Pazartesi, Şubat 14, 2011

 

Her Cumartesi Rüya



İbrahim Yıldırım’ın yeni romanı Her Cumartesi Rüya (Ocak 2011, Doğan Kitap) “Aşk ve Mevt Tabirleri” alt başlığını taşıyor. İçine ölüm de karışan “ebedî aşk”ı, “edebî” bir biçimle anlatıyor.

Romanın girişinde yer alan Desnos’un “Seni öyle çok düşledim ki sonunda hakikat olmaktan çıktın” cümlesi ve Sühreverdi’den yapılan hayal ve vehimle ilgili alıntı nasıl bir romanla karşılaşacağımızı bildiriyor. Her Cumartesi Rüya kısa bir ön metinle başlıyor. İ.Y (İbrahim Yıldırım ?) imzalı bu metinde bir yayınevinde danışman-editör olarak çalışırken “1999 yılının Mayıs ayında, doktor olduğunu, beni, karımı, çocuklarımı yıllarca tedavi ettiğini, bir yıl önce ise edebiyat ve roman sanatı hakkında konuştuğumuzu, hatta Nisan başında tedavi gördüğü hastanede biraraya gelip sohbet ettiğimizi söyleyen, ama hiç tanımadığım biri tarafından ziyaret edilmiştim” diye söze giriyor. Ötelerden gelmiş bir yabancıya benzeyen bu adam bir diskette “Muhteviyatında dört dosyadan ibaret mufassal bir kıssa ve ilave olarak bir girizgâh bulun”an bir aşk hikayesi bırakıyor. Basılması, hatta okunması gibi bir arzusu yok, sanki emanet ediyor gibi.

İbrahim Yıldırım romanlarını içiçe geçmiş metinler halinde kurgular. Adını bile söylemeyen bu gizemli adamın bıraktığı “Aşk ve Mevt Tabirleri” başlıklı bu metin de bir başka metnin okunup yorumlanması, içerdiği sırların çözülmesinden oluşmaktadır. Hayatta her şeyi bilemeyeceğimize göre bir metnin içerdiği tüm bilgiler ya da sırları bilmemiz de mümkün değil. Üstelik bu çözümlemede aracılık yapan anlatıcı oldukça ketum ve seçici davranıyor, kendince uygun bulmadığı şeyleri anlatmıyor, açıklamıyor.

Oysa anlatı bir polisiye roman havasında başlıyor. “Suat Arıca geçen yılın 2 Kasım günü, İstanbul’a trenle altı saat uzaklıktaki bir taşra kentinde, şoförü İsmail tarafından ölü bulundu... Metruk bir fotoğrafhanede göğsüne saplanmış örgü şişiyle yatan kabak kafalı mevtanın ölüm tarihi, resmi kayıtlara 31 Ekim Pazartesi, 09.50 olarak geçti...” Anlatıcının söylediğine göre Suat Arıca çok yakın bir arkadaşı ve yaşatmak için uğraştığı hastalarından biridir. Anlatıcı, Suat Arıca’nın annesi Müberra Teyze’nin isteğine uyarak cinayet mi intihar mı anlaşılamayan bu ölümün ardındaki sırrı çözmeye karar verir. Bir ipucu bulmak umuduyla her Cumartesi Şişli’deki eve gidip Suat’ın bilgisayarındaki dosyaları inceler, kitaplığını, özel eşyasını, çekmecelerini, dolaplarını karıştırır. Tahmin edilebileceği gibi çocukluğundan beri arkadaşlık ettiği Suat’ın bilmediği birçok yönünü öğrenir, kendi tanıdığından da “başka başka Suatlar” olabileceğini kavrar.

Suat’ın evindeki odasında yaptığı araştırmalar sırasında bulduğu mavi kaplı defterlerin birine Suat “cenaze töreninin –mümkünse- Cumartesi günü yapılmasının çok iyi olacağını yazmış, ardından çok özel bir çilek tarlacığına gömülmeyi vasiyet” etmiştir. Ölümünden yirmi gün sonra bir çarşamba günü, güvenlik güçlerinin gözetiminde çok az kişinin katıldığı bir törenle gömülen arkadaşının vasiyetine uymaya karar veren anlatıcı ona sembolik bir cenaze töreni düzenlemeyi, vasiyetine uygun olarak bir cumartesi günü o özel çilek tarlacığında bu töreni yapmaya hazırlanmaktadır.

Romanın ilk sayfalarında anlatılan kuşkulu ölüm ve garip cenaze töreni gibi ayrıntılar bizi iyice meraklandıracaktır. İbrahim Yıldırım, bunlarla da yetinmiyor anlatıya metafiziksel unsurlar da katıyor; “mecnun tosbağa, bir iken iki olan bulut ve sınırsız gölge”. İbrahim Yıldırım’ın kahramanları okurun beklentilerine göre hareket etmeyi sevmezler. Her Cumartesi Rüya’da da anlatıcı hem ölüm olayının cinayet mi intihar mı olduğunu çözmeyi, hem de sembolik cenaze törenini yapmayı bir merak unsuru olarak bırakıp, zaman zaman küçük ipuçları ya da yeni bulgularla okurun merakını kaşıyıp asıl yoğunlaşmak istediği konuya, okuduğu metnin sakladığı gizleri kendince çözümlemeye ağırlık verir. Her Cumartesi Rüya’da okunup çözümlenecek metin Suat’ın çalışma odasındaki onlarca mavi kaplı defterde gizlidir. “Artık çoğu unutulmuş çok eski kelimelerle, tamlamalarla, hatta kimi zaman eski harflerle yazılmış” cümlelerden oluşan metni anlamak pek kolay değildir ve anlatıcı altı aydan fazla bir zamanı bu metni çözümlemeye harcamıştır.

Her Cumartesi Rüya’nın içindeki “Aşk ve Mevt Tabirleri” başlıklı anlatının içinde de Suat’dan kalan “Son Rüya” başlıklı bir anlamda vasiyet olan defterin ve diğer mavi defterlerin anlatıcının çözümlemeleri ve “ikinci tekil şahıs anlatımıyla kaleme” alıp, öyküye kesip yapıştırdığı çevirileri vardır. Anlatıcı Suat’ın yazdıklarını çözebilmek için Arapça ve Farsça çalışmakla kalmayacak, Suat’a kaynaklık ettiğini keşfettiği M. Eşref Ankaravî (?) adlı bir yazarın “En Manalı Aşk Tabirleri”ne de başvuracaktır ki bunları da ana metnin içinde okuduğumuz metinlerden bir yenisi olarak kaydedebiliriz. Anlatıcı bunlarla da yetinmez, metni yazarken Suat’ın evinde annesi Müberra Teyze ile yaşadıklarını ve yine metni kaleme alma sürecinde arkadaşları ile yaşadıklarını, metni paylaştığı eleştirmen, editör gibi edebiyat kişilerinin tepkilerini de hikaye eder. Tüm bu içiçe geçmiş metinler, farklı metinlerin yarattığı zaman kaymaları gibi oluşacak anlamayı güçleştirici sorunları her şeyi tek bir anlatıcının ağzından naklederek ve temel konuları sık sık tekrarlayarak, hatırlatarak aşmış İbrahim Yıldırım.

Romanın önmetninde anlatıcı hakkında yaratılan hava, anlatıcının Müberra Teyze ve arkadaşları ile ilişkileri, onlarla yaşadıkları ve tabii kendi hakkında söyledikleriyle birlikte anlatıcı iyice kuşkulu hale geliyor. Anlatıcının doktorluğunun şüpheli olmasının yanında, yaptığı dengesiz hareketler, normal dışı tavırları, sürekli uyuşturucu ya da uyarıcı nitelikte haplar alan bir ruh hastası olduğunu da düşündürüyor. Hele Suat’ın odasında çalışırken zaman zaman gördüğü ikiye ayrılan bulut ve nihayetinde ziyaretine gelen Suat’ın hayali bu kanıyı iyice güçlendiriyor. Ama metnin tamamında bu durum hep belirsiz kalacak, zaman zaman da anlatıcının (belki de Suat’ın ölümü ve onun yazdıklarının çözümleme çabaları nedeniyle) ruhsal bunalım geçiren bir doktor olduğu izlenimi de yaratılacaktır.

Suat’ın ölümünün arkasındaki sırlar ise yavaşça aydınlatılıyor, daha doğrusu her şeyi bilen anlatıcı arada sırada biz sıradan okura esas merak ettiği konuların birazını anlatıp okumaya devam etmemizi sağlıyor.

Suat’ın ölüm nedenini ve nasıl öldüğünü anlamak için onun yaşamını, geçmişini bilmek gerekiyor. Suat’ın şizofrenik bir hayatı var. Mesleği reklamcılık. Mesaisini reklam ajansında yöneticilik yaparak geçiriyor. İş dışındaki zamanında ise mavi kaplı defterlere Rüya adlı bir kadına duyduğu aşkı ifade eden eserini yazmaya çalışıyor, her defterde yeni bir başlangıç yapıyor ama bir türlü istediği gibi kendini ifade edemiyor. Her cumartesi de romanın adına uygun olarak “İstanbul’a trenle altı saat uzaklıktaki bir taşra kentin”e gidiyor, daha sonra ölü bulunduğu metruk fotoğrafhanede gününü geçiriyor. Anlatıcı ölüm nedenini araştırırken bu taşra kentini ziyaret etmiş ve Suat’ın çok genç yaşta ölmüş sevgilisi Rüya’nın yanında halen hayatta olan başka bir Rüya ve Hülya adlı kadınlarla ilişkisi olduğunu öğrenmiştir. Anlatıcı, fotoğrafhaneye zaman zaman bir kadının girip çıktığı bilgisine de ulaşır. Katil bu kimliği belirsiz kadın mı, sorusu da aklımızda yer eder. Bu arada Suat’ın 1971 yılında ortadan kaybolduğunu, ancak üç yıl sonra İstanbul’a dönüp tekrar eski hayatını yaşamaya başladığını da ekleyelim. Bu kayıp yıllarda ne yaptığını öğrenince hikaye biraz daha netleşiyor.

Suat’ın şizofrenik hayatını değiştiren süreç bir gün kargo ile gelen bir paketten çıkan gazetelerdir. Suat, gazetelerde Hülya’nın intihar haberini ve ilanlarını okuduktan sonra taşra kentindeki fotoğrafhaneye son kez gitmiş ve orada ölü bulunmuştur.

Suat’la ilgili olarak meraklanmamız istenen diğer bir olay da, Suat’ın ölümünden 20 gün sonraki cenaze töreninin yapılış şeklidir. Tanınmış bir reklamcı olmasına rağmen Suat’ın cenaze törenine çalıştığı şirkettekiler dahil hiçbir reklamcı katılmamıştır. Törende güvenlik güçlerinin varlığı da dikkatimizi çeken diğer bir unsurdur. Anlatıcı, romanın ilerleyen sayfalarında Suat’ın katıldığı “meşaleli ve bayraklı” oldukça garip bir yürüyüşten ve Haydarpaşa Garı’nda tek başına gerçekleştirdiği bir korsan ve siyasi olduğu söylenen anarşik eylemden söz eder. Cenaze töreninin böyle geçmesinin nedenini bir nebze anlarız ama Suat’ın katıldığı hayalet yürüyüşçülerin amacını ya da anlamını çözemeyiz. Romanın sonunda, Suat’ın Rüya’larla Hülya’nın bağlantıları, onların Suat’ın hayatındaki yeri gibi birçok konu tam anlamıyla aydınlatılmadan kalır, belki de yeni bir cilde bırakılır.

Her Cumartesi Rüya’da İbrahim Yıldırım başka bir anlayışla yaklaşılsa kolayca okunan bol gerilimli bir polisiye olabilecek bir öyküyü postmodern diyebileceğimiz bir anlayışla, merak unsurunu bol bol işin içine sokarak kendine has edebi ve akıcı bir anlatımla yazıya dökmüş.

03.02.2011

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?