Cuma, Aralık 27, 2013

 

2013’de Dünya Edebiyatı



2013’ü toplumsal yaşamdaki değişiklikler, yenilikler, isyanlar ve ölümler yılı olarak hatırlayacağız herhalde. Barış Süreci ve Gezi Parkı Direnişi ile birlikte Suriye İç Savaşı’nı yaşadık. Düşünce ve ifade özgürlüğü mücadelesi daha da çetin bir hale geldi. Bu toplumsal hareketlilik içinde geçen yıl çok sayıda iyi kitap okuduk, yeni yazarlarla tanıştık, klasik yazarların eserlerinin yeni çevirilerini okuduk.

Şiir
Doğumunun 150. ölümünün 80. yıldönümünde Kavafis, yaşarken yayımladığı bütün şiirler, özgeçmişi ve edebi referanslarına dair notlarla yayınlanan “Bütün Şiirler”le (çev. Ari Çokona, İstos yay.) anıldı. İngiliz edebiyatının en eski metinlerinden “Beowulf” bu yıl kaybettiğimiz Nobel ödüllü şair Seamus Heaney günümüz İngilizcesi’ne çevirmiş, Nazmi Ağıl da o metinden (Yapı Kredi yay.) türkçeleştirmişti. 20. yüzyılın büyük ustaları Boris Pasternak’ın şiirleri “Erken Trenlerde” (Can yay.) genç yaşta ölen şair Azer Yaran’ın çevirisi ile, yoğun ve yalın bir dille yazılmış şiirleriyle bilinen Ungaretti’den seçmeler “Batık Liman” (Can yay.) Cevat Çapan çevirisi ile yayımlandı.
Çağdaş Bulgar şiirinin ustalarından Lyubomir Levçev’den seçmeler “Işık Külü” (çev. Haydar Çakmak, kaynak yay.), 32 yaşında ölen İranlı şair Füruğ Ferruhzad’ın son iki kitabından seçmeler “Yeryüzü Ayetleri” (çev.Ali Güzelyüz, Demavend yay.) ve  Sohrab Sepehri’nin “Rengin Ölümü”ü (çev.Ali Güzelyüz, Demavend yay.) Farsça orijinalleriyle yayımlandı.
Pessoa’nın Alberto Caeiro mahlasıyla yazdığı şiirleri “Teslis’in İkincisi” (Kült Neş.), Venezuella’lı genç şair Dannybal Reyes Umbria’nın “Yıldırımlar İçin Mezardır Bu Kent” (Çev. Berna Talun Üğüten, Alakarga yay.), 1968’de Cleveland Glenville İsyanı bastırıldıktan dört ay sonra intihar eden D.A.Levy’nin “Varoş Manastırı” (çev. Halil Duranay, Kült Neş.), 1941’de kapatıldığı psikiyatri kliniğinde açlıktan ölen Daniil Kharms’ın “Mavi Not Defteri” (çev. Halil Duranay, Kült Neş.) ve “savaşı ve silahlanmayı kıyasıya eleştiren” C. K. Williams’ın “Akıl Pis Kokar” (çev. Efe Murad, 160 Kilometre yay.) dikkati çeken diğer kitaplardı.

Öykü
2013 öykünün Nobel Edebiyat Ödülü ile taçlandırıldığı yıl oldu. Alice Munro’nun ödülünü Can Yayınları “Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik” (Çev. Roza Hakmen) ile kutladı. “Goethe Öleyazıyor”da (çev. Fatih Özgüven, Yapı Kredi yay.) Thomas Bernhard’ın 80’li yıllarda yayımlanmış dört öyküsü biraraya getirilmişti. Nazilerin 39 yaşında Auschwitz’te ölüme terk ettiği Irène Némirovsky “Pazar Günleri” (Çev. Ebru Erbaş, Can yay.) ile ilk kez Türkçede yayımlandı. “Bulmaca Meraklısı Quaresma” (Çev. Işık Ergüden, Kırmızı Kedi yay.) ile Fernando Pessao’nun iyi bir polisiye öyküler yazarı olduğunu öğrendik. İnce ve keskin mizah duygusu ile sevilen Leonardo Sciascia’dın dört öyküden oluşan “Sicilyalı Amcalar”ı (çev. Neyyire Gül Işık, Yapı Kredi yay.),  “Sıradan insanların sıradışı yaşamlarının yazarı” Peter Nadas’tan “Ölümle Başbaşa” (çev. Gül Benderli, Can yay.),  Frank O'Connor'ın İç Savaş sonrası İrlanda taşrasından öykülerinin yer aldığı “Oedipus Kompleksim” (çev. Zeynep Avcı, Sel yay.) ve Etgar Keret’in oğlunun doğumundan yedi yaşına kadar dönemde yaşadığı acı ile karışık keyifli öyküleri “Yedi Güzel Yıl” (çev. Avi Pardo, Siren yay.) severek okuduğum kitaplardı.

Deneme, Eleştiri
Dünya Edebiyatının kötü adamı Louis-Ferdinand Céline’in sanat, edebiyat, siyaset hakkında kendiyle konuşmalarından oluşan “Profesör Y ile Konuşmalar”ı (çev. Ayberk Erkay, Yapı Kredi yay.) yılın en ilginç deneme kitabıydı. Bir başka önemli kitap Amerikan şiirine ilham vermesiyle tanınan düşünür Ralph Waldo Emerson’ın denemelerinden oluşan “İnsanın Görkemi”ydi (çev. P. Öztamur – C. Dnasuk, Okuyanus yay.). Yazarlığa kitap tanıtma yazıları ve eleştirilerle başlamış olan James Joyce’un yazıları  “Eleştiri ve Deneme Yazıları” (çev. Fuat Sevimay, Aylak Adam yay.) adıyla derlendi.
Marcel Proust’un şiirsel düzyazıları ve denemelerinden oluşan ilk kitabı “Hazlar ve Günler” Yapı Kredi ve Alakarga Yayınları’ndan çıktı. Fernando Pessoa’nın İngilizce kaleme aldığı denemelerinden oluşan “Felsefi Denemeler” (çev. Ümit Şenesen, Aylak Adam yay.) yazarın felsefe ilgisine ışık tutuyordu. George Orwell’in denemeleri “Kitaplar ve Sigaralar” ve “Neden Yazıyorum” adıyla Sel Yayınları’ndan Levent Konca çevirisi ile çıktı. En oylumlu Kafka biyografisi olmakla ünlü Reiner Stach’ın “Kafka Karar Yılları” ve “Kafka Kavrama Yılları” (çev. Sezer Duru, Sel yay.) yayımlandı. Hermann Broch’un tüm eserlerini yayımlayan İthaki diziye “Psikolojik Otobiyografi”yi (çev. Saliha Yeniyol Kerkhoff) ekledi. Nabokov’un “Rus Edebiyatı Dersleri” (çev. F.Özgüven, A.N.Akbulut, Y.Yavuz, İletişim yay.) tartışmalı yargıları ile ilgi topladı.    
Susan Sontag’ın günlükleri “Yeniden Doğan” ve ahlak ve estetik arasındaki ilişkiye eğildiği eleştirel makaleleri “Satürn Yıldızı Altında” (Agora Kit.) Osman Akınhay çevirisi ile yayımlandı. Allen Ginsberg’in atom bombası, sınırsız artan nüfus, gelişen kitle iletişim araçları ve düşünce özgürlüğü gibi konulara değindiği denemeleri “Toplu Halüsinasyon”da (çev. Süha Sertabiboğlu, Sel yay.)  ve Chuck Palahniuk romanlarının kaynaklarını, nerelerden esinlendiğinin ipuçlarını veren denemeleri “Kurgudan da Garip”te (çev. Ahmet ergenç, Ayrıntı yay.) biraraya gelmişti.
Ángel Esteban ile Ana Gallego’nun “Gabo ve Mario”su (çev. Süleyman Doğru, Doğan Kit.) Márquez ile Llosa’nın mektuplaşmayla başlayan ve bir yumrukla noktalanan dostluğunu konu alıyordu. Paul Auster ve J.M.Coetzee’nin iki yılı aşkın bir süre boyunca yazışmalarından oluşan “Şimdi ve Burada” (çev. Seçkin Selvi, Can yay.), Alberto Manguel’in “Okumalar Okuması” (çev. Sevin Okyay, Yapı Kredi yay.),  Kevork B. Bardakjian’ın Ermeni Edebiyatının son 500 yılını incelediği “Modern Ermeni Edebiyatı” (çev. M. Aktokmakyan – F. Ünal, Aras yay.), Sarah Bakewell’in “Nasıl Yaşanır ya da Bir Soruda Montaigne'in Hayatı” ( çev. Emre Ülgen Dal, Domingo yay.) diğer akılda kalan kitaplardı.

Roman
2013 Virginia Woolf’un, Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes’lerinin ve Scott Fitzgerald’ın yılı oldu. Birçok yayınevi yazarların kitaplarını bastılar. Sherlock Holmes’lerin açıklamalı ve dipnotlu basımı ise Everest Yayınları’ndan çıktı. Yordam Yayınları Stefan Zweig’ın eserlerini usta çevirmenlerden çevirilerle özel bir dizide yeniden sundu. Yılın sürprizi Nabokov’un başyapıtı sayılan “Solgun Ateş”in (çev. Yiğit Yavuz, İletişim yay.) yeni çeviri ile yayımlanmasıydı. 
2013’ün ilk 11’i ise şöyle: 1. Mo Yan’ın üç kuşağın öyküsünü anlatırken Çin’in yakın tarihine ışık tuttuğu “Kızıl Darı Tarlaları” (Çev. E. Kurtuldu, Can Yayınları). 2. Carlos Fuentes’in çağdaş Meksika toplumunu hicvettiği “Cennet’teki Âdem” (çev. E. İmre, Can yay.) 3. Latin Amerika edebiyatının klasiklerinden Machado de Assis’in “Mezarımdan Yazıyorum”u (çev. E. Altınay, Jaguar Kit.). 4. Julian Barnes’ın “anımsama yoluyla hayatı irdeleme” izlekli “Bir Son Duygu”su (Çev. S. R. Kırkoğlu, Ayrıntı Yay.). 5. Hermann Broch’un faşizmin nasıl egemen olabildiği sorusuna cevap aradığı “Büyülenme” (Çev. S. Kaya, İthaki yay.). 6. Joseph Roth’un Avusturya – Macaristan İmparatorluğu’nun yükselişi ve çöküşünü anlattığı başyapıtı “Radetzky Marşı” (Can ve Aylak Adam Yay.). 7. Magda Szabo’nun sevilmek için karşılıksız bir mücadele veren bir kadın sanatçının yaşamını iç monologlarla anlattığı “Yavru Ceylan” (Çev. A. Berktay, Yapı Kredi Yay.). 8. Gerbrand Bakker’in Hollandalı bir kadının Galler'in kuzeyinde eski bir çiftlik evine taşındıktan sonra yaşadıklarını anlattığı “Dolambaç” (Çev. T. Yalnız, Metis Yay.). 9. J. G. Ballard’ın hayatlarının her anında alışveriş yapıyorlarmış gibi görünen insanları anlattığı “Öteki Dünya” (Çev. S. Sertabiboğlu, Sel Yay.). 10. Polisiyenin ustalarından Walter Mosley’in belleğini kaybetmekte olan 91 yaşındaki bir adamın yaşadıklarını anlattığı “Pek Saygıdeğer Ptolemy Grey” (Çev. M. Balcık, Dedalus Kit.). 11. Marisha Pessl’in çok okuyan, çok düşünen ve çok sorgulayan bir genç kızın yaşadıklarını edebiyat ve sinemaya  göndermelerle anlattığı “Gündelik Felaket Teorileri” (Çev. A. Sezgintüredi, Siren yay.). 
26.12.2013

 

Yılın En iyileri



Aralık başından beri gazeteler, dergiler, intenet siteleri sanatta yılın en iyilerini seçiyor. Bu seçim bazen uzmanlara, bazen okurlara sorarak oluyor, bazen de o yayının mutfağında kotarılıyor.
Yılın ilk günlerinde en iyilerle ilgili haberler daha da çoğalacak. Yıl içinde ise daha çok televizyonda bizim de adımız anılsın, ödül bahanesiyle ünlüler okulumuza gelsin düşüncesiyle okulların hangi kıstasla yaptığı belli olmayan seçimlerle dağıttığı ödüllere şahit olacağız.  
Yılın en iyileri seçiminde en hızlı davranan sabitfikir.com oldu. Yazar ve gazetecilerden oluşan 55 isme yılın romanlarını sormuşlar. Sonuçları da 2 Aralık’ta yayımladılar. O nedenle de tarihi Kasım 2012 ile Kasım 2013 tarihleri arasında yayımlanmış olanlar sınırlamışlar.
Aynı durum Dünya Kitap için de söz konusu. Kasımdan kasıma her ay şeçilen kitaplarla oluşturulan kısa listeden yılın kitaplarını, yayınevini jüri belirliyor. 
Aralık’ta yayımlanan romanlar örneğin Elif Şafak’ın “Ustam ve Ben”i ya da Türkçeye ilk kez çevrilen Dünya edebiyatının başyapıtlarından Thomas Mann’ın “Doktor Faustus”u listeye girme şansını yakalayamamış. Kasım ayında yayımlanan romanların da ismi ancak okunmadan kanaatle verilmiş olabilir ya da daha doğrusu okunmadıkları için gözönüne alınmamışlardır, deniyor. Haklılık payı var.
Hakkında çok konuşulan bir anket de Radikal’in okulara yönelik olarak yaptığı “Yılın En İyileri” anketi. Yılın sergisi, oyunu, romanı da var yılın magazin olayı da, yerli dizisi de. Radikal hem seçilen anket konuları hem de oylanan isimler açısından sosyal medyada eleştirildi. Popüler olanla olmayanı karıştıran bir yaklaşımı vardı Radikal’in. Üstelik listeler 15 – 20 isimden oluşuyordu. Yani kısaydı ve atlanan çok isim vardı. Seçim okura yaptırıldığı için popüler olanların daha şanslı olduğu düşünülüyordu. Yılsonunda sonuçlar açıklanınca bu eleştirilerin haklı olup olmadığını göreceğiz. Bunlar uygulamaya yönelik eleştiriler. İstenirse çözülebilirler.  
En doğrusu sanırım sayısal verilerle varılan sonuçlar. Geçen hafta sözünü ettiğim hangi filmi kaç kişinin seyrettiği bilgisi üzerinden sıralama yapan boxoffice.com’un listeleri ya da Müyap’ın CD satışı ve internetten indirilme adetleri üzerinden verdiği müzik ödülleri gibi ödülleri daha çok önemsiyorum. Ama bunlarda da kazanan popüler eserler oluyor. Siyad’ın sinema eleştirmenlerinden oluşan tüm üyelerinin oyları ile verilen “Türk Sineması Ödülleri” de olumlu örnek olarak verilebilir ama çıkan sonuçların bu kez de popüler sinemayı memnun etmediğini, ödüllerin ağırlıklı olarak bağımsız sinemanın temsilcilerine gittiğini hatırlatmalıyım.
Yıl sonunda durup bir değerlendirme yapmayı, neler okumuşum, dinlemişim, seyretmişim diye hatırlamayı, hatırlatmayı önemsiyorum. Bu sayede zamanında gözden kaçırdığım kitabı okuma listeme ekliyor filmi ya da oyunu izlemeye çalışıyor, müziği dinliyorum.    
Karşı görüş ise şöyle; “yılın kitapları”, “en iyi on film”, “en başarılı sanatçı” gibi seçimlerin sanata da sanatçıya da bir katkısı olmadığı öne sürülüyor. İzleyiciyi, okuru yanlış yönlendirdiği, yine popüler olanın öne çıktığı, parlatıldığı, değerli olanın gözardı edildiği düşünülüyor.
Ben de böyle seçmeler, listeler yapılmazsa nasıl hatırlayacağız, diye soruyorum. Gösterime giren binlerce film, yüzlerce tiyatro eseri, on binlerce kitap ve şarkı arasında “değerli” bulduğumuz zaten gözden kaybolmadı mı?
27.12.2013

Pazartesi, Aralık 23, 2013

 

Leviathan



Julien Green, 1900’de Paris’te doğmuş bir Amerikan yazarı. Yaşamını büyük bir bölümü Fransa’da geçmiş. 98 yıllık hayatında çok verimli olmuş. Birçok romanı var ama dört ciltlik otobiyografisi ve 70 yıllık bölümünü anlattığı 19 ciltten oluşan günlükleri ile tanınıyor. Tüm eserlerini Fransızca yayımlatmış. Fransız Akademisi’ne seçilmiş ilk yabancı yazar.
Sekiz çocuklu protestan bir ailenin en küçük çocuğu. Annesinin aşırı baskısı altında büyümüş. Bu baskı gelecekteki yaşam biçimini, ahlaki, cinsel ve dini tercihlerini de etkilemiş. Annesinin ölümünden iki yıl sonra, Katolikliği seçmiş. Ertesi yıl, 16 yaşındayken ambulans sürücüsü olarak Amerikan kuvvetlerinde gönüllü görev almış. Yaşının küçük olduğu anlaışınca görevine son verilmiş. 1918’de Fransız ordusuna katılmış. 1919 – 22 arasında ABD'de Virginia Üniversitesinde eğitim görmüş. 1926’da ABD’den döndükten sonra ilk romanı yayımlanmış. İkinci Dünya Savaşı sırasında New York’ta ABD ordusunda görevli olarak yaşamış. Amerika’nın Sesi’nin fransızca radyo yayınlarında görev almış. Savaş sonrası Fransa’ya dönmüş ve ölene kadar orada yaşamış. Fransız Edebiyatının tanınmış adlarından biri olmuş. Andre Gide, Hermann Hesse, Borges gibi yazarlar ondan övgü ile söz etmiş.
Türkçede ilk kez 1955’de “Yeryüzünde Bir Yolcu” (Varlık yay.) kitabı yayımlanmış. 1956’da “Çılgın Kız” (Varlık) ve 1964’de “Adrienne Mesurat” (MEB) çıktıktan sonra unutulmaya terk edilmiş. Geçen yıl yayıncılarımız Green’i yeniden keşfetmiş. İmge Kitabevi “Yeryüzünde Bir Yolcu”yu yeniden yayımlamış. Everest Yayınları’ndan da “Leviathan” (Aralık 2013, çev. Işın Gürbüz) çıktı. Sinemaya da uyarlanan “Léviathan” (1929) Green’in en önemli eserlerinden biri sayılıyor.
“Léviathan”ın ana kahramanı Paul Guéret kasabaya yeni taşınmıştır. Artık hiç sevmediği, hatta nefret ettiği karısıyla birlikte yaşamakta, zengin bir ailenin küçük oğluna kendisini geçindiremeyecek bir ücretle özel öğretmenlik yapmaktadır. Tam anlamıyla kıstırılmışlık duygusu içindedir, bunalmaktadır. Çamaşırcılık yapan genç ve güzel Angele'le tanışınca hayatı birden değişir. Kıza hastalıklı bir tutku ile bağlanır. Angele onun duygularına karşılık verse de tatmin olmaz. Genç kızın kasabanın diğer erkekleri ile de para karşılığı birlikte olduğundan kuşkulanır. Öğretmenlik yaptığı çocuğun babası Grosgeorge’de Angele’nin yazdığı bir notu görünce iyice çılgına döner. Sürekli yemeğe gittiği restoranın sahibi Madam Londe’nin Angele’in müşterileri ile buluşmasında aracılık ettiğini anlayınca da bir gece kızın restoranın üst katındaki odasına duvarı tırmanarak girer. Bu olaydan sonra Angele ormanda saldırıya uğrayıp yüzünde derin ve geçmeyecek izler kalacak şekilde ağır yaralanacak, ardından bir yaşlı adam öldürülecek ve Guéret ortadan kaybolacaktır.
Tüm kasaba halkı suçlu olduğunu düşündükleri Guéret’nin yakalanmasını bekler ve sonraki saldırının kendilerine olacağı korkusu içinde yaşamaya, akşamları erkenden evlerine kapanmaya başlar.
Polis Guéret’nin izini sürerken biz de kasabadaki tek suçlunun Guéret olmadığını anlarız. Bir kötülük toplumudur kasaba halkı. Angele’nin yaralı yüzüyle artık beğenilmeyeceğini düşünen Madame Londe 13 yaşında küçük bir kızı onun yerine müşterilerine satmak için hazırlamaktadır. Oğlunu kocasının bir tecavüzü sonucunda doğurduğunu düşünüp adamdan nefret eden Eva Grosgeorge bir umut olarak önceden hep aşağılayıp, küçümsediği Guéret’nin peşine düşer. Guéret’nin dönüşü ile de hem macera iyice heyecanlanır hem de kahramanlar arsında hesaplaşmalar başlar.
Green bir kötülük toplumuda yaşadığımızı, hemen herkesin kendine göre küçük ya da büyük suçlar işlediğini yani kimsenin masum olmadığını anlatıyor. Ahlakı, inançları, kuralları açık ve keskin bir dille sorgulayan bir roman “Léviathan”da. Julien Green’in tekrar keşfedilmesi iyi olmuş, farklı ve iyi bir yazarla tanışmış olduk. Umarım kitapları okurlardan ilgi görür ve diğer eserleri de Türkçeye çevrilir.  
19.12.13

Etiketler: ,


 

Yedi Güzel Yıl



“Yedi Güzel Yıl”da Etgar Keret, oğlunun doğumundan babasının ölümüne kadar geçen süreden, yedi yıldan kendine dair öyküler anlatıyor. Bir yazar, bir eş, bir baba ve bir oğul olarak yaşadıklarının öyküsünü anlatırken hayatta acıyı ve mutluluğu, korkuyu ve sevinci, hüznü ve sevinci birlikte yaşadığımızı da hatırlatmış oluyor.
Etgar Keret, İsrailli bir yazar. 1967 Tel Aviv’de doğumlu ve halen orada yaşıyor. Kitapları 34 dile çevrilmiş, 30 ülkede yaymlanmış. Sinema ile uğraşıyor. The New Yorker, Paris Review, Guardian gibi yayınlarda yazıları yayımlanıyor. Türkiye’de de sevilen, çok okunan bir yazar.
“Nimrod Çıldırışları”, “Gazze Blues”, “Buzdolabının Üstündeki Kız”, “Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü” ve “Kapı Birden Vuruldu” adlı kitapları Türkçede yayımlanmış. “Yedi Güzel Yıl” ın da (Kasım 2013, çev. Avi Pardo, Siren yay.) sekiz dilde hakları satılmış ve ilk yayımlandığı dil Türkçe.
İlk öykü “Ansızın, Aynı Şey”de karısının doğum sancıları başlayınca Tel Aviv’deki bir hastanenin yeni doğan bölümüne kendileri ile ilgilenilmesini bekleyişlerini anlatıyor Keret. Servisteki iki hemşire dışında tüm çalışanlar bir intihar saldırısında patlayan bomba ile yaralananlara yardım etmek için acil servise gitmişler. O olağanüstü halde karısı doğum yapıyor ve oğlu Lev dünyaya geliyor. Lev’in aileye katılması ile yaşamları çocuğa göre şekillenecek ve Keret’in tüm yaşam biçimini değiştirecektir. Tabii öncelikle evdeki bu yeni yabancıya alışması, dost mu yoksa gizli bir canavar mı olduğunu anlaması gerekmektedir. Öyküleri okudukça Keret’in ailesini tanımaya başlıyoruz. Soykırımdan, toplama kamplarından kurtulup canlı kalmayı başarmış, İsrail’de kendilerine yeni bir hayat kurmuş anne ve babasını geçmişleriyle değil bugünleriyle, babasının hastalığı ve tedavi süreci üzerinden anlatıyor. Tam kendi ülkelerinde huzurla yaşayacaklarını düşünürken sürekli tepelerinde patlayan Scud füzeleri, sokakta her an yaşanacak canlı bombalı saldırıları onlara neler hissettiriyor acaba diye düşünmeden edemiyorsunuz.
On bir çocuk, sekiz torunlu aşırı dindar ablası ve eniştesini, insan hakları ve marihuana kullanımını yasallaştırılması için çalışan barışçı ağabeyini, savaş yanlısı ya da karşıtı arkadaşlarını tanıyoruz öykülerde. Onların birbirleriyle ilişkilerine, gündelik hayatlarına, acılarına ve neşelerine şahit oluyoruz. Keret, oğlu henüz üç yaşındayken “Çocuğunuz 18 yaşına geldiğinde orduya katılacak mı?” sorusuna cevap vermeye çalışıyor. Karısıyla “oğlumuz askere gitsin mi, yoksa vicdani redçi mi olsun” diye tartışmak durumunda kalıyor.
Keret terör saldırılarını gündelik hayatın bir parçasıymışcasına anlatıyor. Rutinleşmiş, sıradan olaylar gibi... Oysa insanlar bitmek bilmeyen bu saldırıları “etrafı düşmanlarla çevrili bir küçük ülke”de oldukları düşüncesiyle yaşıyor ve ister istemez milliyetçi duyguları artıyor, gerçek bir savaşı yeğlediklerini söylüyorlar. Masum halka yönelik ve sürekli saldırılara rağmen barışçı insanlar, savaş karşıtı, zorunlu askerlik hizmetine karşı insanlar da az değil.
Biryandan da Etgar Keret yazarlık hayatını da sürdürmek zorunda. Üniversitede ders veriyor, gazeteye yazıyor, öyküler kaleme alıyor. Yurtdışı seyahatleri, katıldığı kitap fuarları, festivaller, paneller onun bu ortamdan kopmasını, biraz ferahlamasını sağlıyor. Ama “yahudi karşıtlığı”nın nerede kendisini bulacağını ya da sıradan bir kötülüğü öyle yorumlayacak ruh haline gireceğini kestirmesi de kolay değil. İnsanların hayatlarında ilk gördükleri İsrailli, Yahudi yazar olarak neler yaşadığının öyküsü de bunlardan biri. Keret  kendine has sade anlatımı ve iyimser bakışı ile ve açık yürekle kolayca ötekileştirdiğimiz insanların neler yaşadığını anlatıyor.   
“Yedi Güzel Yıl” Etgar Keret’in hayata iyimser bakışı, mizahi anlatımı ile hem terör tehdidi altında insanların yaşamlarını nasıl sürdürdüklerini öyküleri hem de Keret’in çocuk sahibi olduktan sonra başından geçenleri anlattığı anı parçaları olarak okunabilecek güzel bir kitap. 
19.12.2013

 

Bu işte bir yanlışlık var



Mahmut Fazıl Coşkun’un yönettiği Ercan Kesal ve Ayça Damgacı’nın başrollerinde oynadığı Yozgat Blues ulusal ve uluslararası festivallere katılıp ödüllerle döndükten ve eleştirmenlerden de bolca övgü aldıktan sonra 6 Aralık’ta gösterime girdi. Başka Sinema’nın da katkısıyla 5 şehirde 12 sinema salonunda gösterime giren filmi ilk üç gününde 2,226 kişi seyretmiş. Bir haftalık seyirci sayısı 4,445. Toplam hasılatı 53,685 lira.
Çalgı Çengi filminin devamı niteliğindeki Selçuk Aydemir’in yönettiği Ahmet Kural, Murat Cemcir ve Rasim Öztekin’in başrollerinde oynadığı ve pek de olumlu eleştiriler almayan Düğün Dernek de aynı hafta gösterime girmiş. 61 ilde 258 salonda gösterilen filmi ilk üç gün 572.838 kişi izlemiş. Bir haftada 1.086.807 seyirci sayısına ulaşmış ve 10.485.910 lira hasılat elde etmiş (bkz.boxofficeturkiye.com).
Bir yanda seyircisiz bağımsız sinema var diğer yanda popüler sinema. “Sinema seyircisi eleştirmenlerin övgü yağmuruna tuttuğu ödüllü filmlere ilgi göstermiyor” diye dillendirilen ve çok bilinen bir tezi tekrar etmek için yazmıyorum bunları.
Pazar günü gazetelerin ekonomi sayfalarında “Türk sinema endüstrisi”nin 2013 rakamları vardı. Haberin sanat sayfalarında değil ekonomi sayfasında yayınlanmasına ve sinemadan “endüstri” olarak söz edilmesine dikkatinizi çekerim.
Sinema salonlarından 14 Aralık itibariyle 446 milyon lira hasılat elde edilmiş. 44 milyon 600 bin adet bilet kesilmiş. 2013’de sinema sektörü %6 büyümüş. En çok izlenen film 3 milyon 800 bin seyirci ile Cem Yılmaz’ın tek kişilik gösterisinin filme alınmış hali olan CM101MMXI Fundamentals. Film 37.301.066 lira hasılat elde etmiş.
boxofficeturkiye.com web sitesine göre 2013’de en çok izlenen 10 filmin ilk sekizi Türk filmleri. Bu filmlerin beşi de komedi. Son on yılda en çok kazanan filimler Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar, Ata Demirer, Mahsun Kırmızıgül ve Özcan Deniz imzasını taşıyor. 2013’de 78 Türk filmi gösterime girmiş, gişe geliri %25, seyirci sayısı %19 artmış ama en çok izlenen, en çok kazanç sağlayan ilk 100 filmin arasında bağımsız sinemadan tek bir Türk filmi yok.
2005’de gişe geliri 184 milyon lira, seyirci sayısı da 27 milyon 800 binmiş. 9 yılda hasılat %242, seyirci sayısı %160 artmış. Sinema endüstrisinin hızla büyüdüğü açıkça görülüyor.
En çok izlenen ilk 100 filmi 7 şirket dağıtmış. Filmlerden %95’ini ise sadece dört şirket dağıtıyor. Sinema salonlarının bu şirketlerin kontrolünde olduğu anlaşılıyor. Yapımcılar büyük bütçelerle filmlerini çekiyor. Filmler büyük kampanyalarla sunulup yüzlerce salonda gösterime giriyor. Yapımcı da dağıtımcı da emeğinin karşılığını alıyor. Büyük kârlar elde ediliyor. Sinemaya “endüstri” demenin de ekonomi sayfalarında haber yapmanın da doğru olduğu anlaşılıyor.  
Sinemada küçük Amerika yaratılmış. Üstelik sanıldığı gibi yabancı filmlerin, ABD yapımlarının değil yerli filmlerin, Türk sinemasının hakimiyeti söz konusu. Popüler sinema bağımsız sinemaya hiç yaşam hakkı tanımıyor. Salonlarında yer vermiyor, verse de kısa sürede gösterimden kaldırıyor. İzleyicisine ulaşamayan bir sanat eserinin işlevini yerine getirdiğini söylemek mümkün değil. Yardımlar, destekler olmasa, yapımcılar, yönetmenler, artistler fedakarlık yapmasa bu tür filmlerin çekilemeyeceği de bir gerçek. Türk Sinema endüstrisi tek ayak üzerinde duruyor.   
Bu işte bir yanlışlık var dememin nedeni de bu.    
18.12.2013    

This page is powered by Blogger. Isn't yours?