Çarşamba, Ekim 30, 2013

 

Serbest Düşüş



Nilüfer Kuyaş “Serbest Düşüş”te “Saman alevi gibi tutuşup saran” arzusuna kapılıp kendinden oldukça genç bir adamla bir bahar aşkı yaşayan bir olgun kadını anlatıyor.
Şirin altmış yaşına yaklaşmış, yaşlandığını düşünen bir kadındır. Evli. Evlenme çağında bir kız bir de erkek çocuğu var. Bir sanatçı. Resim yapıyor, fotoğraf çekiyor. Yeni bir serginin hazırlıklarını yapıyor.  
“Tam gençliğin bittiği ve arzunun bitmediği yerde duruyor”. Mayıs ayı, diye anlatıyor. Nişantaşı’nda mahalle bakkalında karşılaşıyor arzulayacağı erkekle. Bruno adını veriyor genç adama ve hayal mi gerçek mi olduğu konusunda okuru kuşkuda bırakacak şekilde anlatmaya başlıyor. Bir yasak aşk öyküsü okuyacağımızı düşünüyoruz. Şirin, Bruno ile sevişecek ve hayatı tamamen değişecek diye umuyoruz.  
Nilüfer Kuyaş “Serbest Düşüş”e (Eylül 2013, Can yay.) yaşlanma korkusu ile bir daha tadamayacağı hazların peşine düşen bir kadının öyküsünü anlatacakmış gibi başlasa da insanoğlunun cevap aradığı birçok temel sorusunu deşmeyi ihmal etmiyor. Şirin arzu ile yaklaştığı bu genç adamın kendisi gibi bir yarası, acısı olduğunu öğreniyor ilk buluşmalarında. Bruno 11 Eylül’ü İkiz Kuleler’de yaşayan ve binadan sağ olarak kurtulan az sayıda insanlardandır. Şirin de gençlik çağlarında Güney Fransa'da bir tren kazası geçirmiş, ölümle burun buruna gelmiştir. Bruno’da ruh ikizini bulmuş gibi olur. Yarasını paylaşacaktır. Ama Bruno 11 Eylül’ü belleğinde gömmüştür ve tekrar hatırlamak, yüzleşmek istememektedir. Ölümü yaşamış olanların insan ilişkilerinde çok daha cesur davrandıklarını, kolayca uçlara gidebildiklerini bildiği için Bruno’da oynamak istediği arzu oyunu için doğru eşi bulduğunu düşünür Şirin. Karşısındaki adamın kendisini arzuladığı bilgisiyle bu oyunu kurar. Kısa sürede de oyunun kuralı olmadığını, oyunun iplerinin elinde olmadığını anlar.
İlişkiyi başlatan da bitiren de Bruno olacaktır. Üstelik bu arzu oyununu bir süre oynar sıkılınca da kendi güvenli hayatıma dönerim diye düşünen Şirin kendini öyle kaptırır ki oyun bitmesin ister. Bruno her şeyin bittiğini bildirdiğinde de oyuna devam etmek isteyecektir. Oysa sadece üç kere buluşmuşlardır ve Bruno olayı bir kaçamak olarak değerlendirdiği için de sürdürmek istemez. Şirin derinden yaralanır ve kendiyle hesaplaşmaya girişir. Bir başka büyük felaket yaşanmasa belki de bu hesaplaşmanın girdabından kurtulamayacaktır. Van Depremi onu yaşamın gerçeklerine döndürür.
Şirin arzusunun peşine düşmekle bir çılgınlık yaptığını düşünüyor. Elli yaşını çoktan geçmiş, yetişkin iki çocuk sahibi, kocası Ekrem’i seven bir kadın olduğu için bu çılgınlığa kapıldığını düşünüyor. Çocuklar evden uzaklaşmıştır. Biri New York’da diğeri Japonya’dadır. Sevgilileri vardır ve ergeç evlenip iyice kopacaklardır. Şirin’in kocasıyla ilişkileri de iyice gevşemiş, hatta kopma aşamasına gelmiştir. Ekrem ona hep sevgiyle, tutkuyla yaklaşsa da ilişkilerinde eski sıcaklığı bulamamaktadır. Bir başka kadının varlığından, aldatıldığından da şüphelenir. Arzularının peşine düşüp çılgınlık yapmaya dur demesi gerektiğini de bu tabloyu düşünerek tekrar tekrar idrak eder. Yaşamın pamuk ipliğine bağlı olduğunu bilse de arzusunu son kez yaşamak için bu yapıyı yıkamayacağını, terk edemeyeceğini anlar. Her şeyi geride bırakıp Dünya’nın kıyısından atlayıp “serbest düşüş” yapacak kadar çılgın olamayacağını anlar. Ailenin koruyup kollayıcı yapısına döner.
Nilüfer Kuyaş “Serbest Düşüş”te birinci tekille üçüncü tekil arasında geçişler yaparak bir anlatım kursa da aslında bir iç monolog geliştiriyor roman boyunca. Kadın kahramanının kendisi ile hesaplaşmasında başta yaşamı, insani erdemleri, değişim arzusunu, sadakati, yaşlanma ve ölüm korkusunu, gelecek kaygısını tartışıyor. Edebiyat tadını yitirmeden gündelik yaşama gizli felsefi sorunlara cevaplar arıyor, cevaplar veriyor.
24.10.2013

 

Gündelik Felaket Teorileri



“Çok okuyan değil, çok düşünen bilir...” diye sloganı olan çok okuyan, yaşamı kitaplar ve filmlerden referanslarla anlamaya çalışan bir kahramanı olan bir roman “Gündelik Felaket Teorileri” (Eylül 2013, çev. Algan Sezgintüredi, Siren yay.). Romanın anlatıcı kahramanı Blue van Meer hemen her sömestr başka bir üniveristede ders veren babasıyla yaşayan bir genç kız. Sürekli okul değiştirse de çok başarılı bir öğrenci. Sonuçta da zaten Harvard’a girmiş. Blue lise son sınıftayken okuduğu North Carolina Stockton’daki St. Gallway School’da yaşadıklarını anlatıyor.
Blue, amatör bir kelebek koleksiyoncusu, lepidopteran olan annesini 5 yaşındayken bir araba kazasında kaybetmiş. Baba – kız birbirlerine derinden bağlı. Bu bağlılık nedeniyle 16 yaşındaki Blue hâlâ küçük çocuk muamelesi görüyor. Babası üzerine aşırı bir biçimde titriyor. Blue’nun lisedeki son yılını çok önemsiyor. Hedef Harvard’a girmek. O nedenle de Blue’nun okul birincisi olması gerekli. Bir üniversiteden diğerine arabayla giderken babasının seçtiği entelektüel dozu yüksek kitapları yüksek sesle okuyarak o yaştaki bir öğrencinin gereksineceğinden çok daha fazla bilgi ile donanmış Blue. Babası gibi o da kitapların, filmlerin aracılığıyla dünyaya bakıyor, yaşananları anlamaya çalışıyor.  
Blue tipik bir “inek” gibi hayatını geçirirken sinema dersleri veren Hannah Schneider’la tanışıyor. Çok değişik ve karizmatik biri olan Hannah Schneider Blue’yu hafta sonları evinde buluşan gruba katılması için davet ediyor. Grup “mavi kanlılar” diye adlandırılan okulun zengin ve gizemli öğrencilerinden oluşmaktadır. Hemen herbiri kendine has özellikleri olan, yaklaşılması güç, garip kişilerdir bu öğrenciler. Öğretmenleri aralarına katmış olsa da Blue’yu hemen kabullenmezler, uzun süre dışlarlar. Blue da bir kenarda durup söylenen her sözün, her hareketin anlamını sorgulayıp, yorumlayarak yaşananları izler.  
Her şey Hannah Schneider’ın evinde verdiği ve grup üyelerini davet etmediği maskeli partiye davetsiz misafir olarak katılmaları ve partide Hanah’ın çok yakın bir erkek arkadaşının aşırı içki içip bahçedeki havuza düşüp ölmesi ile değişmeye başlar.
Marisha Pessl “Gündelik Felaket Teorileri”ni bir İngiliz Edebiyatı ders kitabı yapısında kurmuş. Her bölüme İngiliz Edebiyatı’nın “Otello”, “Uğultulu Tepeler” gibi klasiklerinden başlayıp “Uluma” ve “Guguk Kuşu”na uzanan önemli eserlerinin adlarını vermiş, son bölümlerde Dünya edebiyatından da kitapları bölüm başlığı olarak almış.
Blue van Meer hemen her olayı hatta her diyaloğu filmler ve kitaplara göndermeler yaparak kendi kendine ve tabii biz okurlara açıklıyor. Çok sık alıntılar yapıyor. ”Babamla arayla seyahat ederken yüksek sesle okumuştum” diye tanıttığı bu kitaplar Kelebek Avlama Sanatı’ndan Aldırmama ve Fazla İstememenin Yolları, Kayıp Kibirlerin Gönenci’ne dek çok çeşitli konularda ve çoğunun gerçekte var olduğundan şüphelenmemek elde değil. Blue filmlerden replikler alıntıladığı gibi birçok gizli gönderme de yapıyor ki bunların çoğunu çevirmen Algan Sezgintüredi’nin dipnotlarla göndermelerin hangi kitaplara ya da filmlere yapıldığını bildirmesi ile öğreniyoruz.
Söz çevirmene gelmişken belirtmeliyim “Gündelik Felaket Teorileri” otuz dile çevrilmiş, çoksatan popüler bir roman olsa da bol alıntılı ve göndermeli yapısı ile çevirisi oldukça güç bir roman. Algan Sezgintüredi iyi bir çeviri yapmış. Yayınevi de bu emeğin karşılığını kitabın kapağına çevirmenin adını koyarak vermeliydi. İyi çeviri olmasa bu romanının tadını Türkçede almak mümkün olmazdı.     
“Gündelik Felaket Teorileri”nin tek handikapı yazarın bu zaman zaman gerçekliğinden şüphelendiğimiz alıntıların, göndermelerin şehvetine fazlaca kapılmış olması. Alıntı ve göndermelere bir de geriye dönüşlerle anlatılan Blue’nun ve babasının geçmişleri eklenince roman fazlaca sarkıyor. Marisha Pessl da durumun farkında olmalı ki ilerleyen sayfalarda yeni bir ölümle gerilimin dozunu artırarak okurun kitaptan kopmasını önlemeye çalışıyor.
“Gündelik Felaket Teorileri” bir zeka gösterisi gibi de değerlendirilebilecek birçok gerekli gereksiz bilgi veren, bol oyunlu, eğlenceli, merak unsurunu yüksek tutan değişik bir roman.    
24.10.2013 

Perşembe, Ekim 24, 2013

 

İlerleme Raporu, FSEK ve IFRRO Kongresi



Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye İlerleme Raporlarının daha çok siyasi kriterler bölümü merak edilir, tartışılır. Oysa raporlarda “Ekonomik Kriterler” bölümü çok daha geniş yer tutar. O bölümde malların serbest dolaşımından başlayarak medya, tarım, balıkçılık, enerji gibi bir çok başlık altında yıl içinde Türkiye’nin AB’ye katılma konusunda ne kadar yol aldığı değerlendirilir. Bu bölümlerden biri de “Fikri Mülkiyet Hukuku”dur.
AB’ye katılımla ilgili açılmış 13 başlıktan yedincisi olan Fikri Mülkiyet Hukuku Faslı ile ilgili ilk toplantı 6-7 Şubat 2006’da yapılmış. Bu faslı kapatmak için yapılması gereken işlerin en önemlisi “telif hakları alanında AB müktesebatı ile tam uyumun sağlanması ve uygulamadaki aksaklıkların giderilmesi için Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nu (FSEK) değiştirmek” olarak belirlenmiş. Görüşmelerde Türkiye’yi temsil eden Telif Hakları Genel Müdürlüğü hazırladığı eylem planında yasa değişikliğini en geç 2009’da gerçekleştireceğini bildirmiş. O dönem bir taslak çalışması da yapılmış ama nedense öngörülen tarihte yasada gerekli değişiklikler yapılmamış.
Ertuğrul Günay’ın bakanlığı döneminde Telif Hakları Genel Müdürlüğü, diğer resmi kurumlara örnek olacak bir işbirliği anlayışıyla FSEK’de taraf olan tüm sektör temsilcilerinin katılımıyla iki yılı aşkın bir süre çalışarak yasa taslağını hazırlamış, taslak bakanlar kurulu’na görüşülmek üzere gitmişti. FSEK’in geçtiğimiz aylarda meclisten geçip yasalaşması bekleniyordu. Ama 24 Ocak 2013’de bir kabine değişikliği yaşandı. Ömer Çelik Ertuğrul Günay’dan görevi devraldı. Yasa taslağını bakanlar kurulunda ve mecliste Ömer Çelik savunacağı için etik olarak taslak geri çekildi. FSEK taslağının Çelik’in imzası ile hızlıca bakanlar kuruluna tekrar getirilmesi bekleniyordu. Aradan geçen 9 aylık sürede bu imza işlemi gerçekleşmedi. Sektör temsilcileri yazılı ve sözlü olarak FSEK taslağının yasalaşması ile ilgili beklentilerini Bakan Çelik’e bildirmekle kalmayıp basın açıklamaları da yaptılar. Basın açıklamasında AB ile uyum sağlanmasının yanında dijital alanda hızla yaygınlaşan korsan yayıncılıkla mücadele için de FSEK taslağının bir an önce yasalaşması gerektiği belirtiliyordu.
Türkiye İlerleme Raporu’nun “Fasıl 7: Fikri Mülkiyet Hukuku” bölümünde yıllardır tekrar edilen “Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu Taslağı hazırlanmaktadır” cümlesini okuyunca bu gelişmeleri hatırladım.
Kültür sektörü temsilcileri, Başbakan Erdoğan’ın korsan yayınla mücadeledeki kararlılığını ve 2004’de FSEK’de yapılan son değişiklikte nasıl bir rol aldığını hatırlatıp taslağın meclise gelememesinin nedeninin gündem yoğunluğu olabileceğini söylüyor ve FSEK taslağının meclise geldiğinde 2004’de olduğu gibi tüm partilerin desteği ile hızlıca yasalaşabileceğini belirtiyorlar.     
84 ülkeden 140 meslek birliğinin üye olduğu Uluslararası Çoğaltım Hakları Kuruluşları Federasyonu IFRRO 2013 Dünya Kongresi 28-31 Ekim 2013 tarihlerinde İstanbul’da yapılacak. Yazar ve yayımcılık meslek birliklerinin üye olduğu IFRRO’nun kongresine Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı WIPO, UNESCO, CERLALC, AB ve Arap Devletleri Birliği gibi kurumların temsilcileri de katılacak. IFRRO Genel Kurulu’nun açılış konuşmasını Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik yapacak. Çelik’in açılış konuşmasında FSEK taslağının yasalaşmak üzere meclise yollandığı müjdesini vermesi bekleniyor.    
23.10.2013 

Cuma, Ekim 18, 2013

 

Mevzumuz Derin

“Mevzumuz Derin” (Eylül 2013, On8 Kitap) Ahmet Büke’nin ilk romanı. Büke’nin romanına ON8 Blog’da maceralarını tefrika olarak yazdığı Bedo’yu kahraman olarak almış. Bedo annesi ve büyükbabası ile üniversiteye giriş sınavına hazırlanan benzerlerinden biraz farklı özellikleri olan bir delikanlı. İzmir’de geleneksel değerlerini hâlâ koruyan, örnek gösterilecek komşuluk ilişkileri olan bir mahallede yaşıyorlar. Bedo çok küçükken babası bir deniz kazasında ölmüş. Babasını özlüyor ama her sözü geçtiğinde allak bullak olan annesini üzmemek için pek sözünü etmiyor. Sözünü etmiyor ama tamamen sır olan babasını, ailesinin geçmişini merak ediyor.
Bedo içine kapalı bir genç, pek arkadaşı yok. Gerçek anlamda tek arkadaşı Barbo ve kitaplarla dolu bir dünyası var. Bilgi deryası, kitap kurdu dede de  kitaplardan olduğu kadar hayattan da konuşulabilecek nitelikte. Dedesinin arkadaşı İsmet Amca’nın sahaf dükkanında çalışmaya başlaması ile kitaplar hayatında daha da çok yer ediyor.
Gizli bir numaradan ve yaşadıklarına yakından şahit olan birinden geldiği izlenimi veren mesajlar ilk bakışta hiçbir olumlu işaret vermeyen platonik sevgilidenmiş gibi görünse de romanın adına bir göndermeyle söylersek aslında çok derin bir mevzuya dairdir. Bedo bu mesajların kimden geldiğini bulduğunda cevap aradığı tüm sorulara karşılık bulacağı gibi, tüm isteklerini hayata geçirecek ve babasının koruyucu ve güvenli olacağını umduğu elini de sırtında hissedecektir.
Kendine has üslubundan sonra oldukça yalın – duru dille yazılmış bu anlatı değişik duygular yaratıyor. “Mevzumuz Derin” Günışığı Kitaplığı’nın ilk gençlik çağına yönelik ON8 Kitapları’ndan çıktığı için olsa gerek ilk sayfalarda Ahmet Büke bu üslup değişikliğini özellikle yapmış diye düşünmüş, biraz garipsemiştim. Ama sayfalar ilerledikçe ilk gençlik çağını yaşayan Bedo’ya bu yalın – duru dilin uyduğunu düşünmeye başladım.      
ON8 ilk gençliğe yönelik bir yayınevi izlenimi verse de tıpkı hedeflediği gençler gibi kendini sınırlamak istemiyor. Gençliğe yönelik kitaplar yayınlarken gençliği anlatan eserler yayınlamayı hedefliyor. Anne-babaların, öğretmenlerin denetleyici, sınırlayıcı yaklaşımlarının aksine gençleri ilgilendiren, dertlendiren her şeyi konu edinmeyi hedefliyor. Zaten başka türlü olsa Ahmet Büke gibi sert gerçekçi anlayışta, uçlarda yaşayan, yaşamaya mahkum edilen kahramanları kendine has bir kurgu ve anlatımla yazan bir yazar böyle bir işe girişmezdi.
Ahmet Büke, belki de gençler için bir roman yazma fikri hoşuna gittiği için “Mevzumuz Derin”i yazmaya başlamış ama sonuçta farklı bir yere varmış. Bedo, kitap tutkusu dışında meraklarıyla, yapıp ettikleriyle günümüz gençlerine tipik bir örnek. Hatta özellikle sıradanlaştırılmaya çalışılmış gibi. Ama sayfalar ilerleyip macera gelişince farklı bir konuma geliyor. Tıpkı üç-beş ağacı korumak, sosyalleşmek için Gezi Parkı Direnişi’ne katılıp sonra sorunun üç-beş ağaçtan çok daha önemli olduğunu kavrayıp devletin yüzünün ne kadar acı ve soğuk olduğunu gören ve sonuna kadar direnen gençler gibi bir deneyim yaşıyor, hayat dersi alıyor.
Bedo’nun aldığı hayat dersleri ile birlikte roman da kendi içinde değişime uğruyor. “Kitap okumak iyi ve eğlenceli bir şeydir” gibisinden pedagojik mesajı da olan bir gençlik romanından yakın geçmişten acı gerçekleri anımsatarak her kesimden okurun okuması gereken bir romana evriliyor. Bu evrilme sırasında Ahmet Büke “gençlik romanı yazıyorum” diye hiçbir şekilde frene basmıyor, başka yöne sapmıyor, aksine sorunun üzerine gidiyor. Bedo’nun babasının mesleğini sorgularken Türkiye’nin 90’lı yıllarda yaşadığı bir ucunda faili meçhul cinayetler diğer yanınıda devletin derinliklerine gizlenmiş suç örgütlerine ilişkin gerçeklere kadar ulaşıyor.

Politik ve ahlaki doğruculuğa tavan yaptırıp Türkçe’nin en büyük dilcilerinin deyimler sözlüklerini bile hedef tahtasına koyup “okutulmasın” diye kampanyalar açan veliler ne der bilemem ama “Mevzumuz Derin” hayatın gerçeklerinden anne-babalarından çok daha fazla farkında olan gençler ve her yaştaki okur için önerilecek bir roman.    
17.10.2013


 

Tatlı Perşembe

John Steinbeck, “Yukarı Mahalle” ile başlayıp “Sardalye Sokağı” ile devam eden üçlemesinin son kitabı “Tatlı Perşembe”de uyumsuz gibi görünen bir kadın ve erkeğin ilişkilerinin başlamasını anlatırken savaş sonrası Amerikasını, yoksulların dünyasını tatlı bir dille romanlaştırıyor.
John Steinbeck çok okunan, çok sevilen modern klasiklerin yazarı. Çocukluk ve gençlik yıllarında yaşadığı Kaliforniya’daki yaşam ve sınıf mücadelesini işlediği “Bitmeyen Kavga”, “Fareler ve İnsanlar” gibi romanlarıyla dikkati çekmiş. Aynı şekilde işçi sınıfının yaşam şartlarını,  mücadelesini anlattığı romanları da hem edebi açıdan hem de işlediği konuların çarpıcılığıyla sevilmiş. Pulitzer’den Nobel’e uzanan başarılı bir yazarlık hayatı var Steinbeck’in. Türkçede de her zaman ilgi görmüş. 1944’den itibaren Steinbeck’in kitapları İngilizcede yayınlanır yayınlanmaz çevrilip Türkiye’de kitaplaşıyor. Örneğin “Tatlı Perşembe” 1954’de ABD’de yayınlanmasından bir yıl sonra, 1955’de Türkiye’de Çağlayan Yayınevi’nden çıkıyor.
“Tatlı Perşembe” (Eylül 2013, çev. Dost Körpe, Sel yay.) uzatılmış askerlik görevini İkinci Dünya Savaşı sırasında tamamlayan Doc’un evine dönüşü ile başlıyor. Sardalye Sokağı’nda hayat her zamanki dinginliğinde devam etmektedir. Her şey aynı gibidir sadece bazı yeni mahalle sakinleri vardır. Lee Chong’un bakkalını Joseph and Mary Rivas adlı karanlık tipli, aklı hep dolandırıcılığa çalışan biri almıştır. Mahallenin randevuevi Bear Flag’ı da Dora öldüğünde görevi devralan ablası Fauna işletmektedir.
Biyolog olan Doc’un niyeti laboratuvarında deniz canlılarını incelemeye devam ederken bilimsel makaleler yazmaktır. Ahtapotlar üzerine bir makale yazmaya niyetlenir ama bir türlü başlayamaz.
Doc’un sıkıntılı hali mahallelilerin de dikkatini çeker ve onu eski haline nasıl döndüreceklerini düşünmeye başlarlar. Fauna onun yalnızlığına son vermek için bir sevgili bulmak gerektiğini düşünür. Kimsesi olmayan, işsiz, parasız sokakta kalmış olan Suzy’nin randevuevinin kapısını çalması ile olaylar hızlanır. Bu hırçın ve kavgacı kızın evine uymayacağını gören Fauna onu Doc’la evlendirmeye karar verir. Tüm mahalleliler de ona destek olur. Bu sırada Doc’la Suzy arasında gerilimli bir ilişki oluşmuştur. Birbirlerine hiç uymadıklarını düşünürler ama zıt kutupların birbirini çekmesi gibi birbirlerine kapılırlar. Her şey bir “Tatlı Perşembe” günü yoluna girecektir.
Steinbeck Doc’la Suzy’nin aşk öyküsünü merkeze koymuş gibi görünse de Doc’da evlerine dönen askerlerin ruh halinden başlayarak savaş sonrasında yoksulların neler yaşadığını yansıtıyor. Arka kapakta söylendiği gibi “Balıkçıları, serserileri, göçmenleri, sevimli dolandırıcıları ve sıra dışı polisiyle sahici hayatın samimi bir resmi”dir anlattığı. Yan öykülerde mahallenin sakinlerinin yaşama nasıl tutundukları anlatılırken bu görünüm netleşir ve güçlü bir hal alır.
Steinbeck’in en önemli özelliği tatlı dili, hiçbir şeyi abartmadan olduğu gibi anlatması olsa gerek. Onun üslubunda yaşamın doğallığını hissediyoruz. En acı olayları, açlığı, yokluğu, işsizliği öyle içeriden ve sevecen bir bakışla anlatıyor ki hemen okuru sarıyor, benimseniyor.  

Steinbeck 40’lardan beri Türkçede yayınlanıyor demiştik. Araya giren zaman çevirileri de eskitiyor. John Steinbeck’in bütün eserlerini basan Sel Yayınları doğru bir kararla kitapları yeniden çevirtiyor. “Tatlı Perşembe”yi Dost Körpe çevirmekle kalmamış verdiği dipnotlarla eserin nasıl bir edebi zenginlik taşıdığını da göstermiş. Steinbeck’in başlıklarda ve satıraralarında yaptığı edebi ve kendi hayat öyküsüne ilişkin göndermeleri takip etmek edebiyat severler açısından ayrı bir keyif olacak. 
17.10.2013

 

Türk Dünyası Kültür Başkenti

Eskişehir’in “2013 Türk Dünyası Kültür Başkenti” olduğunu iki ay önce asılan dev afişlerden öğrenmiştik. “Türk Dünyası Kültür Başkenti” uygulaması 2010 yılında İstanbul’da düzenlenen “Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları 10. Zirve Toplantısı" sırasında TÜRKSOY tarafından önerilmiş ve oybirliği ile kabul edilmiş. Amaç “Türk dili konuşan halklar ve ülkeler arasında dostane ilişkiler kurarak, ortak Türk kültürünü, dilini, tarihini, sanatını, gelenek ve göreneklerini araştırarak ortaya çıkarmak, geliştirmek, korumak, gelecek kuşaklara aktarmak ve kalıcı kılmak.”
İlk Türk Dünyası Kültür Başkenti 2012’de Astana olmuş. Astana 30 Kasım 2012’de Kapanış Töreni ile bayrağı Eskişehir'e devretmiş. Kültür Başkenti etkinlikleri için özel bir yasa ile Eskişehir 2013 Türk Dünyası Kültür Başkenti Ajansı kurulmuş. Ajans “icrai, idari ve mali özerkliğe” kavuşmuş. Devlet İhale Yasası ve Kamu İhale Kanunu hükümlerinden muaf tutulmuş. 2010 İstanbul Kültür Başkenti Ajansı’na benzer bir yapılanma. Önemli fark yönetim kurulunun tamamen bürokratlardan oluşması. Eskişehir Valisi, Büyükşehir Belediye Başkanı, Anadolu ve Osmangazi üniversitelerinin rektörleri, İl Genel Meclisi Başkanı, Ticaret Odası Başkanı, Sanayi Odası Başkanı, Esnaf Odaları Birliği Başkanı ve ilçe belediye başkanlarının kendi aralarından seçecekleri bir ilçe belediye başkanı ile Genel Sekreter ve Eskişehir Valisi'nin seçeceği iki üye yönetim kurulunu oluşturuyor. Bu bürokratik yapı nasıl “Sergi, konser, gösteri, konferans gibi kültürel ve sosyal faaliyetler ile şehircilik ve turizm çalışmalarını planlamak, iletişim ve tanıtım stratejilerini tespit ve takip etmek” görevini yürütür? Kültür ve sanat konusunda yetkin kişiler olsalar bile kendi resmi görevlerinden zaman ayırıp bu işe nasıl yoğunlaşır? Bu sorulara olumlu cevap vermek mümkün değil. Neden kültür ve sanat alanındaki uzman kişilerin bu işe dahil edilmediğini soruyorum.
Üstelik Eskişehir, “2013 UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Başkenti” de olmuş. Aynı kurul bu büyük organizasyonu da düzenlemekle görevli. “eskisehir2013.org.tr” adresindeki Etkinlik Takvimine göre 23 Martta yapılan açılış töreni yapılmış. Nisan’da bir Kazak topluluğun tiyatro gösterisi, bir çalıştay ve liselerarası tiyatro festivali var. Mayıs’da bir yoğunlaşma var ama çoğu yerel düzeyde. Haziran’daki yedi etkinliğe bakınca Eskişehir’de ne yapılıyorsa programa dahil edildiği anlaşılıyor. Temmuz iftar etkinlikleri ile geçmiş. Türkçe Olimpiyatları da Ramazan Bayramı kutlamaları da programa dahil. Şehirde yapılan her etkinliği sahiplenerek tam anlamıyla bir karmaşa yaratıldığı anlaşılıyor. Kültür başkentliğini hatırlatacak tek bir kalıcı eser bile yapılmamış. İftarlar dışında Eskişehirlilerin etkinliklere ilgi göstermediği söyleniyor.    
Bu tür uluslararası etkinlikler hem şehre kültürel bir değer katar hem de Dünya’nın ilgisini uyandırıp turist çekmeye çalışır. Tanıtıma sekiz ay sonra başlıyorsanız, İngilizce bir web siteniz bile yoksa resmen yapılmış ama fiilen gerçekleşmemiş bir etkinliğe imza atmış olursunuz. Eskişehirlilerin bile etkinliklerden haberdar edilemediğinden bizzat yönetim kurulu başkanı Vali Güngör Azim Tuna yakınıyor.

Marka kentlerden Eskişehir büyük bir fırsatı kendi elleriyle kaybetmiş. Ama hâlâ direniyor. Vali Tuna’nın açıklamasına göre yasal olarak 31 Aralık’ta bitmesi gerekirken Kültür Başkenti etkinlikleri gelecek yıla uzatılacakmış.   16.10.2013 


Çarşamba, Ekim 16, 2013

 

Leylim Leylim

Ahmed Arif’in Leylâ Erbil’e yazdığı mektuplardan oluşan “Leylim Leylim” benzerine pek az rastladığımız büyük ve karşılıksız bir aşkın öyküsünü anlatıyor.
Ahmed Arif altı yılda Leylâ Erbil’e altmıştan fazla mektup yazmış. Leylâ Erbil bu mektupları yaşamının son günlerine kadar özenle saklamış. Hastalığının ağırlaşmaya başladığı, belki de pek fazla ömrünün kalmadığını fark ettiği günlerde bu mektupları günyüzüne çıkartmaya, bastırmaya karar vermiş. “Onun gibi bir adamın, büyük bir şairin yazdıklarının basıldığını niye görmeyeyim” diye düşünüyormuş. Mektupların kitaplaştığını görmeye ise ömrü yetmemiş.
Mektuplar kitap olmadan önce daha duyulduğunda tartışılmaya başlandı. Gazete haberlerine konu oldu. Leylâ Erbil’in tavrını beğenenler, takdir edenler kadar, hoş karşılamayanlar da oldu. 
Biz geçmişi ile yüzleşmeyi sevmeyen, başta ülke tarihi olmak üzere aile içinde ya da bireysel olarak yaşananların üzerine sünger çekip unutulmaya terk etmeyi tercih eden bir milletiz. O nedenle çok az sayıda anı, biyografi kitabı var. Mektup ise neredeyse unutulmaya terk edilmiş bir tür. Bu açıdan baktığımızda Leylâ Erbil’in kararı da, sonuçta mektupların “Leylim Leylim” (1-5. Baskı, Eylül 2013, İş Kültür yay.) adıyla kitaplaşması da önemli bir karar. Hele mektupların yayınlandıkları andan itibaren başta aile içi ilişkiler olmak üzere birçok ilişkinizi etkileyeceğini, toplumun size bakışının değişebileceğini biliyorsanız cesur bir karar da.
Çağdaş Türk şiirinin ustalarından Ahmed Arif edebiyatımızın en gizemli, en ketum adlarından biridir. Az ve öz yazmış, yaşarken pek ortada görünmediği gibi pek röportaj da vermemiş, yaşam öyküsüne ilişkin ayrıntıları paylaşmamıştır. O nedenle Ahmed Arif’le ilgili hemen her şey hem edebiyat tarihi açısından hem de onu tutkuyla izleyen yüz binlerce okuru açısından çok büyük önem taşıyor.
Aynı şekilde mektupların muhatabı olan Leylâ Erbil de daima eserinin gerisinde durmayı tercih etmiş yazarlardandı. Birçok uzun söyleşi yapmış olmasına ve özel hayatı ile ilgili dedikodu düzeyinde bilgiler ortada dolaşsa da yaşam öyküsü hakkında pek konuşmadığını görüyoruz. Ahmed Arif’in yazarlığına verdiği desteği hayırla yad etse de daha fazla ayrıntıya girmemiş Leylâ Erbil. Oysa Erbil’in yaşadıklarını eserlerine yansıtmaktan çekinmediğini de biliyoruz. Son kitabı “Tuhaf Bir Erkek”in kitaplaştığı ve mektupları yayımlamaya karar verdiği dönemde söylediklerinden Ahmed Arif’ten eserlerinde söz ettiğini öğreniyoruz. Bu anlamda özel hayatı ile ilgili bilgiler eserlerini yorumlamak, anlamak açısından da önem taşıyor. Daha gençlik yıllarında, hiçbir çalışmasını yayımlatmamışken Sait Faik, Metin Eloğlu gibi önemli edebiyatçılarla dostluk kurmuş olan Leylâ Erbil’in yaşam öyküsünü merak etmemek elde değil.       
Ahmed Arif “Leylim Leylim”deki mektupları 1954 – 59 yılları arasında yazmış. O dönemde şairin başı dertte. Siyasi davalarla uğraşıyor, yargılanıyor, sürgün cezası yiyor, iş bulamıyor bulsa da bir süre sonra siyasi niteliği anlaşılıp işten atılıyor, yoksul ve sıkıntılı bir hayatı var. Diyarbakır’da yaşıyor, Urfa’ya sürgün ediliyor. Kitaptaki ilk mektup Bismil’den. Çoğu mektupsa Diyarbakır’dan yollanmış. Bu boğucu günleri yazarak aştığı anlaşılıyor. O dönemde tüm siyasi engellemelere rağmen yoğun bir yayın hayat olmuş. Şiirin yanında birçok eleştiri ve deneme yazmış. Tek kitabı “Hasretinden Prangalar Eskittim”in birçok şiirini bu dönemde yazmakla kalmamış, sonradan yok ettiği bir roman da kaleme almış. Hemen her mektupta Leylâ Erbil’e yeni şiirler yolluyor, yazdığı şiirlerden söz ediyor, dizeler paylaşıyor. Birçok şiirinin yazılış öyküsü hakkında önemli bilgiler var mektuplarda. Bazı şiirlerin yazılırken nasıl bir süreçten geçtiğini, nasıl değişip son halini aldığını da görüyoruz. Şiirle birlikte yaşama tutunmasını sağlayan en önemli şey Leylâ Erbil’le ilişkisi. Ona aşkla bağlı. Görüşlerine çok önem veriyor. Her yazdığı dizede desteğini arıyor. Yazdıklarının çoğu bir anlamda Erbil’e aşkının da ilanı. “Sana ulaşmadan, kavuşmadan da bazı iyi mısralar yakaladığım oluyordu. Senden sonra, yahut seninle daha bir şair oldum” diyor bir mektubunda. İlk şiir kitabını Leylâ Erbil’le birlikte çıkartmayı hayal ediyor, Erbil’i şiir yazmaya teşvik ediyor. Onu yayın dünyası hakkında uyarıyor. Şiirlerini, öykülerini dergilerde yayınlatmasında yardımcı olmaya çalışıyor.  
1954’de Leylâ Erbil henüz 23 yaşında. İstanbul’da yaşıyor. Orta halli bir ailenin çocuğu. Lise yıllarında şiir yazarak edebiyata başlamış. 14 yaşındayken şiirleri bir taşra dergisinde yayımlanmış (1945). İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi Bölümü’nde öğrenime başlıyor. 1951’de kısa süren ilk evliliğini yapıp üniversiteyi bırakıyor. 1953 sonunda hayranı olduğu Sait Faik’le tanışıyor.Şiirlerimi eleştirdi, hikâyelerimi övdü. Alıngan, sinirli, dürüst, utangaç ve alabildiğince alçakgönüllü bir adam… Yüreklendirdi beni; ben de kararımı düzyazıdan yana koydum. Oysa aynı yıllarda Ahmed Arif şair oldu­ğumda ısrar ediyordu…” (“Ben deliliğe düşkün bir yazarım” Yılmaz Varol’la Söyleşi, Düşler Öyküler Dergisi, Mayıs 1997). Erbil’in ilk öyküsü “Uğraşsız” Ahmed Arif’in yüreklendirmeleri, Metin Eloğlu’nun yönlendirmesi ile 1956’da Seçilmiş Hikâyeler dergisinde yayınlanıyor. Yine Ahmed Arif’le mektuplaştığı sırada ikinci eşi ile tanışıp evleniyor ve üniversite eğitimini tamamen bırakıp Ankara’ya yerleşiyor.

Mektupları okuduğumuzda Ahmed Arif’in Erbil’in hayatındaki tüm bu gelişmelerden haberdar olduğunu anlıyoruz. Ahmed Arif, derin bir tutkulu ile bağlı olduğu Leylâ Erbil’e olan aşkının somutlaşıp bir ilişkiye dönüşemeyeceğinin, platonik kalacağının farkında. Bu yöndeki arzusunu belirttiğinde de Erbil’in ona gerçekleri hatırlattığını anlıyoruz. Ahmed Arif 27, Leylâ Erbil 23 yaşında ama Erbil’in çok daha olgun davrandığı anlaşılıyor. Erbil, çoğu mektuba cevap yazmayarak da tavrını bildirmeye çalışmış. Dost kalalım demiş, Ahmed Arif de bunu kabullenmiş. Nihayette de Leylâ Erbil bir mektupla bu ilişkiyi bitirmiş. Tüm bunları Ahmed Arif’in yazdıklarından çıkartıyoruz. Çünkü Erbil’in mektupları kayıp.  
Adnan Benk’i anıp kitabı kapağından eleştirmeye başlayacağım. “Leylim Leylim” alt başlığında da belirtildiği gibi Ahmed Arif'in Leylâ Erbil'e gönderdiği mektuplardan oluşuyor. Fikri haklar hukukuna göre mektupların sahibi hem yazarı hem de gönderildiği kişidir. Ama edebi açıdan değerlendirdiğimizde kitabın sahibi/yazarı Ahmed Arif’tir. Ahmed Arif’in adı kitabın kapağına yazar olarak açıkça yazılmalıydı.
Kitabın editörü Ruken Kızıler girişte “Leylim Leylim”in yayınlanma sürecini anlatmış. Kitaptaki mektupların doğru kavranabilmesi için yazıldıkları dönemde Ahmed Arif’in ve Leylâ Erbil'in yaşamlarının bilinmesinde de fayda var. Kızıler, Haluk Oral’ın “Şiir Hikâyeleri” adlı kitabında yer alan “Hasretinden Prangalar Eskittim”i konu edinen yazısını almış. Oral’ın yazısı keyifle okunan ve bilgilendirici bir yazı ama okurun Ahmed Arif’le ilgili aradığı bilgilerin tamamını vermiyor. Leylâ Erbil’in o yıllarda neler yaşadığının bilgisini veren bir yazı ise yok. Kızıler, Leylâ Erbil’in isteği doğrultusunda “Metinlerde geçen adlar hakkında açıklamalara yer verilmedi” diyor. “Bugün artık yaşamayan kişilerle ilgili kimileri incitici olabilecek sözler nedeniyle” Erbil bu koşulu ileri sürmüş. Mektuplarda sözü geçen kimi kişilerin sadece adlarının baş harfinin vermişler. Bence hakaret içeren yerler dışında adlar verilmeli, hatta dipnotlarla bilgileri desteklenmeliydi. Mektuplar bu halleriyle edebiyat araştırmacılarına bilmece çözdürecek ve yanlış çıkarımlar yapmalarına neden olabilecektir. Ayrıca hassas davranıldıysa Yaşar Kemal (s.122), Hüsamettin Bozok (s.183) gibi adların niye açıkça verildiği de merak konusu. Yeni Ufuklar dergisinden söz ediliyor ve yöneticisi Vedat’ın adı veriliyorsa altına bir dipnot koyup bu kişinin Vedat Günyol olduğunu belirtmekte ne sakınca var anlayamadım. Yeni baskılarda bu tür açıklamalar eklemekte ve kitabın sonuna bir yazar ve eser adları dizini koymakta Leylâ Erbil’in hassasiyetleri açısından bir sakıncası olacağını sanmıyorum. Aksine okurun kitabı doğru anlaması sağlandığı gibi Çağdaş Türk Edebiyatı ve Ahmed Arif ve Leylâ Erbil hakkında araştırma yapacaklara da büyük bir katkı yapılmış olur.   

Ahmed Arif’in “Leylim Leylim”i büyük bir şairin büyük bir yazara karşılıksız aşkını ifade ettiği içyakıcı bir eser olması yanında Ahmed Arif’in şiirlerini yazdığı dönemin siyasi koşullarını ve şairin yaşamını, içdünyasını anlamak, şiirlerinin kaynaklarını, yazılma süreçlerini öğrenmek açısından da önemli bir kaynak.  
10.10.2013

 

Frankfurt’un Eski Tadı Yok

Yayıncılık dünyasındaki, özellikle de dijital alandaki gelişmeler ister istemez kitap fuarlarını da etkiliyor. Dünyanın en büyük sektörel kitap fuarı olan Frankfurt Kitap Fuarı da “yayıncılığın dijital alana göçü”ne uyum sağlamak amacıyla birkaç yıldır yenilikler peşinde. Zaten yenilemesi de gerekiyor çünkü dijital alana göç olmasa da fuara yayıncıların ilgisinde düşüş olduğu bir gerçek. Dijital ortamda canlı ve görüntülü olarak görüşme olanağı, haberleşmenin çok hızlı bir şekilde gerçekleşmesi fuarlara katılımı etkileyen en önemli unsurlardan. Fuarda artık Günter Grass’ınki gibi dans partili, Muhammed Ali Clay’inki gibi boks ringli kitap tanıtımları yapılmıyor. Yeni kitapların tanıtımı bir yana yayınevi stantları büro görünümünde, masalarla dolu ve neredeyse hiç kitap sergilenmiyor. Frankfurt otellerinin fiyatlarını fuar zamanı dörde beşe katlamaları gibi unsurlar da caydırıcı etki yapıyor. Profesyonel katılımcı sayısı düşüyor. Kalış süreleri kısalıyor.
Kitap Fuarı Direktörü Juergen Boos’un belirttiği gibi okullarda kara tahtanın yerini büyük dokunmatik ekranların aldığı, kitap kurtlarının kütüphanelerini bulutlarda (cloud) kurduğu bir ortamda fuarın değişmemesi olanaksız. Dijital alandaki gelişmeler yayıncıların yeni iş modelleri bulmasını gerektiriyor. Artık klasik modellerle kağıda kitap basıp satmak yeterli değil. Dijital alan için üretilecek ürünler sadece metinden oluşmayacak filmden animasyona, müziğe, grafiğe dek birçok alanın katkısı ile oluşacak yeni içerikler. Belki de onlara artık kitap demeyecek başka adlar vereceğiz. Bu nedenle de fuarda bilgi paylaşımının, tartışmanın ağırlıklı olduğu, yeniliklerin sunulduğu toplantılarla şekillenen bir yapı oluşuyor.  
“Yayıncılığın dijital alana göçü” diğer yandan içeriğin ne kadar değerli olduğunu da gösterdi. Eğer iyi bir içerik yoksa dijital alanda yapılan tüm yeniliklerin boşa gideceği de anlaşıldı. Frankfurt Kitap Fuarı içeriği oluşturanları, yazarları, çevirmenleri ve yayıncıları içeriğe gereksinimi olan sinema, televizyon ve tabii dijital ortam temsilcileriyle de bir araya getirmeyi, bu alanlarda iş ortakları bulmalarını sağlamayı hedefliyor.
Frankfurt Kitap Fuarı resmen 9 – 13 Ekim tarihleri arasında gerçekleştiriliyor olsa da yayıncılara, telif hakları ajanslarına yönelik toplantılar, konferanslar iki gün öncesinden yapılmaya başlıyor. Fuar sırasında da binlerce toplantı ve seminer yapılıyor. 2012’de gerçekleştirilen 3400 etkinliğin 1768’i toplantı ve panellerdi.
Frankfurt Kitap Fuarı’nın onur konuğu Brezilya 2500 m2’lik alanda 92 yazarın katılımıyla 480 etkinlikle boy gösterecek. Breziyalı yazarların 117 eseri Almancada yayımlanmış. Ekonomik alanda olduğu gibi yayıncılıkta da yükselen ülkelerden Brezilya. Nüfusu 195 milyon olmasına rağmen sektör büyüklüğü Türkiye’ye benzer. 2011 rakamlarına göre yayıncılık sektörü 2.4 miyar dolar büyüklüğünde. 58.192 yeni başlık ve 499,796,286 adet kitap üretmişler ve %7.36 büyüme sağlamışlar. E-kitabın payı % 9. Ortalama kitap fiyatı 10 Euro. 3481 kitapçı var. 2004’de yayıncılık sektöründeki vergilerin azaltılması ile de kitap fiyatları % 45 oranında düşmüş. Geçen yıl da kitap fiyatlarında %6.1’lik bir düşüş kaydedilmiş.

Türkiye bu yıl 302 m2’lik ulusal stant ve çocuk kitapları bölümünde 50 m2’lik bir stantla katılıyor fuara. Türkiye’yi 33 yayıncı ve 12 telif hakları ajansı temsil edecek. Fuar programında bu yıl Türkiye’nin dört etkinliği bulunuyor.
09.10.2013

Çarşamba, Ekim 02, 2013

 

Beyoğlu Sahaf Festivali



7. Beyoğlu Sahaf Festivali üç gün gecikmeyle açıldı. Beyoğlu Belediyesi’nin İstanbul Büyük Şehir Belediyesi ile düzenlediği festival bu yıl oldukça tartışmalı başladı.
Festivale katılımın ücretsiz olması ve ziyaretçi çokluğu nedeniyle sahafların yoğun ilgisi var. Geçtiğimiz yıllarda da kime yer verileceği tartışma konusu olmuştu. Bu yıl “kim sahaf, kim değil” tartışmasına bir de “Gezi Parkı Direnişi’ni destekleyen sahaflar festivale alınmayacak” söylentisi eklenmiş. Sahaflar Birliği de dedikodulardan bezip organizasyondan çekilmiş. Görevi İBB meclis üyesi AK Partili Bülent Katkak’ın başkanlığını yaptığı Kültür Kenti Vakfı üstlenmiş. Vakfın Beyoğlu Belediyesi’ne projeler yapmak amacıyla kurulduğu söyleniyor.
Kültür Kenti Vakfı “vergi levhasına sahip olmak, sahafların iştirak etmiş olduğu en az 3 fuara katılmış olmak, 2 adet sahaf referansı sunmak” şartlarına sahip sahafların festivale katılım için başvurabileceğini açıklamış. Bülent Katkak başkanlığında vakıf ve belediye görevlilerinden bir değerlendirme komitesi oluşturulmuş. 73 sahafın katılması onaylanmış. Komitenin sahafları hangi kıstaslarla seçtiği sorgulanıyor.
Sahaf  Festivali önce Galata’da sonra Gezi Parkı girişinde yapılmıştı. Taksim Meydanı düzenlemesi nedeniyle de iki yıl önce de Tepebaşı’na alınmıştı. Bu yıl yine Gezi Parkı’nda yapılacağı duyduk. Sonra stantların Taksim meydanına kurulduğunu gördük. Orası da emniyetçe güvenli görülmemiş ve Tepebaşı’nda karar kılınmış. Taksim’de iftar yemekleri dışında hiçbir etkinlik yapılmasın isteniyor herhalde.  
Sahaflar gözden ırak olduğunu söyleseler de bence Tepebaşı daha uygun bir yer. Geçen yıllardaki okur ilgisi de bunun kanıtı. İlgiyi düşürecek olan festivalin 20 gün sürmesi. İdeali 3-4 gündür, en fazla bir hafta. İlginin düşmemesi için tanıtımın iyi ve sürekli olması gerekir. İstiklâl caddesinde gezenleri bile festivalin varlığından haberdar edemiyorsanız yeterince tanıtım yapılmamış demektir. Festivalin bir web sitesi bile yok. Sahaflar kendi olanakları ile sosyal medyadan tanıtım yapıyor.  
Beyoğlu Sahaf  Festivali’nde esas sorun satışa sunulan ürünler. Genel olarak bir sahafta bulunması gereken nadir kitabı, dergiyi, efemera’yı, taş plağı değil ikinci el kitapları görüyorsunuz. Nadir kitap varsa da o büyük yığınların arasında kayboluyor. Türkiye’nin kıymetli sahafları katılsa da çoğu stand ikinci el kitapçı görünümünde. Sürümden kazanmak, çok satmak amacıyla festival standları düzenleniyor. Dükkândan festivale gelirken kitap fiyatlarının zamlandığından, stant görevlilerinin kitap bilgisinin olmadığından şikâyet ediyor okurlar.
Ziyaretçilerin çoğunun sahafların kapısını çalmak bir yana yerlerini bile bilmediğini biliyoruz.
Çoğunluğu ucuz kitap peşindeki öğrenciler oluşturuyor. Ucuz test kitabı arayan anne babalar da var. O kalabalığın içinde nadir kitap aramak pek kolay değil. Diğer yandan da böyle büyük bir kalabalığın kitap almak için festivale gelmesi de hoş bir şey. Pahalılık imgesi yaygınlaştıkça festivale ilgi düşecektir.
Adına festival diyorsanız, amaç sadece kitap satmak olmamalı. Sahaflık mesleğini tanıtacak etkinlikler yapılmalı. Sahaflığın şanındandır, bir müzayede de yapılmalı. Alanda bir sahne var ve etkinlik yapılacak deniyor ama festival alanında bir programa ulaşamadım. Festivalin amacı sahaflık mesleğini yaşatmaksa okurun sahafa gitmesini sağlayacak etkinlikler de yapmak gerekli. 
02.10.2013 

This page is powered by Blogger. Isn't yours?