Cuma, Temmuz 29, 2011

 

Şiir Defteri 2011



Yıllıklar şiir ortamının atar damarı oldu. Artık tartışmalar dergiler üzerinden değil de yıllıklardan yürütülüyor. O yılın şiir verimi, kimlerin öne çıktığı, kimlerin dikkatlerden kaçtığı yıllıklara bakılarak ölçülüyor. Bunda kuşkusuz dergilerin sayısının izlenemeyecek kadar çok olması, çok fazla şiir yayımlanması, yayımlanma kıstaslarının çok esnek olması, kitabı çıkmış şairlerin genellikle hiçbir değerlendirmeden geçmeden kolayca şiir yayımlatabilmeleri gibi etkenler önemli rol oynuyor. Her yıl yüzlerce dergide binlerce şiir yayımlanıyor. Okurların bu dergileri izlemesi mümkün olmadığı gibi şairler de bu kalabalıkta kendilerini kaybolmuş hissediyorlar. Birkaçı dışında dergilerde yayımlanan şiirler görünmüyor, okunmuyor. O zaman da bu dergilerden yapılan seçmeler daha çok önem kazanıyor. Yılılklarda 150-200 şiir yer alıyor. İster istemez de çakışmalar oluyor. Sonuçta tüm yıllıkçılar aynı yılın verimine baktığı ve sıkı bir eleme yapmaları gerektiğinden şiirler farklı olsa da binlerce şairden sadece 250-300’ünün şiirleri yıllıklarda yer alıyor. Şair “ben var mıyım, yok muyum!”, editör “benim dergimden kaç tane şiir alınmış?” diye yıllıkları inceliyor. Ondan sonra da kıyamet kopuyor. Aylarca bu konu dergilerde ve internette haberleşme gruplarında konuşuluyor. Kavgalar ediliyor. Daha önce de yazmıştım, bu şairleri tatmin etmenin tek yolu yayınlanmış tüm ürünleri çalışmanıza almanızdır ama o zaman ortaya çıkan ürün yıllık değil katalog olur. Eskiden tersini düşünüyordum ama bu yıl işin bildirilere kadar vardırıldığını görünce böyle bir şeye ihtiyaç olduğuna inandım. Öfkeli topluluğu yatıştırmak için tüm yıllık hazırlayıcıları biraraya gelip her yıl e-kitap olarak böyle bir katalog yayımlayabilir.
Yıllıklar o yılın verimini görmek açısından önemlidir ve sadece şiir seçerek yıllık hazırlayamazsınız. Hazırlarsanız da hakarete varan tartışmaları göze almalısınız. Onları bir yana koyarsak yılın en ciddi ve kayda değer yıllık çalışmalarından birini yıllardır Şeref Bilsel ve Cenk Gündoğdu yapıyor. Şiir Defteri 2011’de (Mayıs 2011, İkaros yay.) dergilerde yayımlanan şiirlerden seçmelerin yanında yılın önemli şiir kitapları hakkında kısa eleştiriler, kültür sanat olaylarının yorumlu kronolojisi, ilk kitaplar, şiir üzerine kitaplar, dergiler, internet fanzinleri ve çeviri şiir üzerine yazılar, yıl içinde ölen şairlerin, yayımlanan şiir kitaplarının, şiir üzerine kitapların listeleri yer alıyor. 2010’da şiire dair, şiirle ilişkilendirilebilecek ne varsa hemen hepsini içeren bir toplam oluşturulmuş. Bu büyük emek gerektiren işte Bilsel ve Gündoğdu’ya Mehmet Can Doğan, Ali Ayçil, Cihan Oğuz, Tozan Alkan ve Özcan Erdoğan destek olmuşlar. Zaten şiir yıllığı da böyle ekip halinde hazırlanmalı ve kapsamlı olmalı. Tartışmamız gereken de artık iyice cansıkıcı hale gelen ve bildiri yayımına kadar varıp doruk noktasına ulaşan “hangi şairden hangi şiir alınmış” konusu değil yıllıkta yer alan veriler ışığında o yılın şiir verimidir. Şiir Defteri 2011 bu ihtiyacı karşılıyor. Tüm emeği geçenleri kutluyor, şiir okurlarına öneriyorum.
02.06.2011

Etiketler: , ,


 

Unutma Beni Apartmanı



Nermin Yıldırım ilk romanı Unutma Beni Apartmanı’nda (Mart 2011, Doğan Kitap) bir “ıssız kadın” öyküsü anlatıyor. Annesiz babasız büyümüş, hayatını insanlardan uzak durarak, uzun süreli ilişkilerden, dostluklardan, fazla samimiyetten sakınarak geçirmiş bir kadın.
Unutma Beni Apartmanı’nın kahramanı ve anlatıcısı Süreyya 1963 doğumlu. Babası doğumundan kısa bir süre sonra genç yaşta ölüyor. Bu acıya dayanamayan annesi de bir süre sonra onu babaannesiyle bırakıp gidiyor. Roman onlarca yıl sonra annesinin Süreyya’yı araması ile başlıyor. Süreyya 43 yaşında, annesini görmeye, geçmişi tekrar deşmeye, annesinin anlatacağı geçmişe dair hikayelerle dengelerini altüst etmeye niyeti yok. Ama anne ölmeden önce kızını son bir kez olsun görmekte, onunla helalleşmekte ısrarlı. En azından uzun bir telefon konuşmasıyla kendini affettirmek istiyor. Gerçekten de anlattıkları Süreyya’nın doğru diye bildiği şeyleri altüst edecektir.
Roman iki ayrı anlatımla gelişiyor. Bir yandan belleğinden sildiği, yok saydığı annesinin hayatta olduğunu duyunca kendiyle bir hesaplaşmaya giren Süreyya’nın doğumundan itibaren yaşam öyküsünü anlatmasını okuyoruz, diğer yandan da kısa bölümlerde annesi Mesude’nin birkaç aylık kızını bırakıp gitmesinin öyküsünü. Böylelikle vatansever genç bir subay olan babanın öyküsü ile birlikte 27 Mayıs darbesinden başlayarak Türkiye’nin günümüze dek uzanan tarihinden kesitler de arka planda anlatılmış oluyor.
Süreyya, babaannesinin korumacı ve disiplinli eğitimi ile büyüyor. Babaannesinin ölümünden sonra da iyice yalnızlaşıp insanlarla gerekmedikçe ilişkiye girmediği “steril” bir hayat kuruyor. Birisine alışmak, bağlanmak korkusuyla kısa süreli aşklar yaşıyor. Arkadaşlıklarını belirli sınırlar içinde yürütüyor. Hemen hiçbir şeyini paylaşmıyor, dostlarını evine bile davet etmiyor.
12 Eylül sonrası doğup büyüyenlerde sıkça rastladığımız bir davranış modeli bu, Süreyya yaşındakilere pek uymuyor. Çağan Irmak’ın Issız Adam’ında bunun erkek modelini görmüştük. Nermin Yıldırım’ın Süreyya’sı da kadın modeli. Bireyciliğin en üst noktasına vardırıldığı bir ruh hali olarak da tanımlayabiliriz bu durumu. Issız Adam’ın niye öyle davrandığı filmde pek net anlaşılmıyordu ama Süreyya’nın bu davranışının temelinde kuşkusuz annesiz ve babasız büyümesi var. Toplumun, insanların kötülüklerinden onlardan uzak durarak korunacağını düşünüyor, zamanla bunu bir hayat tarzı haline getiriyor. Hayatına giren, onu seven, yardım eden insanları da bu felsefe ile “kullanıyor”. İhtiyaçlarını giderince de ilişkisini kesiyor.
Nermin Yıldırım, Süreyya ve annesinin hikayelerinin roman için yeterli olmayacağını düşünmüş olmalı ki renklendirici başka unsurlar da kullanmış. Bunlardan ilki Süreyya’nın işi. Süreyya hayalet yazarlık yapıyor, zengin bir ailenin genç ve şımarık bir kızına, N.Y’ye para karşılığı romanlar yazıyor. N.Y de bu romanları kendi adıyla yayımlatıp ünlü bir romancı oluyor. Ana hikayenin yanı sıra aslında Süreyya’nın öyküsünü destekleyen, durumunu anlamamızı sağlayan bu romanların da öykülerini okuyoruz.
Diğer unsur da “deprem”. Süreyya’nın çevirmenlik yaptığı dönemde tanıştığı, iş bulmasına yardım eden, kısa bir dönem hayatında en yakını olan, belki de tek gerçek arkadaşı Rıdvan’ın öyküsü ile işleniyor bu olgu. Rıdvan’ın hayatında depremler belirleyici olmuş. Romanın fonuna ülkenin depremler tarihi de yansıyor. Dönüm noktaları oluşturuyor. Rıdvan’ın ortadan kayboluşu ile yarıda kalan bu öykü ayrıca ve de derinlemesine işlenmeyi hakediyor. Süreyya’nın Rıdvan’la ve Rıdvan’ın eski kız arkadaşı Ayla ile yaşadıkları deprem olgusu ile birleşince rahatlıkla bir romanlık bir malzeme oluşturuyor.
Barcelona gezisi Süreyya’nın hayatında bir dönüm noktası oluyor. La Sagrada Familia’nın fotoğraflarını çekerken Marcel’le tanışıyor. “Göz göze geldiğimiz an bir parçamı onda kaybediverdim. Tarifi mümkün olmayan müthiş bir coşku yükseldi içimden. Sanki yıllardır beklediğim bir kavuşmanın eşiğindeydim. Kanayan bütün yarımlar az sonra tam olacaktı sanki. Alışkın olmadığım cıvıl cıvıl bir heyecanla nefesimin kesildiğini hissettim” diye anlatıyor o ânı. İlk görüşte aşk. Süreyya insanlara karşı geliştirdiği tüm savunma mekanizmalarına rağmen Marcel’i görür görmez âşık oluyor. Sevgili oluyorlar, Marcel Süreyya’yı görmeye İstanbul’a geliyor, Süreyya hamile kalıyor, Barcelona’ya yerleşiyor. İçindeki çocuk büyürken de aşk hastalığının etkisi azalmaya, hayatın gerçeklerini görmeye başlıyor. Anne olmayı da, bir aileye sahip olmayı da istemediğini anlıyor ve birkaç aylık bebeğini babası ile bırakıp İstanbul’a dönüyor. Annesinin kendisine yaptığını o da çocuğuna yapıyor.
Hayat hikayesi anlatmak ister istemez romanda sarkmaları getiriyor. Ana yapıya katkısı olmayan öyküler, ayrıntılar okuyorsunuz. Süreyya’nın yurtdışı gezileri buna tipik örnek. Marcel’le tanışıp Barcelona’ya yerleşmesini anlamlandırmak için önceki seyahatlerden söz eden bir paragraf yeterdi. Ayrıca işlense, başka bir öyküde, romanda daha ayrıntılı olarak yazılsa etkili olabilecek konular da var. Örneğin, Süreyya’nın üniversite çağından arkadaşı Zinnur’un acı bir ensest öyküsü ile belirlenen ve cinayetle noktalanan hayatı bunlardan. Nermin Yıldırım iyi bir anlatıcı, yazdığını okutmayı biliyor ama deneyimli bir gazeteci olarak yazmak kadar kesmenin, fazlalıkları atmanın da önemini bilmeli. İyi ve de sıkı bir redaksiyonla roman 420 sayfadan 240 sayfaya inebilir, ortaya daha derli toplu bir yapıt çıkar ve geriye de bir-iki romanlık malzeme kalabilirmiş. Sanırım ilk romanların böyle bir handikapı var yazdıklarınıza kıyamıyor, fazlalıkları çıkartamıyorsunuz.
02.06.2011

Etiketler: ,


Cuma, Temmuz 22, 2011

 

2011 Evliya Çelebi yılı (mı?)




Unesco’nun Türkiye’den bir yazar ya da düşünürü yılın adamı olarak ilan etmesi her zaman heyecanla karşılanır. 2011’in Evliya Çelebi yılı olacağı haberi de aynı coşku ile karşılandı. Sanılıyor ki 2011 sadece Evliya Çelebi’ye adanmış ve Unesco öncülüğünde Dünya çapında kutlanacak. Oysa Unesco tek bir isim seçmiyor. Hemen her yıl uzun bir liste yayımlıyor. 2010 ve 2011 yılında yıldönümleri kutlanacaklar listesi de gayet uzun. Tam 63 kişi ya da kurum yer alıyor. Listede sadece önemli kişiler de yer almıyor, örneğin bu yıl ilk sırada Afganistan’ın ilk bağımsız gazetesi Serâj-ul-akhbâr var. Struga Şiir Akşamları da listede. Schopenhauer, Kleist, Schumann, Chopin gibi Dünya çapında bilinen adlar da Tilman Riemenschneider, Toros Roslin, Ivan Khrutsky gibi bu vesile ile adlarını duyduğumuz sanatçılar da var. Listenin 58 ve 59. sıralarında da Türkiye’den iki isim var; 2010’da yüzüncü ölüm yılı olan Osman Hamdi Bey ve 2011’de 400. doğum yıldönümü olan Evliya Çelebi. Anladığım kadarıyla Unesco üyesi ülkeler adlar öneriyorlar, onları tanıtıyorlar ve Unesco genel kurulu da bunların arasından bir seçme yapıyor ve listeyi yayımlıyor. Başka da bir şey yapmıyor. Unesco'nun internet sitesinde bu isimleri anmak için ne yapılacağından söz edilmiyor. Unesco Türkiye Milli Komisyonu sitesinde anmalarla ilgili bilgi yok.
Evliya Çelebi’nin önemini düşündüğümüzde gönül tüm dünyada bu yılın bu büyük gezgine adanmasını dilerdi. Ama kendi ülkemizde bile Evliya Çelebi’nin öneminin farkında değilsek Dünya’dan ya da Unesco’dan böyle bir şey beklemek haksızlık değil mi?
Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2011’i Mehmet Akif Ersoy yılı ilan etmiş. Web sitesinde Evliya Çelebi yılı ile ilgili bir bilgi de, çalışma da yok. Bakanlık böyle davranınca İl Kültür ve Turizm Müdürlükleri de bir faaliyete girişmemiş. Sadece Malatya İl Kültür ve Turizm Müdür Yardımcısı Mehmet Kazancı Evliya Çelebi'nin 400.doğum yıldönümü nedeniyle bir yazı yazmış, il müdürlüğünün sitesinde yayınlamış.
Bakanlığın tek etkinliği "Doğumunun 400. yılında Evliya Çelebi Ankara'da" isimli Ankara Devlet Klasik Türk Müziği Korosu konseri. Koro, "17. Yüzyıl Besteleri"ni seslendirmiş. Evliya Çelebi ile ilgili en çok yapılan şey sempozyumlar. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü, Ankara Gazi Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Araştırma Merkezi sempozyumlar düzenlemiş. Mutlaka başkaları da vardır.
Unesco Milli Komitesi ne kadar kendi web sitesinde duyurmasa da bir etkinliği var. Desteklediği (belki de organizasyonuna katıldığı) “Doğumunun 400. Yılında Evliya Çelebi Sempozyumu” 23-26 Martta Kütahya’da Kütahya Valiliği’nin organizasyonu ile yapılmış. Belediye de bu vesile ile Kütahyalı olduğuna inandığı Evliya Çelebi için çok anlamlı bir yere, Şehirlerarası Otobüs Terminali girişindeki kavşağa bir anıt dikmiş. Bu sempozyumun açılışında konuşan Kültür ve Turizm Bakanlığı Araştırma ve Eğitim Genel Müdürü Mahmut Evkuran; “Bakanlık olarak biz de son yıllarda bu konuda önemli başarılara imza attık. Unesco'ya geçen seneyi Osman Hamdi Bey Yılı, 2009'u Katip Çelebi Yılı, ondan önceki yılı Kaşgarlı Mahmud Yılı ilan ettirdik ve yurt içi ile yurt dışında önemli tanıtım faaliyetleri gerçekleştirdik. (...) Bu yıl da Bakanlığımızın girişimleriyle Evliya Çelebi yılını kutluyoruz" demiş (maxihayat.net’den). Bu sözlerden Kültür ve Turizm Bakanlığı 2011’i resmen Mehmet Akif Ersoy yılı ilan etmiş, Evliya Çelebi’nin adını hiç anmamış olsa da çalışmaların yürüdüğünü ve yılın ilk altı ayı geçmişse de Evliya Çelebi için bir konser dışında başka etkinlikler de yapılacağını anlıyoruz. Bir program açıklanmamış olması hiçbir şey yapılmayacağı anlamına gelmiyor, başka şey akla gelmeyeceği için bakanlıktan da en azından bir sempozyum bekliyorum.

Seyahatname’nin yayım öyküsü
Marco Polo, İbni Batuta, Vasco de Gama, Kristof Colomb gibi önemli bir gezgin Evliya Çelebi. Ailesi Kütahya kökenli olsa da 1611’de İstanbul’da Unkapanı’nda doğmuş. Medresede okumuş, babasından tezhip, hat ve nakış öğrenmiş, Kuran'ı ezberleyerek "hafız" olmuş. Enderuna alınmış, dayısı Melek Ahmed Paşa'nın aracılığıyla Sultan IV. Murad'ın hizmetine girmiş. 1635’de İstanbul ve çevresini adım adım gezip, görüp duyduklarını kaleme alarak gezginliğe başlamış. İstanbul dışına ilk seyahati 1640’da Bursa’ya olmuş. Devlet büyükleriyle yolculuklara çıkmış, elçi kafilelerine katılmış, savaşlara, mektup götürüp getirme göreviyle, ulak olarak katılmış, bu görevler de birçok yer görmesini, önemli savaşlara, isyanlara şahit olmasını sağlamış.
Yaklaşık elli yıl boyunca süren seyahatlerinin sonucunda on ciltlik büyük bir eser çıkmış ortaya. Evliya Çelebi gezip gördüğü yerlerin çokluğunun yanında anlatımı ile de dikkati çeken bir gezgin. Günlük konuşma diline yakın akıcı, eğlenceli, alaycı bir anlatımı var. Zamanın içinde serbestçe hareket edip geçmişle bugünü birbirine katıyor. Öykülerden, efsanelerden yararlanıyor, yorumlar yapıyor, izlenimlerine kendi görüşlerini de katıyor. Gittiği yerin tarihini, coğrafyasını, mimarisini anlattığı kadar kültürünü, sanatını, insanların yaşam biçimlerini de yazıya geçiriyor. Okurun ilgisini çekmek için abartmaktan, garip, mucizevi olaylar aktarmaktan çekinmiyor. Bizim kültürümüzde bir ilk olan bu seyahatname, Dünya gezi edebiyatında da az rastlanır örneklerden. Tarihçiler açısından çok önemli bir kaynak olmasının yanında gezi edebiyatının seçkin bir örneği de. Gerçek anlamda bir klasik.
Seyahatname’nin el yazmaları 1742’de Evliya Çelebi’nin ölümünden önce son yaşadığı yer olan Kahire’den İstanbul’a getirilmiş. Seyahatname’nin ilk sekiz cildinin basımı 1898’den1928’e dek Arap harfleriyle, son iki cildi 1935-1938 yıllarında Latin harfleriyle gerçekleştiriliyor. Bu baskı sansürlü olduğu ve çok sayıda düzelti hatası içerdiği için güvenilir bir kaynak olarak kabul edilmiyor. Sonraki yıllarda Seyahatname’den seçmelerin yer aldığı birçok kitap yayımlanmış. Topkapı Sarayı’ndaki orijinal elyazması kaynak olarak alınarak yapılan sansürsüz ve tam baskının yayımına başlandığı tarih 1996. Yapı Kredi Yayınları (Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yapmadığı işi yapıp) büyük bir kültür hizmeti olarak Seyahatname’nin transkripsiyonunun (çevrimyazı) yayımını 2007’de, günümüz türkçesine çevrilmiş halinin yayımını 2010’da tamamladı. Bunu Evliya Çelebi ile ilgili çeşitli çalışmalarla destekledi. YKY ile birlikte Merhum Yücel Dağlı, Seyit Ali Kahraman ve Robert Dankoff’u kutlamalıyız.

Seyahatname Dünya’da bilinmiyor
Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si gezi edebiyatının başyapıtlarından olmasına rağmen kademik çevreler dışında Dünya’da hemen hiç bilinmiyor. Kuşkusuz bunun en önemli nedeni Seyahatname’nin tam olarak basımının çok geç gerçekleşmiş olmasıdır. Seyahatname 2000’lere kadar onlarca yıl sadece Türkologların ve 17. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nu araştıran tarihçilerin ilgi alanında kalmış. Günümüzde de Seyahatname’nin yabancı dillerde çevirilerine çok az rastlıyoruz ve bunların tümü akademik yayımlar. Robert Dankoff’un “An Evliya Çelebi Bibliography” (bilkent.edu.tr/~tebsite/kaynaklar/kaynakcalar.htm, 2nd Edition: March 2011) başlıklı çalışmasına göre 16 dilde Seyahatname’den seçmelere ulaşmak mümkün.
Evliya Çelebi, devlet katında ilgi görmüyor, önemsenmiyor. Seyahatname’nin Türkçede tam olarak yayımına özel bir yayınevince Evliya Çelebi’nin ölümünden 311 yıl sonra başlanabilmiş olması bunun somut örneği.
Kültür ve Turizm’i aynı bakanlık çatısı altında toplayıp kültürü turizmi destekleyen bir disiplin olarak gören anlayış nedense Evliya Çelebi’nin turizm açısından ne denli önemli bir kaynak olduğunu da anlayıp, kullanamamış ya da benim bilemediğim nedenlerle Evliya Çelebi’yi tanıtmayı uygun görmemişler. Gerçi Unesco nezdindeki girişimler bu düşüncemi yalanlıyor ama bakanlığın 2011’i Evliya Çelebi yılı ilan etmemesi de teyit ediyor, yani ikircikli bir durum var. TEDA yöneticilerinin Orhan Pamuk’un İstanbul kitabının edebiyat okurunun ilgisini nasıl İstanbul’a çektiğini görüp Seyahatname’nin yabancı dillerde normal okura ulaşmasını sağlayacak girişimleri olmasını beklerdim.
2009’da İngiliz tarihçi Dr. Caroline Finkel ve akademisyen arkadaşları, Evliya Çelebi’nin 1671 yılındaki Hac yolculuğunun rotasını at sırtında izleyerek bir seyahat yapmışlar. Yani hükümetin kültürel varlıktan yararlanıp turizmden para kazanma politikasına Evliya Çelebi’li bir örnek vermişler. “Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nin tam baskısını yapmayan bir bakanlıktan bu tür girişimleri desteklemesini bekleme” diyeceksiniz ama ben yine de Evliya Çelebi’nin gezginleri Türkiye’ye gelmeye özendiren bir yanı olduğuna dikkati çekmek istedim.

26.05.2011

Etiketler: , ,


Çarşamba, Temmuz 20, 2011

 

Türkiye Okuma Kültürü Haritası



Ülkemizde okuma alışkanlığı üzerine ciddiyetle yapılmış araştırmalar pek yoktur. Hele devlet katında böyle bir ilgiye hiç rastlayamayız. O nedenle, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğünce yaptırılan Türkiye Okuma Kültürü Haritası araştırması türünde bir ilk. Araştırma ülkemizdeki okur profili ve eğilimlerinin belirlenmesi açısından çok önemli verilere ulaşmamızı sağlıyor. Ülke çapında, okuma alışkanlıklarının yaş, cinsiyet, medeni durum, meslek, eğitim düzeyi, coğrafi konum ve gelir durumu, anne-babanın eğitim seviyesi, kütüphane kullanım oranı gibi değişkenlerle ilişkisi araştırılmış. Projeyi bakanlık adına tanınmış araştırma şirketlerinden Sonar yürütmüş. Elde edilen veriler, ileri analiz teknikleri kullanılarak yorumlanıp Türkiye Okuma Kültürü Haritası (Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay.) adıyla kitaplaştırılmış.

Araştırma 26 ilde Türkiye İstatistik Kurumu’nun belirlediği 6.200 kişiyle, "yüz yüze anket yöntemi" ile yapılmış. İllerin seçiminde farklı sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel gelişmişlik düzeyindeki iller tercih edilmiş, kır-kent dağılımı bakımından Türkiye’yi temsil edecek bir örnekleme yapılmış. Ankete cevap verenlerin %50,9”u kadın, %49,1’i erkek. Katılımcıların yaklaşık %44’ü 15-34 yaş grubundan. %66,85’i büyük şehirlerde yaşıyor. Çoğunluk ilkokul mezunu (%32,65). Diğerlerinin eğitim durumu ise şöyle; Ortaokul %18, Lise %24,92, Üniversite %11.86. Okuryazar olmayanlar %2.98, Okuryazar olup okul bitirmemişler %9,55. Bu yüzdeler aynı zamanda ülkemizdeki eğitim durumunun da bir göstergesi sayılabilir.

Ankete katılanların ortalama aylık geliri 1.343 TL. %51.03’nün evde internet bağlantısı var. %30.94’ü öğrenci, %27.87’si ev hanımı, %10.38’i işçi, %7’si emekli, %6.58’i serbest meslekten. Boş zamanlarında %23,7’si televizyon izliyor, %19,2’si ailesiyle vakit geçiriyor, %17,8’i kitap, dergi ya da gazete okuyor, %9,4’ü internet başında. Okumanın üçüncü sırada internet kullanımının dördüncü sırada olması ilginç. “Aileyle vakit geçirme” ise doğru seçenek mi bilemiyorum. Bu cuvaplarla gerçekleri mi söylemişler yoksa ideallerini mi merak etmemek elde değil. Katılımcıların %47,04’ü bir seferde 30 dakika kitap okuyor. %37,4’ü düzenli olarak kitap okuduğunu söylemiş. Bir kerede 30 dakika kitap okumak hiç okumamak gibi değerlendirilebilir mi acaba? Bana bu süre çok az göründü.

En çok okunan basılı materyal kitap (%47,11), ikinci gazete (%34.45), üçüncü dergi (4,78). Hiç okumayanların oranı %12,70. Basılı materyal (kitap, gazete vs) okuyanlar %82,32, elektronik ortamda (internet) okuyanlar %12,96. Derginin bir okuma aracı olarak görülmediğini tespit edebiliriz. Gazetenin kitaptan sonra gelmesi ise dikkate değer.

Katılımcıların %31,32’si hiç kitap okumadığını, %43,91’i yılda 1-10 kitap okuduğunu söylemiş. Araştırmacıların bu konudaki yorumu ise ilginç: “Hiç kitap okumama ve yılda 10 kitaptan az okuma oranları dikkate alındığında katılımcıların %75’inin okumadığı söylenebilir.” En çok kitap okuyan yaş grubu 12 kitapla 7-14, hiç kitap okumayanlar ise 65 ve üzeri yaş grubunda. En çok okuyanların 7-14 yaş grubu olması çocukların kitap okumadığı tezini çürütüyor. Tabii ne okuduklarına da bakmalıyız, bu yaş grubunun öğrenci olduğu yardımcı ders kitapları hariç yılda en az beş ders kitabı okudukları hatırlanmalı.

Evde internet bağlantısı olanların olmayanlara oranla daha çok kitap okuduğu ortaya çıkmış. Yani internet okuma alışkanlığını kötü etkilememiş, belki de desteklemiş. Mesleki açıdan ise, tahmin edilebileceği gibi en çok okuyanlar öğrenciler (11.2 kitap). Katılımcıların %60.83’ü kitap okumama nedeni olarak “yeterli zamanım yok” cevabını vermiş. Kitap yerine televizyonu tercih edenler %18,97, interneti tercih edenler %9,60. %74,72’si okuma alışkanlığını kendi kazanmış, %15,76’sı öğretmeninin etkisi, %14,55’i ailenin, %6,13’ü arkadaşlarının etkisini söylemiş.

Soru “ders kitabı dışında kaç kitap alırsınız” olunca cevaplar pek içaçıcı değil. Araştırmacılar “hiç kitap almam” diyenlerin %21,4, “beşten az kitap alırım” diyenlerin %43,4 olmasına dikkat çekip “Yılda 5 ve 5’den az kitap alanlar ve hiç kitap almadığını söyleyenler birlikte değerlendirildiğinde, genel toplamda katılımcıların %64,8’nin kitap almadığı söylenebilir” değerlendirmesini yapmış. Ders kitabı dışında en çok kitap satın alan yaş grubu yine 7-14. Katılımcıların %32,86’sı kitap fiyatlarının uygun, %32,46’sı pahalı, %19,45’i çok pahalı olduğunu söylemiş.

En çok okunan tür edebiyat (%19,5), onu %18,3’le din, %16,2 ile eğitim izliyor. 7-14 yaş eğitim, 15-24 yaş edebiyat, 25 yaş üzeri din demiş. Okurların %85,7’si telif eserleri (yani Türk yazarlarının eserlerini), %34,2’si çeviri eserleri tercih ediyor. Okunan kitap oranı ve gelir düzeyi arttıkça çeviri kitap okuma oranı artıyor. En çok roman (%33,7), sonra öykü (%27,1) ve şiir (%10,2) okunuyor. Tür olarak en çok tercih edilen macera (%21,9), onu aşk (%18,2), tarihi (17,9), bilimkurgu (%13,4) ve polisiye (%11,5) izliyor.

Okurların kitap seçiminde ise tavsiyeler ağırlıklı (%65) onu %25,6 ile kitap adı, %23,7 ile kitap ekleri, %14,4 kitapevlerini gezerek, %14,3 yazarın popülerliği, %13,2 kitap kapağı, %12,8 internet sitelerindeki tanıtım, %11,6 TV’lerde tanıtım, %3,6 yayınevinin tanınmışlığı izliyor.

Katılımcıların %84,21’i düzenli olarak bir yazarı okumadığını söylemiş. “Takip ettiğim yazar var” diyenlerin adını andıkları ise şöyle; Ömer Seyfettin, Ayşe Kulin, Orhan Pamuk, Reşat Nuri Güntekin, Elif Şafak, Canan Tan, Yaşar Kemal, Dostoyevski. Burada bir anket handikapına dikkat etmek gerek, bu tip sorulara genellikle ilk akla gelen ad cevap olarak söyleniyor. “Yayınevine bakarak kitap seçerim” diyenler Can, Remzi, Timaş ve Zambak yayınevlerinin isimlerini vermiş. Kitaplar daha çok satın alınarak ediniliyor (%82,9), arkadaşımdan alırım diyenler %38,2, kütüphaneden alanlar %13,9. %3,2 oranında ise internetten indiririm diyen var. Henüz e-kitap satışlarının çok düşük olduğunu göz önüne alırsak bu oran sanırım elektonik ortamdan korsan yayın edinmek olarak da adlandırılabilir.

Katılımcıların %14,15’inin evinde ders kitabı dışında hiç kitap yok, 1-25 kitabı olanlar ise %43,49, 26-50 kitabı olanlar %20,96. Mesleklere göre bakıldığında evde kitap bulundurmama da kamu yöneticileri, en çok kitap (126-150) bulunduranlarda ise özel sektör yöneticileri önde. Katılımcıların %84,16’sı korsan kitabı tercih etmediğini söylemiş. “Korsan kitap alırım” diyenlerin oranı sadece 14,81. Bu oranlar katılımcıların doğruyu söylemediklerini düşündürüyor. Acaba cevapların doğruluğu çapraz sorularla denetlendi mi? Zira korsan kitap okuma oranını %40’larda olduğunu biliyoruz. “Korsan kitap alırım” diyenlerin yaş grubu 15-34 ve büyük şehirlerde oturuyorlar. Kamuda yönetici olanların (yani yasaları uygulamakla görevli olanların) en çok korsan kitap satın alan grup olduğu görülüyor.

Türkiye Okuma Kültürü Haritası’ndan çıkan genel sonuçlar ise şöyle; Boş zamanlarda en çok televizyon izleniyor (%23,7); kitap rastgele seçiliyor ve düzensiz okunuyor (%45,3); Yılda ortalama 7.2 adet kitap okunuyor; en çok 7-14 yaş grubu kitap okuyor (12 kitap); en çok edebiyat, edebi tür olarak da roman okunuyor; macera, aşk ve tarihi romanlar tercih ediliyor; tavsiye ile kitap okunuyor (%61,5).

Kitap Fuarı anketleri

TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği’nin birlikte düzenledikleri İstanbul, İzmir, Bursa, Adana ve Diyarbakır’daki kitap fuarlarında okurlara yönelik anketler yapılıyor. O anketlerde kitap alma ve okuma alışkanlıkları da araştırılıyor. 2010’da her kitap fuarında 500 kişi olmak üzere toplam 2500 kişiye anket uygulanmış. Cinsiyet oranı yarı yarıya, eğitim düzeyi, üniversite ve lise çoğunlukta. Katılımcıların %83.34’ü düzenli kitap okuduğunu söylemiş. %32.34’ü ayda iki kitap, %20.74’ü ayda üç kitap, %19.91’i ayda bir kitap alıyormuş. En çok tercih edilen tür %63.42 ile roman, onu %38.7 ile inceleme kitapları izliyor. %53.84’ü kitap fiyatlarını normal, %32’si pahalı, %7’si çok pahalı buluyor. %78.5’i kitapları kitapçıdan, %24.24’ü arkadaşlarından, %17.56’sı internet kitapçılarından, %15.26’sı kütüphanelerden temin ediyor. Kitaplar hakkında bilgi en çok internetten ediniliyor (%27.4), onu %23.16 ile gazeteler, %19.1 arkadaş tavsiyesi, %10.18 ile kitabevleri, %7.2 kitap ekleri izliyor. Kitap almayı etkileyen unsurlar da şöyle; yazar adı %41.76, içerik %33.64, yayınevi 3.72. “Korsan kitap alırım” diyenlerin oranı %46.34. İki araştırma arasındaki farkları ve benzerlikleri tartışmakta yarar var.

19.05.2011

Etiketler:


Perşembe, Temmuz 14, 2011

 

Kırmızı Balık Cinayeti



Andrea Camilleri ve Carlo Lucarelli iki İtalyan polisiye yazarı. Bir belgesel çekimi için buluşup tanıştıklarında birlikte bir polisiye yazma fikri doğmuş. Türkçede okuduğumuz Camilleri'nin romanlarının ve öykülerinin kahramanı Komiser Salvo Montalbano ve Türkçeye henüz çevrilmemiş, ilk kez adının duyduğumuz Lucarelli'nin müfettişi Grazia Negro’nun yer aldığı bir polisiye Kırmızı Balık Cinayeti (Nisan 2011, çev. Güliz Akyüz Yıldırım, Sel yay.). Faili bulunması gereken cinayet balıklara alerjisi olduğu bilinen birinin yanıbaşında kırmızı süs balıklarıyla birlikte ölü bulunması. Kurbanın Sicilyalı olduğu ortaya çıkınca Grazia Negro Montalbano’ya bilgi almak için başvuruyor ve birlikte çalışmaya başlıyorlar.

İki yazar iş yoğunluğundan ve farklı yerlerde yaşadıklarından aynı masada buluşup romanı kaleme alamayacakları için değişik bir yapı kurmaya karar vermişler. Roman mektuplar, soruşturma raporları, tutanaklar, hatta fotoğraflardan, görsel belgelerden oluşuyor. Yani yazarların mektuplaşması ile gelişiyor, bir anlamda da iki yazarın, iki kahramanın birbirlerini sıkıştıran, zora sokan karşılıklı hamlelerinden oluşuyor Kırmızı Balık Cinayeti. Farklı, keyifli bir polisiye.

12.05.2011

Etiketler: , ,


 

Bir Evliliğin Öyküsü



"Sevdiklerimizi tanıdığımızı sanırız," diye başlıyor Bir Evliliğin Öyküsü (Mart 2011, çev. Dost Körpe, Everest yay.), “Onları tanıdığımızı sanırız. Onları sevdiğimizi sanırız. Ama sevdiğimiz şeyin, doğru dürüst bilmediğimiz bir dilden bizzat yaptığımız kötü bir çeviri olduğu ortaya çıkar. Orijinaline ulaşmaya çalışırız ama asla başaramayız. Her şeyi görmüşüzdür. Ama aslında ne anlamışızdır?”

Yıl 1953. İkinci Dünya Savaşı’nın yaraları daha yeni sarılmaya çalışılırken ABD yeni bir savaşa girmiş, 1950’den beri Kore’nin kuzey ve güney olarak bölünmesini engellemeye çalışıyor. Amerikalılar savaşın artık sonuçlanacağını düşünürken bir yandan da ülke içinde yaşananları izliyorlar. Senatör McCarthy öncülüğünde insanlar komünist suçlamalarıyla karşılaşıyor, işlerinden oluyor, yargılanıyor. Rosenbergler SSCB'ye atom bombası ile ilgili gizli bilgiler sızdırmakla suçlanıp idam ediliyor. Kuzeyde sona erdi denilen ırk ayrımı hayatın ayrıntılarında hâlâ yaşanmaya devam ediyor. Bu ortam içinde, yaşananlarla pek fazla ilgilenmeden, kabullenmelerle kendince güvenli bir yuva kurmuş olan Pearlie’yi, hassas bünyeli kocası Holland’ı, çocuk felci hastalığı ile savaşan oğlu Sonny’i tanıyoruz. Pearlie ile Holland ilk gençlik yıllarında tanışmış birbirlerini sevmiş, sonra Pearlie’nin bir hatası nedeniyle asker kaçağı Holland’ın yakalanıp orduya katılarak İkinci Dünya Savaşı’na yollanması ile ilişkileri kopmuş. Savaş sonrası tesadüfen karşılaştıklarında tekrar birleşmişler ve hemen evlenmişler.

Bir cumartesi sabahı bir yabancı kapısını çalana dek de tüm zorluklara rağmen mutlu bir hayat sürmüş Pearlie. Kocasının eski bir dostu olduğunu ve savaştan beri görüşmediklerini söyleyen Buzz önce genç kadının dostluğunu kazanıyor sonra da yavaş yavaş Pearlie’nin o güne dek sorgulamadığı Holland’ın geçmişinde karanlıkta kalmış noktalar hakkında bilgiler vermeye başlıyor. Pearlie, kocasını hemen hiç tanımadığını fark ediyor. Tüm değerleri sarsılıyor ve Buzz’un kocasını terk etmesi için teklif ettiği 100.000 doları (günümüzün 1 milyon doları) çocuğunun geleceğini güvence altına almak düşüncesi ile kabul ediyor.

Andrew Sean Greer, 1970 doğumlu, önemli dergilerde yayımlanan kısa öyküleri ile tanınmış. 2004’de yayımlanan yaşı büyüdükçe gençleşen Benjamin Button’un hikayesini hatırlatan ikinci romanı Max Rivoli’nin İtirafları (2005, Bilgi yay.) yılın en iyi kitabı seçilmiş. Bir Evliliğin Öyküsü ile de hem meşhur olmuş hem de çok satan yazarlar arasına girmiş.

Andrew Sean Greer Bir Evliliğin Öyküsü’nde bize tanıdık gelen bu konuyu ve “bir insanı ne kadar tanırız?” sorusunu oya gibi işlemiş. Olayları ve konuyu yavaşça açarak, tamam artık anlatı kanalını buldu derken şaşırtacak yeniliklerle tekrar sarsıp romanı merak ve ilgi ile okunacak bir hale getirmiş. Greer bir insanın hayatı nasıl görüp algılayacağını ve yorumlayacağını son derece inandırıcı bir biçimde kuruyor. Bir Evliliğin Öyküsü’nü överken Amerikan eleştirmenler “lirik dil”inden söz ediyor ama bence yanlış bir tanımlama. Çünkü “lirik” deyince bizim aklımıza şiirsel/soyut bir anlatım geliyor oysa Greer’in anlatımı son derece somut. Bana daha çok Güneyli Amerikan yazarlarını, Tenesse Williams’ı, Carson McCullers hatırlattı. O duru ve edebi tad var Bir Evliliğin Öyküsü’nde.

12.05.2011

Etiketler: ,


 

Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara



Mathias Enard Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara’da (Nisan 2011, çev. Aysel Bora, Can yay.) II. Bayezid’in daveti ile İstanbul’a gelip Haliç’e bir köprü projesi çizen Michelangelo’nun yaşadıklarını anlatıyor.

II. Bayezid, Leonardo da Vinci'nin köprü projesini uygulanabilir bulmayıp reddetmiştir. Dönemin en ünlü sanatçılarından, Davud heykeli ile tanınmış Michelangelo’ya teklif götürülür. Papa için bir anıt mezar projesi çizen ve istediği ödemeleri alamayan Michelangelo

II. Bayezid'in davetini kabul eder. 13 Mayıs 1506 günü İstanbul'a ulaşır.

Michelangelo, önce şehri ve köprünün yapılması istenen bölgeyi, Haliç’in iki yakasını tanır, sonra da işe girişir. Enard, tarihler, isimler vererek köprü projesinin çizilişinin öyküsünü, Michelangelo’nun ilk defa geldiği İstanbul’da yaşadıklarını romanın epigramındaki cümleye sadık kalarak anlatıyor. Romanın adının da kaynaklandığı epigramda “Onlar çocuk; savaşları ve kralları, atları, şeytanları, filleri ve melekleri anlat onlara ama aşk ve benzeri şeyleri anlatmayı da unutma” deniyor. Enard da Michelangelo’nun öyküsüne aşkı ve benzeri şeyleri de katıyor.

Kitabın arka kapağında romanın “Gerçek bir olaydan yola çıkarak” yazıldığı belirtiyor ama gerçeğin nerede başlayıp nerede bittiğini kestirmek pek kolay değil. Biyografisinde “Ortadoğu’ya sık sık geziler yaptığı” belirtilen Mathias Enard’ın romanın sonundaki notlarda Michelangelo’nun mektuplarından ve hem biyografi yazarı hem Michelagelo’nun dostu olan Ascanio Condivi’nin aktardıklarından yola çıkarak yazdığını söylüyor. II. Bayezid’in davetinin de Condivi tarafından aktarıldığı, (bir başka Michelangelo biyografisi yazarı olduğunu öğrendiğimiz) Giorgio Vasari tarafından da zikredildiğini belirtiyor. Michelangelo biyografilerinde de zaten böyle bir davetten söz ediliyor ama sonrası biraz tartışmalı. Bazı yazarlara göre Michelangelo bu daveti kabul etmeyi düşünmüş ama Papa ile arası düzeldiği için İstanbul’a gitmekten vazgeçmiştir. Bazılarına göre ise Michelangelo İstanbul’a gitmiş ama köprü çizimini yapmamıştır. Enard, yine notlarda bazı parçaları romanda yer alan mektupların gerçek olduğunu ve sanatçının “Carteggio”sundan çevirdiğini belirtip, “mektuplar gerçektir” demektedir. Yani Michelangelo, İstanbul’a gelmiş ve buradan kardeşi Buonarroto’ya ya da Sangallo’ya mektuplar yazmıştır. Haliç’e köprü çizimine kanıt olarak da “Yakın tarihlerde, Osmanlı arşivlerinde Michelangelo’ya atfedilen Haliç için bir köprü projesi ve odasında bıraktığı eşyaların dökümü keşfedilmiştir” denmektedir. Enard notlarında bilimsel yöntemlerle hiçbir kaynak göstermediği için postmodern sayabileceğimiz bir yöntem mi denedi doğru mu söylüyor bilemiyoruz. Aynı şekilde roman metninin içinde yer alan köprü çizimi de ne kadar gerçek bizim meçhulümüz. Sonuç olarak tüm bu iddiaları tartışması gerekenler tarihçiler. Romanın Türk basınında “Michelangelo’nun günlükleri ilk kez Türkçede” başlıklarıyla tanıtılmasının sorumlusu ise duyuruyu yapanlar mı, yoksa ellerine geçen her duyuruyu düşünüp taşınmadan haberleştiren gazeteci meslektaşlarım mı bilemiyorum.

Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara’ya dönersek, Enard’ın anlattıklarının inandırıcı olduğunu, Michelangelo’nun İstanbul’a geldiğine de, Haliç’e köprü projesi çizdiğine de hatta o köprünün yaplımaya başlandığına, İstanbul deprem felaketine uğramasa tamamlanacağına da ikna olduğumu belirteyim. Michelangelo için çizilen ve birçok olumsuz niteliği barındıran karakter de oldukça çarpıcı. Enard bazıları yarım sayfalık çok kısa bölümlerle çok akıcı bir anlatı oluşturmuş. Oryantalizm tuzağına düşmemiş. Şiirsel ve dekendine has bir dille ama olabildiğince objektif bir bakış açısı ile yazmış. Aysel Bora’nın çevirisi de her zamanki gibi iyi bir çevirmenin ürünü. Romanı merakla ve keyifle okuduğumu da söylemeliyim.

12.05.2011

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?