Çarşamba, Aralık 29, 2010

 

İpekböceği


Naci Girginsoy, 1924’de şimdi Yunanistan sınırları içinde olan Kesriye-Manastır'da doğmuş. İzmit Ortaokulu’nu ve Akşam Ticaret Lisesi’ni bitirmiş. Devlet Demir Yolları'nda ve İzmit SEKA'da memurluk yapmış. İlk öyküsü, 1950’de dönemin önemli dergilerinden Kaynak’ta yayınlanmış. 50’li, 60’lı yıllarda yayınlanan dergilerde hikaye ve denemeleri yayınlanan Girginsoy birçok dergi ve gazetenin yayınına da katkıda bulunmuş. İzmitliler onu uzun yıllar yayınladığı Seka Postası’nın yayın yönetmeni olarak da tanıyor. Naci Girginsoy, edebiyat ortamında ise bir Varlık yazarı olarak bilinir. Deneme ve hikâyelerinin çoğunu Varlık dergisinde yayınlamıştır. Gençlik Çıkmazı adlı bir romanı (1979), hikayelerinin toplandığı Mavinin Ölümü (1979), deneme ve eleştiri yazıları toplamı İpekböceği sağlığında yayınlanmış üç kitabı. İpekböceği’nin (ilk baskısı 1980, Varlık yay.) ikinci baskısı otuz yıl aradan sonra geçtiğimiz günlerde (Aya yay.) yapıldı.

İpekböceği’nde, Girginsoy’un Varlık Dergisi’nde yayınlanmış yazıları yer alıyor. Girginsoy, Varlık’ta otuz yılı aşkın bir süredir yazdığını belirterek söze başlıyor. Bu otuz yıllık birikimden eskimediğine inandığı, insan’ı, insan–doğa sevgisini, hoşgörüyü anlatan yazıları seçtiğini anlatıyor. “Yozlaşmaya, bağnazlığa karşı çıkmaya, kısaca sevgiyi savunmaya, yaymaya özen gösterdim” diyor. İlk bakışta İpekböceği’nde yer alan yazıların bazıları kitap tanıtım, anma ya da saygı yazıları gibi görünse de Girginsoy onları anlatımı ve yazma gücüyle kalıcı edebi eserler, denemeler haline getirmiş.

Edebiyatın sessiz emekçisi Naci Girginsoy’u daha yakından tanımak isteyenler içinse Güngör Gençay ve Kadir İncesu’nun yayına hazırladıkları Maviden Yeşile (Nisan 2010, Gerçek Sanat yay.) iyi bir başvuru kaynağı. Maviden Yeşile’de Naci Girginsoy ve eserleri hakkında yazılmış yazıların yanı sıra, Kadir İncesu’nun Naci Girginsoy’un kızı Sunay Girgin ile babası üzerine yaptığı bir söyleşi, Suna Girgin’in eşi Naci Girginsoy’u anlattığı bir yazı, Güneş Buharalı’nın Naci Girginsoy ile yaptığı bir radyo söyleşisi ve Girginsoy’un kitaplarına girmemiş dokuz yazısı ve küçük bir fotoğraf albümü de bulunuyor.

14.12.2010

Etiketler: ,


 

Bir Arkeoloji Detektifinin Maceraları



Faruk Şüyün, adeta görünmez bir kahraman olarak otuz yılı aşkın süredir Türk edebiyatına emek verdikten sonra nihayet geçen yıl yazılarının gazete ve dergi sayfalarında unutulmasına gönlü razı olamayan yayıncısı sayesinde kitaplarıyla da tanındı. Bu sayede bizler de Faruk Şüyün’ün özenle gizlediği bilmediğimiz yönlerini öğrenmeye başladık.

Bir Arkeoloji Detektifinin Maceraları’nda (Kasım 2010, Oğlak yay.) Faruk Şüyün’ün arkeolji tutkusuna tanık oluyoruz. Faruk Şüyün, 52 haftanın en az ellisinde 1-2 günlüğüne de olsa gezilere gider. Tüm boş zamanlarını yollarda harcar, onları kıymetli hale getirir. Kitapta, bu gezilerin önemli bölümünü oluşturan Türkiye’deki arkeoljik yerlere seyahatlerinin öyküleri var.

Şüyün’ün 1990’larda başlayan, 2000’li yıllarda bir tutku halini alan arkeolojik yerleri, antik kentleri ziyaret etme tutkusunun yazıya dökülmüş öykülerinden oluşuyor Bir Arkeoloji Detektifinin Maceraları. Faruk Şüyün, çoğunu birden çok kez ziyaret ettiği arkeolojik alanların yıllar içinde geçirdikleri değişimleri yazıya dökerken kitaba adını veren “detektif” merakıyla onların hikayelerinin peşine düşüyor. Tapınakların, tanrıların, mitolojik kahramanların öykülerini öğrenmeye, gizlerini çözmeye çalışıyor. Edebiyatın tadını kaçırmadan ve lafı uzatmadan küçük bilgiler veriyor, onları fotoğralarla destekliyor ve kafamızda oluşmaya başlayan görüntünün netleşmesine yardımcı oluyor. “Taşla toprakla işim olmaz” diyen benim gibileri bile antik kentlere yolculuğa özendiren, konuyla ilgili okumalara yönlendiren bir kitap Bir Arkeoloji Detektifinin Maceraları.

14.12.2010

Etiketler: ,


 

Türkiye’ye Yolculuk

Türkiye’ye yolu düşenlerden biri de yazar Corrado Alvaro. Alvaro, İtalya’nın Dünya çapında ün kazanmış yazarlarındanmış. 1895’de Güney İtalya’da San Luca’da küçük bir köy olan Calabria’da doğmuş. Romanlar, hikayeler, senaryolar yazmış. Eserlerinde Toplumcu Gerçekçi bakış açısı ile köy–kent karşıtlığını ele almış. Toplumsal sınflar arasındaki çelişkilere dikkati çekmiş. Calabria’yı ele aldığı eserlerindeki gerçekçiliği ile tanınmış. Antifaşist bakış açısını eserlerine de yansıtmış. Musollini’nin Faşist rejimine açık tavır alınca 1930’larda İtalya’yı terk etmek zorunda kalmış. Batı Avrupa, Ortadoğu ve Sovyetler Birliği’ne geziler yapmış. Oralardaki gözlemlerini içeren kitaplar yazmış. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ülkesine dönebilmiş. İtalyan Yazarlar Birliği Genel Sekreterliği’ne seçilmiş. 1956’da Roma’da ölmüş.

Türkiye’ye Yolculuk (Eylül 2010, çev. Necdet Adabağ, Literatür yay.), Corrado Alvaro'nun 1931 yılında Türkiye'ye yaptığı seyahatin izlenimlerinden oluşuyor. İstanbul'dan başlayarak Ankara, Eskişehir, Konya, Kayseri gibi şehirleri ziyaret eden Alvaro, bir yandan günlük yaşamı gözlemlerken diğer yandan da kurulmakta genç Türkiye’yi anlatıyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki yaşamla, Atatürk öncülüğünde yapılan devrimlerin etkilerini ele alıyor, yabancı gözüyle değerlendiriyor. Alvaro’nun doğayı, hayatı ince ayrıntılarından yakalayan bir gözlem yeteneği var ve bu gözlemlerini edebi bir bakışla, akıcı bir üslupla yazıya döküyor.

14.12.2010

Etiketler: ,


 

Yabanın Tuzlu Ekmeği


Erich Auerbach Alman filoloji geleneğinin en önemli temsilcilerinden, özellikle karşılaştırmalı edebiyat alanında yaptığı çalışmalarla tanınmış bir akademisyen ve eleştirmen. 1892’de, Berlin’de doğmuş. Filoloji eğitimi almış. Bu alanın en önemli adlarından Leo Spitzer’le çalışmış. 1921’de doktorasını tamamlamış. Marburg Üniversitesi Filoloji bölümünde çalışmaya başlamış. Nazizmin iktidara gelişi ile birlikte Yahudi kökeni nedeniyle üniversitedeki görevinden ayrılmaya zorlanmış. 1935’de Almanya’yı terk edip İstanbul’a yerleşmiş. Erich Auerbach, 20. yüzyılın en önemli eleştiri yapıtlarından sayılan Mimesis: Batı Edebiyatında Gerçekliğin Temsili’ni ve çok sayıda önemli makalesini, 11 yıl kaldığı İstanbul'da yazmış. 1947’de ABD’ye göç etmiş. Çalışmalarını orada sürdürürken 1957’de ölmüş.

Çok önemli bir edebiyat eleştirmeni ve kuramcısı olan Erich Auerbach’ı, ismini duymak dışında Türkiye’de tanımadığımız gibi eserlerinden de habersizdik. Sadece, Nazizm’den kaçıp İstanbul’a gelen akademisyenlerden olduğunu biliyorduk. Auerbach gibi Marburg Üniversitesi’nde okumuş ve dersler vermiş olan ve uzun yıllardır İstanbul'da yaşayan Martin Vialoun Yabanın Tuzlu Ekmeği (Ekim 2010, çev. S. Durgun, H.Barışcan, C.Perin, F. Elpe, Metis yay.) adıyla hazırladığı seçkiyle Auerbach'ı geç de olsa Türk okura tanıtıyor. Martin Vialoun, seçkinin girişinde yer alan Erich Auerbach'ın “İstanbul'daki Hümanizmi” başlıklı 82 sayfalık sunuş yazısında hem Auerbach’ın hayat öyküsünü, eleştiri anlayışını anlatıyor hem de kitapta yer alan makaleleri ve mektupları değerlendiriyor. Seçkide Auerbach’ın bir kısmına sadece Türkçede ulaşılabilen on dört yazısı ve bazılarını İstanbul'dan yazdığı beş mektubu yer alıyor. Kitabın arka kapağında belirtildiği gibi bu yazılarda Auerbach, Montaigne, Pascal, Montesquieu, Voltaire, Vico ve Rousseau gibi düşünürlerin çalışmalarını, Dante, Flaubert, Stendhal ve Proust gibi yazarları, Mimesis'te de kapsamlı bir biçimde ele aldığı gerçekçilik sorununu ve son dönemlerde çok tartışılan "dünya edebiyatı" kavramını ele alıyor.

Seçkide yer alan mektuplar ise özel bir ilgiye değer. Auerbach, mektup yazmayı sanat haline getirmiş bir yazar. Hayatını, çalışma koşullarını ve düşünsel ilgilerini yansıtan mektuplarındaki üslubu, altı çizilecek, özlü söz olarak değerlendirilebilecek cümleleri hemen dikkati çekiyor. Walter Benjamin'e yazdığı mektup, Türkiye'nin o zamanki siyasal konumuna dair gözlemlerini ilettiği için ayrı bir ilgiye değer. Martin Vialon yaptığı seçki ile bizlere Auerbach’ı her yönüyle tanıtmakla kalmamış, onun eserlerini merak etmemizi de sağlamış. Ahmet Cemal’in çevirmekte olduğu, S.Fischer Vakfı’nın desteği ile İthaki Yayınları’ndan çıkacak olan Erich Auerbach’ın başyapıtı Mimesis’i heyecanla bekliyorum.

14.12.2010

Etiketler: ,


Salı, Aralık 21, 2010

 

Juliet Çıplak



Nick Hornby, ilk iki kitabı Futbol Ateşi (çev. Bağış Erten, Sel yay.) ve Ölümüne Sadakat (çev. Defne Orhun, Sel yay.) ile iyi ve güçlü bir çıkış yaptıktan sonra çıtayı daha yükseklere taşımak yerine aynı düzeyde romanlar yayınlamyı tercih etmişti. Sıkı takipçileri yeni çıkan kitaplarını her zaman keyifle okunmasına rağmen ilk iki romandaki tadı arıyorlardı hep. Hornby, Juliet Çıplak’la (Kasım 2010, çev. Tülin Er, Sel yay.) eski günlerde dönmüş gibi. En azından eski konularına dönmüş.

Kolej öğretmeni Duncan ile küçük bir müzenin müdürü Annie ve efsane şarkıcı Tucker Crowe üç ana kahraman. Üçü de 40-50’li yaşlarda. Duncan ile Annie’nin yaşadıkları kasabada kendilerine uygun başka birini bulamadıkları için başlayan ilişkileri on beşinci yılında artık iyice monotonlaşmıştır. Duncan, 80’li yıllarda adı biraz duyulmuş ve yirmi yıl önce yaptığı Juliet albümü ile tam parlayacakken biraz gizemli bir biçimde ortadan kaybolmuş Tucker Crowe’un az sayıdaki saplantılı hayranlarından biridir. Duncan, Tucker Crowe’un hayat öyküsünü, kaybolmasının ardındaki sırrı, şarkılarının içerdiği gizli anlamları araştırıp, bunları internette yönettiği forumda yayınlayarak hayatını renklendirmeye çalışır. Annie de tüm bu faaliyetin birinci elden ama biraz da zoraki tanığı olur. Hornby, Duncan karakteri ile Ölümüne Sadakat’teki müzik düşkünü kahramanlarının 40’lı yaşlarda ne hale geleceğini de örnekliyor gibi. Müzik sevgisi, belli bir türe hayranlığa oradan da tek bir şarkıcının fanatikliğine varmıştır. Birazcık abartmayla söylersek artık o şarkıcının en son nerede öksürdüğü bile bilinmeye değerdir. Bu bilgiler, az sayıdaki benzer tutkuda fanatikle paylaşılıp, tartışılarak günler geçirilir. Günümüzde bu tip birçok insan olduğunu biliyoruz. Böylece hayatında başka hiçbir ilgi alanı olmayan, dostluklar, arkadaşlıklar bulunmayan Duncan tipikleşiyor.

Juliet Çıplak, Duncan ve Annie’nin Tucker Crowe’un izini sürmek, yaşadığı yerleri görmek amacıyla çıktıkları gezi ile başlıyor. Kahramanlarımızla, Tucker Crowe’un müziği bırakmaya karar verdiği bir bar tuvaletinde tanışıyoruz. Bu bölümler bana genç Japon hayranlarının Elvis’in izini sürdüğü Jim Jarmusch’un kült filmi Mystery Train’i hatırlattı. Duncan ve Annie de Jarmusch’un kahramanalrı gibi Tucker Crowe’un bulunduğu hemen heryeri ziyaret ediyorlar. Bu ziyaretler Crowe’un son ve en önemli albümünün esin kaynağı eski manken Juliet’in evine dek uzanıyor. Duncan, Juliet’in evine gizlice girecek kadar işi abartırken, bu iz sürmeden bıkmış olan Annie, San Francisco’nun Golden Gate köprüsünden geçerken ilişkisini sorgulamaya başlıyor. Boşa geçmiş bir on beş yıl! Harcanmış bir gençlik! Annie artık 40 yaşındadır. Hayatını boşa harcamakla kalmamış kendisinden geriye kalacak hiçbir şey yaratamamış, örneğin bir çocuk bile doğuramamıştır. Orta yaş bunalımları, geçmişiyle girdiği hesaplaşma, daha iyi ve renkli bir gelecek yaşam arzusu da Annie’yi tipikleştiriyor.

Annie, ayrılık kararları almak üzereyken iki gelişme ikilinin hayatını tamamen değiştirecektir. İlki, yirmi yıl sonra çıkan, Juliet’in akustik kayıtlarından oluşan Juliet Çıplak’tır. Duncan hemen uzun bir övgü döşenip forumda yayınlayarak bu albüm hakkında ilk yazan olmayı başarır. On beş yıldır, Duncan yüzünden Crowe’un müziğini dinleyen Annie’ye göre ise bu albüm kötüdür ve Juliet’in yanından bile geçemez. Albüm hakkındaki tartışmaları çiftin ayrılma sürecini hızlandırmakla kalmayacak sürpriz bir gelişmeye de neden olacaktır. Duncan’a kızan Annie, hayatında ilk kez bir albüm eleştirisi yazar ve bu yorumu Duncan’ın forumuna yollar. Annie, kısa bir süre sonra Tucker Crowe imzalı bir mail alır. Crowe, Annie’yi haklı bulduğunu yazmaktadır. Annie, birisinin, belki de Duncan’ın kendisini işlettiğini düşünür. Ama sonra mesajlaştığının Crowe olduğuna ikna olur. Böylelikle Crowe’un “münzevi” hayatını, müziği bıraktıktan sonra neler yaşadığını öğreniriz.

Diğer gelişme çok daha önemlidir. Annie ayrılık planları yaparken Duncan umulmadık bir hamle yaparak okula yeni tayin olan Gina ile arkadaşlık kurar ve onunla yatar. Duncan durumu itiraf edince Annie onu evden kovar. Duncan, bir an bunun yıllardır aradığı şey olduğunu düşünse de Gina ile yaşamaya başlayınca Annie’yi ve evini özler. İlişkiyi yeniden kurmayı dener ama Annie geri dönmesini kabul etmez.

Tucker Crowe, ani bir kararla müziği bıraktıktan sonraki yirmi yılı hemen hiçbir şey yapmadan, daha doğrusu dört kadınla ilişki kurup beş çocuk sahibi olarak geçirmiştir. Pennsylvania’da ayrılmak üzere oldukları son eşi Cat ve altı yaşındaki oğlu ile yaşamaktadır. Hayranlarının uydurduğu gibi uyuşturucu ve alkolle dolu münzevi hayatını besteler yapıp biriktirerek değil, tamamen müziksiz geçirmiştir. Aslında tam anlamıyla münzevi bir hayatı da yoktur. Sıradan bir orta sınıf aile babası gibi yaşamaktadır. Fanatikleri kendi yaratıp kendi inandıkları efsanelere kapılmak yerine daha sıkı bir takip yapsalar ona ulaşabilecek Sallinger gibi ziyaretçilerini tüfekle kovalamadığını ya da haneye tecavüzden polise tutuklatmadığını öğrenecek, belki oturup konuşma olanağı bile bulabilecektir. Ama bu çok sıradan görünen adam yerine komşusu İhtiyar Charlie’nin saç sakal karışık, fotoğrafım çekilmesin diye saldırı halindeki fotoğrafının o olduğuna inanırlar. Hornby, Tucker Crowe karakteri ile hem bu aşırı fanatikliği hem de annelik - babalık durumlarını, ayrılmış eşlerin ilişkilerini sorguluyor.

Cat, Tucker’a başka biriyle ilişkisi olduğunu ayrılmak istediğini bildirir, bu sırada daha önce bir kere gördüğü kızı Lizzie’nin bebeğini düşürdüğü haberi gelir. Londra’ya gidip kızını görecek bu vesileyle de bir süredir yazıştıkları Annie’yle tanışacaktır.

Tucker küçük oğlu ile Londra’ya ulaştığı gün bir kalp spazmı geçirir. Kızının yattığı hastanede gözetim altına alınır. Lizzie, bunu tüm kardeşleri ve eski eşleri ilk kez biraraya getirmek için bir fırsat olarak görür. Tucker, bu buluşmayı hiç istemese de kabullenmek durumunda kalır. Ama Annie ziyaretine gelince kendini biraz da zorla davet ettirir. Doğum haberini aldığında müziği bıraktığı kızı Grace’le yüzleşmekten korktuğu için de o gelmeden Annie ile küçük kasabaya gider.

Duncan ile karşılaşmaları, Annie’nin Tucker’la birlikte bir geleceği olabilecek mi sorusuna verilecek cevap ve az çok tahmin edebileceğiniz diğer gelişmeler Juliet Çıplak’ı okuduğunuz zamana kalsın, işin keyfini kaçırmayalım.

The Times’ın eleştirmeni Tom Gatti, Juliet Çıplak’la ilgili yazısının (29.08.2009) daha başında Juliet Çıplak’la Ölümüne Sadakat arasında benzerlikler var mı sorusunu soruyor ve “Juliet Çıplak, Ölümüne Sadakat’in daha az heyecan verici kuzeni” diyerek sorusunu cevaplıyor. Gatti’nin yaptığı karşılaştırmaya bakarsak yapısal olarak birçok benzerlikler var. Highbury’nin yerini Gooleness, plakçının yerini okul ve müze, derleme kasetlerin yerini i-tunes, yalnız modern erkeğin yerini sanat, ilişkiler, anne-babalık ve zaman hakkında gözlemler almış. Romanın gelişminde, karakterlerin oluşumunda ve birbirleriyle ilişkilerinde sadece Ölümüne Sadakat ile değil Hornby’nin diğer romanlarıyla da gizli ya da açık bağlantılar kurmak, eski olayları, karakterleri anımsamak mümkün. Ama tüm bunlar bir tekrar duygusu vermiyor. Sonuçta Hornby hakim olduğu konuları kullanarak kendine has mizahi anlatımı ile yepyeni bir roman kuruyor. Evet, Juliet Çıplak’la Ölümüne Sadakat arasında bir kuzenlik var ama bu rahatsız edici, hele okumadan caydırıcı bir unsur değil merak ettirici bir hal. Ölümüne Sadakat’i okumuş olanlar kuşkusuz Juliet Çıplak’ta farklı tadlar bulacaklar. Hornby romanları okumaya Juliet Çıplak’la başlayanlar ise Ölümüne Sadakat’i ve tabii Hornby’nin diğer romanlarını merak edecekler.

Kitabın arka kapağında yazdığı gibi “Juliet Çıplak, müzik, aşk, yalnızlık ve başkalarına bağımlı yaşamak üzerine çok güçlü, eğlenceli ve akıcı bir roman.” Bu kadarı bile okumak için yeterli. Fazlası Nick Hornby’nin yazım biçiminden ne kadar hoşlanacağınıza kalmış.

9 aralık 2010

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?