Pazartesi, Aralık 24, 2012

 

Vaaay Kitabın Başına Gelenler



3. Yargı Paketi ile 20 bin kitabın onlarca yıldır yasak olduğu anlaşılınca Türkiye’de kitap yasaklamalarının uzun tarihi de merak edilmeye başlandı. Emin Karaca Vaaay Kitabın Başına Gelenler’de matbaanın Türkiye’ye gelişinden itibaren ülkemizde yaşanan kitap toplatmalarının, yasaklamaların tarihçesini çıkartıyor.
Ülkemizde matbaacılığın çok geç başladığı, matbaanın icadından 234 yıl sonra kitaplar basılmaya başlandığı yaygın bir inanış ve resmi söylemdir. Oysa Johannes Gutenberg’in 1450'de Almanya'nın Mainz şehrinde metal harflerle basım tekniğini bulup ve matbaaya uygulamasından sadece 43 yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk matbaa çalışmaya başlamış. Yahudi kökenli Osmanlı vatandaşlarının matbaasının İstanbul’da kuruluş tarihi 1493. Yahudilerden sonra 1567'de Ermeniler, 1627 yılında ise Rumlar ilk matbaalarını İstanbul'da açmışlar. İlk yasaklama da hemen bu tarihlerde gelmiş; “Osmanlı Devleti azınlıkların matbaalarında Türkçe ve Arapça kitap basılmasını yasaklamış, diğer bir deyişle, azınlıklara kitap basma iznini, bu dillerde kitap basmama koşuluyla vermiştir” (Serpil Altuntek, İlk Türk Matbaasının Kuruluşu ve İbrahim Müteferrika, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Temmuz 1993). Matbaa Müslüman Osmanlılar’a 234 yıl gecikmeyle, 1728’de ancak Batılılaşma hareketi ile gelmiştir. O da kutsal kitapların ve dini eserlerin basılmaması koşuluyla. Bir başka deyişle matbaacılığın icat edilmesi ile ülkemizde kitap yasakları başlamış.
Emin Karaca Vaaay Kitabın Başına Gelenler’de (Aralık 2012, Belge yay.) daha Fatih Sultan Mehmet döneminde, matbaanın Osmanlı’ya da gelebileceği endişesi ile yasak getirildiğini, II. Beyazıd döneminde (1481-1512) basım işleriyle uğraşanlara ölüm cezası uygulanacağı fetvası çıktığını yazıyor. Aynı yasağın I. Selim döneminde de (1512- 1520) geçerli olduğunu belirtiyor. Yahudi kökenli Osmanlılar ölüm cezası tehdidine rağmen matbaayı kurmuşlar. İbrahim Müteferrika’nın matbaa kurabilmesi de fermanla mümkün olmuş. Müteferrika’nın 1745’de ölümüne dek 23 ciltlik 17 eser ve sadece 12 bin 700 adet kitap basmış. İkinci matbaa ancak 1796’da ders kitapları basmak amacıyla kurulabiliyor. Mühendishane Matbaası 1805’e kadar sadece 10 adet sözlük ve ders kitabı basıyor.
Matbaaların çoğalıp kitap basımının yaygınlaşması için 1830’ları Tanzimat’ın ilan edilmesini beklemek gerekiyor. İlk kitap yasağı da 1872’de yaşanıyor. Maarif Nezareti Ahmet Mithat Efendi’nin Dağarcık adlı antolojisini ve Namık Kemal’in Evrak-ı Perişan adlı kitabını yasaklıyor. Ve kitap yasaklamaları ile mücadele de böylece başlamış oluyor. 140 yıldır süren bir mücadele... Namık Kemal İbret gazetesinde yayımladığı beş yazı ile kitap yasaklarına tepki gösteriyor ve İbret Gazetesi 5 Nisan 1873’de süresiz kapatılıyor. 1875’de de kitap sansürüyle ilgili kurallar bir Emirname ile açıklanıyor. Artık sansürden geçmeden hiçbir kitap yayınlanamayacaktır. “Hiçbir matbaa sahibi basacağı kitabı Maarif Nezareti’nden resmi ruhsat almadıkça basamaz. Basımdan sonra da adını ve kaç nüsha üzerine basıldığını bildiren imzalı bir beyanname ile birlikte İstanbul’da Maarif Nezareti’ne, taşralarda mahalli hükümetlere verir.” Yurtdışından gelecek kitaplar için de aynı şekilde izin alınması gerekiyor. Basımevleri ve kitapçılar “zararlı neşriyat” bulunduruyor mu diye denetleniyor.
Abdülhamit döneminde sansür ve kitap yasaklamaları doruk noktasına varıyor. Kitap basımı çok azalıyor. Abdülhamit’in sadrazamlığını yapan Sait Paşa’nın isteğiyle baskısı yapılan İbni Sina’nın Şifa adlı eseri bile basılırken yasaklanıyor ve baskı işi durdurulup basılmış sayfalar da yakılıyor.
23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan ediliyor ve sansür kalkıyor. O kadar çok seviniliyor ki bugün hala “Basın Bayramı” olarak kutlanıyor. Ama kitap yasaklamaları, toplatmalar devam ediyor. 1910’da Mehmet Rauf’un Bir Zambak Hikayesi müstehcen olduğu iddiası ile yargılanıyor. Mehmet Rauf suçlu bulunup 8 ay hapis cezası alıyor ve ordudaki görevinden atılıyor. Müstehcenlik suçlamasında Türk romanının klasiklerinden olan Eylül romanının yazarı Mehmet Rauf yalnız değil, o yıllarda birçok kitap ahlaksız bulunup yasaklanmış. Cumhuriyet’in ilanı da pek bir şeyi değiştirmiyor. Hüseyin Rahmi’nin Son Telgraf gazetesinde tefrika edilen Ben Deli miyim? adlı romanı 21. günündeyken “genel ahlaka aykırılık” iddiası ile yargılanıyor. Hüseyin Rahmi kendisini romanın bir edebi eser olduğunu söyleyerek savunuyor. Tarih 20 Eylül 1924. 1939’da Pierre Louis’in Afrodit’i müstehcenlikle suçlanıyor. Bilim adamı bilirkişler “eser müstehcen değil” dese de savcı israr ediyor. Basın ve halk davaya büyük ilgi gösteriyor. Sonunda Afrodit beraat ediyor. Aradan 90 yıl geçmiş ama yazarlar hala mahkemelerde eserlerinin edebi olduğunu anlatmaya çalışıyorlar.
Cumhuriyetin ilk yıllarında da kitaplar yasaklanmaya, yazarlar, yayıncılar yargılanmaya, hapis edilmeye devam ediyor. Dönemin Bakanlar Kurulu’nun yasaklama gerekçeleri ile bugünküler arasında pek fark olmaması çok ilginç; Komünist propaganda, ülke aleyhine yayınlar, mızır yayınlar, irticayı teşvik, dini duyguları rencide etmek, din propagandası yapmak, Kürtçülük, bölücülük, Türkçülük, Mustafa Kemal’in şahsına karşı yayınlar, Komşu ve dost ülkeler aleyhine yayınlar, Türkiye’nin dış politikasına zarar verici yayınlar...  
Emin Karaca bu yasaklama gerekçelerinin hemen hepsine örnek oluşturacak davalardan, iddianamelerden, savunmalardan, duruşmalarda yaşananlardan örnekler ceriyor. 1923’de Marks ve Engels’in Komünist Manifesto’sunu Dr. Şefik Hüsnü ilk kez Türkçeye çeviriyor. Arap alfabesi ile yayımlanan kitap toplanıp yasaklanıyor. Şefik Hüsnü bir başka gerekçe ile tutuklanıyor. O tarihten itibaren “komünist tutuklamaları”nda en önemli delil Komünist Manifesto’yu bulundurmak oluyor. 90 yıl boyunca da bu sürüyor. Hemen her yeni baskı toplatılıyor, çevirmenler, yayıncılar yargılanıyor. 1936’da Kerim Sadi, 1968’de Süleyman Ege yargılanıyor. Süleyman Ege, hapis edilip zincire vuruluyor. Emniyetin 3. Yargı Paketi ile özgürlüğüne kavuşmasına itiraz ettiği, yasağının sürmesi talep ettiği 67 kitaptan biri de Komünist Manifesto.
1920’lerden başalyarak çok sayıda edebi eserin, özellikle şiir kitaplarının yasaklandığını, yazarlarının yargılandığını görüyoruz. En çok yargılanan Nazım Hikmet. Nazım Hikmet’in hemen her kitabı ilk baskılarında “halkı rejim aleyhine kışkırtmak” gerekçesi ile toplatılmış. Bu yargılamalar, toplatmalar Nazım Hikmet’in ölümünden sonra 60’lı yıllarda da devam ediyor.
Kitapları toplatılanlardan biri de Kurtuluş Savaşı’nın önderlerinden Kazım Karabekir. Karabekir’in 1933’de yazdığı İstiklal Harbinin Esasları adlı kitabı matbaada el konulup yakılarak imha ediliyor. Karabekir’in 1960’da yayımlanabilen İstiklal Harbimiz adlı 1230 sayfalık anıları da yargılanmaktan kurtulamıyor ve ancak yayıncısı miletvekili seçilip dokunulmazlık kazandığından dava düşüyor. 1967’de yayımlanmaya başlayan Rıza Nur’un Hayat ve Hatıratım başlıklı 4 ciltlik anıları da “Atatürk’ü Koruma Kanunu”na muhalefetten toplatılıp yargılanan kjitaplardan.
Server Tanilli’nin Uygarlık Tarihi ders notlarının teksiri (1972), Fethi Naci’nin edebiyat eleştirileriniden oluşan ilk kitabı İnsan Tükenmez (1956), Vedat Günyol ve Sabahattin Eyüboğlu’nun çevirmen olarak yargılandıkları Babeuf’un Devrim Yazıları (1964). Sevgi Soysal’ın Yürümek’i (1970), Henry Miller’in Oğlak Dönencesi (1985), Adalet Ağaoğlu’nun Fikrimin İnce Gülü (1976) öyküsü anlatılan kitaplardan.   
Türkiye’de kitap yasaklamalarının tarihini tek bir kitapta anlatmak mümkün değil. Emin Karaca Vaaay Kitabın Başına Gelenler’de yargılamalara, toplatmalara neden olan hemen her gerekçeyi örnekleyerek ve kitabın sonunda toplatılmış yüzlerce kitabın kısa öykülerini anlatıp listeleyerek işin ne kadar büyük boyutta olduğunu, hangi görüşte olursa olsun yazarların, yayıncıların bir gerekçe bulunup yargılandığını, kitapların toplatıldığını gözler önüne seriyor.  
20.12.2012 

Pazartesi, Aralık 17, 2012

 

Ateşe Atılmış Bir Çiçek



Behçet Çelik, “Yazarlar, Kitaplar, Okuma Notları” altbaşlığını taşıyan Ateşe Atılmış Bir Çiçek’i (Kasım 2012, Can yay.)  “Bir şeyler öğrenmek için kaleme aldığım yazıları başkalarıyla paylaşmak” olarak tanımlayıp amacını  “belki bu sayede birkaç kişinin daha bu yazarları tanımasına, okumasına vesile olurum” diye açıklıyor. Behçet Çelik, Virgül dergisinin mutfağında yer almasının bu yazıların yazılmasına önemli katkısı olduğunu belirtiyor giriş yazısında. Gerçekten de dergi disiplini olmadan edebiyat üzerine düşünüp yazılar kaleme almak kolay değil ama derginin zamanla kısıtlı disiplininde “iyi”, “kalıcı” yazılar kaleme almak da herkesin becerebileceği bir şey değil.
Ateşe Atılmış Bir Çiçek’te Sabahattin Ali, Memduh Şevket Esendal, Sait Faik, Vüsat O. Bener, Tomris Uyar, Selim İleri, Suat Derviş. F. Celaleddin, Kenan Hulusi, Osman Cemal Kaygılı, İlhan Tarus, Ayhan Bozfırat, Selçuk Baran hakkında derinliğine okuma, anlama, çözümleme amacını taşıyan yazılar yer alıyor. Dergiye yazı gerektiği için değil de bir öykücünün kendi türünde yazılmış eserleri okuyup anlama ve onlardan ders çıkartarak yolunu bulma çabasının somut örnekleri... Ateşe Atılmış Bir Çiçek’te yer alan yazılar hem Çağdaş Türk öyküsünün önemli ve bazıları unutulmaya terk edilmiş yazarları hakkında eleştirel okumalar olarak algılanabilir hem de Behçet Çelik öykücülüğünün hangi kaynaklardan beslendiğini anlamaya yardımcı olan yazılar olarak.
Behçet Çelik “edebiyat eleştirisinin amacı nedir?” diye sorup “Metni çözümlemek, yorumlamak, paylaşmak. Belki hepsinden bir parça, ama asıl olarak edebiyat eleştirisi metnin ruhunu yakalamak ve göstermek ister” diyor.  Ateşe Atılmış Bir Çiçek metnin ruhunu yakalayıp  göstermek isteyen incelemelerden oluşuyor. Çağdaş Türk öykücülüğü üzerine yazılmış iyi eleştiriler arayanlara duyurulur. 
13.12.12   

 

Tuğla



Murathan Mungan’ın edebiyatımızın en verimli ve en çok ürün veren yazarlarından biri olduğunu sık sık söylemişizdir. Şiir, roman, öykü, tiyatro, senaryo, deneme… Ürün vermediği edebiyat türü yok sanırım. Mungan edebi verimini her yıl birden çok kitapla değerlendiriyor. Sanırım kitap yayınlatma temposunda yarışacağı tek yazar Enis Batur’dur. Çok yazmak, çok yayınlatmak süreç içinde niteliksel düşüşleri getirir. Enis Batur’un da Murathan Mungan’ın da her yeni kitabını okumaya başlarken aynı endişeyi duyar, onlar açısından tedirgin olurum. Ama her yeni kitapta kendilerini yenilemeyi, geliştirmeyi başarıp çoğunlukla endişeleri boşa çıkartırlar.
Murathan Mungan, çalışmalarının dergi sayfalarında kalıp bir anlamda unutulmaya terk edilmesini de sevmiyor. Onları çeşitli vesilelerle, bileşimlerle kitaplaştırıp okurla buluşturuyor. 70'lerin ikinci yarısından günümüze uzanan 37 yazıdan oluşan Tuğla da (2012, Metis yay.) bunun son örneği. Kitapta Mungan’ın daha önce bir bağlamda buluşturamadığı yazıları var. O nedenle belli bir konuda yoğunlaşma, bir araya gelmekten çok çeşitlenme görüyoruz. Murathan Mungan yine de yazıları dağınık ve karışık bırakmamış, tarih sırasına göre dizmekle yetinmemiş. Yazıları belirli bağlamlarda bir araya getirmiş, bölümler oluşturmuş. Her bölüm başına da kısa notlar koyup yazıların ne amaçla yazıldığını, ne zaman, nerede yayımlandığını anı tadında anlatmış. Editoryal çaba bununla da kalmamış, yazılara küçük müdahalelerde de bulunmuş, onları bir anlamda özüne dokunmadan restore etmiş. “Yazıların kompozisyonuna dokunmadan, zihin ve cümle akışını bozmadan gerekli gördüğüm bazı yerlerde ufak tefek düzeltmelerle yetindim; acemilik kılçıklarını belli ölçüde ayıklayıp günümüz okuru için daha okunur kılmaya çalıştım” diye açıklıyor verdiği emeği. Eski yazılarını kitaplaştırmayı düşünenler için örnek olması gereken bir yaklaşım. Yazılara yeni bir değer katmış Murathan Mungan ve okuma zevkini artırıp, yazarlık serüvenini okura iletme konusunda emeğine bir tuğla daha eklemiş.
13.12.12

 

Roman Medyadan Önce Gelir



Orhan Duru, Çağdaş Türk Öykücülüğünün önemli ustalarındandı. Yaşarken ona yeterince kıymet vermediysek bu bizim kusuruz olduğu kadar, onun eserinin önüne geçmeyen anlayışının da payı büyüktür. Neyse ki iyi yazarlar her zaman iyi okuru buluyor.
Orhan Duru, günümüz öykücülüğünü de belirleyen 50 Kuşağı’nın mensubudur. Onların edebiyata saygısı, dünyaya açıklığı, anlatım ve dil konusundaki titiz ve öncü yaklaşımlarından birçok kez söz edildi. Bir kuşak mensubu olmak, edebiyat dergisi çıkartmak edebiyatın üzerinde daha çok düşünmeyi, tartışmayı gerektiriyor. Ufuk açıcı oluyor. İlk öyküsü henüz yirmi yaşındayken 1953’de yayımlanan Orhan Duru içinde yer aldığı “a dergisi”, “Mavi” gibi 50 Kuşağı’nı oluşturacak gruplaşmalarda ve dergi girişimlerinde sadece öyküleri ile değil, edebiyat üzerine yazılarıyla da yer almış.
Roman Medyadan Önce Gelir’de (Ekim 2012, Yapı Kredi yay.) Orhan Duru’nun dergi ve gazetelerde yayımlanmış ancak daha önce kitaplaşmamış yazıları yer alıyor. Tutkulu ve vefalı bir Orhan Duru okuru olan Burak Fidan “Duru’nun ilkgençlik yazılarından gezi notlarına, öykü üstüne denemelerinden portre yazılarına ve kitap eleştirilerine uzanan kapsamlı bir derleme...” yapmış.
Kitapta yer alan ilk yazı Mart 1955 tarihli Vedat Günyol’un Yeni Ufuklar dergisinde yayımlanmış Konu ile Öz. Orhan Duru, gencecik bir öykücü olarak bu kısa yazısında şu tespiti yapıyor; “hikayenin yaratılışı, başlangıcını hikayecinin tasarılarından, düşüncelerinden, dünya görüşünden, toplumsal tutumundan alır. Hikayenin yaratılış etkeni bu son saydığım şeylerdir. Yoksa salt bir konunun hatırı için, salt bir olayın hatırı için hikaye yazmak, çağımızın insan anlayışı bakımından yanlıştır.” 50’li yıllarda gerçekçilik anlayışı hakimken böyle sağlam ve cesur bir karşı çıkışta bulunmak kolay değil. Ama o yılların koşullarını bilmesek de Orhan Duru, “konu mu, öz mü” gibi her zaman tartışılan bir sorun üzerine geliştirdiği bu düşünceler üzerinde durulmaya değer. İlk bölümde yer alan yazıların hemen tümü edebiyatın temel sorunları üzerine düşünenler için de, eline kalemi alıp yazmaya başlayanlar için de önemli mesajları veren yazılardan oluşuyor.   
Orhan Duru, 50-60’lı yıllarda pek rastlanmayacak bir biçimde dışa, Dünya’ya açık bir yazar. Edebiyattaki en yeni gelişmeleri izliyor, onlar üzerinde düşünüyor. Bilimkurgu türünün Türkçedeki gelişiminde verdiği ürünlerle yaptığı önemli katkının yanında kuramsal olarak da kurucu yazar olmuş. Bilimkurgu türünde yazan herkesi yakından izlemiş, Türkçede ilk bilimkurgu eserini verenleri de dikkatle okumuş, tanınması için destek vermiş. 
Kişiler, Kişilikler başlıklı bölümde yer alan portre yazıları onun insanın en küçük karakter özelliklerin yakalayan gözlemciliğini örnekliyor.  Orhan Duru eğer daha fazla yoğunlaşsaymış, deneme türünde de ne kadar önemli bir yazar olacağının örneklerini vermiş Ferit Edgü’den Cihat Burak’a, Attilâ İlhan’dan Zeki Müren’e birbirinden farklı insanların kısa ve vurucu portrelerinden oluşan bu denemelerde.
Roman Medyadan Önce Gelir kitapta yer alan yazılardan birinin adı, ama aynı zamanda Orhan Duru açısından ironik bir başlık. Çünkü Orhan Duru otuz yılı aşkın meslek hayatında iyi ve usta bir gazeteci olarak hatırlanır, örnek verilir. Ama onun hayatında Edebiyat Medyadan, yazarlık, gazetecilikten önce gelir. Gazetecilik gibi esas olarak yazıya dayanan meslekler yazarların edebi yönünü olumsuz etkiler, oysa Orhan Duru’da bu tersine işlemiş. Zaten özünde olan ve soyadına yansıyan “duru”luk öykülerine önemli bir farklılık kattığı gibi düzyazılarında da hakim unsur olmuş. Orhan Duru kısa ve öz yazıyor ve lafı dolandırmadan meseleyi koyup, kendi tavrını da açık netlikte yazıyor. Bu kolay bir şey değildir. Özellikle riyakârlıklarla, arkadan konuşmalar ve dedikodularla örülü bir edebiyat ortamında tartışma yazılarında isim vererek, kimi hedeflediğini açık yürekle söyleyerek yazan pek azdır. Kitapta yer alan tartışma yazılarında Orhan Duru’nun ne kadar açık sözlü olduğunun örneklerini de görüyoruz.     
13.12.12

Pazartesi, Aralık 10, 2012

 

Bir İntihar Efsanesi



David Vann, kitapları yabancı dillere çevrilmiş “uluslararası çoksatar” kitaplara imza atmış, önemli ödüller kazanmış bir Alaskalı yazar. Biz onu bu yıl içinde Türkçede yayımlanan romanı Caribou Adası'yla (Can yay.) tanımıştık. Vann’a ün kazandıran kitabı ise bir öykü derlemesi olan Bir İntihar Efsanesi. Öykü kitapları ülkemizde olduğu gibi, tüm Dünya’da, özellikle ABD’de ilgi görmez. Yayıncılar öykü kitaplarını yayımlamak istemezler. Vann’ın Bir İntihar Efsanesi‘nin yayımı da ancak 12 yılda mümkün olmuş. Birçok yayınevi kitabı reddetmiş. Bu bekleyiş sırasında Vann, yazarlıktan para kazanma umudunu bir kenara bırakıp kaptanlık, tekne imlatçılığı gibi işler yapmış.
İntihar Efsanesi’nin yayımı ise tam bir başarı öyküsü olmuş. 18 dile çevrilmekle kalmamış, ondan fazla önemli ödül almış ve çok satmış. Yayınlandığı ülkelerde de çoksatanlar listelerine girmiş. Yakında da sinemaya uyarlanacakmış.
Bir İntihar Efsanesi’nde yer alan öykülerin temelinde yazarın hayatını etkileyen çok önemli bir olay var. Babasının intiharı ile noktalanan dağılmış ailesinin öyküsünü anlatıyor esas olarak David Vann. Kitapta yer alan altı öyküde yazarın henüz 13 yaşındayken babasının gözleri önünde kendini öldürüşüne tanıklık edişini ve bu intihara uzanan süreçten parçalar okuyoruz. Kitabın arka kapağında belirtildiği gibi “Gerçekle kurmacanın çok ince bir çizgiyle ayrıldığı, insanı, farkına varmadan ya da varmak istemeden alıp götüren öyküler..” bunlar. David Vann, olayın üzerinden onlarca yıl geçtikten sonra, hayatının belki de temel trajedisini oluşturan babasının intiharı ile hesaplaşmaya, yazarak onun ağırlığından kurtulmaya karar verdiğinde öncelikle gerçeklerin peşine düşüyor. Çünkü işin içinde ailenin parçalanmasına neden olan, babanın evden ayrılıp başka bir kadınla yaşamaya başlaması ile gelişen bir olaylar zinciri var. Vann, bu konuyu yazmak için ailesinin iznini almakla kalmamış, onlardan bilgiler de almış. “Öyküler kurgu olmakla birlikte gerçek olan birçok şeye de dayanıyor” diyor kitabın sonundaki teşekkür yazısında.
Kitabın ilk öyküsü, aynı zamanda Vann’ın da yayımlanmış ilk öyküsü olan İhtiyoloji’de babanın intiharına varan olaylar kısaca anlatılıyor. Diş hekimi olan baba avlanmayı ve balık tutmayı sevdiği için Alaska’ya yerleşmiştir. Diş hekimliği yaparken yanında çalışan bir kadınla kurduğu ilişki önce şiddetli kavgalara sonra da ailenin dağılmasına yol açar. Öykünün anlatıcısı Roy o sırada beş yaşındadır. Ana oğul California’ya taşınır. O sırada baba muayenehanesini satıp mesleğini bırakır. Büyük bir tekne satın alır. Balıkçılıkla geçinecektir. Ama balıkçılık hakkında hiçbir deneyimi yoktur. Bir yılda 100 bin dolar kaybeder. Daha sonra yatırım yapacağı hırdavat dükkanında da aynı son kendisini beklemektedir. Tatillerini babası ile geçiren Roy, onun öfke, sıkıntı ve çaresizlik içinde olduğunu hisseder. Kaçınılmaz son yaklaşmaktadır ama yapılabilecek bir şey de yoktur. Baba ertesi yıl yeniden balıkçılık yapmaya karar verir ve yine başarısız olur. Uzun bir seferden döndüğünde de daha limandayken silahını beynine doğrultur.
David Vann, izleyen öykülerde babasının intihara varan ve yanlış kararlar, seçimler ve başarısızlıklarla dolu hayatının ayrıntılarını öyküleştirir. İntihar Efsanesi’nin hemen tüm öykülerinde baba oğul arasında yaşananlar, onların bir başlarınayken bile iletişim kuramamalarının örnekleri var. Ama bunların en çarpıcısı 160 sayfalık uzunluğu ile başlıbaşına bir kitap olabilecek uzun öykü Sukkwan Adası. Sukkwan Adası’nda bir baba oğulun Alaska’nın ıssızlığında, dağ başındaki bir kulübede doğayla verdikleri mücadele ilerleyen sayfalarda dönüşüp baba oğulun iletişimsizliğinin ne denli trajik sonuçlara varabileceğine varıyor.
David Vann iyi bir anlatıcı. Lafı uzatmadan, cümlelerini süslemeden, yalın bir anlatımla her şeyi çok normalmiş gibi anlatırken büyük trajedilerle yüzleştiriyor okurlarını.                 
06.12.12

This page is powered by Blogger. Isn't yours?