Pazartesi, Şubat 28, 2011

 

Bizans Sultanı



Birgün kapınız çalınsa ve size son Bizans Sultanı olduğunuz söylense. Üstelik bu oldukça inandırıcı kanıtlarla anlatılsa ne yapardınız? Selçuk Altun, Bizans Sultanı’nda (Şubat 2011, Sel yay.) bu sorunun cevabını arıyor. Bizans resmi tarihine göre son imparator XI. Konstantinos, İstanbul’un Fethi sırasında Osmanlı kuvvetleriyle çarpışırken ölmüştür. Ama bazı tarihçiler XI. Konstantinos’un Osmanlı kuvvetlerinin elinden son anda kurtulduğunu ve bir Ceneviz gemisi ile İstanbul’dan kaçtığını yazmaktadır. Bu tezlerine kanıt olarak da İstanbul düştükten sonra imparatorun cesedinin bulunmamasını göstermektedirler. Selçuk Altun, XI. Konstantinos’un öldürülmediği, kaçtığı tezini geliştirerek kurmuş romanını. Bu teze göre XI. Konstantinos, Ceneviz gemisiyle İstanbul’dan kaçtıktan sonra İtalya’da gizlenip sürgün hayatı yaşamış ve 1475’de ölmüştür.

Bizans Sultanı, kahramanının yaşam öyküsü ile başlıyor. Galata’da yaşayan muhafazakâr bir ailenin çocuğu. Anneannenin karşı çıkmasına rağmen anne bir Amerikalı ile kısa süren evlilik yapmış. Kahramanımız iki buçuk yaşındayken boşanmışlar. O zamandan beri babasını görmemiş. Hacı anneannesinin elinde babasız büyümüş. Onu çocukluğunu ve okul hayatını izleyerek tanırken Galata’yı ve çeşitli milletlerden, dini inanışlardan halkını da tanıyoruz.

Kahramanımız han ve apartman sahibi anneannesinin desteği ile New York’da ekonomi okuduktan sonra Londra’da doktora yapmış, İstanbul’a döndükten sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde ders vermeye başlamış, doçent olmuştur.

Selçuk Altun’un roman kahramanları hem varlıklıdır hem de zevk sahibi, kültürlü kişilerdir. Bizans Sultanı’nının kahramanı da benzer niteliklere sahip. Kitap okumayı, satranç oynamayı, gezmeyi seviyor. Hayatını değiştiren haber de 15 Haziran 2008’de Eritre’ye uçmadan önce geliyor. Suıltanahmet’teki Four Seasons Otel’de kendisine olmayan Bizans tahtı teklif edilirken kahramanımızla birlikte Bizans tarihinin bilinmeyen derinliklerine dalıyoruz.

Konstantinos 1475’de ölmeden önce gizli servetini ve sürgündeki tahtını yanından ayrılmayıp, kendisine hizmete eden üç soyluya emanet etmiştir. Onlar da Türkçede “hukukun muhafızı” anlamına gelen Nomo adlı bir gizli örgüt kurmuş hem serveti koruyup büyütmüş hem de Konstantinos’un vasiyetini yerine getirmek için onun tahtını devredecek seçkin torunları arayıp bulmuşlardır. Şimdi de sıra kahramanımızdadır. XV. Konstantinos unvanıyla Nomo’nun başına geçmek ve milyarlarca dolarlık serveti yönetmek için XI. Konstantinos’un vasiyetinin son maddesini yerine getirmesi gerekmektedir. Vasiyetin içeriğini öğrenebilmesi içinse altı aşamalı bir sınavdan geçecek yani asaleti ve nitelikleriyle bu göreve uygun olduğunu kanıtlayacaktır.

Tüm bunlar gerçek olmasa da kahramanımız iyi bir satranç oyuncusu olarak oyuna kışkırtıldığını düşünerek altı aşamalı sınavdan geçmeyi kabul eder. İlk iki ay Bizans Tarihi hakkında eğitim aldıktan sonra sınavdan geçecektir. Kahramanımız bu iş için Londra’daki Bizans Tarihini Araştırma Merkezi’ne gider. Bizans tarihi ile ilgili kitapları hatmederken öğrendiği bilgileri bizimle paylaşmayı ihmal etmez. Kahramanımız kitaplarla yetinmez, İstanbul’da daha önce ziyaret etmediği 22 Bizans Anıtı’nı ziyaret eder ve gördüklerini, öğrendiklerini de bize aktarır.

Aktardığı bilgiler, verdiği kitap adları daha fazlasını merak eden okurlar için kuşkusuz özendiricidir ama bu yoğun bilgi akışının çoğunun biz okurların aklında kalmayacağını belirtmeliyim. 1123 yıllık (330 -1453) Bizans tarihinin bu anekdotal kısa özetinin bize öğretttiği en önemli şey siyasetiyle, kültürüyle, sanatıyla bu muhteşem ve ilginç imparatorluk hakkında hemen hiçbir şey bilmediğimiz olsa gerek.

Bizans araştırmaları sürerken kahramanımız biryandan da sanal da olsa kendisine bu imparatorluk unvanının verilmesine neden olan aile tarihini ve Bizansla ilgili bir belgenin üzerinde görüp babasına ait olup olmadığını merak ettiği el yazısının izini sürerek hiç tanımadığı babasının hayat öyküsünü öğrenecektir. Ailesinin ve babasının hayatına dair bilgiler, ortaya çıkardığı sırlar altı aşamalı sınavda olduğu kadar sınav sırasında içine düştüğü ölümcül maceranın kahramanlarının kimliklerini anlamasına da yardımcı olacaktır.

Selçuk Altun’un kahramanlarının bir başka özelliği de Türkiye sınırları içinde ve Dünya çapında yaptıkları seyahatlerdir. Bizans Sultanı’nda da kahramanımız bir yandan babasının izini sürmek amacıyla Dünya kentlerini gezerken, altı aşamalı sınavın sorularını öğrenmek ve cevaplarını bulmak için de bir zamanlar Bizans İmparatorluğu’nun sınırları içinde olan Hatay, Trabzon, İznik gibi kentleri, kasabaları geziyor, gezdiriyor. Buraları ince ve zekice gözlemlerle ve olabildiğince gerçekçi bir anlayışla anlatıyor.

Babasının izinden ulaştığı Los Angeles yakınlarındaki Santa Teresa’da halasını ararken babasının soyadını taşıyan Hackett adına yedi ayrı adres görünce otel çalışanlarından birinin önerisine uyup bir özel detektife başvurur. Detektifin adı Kinsey Milhone’dir. İyi polisiye okurları için bu ad kuşkusuz oldukça tanıdıktır. Kinsey Milhone, her macerasının adını alfabenin bir harfinden alan polisiyelerde Sue Grafton’un değişmez kahramanı. Kinsey Millhone, Kaliforniya’da gerçekte varolmayan küçük bir kentte, Santa Teresa’da yaşıyor. 85 bin nüfuslu bu “kurgusal” kent “kurgusal” bir kahraman için çok uygun ama bu “kurgusal”lığıyla şimdiye dek okuduğumuz tüm Selçuk Altun romanlarının gerçekçiliğini sorgulamamıza yol açıyor. Aynı şekilde Bizans Sultanı’nda verilen tüm bilgileri de bu noktadan itibaren kuşkuyla karşılıyoruz. Yazar, bizim kültürümüzün yetmediği başka “oyun”larda yapmış olabilir. Bu esprili ama acı ders “son derece gerçekçi de olsa romanlarda her okuduğuna inanma” sözünün bir kez daha kulağımıza küpe olmasını sağlıyor. Oysa Selçuk Altun kahramanını Grafton’un Santa Teresa’yı kurgularken esinlendiği Santa Barbara’ya yollasaydı bu kuşkulara kapılmayacaktık. Hele Selçuk Altun’un da romanda bir kahraman olarak yer alması ve kahramanın hayatını belirleyen bazı kararlarda etkili olması gerçeklikle kurmaca arasındaki belirsizliği daha da artırıyor.

Kahramanımızın gireceği altı aşamalı sınav doğallıkla romanın önemli bir bölümünü oluşturuyor. Nomo’nun soruları bekleneceği gibi Bizans tarihinden geliyor. Cevapları bulabilmek için de Türkiye sınırları içindeki ve Mistra gibi dışarıdaki önemli Bizans merkezlerine gitmek ve çok dikkatli ve ince zekalı olmak gerekiyor. Romanı okuyacakların keyfini bozmamak için soruları ve cevaplarını anlatmayacağım. Aynı zamanda bir satranç ustası da olan kahramanımızın cevapları bulmakla kalmayıp oyun içindeki gizli oyunu da çözmesi gerekeceğini, işin içinde birkaç milyar dolar da olduğu için sanal ya da sürgünde de olsa Bizans İmparatoru olmanın hiç de kolay olmadığını söylemeliyim.

Mistra deyince, bu Bizans tarihi açısından çok önemli olduğu anlaşılan yerle çağrışım yapan ama adı aslında “soğuk ve inatçı” bir rüzgârdan gelen bir de kadın kahramanı var Bizans Sultanı’nın; Dr. Mistral Sapuntzoglu. Bu genç, güzel ve kültürlü kadın hayatında kadınlarla doğru dürüst ilişki kuramamış, fahişelerle kendini tatmin eden kahramanımızın kalbini çalmakla kalmayacak onu İsveç’e kadar uzanan başka bir maceraya da sürükleyecektir.

Her yeni bölümde katmanları artan, dallanıp budaklanan bir roman Bizans Sultanı. Selçuk Altun içiçe geçirdiği maceraları ve olayları okurun kafasının karışmasınıa neden olmayacak bir biçimde sade bir anlatımla yazıya döküyor ve son sayfaya kadar da merak unsurunu üst düzeyde tutmayı başarıyor.

Bizans Sultanı, Bizans tarihiyle yüklü, bize kendimizi yeniden tanıtan, Anadolu’ya bir de Bizans’ı katarak bakmak gerektiğini düşündüren, kahramanını ve tabii biz okurlarını kentten kente, ülkeden ülkeye maceraların peşinde koşturan, sade ve akıcı anlatımıyla hızla okunurken edebi tadı da ihmal etmeyen bir roman.

17.02.2011

Etiketler: ,


Pazartesi, Şubat 21, 2011

 

Sunset Park



Paul Auster çok üretken bir yazar. Hemen her yıl yeni bir romanını okuyoruz. Geçtiğimiz ay yayımlanan Sunset Park (Ocak 2011, çev. Seçkin Selvi, Can yay.) on altıncı romanıymış. Paul Auster yine çok iyi bildiği bir yerde New York’da, Brooklyn’in yoksul bir semtinde, Sunset Park’da geçen bir öykü anlatıyor.

Romanın kahramanı Miles Heller, çok sevdiği üvey kardeşi ile sokakta itişmesinin sonucunda trafik kazasında onu yitirdikten sonra çektiği vicdan azabıyla evini ve okulunu terk etmiş, günü gününe yaşayarak, geçici işlerde çalışarak Güney Florida’ya varmıştır. Yıl 2008, Amerika Birleşik Devletleri aniden patlayan ekonomik kriz içinde. Kredi borçları ödenmediği için bankalarca el koyulan ve hemen satışa çıkartılacak olan evlerin temizlik işinde tanıyoruz onu. Miles, içine kapalı bir genç. Çevresiyle pek ilişki kurmuyor. Bing adlı kendisini çok seven, güvenen bir arkadaşı dışında geçmişiyle de bağlantısını kopartmış. Adeta, demir parmaklıksız bir hapishane ortamı yaratmış, bütün dünya zevklerinden uzak, hemen hiçbir lüksü olmadan yaşayarak işlediğini düşündüğü suçun bedelini kendince ödemeye çalışıyor. Bu yarı çileli hayatın dönüm noktası bir parkta tanıştığı Küba asıllı güzel Pilar oluyor. Pilar henüz 16 yaşında bir lise öğrencisi. İlişkileri hızla gelişiyor, birlikte yaşamaya başlıyorlar.

Pilar’la ilişkisi Miles’ın geleceğe dair planlar yapmasına neden oluyor. Tutkuyla bağlandığı kızla 18 yaşına girer girmez evlenmeyi kuruyor. Onun üniversite eğitimine destek olmayı planlıyor. Bu planları Pilar’ın ablası Angela bozacak, terk edilmiş evlerde bırakılmış eşyadan istediklerini çalıp getirmeyeceğini anlayınca Miles’ı reşit olmayan kızla birlikte olduğu için ihbar edeceğini söyleyerek tehdit edecektir.

Hapis edilmekten korkan Miles, Pilar’ın on sekizini doldurana kadar, altı aylığına Florida eyaletini terk etmeye karar verir. Arkadaşı Bing’in ısrarı ile New York’a döner ve Bing’in arkadaşlarıyla birlikte Sunset Park’ta işgal ettiği terk edilmiş eve yerleşir.

New York’a dönüş demek geçmişe de dönüştür. Miles’ın ailesini, o daha altı aylıkken ayrılan anne babasını, üvey annesini, üvey babalarını tanırız. Annesi başarılı bir sinema ve tiyatro sanatçısıdır ve bağımsız filmler yapımcısı son kocasıyla Kaliforniya’da yaşamaktadır. New York’a gelip yeni oyununun provalarına başlamıştır. Babası küçük ve bağımsız bir edebiyat yayınevinin sahibidir. Yayınevini batırmadan ve satmaya mecbur kalmadan ekonomik krizin olumsuz etkilerini aşmaya çalışmaktadır. Ona her zaman sevgi ve şefkat göstermiş olan üvey annesi İngiliz edebiyatı profesörüdür ve misafir hoca olarak İngiltere’ye gitmiştir.

67 sayfalık uzun ilk bölümde Miles ve ailesini tanıdıktan sonra roman yeni karakterler kazanıyor. Sunset Park’taki evde yaşayan Bing’i ve diğer ev arkadaşlarını tanıyoruz. Bing, “Geleceği çoktan yitirilmiş olduğunu kabullenir, o yüzden de önemli olan sadece bugünse, bugünü geçmişin ruhuyla yoğurmanın gerekli olduğu görüşündedir” (s.72). Cep telefonu, bilgisayar gibi aletler kullanmayı reddeder ve tüketim toplumunun bozulan her şeyi çöpe atmasına karşı çıkıp daktilo, tüplü radyo, pikap, dolmakalem gibi atılacak eşyayı tamir ettiği bir dükkan açmıştır. Kırık Eşyalar Hastanesi adını verdiği küçücük dükkanın dışındaki zamanını altı kişilik bir caz grubunda davul çalarak geçirmektedir. Bing “ayı gibi iri kıyım bir adamdır.” Bu nedenle de aşk hayatı yok denecek durumdadır. Miles’a aşırı düşkünlüğünün altında gizli bir eşcinsellik olup olmadığından kuşkulanmaktadır.

Evin diğer sakinleri, aşk ilişkisi bitmek üzere olan doktora öğrencisi Alice ve 5 yıl önce on altı yaşındaki öğrencisiyle yaşadığı yaz aşkını unutamamış, depresyonun eşiğinde cinsel düşler kuran Ellen’dir. Bu on altı yaşın bir gizemi olmalı. En azından ABD’de reşit olmayanlarla ilişki kuranların, özellikle kadın öğretmenlerin öyküleri, başlarına gelenler sık sık basında yer alıyor. Paul Auster, bu konuyu irdelemeyi belki de başka bir romanına bıraktığı için olayların ayrıntılarına, kurbanların neler yaşadığına girmiyor. Miles’la Pilar’ın ilişkisinde hapis tehdidi dışında bir sorun yok, insanlar 28 yaşındaki bir adamla 16 yaşın tüm özelliklerini gösteren bir kızın aleni ilişkisini biraz garipsiyor ama kimse tepki göstermiyor. Ellen ise bir yaz boyu süren ilişkisini hamile kalarak geride bıraksa da herkesten gizli tutmayı başarmış. Onun sorunlarının ve travmasının kaynağı baba adayının reşit olmaması nedeniyle çocuğu aldırtmak zorunda kalması.

Miles yakışıklılığı ve cinsel cazibesi ile aşk umutları yeşertir, onların hem cinsellik ve aşk açısından kendileriyle hesaplaşmalarına neden olur. Miles’ın liseli sevgilisine çok bağlı olduğunu anlayınca umutları sönen Alice ve Ellen yeni arayışlara girerler. Bu arada Alice’in yazmakta olduğu tezinden söz etmekte yarar var. “Tezinin konusu, 2. Dünya Savaşı’ndan hemen sonraki yıllarda Amerika’nın durumu; 1945-1947 arasındaki çoğu suç romanları ve ticari Hollywood filmlerinde yansıtıldığı biçimiyle kadınlarla erkekler arasındaki ilişkiler ve çelişkilerin bir incelemesi” (s.92). Alice, tezinin bir bölümünde William Wyler’ın 1946’da çektiği Hayatımızın En Güzel Yılları’nı inceliyor ve bu incelemesine bizi de ortak ediyor. Onun başvurduğu kaynaklardan alıntılar okuyoruz. Alice, savaştan dönen insanların ülkelerinde, evlerinde yaşadıklarını, insanların onların travmalarına nasıl duyarsız kaldıklarını bana gereksiz gelen şekilde uzun uzun anlatıp eleştiriyor. Biz de ister istemez, Alice’in tez konusu ile romanın geçtiği 2008’de ABD’nin yaşadığı ekonomik krizin ve Irak işgalinin benzer etkilerini düşünüyoruz. Bu filmin diğer göndermesi de kuşkusuz Miles’ın durumuna ve dönüşünedir. Miles’ın New York’a dönmesi ailesiyle yüzleşmesini de beraberinde getirecek, filmdekine benzer durumlar yaşanacaktır.

Alice’in araştırmasındakini andıran bir bilgi yağmuru da Miles’ın beyzbol tutkusundan geliyor. Miles eski beyzbol yıldızlarına meraklı, onlar hakkında kitaplar okuyor, hayatlarını, beyzbolu neden bıraktıklarını, sporu bıraktıktan sonra neler yaptıklarını öğrenmeye çalışıyor. Biz okurlara da bol bol bilgi veriyor. Beyzbol, Amerika’nın en önemli spor dalı. Bu bilgiler Amerikalı okur için ilginç gelebilir ama beyzbola aşina olmadığımız ve sözü edilen isimleri tanımadığımız için bize çok cazip görünmediğini, sıktığını söylemeliyim. Beyzbol yıldızlarının yaşadıkları bazı hazin sonlar, onların başına gelenlerdeki rastlantısallık payı ise Miles’ı da bizi de düşündürüyor. Örneğin sakatlanan arkadaşının yerine oyuna girip yüzüne top çarpıp kör olan ve beyzbola veda eden oyuncunu yaşadıkları ile Miles’ın kardeşinin ölümüne neden olmasındaki tesadüf sanki birbirine benziyor. Miles, “benim solumda değil de sağımda olsa bugün yaşıyor olacaktı” diye düşünüyor.

Bing, Alice ve Ellen’ın ayrıntılı olarak anlatılan öyküleri ile konu dağıldıktan sonra Miles’ın evdeki ve mahalledeki hayatını anlattığı kısa bir bölümle roman toparlanıyor ve Miles’ın ailesinin öykülerinin anlatıldığı yeni bölüm başlıyor. Miles’ın babasının yayınevini kurmasının öyküsünü, yazarlarıyla dostluğunun boyutlarını, ilk yazarlarından, yakın dostu Martin Rothstein’ın genç yaşta intihar eden kızı Suki’nin trajik cenaze töreni ve ardından bir başka yazarı ve yakın dostuyla yemek yediği, bir zamanlar oğluyla sık sık gittiği mahalle lokantasının oluşturduğu atmosferde öğreniyoruz. Suki’nin tamamen yitip gitmiş olması ister istemez 7,5 yıldır görmediği oğlu ile yaşadıklarını, ilişkisini sorgulamasına neden oluyor. Oğlunu hiçbir şekilde kaybetmek istemediğine karar veriyor. Oğlu hakkındaki tek bilgi kaynağı Bing’den Miles’ın New York’da olduğunu öğrenmiş olması. Miles’ın aramasını bekliyor. Umudu aralarındaki soğukluğun nedenini anlamak ve ilişkilerini tekrar yoluna sokmak.

Aynı hesaplaşmayı ömrü boyunca yılda iki kereden fazla oğlunu görmemiş olan Miles’ın annesi Mary-Lee de yaşayacaktır. Bu hesaplaşma, Mary-Lee’nin hayat öyküsünün ayrıntılarına girmemizi, mesleki kariyer uğruna oğlunu bırakıp gidişinin nedenlerini ve sonrasında yaşadıklarını öğrenmemizi sağlıyor. Oğlunun New York’da olduğu haberini eski kocasından alan Mary –Lee aranmayı beklemektedir. Zaten Miles da hem annesini hem babasını aramış, onlara ulaşamayınca da notlar bırakmıştır. Tekrar arayacaktır.

Paul Auster “Hepsi” başlıklı son bölümde 181 sayfadır tanıttığı kahramanlarının öykülerinin hepsini çözümlüyor. Çoğunlukla mutlu sonlar yazmış. Sadece Sunset Park’taki evin beklenildiği gibi polislerce tahliyesi sırasında yaşananlar ve Miles’ın başına gelenler cansıkıcı, biraz sakin davranılsa yaşanmayacak şeyler. Ama eğer Miles isterse onların da hukuk yoluyla çözümlenmesi olası.

Paul Auster, Sunset Park’ta yine bizi şaşırtmıyor. Bildiği bir mekanda, Brooklyn’in Sunset Park semtinde, kronolojik akışlı ama postmodern göndermeleri de olan önceki romanlarını, oralarda işlediği konuları sık sık hatırlatan bir roman Sunset Park. Tanıtımındaki gibi “başyapıt” diye nitelendirmeyi Paul Auster’in çok daha iyilerini yazdığını hatırlatarak abartma bulsam da sonunu merak ettiren keyifli bir roman okuduğumu söylemeliyim.

10.02.2011

Etiketler: ,


Pazartesi, Şubat 14, 2011

 

Her Cumartesi Rüya



İbrahim Yıldırım’ın yeni romanı Her Cumartesi Rüya (Ocak 2011, Doğan Kitap) “Aşk ve Mevt Tabirleri” alt başlığını taşıyor. İçine ölüm de karışan “ebedî aşk”ı, “edebî” bir biçimle anlatıyor.

Romanın girişinde yer alan Desnos’un “Seni öyle çok düşledim ki sonunda hakikat olmaktan çıktın” cümlesi ve Sühreverdi’den yapılan hayal ve vehimle ilgili alıntı nasıl bir romanla karşılaşacağımızı bildiriyor. Her Cumartesi Rüya kısa bir ön metinle başlıyor. İ.Y (İbrahim Yıldırım ?) imzalı bu metinde bir yayınevinde danışman-editör olarak çalışırken “1999 yılının Mayıs ayında, doktor olduğunu, beni, karımı, çocuklarımı yıllarca tedavi ettiğini, bir yıl önce ise edebiyat ve roman sanatı hakkında konuştuğumuzu, hatta Nisan başında tedavi gördüğü hastanede biraraya gelip sohbet ettiğimizi söyleyen, ama hiç tanımadığım biri tarafından ziyaret edilmiştim” diye söze giriyor. Ötelerden gelmiş bir yabancıya benzeyen bu adam bir diskette “Muhteviyatında dört dosyadan ibaret mufassal bir kıssa ve ilave olarak bir girizgâh bulun”an bir aşk hikayesi bırakıyor. Basılması, hatta okunması gibi bir arzusu yok, sanki emanet ediyor gibi.

İbrahim Yıldırım romanlarını içiçe geçmiş metinler halinde kurgular. Adını bile söylemeyen bu gizemli adamın bıraktığı “Aşk ve Mevt Tabirleri” başlıklı bu metin de bir başka metnin okunup yorumlanması, içerdiği sırların çözülmesinden oluşmaktadır. Hayatta her şeyi bilemeyeceğimize göre bir metnin içerdiği tüm bilgiler ya da sırları bilmemiz de mümkün değil. Üstelik bu çözümlemede aracılık yapan anlatıcı oldukça ketum ve seçici davranıyor, kendince uygun bulmadığı şeyleri anlatmıyor, açıklamıyor.

Oysa anlatı bir polisiye roman havasında başlıyor. “Suat Arıca geçen yılın 2 Kasım günü, İstanbul’a trenle altı saat uzaklıktaki bir taşra kentinde, şoförü İsmail tarafından ölü bulundu... Metruk bir fotoğrafhanede göğsüne saplanmış örgü şişiyle yatan kabak kafalı mevtanın ölüm tarihi, resmi kayıtlara 31 Ekim Pazartesi, 09.50 olarak geçti...” Anlatıcının söylediğine göre Suat Arıca çok yakın bir arkadaşı ve yaşatmak için uğraştığı hastalarından biridir. Anlatıcı, Suat Arıca’nın annesi Müberra Teyze’nin isteğine uyarak cinayet mi intihar mı anlaşılamayan bu ölümün ardındaki sırrı çözmeye karar verir. Bir ipucu bulmak umuduyla her Cumartesi Şişli’deki eve gidip Suat’ın bilgisayarındaki dosyaları inceler, kitaplığını, özel eşyasını, çekmecelerini, dolaplarını karıştırır. Tahmin edilebileceği gibi çocukluğundan beri arkadaşlık ettiği Suat’ın bilmediği birçok yönünü öğrenir, kendi tanıdığından da “başka başka Suatlar” olabileceğini kavrar.

Suat’ın evindeki odasında yaptığı araştırmalar sırasında bulduğu mavi kaplı defterlerin birine Suat “cenaze töreninin –mümkünse- Cumartesi günü yapılmasının çok iyi olacağını yazmış, ardından çok özel bir çilek tarlacığına gömülmeyi vasiyet” etmiştir. Ölümünden yirmi gün sonra bir çarşamba günü, güvenlik güçlerinin gözetiminde çok az kişinin katıldığı bir törenle gömülen arkadaşının vasiyetine uymaya karar veren anlatıcı ona sembolik bir cenaze töreni düzenlemeyi, vasiyetine uygun olarak bir cumartesi günü o özel çilek tarlacığında bu töreni yapmaya hazırlanmaktadır.

Romanın ilk sayfalarında anlatılan kuşkulu ölüm ve garip cenaze töreni gibi ayrıntılar bizi iyice meraklandıracaktır. İbrahim Yıldırım, bunlarla da yetinmiyor anlatıya metafiziksel unsurlar da katıyor; “mecnun tosbağa, bir iken iki olan bulut ve sınırsız gölge”. İbrahim Yıldırım’ın kahramanları okurun beklentilerine göre hareket etmeyi sevmezler. Her Cumartesi Rüya’da da anlatıcı hem ölüm olayının cinayet mi intihar mı olduğunu çözmeyi, hem de sembolik cenaze törenini yapmayı bir merak unsuru olarak bırakıp, zaman zaman küçük ipuçları ya da yeni bulgularla okurun merakını kaşıyıp asıl yoğunlaşmak istediği konuya, okuduğu metnin sakladığı gizleri kendince çözümlemeye ağırlık verir. Her Cumartesi Rüya’da okunup çözümlenecek metin Suat’ın çalışma odasındaki onlarca mavi kaplı defterde gizlidir. “Artık çoğu unutulmuş çok eski kelimelerle, tamlamalarla, hatta kimi zaman eski harflerle yazılmış” cümlelerden oluşan metni anlamak pek kolay değildir ve anlatıcı altı aydan fazla bir zamanı bu metni çözümlemeye harcamıştır.

Her Cumartesi Rüya’nın içindeki “Aşk ve Mevt Tabirleri” başlıklı anlatının içinde de Suat’dan kalan “Son Rüya” başlıklı bir anlamda vasiyet olan defterin ve diğer mavi defterlerin anlatıcının çözümlemeleri ve “ikinci tekil şahıs anlatımıyla kaleme” alıp, öyküye kesip yapıştırdığı çevirileri vardır. Anlatıcı Suat’ın yazdıklarını çözebilmek için Arapça ve Farsça çalışmakla kalmayacak, Suat’a kaynaklık ettiğini keşfettiği M. Eşref Ankaravî (?) adlı bir yazarın “En Manalı Aşk Tabirleri”ne de başvuracaktır ki bunları da ana metnin içinde okuduğumuz metinlerden bir yenisi olarak kaydedebiliriz. Anlatıcı bunlarla da yetinmez, metni yazarken Suat’ın evinde annesi Müberra Teyze ile yaşadıklarını ve yine metni kaleme alma sürecinde arkadaşları ile yaşadıklarını, metni paylaştığı eleştirmen, editör gibi edebiyat kişilerinin tepkilerini de hikaye eder. Tüm bu içiçe geçmiş metinler, farklı metinlerin yarattığı zaman kaymaları gibi oluşacak anlamayı güçleştirici sorunları her şeyi tek bir anlatıcının ağzından naklederek ve temel konuları sık sık tekrarlayarak, hatırlatarak aşmış İbrahim Yıldırım.

Romanın önmetninde anlatıcı hakkında yaratılan hava, anlatıcının Müberra Teyze ve arkadaşları ile ilişkileri, onlarla yaşadıkları ve tabii kendi hakkında söyledikleriyle birlikte anlatıcı iyice kuşkulu hale geliyor. Anlatıcının doktorluğunun şüpheli olmasının yanında, yaptığı dengesiz hareketler, normal dışı tavırları, sürekli uyuşturucu ya da uyarıcı nitelikte haplar alan bir ruh hastası olduğunu da düşündürüyor. Hele Suat’ın odasında çalışırken zaman zaman gördüğü ikiye ayrılan bulut ve nihayetinde ziyaretine gelen Suat’ın hayali bu kanıyı iyice güçlendiriyor. Ama metnin tamamında bu durum hep belirsiz kalacak, zaman zaman da anlatıcının (belki de Suat’ın ölümü ve onun yazdıklarının çözümleme çabaları nedeniyle) ruhsal bunalım geçiren bir doktor olduğu izlenimi de yaratılacaktır.

Suat’ın ölümünün arkasındaki sırlar ise yavaşça aydınlatılıyor, daha doğrusu her şeyi bilen anlatıcı arada sırada biz sıradan okura esas merak ettiği konuların birazını anlatıp okumaya devam etmemizi sağlıyor.

Suat’ın ölüm nedenini ve nasıl öldüğünü anlamak için onun yaşamını, geçmişini bilmek gerekiyor. Suat’ın şizofrenik bir hayatı var. Mesleği reklamcılık. Mesaisini reklam ajansında yöneticilik yaparak geçiriyor. İş dışındaki zamanında ise mavi kaplı defterlere Rüya adlı bir kadına duyduğu aşkı ifade eden eserini yazmaya çalışıyor, her defterde yeni bir başlangıç yapıyor ama bir türlü istediği gibi kendini ifade edemiyor. Her cumartesi de romanın adına uygun olarak “İstanbul’a trenle altı saat uzaklıktaki bir taşra kentin”e gidiyor, daha sonra ölü bulunduğu metruk fotoğrafhanede gününü geçiriyor. Anlatıcı ölüm nedenini araştırırken bu taşra kentini ziyaret etmiş ve Suat’ın çok genç yaşta ölmüş sevgilisi Rüya’nın yanında halen hayatta olan başka bir Rüya ve Hülya adlı kadınlarla ilişkisi olduğunu öğrenmiştir. Anlatıcı, fotoğrafhaneye zaman zaman bir kadının girip çıktığı bilgisine de ulaşır. Katil bu kimliği belirsiz kadın mı, sorusu da aklımızda yer eder. Bu arada Suat’ın 1971 yılında ortadan kaybolduğunu, ancak üç yıl sonra İstanbul’a dönüp tekrar eski hayatını yaşamaya başladığını da ekleyelim. Bu kayıp yıllarda ne yaptığını öğrenince hikaye biraz daha netleşiyor.

Suat’ın şizofrenik hayatını değiştiren süreç bir gün kargo ile gelen bir paketten çıkan gazetelerdir. Suat, gazetelerde Hülya’nın intihar haberini ve ilanlarını okuduktan sonra taşra kentindeki fotoğrafhaneye son kez gitmiş ve orada ölü bulunmuştur.

Suat’la ilgili olarak meraklanmamız istenen diğer bir olay da, Suat’ın ölümünden 20 gün sonraki cenaze töreninin yapılış şeklidir. Tanınmış bir reklamcı olmasına rağmen Suat’ın cenaze törenine çalıştığı şirkettekiler dahil hiçbir reklamcı katılmamıştır. Törende güvenlik güçlerinin varlığı da dikkatimizi çeken diğer bir unsurdur. Anlatıcı, romanın ilerleyen sayfalarında Suat’ın katıldığı “meşaleli ve bayraklı” oldukça garip bir yürüyüşten ve Haydarpaşa Garı’nda tek başına gerçekleştirdiği bir korsan ve siyasi olduğu söylenen anarşik eylemden söz eder. Cenaze töreninin böyle geçmesinin nedenini bir nebze anlarız ama Suat’ın katıldığı hayalet yürüyüşçülerin amacını ya da anlamını çözemeyiz. Romanın sonunda, Suat’ın Rüya’larla Hülya’nın bağlantıları, onların Suat’ın hayatındaki yeri gibi birçok konu tam anlamıyla aydınlatılmadan kalır, belki de yeni bir cilde bırakılır.

Her Cumartesi Rüya’da İbrahim Yıldırım başka bir anlayışla yaklaşılsa kolayca okunan bol gerilimli bir polisiye olabilecek bir öyküyü postmodern diyebileceğimiz bir anlayışla, merak unsurunu bol bol işin içine sokarak kendine has edebi ve akıcı bir anlatımla yazıya dökmüş.

03.02.2011

Etiketler: ,


Pazartesi, Şubat 07, 2011

 

Bir şehir efsanesi ve durum değerlendirmesi



Şehir efsanesi, modern çağın kulaktan kulağa yayılan doğruluğu şüphe götürür, uydurma folklorik hikâyelerine verilen ad. Türkiye’nin en meşhur şehir efsanesi “Japon’lar Haliç’i ücretsiz temizlemeyi teklif etmişler, yalnız dipten ne çıkarsa yarısını istiyorlarmış. Haliç'in dibi silme altın doluymuş, o nedenle devlet izin vermemiş” diye anlatılandır. Japonların rol aldığı bir şehir efsanesi de yayıncılık için var. Efsane şöyle; “Japonya’da kişi başına 25 kitap, bizde ise 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor.” Bu şehir efsanesine yaygın olarak inanılıyor, hiç soruşturma gereği duymadan bilim adamları bile bu bilgiyi konuşmalarında kullanıyor.

Geçtiğimiz yıllarda doğru bilgiye hızlı bir biçimde ulaşmak mümkün olmadığı için bu efsaneye karşı pek bir şey diyemiyorduk ama Türkiye’de e-devlet uygulamalarının artması sonucunda Kültür ve Turizm Bakanlığı da, Milli Eğitim Bakanlığı da birçok bilgiyi paylaşıyor.

Türkiye Yayıncılar Birliği’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı ISBN Ajansı ile Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nden edindiği bilgilere göre; 2010’da 34.363 çeşit kitap yayınlandı. Bu kitaplar için 214.414.289 adet bandrol satın alındı. Milli Eğitim Bakanlığı da 2010 yılında ilk ve orta öğretim öğrencilerine 193.925,000 adet ücretsiz ders kitabı dağıttı. 2010’da toplam 408.339.289 adet kitap üretildi. 96 sayfaya kadar eğitim amaçlı ve çocuk kitaplarına ilgili yönetmelikle bandrol alınması zorunluluğu olmadığı için yaklaşık 50 milyon adet civarında olduğu tahmin edilen çocuk ve yardımcı kitaplar hesaplamaya dahil edilmemiş. Bandrolsüz satılan kitaplar ve korsan yayınlar eklenince gerçek rakam çok daha büyük, belki de iki katına yakın.

Son nüfus sayımına göre Türkiye’nin nüfusu 72.561.312. Çarpar bölersek 2010 yılında kişi başına 5.6 kitap düştüğünü buluyoruz.

2009’da 353,599,457 adet kitap üretilmişti. Bu rakamlara göre 2010’da Türkiye’de yayımlanan kitap çeşidi % 9.38, üretilen kitap adedi % 15.48 artmış oluyor. 2007’de 280.708.153 adet, 2008’de 298.651.407 adet kitap üretildiğini hatırlarsak her sene düzenli olarak kitap üretiminin arttığını söyleyebiliriz. Aynı şekilde, üretilen başlık adedinde de bu yıl ciddi bir artış söz konusu. 2007’de 32.150 çeşit, 2008’de 32.342 çeşit, 2009’da 31.414 çeşit kitap yayımlanmıştı.

Romanın yükselişi

ISBN Ajansı türlere göre bölümlemeyi “Genel Konular, Felsefe ve Psikoloji, Din, Toplum Bilimleri, Dil ve Dilbilim, Doğa Bilimleri ve Matematik, Teknoloji, Sanatlar, Edebiyat ve Retorik, Coğrafya ve Tarih” başlıkları altında yapıyor. 2010’da yayımlanmış 34.363 çeşit kitabın 12766 çeşidinin “Edebiyat ve Retorik” olduğunu anlıyoruz. “Edebiyat ve Retorik” başlığı altında yayımlanan kitapların 9705’i telif, 3061’i çeviri esermiş. Yani çeviri oranı %24. “Retorik” denilerek neyin kast edildiğini anlayamadığımızdan edebiyat eserlerinin sayısına ulaşamıyoruz. Kaç tanesinin roman, kaçının şiir, kaçının hikâye olduğu bilgisi ise yok. Sektörün kullandığı başlık sistemine göre ayrıntılandırıldığında sanırım bu çok önemli istatiklerin faydası daha da artıracaktır.

Neyse ki eleştirmen Ömer Türkeş her yıl yayınlanan Türkçe romanların istatistiğini tutuyor. Hürriyet’te yayınlanan Sefa Kaplan imzalı habere göre (10.01.2011) 2010 Türk romanının en üretken yılı olmuş, 570 roman yayımlanmış. Bunların 300’ü ilk romanlarmış. Bu sayı 2009’da 453’tü. 2000’li yılların başından itibaren Türk romanı yayın sayısı açısından her yıl rekorlar kırıyor. Rakamlar şöyle; 2000’de 140, 2001’de 140, 2002’de 219, 2003’de 232, 2004’de 314, 2005’de 345, 2006’da 415, 2007’de 389, 2008’de 416. Yazık ki her yıl daha çok roman üretilmesi satışlara aynı şekilde yansımıyor. Çok satanlar bildik birkaç ismin arasından çıkıyor.

D&R Kitabevleri’nin 2010 en çok satanlar listesinde dört Türk romanı yer alıyor. Bunlardan da ikisi 2010’da yayımlanmış; Sinan Yağmur’un Aşkın Gözyaşları (Karatay) ve Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası (Everest). Geçtiğimiz yıllarda yayımlanıp hâlâ çok satan iki kitap da Serdar Özkan’ın Kayıp Gül’ü (Timaş) ve Elif Şafak’ın Aşk’ı (Doğan Kitap). Yılın en çok satan kitabı Hanefi Avcı’nın Haliç’te Yaşayan Simonlar’ı (Angora) olmuş.

Yayıncılık verileri

ISBN Ajansı’nın verilerine göre 2010’da 1701 yayınevi faaliyet göstermiş, ISBN almış. En çok yayıncı İstanbul’da (468), İstanbul’u Ankara 370 yayıncı ile izliyor. İzmir’de 107, Konya’da 66, Adana’da 35, Bursa’da 34, Samsun’da 29, Denizli ve Erzurum’da 25, Eskişehir’de 24 yayıncı var. Düzce, Tunceli ve Hakkari’de hiç yayıncı yok. 11 ilimiz de ise sadece birer yayıncı var. Bu verilerin ayrıntılarına girdiğimizde “yayıncılıktan çekildi” denilen devletin Milli Eğitim Bakanlığı aracılığıyla Türkiye’deki kitap üretiminin neredeyse yarısını (%48) üretmesini ya da ürettirmesini önemli bir sorun olarak vurgulamalıyız. Devletin bir sektörde bu kadar büyük bir ağırlığı olmasına Başbakan Tayyip Erdoğan ne der, merak ediyoruz. Bunun yanında illerdeki yayınevlerinin çoğunun da valilikler, belediyeler ya da il kültür müdürlükleri olduğunu biliyoruz. İstanbul, İzmir gibi ciddi yayıncılık yapmaya çalışan birkaç belediyeyi bir yana bırakırsak çoğu yayının yeni bir tür nemalanma aracı olduğunu, kitap hazırlatma yöntemiyle yandaş ajanslara ve matbaalara iş yaratıldığını da biliyoruz. Ankara’daki 370 yayıncının büyük çoğunluğunun da kamu kurumu olduğu anlaşılıyor.

Yıllardır Türkiye’de satışta bulunan kitapların aylık katalogunu yayınlayan Türdav’ın yaptığı son araştırmaya göre 2010 Kasım ayı itibariyle ülkemizde faaliyetini sürdüren yayınevi sayısı 1620 ve bu yayınevlerinin 1.988 markası var. Bu yayınevlerine ait 136.257 Türkçe ve 3.158 yabancı dilde olmak üzere toplam 139.415 kitap çeşidi halen satışta. Bu kitapların 108.826 çeşidini (%80) İstanbullu yayınevleri, 24.182 çeşitini (%18) Ankara, 1458 çeşitini (%1) İzmir, 1631 çeşitini (%1.2) Konya, 222 çeşitini Adana, 1238 çeşidini Bursa, 67 çeşitini Samsun, 172 çeşitini Erzurum üretmiş. 10.383 satış noktasında (kitapçı, kırtasiyeci, market, dağıtımcı vb.) kitap satılıyor. Ülkemizde, kitapları halen satışta olan yirmi bin; yerli, yabancı (müstear adlar dahil) yazar var.

Türdav, Türkiye’deki kitap üretiminin %80’ini yapan İstanbullu yayınevlerinin ilçelere göre dağılımını da çıkartmış. İstanbul’daki 1112 yayınevinin 547’si tahmin edilebileceği gibi Cağaloğlu’nda (Fatih ilçesinde), Beyoğlu’nda 111, Şişli’de 70, Kadıköy’de 65, Üsküdar’da 46, Zeytinburnu 37, Beşiktaş’ta 33 yayınevi var. Bu yıl etkin olarak başlatılan Eminönü bölgesini turistik bir bölge haline getirme, tamamen trafiğe kapama çabaları sonucunda yayınevlerinin şehir merkezi dışına göçünün artacağını öngörebiliriz. Bağcılar (29), Bahçelievler (22), Kağıthane (15) gibi bölgelerdeki yayınevi sayısı artacak Cağaloğlu’ndaki yayınevi hızla azalacaktır.

E-kitap

2010’un yayıncılık açısından en çok konuşulan konusu kuşkusuz e-kitap’tı. E-kitap satışları beklenen ilgiyi henüz görmedi. Sadece 305 e-kitap için ISBN alınmış. E-kitap satışlarına ilk başlayan kuruluş olan İdefiks’in yanı sıra D&R ve kitapyurdu.com da e-kitap satışı yapıyor.Satışa sunulan Türkçe e-kitap sayısı birkaç yüzle ifade ediliyor. 89.000 İngilizce e-kitap’ı sitesinde satışa sunan kitapyurdu.com birkaç ay içinde Türkçe e-kitap satışına da başlayacakmış. E-kitap satışı yönünde birçok kuruluşun hazırlık yaptığını biliyoruz. Ama şu anda e-kitap satıcılarından çok daha fazla sayıda e-kitap korsanlığı var.

Sanıyorum e-kitaba ilginin düşük kalmasının en önemli nedenlerinden biri Türkçe çeşit azlığı ama daha da önemlisi e-kitap okumak için mutlaka bir e-okuyucu’ya ihtiyaç olduğu algısı. Oysa e-kitaplar herhangi bir bilgisayarda ek bir donanıma gerek duymadan rahatça okunabiliyor. Yayıncılar korsan yayını önleyecek, satışları şeffaf olarak kontrol edebilecekleri yapıyı kurduklarında satışa sunulan e-kitap sayısı büyük oranda artacak. Teknolojideki gelişmelerle birlikte de bu yıldan itibaren tablet pc’lerin yaygınlaşması, cep telefonlarındaki gelişmeler kullanım oranını çoğaltacak. Tüm dünya’da olduğu gibi bir beklenti var ve yayıncılar, yazarlar ve tabii biz okurlar da gelişmelerin ne yöne olacağını merak ediyoruz.

27.01.2011


This page is powered by Blogger. Isn't yours?