiir veya şiir kitabı yayımlamakta eskisi kadar zorlukla karşılaşmamaları, ikincisi ise dergi sayısının epeyce artmış olmasıdır.”
Bâki Asiltürk, genç şair sayısının ve genç şiir veriminin arttığını söylüyor ama bunun ne kadarının “nitelikli” olduğu ortada. Yıllığı incelediğimizde şiiri beğeni toplayan şairlerin otuzla elli yaş arasında yoğunlaştığını görüyoruz. Şairler gençleştikçe seçilen şiir sayısı azalıyor. Böyle olması da normal, gençler belki yayımlatmanın kolaylığından dolayı kalabalık bir grup olarak görünüyorlar ama yazık ki kendilerinden daha yaşlı kuşaklardan ne daha iyi şiirler yazıyorlar ne de daha yenilikçiler.
İşte bu noktada yılın en çok konuşulan iki konusuna İkinci Yeni ve Turgut Uyar’a gelebiliriz. 2000’li yılların şiiri esas olarak esinini İkinci Yeni’den alıyor. Bu İkinci Yeni okumalarının şiirlere yansıması pek hayırlı görünmüyor bana. Bâki Asiltürk’ün de sözünü ettiği gibi İkinci Yeni aşılmaz bir duvar gibi algılanıyor. Değerlendirip, eleştirisini yapıp ondan yeni bir şiir çıkartmak yerine İkinci Yeni’nin kötü kopyalarını üretmek yeğleniyor genel olarak.
2011’de 150 civarında kayda değer yeni şiir kitabı yayımlanmış ama heyecan yaratan, üzerinde konuşulan, tartışılan pek fazla kitap hatırlamıyoruz. Artık sustuğu ya da yazamadığı iddia edilen 80 Kuşağı şairlerinin ard arda yayımlanan kitaplarının yanında 2000’li yıllarda yazmaya başlayan şairlerin şiirlerinin kitaplaşmış olması da dikkati çekiyor. İkinci on yıllık dilimine girdiğimiz 2000’li yılların sıkıntısı önceki yıllardan farklı değil. Şiir yazılıyor, kitaplaşıyor ama üzerinde düşünülmüyor, eleştirilmiyor, konuşulmuyor. Şiir üzerine düşünce üreten genç dergilerin sayısı pek az. 200 civarında dergi çıksa da yıllıklara seçilen şiir sayılarında da gördüğümüz gibi Türk edebiyatının ana eksenini oluşturan dergilerin sayıları onu geçmiyor. O dergilerin genç kuşağın yayımladığı ve benim dikkatimi çekenler Karagöz, Yeni Yazı, Üç Nokta, Mühür ve yazarlarının heyecanı ve açtıkları tartışmalarla gençleşen Hece’ydi. Öte yandan çok sayıda ve önemli eleştiri kitabının yayımlandığını görüyoruz. Turgut Uyar hakkında bu denli çok tartışılmasında da kuşkusuz Orhan Koçak’ın Bahisleri Yükseltmek’inin (Metis yay.) önemli bir etkisi vardı.
Daha önce de yazmıştım, şiir yıllıkları Türk Şiiri'nin nerede olduğunu, düzeyini, yönelimlerini görmek, şiiri hayatınıza yakınlaştırmak için iyi birer yardımcı. Her şiirseverin kitaplığında bir şiir yıllığı bulunması gerektiğini düşünüyorum. Yıllıklar sonuçta, hazırlayıcısının gözünden bir yılın panaromasını çizer, var olanı yansıtır. Yıllardır şiir yıllıklarını izliyorum, zaman zaman haklarında yazıyorum, gördüğüm yapılan şiir seçimlerinde yıllıklar arasında pek fazla fark olmadığı. Yıllıkları hazırlayanlar ne denli farklı edebiyat anlayışlarıyla baksalar da eğer adil davranıyorlarsa sonuç üç aşağı beş yukarı aynı oluyor.
Yıllıkların iyi şiir okuru için olduğu kadar araştırmacılar için de iyi birer kaynak olduğuna inanıyorum. Bâki Asiltürk’ün değerli çalışmalarını da her zaman kaynak olarak kullandım ve onlardan yararlanarak ana metinlere (kitap, dergi, yazı) ulaştım. Bu nedenle Şiir Yıllığı 2011’in Bâki Asiltürk’ün YKY’nin Kitap-lık dergisi için hazırladığı son yıllık olmasını üzüntü ile karşıladım. Bu yıllıkların eksikliğini her zaman hissedeceğiz.
16.02.2012

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?