Cuma, Ağustos 25, 2017

 

“Benim yönüm sensin”



Margaret Mazzantini, Türkiye’de de çok tanınan, dünya çapında meşhur olmuş, ödüller almış, onlarca dile çevrilmiş, romanları filme uyarlanmış bir yazar. Dublin’de doğmuş, Roma’da yaşıyor. İtalyanca yazıyor. Ülkemizde aylardır yasak olan wikipedia’nın İngilizce ya da İtalyanca versiyonuna bir yolla ulaşabilirseniz biyografisinde yazarlığından çok artistliğinin vurgulandığını göreceksiniz. 1980’den itibaren filmlerde rol almış. Tamamını eşi yönetmen Sergio Castellitto’nun çektiği filmlerin senaryolarını yazmış. Romanlarından yapılan uyarlamalarda Penélope Cruz’un başrolde olması da dikkati çekiyor.  
1994’den beri romanları yayımlanıyor. Wikipedia’ya göre 8 romanı yayımlanmış. Türkçede ilk kez 2002’de yayımlanmış. Parıltı (Temmuz 2017, çev. Eren Yücesan Cendey, Doğan Kitap) Türkçede yayımlanan altıncı romanı. Kitaplarının tanıtımından hazin, kırık aşk hikayeleri, acının yoğunlaştığı metinler yazdığı anlaşılıyor.
Margaret Mazzantini geç keşfettiğim bir yazar. Mazzantini’yi Parıltı ile tanıdım. Sözünü ettiğim bilgileri de kitabı okuduktan sonra, kimdir bu yazar diye merak ettiğim için edindim. Margaret Mazzantini bir yanıyla “bestseller” yazarı profili çiziyor, öyle tanıtılmış.
Parıltı, 358 sayfalık, kalın sayılabilecek ama konusuyla, anlatımıyla hemen okuru kavrayan, hızla, merakla okunan bir roman. Bunda kuşkusuz usta çevirmen Eren Yücesan Cendey’in katkısı da var. Zira Mazzantini, sık sık imge yüklü, şiirsel cümleler kuruyor. Bu cümleleri Türkçede layıkiyle ifade etmek kolay değil.
Margaret Mazzantini Parıltı’da bir ömür boyu süren bir tutkuyu anlatıyor. Tutku diyorum, çünkü bu bağımlılığın aşk olduğunu söyleyebilir miyiz, tartışmak gerek.
İki erkeğin Guido ve Costantino'nun aşkı bu. Lise çağlarında başlıyor. Guido ve Costantino aynı apartmanda oturan, çocukluklarından beri karşılaşan iki genç. Daha önce bir dostlukları olmamış. Bu Guido’nun içine kapanık, çekingen bir çocuk olmasından kaynaklandığı gibi aradaki sosyal sınıf farkından da kaynaklanıyor.
Costantino, kapıcının çocuğu. Guido bir doktorun oğlu. Annesi mimar ama Guido’nun deyimi ile “her türlü kültürel gönüllülüğün ateşli savunucusu”. Aynı apartmanda çatı katında yalnız yaşayan dayı sanat uzmanı, eleştirmen.   
Guido anne sevgisi ve ilgisinden yoksun, yalnız bir çocukluk geçiriyor. Babası ile de bağı yok. Dayısı ile ise gergin bir ilişkisi var. Aksi bir adam olan dayı yeğenini hem seviyor hem de sert bir biçimde kendinden uzak tutmaya çalışıyor. Guido’nun pek fazla arkadaşı da yok.
Guido kendine sunulmuş bir hayatın rahatlığı içinde yaşarken Costantino her şeyi kendi başarmak zorunda.
Guido maddi olanak olduğu için üniversiteye gidebilir ama Costantino zeki ve başarılı olmasına rağmen maddi yetersizlikten üniversiteyi hayal bile edemez. Üst katta oturan Guido’nun yaşamı Costantino için özenilen, erişilmeye çalışılan bir hedef.
Guido ve Costantino, ilkokul, orta ve lisede aynı okullara hatta aynı sınıfa gitmelerine rağmen bir arkadaşlık kurmuyorlar. Lisenin son yılında ancak Guido’nun dikkatini çekiyor Costantino.       
Öykü Guido’nun bakış açısından, ağzından anlatıldığı için Constantino’nun eğilimlerini tam bilemiyoruz ama ikisinin de kız arkadaşları var. Guido, Constantino’nun da kızkardeşi dahil birçok kızla ilişki kuruyor. Constantino ilgisini çekene kadar da başka bir erkeğe ilgi duymuş değil.
Guido ve Constantino birbirlerinin çekim alanına giriyor. Constantino tam anlamıyla karşılık verse Guido kendini adayacak ama Constantino sanki bu ilişkiyi geçici bir heves gibi görüyor.
Lise bitip Guido üniversiteye, Constantino askere giderken ilişkiye başlıyorlar. Ama bu sürekli bir birliktelik değil. Araya uzaklıklar giriyor. Hayatlarına kadınlar giriyor.
Guido, bazı girişimlerde bulunarak başka erkeklerle ilişki kuramadığını anlıyor. Onun tek sevdiği Constantino. Ama onunla da uzun süreli bir ilişkiye giremeyeceğini hissediyor. Zaten Constantino nişanlı. Onlar tutkuyla sevişirken nişanlısı Constantino’nun bebeğini karnında taşıyor.
Guido, Londra’da kendine yeni bir yaşam kuruyor. Bir üniversitede sanat tarihi dersleri veriyor. Evleniyor. Karısının çocuğunu kendininmiş gibi benimsiyor. Sağlığı elverse kendi de bir çocuk yapacak. 
Constantino da evlenmiş, iş sahibi olmuş. Şarap ticareti yapıyor, lokantası var Roma’da. Hayat gailesi içinde ayrı yerlere savruluyorlar ama birbirlerini hiç unutmuyorlar. Tutku alevini ateşlendirecek her fırsatta da biraraya geliyorlar. 
Guido her şeyi terk edip Constantino ile yeni bir yaşam kurma düşleri kuruyor ama Constantino’nun yaşamını bu tutku için değiştirmeye niyeti yok. Zaten gelişmeler de bambaşka yerlere götürecek onları.
Parıltı, kısaca özetlemeye çalıştığım haliyle daha önce örneklerine rastladığımız aşk öykülerinin yeni bir versiyonu sayılabilir. Bir melodram olarak da okunabilir. Mazzantini bu bidik konuyu hem anlatımıyla hem de ana eksenin yanında geliştirdiği diğer olaylarla bambaşka bir havaya sokmuş.
Evet, ortada nasıl adlandırırsanız adlandırın bitmeyen bir aşk, sönmeyen bir tutku var ama diğer yanda da yaşam var. Oğlunuz zihinsel engelli olarak doğabilir, karınız ölümcül bir hastalıkla mücadele edebilir. Bu ayrıntılar da romanı masalsı bir aşk öyküsünden gerçekçi bir temele kaydırır. Mazzantini’nin başarısı da buradan kaynaklanıyor sanırım. Ayrıntıları hiç ihmal etmiyor ve ince ince bir oya gibi işliyor. 24.08.2017

Etiketler: ,


Perşembe, Ağustos 24, 2017

 

Takside kitap var!



Ataşehir Belediyesi’nin “Bu Takside Kitap Var!” kampanyasının haberini yazar arkadaşım Müge İplikçi’nin facebook paylaşımından öğrendim.
“Bindiğim takside kitap sohbeti! Teşekkürler Ataşehir Belediyesi” diye yazmış ve taksinin sağ ön koltuğunun arkasının görüntüsünü paylaşmıştı. Kitap olması gereken göz boş görünüyordu. “Gerçekten kitap var mı?” diye sordum Müge’ye. “Torpido gözünde var; okuyacaksanız verebilirim” demiş şoför. Anlaşılan kitap çalınmasın diye güvenli yere saklamış.
Tabii ki Ataşehir Belediyesi’nin amacı bu değil. Ataşehir Belediyesi, vatandaşların trafikte geçirdiği zamanı kitap okuyarak değerlendirmeleri için ilçedeki tüm taksileri mini kütüphaneye çevirmeye karar vermiş.
“Bu Takside Kitap Var” kampanyası ile 1000 taksiye roman, şiir, kişisel gelişim kitapları konmuş. Yolcular seyahatleri süresince taksilerdeki kitapları okuyabilecek, beğenirlerse indiklerinde yanlarında götürebilecekler. Kitabı okuduktan sonra da isterlerse daha çok kişiye ulaşsın diye başka bir taksiye bırakabilecekler.
İlk anda, takside kitap okunur mu, diye düşünüyor insan ama biz İstanbullular başta olmak üzere özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar zamanlarının büyük bir bölümünü trafikte geçiriyor.  
İstanbul'da trafikte kaybedilen fazladan zaman 178 saat olarak hesaplanmış. 30 dakikalık mesafeyi 69 dakikada kat ediyormuşuz. Navigasyon şirketi TomTom’un (TOM2), tüm dünyada 200’den fazla şehrin trafik yoğunluğunu ölçen ‘Trafik Sıkışıklık Endeksi’ne göre İstanbul en çok trafik şıkışıklığı yaşanan şehirlerin ilk sıralarında.
Peki trafik şıkışınca ne yapıyoruz? Sıkışmadığında yaptığımız şeyi! Yani cep telefonumuzla ilgileniyoruz.
TÜİK’in 2015 zaman kullanım araştırmasına göre boş zaman değerlendirmek için yapılan faaliyetlerde %94,6 ile televizyon izlemek, %69,9 ile akraba ziyaretinde bulunmak ve %55,7 ile arkadaş ziyaretinde bulunmak ilk sıraları alıyor. Sosyal medyada vakit geçirme oranı %33,9. Okumaya ayrılan zaman ise % 3,2 (bkz. tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=18627).  
Ataşehir Belediyesi’nin “Bu Takside Kitap Var” kampanyasını öğrendiğimde aklıma İBB Kültür AŞ’nin “Seyyar Kitap” projesi geldi. 2006’da gerçekleştirilen, benim de katkıda bulunduğum projede İstanbullular’ın kamuya açık yerlerde buldukları kitapları okuduktan sonra yine kamuya açık bir yere bırakmaları hedefleniyordu. Bu amaçla kolay okunacak bilgilendirici ve eğitici kitaplar basılmıştı. Bu kitaplar özellikle metro istasyonlarına, otobüs duraklarına ve parklara yerleştirilen özel standlara konuyordu.
Her birinden 15’er bin basılan kitaplar İstanbullular tarafından adeta kapışıldı. Ama projenin kitapların dolaşması, okundukça başkalarına iletilmesi hedefi amacına ulaşamadı. İnsanlar okumak için aldıkları kitapları tekrar Seyyar Kitap standlarına koymak yerine kendi kitaplıklarına eklemeyi tercih ettiler.
Radikal Gazetesi’nin de benzer nitelikte bir sosyal sorumluluk projesi vardı. “Sokak Kitapları” adlı projede kitap okumanın tercih edileceği düşünülen kafelere özel kitap rafları konulmuştu. Onda da sonuç benzer oldu. İnsanlar okumak için aldıkları kitapları tekrar okunsun diye raflara koymadılar ve proje bir süre sonra durduruldu.   
O nedenle Müge İplikçi’nin bindiği taksinin şoförünün kitabı torpido gözünde güvenceye almış olması amaca aykırı ama doğru bir tavır.
Başta Ataşehir Belediyesi başkanı Battal İlgezdi olmak üzere bu proje akıl edip hayata geçirenleri kutluyorum. 23.08.2017

Pazartesi, Ağustos 21, 2017

 

Pazar Kayıkları’ndan Valide Sultan Gemisi’ne



Üsküdar Belediyesi’nin yaptırdığı Valide Sultan Gemisi ay başında hizmete girdi. Gemi kültürel etkinlikler için özel olarak tasarlanmış. Üsküdarlılar bu gemiyle ücretsiz Boğaz turları yapabilecek. Gemi aynı zamanda sosyal tesis olarak da kullanılacak. Nikah, düğün de yapılacak.
Üsküdar Belediye Başkanı Başkan Hilmi Türkmen’in de belirttiği gibi Boğaz’ı, denizi görmemiş çok sayıda İstanbullu var. Bu açıdan bakınca güzel bir girişim.

Valide Sultan Gemisi’ni sosyal medyadan duydum. Üsküdar Belediyesi’nin sevinçle yaptığı duyuru ağır eleştiriler aldı. Eleştiriler esas olarak geminin görünümüne yoğunlaştı. Mavi beyaz gemi balinaya benzetildi. İBB Şehir Hatları’nın yine Boğaz turlarında kullandığı yüzen ütü şeklindeki gemilerinden sonra estetik olarak en kötü gemi olduğunda görüş birliği oluştu. Tasarımın klasik Boğaz vapurlarıyla ilgisiz olması en çok eleştirilen yanı.
Valide Sultan Gemisi Boğaz’ın genel görünümüne aykırı, yabancı ülkelerden gelen bir özel yat gibi görünüyor. Gerçekten de önden bakınca balina, arkadan bakınca ağzını açmış gülümseyen bir yunus balığına benziyor. Bu haliyle de Boğaz kıyılarındaki şahane yalılarla değil genel görünümü bozan gökdelenlerle uyum sağladığını söyleyebiliriz.
Üsküdar Belediyesi Valide Sultan adında bir gemi yaptıracak deseler bir zamanlar Boğaz’da sefer yapan o güzel ve şık Üsküdar gemisini örnek alsınlar, derdim. Ama o da taklit diye eleştirilirdi.

Cengiz Semercioğlu “Boğaz’da vapur işinin bir standardı olması gerek” diyor (Hürriyet Kelebek, 03.08.2017). Sadece Şehir Hatları’nın yüzen ütüsü ya da Valide Sultan Gemisi değil sürekli çalışan yolcu motorları ve tur tekneleri de görünümü bozuyor.
Boğaz’da çalışan gemiler her zaman tartışma konusu olmuş. Yeni sefere çıkan gemiler hep eleştirilmiş. “Dersaadet sakinleri, 1828 senesinin bir sabahında, sahillere üşüşerek yelkenleri, görkemli tekerlekleri olan ve büyük gürültülerle simsiyah dumanlar saçarak, sular fışkırtarak  Boğazda seyreden acayip bir yaratıkla karşılaştılar” diye anlatıyor Akillas Millas. Yandan çarklı buharlı gemiler İstanbullular’ın hayatına böyle girmiş. Şehir Hatları’nın temelleri böyle atılmış.
Akillas Millas 1934’te İstanbul’da doğmuş. Beyoğlu’nda büyümüş. Çocukluğundan itibaren yazlarını Büyükada’da geçirmiş. İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirmiş. Spor hekimi, menüsküs uzmanı olarak tanınmış. İstanbul ve özellikle Adalar’la ilgili zengin bir arşivi var. İstanbul ve Adalar’la ilgili sergiler açmış, kitaplar yazmış. Millas kitapları için çizimler de yapıyor. Adalar’ın yok olmaya yüz tutmuş evlerini, mahallelerini de çizmiş.
Akillas Millas’ın “Pazar Kayıklarından Şehir Hatları’na İstanbul’da Seyrüsefer” isimli sergisi İstanbul’un son 500 yılının taşımacılık tarihini anlatıyor.
1800’lere kadar İstanbul sahilleri arasındaki ulaşım kayık, mavna ve çektirmelerle sağlanıyormuş. 1844’de İstanbul ulaşımında kullanılan kayık sayısı 19 binmiş. 25 bin de kürekçi varmış ve kayıkçı, kürekçi esnafı hamallardan sonra İstanbul’un en kalabalık esnaf grubuymuş. Kabataş’tan Adalar’a gemiyle iki saatte aldığımız yolun kürekle üç saatte kat edilmesi de ilgiye değer.
1828’de ilk buharlı gemi Boğaz’da belirdiğinde İstanbullular gördükleri manzaranın korkunçluğu karşısında Dünya’nın sonunun geldiğine hükmetmiş. Sonu gelen kayıkçı, kürekçi esnafı olmuş. Deniz ulaşımı hızla şirketleşmiş.  
Akillas Millas gravür hissi veren çizimlerle anlatıyor İstanbul’un ulaşım tarihini. Sergi 30 Eylül’e kadar Adalar Müzesi’nin Büyükada’daki mekanında sürecek. Serginin güzel de bir kitabı var (Adalı yay.). 16.08.2017

Perşembe, Ağustos 10, 2017

 

Polisiyeler gerçeği ne kadar yansıtmalı?



Petros Markaris’in kahramanı Komiser Haritos artık aileden biri gibi. Daha önce Can Yayınları’ndan yayınlanan Alan Savunması’nda tanıdığımız Komiser Haritos o romanda gece hayatı ile futbol kulüplerinin kesiştiği yerlerde cinayetlerin izine düşüyordu. Che İntihar Etti’de (Can yay) ise Atina’da, Olimpiyat köyü inşaatının hızla sürdüğü günlerde yaşanan olayları anlatıyor. Cunta döneminde işkence görüp hapis yatmış, sonradan iş hayatına atılmış bazı eski solcular birden intihar etmeye başlıyordu. Eskiden, Çok Eskiden (Turkuvaz Kitap) ise bir İstanbul polisiyesiydi. Haritos karısıyla turist olarak geldiği İstanbul’da bir Yunan vatandaşının peşpeşe cinayetler işlemesi nedeniyle işbaşı yapmak zorunda kalıyor ve Türk komiser Murat’la birlikte katilin peşine düşüyordu. Bu macera Türkçede 2010 yılında yayımlanmış.
Yeni maceralarını merakla bekliyordum. Komiser Haristos Batık Krediler’le (Haziran 2017, çev. Hulki Demirel, Can yay.) yeniden Türkçede. Can Yayınları Alan Savunması ve Che İntihar Etti’nin de yeni baskılarını çıkarttı.
Batık Krediler bir Atina polisiyesi. 2010 yılında geçiyor roman. Yunanistan’ın iflas ettiği, ağır bir ekonomik krize girdiği günler. Sıkıntının etkilerini özellikle çalışanlar ve emekliler hissediyor. Maaşlarda kesintiler yapılıyor. Emeklilik hakları budanıyor. Daha çok çalışıp daha az emekli maaşı hak edilecek.
Diğer yandan Yunan hükümeti başta bankalar olmak üzere finans sektörünü kurtarmak için yeni borçlar alıyor. Bankaların kurtarılıp, kredisini ödeyemeyen işadamlarının, esnafın batmasına göz yumulması büyük tepki topluyor.
Bu maaş kesintilerinden, hakların tırpanlanıp, çalışma süresinin uzatılmasından emniyet güçleri de etkileniyor. Kızını evlendirmek üzere hazırlıklar yapan Komiser Haritos ise bu gelişmeleri biraz uzaktan izliyor gibi, sesini pek çıkartmıyor. Ama konu bir süre sonra kendisini de yakından ilgilendirecek. Finans dünyasının önemli Yunan ve yabancı adları bir dizi cinayetle ve aynı yöntemle, kılıçla boğazları kesilip kafaları bedenlerinden ayrılarak öldürülecek.
Komiser Haristos bu cinayetleri soruşturmakla görevlendiriliyor. Sıcak yaz günlerinde bir yanda hükümeti ve ekonomik tedbirleri protesto eden gösteriler sürerken Haristos katili bulmaya çalışıyor. Haristos’la birlikte finans dünyasının gizlerini öğreniyoruz.
Petros Markaris’in polisiyeleri somut olaylara dayanır. Genellikle Yunanistan’da yaşanan önemli bir olay, örneğin Olimpiyat ya da futbol gibi herkesin ilgisini çeken alanları ele alır Markaris. Anlatımından da gerçeğe uygun bilgilerle dolu bir roman okuduğumuzu hissederiz. Kurmacasını gerçeklikle karar ve kahramanı Komiser Haritos’un günlük yaşamını da işin içine katarak iyice ısınmamızı sağlar. Haritos aracılığıyla emniyet müdürlüğündeki ilişkilere şahit olduğumuz gibi, ev hayatını, karısı, kızı ve damadı ile ilişkilerini de okuruz.

Koruyan El
Wolfgang Schorlau, Türkçede yayımlanan yeni kitabı Koruyan El’de (Haziran 2017, çev. Hulki Demirel, İletişim yay.) Almanya’da 2000-2006 yılları arasında biri Yunanistan, sekizi Türkiye kökenli dokuz göçmenin öldürülmesinden sorumlu tutulanların 2011’de, bir banka soygunu sonrasında kuşatıldıkları karavanda şüpheli bir biçimde öldürülmelerini araştırıyor. Bu cinayetlerin failleri 2007’de bir de polis öldürmüştür.
Dikkati çeken ilk şey 12 yıla yakın bir süre boyunca sürekli cinayetler işlemeleri, banka soygunları yapmalarına rağmen yakalanmamış olmalarıdır. Bunu Alman Polisi’nin yeteneksizliği ile açıklayamayacağımıza göre “Nasyonal Sosyalist Yeraltı” adlı bir örgütün üyeleri olduğu anlaşılan bu iki katilin son derece akıllı kişiler olması gerekir. Ama bu “akıllı kişiler” 2011 yılında yine bir banka soygunu sonrasında peşlerine düşen polis tarafından son derece kolay bir operasyonla öldürülmüştür.
Wolfgang Schorlau’nun kahramanı emekli ajan Georg Denkler bu olayda da tıpkı Türkçede okuduğumuz önceki macerası Münih Komplosu’nda olduğu gibi suçluları koruyan gizli ve güçlü bir el olduğunu düşünür. Denkler Almanya devletinin gizli servisleri ve neonaziler arasındaki “derin” ilişkiler olduğu kanısındadır. Bir gizli el işlenen onca cinayeti ve banka soygununu bir üyeleri hayatta kalan ve yakalanan bu üç kişilik örgüte yüklemiş gibidir.        
Wolfgang Schorlau Denkler’in maceralarında Almanya devletinin gizli servisleri ve neonaziler arasındaki ilişkileri sorguluyor. Bu sorgulamayı da tamamen haberlerden, belgelerden, tanıklıklardan yola çıkarak yapıyor. Kendisi de özel araştırmalar, görüşmeler yapıyor. Bir detektif gibi çalışıyor.
“Döner cinayetleri” diye adlandırılıp Türkiyeliler arası mafya savaşları gibi gösterilmek istenen, bunda başarılı olamayınca da üç kişilik bir örgüte yüklenen cinayetleri de aynı yöntemle araştırıyor. “Nasyonal Sosyalist Yeraltı” adlı örgütün iki üyesinin ölü ele geçirilmelerini belgelerle en ince ayrıntısına dek didikliyor.
Kitabın sonunda geniş bir kaynakça ve uzun dipnotlar var. Roman yetmemiş Schorlau bir sonsöz eklemek gereği duymuş. Yeni baskılarda da olayı takip ettiği eklediği bölümden ve notlardan anlaşılıyor. 
Wolfgang Schorlau kitabın sonunda bu kitap için roman türünü seçmesinin nedeni olarak araştırmasında açıkta kalan boşlukları anlatı ile doldurmasını gösteriyor ki bunların çok az olduğunu da anlıyoruz. Gerçek anlatıya ağır basıyor. Ortaya çıkan kitabın bir edebi eser, bir polisiye olduğunu söyleyebilir miyiz? Kuşkuluyum. Ama büyük bir merakla okuduğumu da söylemeliyim.
Başlıktaki “Polisiyeler gerçeği ne kadar yansıtmalı?” sorumun cevabı ise bence polisiyeler gerçekleri yansıtmalı ama kurmacayı da ihmal etmemeli.10.08.2017

Etiketler: , , ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?