Pazartesi, Şubat 17, 2014

 

Kitapları Fazla Seven Adam



Celâl Üster, 16 Ocak’taki “Bir Kitap Hırsızlığının Politik Öyküsü” başlıklı yazısında İtalya’da yaşanan gelmiş geçmiş en büyük kitap hırsızlığını bildiren haberden söz ediyordu. Olaya karışanlar başbakan danışmanı bir senatör ve bir kütüphane müdürüydü. İkisi de bibliyofil. Senatör Dell’Utri Milano’daki Antika Kitap Fuarı’nın da kurucusu. Kütüphane müdürü De Caro’ya ait depolarda binlerce çalıntı kitap ele geçirilmiş. De Caro, senatöre pek çok nadir kitabı verdiğini itiraf etmiş. Olay üzerine İtalya Antika Kitapçılar Derneği Başkanı “De Capo gibileri her zaman olmuştur” demiş.
Celâl Üster’in yazısı yayımlandığı sırada aynı konuda, kitap hırsızlığı hakkında bir kitap okuyordum. Allison Hoover Bartlett “Kitapları Fazla Seven Adam”da (Ekim 2013, Çev. Seda Çıngay, Paloma yay.) iyi bir kitaba sahip olmak uğruna hapiste yatmayı göze alan bir adamın John Charles Gilkey’in öyküsünü anlatıyor. Kitabın orijinalinin de kapağında yer alan “Bir hırsız, bir dedektif ve edebi saplantılarla dolu bir dünyanın gerçek öyküsü” ibaresi ilk bakışta bir polisiye roman okuyacağınızı düşündürüyor. Ama polisiye roman değil, gerçek bir öykü anlatıyor kitap.   
Allison Hoover Bartlett kitabın Türkçe baskısında yer alan çok kısa biyografisinden bile anlaşıldığı gibi bir araştırmacı gazeteci. Kendi internet sitesindeki biyografisinden New York Times, Washington Post, San Francisco Magazine gibi ABD’nin önemli gazetelerinde gezi, sanat, bilim ve eğitim üzerine yazıları yayımlandığını öğreniyoruz. “Kitapları Fazla Seven Adam” Barlett’in ilk kitabı. Gilkey hakkında yazdığı makale “Best American Crime Reporting 2007” adlı kitapta yer almış. Sonra bu makaleyi genişletip kitap haline getirmiş. Kitap da ABD’de çoksatarlar listesine girmiş, yazarına çeşitli ödüller kazandırmış.
Allison Hoover Bartlett’in kitap hırsızlığı ile ilgilenmesine kendisine ödünç verilen 1630 tarihli “Kräutterbuch” (Bitkiler Kitabı) adlı kitap neden oluyor. İntihar eden bir kişinin eşyası arasında çıkan domuz derisi ile kaplı “ışıltılı pirinç menteşeli, kocaman, ağır cilt”li  6 kilo ağırlığındaki bu kitap bir üniversite kütüphanesinden “alınmış” ve iade edilmesi “unutulmuş”. Barlett’ın kitabı gördüğünde ilk düşündüğü şey “Çok güzel” olduğu, hemen sonra aklından geçen de “Bu kitap çalıntı.”
Barlett önce kitap hakkında araştırma yapmaya başlıyor. Uzman kişilerden orijinal olduğunu, iyi durumdaki bu kitabın 3-5 bin dolar edebileceğini öğrenince de nereden gelmiş olabileceğini araştırmaya başlıyor. Ödünç alındığı söylenen üniversite kütüphanesinde kitapla ilgili bir bilgi bulamayınca merakı daha da artıyor. İşin uzmanlarına başvurduğunda ise kitabın nereden geldiğini öğrenemiyor ama nadir kitap hırsızlığı diye bir gerçek olduğunu, Dünya’nın hemen her yerinde birbirinden ilginç kitap hırsızlıkları olayları yaşandığı bilgisine ulaşıyor. Nadir kitap hırsızlıklarının ilginç öykülerinin kahramanları arasında akademisyenler, rahipler, kâr amaçlı çalanlar kadar bu işi aşkla yapanlar da var. Son zamanlarda bunların en ünlüsü de John Gilkey. 
John Gilkey, ABD’nin hemen her yerindeki nadir kitaplar satan kitapçılardan, sahaflardan yüz binlerce dolar değerinde kitaplar çalmış. Çaldığı kitapları tekrar satmaya çalışmadığı için de kimliği hemen ortaya çıkmamış, yakalanmamış. Gilkey’in peşine düşen de kitapları belki de ondan daha çok seven bir sahaf Ken Sanders. ‘Bibliyohafiye’ diye anılan Sanders “Amerika Antika Kitap Satıcıları Birliği” gönüllü güvenlik şefi.
Barlett, konu ile ilgili bilgi almak üzere Ken Sanders’le buluşmaya New York Antika Kitap Fuarı’na gidiyor ve nadir kitap dünyası ile tanışıyor.
Son yıllarda nadir kitaplar birer koleksiyon nesnesi olarak değer kazanmaya, yüksek fiyatlarla alınıp satılmaya başladı. Bu tür kitapları sahaflardan temin etmek mümkün olsa da yeni nesil bibliyofiller kitap müzayedelerini ve fuarları daha çok tercih ediyor. İlk baskılar, imzalı kitaplar, yaldızlı resimlerle süslenmiş metinler, tarih kitapları, “incunabula” matbaanın ilk zamanlarında 1450 – 1500 arasında basılan kitaplar, çocuk, yemek ve hukuk kitapları, ödüllü kitaplar, erotik kitaplar ve tabii dini metinler vb. Bartlett’in fuarda dikkatini çeken kitaplar. Bartlett’in dikkatini çeken bir başka şey de bu tip fuarlardan kitap çalmanın çok kolay olduğu. İncelemek için aldığınız kitabı satıcının dalgınlığından ve kalabalıktan yararlanıp alıp gidivermeniz ya da elinizdeki poşete atıvermeniz olası.
Sahaflar ve nadir kitap satanlardan kitap çalmak ise daha zor görünüyor. Çünkü bu kitapçılar oldukça sessiz sakin yerler. Bir kitabı kapıp koşarak kaçmazsanız çalmak pek mümkün değil. İzine düşülen kitap hırsızı Gilkey de aslında kitap çalmıyor kredi kartı dolandırıcılığı yapıyor. Kitap satıcılarını geçici olarak çalıştığı yerlerde temin ettiği kredi kartı numaralarını kullanarak kandırıp kitapları elde ediyor.    
En çok kitap çalınan yerlerden biri de kütüphaneler. Ödünç alınan kitabın iade edilmemesi en yaygın örnek. Değerli kitapların içlerindeki gravür, resim ve haritalar da daha çok kütüphanelerdeki kopyalarının içinden jiletle kesmek yoluyla alınıyor. Celâl Üster’in yazısındaki olayda olduğu gibi kütüphane içinden işbirlikçiler bulmak da olası. Hatta bazı kütüphanecilerin de bizzat kitap çaldığı söyleniyor. İşin ilginci kitap çaldıran kitapçıların ve sahafların bu konuda sessiz kalmaları, olayı meslektaşları ile paylaşmamaları. Kütüphanelerde ise çalınan kitap bir süre sonra bulunamayacağına kanaat getirilip kayıtlardan düşülüyormuş. Bartlett’in kendisine emanet edilen “Kräutterbuch”un kütüphanede kaydını bulamamasının nedeni de bu.
Gilkey gibi kitapları çok seven hırsızlar onları satmasa da genellikle kitaplar para kazanmak amacıyla çalınıyor. Ederinden düşük fiyatla da olsa yine nadir kitapçılara ve sahaflara satılıyor. Bazıları da müzayedelerde satışa sunuluyor. Bibliyohafiye Sanders, nadir kitapçılar ve sahafların genellikle bu kitapları çalıntı olduğunu bilerek, en azından hissederek satın aldıklarını söylüyor. Çalıntı kitaplar müzayedelerde satışa sunulduğunda ise hırsızın izini bulmak, yakalamak mümkün oluyormuş.
Eski kitapların değer kazanması bu alanda sahtekârlıkların da artmasına neden olmuş. İlk baskıymış gibi satışa sunulan kitaplar, sahte imzalı kitaplar, kapağı, şömizi ya da cildi değiştirilenler, çeşitli yöntemlerle eskitilenler hatta orijinalinin tıpa tıp aynısı basımlar... Bu tip kitaplara daha çok alıcının kitabı görüp inceleyemeyeceği internet üzerinden satışlarda rastlanıyormuş.
Allison Hoover Bartlett “Kitapları Fazla Seven Adam”ı iki farklı alanda geliştiriyor. Bir yandan John Charles Gilkey’in izini sürmesini, onu bulup tanışmasını ve niçin kitap hırsızlığı yaptığını ve neden yakalanmadığını sorgularken diğer yandan da bizi tüm boyutlarıyla nadir kitap dünyası ile tanıştırıyor. ABD’nin Antika Kitap Fuarları’nı, müzayedelerini, ünlü kitapçı ve sahaflarını tanıtıyor. En nadir ve pahalı kitaplar hakkında bilgiler veriyor. Kitapların hangi koşullarda, nasıl değer kazandığını inceliyor.
Sorguladığı en önemli konu da kitap hırsızlığının neden önlenemediği. Kitapçıların ve kütüphanecilerin kitap hırsızlığı konusunda ketum davranmaları en önemli sorun. Ama daha da önemlisi kitap hırsızlarına karşı yargının oldukça bağışlayıcı davranması. Polis kitap hırsızlarını yaklamak için araştırma yapmaya istekli değil, yargıçlar eğer alışkanlık haline getirmedilerse kitap hırsızlarına genellikle ceza vermiyor ya da cezalarını erteliyor. John Charles Gilkey’in uzun süre cezasız kalmasında da polisin ve yargıçların bu tavrı etkili olmuş. Birkaç kez yakalanmasına rağmen ya hapis cezası almamış ya da kısa süreli cezalarla yakayı sıyırmayı başarmış. Hapis cezası aldığında da cezayı kitap çalmaktan değil, kitapları elde ederken karşılıksız çek yazdığı için almış.
“Kitapları Fazla Seven Adam”ı okurken ister istemez ülkemizde nadir kitap hırsızlığının ne boyutta olduğunu merak ediyorsunuz. Devlet koleksiyonlarındaki tabloları, müzelerdeki arkeolojik eserleri, camilerdeki halı ve çinileri çalanlar kütüphanelerdeki nadide yazma eserleri ve ilk baskıları acaba nasıl yağmaladılar, merak etmemek elde değil.         
13.02.2014    

Perşembe, Şubat 13, 2014

 

İstanbul Modern’in 10 yılı



İstanbul Modern Sanat Müzesi Tophane’deki 4 numaralı Gümrük Antreposu’nda kapılarını açalı 10 yıl olmuş. İstanbul Modern 11 Aralık 2004 tarihinde açıldığında 17 yıllık bir düş -proje hayata geçmiş oldu. Daha sonra İstanbul Bienali olarak anılacak olan 1. Uluslararası Çağdaş Sanat Sergileri’nde 1987’de ilk fikir ortaya çıkmış. Serginin gördüğü ilgiden etkilenen İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın kurucusu Nejat Eczacıbaşı, İstanbul’da bir modern sanat müzesi kurmak üzere harekete geçmiş. Yıllar içinde çeşitli girişimler yapılmış, hatta restore edilen Feshane binasının müzeye tahsis edilmesi söz konusu olmuş ama sonuç alınamamış.
2003’de 8. İstanbul Bienali’nin 4 numaralı Gümrük Antreposu’nda gerçekleştirilmesi müze olarak kullanılabileceği görüşünü doğurmuş. 8000 m2’lik bina bir yıl gibi kısa bir sürede süreli ve sürekli sergi salonları, fotoğraf galerisi, eğitim ve sosyal programları, kütüphane, sinema, restoran ve mağazası ile modern bir müze haline getirilmiş.
Sürekli serginin temelini Türk resim sanatının örneklerinden oluşan Eczacıbaşı ailesi kolesiyonu oluşturuyor. Bu nedenle müze açıldığında genel görünüm büyük boyutlu bir resim sergisi gibiydi. “Gözlem – Yorum – Çeşitlilik” başlıklı sürekli sergiden Türkiye’de resmin nasıl bir evrim geçirdiğini anlamanız mümkündü. “20. Yüzyıl Türk Resminde Etkileşimler, İlişkiler, Karşıtlıklar” alt başlığını taşıyan, 100 ressamın eserlerinin yer aldığı serginin sunumu bu mantığı aşmaya çalışsa da ortaya çıkan buydu. Koleksiyonun bir müze oluşturacak büyüklükte olmadığı ve günün sanat eğilimlerini yansıtmadığı temel eleştirilerdi.  
Devletin o gün de bugün de hâlâ “İstanbul Resim ve Heykel Müzesi”nin kapılarını açamadığı bir sanat ortamında diğer koleksiyonlardan desteklerle bir özel koleksiyondan oluşturulan bir müzeye böyle eleştirmek haksızlıktı bence. Yanlışın müzenin adlandırılmasından kaynaklandığını ve “İstanbul Modern Sanat Müzesi” adının altında yapılan işin ezilmesi tehlikesi olduğunu düşündürüyordum. Üstelik Türkiye’deki ilk modern sanat müzesiydi kurulan. Beklenti yüksekti. New York'taki MoMa, Londra'daki Tate Modern ya da Paris'teki Pompidou Merkezi’ndeki gibi Dünya çağdaş sanatından örnekler görmeyi umuyordunuz ama koleksiyonda böyle eserler yoktu.
İstanbul Modern ana koleksiyonundan kaynaklanan handikapını süreli sergilerle aşarken bir yandan da koleksiyonu zenginleştirecek yeni alımlar yaptı. Heykel eksiğini kapamaya çalıştı. Fikret Mualla, Cihat Burak ve geçen yıl sonuna dek süren Erol Akyavaş retrospektifleri hemen aklıma gelen sergiler. Fotoğraf, video gibi alanlarda yapılan sergilerle, sinema gösterileri, edebiyat söyleşileri ile bakış açısının genişliğini gösterdi müze. Uluslararası işbirlikleri kurdu, destekler aldı. Koleksiyonunu diğer müzelerle paylaştı. Yurtdışında sergiler açtı. Bubi’nin bir işinin sansürlenmesi gibi tatsızlıklar, küstürülen sanatçılar da var bu tarihte.
10 yıl uzun bir süre gibi görünse de bir müze için çok kısa. İstanbul Modern’in 10 yılda yaptıklarına baktığımızda sürekli ilgi gören, yaşayan bir müzede olması gereken çoğu şeyi yaptığını görüyoruz. Yaşayan bir müze, daha çok da çağdaş sanat merkezi oldu İstanbul Modern.
İstanbul Modern 10 yılını komşu coğrafyalardan sanatçıların yapıtlarını bir araya getirdiği “Komşular - Türkiye ve Çevresinden Güncel Anlatılar” sergisi ile kutluyor. "Geçmiş ve Gelecek" adlı yeni koleksiyon sergisi,  fotoğraf sanatçıları Barbara ve Zafer Baran’ın retrospektif sergisi, dünyanın farklı yerlerinden güncel video, kısa film ve hareketli görüntüleri bir araya getiren Artists’ Film International / Uluslararası Sanatçı Filmleri programı süren diğer etkinlikler.  
12.02.2014 

Pazartesi, Şubat 10, 2014

 

Dünya Ağrısı



Ayfer Tunç “Dünya Ağrısı”nda Anadolu’da küçük bir şehirde yaşayan bir otelci ile otelin sürekli müşterilerinden birinin dostluklarından yola çıkarak Türkiye’nin gizli – saklı ağrılarını anlatıyor.
Mürşit, babadan kalma bir otelin işletmecisi. Mazbut bir hayatı var. Kızını evlendirmiş, askerlik çağına gelmiş oğlu ve karısı ile birlikte yaşıyor. Doğup büyüdüğü bu taşra şehrinden kaçıp kurtulmak amacıyla yaşamış. Babasının hastalanması ile tüm kaçma planlarını erteleyip hiç yapmak istemese de yatalak babasına, annesine, kız kardeşlerine bakmak zorunda olduğu için oteli yönetmeye başlamış. Babasının yıllarca süren hastalığı kaçma planlarını unutmasını gerektirmiş. Belki severim diye düşündüğü bir kadınla evlenmiş, çoluk çocuğa karışıp iyice kök salmış. İşini, evini, ailesini, git gide çoraklaşan şehri, insanları sevmez olmuş. İnsanlarla ve yaşamla ilişkisini en alt düzeye indirmiş. Günlerini otel ve ev arasında, akşamları içeceği bir kaç duble rakıya ayarlı olarak geçirmeye başlamış. Evine, ailesine, işine ilgisizliği sonucunda aile bağları gevşemiş, otel bakımsızlıktan iyice çaptan düşüp düşkünlerin, yoksulların uğrağı haline gelmiş.
Mürşit her şeyin farkında, ilişkilerini nasıl yoluna koyabileceğini, ailesinin gönlünü nasıl tekrar kazanacağını, oteli babasının zamanındaki para kazanan kaliteli bir yer haline getirebileceğini biliyor ama içinden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Adeta vadesinin dolmasını, ölüm gününü bekliyor.
Otele sürekli müşteri olarak yerleşen Madenci’nin durumu da ondan farklı değil. Yaşı ve mesleki deneyimi itibariyle çok daha iyi mevkide olması gerekirken bu kasabadan bozma küçük şehirdeki altın madeninde çalışmaya razı olmuş, Mürşit’in hiçbir konforu olmayan otelinde kalıp günlerini otel ve maden arasında tüketen bir mühendis. Mürşit ve Madenci her akşam buluşup bir büyük rakıyı birlikte tüketirken aynı ruh halinde olduklarını keşfedip yavaş yavaş suskunluklarını bozup az da olsa konuşmaya başlıyorlar.
“Dünya Ağrısı” adını “weltschmerz” teriminden alıyor. “Weltschmerz” Almanca bir terim. Sözlük anlamı “yaşamaktan usanç getirme; pesimizm, bedbinlik, melâl”, edebiyat terimi olarak da “zamane hastalığı”. “Weltschmerz” terimini ilk kez 1763 – 1825 tarihleri arasında yaşayan Alman Romantiklerinden Johann Paul Friedrich Richter 1827’de yayımlanan “pesimistik” romanı “Selina” da Lord Byron’ın hoşnutsuzluğunu, tedirgin ruh halini tanımlamak için kullanmış.
“Weltschmerz” terimini birçok filozofun da kullandığı biliniyor. Çağımızda bir tür psikolojik rahatsızlığı tanımlamak için kullanılıyormuş. Anomi ve yabancılaşmaya benzetilebilecek bu rahatsızlık kişinin idealize ettiği dünya ile fiziki ve sosyal olarak yaşadıklarının uyuşmaması sonucunda oluşuyormuş. Bu his de “depresyon, istifa ve kaçma” gibi durumlara neden olabiliyormuş.
Ayfer Tunç’un bir söyleşisinde belirttiği gibi (Taraf , 21.01.14) “Dünya Ağrısı” (Ocak 2014, Can yay.) “iki adamın çektiği bu ağrının kaynağını aramalarını, sonunda kendi toplumsal ve bireysel varoluşlarında bulmalarını anlatıyor.” Mürşit ve Madenci ağrının kaynağını ararken geçmişlerini eşeliyorlar. Roman Mürşit’in bakış açısından yazıldığı için onun içdünyasına, aklından geçirdiklerine, gözlemlerine, anımsadıklarına da şahit oluyoruz. Gözlemlerden başlamak gerek herhalde. Mürşit’in oteli için için çöküp bir mezbele halini alırken müşteri profili de değişmiş, iyice yoksulların mekanı olmuş. Otelin yaşadığı değişime koşut olarak şehirde de bir değişim söz konusu. Sosyal yaşam gittikçe kuraklaşıyor. Şehirde ailecek yapılabilecek hiçbir şey yok. En önemli meydan bile bu sosyal kuraklaşmaya uydurulmuş, asırlık ağaçlar kesilip kel bir hale getirilmiş. Ailecek gidilebilecek lokantaların olmaması bir yana Mürşit’in tek başına gidebileceği doğru dürüst bir meyhane bile kalmamış. Son meyhane de kapanmak üzere.
Mürşit’in şehirle, insanlarla ilgili anımsamaları ise daha ağır bir görünüm ortaya çıkartıyor. Şehir tek tipleştirilmiş. Bir Türk adı almış olan son Ermeni’nin de ölümü Mürşit’e Aleviler’e, Çingeneler’e yapılan ayrımcılıkları anımsatıyor. Çocukluk çağlarında belleğine ayrımcı görüşlerin nasıl yerleştirildiğini düşünüyor.
Mürşit’in Madenci ile uzun suskunluklarla gelişen sohbetlerinde en çok deştiği babası ile ilişkisi. Babası Mürşit’in tam tersine girişimci bir adammış. Şehrin iki otelinden biri olan işini kendi elleri ile kurmuş, geliştirip kalınacak en iyi yer hailne getirmiş. Oğlundan da bayrağı devralmasını, otelin seviyesini daha da yükseltmesini bekliyor. Ama Mürşit üniversiteyi kazanıp bir an önce şehri terk etme telaşında. Babası bu haberi alınca çöküyor, Mürşit de babası hastalanıp kalmak zorunda kalınca “weltschmerz”e (dünya ağrısına) varacak ruh haline giriyor. Dünya ile ilişkisini en aza indiriyor.
Madenci’nin ruh halini ise pek anlayamıyoruz. Çok az şey anlatıyor. Bir şeylerden kaçtığı belli ama bu ruhsal bir durum mu yoksa zorunluluk mu romanın sonuna kadar belli olmuyor. Nadiren geçmişinden söz ediyor. Bu anlardan birinde karısının öldüğünü ve buna kendisinin neden olduğunu düşündüğünü öğreniyoruz.
“Dünya Ağrısı”nın ana mekanı olan otel ister istemez Yusuf Atılgan’ın “Anayurt Oteli”ni hatırlatıyor. Özellikle oteli çekip çeviren Kibar ilk andan itibaren Zebercet’i çağrıştırıyor. Ama romanın akışı nedeniyle yaşamının tamamı otelde geçen Kibar’ın yaşamının ayrıntılarına girilmediği için Zebercet’le nasıl bir benzerliği var bilemiyoruz. Ayfer Tunç, okurda “Anayurt Oteli” çağrışımı olacağını öngörmüş olmalı ki Mürşit’e “Anayurt Oteli”nin filmini seyrettirip arada bir bağ olmadığını söyletiyor.
Mürşit ve Madenci’nin ruh hallerine bakıp okurun aklına gelebilecek iki roman var; biri Albert Camus’nün “Yabancı”sı, diğeri yine Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ı. Romanın finalinde Mürşit ve Madenci’nin ağrılarının varoluşsal bir nedene dayanmadığını, somut karşılıkları olduğunu, yaşadıkları büyük travmalardan, olaylardan kaynaklandığını anlıyoruz.
Bu arada belirtmem gerek Mürşit yaşamdan kendini soyutlayıp içine kapandığı için “dünya ağrısı”nın başkalarında da olabileceği aklına gelmiyor. Baba - kız ilişkisi kuramadığı ve zamanla iyice uzaklaştığı kızı Elvan’ın kendiyle aynı halde olduğunu anlaması içinse bir an boş bulunup “Baba neyin var?” sorusuna “Hiç kızım... İçim ağrıyor” diye cevap vermesi gerekiyor. Elvan “Benim de ağrıyor baba”, “herkesin az çok ağrıyor içi’” demekle kalmıyor. “Yaşamak böyle bir şey değil mi zaten baba.. Dinmeyen bir ağrı” diye ekliyor (s.242). Elvan’ın iç ağrısının dibinde bir travma mı yatıyor yoksa varoluşsal bir durum mu Mürşit deşmiyor, biz okurlar da öğrenemiyoruz. Ama cevabından “Yabancı” ya da “Aylak Adam”la benzer durumda olanın Elvan olabileceğini düşünmeden edemiyoruz.    
Esas gönderme Cioran’a. Çizgi romanlar okurken tanıdığımız Mürşit, otelin başına geçmek zorunda kalmasa felsefe okuyacaktı. Şehrin tek kitapçısından otelde pineklerken vakit geçiririm diye satın aldığı kitap romanda adı belritilmese de Cioran’ın "Ezeli Mağlup"u. Kitabı satın almasına da kitapçıda karıştırırken okuduğu “İnsan bir uçurumdur” cümlesi neden oluyor (s.154). Otelde okumaya başladığında ise kitapta “İçindeki yumrunun adına rastlı”yor “Weltschmerz ya da dünya ağrısı.” (s. 226). Daha sonra da "istediğimiz zaman gösteriden ayrılabilecek olmamız, coşturucu bir fikirdir"  cümlesini okuyor kitaptan (s.227). Mürşit bir cümle daha okuyor "İntihar insanın elindeki büyük fikirlerden biridir." (s.228). Hemen aklımıza, acaba intihar edecek mi, sorusu takılıyor. Mürşit bu cümleyi okurken Madenci’nin karısı Arzu’nun intiharını da düşünüyor çünkü. “Herkes bir şey yapıyor diye düşündü. / Kötülük için. İyilik için. Acısını unutmak için. Kaçmak için. / Ben kıpırdayamıyorum. / İnsan bir uçurumdur.”  
Ayfer Tunç’un “Dünya Ağrısı” kolayca havasına girilemeyen, ama havasına girildi mi merakla okunan farklı okumalara açık bir edebiyat eseri. İki arkadaşın tamamen şahsi görünen ağrı’larını anlatıp bireysel varoluşumuzu sorgulamamıza neden olurken Türkiye’nin gündemindeki temel meseleleri, yakın geçmişteki toplumsal travma yaratan olayları da anımsatıyor, bugüne gelmemizde nasıl bir katkımız olduğunu sormamıza neden oluyor.  
06.02.2013  

Etiketler: ,


 

2013’ün Çok Satanları



2013 yılında Türkiye’de 47.352 başlık yeni kitap yayınlanmış. 1732 yayıncı 536.259.040 adet kitap üretmiş. UNESCO verilerine göre Türkiye kitap başlığında Dünya’da 13. sırada ve
Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin (IPA) 2013 araştırmasına göre 1 Milyar 682 milyon euro ciro ile Dünyanın en büyük 13. yayıncılık sektörü.
Kitap üretiminde en büyük payı ders kitapları alıyor. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) 2013 yılında ilk ve orta öğretim öğrencilerine 206.241.635 adet ücretsiz ders kitabı dağıtmış. Bu rakama 90 milyon adetlik sınava hazırlık ve yardımcı ders kitaplarını da eklerseniz eğitim yayıncılığının payı % 55.24’e ulaşıyor. Tüm Dünya’da da yayıncılıkta en büyük payı eğitim yayıncıları alıyor. Bizde sorun eğitim yayıncılığının büyük bölümünü MEB’in gerçekleştirmesi. Ders kitaplarını devlet üretince eğitim yayıncılığından sağlanan gelir yayıncılığın diğer alanlarına aktarılamıyor.  
Kişi başına 7,1 kitap düşüyor. Doğal olarak, bu rakamda edebiyatın, inceleme – araştırma kitaplarının ne kadar payı olduğu merak ediliyor. Eğitim yayınlarını 63 milyon adetle çocuk kitapları (% 11.75), 62 milyon adetle inanç kitapları (% 11.56), 60 milyon adetle edebiyat (% 11.19) ve 35 milyon adetle inceleme - araştırma kitapları (% 6.53) izliyor. Akademik yayınlar da 20 milyon adede ulaşmış (% 3.73).
Geçen yıl 7.270 çeşit yeni edebiyat kitabı yayımlanmış. Toplam kitap çeşidi içinde edebiyatın payı % 15.35. Edebiyat eserlerinin ortalama baskı sayısı 8253. Genelde kitapların 1000 – 1500 adet tirajlarla basıldığını biliyoruz. Ortalamayı çoksatanlar yükseltiyor. Hemen her ay 100 binin üzerinde baskı sayısı ile 2- 3 kitap yayımlanıyor.  Yılın çoksatanları listesine giren kitaplar da 100 binin üzerinde satışa ulaşanlar.
Türkiye’nin en büyük zinciri DR kitapevlerinin 2013 rakamlarına göre ilk beşi Zülfü Livaneli’nin “Kardeşimin Hikayesi” (Doğan Kitap), Dan Brown’ın “Cehennem” (Altın Kit.), Ayşe Kulin’in “Dönüş” (Remzi Kit.), Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” (Yapı Kredi yay.) ve E.L James’in “Grinin Elli Tonu” (Pegasus yay.) romanları oluşturuyor. 20 kitaplık listede 12 telif, 8 çeviri eser var. Şiir ve öykü kitapları yok. Çoksatanları 10 yayınevi yayımlamış.
Öykünün birincisi İstiklal Akarsu’nun “Olsa Dükkan Senin”i (Okuyan Us yay.), Emrah Serbes’in “Hikayem Paramparça” (İletişim yay.), Uğur Yücel”in “Yağmur Kesiği” (Can yay.), Aziz Nesin’in “Şimdiki Çocuklar Harika” (Nesin yay.) ve Umut Sarıkaya’nın “Benim de Söyleyeceklerim Var – Üç” (Mürekkep yay.) ilk beş kitabı oluşturuyor. 20 kitaplık listede Sait Faik’in 3, mizah yazarı Umut Sarıkaya’nın 3, Sabahattin Ali’nin 2 ve Aziz Nesin’in 2 kitabı yer alıyor. Listedeki kitaplardan sadece sekizi 2013’de yayımlananlardan, diğerleri klasikler ya da yeniden basımlar.  
Şiirin ilk beşi de şöyle; Nâzım Hikmet’in “Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni”,  Özdemir Asaf’ın “Dokuza Kadar On”, Cemal Süreya’nın “Sevda Sözleri”, Nâzım Hikmet’in “Henüz Vakit Varken Gülüm” ve Cemal Süreya’nın “Üstü Kalsın”. Hepsinin yayımcısı şiir yayınını azaltmakla eleştirilen Yapı Kredi Yayınları. YKY’nin 13 kitabı listeye girmiş. Şiir kitapları çoksatan diğer yayınevleri İş Bankası (3 kitap) ve birer kitapla Sel, Metis, Everest ve Altıkırkbeş.
Şiir kitapları listesindeki tek yeni kitap 20. sıradaki Umay Umay’ın “Cevapsız Ağrı”sı (Altıkırkbeş yay.). Günümüz şairlerinden bir de Ah Muhsin Ünlü’nün 11. Baskısına ulaşan “Gidiyorum Bu”su var (Sel yay.). Diğer kitaplar çağdaş klasikler diyebileceğimiz şairlerden. İlk yirmide Orhan Veli, Turgut Uyar, Edip Cansever, Attilâ İlhan, Ahmed Arif, Ümit Yaşar ve Can Yücel’in de kitapları var. Tek klasik şair Ömer Hayyam. Tek sürpriz de Yılmaz Erdoğan’ın “Kelebeğin Rüyası” filmi ile hatırlattığı Muzaffer Tayyip Uslu.  
10.02.2014    

This page is powered by Blogger. Isn't yours?