Cuma, Nisan 29, 2016

 

“Subret nedir biliyor musun?”



Televizyonu 1923 yılında, John Logie Baird Birleşik Krallık'ın Hastings kasabasında icat etmiş. İlk televizyon görüntüsü ise yine Baird tarafından 25 Mart 1925’de Londra’da Selfridge mağazasında yayınlanmış. Baird’le aynı dönemde Fransa, Almanya, ABD, Japonya ve SSCB’de de bilim adamlarının televizyon üzerinde çalıştığı, geliştirdiği belirtiliyor. 1930'ların başında televizyon elektronik eşya olarak satılmaya başlamış. 1950'lerde ABD'de ilk renkli televizyon satışa çıkmış. 1960’larda renkli televizyon ABD'de geniş kitlelerce kullanılmaya başlanmış.
Türkiye’de ilk yaygın televizyon yayını 31 Ocak 1968’de yapılmış. Evlerde yer alması ise 70’li yılları buluyor. Dünya renkli televizyon izlerken biz uzun yıllar siyah beyaz görüntülerle yetindik. İlk renkli yayın 31 Aralık 1981’de yapılmış. Tamamen renkli yayına geçmek için 1 Temmuz 1984’ü beklememiz gerekmiş.
Nick Hornby beş yıl aradan sonra yayımlanan yeni romanı “Komik Kız”da (Nisan 2016, çev. Zeynep Baransel, Sel yay.) 1960’lardan bir başarı öyküsü anlatıyor. Bu başarı öyküsünü anlatırken bizi televizyonun renkli dünyasına sokuyor ve popüler kültürün nasıl gelişip yıldızlarını yarattığını örnekliyor.
Yıl 1964. Barbara Parker “Blackpool Güzellik Kraliçesi” seçiliyor. Ama bu ünvanı sadece beş dakika boyunca taşıyabiliyor. Çünkü güzellik kraliçesi olarak Blackpool’de yıl boyunca birçok etkinliğe katılması gerektiğini öğreniyor. Oysa onun amacı bu taşra kentinden kurtulup Londra’ya gitmek ve hayranı olduğu Lucille Ball gibi komedi yıldızı olmaktır. Babasının güzellik yarışmasına girmesini teşvik ederek Londra’ya gitmesini önlemeye çalıştığını anladığı anda da ünvanını iade edip Londra yoluna düşüyor.
Kadınların komedyen olması pek rastlanan bir şey değil. Hele bu kadın küçük bir kentte de olsa güzellik kraliçesi seçilecek kadar dikkati çekici bir güzelse. Üstelik Barbara’nın bir iki küçük ve de başarısız girişim dışında sahne deneyimi de yoktur. Ama cesurdur, kendine güvenmektedir.
Barbara Londra’ya geldiğinde büyük bir mağazanın kozmetik bölümünde çalışmaya başlar. Barbara dönemin televizyon yıldızlarından Sandra’ya çok benzemektedir.  Orada “çapkın” erkeklerin dikkatini çeker ve bir gece bu erkeklerden biriyle gittiği yemekte talihi döner. Ajanlık yapan Brian Debenham lokantada karşılaştığı Barbara’ya iş teklif eder. Brian’ın niyeti Barbara’yı bir çeşit konu mankeni olarak mağazaların tanıtım etkinliklerinde kullanmaktır. Konsmatrislik, hosteslik ya da şov kızlığı da yapabilir. Güzelliği sayesinde belki tiyatro oyunlarında hatta televizyon dizilerinde “subret” olarak yer alabilecektir.
“Subret” Fransızca kökenli bir sözcük, Türkçeye de aynen geçmiş, artık pek kullanılmasa da sözlüklerde yer alıyor. “Subret, komedilerde hafif meşrep genç kadın ya da işveli hizmetçi rolüne çıkan kadın oyuncu” diye tanımlanıyor (bkz. TDK Türkçe Sözlük, 7. Baskı, 1983). 
Barbara inatçı ve kararlı bir kadındır. Konu mankeni olmayı da, subretliği de kabul etmez. Hedefi insanları güldürmektir. Bir tiyatro oyununda, sinema filminde ya da televizyon programında komedyen olarak yer almak arzusundadır.
1911 New York doğumlu Lucille Ball şov dünyasında kadın komedyen olarak ünlenmiş nadir örneklerdendir. Lucille Ball 1929’de başladığı kariyerinde sinema, radyo ve tiyatroda birçok küçük rolde yer aldıktan sonra 1950’de televizyon kariyerine başlamış. 1951’de televizyon tarihinin en sevilen sitcom’larından “I Love Lucy” ile şöhrete ulaşmış. “The Lucy–Desi Comedy Hour”, “The Lucy Show”, “Here's Lucy” ve “Life with Lucy” gibi kendi adını taşıyan ve uzun ömürlü birçok komedi programının yıldızı olmuş. 1960’larda televizyon yapımcılığına başlamış. “Görevimiz Tehlike”, “Uzay Yolu” gibi dizleri yapmış.
Barbara’nın idol olarak Lucille Ball’ü seçmekle doğru davrandığı anlaşılıyor. Nick Hornby de kahramanı Barbara’ya Lucille Ball’ünkine benzer bir kariyer kuruyor ve böylece televizyon şovları, dizileri ile Britanya’da popüler kültürün nasıl geliştiğini de öğrenmiş oluyoruz.
Barbara şanslı bir kadın. Daha ilk başvurusunda işe kabul edilmekle kalmıyor, başrolü de kapıyor. Bu BBC’nin yarım saatlik, bir defaya mahsus programlardan oluşan “Komedi Tiyatrosu” için yapılan bir bölüm. Yazarlar Barbara’yı o kadar beğeniyorlar ki, onun önerilerini de gözönüne alarak bölümün içeriğini de adını da Barbara’ya göre değiştiriyorlar. Barbara da “Sophie Straw” adını alarak bu programla tanınıyor. Sonra bu bölümden yola çıkarak bir televizyon dizisi yapılmaya karar veriliyor ve Sophie Straw bir komedi yıldızı oluyor.
1960’lar kadının toplum içinde yer alması açısından zor yıllar. Bu durum televizyon dünyasında da pek farklı değil. Birçok kural ve kalıp var. Kadının konumu da rolü de ikinci derecede. Hemen her şey erkek üzerine kuruluyor. Dünyada yaşanan değişimin, kazanılan hakların, özgürlüklerin ise televizyon ekranına yansıması istenmiyor, engelleniyor. Televizyonda kadına yeri olmadığı gibi, işçilerin yaşamına, beyaz ırk dışından insanlara, farklı cinsel tercihlere de yer yok. 
Nick Hornby “Komik Kız”da Barbara’nın başarı öyküsünü anlatırken bu durumu da örnekliyor. Dayatılan muhafazakâr ahlakın nasıl adım adım yıkıldığını anlatıyor. 60’ların sonunda Londra’da sahnelenen “Hair” müzikali bu değişimin simgesi gibi.
“Komik Kız” sanıyorum Nick Hornby’nin en kalın romanı. 395 sayfa. Bir kurgu eser yaratsa da somut gerçeklere dayanan bir eser yazdığı için olsa gerek romanda pek fazla heyecan ya da sürpriz yok. Popüler dünyada işler nasıl gelişiyorsa öyle gelişiyor roman. İnce ayrıntıları önemsiyor, neredeyse bir belgesel yazıyor gibi zaman akışına önem veriyor. Öyle ki kahramanlarının biyografilerini, romanın yazıldığı 2014’de nerede, ne durumda olduklarını yazmayı da ihmal etmiyor. Popüler kültürün bir zamanların yıldızlarını yıllar sonra nasıl “değerlendirdiği”ni de okuyoruz.  Zaman zaman tekrara düşüyor gibi görünse de tempoyu hiç kaybetmiyor. Her zamanki gibi akıcı bir anlatımı var.  
28.04.2016

Etiketler: ,


Perşembe, Nisan 28, 2016

 

Davutoğlu’nun niyeti, Sanatçının, Yazarın akıbeti



Yaşayan en büyük tarihçilerimizden. Onlarca yıllık emeğinin sonucu olarak yeni kitabını yayımlatıyor. 300 küsur sayfalık akademik bir çalışma. Çok okunacak bir kitap değil. Tarihçiler okur, belki öğrencilerine önerir. Yayınlandığı gün kitabın korsan baskısı internette dolaşmaya başlıyor. Bir web sitesinde ilk gün 300 kez, ikinci gün 1000 kez yani toplam 1300 kez korsan olarak indirildiği görülüyor. Kitabın PDF’i bir hafta içinde onlarca siteye yayılıyor, kaç tane indirildiğinin tespit edilmesi olanaksız hale geliyor. İnternetten korsanının on binlerce kez indirildiğini tahmin edebiliriz. Korsan paylaşım nedeniyle tarihçimizin bu önemli eseri bir daha basılamayacak. İlk baskıdan aldığı 4 bin lira telif hakkı ile yetinecek. İnternette korsan paylaşım olmasaydı herhalde 40 bin lira civarında telif ücreti ödenirdi. Bu da elli yıllık emeğini bir nebze karşılardı.
Bu arada kitabın PDF’ini hazırlayıp, korsan çoğaltımı internette ilk koyanı araştırıyor yayınevi. Bir akademisyen... Yayınevinin inceleyip beğenirse öğrencilerine okutur umuduyla kendisine yolladığı kitabı parçalayıp taramış, PDF dosya haline getirmiş, öğrencileri okusun diye internette paylaşıma sunmuş. Öğrencilerinin kısıtlı harçlıkları ile bu önemli kitabı satın alamayacakları kanısında. Akademisyen bir vakıf üniversitesinde çalışıyor ve öğrencileri yılda 30 bin lira eğitim ücreti ödüyor. Ama kitaba verecek 20 liraları yok. Yılda 30 bin lira eğitim ücreti alan vakıf üniversitesinin de bütçesi öğrencilere 20 liraya kitap almaya el vermiyor. Çaresiz (!) korsan yayın yapıyorlar.
Akademik yayıncılıkta korsan yayıncılığın payı % 90’ının üzerinde. Esas olarak kitapların fotokopi ile çoğaltılması yoluyla yapılıyor. İnternetten korsan paylaşımlar da çığ gibi büyüyor. Sadece akademik kitaplar değil, başta çok satanlar olmak üzere edebiyat eserlerinin de korsanları paylaşılıyor. Müzik ve sinema eserleri de yıllardır aynı durumla karşı karşıya. Sanatçının, yazarın emeği sürekli çalınıyor.   
Başbakan Ahmed Davutoğlu Kültürel Kalkınma Eylem Planı’nı açıklarken “Senaristlerimiz, yönetmenlerimiz, bestecilerimiz, söz yazarlarımız, ressamlarımız, yazarlarımız, oyuncularımız, şarkıcılarımız, yapımcı ve yayıncılarımızın telif haklarının en etkili şekilde korunması amacıyla çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Telif Hakları Yasası’nı, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nu mayıs ayı içerisinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunacağımızın müjdesini de sizlere vermek istiyorum” diyor. Söz alan Orhan Gencebay, yeni yasa taslağının sanatçının emeğini korumak bir yana eldeki hakları kaybetmesine yol açacağı endişesini dile getiriyor. 
Aslında Ocak 2013’den kalma meclise yollanmaya hazır bir Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu Taslağı var. Bakan değişikliği nedeniyle erteleniyor. Ömer Çelik nedense iki yılı aşan bakanlık süresince taslağı imzalamıyor. O taslakta internet yoluyla yapılan korsan yayıncılığı önleyecek çok önemli tedbirler var. Üç yıl önce bu taslak yasalaşsaydı belki bugün internette bu kadar yaygın olarak korsan yayın paylaşımı yapılmayacaktı.
Birkaç aydır Kültür ve Turizm Bakanlığı bürokratları sanatçı meslek birlikleri ile yeni yasa taslağı üzerinde çalışıyor. Gencebay’ın belirttiğine göre son toplantıda yasa taslağının son hali kendilerine verilmiyor. Sadece taslaktan bazı cümleler okunuyor. AB istiyor diyerek büyük istisnalar getirilmiş. İnternetteki izinsiz paylaşımların yasa korumasına alınacağından, legalleşeceğinden endişeli. Taslağa göre müzik ve sinema eserleri ile kitaplar “eğitim amacıyla kullanıyoruz” ya da “paylaştı ama ücret almadı” denilerek bir kuruş telif ödenmeden serbestçe paylaşılacak. Oysa istisnaların kaideyi bozmaması gerek. AB de öncelikle telif haklarını korunmasını şart koşuyor.  Bu yasanın da amacı sanat eserlerini ücretsiz dağıtmaya kılıf hazırlamak değil, telif haklarını korumak. Davutoğlu’nun Kültürel Kalkınma Eylem Planı ilk sınavını bu yasa taslağı ile verecek. 
28,04,2016

Cuma, Nisan 22, 2016

 

“Ben hiçbir şey yapmayan bir istektim”



Selçuk Orhan’ın “Güzel”inde üç erkeğin yolları kanunların hükmünün olmadığı bir sahil kasabasında genç bir kadının çevresinde buluşuyor. Kadın dahil hepsini buluşturan kendi içlerinde üstesinden gelemedikleri hesapları kapatma, bir nokta koyma arzusu. Bu arzularına da ulaşıyorlar. 
Garip adı gibi garip biri. Yapayalnız bir adam. Yalnızlığından o kadar memnun ki ne eş dost ne de bir sevgili arıyor. Bir özel okulda matematik öğretmeni. Sayılarla arkadaş, arkadaş olduğu sayılarla başı dertte. Sara hastası. İlaçlarla yaşıyor ama yılda bir – iki kere nöbet yaşadığını söylese de daha sık kendini kaybediyor. Roman boyunca bu nöbetlerin sayısının arttığını görüyoruz. Yüzlerce, binlerce basamaklı asal sayılara meraklı. Asal sayılarla her şeyin ifade edilebileceğine inanıyor. İlk nöbetini öğrencilik çağlarında asal sayılarla uğraşırken Sarıburun adlı bir sahil kasabasında geçirdiğini öğreniyoruz.
Eyüp tipik bir mafya lideri. Sarıburun’da yaşıyor. Orada bağlı bulunduğu mafya babası Paşa adına restoranlar, pansiyonlar işletiyor. Ama esas işi kasabanın merkezine uzak bir tepede kurduğu tesisilerde kumar oynatmak. Burası aynı zamanda Ege Denizi yoluyla gelen çeşitli kaçak malların depolandığı, yurtdışına kaçırılacakların bekletildiği bir yer olarak kullanılıyor. Eyüp hayatını herkesten ve her şeyden kuşkulanmak ve korkmak üzere kurmuş biri. Paşa’nın kasabaya yolladığı adamı Selo’nun kendi sonunu getireceğinden korkuyor. Ama öyle yorgun ki yapması gerekeni sürekli erteliyor adeta sonunu bekliyor.
Efkan ilk gençlik çağında bir öğrenci. Kendini “Ayı gibiyim” diye tanımlıyor. Boy atmış, aşırı kilo almış ama ruhen çocuk kalmış. Garip’in çalıştığı okula gidiyor. Babasıyla birlikte yaşıyor. Annesi akıl hastanesinde. Babasının emlakçi, oto galerici, toptancı gibi belirsiz işleri  var. Efkan’ın en önemli derdi bir kız arkadaş edinmek. Arkadaşı Mert’e börek ısmarlayarak çapkınlık dersleri alıyor ama bu işte pek başarılı olduğu söylenemez. Kız arkadaşı en kolay bulacağı yer olduğu için tiyatro grubuna katılıyor ve orada Ayça Demirel’le karşılaşıyor.
Ayça “bir kız için acayip sayılacak kadar geniş omuzlu. Gözleri çekik, dudakları ipince. Okul dışında bir erkek arkadaşı da var”. Yani Efkan’a göre kız – erkek ilişkilerinde çok daha deneyimli. Bedenen ayı gibi olsa da ruhen çocuk kalmış Efkan’a ilgi göstermesi beklenemez. Ama Efkan’ın arkadaş olmak için yaptığı atakları karşılıksız bırakmıyor. Onunla sevgili olmaya yanaşmasa da arkadaş oluyor. Dışarıdan bakıldığında flört ettikleri izlenimi uyandıracak bir halleri var.     
Selçuk Orhan “Güzel”i (Mart 2016, Doğan Kitap) üç erkeğin, Garip, Eyüp ve Efkan’ın bakış açılarından, onların anlatımlarıyla kurmuş. Kısa, hızlı akan, yer yer diyaloglarla daha da akıcılaştırılmış bölümlerde bu üç erkek sırayla söz alıyor ama romanın ana eksenini Ayça oluşturuyor. Onu erkeklerin anlatıkları ile tanıyoruz, nasıl bir değişim geçirdiğine şahit oluyoruz. Üç erkeği bir ortak noktada Sarıburun’da ve birbirlerinden habersiz olsa da kendi ekseninde biraraya getiriyor. Yaşına göre çok olgun hal ve tavırları var. Çocuksu bir kimlikte çizilen Efkan’ın boyunu aşan laflar edip, derin yorumlar yapmasını ise yazarın bir zaafı olarak kabul etmemiz gerek. O yaşta, o ruh halindeki çocuğun o yorumları yapması pek mümkün görünmüyor.
Ayça babasız büyümüş bir çocuk. Birlikte yaşadığı annesinin de ilgisini, şefkatini görmüyor. Efkan’la birlikte kaçtıklarında bile annesi meraklanmıyor. Sık sık haber vermeden birkaç gün eve gelmediğini, yine böyle bir durum olduğunu düşünüyor. Ama bu kez Ayça evden tamamen kaçmıştır. Geçmişten kalan birikmiş hesapları kapatmak ve ondan sonra başarabilirse yeni bir hayat kurmak niyetindedir.
Efkan’ı kendine âşık edip birlikte Sarıburun’a kaçmalarını sağlar. Sarıburun bir Ege sahil kasabası olmasına rağmen turistlerin pek itibar etmediği bir yerdir ve İstanbullu bir genç kızın herhalde kaçmak için aklına ilk gelen yer olmayacaktır. Ama Ayça’nın Sarıburun’u seçmesi tesadüf değildir. Aynı şekilde romanın diğer kahramanları da tesadüfen Sarıburun’da biraraya gelmezler. Romanın sonunda Garip’in Eyüp’ün karavanına gitmesi ve karavandaki eşyayı karıştırıp yaşamı boyunca aradığı sayıları bulması dışında pek de mantıkdışı olaylar gelişmez. Her şey olması gerektiği gibi olur.
Garip’in Ayça ile bağı ise biraz muamma. Garip, Ayça’nın okulunda öğretmenlik yapıyor ama onu hiç anımsamıyor. Ayça’nın adı gibi garip bu öğretmeni tanıdığını, hatta günlüğünde adı geçen tek öğretmen olduğunu da öğreniyoruz. Garip olabildiğince az insanla ilişki kurmak istediği için yüzleri de adları da belleğine kaydetmiyor. Sara nöbetleri sırasında gördüğü düşlerde ya da halüsilasyonlarda cinsiyet değiştirmekte, kadın kimliğinde cinsel ilişkiler yaşamaktadır. Daha romanın ilk bölümünde onu bu halde tanıyoruz. “Kendi bedenimin kokusundan ürperiyordum. Sınıftaydım, ama hep olduğum gibi kürsüde değil, en arkadan bir öndeki sırada… Sıramda dikleşip yay gibi gerilmiştim. Çözülüp çığlık atmamak için kasılıyordum. Gömleğim, eteğim, giyindiğim her şey daralıp bedenimi mengeneye almıştı” diye anlatmaya başlıyor. Sayfalar ilerledikçe nöbet sırasında Ayça’nın cinsel ilişkilerinin belleğinde canladığını anlarız. Ama bunun nasıl gerçekleştiğini Ayça ile Garip’in nasıl bir bağı olduğu romanın sonunda bile ortaya çıkmaz.
Bir dönemin küçük bir kesitte yansıtılması da diyebiliriz Selçuk Orhan’ın “Güzel”ine. Garip, Eyüp, Efkan ve Ayça’nın yaşadıkları biraraya gelince Türkiye’nin bilinen görüntülerinden birkaçı ayrıntılarıyla ortaya çıkıyor. Ben okur olarak romanı belleğimde 2000’li yılların başına konumlandırdım ama belki de 90’lara da çekilebilir. Başlangıçta özel okullar aracılığıyla eğitim sisteminde geliştirilen yeni politikaları gözlemliyoruz. Özel okullar birer ticarethane olarak görülüyor ve orada öğrenci de veli de birer müşteri olarak en büyük söz sahibi. Ama arka planda cemaatlerin eğitim alanında örgütlenmesinin küçük örnekleri var. Garip’in tek arkadaşı eski din dersi hocası yeni müdür yardımcısı Yusuf Kula’da bu durum tipikleşiyor. Garip’le Yusuf Kula’nın insanın varoluşuna dek varan, dini içerik de taşıyan sohbetleri, tartışmaları da romana yeni bir boyut katıyor ama Garip’in nöbetlerini tetiklemek dışında nasıl bir işlevleri oldukları da merak konusu.   
Sarıburun ise emniyet örgütünü de rüşvet, tehdit gibi yöntemlerle kontrolü altına alıp mafya örgütünün palazlandığı sahil kasabalarına tipik bir örnek. Devletin yasaları unutuılmuş, mafyanın kuralları hüküm sürüyor.
“Güzel” üç erkeğin ve ilkgençlik çağındaki bir kadının öykülerini anlatırken Türkiye’nin yakın tarihinde yaşananları anımsatan, polisiye unsurlar taşıyan, suç ve gerilimle örülmüş hızlı bir temposu olan bir roman.  
21.04.2016

Etiketler: ,


Perşembe, Nisan 21, 2016

 

“Meydanın Belleği” neler düşündürüyor?



Londra’ya gittiğimde yolumu Tate Modern’e düşürmeye çalışırım. Güçlü koleksiyonundan seçmeleri belirli konularda derleyerek sunan farklı bir müzecilik anlayışı vardır. Her gittiğinizde yeni bir şeyler göreceğinizi bilirsiniz.
Kitap Fuarı için geçen hafta Londra’ydım. bir pub’da öykücü arkadaşım Derya Erkenci’yle buluştuk, Tate Modern’de Gülsün Karamustafa’nın bir eserini gördüğünü ve izleyicilerin ilgisinden çok etkilendiğini anlatınca meraklandım.
Gülsün Karamustafa’nın çalışmasının da yer aldığı serginin adı “Citizens and States”, ikinci katın girişinde “bu bölüm toplumsal idealler ve tarihsel gerçeklerle meşgul sanatçıların hangi yolları izlediği ile ilgilidir. Modernizmle ilişkili bazı sanatçıların ütopik bakışları varsa da sanat bazı acil konularda bilinçlendirmeye çalışarak ya da değişimi savunarak topluma ayna sağlamıştır. Geleneksel medya veya hareketli görüntüler, soyutlama ve figürasyon, militanlık ya da bağımsız gözlem yoluyla olsun bu bölümdeki tüm sanat eserleri toplumsal gerçekliği vurgulamak ve bu yönleriyle halkta bir tepki oluşturmak veya daha az açık bir mesaj iletmek amacındadır” satırlarını okuyunca merakım daha da arttı.
Picasso, Dali, Modrian, Leger gibi sanatçılardan başlayıp Joseph Beuys’tan geçip Gülsün Karamustafa’ya ulaştık. Gülsün Karamustafa’nın işi eş zamanlı olarak gösterilen iki videodan oluşuyor. 2005 yılında İstanbul Modern’de açılmış olan “Çekim Merkezi” adlı sergi için yapılmış. Renkli ekranda bir ailenin ev içi yaşamının canlandırılmasını, siyah beyaz ekranda ise belgesel görüntüler görüyoruz. Biraz izleyince iki videonun birbiriyle ilişkili olduğu anlaşılıyor. Belgesel görüntüler bir meydanda yaşanan toplumsal olaylardan. Aile de bu meydanın yakınında yaşıyor ve o meydandaki olayların her anını evlerinde duyuyor, hissediyor.
Gülsün Karamustafa “Meydanın Belleği” adlı işinde Taksim Meydanı’nında yaşanan önemli toplumsal olayları anlatıyor. Osmanlı döneminde Taksim Meydanı'ndan uçurulan ilk balonla başlıyor belgesel görüntüler. 1930’larda heykelin dikilişini izliyoruz. Ondan sonra 6-7 Eylül Olayları, 27 Mayıs Askeri Darbesi’nin coşkuyla karşılanışı, 1970'teki Kanlı Pazar ve 1 Mayıs 1977’den görüntüler geliyor. Video 1980'lerde Tarlabaşı Bulvarı için yıkılan evlerin görüntüsüyle sona eriyor.
17 dakika boyunca Taksim Meydanı’ndaki değişimi, orada yaşanan ve Türkiye’nin yakın tarihinde önemli işlevleri olan toplumsal olayları izlerken o olaylara sürekli şahit olmak durumunda kalan ailelerin neler hissettiğini düşünmeden edemiyorsunuz.
Aklıma ilk takılan Tate Modern’e gelmiş ve Türkiye hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir ziyaretçi bu videolardan, o görüntülerden ne anlar sorusu oldu. Hiçbir açıklama olmadığı için bizim tarihi gerçeklerimizle ilgisini kuramayacaktır ama kendi yaşadığı, geçtiği meydanları düşünecek, belki de onların tarihini sanatçının yaklaşımı ile sorgulayacaktır. Bir olayı içinde yaşama, şahit olma ya da daha sonra belgesel olarak izleme arasındaki farklar üzerinde düşünecektir. “Meydanın Belleği” bu haliyle her gerçek sanat eseri gibi çok anlamlı, çok katmanlı bir hale geliyor ve izleyicisine göre değişiyor, farklılaşıyor.
2016 yılında İstanbul’da yaşayan biri için ise “Meydanın Belleği” ister istemez Taksim Meydanı’nın bugünkü halini düşündürüyor. Türkiye’nin toplumsal yaşamı ile birlikte meydan sürekli değişmiş. Kenarken toplumsal olayların merkezi olmuş. Halkın toplanma yeriyken yasaklı hale gelmiş. Neredeyse 40 yıldır sivil toplum örgütleri Anayasal haklarını kullanmak için o meydena çıkmak istiyor, Devlet de tüm olanaklarıyla toplantı ve gösteri yürüyüşü haklarını engelliyor. Bu 1 Mayıs’ta da öyle olacak. Metruk haldeki AKM’yi de görüntüye katarsak Taksim artık yasakların simgesi. Sonuç olarak insandan arındırılmış, meydan niteliğini kaybetmiş bir yer olmak üzere... 
20.04.2016

Cuma, Nisan 15, 2016

 

“Artık zaman diye bir şey yoktu”



Patricia Highsmith’in kahramanı Tom Ripley polisiye edebiyatta bir efsanedir. Patricia Highsmith suçu tespit etme, suçluyu bulmak üzerinden gelişen klasik polisiyelerin aksine suçlunun yakalanmamayı başarmasını anlatıyor. Highsmith’in romanlarında Tom Ripley başta cinayet olmak üzere çeşitli suçlar işler ve tüm polis ve detektif takiplerine, hatta sorgulamalara ve kesin gibi görünen delillere rağmen yakalanmaz. Roman boyunca yakalanmamak için neler yaptığının, dellilleri nasıl yok edip, nasıl ustalıkla stratejiler geliştirerek başta detektifler ve polis olmak üzere herkesi suçsuzluğuna ikna ettiğinin şahiti oluruz.
Patricia Highsmith’in başarısı bu antikahramanı sevimli hale getirebilmiş olmasıdır. İşlediği suçları tabii ki onaylamayız, nasıl yakalanacak diye merak ederiz ama bir yanımızla ona sempati duyup yakalanmasını istemez, yeni bir romanda maceralarını sürdürmesini dileriz. Patricia Highsmith ince ince işlediği ayrıntılarda kahramanını sempatikleştirerek bizi bu duyguya getirir. Tom Ripley çok kanlı cinayetler işler, hiçbir zaman işlediği suçtan pişman olmaz. Yakalanmaması, yaşamını özgürce sürdürebilmesi için bu cinayetleri işlemesi gerektiğine kendini de bizi de ikna eder. Sonuçta okuduğumuz bir romandır. Highsmith’in anlatımıyla da kurgunun kendi içinde bir gerçekliği olduğuna ikna oluruz, Ripley’i ve yapıp ettiklerini kurgu gerçekliği içinde kabul ederiz.
Ripley’in maceraları 1955 – 91 yılları arasında yayımlanan beş romandan oluşuyor. Bir polisiye dizisi için kitaplar çok aralıklı yayımlanmış ama buna rağmen okur kahramandan ve romanlardan hiç kopmamış, sürekli takipçisi olmuş.
Dizinin ilk kitabı “Yetenekli Bay Ripley” 1955’de yayımlanmış onu 15 yıl sonra “Ripley Yeraltında” (1970) izlemiş, “Ripley’in Oyunu” (1974), “Ripley ve Peşindeki Çocuk” (1980), “Ripley Su Altında” (1991) diğer kitaplar. Ripley’le 1991’de Remzi Kitapevi’nin Çilekli Kitaplar Dizisi’nde tanıştık. Ripley’lerin üç kitabı bu dizide yayımlandı. “Ripley Su Altında” 2000 yılında Can Yayınları’ndan çıktı. “Ripley ve Peşindeki Çocuk”u ise Can Yayınları’nın tüm Ripley dizisini toplu olarak basımından 2016’da okuyoruz.
“Ripley ve Peşindeki Çocuk” (Mart 2016, çev. Tülin Cansunar, Can yay.) dizinin üçüncü kitabı ama yayıncılarımız sıralamayı önemsemeyip onu atlamış dördüncü kitaba geçmişler. Ripley’in maceraları birbiri ile bağlantılı olmasa da kahramanının yaşamı ve işlediği suçların anımsanması ile önceki romanlara göndermeler de var kitaplarda.         
“Ripley ve Peşindeki Çocuk”un Türkçeye çevrilmemesinin nedeninin dizinin diğer kitaplarından farklılığından kaynaklandığını düşünüyorum. Roman boyunca Ripley’in diğer kitaplardaki gibi tepkiler vermesini bekliyoruz ama Patricia Highsmith zaman zaman diğer romanlarında yaptığı gibi bizi şaşırtıyor.
Önceki maceralarda Ripley, arkadaşını öldürüp sahte bir vasiyetname ile mal varlığını ele geçirdikten sonra Héloise adlı genç, güzel ve varlıklı bir kadınla evlenip Paris yakınlarındaki bir köye, Belle Ombre’de bir villaya yerleşmişti. Genç çift günlerini müzik dersleri alarak, kitap okuyup, geziler yaparak, bahçe işleriyle uğraşarak, dostlarıyla buluşarak geçiriyor.
Bu ideal yaşama rağmen Ripley yine rahat durmuyor, karısına belli etmeden kanunsuz işlerine devam ediyor. Eski hızında olmasa da sahte tablo işini sürdürüyor. Almanya’daki bağlantılarının Fransa’daki eylemlerine de yataklık ediyor. Almanya’dan gelen konukları misafir ediyor ya da küçük destekler veriyor. Ama en önemlisi birileri tarafından tanınıp eskiden işlediği suçlar nedeniyle polise yakalanmaktan korkuyor. O nedenle biraz izole bir yaşamı var, mümkün olduğunca az kişi ile görüşüyor.  
Bir gün 16 yaşında Amerikalı bir çocuğun kendisini izlediğini fark ediyor. Kendisini tanıdığı için mi izliyor yoksa bir vatandaşına rastladığı için mi ilgi duymuş anlamak için çocukla tanışıyor. Kısa zamanda dostluk kuruyor ve Frank’in zengin bir Amerikalı ailenin oğlu olduğunu, tekerlekli sandalyeye mahkûm babası malikânelerinin önündeki kayalıklardan aşağıya düşüp öldükten sonra evden kaçıp Fransa’ya geldiğini ve yakınlardaki bir evde bahçıvanlık yaptığını öğreniyor. Çocuğun babasını öldürmüş olabileceğinden şüpheleniyor.
Ailesi tuttuğu bir detektifi ve Frank’in ağabeyini çocuğu bulması için Fransa’ya yollamıştır. Çocukla ilgili haberler, ailesinin aradığı bilgisi ile gazetelere yansımaya başlayınca Ripley birilerinin Frank’i tanıyacağını ve kaçırıp zengin aileden fidye isteyebileceğini düşünüyor. Önceki kitaplarda neler yaptığını bildiğimiz için Frank’i kaçıranın ya da en azından Almanya’daki bağlantılarına kaçırtıp fidye istetenin Ripley olacağını düşünüyoruz ama yanılıyoruz. Ripley himayesine aldığı Frank’i Fransa dışına çıkartmaya, ailesinin yanına yollamaya karar veriyor. Frank için sahte pasaport hazırlatıyor. Turist rotalarının dışında olduğu için tanınma olasılığının en az olduğu Berlin’e götürüp orada ikna ederek Amerika’ya yollamaya karar veriyor.
70’ler Soğuk savaş yılları. Batı Berlin bir ada gibi, duvarlarla çevrili, izole bir yer. Ripley ve Frank Batı Berlin’e gidiyor ve olaylar hızla gelişiyor. Çocuk kaçırılacak, fidye istenecek, Ripley kendini olayların ortasında bulacak ve yine cinayet işleyecektir. Ama bu kez suçluların yanında değildir ve herşeyi çok fazla tanımadığı ama bağlandığı çocuğu kurtarıp, sağ olarak ailesine teslim etmek için yapmaktadır.
Önceki romanlardan Tom Ripley’in gay, biseksüel eğilimleri olduğu biliniyor. Frank’i himayesine alıp tüm alışkanlıklarının aksine davranmasında bu hislerin etkisi olmuş olabileceğine dikkati çekmiş eleştirmenler ve romanda bu yönde bazı ipuçları bulmuşlar. Tabii ki bunlar yorum, açıkca böyle bir durum yok. Ama Berlin’deki bağlantıları nedeniyle LGBT bireylerin bulunduğu ortamlarda olayların gelişmesi, olayların büyük bir bölümünün bir gay barda yaşanmış olması, Ripley’in fidyeciler tarafından tanınmamak için kadın kıyafeti giymesi ve bir travesti olarak algılanmasına rağmen hoş görülmesi gibi ayrıntılar önemli. Ripley’in önceki maceralarda gay olarak algılanmaktan çekindiğine, onlara uzak durduğuna oysa bu romanda gaylere karşı daha sempatik ve olumlu yaklaştığına da dikkat çekiliyor.  
Patricia Highsmith’in Ripley dizisi diğer romanlarında olduğu gibi sadece iyi birer polisiye daha doğrusu suç romanı olmalarının yanısıra anlatımları, toplumsal yaşamı ve karakterlerin çözümlemelerindeki farklı bakışla birer edebiyat eseri olarak da okunabilecek nitelikte. 
14.04.2016

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?