Cuma, Eylül 30, 2016

 

“Tek isteği, doğru anlaşılmaktı”



Bir muhabir, günümüzdeki moda deyimle bir haberci ne yapar? Gördüklerini, şahit olduklarını objektif bakışla 5N1K ilkesine göre yazar. “Ne, nerede, ne zaman, nasıl, neden ve kim şeklindeki bu temel ilkeler habercilikte esastır. Objektiflik, tarafsızlık, doğruluk ve temiz dil muhabirin ana ilkeleridir.” Ama günümüzde, özellikle ülkemizde artık haberlerin böyle yazılmadığını biliyoruz. Bazı haberlerin ise hiç yazılmadığı, yazılamadığı malûm. Yalan haber yazmak, ajanstan gelmiş habere masabaşında takla attırmak meslekten ihraç nedeni değil, muteber bir meziyet.
Özellikle otoriter rejimlerde iktidarlar, haberlerin kendi istedikleri gibi yazılmasını, halkın sadece onların uygun gördükleri haberleri okumasını istiyorlar. Buna uymayan, işini doğru bir şekilde yapan gazeteci önce “iyi gazeteci”, hatta “kahraman” oluyor, sonra şanslıysa işsiz kalıyor, şansı yaver gitmez ya da inat eder “istenmeyen” haberler yazmaya devam ederse kendini hapiste buluyor.
1970’li yılların sonu. Josefa Nadler, Doğu Almanya’da haftalık bir dergide çalışıyor. “Illustrierte Woche” tüm diğer dergiler, gazeteler ve yayın kuruluşları gibi devlet desteği ile yayımlanan, bu nedenle de son sözü devlet görevlilerinin söylediği bir dergi. Devletin yaptığı iyi, güzel şeyleri fotoğraflarıyla sayfalarına yansıtıyorlar.
Monika Maron’un Uçucu Kül’ünün (Haziran 2016, çev. Zeynep Aksu Yılmazer, Alef yay.) kahramanı Josefa Nadler bu derginin muhabiri olarak B. Şehrine yollanıyor. Görevi bu şehir hakkında bir röportaj yapmak. Şefi Luise “Git bir bak bakalım” demiş. Normalde işinde başarılı olmuş, “İşçi Nişanı” ile ödüllendirilmiş işçilerle röportajlar yapıyor. Bu röportajlar da her şeyi iyi güzel yanından görüp, yazmayı sağlıyor.
Gönderildiği şehir “doğmanın kaderin bir sillesi olarak görüldüğü bir yer” olarak anılıyor. Bir sanayi kenti. Yoğun hava kirliliği, ağır iş koşulları, hava kirliliğinden hastalanan, çok çalışmaktan yorulup yaralanan, sakat kalan işçiler... Sokaktaki hemen herkes hasta, ağaçlar ölüyor... Fabrika bacalarından savrulan duman şehrin üzerine kül olarak yağıyor. Amonyak, nitrik asit, kükürt dioksit...
Nasıl olsa gördüklerini yazamayacağını düşünerek, en kötü yerleri, en ağır iş koşullarında çalışılan fabrikaları, kirliliğin kaynağı kömürle çalışan eski santrali gösteriyor, yerine yapılan ama çalışmayacak doğalgazlı, çevreyi kirletmeyen yeni santralden söz ediyorlar. “Bir şey değiştiremeyeceksem burada ne işin var benim” diye soruyor Josefa. B. şehrinde gördükleri onun kendini yumruk yemiş gibi hissetmesine neden olmuştur. 
Gördüklerini, yaşadıklarını, çocukluk arkadaşı, her zaman sevgili adayı Christian’a anlatıyor. O da Josefa’nın gerçekleri yazamayacağını biliyor. Ama içinin rahatlaması, boşalması için iki versiyon yazmasını öneriyor. “İki versiyon yazsana. Birincisinde gerçekte nasıl olduğunu yaz, ikincisi de basılabilecek bir metin olsun.” Josefa bu teklifi “şizofrenik bir durum”, “entelektüel bir sapıklık” olarak niteleyip reddetse de kafasına kendi kendini sansür etmeyip gerçekleri yazması gerektiği fikri de yerleşiyor.
Uzun tereddütler, kendiyle hesaplaşmalardan sonra “Avrupa’nın en kirli şehri B.” diye yazmaya başlıyor. Yazısının basılmayacağını, başının derde gireceğini, hatta işinden olacağını bile bile... Çünkü Josefa Nadler dededen gelme inatçılığı ile ünlü. Annesi ve teyzesinden gelen çabuk öfkelenmek, hemen gerilmek gibi huyları da var. Nazan Maksudyan’ın da kitapla ilgili yazısında “Ağırbaşlı, uysal, kurallara saygılı olmayı varoluşsal olarak reddeden bu kadının gazete yazarlığı yaptığını okuduktan sonra işlerin gitgide trajikleşeceğini açıkça görebiliyorsunuz” diyor (‘Son’ Filmlerde Olur, sabitikir.com). Nazan Maksudyan’da öyle izlenim bırakmış ama baştan beri “aykırı”, “farklı” bir kişi olduğunu sanmıyorum. O zamana kadar şeflerinin istediği gibi yazılar yazmış, röportajlar yapmış. Pek itiraz etmemiş, sorgulamamış. Belki de bunlarla ilgilenecek zamanı olmamış. Daha çok kendi sorunlarını çözmeye çalışıyor. Küçük çocuğuyla yalnız yaşayan bir kadın. Gittikçe de kendini daha çok yalnız hissediyor. Geleceği konusunda umutsuz. Zamanında beğenip evlenmediği çocukluk arkadaşı Christian’la birlikte olarak yalnızlığını azaltacağını düşünüyor. Ama ondan da beklediği sıcaklığı göremiyor. Christian onun dertlerini, tasalarını dinlemiyor, önemsemiyor.
Yaşananları pek sorgulamamış çünkü “sosyalist” bir devlette yaşıyor. Ülkenin adında “Demokratik” ibaresi var; “Alman Demokratik Cumhuriyeti”. 7 Ekim 1949’da resmen kurulmuş. Ülkeyi hep tek bir parti yönetiyor; Almanya Sosyalist Birlik Partisi (SED). Henüz yirmi yıllık bir geçmişi var ülkenin ve halk bu ülkenin dedelerinin, ninelerinin kanlarını dökerek kurulduğuna ve en iyi, en ideal şekilde yönetildiğine inandırılmış.
Yönetimde kendileri, halk var. Tabii ki sadece teoride. Herkes “yukarıdakiler”in kendilerini yönettiğini, yaşamlarının her anının denetim ve gözetim altında olduğunu, düşüncelerini serbestçe ifade edemeyeceklerini, hiçbir şeyi eleştiremeyeceklerini, başta seyahat etmek olmak üzere hemen hiçbir özgürlükleri olmadığını, kendileri hakkında tüm kararları yukardakilerin verdiğini biliyorlar. Ama bunu dillendirmiyorlar, çünkü rejimin kökleşmesi için bir süre eleştiriyi bir yana bırakıp tüm güçleriyle yönetimi desteklemeleri gerektiğine inandırılmışlar.    
B. şehrini görmesi Josefa için bardağı taşıran damla oluyor, gerçekleri yazmakla kalmıyor, inatla yayınlanması için uğraşıyor. Tahmin edileceği gibi yazı yayımlanmıyor. Bu durum Josefa’yı daha da kızdırıyor, işinden olma pahasına mücadele ediyor. Yöneticilere, partiye mektuplar yazıyor, şikayet ediyor. Bu süreçte yavaş yavaş arkadaşları, meslektaşları kendisinden uzaklaşıyor, sevgilisi terk ediyor. Çünkü hiçbiri Josefa’nın neden inat ettiğini, neden yazısı yayımlansın diye böyle uğraştığını anlamıyor. Gerçekleri yazmamak, susmak, kabul etmek gayet normal davranışlar onlara göre. İşini, toplumsal konumunu kaybedeceğini bile bile yazısının yayınlanması için diretmek için ise ancak “kaçık” olmak gerek. Josefa da bir kaçık olmalı.
Monika Maron Uçucu Kül’de hangi adı alıp, hangi ülkülerden söz ederse etsinler otoriter rejimlerin birbirine benzediğini, gerçeğe, eleştiriye tahmmülleri olmadığını, sınırsız itaat istediklerini, en küçük itirazın bile affedilmeyeceğini yalnız ama inatçı bir kadının yaşadıklarında etkileyici bir şekilde anlatıyor. 29.09.2016

Etiketler: ,


Çarşamba, Eylül 28, 2016

 

Uluslararası İstanbul Şiir ve Edebiyat Festivali Başlarken




2008 yılında festivalin ilk adımları atılırken üç şairin şairane yani gerçekleşmesi pek kolay görünmeyen bir hayaliydi İstanbul’da şiir festivali yapmak. “Şiirin başkenti” gibi güzel sıfatlarla anılsa da İstanbul’da sürekli yapılan bir şiir festivali yoktu. Adnan Özer ve Tuğrul Tanyol’la birlikte aylarca konuştuk, günlerce tartıştık, planlar, projeler yaptık, hayaller kurduk. Sonra da çalmadığımız kapı kalmadı. Herkes şiiri seviyor, şiir için bir şeyler yapmak, şiirin çok okunmasını, sevilmesini sağlamak istiyordu ama “haydi bir kenarından siz de tutun, destek olun” dediğimizde akan sular duruyor, pamuk eller ceplere gitmiyordu. Çok umutsuzluğa kapıldık, olmaz dedik, olmayacak dedik ama hep hayaller ağır bastı ve isteyince oluyormuş aşamasına gelebildik. Doğan Hızlan’ın, İBB Kültür AŞ’nin, Dündar Hızal’ın katkıları ile ilk festival gerçekleşti. İstanbullular, şiirseverler festivale ilgi gösterdi. İstanbul’un semalarında bir hafta boyunca şiirler yankılandı. 
İlki yapmanın ne kadar kolay olduğunu ikinci festival için hazırlıklara başladığımızda gördük. “Bir başlarsak devamı gelir” diyorduk. Öyle değilmiş. Türkiye gibi hareketli bir coğrafyada her şeyin her an değiştiği bir ülkede kalıcı, sürekli işler yapmanın ne denli zor olduğunu hemen her yıl yaşadık. Neyse ki şairler, şiirseverler vardı. Birçok şair dostumuz festivale destek verdi, kurullarda yer aldı, karşılıksız çalıştı. 
Bu arada güzel gelişmeler yaşandı. Hiç şiir ve edebiyat festivali olmayan İstanbul yıllar içinde şiir ve edebiyat festivalleri şehri hatta başkenti oldu. Hemen her ilçede uluslararası düzeyde şiir festivalleri yapılmaya başlandı. İstanbul Uluslararası Tanpınar Edebiyat Festivali kalıcılaştı. Uluslararası İstanbul Şiir ve Edebiyat Festivali de dokuzuncu yılına ulaştı.
Bugüne kadar Dünya ve Türk edebiyatından 150’den fazla şairi ve yazarı ağırlayan Şiir Festivali bu yıl içeriğini biraz daha geliştirerek öykü, roman ve çocuk edebiyatının temsilcilerinin de katılımıyla adına “edebiyat”ı da katarak İstanbullularla buluşuyor.
28 Eylül – 2 Ekim 2016 tarihleri arasında gerçekleştirilecek Uluslararası İstanbul Şiir ve Edebiyat Festivali’ne İngiltere, Portekiz, İspanya, Fransa, İtalya, Slovenya, Avusturya, Almanya, Polonya, İsveç, Macaristan, Bosna Hersek, Lübnan, Fas, Suriye, Çin,  Arjantin, Meksika, Avustralya ve Türkiye’den aralarında Abdülkadir Budak, Hüseyin Yurttaş, Gültekin Emre, Kader Sevinç, Seyyidhan Kömürcü, Gülce Başer gibi isimlerin yer aldığı 50’den fazla şair ve yazar katılıyor.
Shakespeare ölümünün 400’üncü yılında sonelerle Moda Sahnesi’nde ve  Cemil Meriç doğumunun 100. Yıl dönümünde Oktay Taftalı ve Hüsamettin Arslan’ın katılacağı bir panelle anılacak. Gülhane Parkı’nda Şiir Kürsüsü kurulup isteyen tüm şairlerin şiirlerini okuması sağlanacak. Baki Asiltürk, Cenk Gündoğdu ve Ali Özgür Özkarcı 2000’li Yılların Şiiri’ni tartışacak. Levent’te Sanayi Çarşısı’nda tamamen karanlık bir ortamda Karanlık İşler’de şiirler okunacak. İstanbullu mülteci şairler şiir okumalarında okurlarla buluşacak. Şiir ve müziğin içiçe geçtiği geceler yaşanacak. Festivalin gelenekselleşen ve büyük ilgi gören mekânları Yerebatan Sarnıcı ve 2 Ekim Pazar günü Kabataş’tan hareket edecek Şiir Hatları Vapuru’nun yanısıra Pera Palas, Ahmet Hamdi Tanpınar Müze Kütüphanesi ve Emirgan Lale Müzesi gibi mekânlar şiir okumalarına ev sahipliği edecek. Doğan Hızlan, Beşir Ayvazoğlu, Haydar Ergülen, Eric Sadin, Gülşah Elikbank, Barış Müstecaplıoğlu, Ahmet Ümit, Mario Levi, Drago Jancar, Yavuz Ekinci, İbrahim Yıldırım, İskender Pala, Jason Goodwin ve Tarık Tufan Mephisto, İnsan, Pages ve Minoa kitapevlerindeki söyleşi ve imza günlerinde okurlara yeni kitaplarını anlatacak. Gülnar Haco, Mevlana İdris, Fatima Şerafettin, Zeynep Sevde Paksu, Lila Prap Kasımpaşa Semt Konağı’nda çocuk okurları ile buluşacak. Festivalin programına edebiyatfestivali.org adresinden ulaşmak mümkün. Tüm etkinlikler ücretsiz. 28.09.2016 



Cuma, Eylül 23, 2016

 

“Ağlama sevdiğim yol ayrı düştü”



Ahmet Şükrü Esen’in adını ilk kez duyuyorum. 1893’te Antalya’nın ilçesi İbradı’da doğmuş. İlk ve orta öğrenimini İbradı Rüştiyesi’nde tamamladıktan sonra Besni ilçesinde zabıt kâtibi olarak memuriyet hayatına başlamış. Adliye teşkilatında çeşitli görevlerde bulunan Esen, 1943’te son görev yeri olan Adana Ağır Ceza Mahkemesi Reisliği sırasında Bilecik Milletvekili seçilmiş. TBMM’deki bu görevini ölüm tarihi olan 18 Ekim 1944’e kadar sürdürmüş. Bu biyografide başarılı bir iş hayatı var ama Ahmet Şükrü Esen’in ilgi alanımıza girmesini sağlayacak veri yok.
Ahmet Şükrü Esen’in edebiyat açısından önemini Prof. Dr. İsmail Görkem’in “Ahmet Şükrü Esen’in Karacaoğlan Çalışmaları Hakkında” başlıklı yazısından öğreniyorum. 1920’li yıllarda çoğunluğu bürokrat bazı aydınlar halk edebiyatı ile ilgilenmeye ve bulundukları bölgelerde derlemeler yapmaya başlamışlar. Ahmet Şükrü Esen de bunlardan biri. Esen 30 yıl boyunca görev yaptığı yerlerde halk edebiyatının örneklerini derlemiş, bunları defterlere kaydetmiş. “Konya, Silifke, Adana, Sivas, Maraş, Kayseri’de yetişmiş halk şairlerinden birkaç bin koşma, mâni, destan ve türküyü eski cönk tabir ettikleri yazma mecmualardan, köylü ve şehirlerdeki eski meraklılarından topladım” diye yazıyor 1925’de. Bu derleme çalışmalarına sonraki yıllarda da devam ettiği biliniyor. Derlemeleri “dört büyük sandık dolusu not defteri”nde toplanmış. Üç yüz yıllık bir zaman diliminden iki bine yakın derleme varmış defterlerde.
Ahmet Şükrü Esen’in defterlerinin günyüzüne çıkması, yayımlanmaya başlaması Pertev Naili Boratav’ın ilgisi sayesinde olmuş. Anadolu Ağıtları (1982), Anadolu Türküleri (1986) ve Anadolu Destanları (1991) kitapları ortaya çıkmış.
2009’da “Ahmet Şükrü Esen’e Armağan” kitabını hazırlayan Sabri Koz’un çabaları ile Ahmet Şükrü Esen’in defterlerinde yer alan “Anadolu Âşıkları” bir dizi olarak yayımlanmaya başladı. Dizinin ilk kitabı Karacaoğlan (Temmuz 2016, İş Bankası yay.). 680 sayfalık bir eser. Sabri Koz ve Prof. Dr. İsmail Görkem’in yazılarının ardından Ahmet Şükrü Esen’in (AŞE) defterlerinden 391 şiir kitaba alınmış. Bu şiirler AŞE’nin defterlerinde kalan benzer 401 şiirle karşılaştırılmış, benzerlikler farklar dipnotlarla belirtilmiş. Bununla da yetinilmemiş Müjgan Cunbur, İlhan Başgöz, Cahit Öztelli gibi uzmanların daha önce yaptığı Karacaoğlan derlemeleriyle karşılaştırılmış. Karacaoğlan şiirlerinde kullanılan sözcüklerin açıklamalarının yer aldığı bir sözlük, ilk dörtlüklerin ilk dizelerinin ilk kelimelerine göre dizin, dizelerin son kelimelerine göre dizin, kişi, yer, kavim, oymak ve soy adlarına göre dizin ve geniş bir kaynakça kitabı tamamlıyor. Ortaya Karacaoğlan hakkında çalışma yapacaklar için iyi bir kaynak çıkmış.
“Terk eyledim seni hey kaşı keman / Vefası olmayan yarda ne’m kaldı / Hiç mi yok sevdiğim göğsünde iman / Beni mecnun eden yârda ne’m kaldı”
Karacaoğlan, dilinin berraklığıyla, söyleyişindeki rahatlık ve konularını büyük bir içtenlik işlemesiyle her zaman ilgimi çeken, severek okuduğum, ustalığına hayran kaldığım bir şair olmuştur. Behçet Necatigil “Karacaoğlan; divan ve tekke şiiri etkilerine kapılmamış, medrese ve tekke şairleri gibi yazmaya özenmemiş, aruz veznini bile kullanmamış, bir ozan gibi eski geleneklere, hayata ve halk zevkine bağlı, aşk ve gurbet temalarına sadık kalmış, tabiat güzellikleri, kır, köy hayatı ortasında aşk, sevinç ve üzüntülerini dile getiren bir köy ve aşiret, bir aşk ve tabiat şairi olmasını bilmiştir” diyor (Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, Yapı Kredi yay. 2016).  
Karacaoğlan’ın 17. yüzyıl saz şairlerinden olduğu düşünülüyor. Necatigil “1609? – 1679” diye doğum ve ölmü tarihleri bile vermiş. Toroslar ve Gavurdağı Bölgelerinde yaşayan Türkmenler arasında yetişmiş olduğu sanılıyor. Ama şiirleri çok geniş bir coğrafyaya yayılıyor. Diyarbakır’dan Aydın’a, Rumeli, Mısır ve Trablus’a kadar uzanmış. “Acaba birden çok Karacaoğlan mı vardı?” kuşkusu doğuyor. Belki de Karacaoğlan Evliya Çelebi gibi bir gezgindi? Ama derlenen şiirlerin zaman dilimi, dil, söyleyiş farkları bunun mümkün olamayacağını düşündürüyor.
Tek bir Karacaoğlan olduğunu düşünenler olduğu gibi İlhan Başgöz gibi “bir Karacaoğlan geleneği”nin varlığından söz etmemiz ve konar – göçer Türkmenlerin türkü icra tarzına bu adı vermek gerektiği tezini ileri sürenler de var. AŞE’den Karacaoğlan şiirlerini kitaplaştıran Prof. Dr. İsmail Görkem de aynı kanıda.
İlhan Başgöz 500 yıllık zaman diliminde Karacaoğlan mahlaslı beş saz şairi tespit etmiş. En eskisinin 16. yüzyılda yaşamış olduğunu da belirtmiş. Pek çok araştırmacı da 15. yüzyılda yaşamış “Rumelili” bir Karacaoğlan’ın da varlığı konusunda fikir birliğine varmış. 17. yüzyılda “Çukurovalı”, 19. yüzyılda “Silifkeli”, 19. yüzyılda “Yozgatlı” Karacaoğlanlar var ve son Karacaoğlan da Yaşar Kemal’in tanıttığı Kadirlili Karacaoğlan. Günümüzde halen Karacaoğlan mahlasını kullanan saz şairleri varmış.
Karacaoğlan sever bir okur olarak benim kanım “Karacaoğlan” mahlasını her Anadolu delikanlısının, saz şairinin kullanabileceği yani isim üzerinden giderek bir fikir oluşturmanın doğru olmadığı. Şiirleri söyleyişine, işlediği konu ve temalara ve tabii şiirlerindeki doğa imgelerine bakarak karar vermenin daha doğru olacağını düşünüyorum. Bu bakışta da 17. yüzyılda yaşamış “Çukurovalı” Karacaoğlan ağır basıyor. “Çukurovalı” Karacaoğlan’dan sonra da onun söyleyişi ile şiir söyleyip, icra tarzı ile çalan saz şairleri çıkmış, Karacaoğlan geleneğini oluşturmuşlardır diye düşünüyorum. Çünkü Karacaoğlan’ın şiirleri çoğaltılıp benzerlerinin yazılabilmesine uygun yapıdalar. 
Prof. Dr. İsmail Görkem’in yayına hazırladığı Ahmet Şükrü Esen’in defterlerinden derlenen Karacaoğlan kitabı bu büyük saz şairini “yeniden” keşfetmek, güzelim şiirlerini ve dizelerini anımsamak, Türk şiiri içindeki yerini, kimlerin geleneğini sürdürüp, günümüze kadar uzanan çizgide kimleri etkilediğini düşünüp tartışmak için faydalı bir kaynak, bir başucu kitabı.   
22.09.2016

Etiketler: , ,


Perşembe, Eylül 22, 2016

 

Kaldırım Kültüründe Finâ



Kaldırım, “sokak ve caddelerin iki yanında, yayaların yürümesi için yapılan yol” diye tanımlanıyor. Yaya da “trafikte yürüyerek ya da koşarak seyahat eden insanlara verilen ad”. Bir de “Avrupa Yaya Hakları Bildirgesi” var. 1988’de Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilmiş. Bu bildirgeye göre, “Yaya kaldırımları yayalarındır” ve “Herkesin, istediği yere yaya yollarından gitme hakkı vardır.” Bunlar temel şartlar, daha bir çok hak var ama onlardan söz etmek fantezi olur. Türkiye’nin bu bildirgeyi kabul ettiğine dair bir bilgiye ulaşamadım. Ama Kabahatler Kanunu’nun 38. maddesinde “Yetkili makamların açık ve yazılı izni olmaksızın meydan, cadde, sokak veya yayaların gelip geçtiği kaldırımları işgal eden veya buralarda mal satışa arz eden kişiye, belediye zabıta görevlileri tarafından idarî para cezası verilir” deniyor. Belediye Zabıta Yönetmeliğinin 10 (a-15) maddesine göre de zabıta “izin verilmeyen yerlerin işgaline engel olmak”la görevlendirilmiş. “İzin verilmeyen yer”lerden biri de kaldırımlar. Yasa ve yönetmeliklerden anladığımıza göre kaldırımların işgal edilmesini önlemek belediyelerin ve bizzat zabıtaların görevi. Ama belediyeler de, zabıtaları da sanki bu yasa ve yönetmelikler yokmuş gibi davranıyor. Çünkü bir iş, durumun kültürü varsa, örf ve adetlerden olmuşsa en ağır cezaları vererek bile vatandaşı bunları yapmaktan vazgeçirmek kolay değil. Hele onları önlemeye, cezalandırmaya görevlendirilmiş kişiler de aynı kültüre sahipse hiç mümkün değil. Deneyin göreceksiniz.
Ara sokaklardan yürüyorsanız kaldırımlara park etmiş arabalarla karşılaşırsınız. Onlardan arta kalan yerlere de motorlar park eder. Sanıyorum motorlar herhangi bir yasaya tabi değil, Karayolları Trafik Kanunu kaldırımı “yalnız yayaların kullanımına ayrılmış olan kısmıdır” diye tanımlasa da esas olarak otopark, kaldırım birazcık genişse de motor yolu olarak kullanıldığını görürsünüz. Kaldırıma park etmiş araca, yol olarak kullanan motora kimse ceza yazmaz, zabıta müdahale etmez. Kime sorsanız “yetkim yok” der, topu başkasına atar.
Caddeye çıktığınızda başta marketler ve manavlar olmak üzere hemen tüm esnaf kaldırımları dükkanlarının bir parçası olarak görür ve kullanır. Büfe ve lokantalar içinse kaldırımlar masalarını koymak için tahsis edilmiş alanlardır. “Yürüyemiyoruz, masalar kaldırılsın” derseniz herkes size kötü gözle bakar. Çünkü sokakta yemek yemek “hayat tarzı”dır.
Feriköy’ün, Kurtuluş’un kaldırımları, sokakları dardır. Son yıllarda hızla arttığını gözlemlediğim kaldırım işgalleri ile de kaldırımda yürümek iyice güçleşti. 
Şişli Belediyesi’nin sosyal medya görevlileri çok ilgilidir. Güçleri yettiğince şikayetlere çözüm bulmaya çalışırlar. Durumu bildireyim, belki çözüm bulurlar diye iyiniyetli bir ruh haline girdim. Cadde ve sokak adı verdim olmadı. Marketlerin, büfelerin isimlerini bildirdim zabıta yine bulamadı(!). Sonunda kapı numarası verdim, yine bir sonuç yok! Aksine kaldırım işgalleri genişledi, yollara sarktı. Özellikle büfe ve lokantalar caddelere masalarını koymaya başladılar. Biliyorum bu tavır bana nazire değil ama zabıtaya ya da Başkan Hayri İnönü’ye bir mesaj olmalı. Zaman bukup gelirse Başkan Hayri İnönü’yle birlikte bizim mahallenin kaldırımlarında yürümek isterim.  
Hendrik Bohle ve Jan Dimog’un “İstanbul Mimarlık Rehberi”nde (Literatür yay.) “finâ” terimine rastladım. Finâ’nın bir anlamı da “evin önü” demekmiş. Osmanlı Yasaları’na göre bir evin önündeki sokak parçası o evin sahibinin finâ’sını oluşturuyor. Orayı istediği gibi kullanabiliyor. Bizim esnafın kaldırımları işgali de bu finâ kuralından kaynaklanıyor, kaldırımı mekâlarının bir parçası olarak kullanıyorlar. Belediye zabıtası da bu kuralı bildiği için yasalar yasaklasa da esnafın kaldırımı işgaline ses çıkartmıyor. Benim gibi saflar da “Yaya kaldırımları yayalarındır”, “Herkesin, istediği yere yaya yollarından gitme hakkı vardır” sanıp bu durumdan şikayetçi olup haklarını aramaya kalkışıyor. Hakkını daha çok ararsın, ama bulamazsın diyeceksiniz, siz de haklısınız.
21.09.16

Çarşamba, Eylül 21, 2016

 

“Hak etse de, etmese de mutluydu”


Adelle Waldman’in ilk romanı Nathaniel P.'nin Aşk Maceraları'nın başında George Eliot’dan bir epigram yer alıyor. “İçinizden geçenleri doğru anlatmak için samimiyetin yanı sıra başka bir şeye ihtiyaç vardır.” Nathaniel Piven'ın (Nate) da temel sorunu bu, içinden geçenleri doğru anlatamıyor. O nedenle de kadınları etkileyen cazibesi, karizması ve entelektüelliği ile kolayca başladığı ilişkileri yürütmekte büyük sıkıntı çekiyor ve sonuç hayal kırıklığı ve ayrılık oluyor. Hayal kırıklığı yaşayan düşündüğümüz gibi Nathaniel değil çoğunlukla ayrıldığı sevgilileri oluyor.
Roman eski sevgililerinden birinin verdiği akşam yemeğine yetişmek için acele eden Nate’in yeni ayrıldığı sevgilisi ile karşılaşması ile başlıyor. Bu kısa bölüm aynı zamanda romanın baş kahramanı Nate’in nasıl bir adam olduğunu da net olarak ortaya koyuyor.
Akşam yemeğine geç kalmamak için acele eden Nate’in hamileyken ayrıldığı sevgilisine ayaküstü bir kaç cümle edecek kadar ayıracak zamanı yoktur. İlişki sırasında kullandığı prezervatifin yırtık olmasının kendi kusuru olmadığı inancındadır. Hızlıca uzaklaşırken kendini temize çıkartacak bahanelerini sıralamaya başlar. Juliet’le sadece üç – dört kez çıkmıştır. Onu fazla tanımamıştır. Yatmışlardır ama kız arkadaşı olmamıştır. “Otuz yaşında kariyeri nihayet yükselişe geçmişken” baba olmak istememesi de ona gayet normal görünmektedir. Nate giderken Juliet tek bir cümle eder: “Götün tekisin”.
Juliet’in bu cümlesi ister istemez okur olarak bizim Nate’e bakışımızı belirleyecek, roman boyunca gireceği ilişkileri değerlendirip, davranışlarını yorumlarken bu cümle belleğimizde önyargı olarak yankılanacaktır.
Anlatıcı yazara göre kahramanı göründüğü ve tabii düşüncelerini aktardığı gibi değildir. “Nathaniel Piven, postfeminist 80’ler çocukluğunun ve siyaseten doğrucu 90’lar üniversite eğitiminin bir ürünüydü. Erkek ayrıcalığı konusunda her şeyi öğrenmişti. Üstelik vicdanı işlevsel ve dürüst olmak gerekirse bir hayli yaygaracıydı” diye tanımlar kahramanını.
Gerçekten de Nate’in en önemli özelliği bu “yaygaracı vicdanı”dır.
Kitabın arka kapağında belirtildiği gibi Nate “Otuzlarının başında, ilk romanı yayımlanmak üzere olan, iddialı ve geleceği parlak genç bir yazar”dır. Bu duruma gelmesi de pek kolay olmamıştır. Romanya göçmeni bir Yahudi ailenin çocuğudur. Ailesi çocukları iyi bir eğitim görsün diye tüm fedakarlıkları yapmış, Nate de onların beklentisini karşılıksız bırakmamış ve Harward’ı bitirmiştir. Dünyanın en iyi üniversitelerinden birini bitirdikten sonra ailesinin beklediği gibi tam zamanlı iyi bir işe girmek yerine tercihini serbest yazarlıktan yana yapmış, yirmili yaşlarını büyük maddi zorluklar içinde geçirmiştir. Dergilere, internet bloglarına yazarak, onlardan gelen bölük pörçük parayla kötü şartlarda yaşamaya çalışmıştır. Kaderini değiştiren bu şartlara rağmen romanını yazıp bitirmeyi başarması ve buna karşılık iyi bir avans almış olmasıdır. Yıldızı parlamak üzeredir.
Eski kız arkadaşlarından Elisa’nın evindeki yemeğe katılan kadınları tek tek inceleyip boy, pos, giyim gibi niteliklerinin analizlerini yaparak kendine yeni bir kız arkadaşı arayışına girer. Yıldızının parladığı, kadınların ilgisinin üzerinde olduğu bilinciyle kendine güvenli bir şekilde etrafı süzer. Ne de olsa çok iyi tanıdığı bir çevrede kendisi gibi yazarlar ve yazar adaylarının, editörlerin ve yayınevleri çalışanlarının arasındadır. Herkesi tek tek ayrıntılı bir şekilde inceler, yorumlar yapar, kendine uygun kadının kim olacağını anlamaya çalışır. Bu halinden iyice ukala ve çok zor beğenen biri olduğunu anlarız. Baktığı herkeste bir kusur bulmakta üstüne yoktur ve bu hallerini gördükçe Juliet’in o cümleyi etmekte ne denli haklı olduğunu daha fazla düşünürüz. Ama biz ne düşünürsek düşünelim kadınlar Nate’i beğenmekte ve ona ilgi göstermektedir.
Ev sahibesi Elisa’nın flört çabalarına karşılık vermez, çoktandır yalnız olmasına rağmen kendisinden beklemediğimiz bir şekilde bu güzel kadınla bir gecelik ilişki fırsatını vıdı vıdı edip başımı ağrıtacak düşüncesiyle reddedip bu yemekte ilk kez karşılaştığı Hannah'ya ilgi göstermeye başlar. Hannah bir blogda sağlık yazıları yazarak geçinen ve ilk kitabının hazırlıklarını yapan bir yazar adayıdır. Nate, genç, güzel, olgun Hannah’dan çok etkilenir. Hannah da onun ilgisini karşılıksız bırakmaz ve flört etmeye başlarlar.
Hannah’la bir kaç kez buluşup sohbet ederler. Hızlı bir çapkınmış gibi görünen ama çok zor beğenen Nate, Hannah’ya gittikçe daha çok bağlanmaya başlar. Aralarındaki ilişki geliştikçe de Nate yaygaracı vicdanını daha çok dinlemek ve sürekli kendi kendiyle hesaplaşmak durumunda kalır. Hannah’ın her hareketini, her sözünü yorumlayıp, anlamlar çıkartmaya çalışır. Ama doğru anladığı şüphelidir. Epigramda söylendiği gibi içinden geçenleri doğru anlatmakta da zorlanır, zaten samimi değildir. İlişkiye hep çıkarcı bir anlayışla yaklaşır, kendinden olabildiğince az verip karşıdan mümkün olan her şeyi almaya çalışır ve altı ay dolmadan ilişkiyi tüketir. Hannah’la yaşadıklarının gerçek sevgi, gerçek aşk olduğunu çok sonra anlayacaktır.  
Adelle Waldman serbest gazeteci ve kitap eleştirmeni. Muhabirlik, köşe yazarlığı yapmış. Brooklyn’de yaşıyor. “Nate P.’nin Aşk Maceraları” (Temmuz 2016, Çev. Şahika Tokel, Yapı Kredi yay.) ilk romanı. Adelle Waldman’ın kahramanını iyi tanıdığını, en azından aynı çevrelerde yaşadıklarını anlayabiliyoruz. New York’un genç yazarlarını, onların çevrelerini, oralarda yaşananları, konuşulanları, arkadaşlıkları, dostlukları ve aşkları içeriden bir bakış açısıyla ve belki çok fazla ayrıntıya girip didikleyerek anlatıyor.  
The Boston Globe “Adelle Waldman bu kuşağın Jane Austen’ı olabilir” demiş. İnternetteki söyleşilerden Adelle Waldman’ın bu nitelemeyi sevdiği ve kabullendiği anlaşılsa da bence erken bir yargı. “Nathaniel P.’nin Aşk Maceraları” sıradan bir ilişkiyi hiç gerilim yaratmadan, merak unsuruna yer vermeden adeta yaşandığı gibi anlatırken  erkeklerin kadına, aşka, ilişkilere bakışını sevimsiz erkek kahramanının kişiliği ve tavırlarında sert bir dille eleştiriyor.  
15.09.2016

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?