Cuma, Eylül 30, 2016

 

“Tek isteği, doğru anlaşılmaktı”



Bir muhabir, günümüzdeki moda deyimle bir haberci ne yapar? Gördüklerini, şahit olduklarını objektif bakışla 5N1K ilkesine göre yazar. “Ne, nerede, ne zaman, nasıl, neden ve kim şeklindeki bu temel ilkeler habercilikte esastır. Objektiflik, tarafsızlık, doğruluk ve temiz dil muhabirin ana ilkeleridir.” Ama günümüzde, özellikle ülkemizde artık haberlerin böyle yazılmadığını biliyoruz. Bazı haberlerin ise hiç yazılmadığı, yazılamadığı malûm. Yalan haber yazmak, ajanstan gelmiş habere masabaşında takla attırmak meslekten ihraç nedeni değil, muteber bir meziyet.
Özellikle otoriter rejimlerde iktidarlar, haberlerin kendi istedikleri gibi yazılmasını, halkın sadece onların uygun gördükleri haberleri okumasını istiyorlar. Buna uymayan, işini doğru bir şekilde yapan gazeteci önce “iyi gazeteci”, hatta “kahraman” oluyor, sonra şanslıysa işsiz kalıyor, şansı yaver gitmez ya da inat eder “istenmeyen” haberler yazmaya devam ederse kendini hapiste buluyor.
1970’li yılların sonu. Josefa Nadler, Doğu Almanya’da haftalık bir dergide çalışıyor. “Illustrierte Woche” tüm diğer dergiler, gazeteler ve yayın kuruluşları gibi devlet desteği ile yayımlanan, bu nedenle de son sözü devlet görevlilerinin söylediği bir dergi. Devletin yaptığı iyi, güzel şeyleri fotoğraflarıyla sayfalarına yansıtıyorlar.
Monika Maron’un Uçucu Kül’ünün (Haziran 2016, çev. Zeynep Aksu Yılmazer, Alef yay.) kahramanı Josefa Nadler bu derginin muhabiri olarak B. Şehrine yollanıyor. Görevi bu şehir hakkında bir röportaj yapmak. Şefi Luise “Git bir bak bakalım” demiş. Normalde işinde başarılı olmuş, “İşçi Nişanı” ile ödüllendirilmiş işçilerle röportajlar yapıyor. Bu röportajlar da her şeyi iyi güzel yanından görüp, yazmayı sağlıyor.
Gönderildiği şehir “doğmanın kaderin bir sillesi olarak görüldüğü bir yer” olarak anılıyor. Bir sanayi kenti. Yoğun hava kirliliği, ağır iş koşulları, hava kirliliğinden hastalanan, çok çalışmaktan yorulup yaralanan, sakat kalan işçiler... Sokaktaki hemen herkes hasta, ağaçlar ölüyor... Fabrika bacalarından savrulan duman şehrin üzerine kül olarak yağıyor. Amonyak, nitrik asit, kükürt dioksit...
Nasıl olsa gördüklerini yazamayacağını düşünerek, en kötü yerleri, en ağır iş koşullarında çalışılan fabrikaları, kirliliğin kaynağı kömürle çalışan eski santrali gösteriyor, yerine yapılan ama çalışmayacak doğalgazlı, çevreyi kirletmeyen yeni santralden söz ediyorlar. “Bir şey değiştiremeyeceksem burada ne işin var benim” diye soruyor Josefa. B. şehrinde gördükleri onun kendini yumruk yemiş gibi hissetmesine neden olmuştur. 
Gördüklerini, yaşadıklarını, çocukluk arkadaşı, her zaman sevgili adayı Christian’a anlatıyor. O da Josefa’nın gerçekleri yazamayacağını biliyor. Ama içinin rahatlaması, boşalması için iki versiyon yazmasını öneriyor. “İki versiyon yazsana. Birincisinde gerçekte nasıl olduğunu yaz, ikincisi de basılabilecek bir metin olsun.” Josefa bu teklifi “şizofrenik bir durum”, “entelektüel bir sapıklık” olarak niteleyip reddetse de kafasına kendi kendini sansür etmeyip gerçekleri yazması gerektiği fikri de yerleşiyor.
Uzun tereddütler, kendiyle hesaplaşmalardan sonra “Avrupa’nın en kirli şehri B.” diye yazmaya başlıyor. Yazısının basılmayacağını, başının derde gireceğini, hatta işinden olacağını bile bile... Çünkü Josefa Nadler dededen gelme inatçılığı ile ünlü. Annesi ve teyzesinden gelen çabuk öfkelenmek, hemen gerilmek gibi huyları da var. Nazan Maksudyan’ın da kitapla ilgili yazısında “Ağırbaşlı, uysal, kurallara saygılı olmayı varoluşsal olarak reddeden bu kadının gazete yazarlığı yaptığını okuduktan sonra işlerin gitgide trajikleşeceğini açıkça görebiliyorsunuz” diyor (‘Son’ Filmlerde Olur, sabitikir.com). Nazan Maksudyan’da öyle izlenim bırakmış ama baştan beri “aykırı”, “farklı” bir kişi olduğunu sanmıyorum. O zamana kadar şeflerinin istediği gibi yazılar yazmış, röportajlar yapmış. Pek itiraz etmemiş, sorgulamamış. Belki de bunlarla ilgilenecek zamanı olmamış. Daha çok kendi sorunlarını çözmeye çalışıyor. Küçük çocuğuyla yalnız yaşayan bir kadın. Gittikçe de kendini daha çok yalnız hissediyor. Geleceği konusunda umutsuz. Zamanında beğenip evlenmediği çocukluk arkadaşı Christian’la birlikte olarak yalnızlığını azaltacağını düşünüyor. Ama ondan da beklediği sıcaklığı göremiyor. Christian onun dertlerini, tasalarını dinlemiyor, önemsemiyor.
Yaşananları pek sorgulamamış çünkü “sosyalist” bir devlette yaşıyor. Ülkenin adında “Demokratik” ibaresi var; “Alman Demokratik Cumhuriyeti”. 7 Ekim 1949’da resmen kurulmuş. Ülkeyi hep tek bir parti yönetiyor; Almanya Sosyalist Birlik Partisi (SED). Henüz yirmi yıllık bir geçmişi var ülkenin ve halk bu ülkenin dedelerinin, ninelerinin kanlarını dökerek kurulduğuna ve en iyi, en ideal şekilde yönetildiğine inandırılmış.
Yönetimde kendileri, halk var. Tabii ki sadece teoride. Herkes “yukarıdakiler”in kendilerini yönettiğini, yaşamlarının her anının denetim ve gözetim altında olduğunu, düşüncelerini serbestçe ifade edemeyeceklerini, hiçbir şeyi eleştiremeyeceklerini, başta seyahat etmek olmak üzere hemen hiçbir özgürlükleri olmadığını, kendileri hakkında tüm kararları yukardakilerin verdiğini biliyorlar. Ama bunu dillendirmiyorlar, çünkü rejimin kökleşmesi için bir süre eleştiriyi bir yana bırakıp tüm güçleriyle yönetimi desteklemeleri gerektiğine inandırılmışlar.    
B. şehrini görmesi Josefa için bardağı taşıran damla oluyor, gerçekleri yazmakla kalmıyor, inatla yayınlanması için uğraşıyor. Tahmin edileceği gibi yazı yayımlanmıyor. Bu durum Josefa’yı daha da kızdırıyor, işinden olma pahasına mücadele ediyor. Yöneticilere, partiye mektuplar yazıyor, şikayet ediyor. Bu süreçte yavaş yavaş arkadaşları, meslektaşları kendisinden uzaklaşıyor, sevgilisi terk ediyor. Çünkü hiçbiri Josefa’nın neden inat ettiğini, neden yazısı yayımlansın diye böyle uğraştığını anlamıyor. Gerçekleri yazmamak, susmak, kabul etmek gayet normal davranışlar onlara göre. İşini, toplumsal konumunu kaybedeceğini bile bile yazısının yayınlanması için diretmek için ise ancak “kaçık” olmak gerek. Josefa da bir kaçık olmalı.
Monika Maron Uçucu Kül’de hangi adı alıp, hangi ülkülerden söz ederse etsinler otoriter rejimlerin birbirine benzediğini, gerçeğe, eleştiriye tahmmülleri olmadığını, sınırsız itaat istediklerini, en küçük itirazın bile affedilmeyeceğini yalnız ama inatçı bir kadının yaşadıklarında etkileyici bir şekilde anlatıyor. 29.09.2016

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?