Cuma, Aralık 23, 2011

 

Düzelti


Thomas Bernhard’ın başyapıtlarından kabul edilen Düzelti (Ekim 2011, çev. Sezer Duru) Yapı Kredi Yayınları’nın Edebiyat Dizisi’nin 1000. kitabı olarak yayımlandı.
Roithamer, Altensam adlı mülkün sahibi olan aristokrat bir ailenin çocuğu. Babası iki büyük ağabey ve bir kızkardeşe rağmen bütün mirasını kendisine bırakmış. Çocukluktan beri arkadaş olan anlatıcı, Roithamer, ve Höller birbirleriyle bağlantılarını koparmamış. Okul yıllarından sonra anlatıcı ve Roithamer İngiltere’ye Cambridge’e gitmişler, Höller yörenin en ünlü doldurulmuş hayvanlar yapımcısı olarak köyünde kalmış. Aurach Nehri’nin en dar yerine inşa ettiği bir mimari mucizesi sayılabilecek evinde yaşıyor.
Roithamer, sık sık İngiltere’den gelip Höller’lerin çatı odasında çalışmalarını sürdürüyor. Yazılarını yazıyor, Kobernausser ormanının ortasındaki boşluğa inşa edeceği koninin projelerini yapıyor. Tüm maddi varlığını da hayatta sevdiği tek kişi olan hasta kız kardeşine hediye edeceği bu inşaat için harcıyor. Ağabeyinin kendisine içinde yaşaması için hediye ettiği binayı gören kız kardeş şok geçiriyor ve kısa bir süre sonra ölüyor. Bu ölümle derinden sarsılan Roithamer de ormanın içindeki bir boşlukta kendini bir ağaca asarak intihar ediyor.
Romanın anlatıcısı, yakın arkadaşı Roithamer’den geriye kalan binlerce sayfalık, kâğıt parçalarına yazılmış notları, yazıları ve Altensam ve koninin yapımıyla ilgili eserinin taslağını derleyip düzenlemek amacıyla Höller’lerin çatı odasına geliyor. Anlatıcı taslağı düzenlemeye çalışırken ve daha sonra metni onunla birlikte okurken Roithamer’in hayatını, neden koni inşa edip kız kardeşine hediye etmeye karar verdiğini, anne babası ve erkek kardeşleriyle, Avusturya’yla, Altensam’la, Höllerler ve anlatıcı ile ilişkilerini anlıyoruz. Roithamer’ın intiharına varan süreç netliğe kavuşuyor.
Derleyip düzenleme işi bir yeniden yazma halini alıyor. Oğuz Demiralp’in de “Anti-Otobiyografi” başlıklı denemesinde belirttiği gibi Roithamer’in yazdıklarının derleyip düzenlemek niyetindeki anlatıcı tüm yazıları, notları okuduktan sonra niyetini değiştiriyor, okuduklarını olduğu gibi okura aktarmaya karar veriyor. Çünkü, tamamı Roithamer’in hayat öyküsü de sayılabilecek bu yazılar, bir bütünlük sağlamak amacıyla değil, geçmişini yıkıp dağıtmak amacıyla yazılmıştır.
Eleştirmenler, Roithamer’in hayat öyküsü ile Filozof Ludwig Wittgenstein’ın hayat öyküsünün birbirine benzediğini, çakıştığını belirtiyor. Avusturya’nın en zengin ailelerinden birinin çocuğu olan Wittgenstein’ın Cambridge’de yaşadığına ve felsefeyi bırakıp yıllarını kızkardeşinin Viyana’daki mantık evini (Kundmanngasse) inşa etmek için harcadığına dikkati çekiyorlar. Thomas Bernhard, Wittgenstein’ı yakından tanıyordu. Ama romanda sadece Wittgenstein’ın hayatından değil Bernhard’ın hayatından da izler, benzerlikler bulmak mümkün. Zaten hemen tüm eserlerinde Thomas Bernhard’ın kendi hayatından, düşünsel yapısından, Dünya’ya ve Avusturya’ya bakışından bolca iz buluyoruz.
Thomas Bernhard'ın en önemli özelliği anlatım biçimi. Romanları genellikle tek bir paragraftan oluşuyor ve cümleleri sürekli ara cümlelerle uzadıkça uzuyor. Bilinçakışı tekniğinin geliştirilmiş bir biçimi olarak da değerlendirebileceğimiz birinci tekil anlatımıyla yazıyor romanları. Anlatımının temel özelliği ileri ve geriye dönüşlerle, sık sık tekrarlarla gelişen bir monolog olması. Bu monolog özellikle Avusturya Devleti hakkında konuşmaya başlayınca bir söylenmeye hatta Avusturya özelinde devletin ve bürokrasinin dar kafalılığı, sanatçıların, bilim adamlarının, felsefecilerin ve tabii siyasetçilerin devletin bu tavrına uygun olarak davranmaları söz konusu ise öfkelenmeye varıyor. Öfkesi acı ya da tatsız değil ironik ve mizahı hiç ihmal etmiyor. Tek bir paragraftan, çok uzun cümlelerden oluşan romanların okuma güçlüğü de olayları ve konuları döne döne anlatarak, tekrarlarla çözülüyor.
Böylesine anlatımı olan bir yazarı başka bir dile çevirmenin ne denli zor (hatta çıldırtıcı) olduğunu düşünmemek elde değil. Almanca gibi birbirine eklenebilen uzun cümlelerle yazılabilen bir dilden kısa cümlelerin esas olduğu Türkçeye çevirinin zorluğu diğer dillere çeviriye oranla daha da fazla. Usta çevirmen Sezer Duru çevirilerinde Thomas Bernhard'ın üslubunu, anlatımında yarattığı ritmi ve tabii duyarlılığını tam olarak yansıtıyor.
Bernhard, birçok eserinde sanatın çeşitli alanlarında bir türlü tamamlanmayan, yeniden yeniden yazılan, eser sahibini tam anlamıyla bitmiş olsa da tatmin etmeyen eserleri, araştırmaları konu edinmişti. Düzelti, Thomas Bernhard'ın her yeniden yazmanın, düzeltmenin yeniden yaratım olduğu, mükemmele varmak (ya da tamamen mahvetmek) için sürekli yeniden yazma, düzeltme ve atma gerektiği kanısının, düşüncesinin somutlandığı anlatılarının en önemlilerinden sayılıyor.
16.12.2011

Etiketler: ,


 

Anahtar


Cuniçiro Tanizaki, çağdaş Japon edebiyatının en önemli ve popüler yazarlarından. 1886’da doğmuş, 1965’de ölmüş. Bazı eserleri Japon toplumunda şok yaratıcı etkiler yapmış. Japonya’da 1956’da yayımlanan Anahtar da (Kasım 2011, Çev. H.Can Erkin, Can yay.) bu eserlerinden. Anahtar’da 56 yaşındaki profesör bir koca ile 45 yaşındaki karısının kurdukları şehvet üçgeni anlatılıyor. Erkek artık ihtiyarlamaya başladığını, belki de kocalık görevlerini yeterince yerine getiremediğini düşünmektedir. Yirmi yıllık evllilik hayatının getirdiği monotonluk adamın cinsel duygularını köreltmiştir ama karısının bünyesi zayıf olmasına rağmen “iş oraya gelince hastalık denecek ölçüde güçlü” olduğunu bilmektedir. Feodal bir ortamda yetişmiş, geleneklere, eski değerlere sıkıca bağlı bir ailenin kızı olan karısı ile bu tür konuları doğrudan konuşamayacağı da ortadadır. Çözüm olarak o yılbaşından itibaren karısına anlatamadığı konuları, endişelerini günlüğüne yazmaya ve günlüğünü de kilit altında tutmamaya karar verir. “Doğuştan sinsi ve gizemli işlere bayılır” diye düşündüğü karısının günlükte yazılanları okuyacağını ummaktadır.
Umduğu gibi karısı 4 Ocak’ta günlüğü bulur ve kendi günlüğüne kocasının günlüğün bulunmasını kasten sağladığını, oyuna gelmeyeceğini, mahrem bir şey olan kocasının günlüğünü okumayacağını yazar. Ama bu durum onun da kocası ile cinsel ilişkisini sorgulamasına neden olur ve bu konudaki düşüncelerini günlüğüne yazar. Böylelikle karı – koca okunup okunmadığını bilmedikleri günlükleri aracılığıyla cinsel ilişkilerini tartışmaya başlarlar. Günlükler bir anlamda karı- kocanın arasındaki soruna çözüm bulma yolunda anahtar işlevi görürken ilişkilerinde yepyeni bir evrenin başlasının kapısını da açar.
Bir akşam kızları Toşiko ile evlendirmeyi düşündükleri öğrencisi Kimura’nın evlerine ziyarete gelmesi ile birlikte profesör iki keşifte bulunur. Karısının alkole pek dayanıklı olmadığını, bir kaç kadeh içince hemen sızdığını ve karısının diğer erkeklere ilgi göstermesinin kendisini kıskandırdığını ve bu kıskançlığın cinsel yönden tahrik olmasına neden olduğunu anlar. O gece profesör karısının gerçekten sızdığını mı yoksa kocasının istediklerini yapması için uyuyor numarası mı yaptığını anlamaz ama durumdan yararlanır. Karısının daha önce tamamen çıplak göremediği vücudunu inceleyip iyice tahrik olur. O geceki şevişmede yirmi yılık evlliklerinde belki de ilk kez karısının tam olarak tatmin olduğunu düşünerek bu oyunu sürdürmeye karar verir. Damat adayı Kimura’yı sık sık eve davet ederek içki masaları kurar. Tahmin edemediği bu oyunun nereye varacağı, kurduğu şehvet üçgeninde rollerin nasıl değişeceğidir.
Erotik filmlerin umutulmaz yönetmeni Tinto Brass’ın aynı adla filme çektiği Anahtar konusuyla olduğu kadar biçimiyle, anlatımıyla da ilginç bir roman. Tanizaki iki ayrı günlükle olaya farklı açılardan bakmamızı sağlayarak oldukça modern bir yapı kurarken karı ve kocanın günlüklerde kullandığı üslupla da geleneksel olanla modernin karşıtlığını vermiş. Profesör modern “Katakana” anlatım biçimini karısı oldukça geleneksel “Hiragana”yı kullanıyormuş. Romanın ingilizceye çevirisini yorumlayan eleştirmenler ne kadar başarılı çeviri yapılsa da bu anlatımların yabancı dillerde yansıtılmasının mümkün olmadığını belirtiyorlar. Bu anlatım farklarını Türkçe çeviride de fark edemesek de H.Can Erkin’in Japonca’dan yaptığı çeviriyi başarılı ve akıcı bulduğumu söylemeliyim.
16.12.2011

Etiketler: ,


Cumartesi, Aralık 17, 2011

 

Kalan


İnsanlığın uzun tarihinden, mitolojide, destanlarda, şiirlerde anlatılanlardan, yaşananlardan, anılardan, an’lardan kalan nedir? Leyla Erbil’in son romanı Kalan’ın (Ekim 2011, İş Bankası yay.) anlatıcı kahramanı Lahzen, insanlığın, şehrin ve kendi geçmişinden belleğinde nelerin kalmış olabileceğini sorguluyor.
Lahzen’in psikolojik sorunları var, kocasının deyimiyle hasta. İlaç tedavisi görüyor. İlaçların etkisi altında da anlatıyor. Geçmişi, çocukluk yıllarını hatırlayarak hafıza sorununu aşmaya, belki de kendisine hafızası ile bir sorunu olmadığını kanıtlamaya çalışıyor.
Leyla Erbil, Lahzen adını uydurduğunu, ‘Lâhze’nin anlamının, “göz ucu ile bir kere bakıncaya kadar geçen zaman” olduğunu söylüyor. Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Lûgat’ında, ‘lâhzân’ ve ‘lâhze’ aynı anlama geliyor. Erbil’in belirttiği gibi “Lahzen” yok. Ama google’da ararsanız Fas’ta bir şehrin, bir müzik grubunun adı olduğu, bazı dillerde kullanıldığını öğreniyoruz. Leyla Erbil’in ‘lâhzân’ ve ‘lâhze’den türettiği Lahzen’i bir ses inceltmesi olarak kabul edip anlatıcının isminin anlamının kitabın ana temasını yansıttığını söyleyebiliriz.
Lahzen kendisindeki “hafıza sorunu”nun aynı zamanda toplumda da olduğunu düşünüyor. Çocukluk yıllarının İstanbul’unu Balat’ı, Fener’i, Küçüksuyu, Beyoğlu’nu, orayı var eden insanların nasıl göçmeye, kaçmaya zorlandığını hatırlıyor, hatırlatıyor. Yitip giden insanlar, meslekler, ve İstanbul’un geçmişte kalan güzelliğine özlemle anlatıyor her şeyi. Örneğin Beyoğlu’ndaki Avrupa Pasajı’nın esnafını, ne işler yaptıklarını tek tek anlatırken bu özlemi yoğun olarak hissediyorsunuz. Bu nostaljinin yanında esas olarak hatırladığı ve hatırlatmak istediği İbrahim Peygamber’le oğlu İshak’ın öyküsünden başlayarak insanlık tarihinin karanlık yanları. İnsanın insana yaptığı kötülüklerin öyküsü mitolojiden günümüze kadar uzanıyor, Anadolu topraklarında yeşeriyor. Tarihler yakınlaştıkça yoğunlaşıyor, boğucu oluyor.
1940’larda Haliç kıyısındaki bir mahalledeki evlerinde başlıyor anlatı. Lahzen, ablası Billur, annesi Şehnaz ve bir zamanlar babasının evde sakladığı şimdi annesinin gizli sevgilisi olan “Dayı” dedikleri kötülük timsali bir adamla birlikte Hacı Murat adlı bir Rum ustanın elinden çıkma ahşap bir evde yaşıyorlar. Lahzen, İstanbul’un en eski semtlerinden olan mahallelerinin, Fener’in mitolojik öyküsünü İstanbul’un Konstantinopolis olduğu günlerden başlayarak anlatıp kendi çocukluk günlerine geliyor. Türk, Rum, Ermeni, Musevi ailelerin bir arada yaşadığı, mutlu mesut günleri hatırlıyor parça parça. Kötülük yavaş yavaş bu mutluluğun içinde çörekleniyor. Lahzen çocukluktan genç kızlığa geçerken kötülük de iyice yeşerecek Rum, Ermeni, Musevi aileler kendi vatanlarını, evlerini terk edip gitmek zorunda kalacaktır. Lahzen, çocukluğunun mahallesinde yaşatılan bu değişimi bir türlü hazmedemeyecek, hep eski günleri arayacak, anlatarak yaşatmaya belki geri getirmeye çalışacaktır.
Anlatının ikinci boyutu/metni Lahzen’in yetişkinlik çağları, bugünü ile ilgili. Bunu da çocukluk aşklarını anarken kurduğu bir bağlantıyla gerçekleştiriyor. Kocası Sabit ve sevgilisi Zeyyat’la oluşturdukları aşk üçgeni, Lahzen’in bu üçgen içinde ne kadar belirleyici, ne kadar belirlenen olduğunu sorgulaması. “Önsözce” adlı ilk bölümde sadece çocukluk yıllarına ve insanlığın, İstanbul’un geçmişine yoğunlaşırken “Birinci Bölüm”den itibaren Lahzen’in bugünü de ikinci bir metin olarak anlatıda gittikçe artan bir biçimde yer almaya başlıyor. İlerleyen sayfalarda iki metnin birbirine karıştığı da oluyor. Bu italik metinler bir yandan da Lahzen’e “yabancılaşmamızı”, dışarıdan bakmamızı sağlayan epik unsur görevi görüyor. Okurun özdeşleşmesini önlemek istercesine sık sık Lahzen’in hasta olduğu, ilaç aldığı söyleniyor.
“anlatıp duruyorsun; anlatmak istediğin bunlar mı,,, bunlarla nereye varacaksın bilmiyorsun? çocukluğundan umduğun bir şey var!” (s. 91) dedikten sonra “şimdiye bak,,, unut geçmişi,,, dünyaya bak,,, dünya yanıyor,,, ülkene bak,,, baba oğul kızlarını diri diri gömdüler,,,” (s.98) diye günümüz gerçekliğine çağırıyor. İnsanlığın binlerce yıllık kötülük tarihinde her şeyin tekerrür ettiğini belirtmek istiyor sanki. Lahzen’in günümüzden de birçok çarpıcı örneği var.
Lahzen’in çocuk dünyasını hatırlamaya çalışırken “hakikatin özü”nü arıyor. “hakikat diye bir şey olmayacağının bilinciyle / hakikatin öznellikte mi olduğunu / sorumlulukta mı / insanın en temel varlığının kayboluşuyla yitip gittiğini mi / toplumla senin yaratılışın oluşun arasındaki ipliklerde mi gerili durduğunu / düpedüz özgürlükte mi olduğunu bilmeden / sözcüklerden örülü bir metin / hakikati ne olabilir bu metnin” diye soruyor (s. 10-11). “tıka basa şüpheyle doldurulmuş kuyudan çıkmak için / çocukluğa / daha da dibe / toprağın altına inip binip göreceğim” diyor. Bu bölümlerde destansı bir anlatımı var Leyla Erbil’in. Dizelerle anlatıyor. Destan zaman zaman yerini öyküye bırakıyor ama şiirden, dizelerden kopmuyor.
Binlerce yıldır bu topraklarda var olan kötülüğü, alçaklığı sözcüklere döküp anlatır, nedenlerini sorgularken “bir tek ben mi deliyim” diye soruyor. Belki de anlatının anafikri; “insan kendi hayatını sorgulamadan yaşamayı sürdürürse / insan sayılmaz” cümlesi.
Lahzen’in hakikat sorgulamasında başvurduğu en önemli düşünür, felsefesi, varoluşçuluğun kaynağını oluşturan Søren Kierkegaard (1813 –1855). “Kierkegaard bireyin varoluşunun akıldışılığını, paradoksunu ortaya çıkarmıştır.” Ölümcül Hastalık Umutsuzluk (2. Baskı 2004, Doğu Batı yay.) kitabının tanıtımında söylendiği gibi; “Kierkegaard’a göre umutsuzluk evrenseldir, çünkü insan sonluluktan sonsuzluğa geçişi umutsuzluk yoluyla gerçekleştirir. Umutsuzluk kaçınılmazdır, insanın, karşıtların bir sentezi olmasının, daha doğrusu diyalektik bir varlık oluşunun bir gereğidir. Sonlu varlığı ile sonsuz varlığı arasına sıkışan insan kendi olma sürecini umutsuzluk içinde yaşar.” Kierkegaard’ın felsefesi Lahzen’in insanlığın ve kendi geçmişini sorgulamasıyla uyum sağladığı gibi Lahzen’in anlatma ihtiyacını uyandıran ruh halini de anlamamızda önemli bir rehber oluyor.
Lahzen’in peşinde olduğu “hakikatin özü” ise felsefenin temel problemlerinden. Platon’dan beri sorgulanıyor. “Hakikatin özü” sorusu “Varlığın hakikatinin ne olduğu sorusuna götür”üyor filozofları. Metafiziğin temelllerini oluşturuyor bu tartışmalar. "Hakikatin Özü Üzerine" adlı makalesi ile Heidegger’i hatırlamamak elde değil. “Hakikatın özü” sorusu sadece Batı Felsefesini değil, İslam Felsefesini de uğraştırmış. Kalan’ı edebi eleştirinin yanında felsefeci bakışıyla okumakta, tartışmakta da fayda var.
Leyla Erbil Kalan’da tüm eserlerini hatırlayıp, onlarla hesaplaşıyor, düzeltmeler, eklemeler ve zaman zaman onamalar yapıyor sanki. Kalan’ı okurken ister istemez “Tuhaf Bir Kadın”ı, “Mektup Aşkları”nı hatırlıyor, onlara yapılan göndermeleri bulmaya çalışıyorsunuz. Ama en güçlü yakınlaşma Cüce’deki Zenime Hanımla. Lahzen de Zenime Hanım da kendilerini, toplumu ve tarihi sorguluyor, hesaplaşıyorlar.
Leyla Erbil, Kalan’ı şiir-kitap olarak yazdım, diyor (Milliyet Sanat, Kasım 2011) Leyla Erbil Kalan’da Bilinçakışı yöntemini kullanılmış. Türlerarası bir metin ortaya çıkartmış. Şiirsel, yer yer destansı bir anlatımı var ama öykülemeyi de ihmal etmiyor. Deneme diye adlandırabileceğiniz bölümler ve alıntılar da var. Türlerarası olduğu kadar metinlerarası da bağlar güçlü. Hem biçimsel olarak hem de İstanbul’un Bizans’a uzanan tarihine bakışında, sorgulayışında Sevim Burak’ın metinleri, Ece Ayhan’ın şiirleri ile kardeşlikler kuran bir anlatı. Leyla Erbil önceki eserlerinde gördüğümüz gibi yine dilbilgisi kurallarını zorluyor, kendince yeni kurallar, (“,,,” gibi) işaretler yaratıyor.
Kalan diliyle, anlatımıyla, sorun ettiği konular ve sorunlarla usta işi bir anlatı olarak son yılların en dikkati çekici, tüm yönleri ve nitelikleriyle üzerinde düşünmeye, tartışmaya değer kitaplarından.
08.12.11

Etiketler: ,


Salı, Aralık 13, 2011

 

Sinek Isırıklarının Müellifi


Barış Bıçakçı Sinek Isırıklarının Müellifi’nde (2011, İletişim yay.) bir yazar adayının ilk romanının basılıp basılmayacağının cevabını yayınevinden beklerken kendi kendisiyle giriştiği hesaplaşmayı konu alıyor.
Romanın kahramanı Cemil, eşi Nazlı ve iki arkadaşından oluşan küçük ve oldukça sınırlı bir hayat yaşıyor. Yıllarca inşaat mühendisliği yaptıktan sonra 35 yaşında işten ayrılıp yazar olmaya karar vermiş. Eve kapanmış. 2000’lerin başından itibaren ekonomik krizlerle işten atılıp “ev erkeği” olan nitelikli işsizlerin bir örneği. Ankara’da, şehrin dışında kurulmuş, gün geçtikçe gelişip büyüyen bir toplu konut bölgesinde yaşıyor. Barış Bıçakçı isim vermese de, kitabın kapağındaki fotoğrafın da yarattığı çağrışımla mahallenin Eryaman olabileceğini tahmin ediyoruz. Cemil’in hayatı, haftada bir oynadığı halı saha maçları dışında bu mahallede ve esas olarak bir oda ve bir salondan oluşan evde geçiyor. Elektrik faturasının zamanında ödenmesi gibi küçük işler, üstkattan banyoya su sızması gibi olaylar, komşudan gelen bir ses ya da evde duyulan bir tıkırtı, yaşlı komşuyla, bakkalla ya da güvenlikle zorunlu olarak kurulan birkaç sözcüklük diyalog bu son derece durağan hayatta anlatılmaya değer önemli olaylar halini alıyor. Olağanüstü olaylar yok, her şey sıradan.
Kitabın arka kapağında yazıldığı gibi Sinek Isırıklarının Müellifi aşk, edebiyat ve arkadaşlıklar üzerine. Ama aşk toplu konutta, ama edebiyatla hayat birbirine karışıyor, ama arkadaş grubu üç kişi... “Toplu konutta aşk” deyince arka kapağın ve roman boyunca Cemil’in yarattığı beklentinin aksine somut bir şey yok. Kast edilen Cemil’le Nazlı’nın evliliğe dönüşen sevgi temelinde gelişen ilişkisi mi? Yoksa çok fazla söze dökülmeyen Cemil’in Nazlı’nın iş arkadaşı genç bir doktora duyduğu geçici ilgi mi? Cemil yeni bir aşkı, bu aşkla birlikte yaşam biçimini aklından geçiriyor ama genç yazar adayı Bertan’ın kız arkadaşı Şeyda’nın verdiği işareti anlamazdan geliyor. Dosyasını okuyup karar verecek güzel editörle bir ilişki kurmayı ise sadece bir an aklından geçiriyor. Editörle edebiyat, yazarlık anlayışı gibi konularda düşsel monologlar kurmakla yetiniyor. Aşık olma isteği duyuyor ama böyle bir girişime cesareti yok. İki yakın arkadaşından İlhan’ın karısını aldatarak genç bir kızla girdiği macerayı da desteklemiyor. “Ben doğru dürüst konuşamadığım, konuşmaktan tad almadığım birine âşık olamam” diyor.
Kitabın adındaki ironi romanın verdiği mesajı da iletiyor sanki. Cemil, “Yazmak bir bakıma anlatılmaz olanı anlatmaktır. Böylelikle anlamsız olanı anlamlı kılmaya cüret etmektir” diyor. Küçük ayrıntıların, detayların anlatıcısı oluyor. “Sinek Isırıklarının Müellifi” olmak romanın kahramanı Cemil’in olduğu kadarı yazarı Barış Bıçakçı’nın da özelliği.
Cemil, roman boyunca, şiirlere, romanlara, öykülere gizli ve açık göndermeler yapıyor ki bu hem yazarın hem de kahramanın düşünsel yapısını, kaynaklarını kavramak açısından önemli bir veri. 50. bölümü oluşturan liste ise bu göndermelerin doruk noktası.
Bıçakçı edebiyata, hayata bakışını hem klasikleşen “veciz sözler”le hem de roman boyunca kahramanın girdiği hesaplaşmalarla okurla açıkça paylaşıyor. “Aforizma modern insanın kullandığı bir ağrı kesicidir. Hiç olmanın ağrısını dindirir. Sonra ağrı yine başlar” diyerek sürekli veciz sözler söyleme ihtiyacının nedenini açıklamaya çalışsa da ve kahramanlarına veciz söz söyletmek Bıçakçı’nın kendine has özelliği halini almış olsa da bana bu aforizmaların yeterinden fazla geldiğini söylemeliyim. Bir doz ayarı gerek. Bazı paragraflar, hatta bölümler sırf aforizma söyleyebilmek için yazılmış gibi. Bıçakçı’nın sevdiğimiz yalın anlatımını zedeliyorlar.
Barış Bıçakçı simasını ve yaşam öyküsünü ne kadar gizlese de okuduklarımız bize Sinek Isırıklarının Müellifi’nin yoğun olarak otobiyografik nitelikte olduğunu düşündürüyor.
01.12.2011

Etiketler: ,


 

Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım


Jale Parla, Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım’da (2011, İletişim yay.) kahramanları şair ya da yazarlar olan romanları inceliyor. Künstlerroman (sanatçı romanları) olarak adlandırılan bu türde romanın kahramanı şair ya da yazar olduğu gibi esas meselesi de sanattır. Türk Romanında ise durum biraz farklıdır. Bizde yazarın hem toplumsal hem de sanatsal bir misyonu vardır. Yazar aynı zamanda bir aydın olarak görülür, tanımlanır.
Yazar karakterlerinin iki tür altında toplanabileceğini yazıyor Parla, hem edebi hem de entelektüel açıdan önderlik vasıfları olan başarılı olan yazarlar ve “edebi alanda istediklerini gerçekleştirememiş, toplumun dışına itilmiş, yabancılaşmış, aciz ve yetersiz yazarlar. Jale Parla bu ikinci tür yazarları, anti-kahramanları incelemeyi yeğlemiş. Parla, marjinal, aciz ve yenik olan bu kahramanların egemen değerleri ters yüz eden, bu değerleri oluşturan siyasi ve ideolojik yapıları irdeleyip yadsıyan ve aynı anda da estetik alanın sınırlarını zorlayan kahramanlar oldukları tespitinde bulunuyor. Başarısızlıklarının nedenleri de “kendi çıtalarını yüksek tutmaları”, toplumsal ve siyasal baskı, sansür ve engellemeler, maddi koşulların yetersizliği, gecikmişlik duygusu, köksüzlük duygusu, babayla çatışma, kimlik çatışması ve kendilik saplantısı, etkilenme endişesi, kayıp tarih ve bastırılmış bellek, yaralı dil ve yaralı benlik olarak sıralanıyor.
Türk romanında kahramanı yazar olan “künstler” romanlar Ahmet Mithat’la başlıyor. Halit Ziya, Yakup Kadri, Tanpınar, Peyami Safa, Sabahattin Ali gibi Türk romanının kurucu adlarından başlayıp günümüz romanınından Atilla Birkiye, İbrahim Yıldırım, Şebnem İşigüzel’e dek uzanan 29 yazarlık/romanlık bir liste oluşturmuş Parla (bkz. s.10 dipnot 1). Her yıl ortalama 500 roman üretildiğini gözönüne alırsak bu listenin çok daha uzun olması gerektiğini düşünmeliyiz kuşkusuz. “İçinde yazar, ‘yazan’ figürasyonu bulunan romanlar bulunumayanlardan çoktur” diyen Jale Parla, kuşkusuz kendince önem verdiği yazarlardan oluşan bir şeçme yapmış ama inceleme aşamasında bu liste daha da kısalıyor. Jale Parla Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım’da Ahmet Mithat, Tanpınar, Oğuz Atay, Bilge Karasu, Latife Tekin, Sevim Burak, Hasan Ali Toptaş ve Orhan Pamuk’un romanlarını inceliyor esas olarak. Başlığın (Türk Romanında) kapsayıcılığı ile çelişen bir durum.
Ahmet Mithat, Türk Romanı üzerine çalışma yapanların kaçınılmaz başlangıç noktası. Ahmet Mithat’tan başlamazsanız incelemeniz temelsiz kalıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar ise en önemli durağı. Tanpınar’sız bir Çağdaş Türk Edebiyatı incelemesi, eleştirisi düşünülemiyor sanki. Tanpınar’ı da yine kaçınılmaz olarak Oğuz Atay ve Orhan Pamuk izliyor. Bu yazarların eserleri üzerinde çok çalışılmış olması incelemecilere bir kolaylık sağlıyordur kuşkusuz. Ama zaten çok az olan nitelikli eleştiri, inceleme kitaplarının hep bu yazarlarla sınırlı kalması üzerinde tartışmaya değer bir yaklaşım.
Cumhuriyetin kurucularının öngördüğü ülkülere bağlı yazarların, “Milli Edebiyat” sonrasında köy edebiyatının, toplumcu anlayışın Çağdaş Türk Romanının gelişimine nasıl bir etkide bulunduğuna bakmadan tekil örneklere gelmenin incelenen konuyu eksik bıraktığını düşünüyorum. Türk romanı okumaları kaçınılmaz olarak cumhuriyetin gelişimi ve değişimi ile bağlantılar kurmayı gerektiriyor. Parla’nın belirttiği gibi ülkenin siyasi gelişiminde rol alması öngörülerek aydın olmaya da zorlanıyor hep yazarlarımız.
Jale Parla, Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım’da “eksik yazar” olarak adlandırdığı anti-kahramanların değişim karşında değişimi ele alıp yönetmek yerine başkalaşım’ı yeğlediklerini ve böylelikle o değişime karıştıklarını söylüyor. Siyasi ve ideolojik yapıları sorgulayan da estetik alanın sınırlarını zorlayan da bu tür kahramanlar.
Jale Parla’nın Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım’ı üzerinde düşünülüp tartışılması gereken nadir bulunur, önemli bir çalışma.
01.12.2011

Etiketler: ,


Çarşamba, Aralık 07, 2011

 

Mino'nun Siyah Gülü


Hüsnü Arkan, Mino'nun Siyah Gülü’nde (Ekim 2011, Kırmızı Kedi yay.) 60’lardan 80’lere darbelerin gölgesinde yaşanan aşkları bir Ege kasabasında yaşayan ailenin kadınlarının gözünden anlatıyor.
Mino'nun Siyah Gülü’nde birbirinden farklı zamanlarda mektuplarla, günlüklerle gelişen, farklı ağızlardan anlatılan anlatı katmanları var. Böylelikle Türkiye’nin üç farklı zaman dilimi 1960'lı yıllarda bir Ege kasabasında başlayan yasak bir aşk, 12 Eylül'ün hemen öncesinde başlayıp darbenin ardından yaşanan bir idamla son bulan kırık bir aşk ve 2007 yılında bunları hatırlayan iki kadının anlattıkları içiçe geçiyor, birbirini tamamlıyor. Mino, yeğeni Zehra ve Zehra’nın annesi romanın kadın anlatıcıları. Münevver’in sevgilisi Cahit de söz alıyor.
Zehra, halasının ölüm haberini alınca veraset işlemlerini yapmak üzere kasabaya dönmüştür. Halasının evine yerleşmesi ile birlikte anılar, geçmişte yaşadıkları belleğinde canlanır. Önce 12 Eylül’de idam edilen Hasan’ın öyküsünü okuruz. Romanın sayfaları ilerledikçe Hasan’ın idama varan hayat hikayesi ile birlikte birçok olay anlaşılacak, roman kahramanları arasındaki ilişkiler berraklaşacak ve roman günümüze kadar ulaşacaktır.
Zehra, halasının evini toparlarken bir yandan kendi geçmişini hatırlar, bir yandan da yaşadığı döneme göre çok farklı bir insan olan halasının öyküsünü çözer. Romana adını veren Mino (Münevver) asker baba ve ağabeyinin sıkı disiplinine başkaldırmış, onların kendisine uygun gördükleri yaşam biçimine (ev kadınlığı) karşı çıkıp kendi hayatını kurmuştur. 60’lı yıllarda genç bir kızın doğup büyüdüğü kasabayı terk edip İzmir’e yerleşmesi, yalnız yaşamaya başlaması pek sık görülemeyecek bir olaydır. Münevver ağabeyinin okumasını engellemesini kendi kendini eğiterek aşmış, yalnız yaşayan, edebiyata meraklı, resim yapmayı seven bir kadın olarak hayatını sürdürmüştür. Bu mücadelesinde ağabeyinin eşi, yengesi hep ona destek olmuştur. Mino’nun mektuplarından izlediğimiz yenge görümce ilişkisine dışarıdan bakıldığında iki kadının arasında bir aşk varmış gibi görünse de aslında bu büyük bir sırdaşlıktır. Zehra, halasıyla annesinin arasındaki sırrı ancak 2007 yılında, evde bulduğu mektuplar ve fotoğraflardan anlayabilecektir. Mino, evli çocuklu bir adama âşık olmuş, onun uğruna aileyi, kasabayı terk etmiş, İzmir’e yerleşip ondan çocuk yapmıştır. Bu yıllarca süren yasak aşk sırasında da ailenin ve kocasının tüm olumsuz tavırlarına rağmen Zehra’nın annesi Mino’ya destek olmuştur.
Romanın ikinci katmanının, 12 Eylül Darbesi sırasında yaşananların ardında da gizli bir aşk hikâyesi var. Aile üyelerinin sezdikleri ama kısa sürdüğü için adlandırılmamış bir aşk hikâyesi. Zehra’nın dedesinin kasabadaki evinde geçen çocukluğu sırasında iki yakın arkadaşı var. Bunlar, ailenin işlerini yapan Nuri Amca ve Gülizar Teyze’nin çocukları Hasan ve Halime. Zehra’nın babasının asker olması nedeniyle çeşitli yerlere tayin olsalar da arkadaşlıkları sürüyor ve üniversite yıllarında Zehra ile Hasan tekrar karşılaşıyorlar. Zehra, Hasan’a çocukluğundan beri âşık olduğunu anlıyor. Hasan da Zehra’yı karşılıksız bırakmıyor. Ama aşkları Hasan’ın siyasi faliyetleri nedeniyle yakalanması ve yetersiz delillerle yargılanıp idam edilmesi ile son buluyor. Zehra, Hasan’a olan aşkını kalbine gömüyor, Hasan’ın kendinden yaşça büyük avukatı ile evleniyor.
Bu kırık ya da yasak aşk hikâyelerini Türkiye’nin geçmişindeki darbeler birbirine bağlıyor. Çünkü Zehra’nın asker babası Cemil 27 Mayıs, Talat Aydemir’in 63’deki başarısız girişimi, 12 Mart 1971 ve nihayet 1980 darbelerinde çeşitli roller alıyor. Bazen darbeci bazen mağdur oluyor.
Hüsnü Arkan’ın bestelerini çağrıştıran bir anlatımı var. Oya gibi işlenmiş, küçücük ayrıntılardan bütüne doğru yönelen bir anlatım. Bağırmıyor, gerilimler yaratmıyor ama okura iletmek istediği hissiyatı da iletiyor. Sürekli yeni merak unsurları yaratarak, yeni sırların peşine düşürerek merakla okunan bir yapıt sunuyor.
Son yıllarda roman iyice popülerleşince okurun algısı da ilkelleşti. Romanlarda yaşanmışlık, gerçeğe birebir uygunluk aranıyor. Yapısal ya da biçimsel denemeler hoş karşılanmıyor, kronolojik bir biçimde gelişen, birinci tekil şahıs ağzından anlatılan romanlar talep ediliyor. Kadın bir yazarın erkek gözüyle, erkek bir yazarın kadın kahramanların bakışından, ağzından yazması garipseniyor. Mino'nun Siyah Gülü’ne de bu yargılarla yaklaşılacaktır. Çok katmanlı anlatımın okuma güçlüğü yaratmadığını söylemiştim. Kadın gözüyle yazmaya gelince, ilk sayfalarda Zehra’nın anlatımı cinsiyetsiz hatta erkeksi görünse de romanın genelinde erkek yazarın kadın ağzından yazması rahatsız etmediği gibi sayfalar ilerledikçe bir avantaja dönüşüyor. Kadınlar ince şeylere dikkat eder, ayrıntılar üzerinde durur, irdeler, didikler. Hüsnü Arkan, kadınlara has bu özellikten yararlanmış. Mino'nun Siyah Gülü altmışlardan günümüze uzanan Türkiye tarihini, darbelerin, özellikle 12 Eylül’ün yüreklerde açtığı yaraları, yasak ya da kırık aşk hikâyelerini tamamladığı bir atmosferde ustaca anlatmış.
24.11.2011

Etiketler: ,


 

Tehdit Mektupları



“12 Eylül’ün romanı yazılmadı” diye yargı var. Bu yargı pek de sorgulanmadan kabul gördü. Sanırım bundan sonra ne yapsanız bunu değiştirmek pek mümkün olmayacak. Oysa son yıllarda ard arda 12 Eylül Darbesi sırasında yaşananların işlendiği romanlar yayımlanıyor. Üstelik bu romanları artık sadece o dönemi yaşamış, 57’liler diye tanımlanan kuşak değil daha genç kuşaklardan yazarlar da kaleme almaya başladı. Yani artık bu dönemin tanıklığı ile yetinilmiyor, bir edebiyat eserinde işlenecek önemde ve tabii trajiklikte kabul ediliyor. Aslı Biçen’in Tehdit Mektupları da (Ekim 2011, Metis yay.) son örneklerden.
12 Eylül darbesinin hemen ertesinde, 1981’de işlenen bir cinayetle ilgili bir mahkeme kararı ile başlıyor Tehdit Mektupları. İstanbul’da Beykoz’da nalburluk yapan Bahattin Perver zehirlenerek öldürülmüştür. Sanık, Ankara’da yaşayan bir kadın savcı olan Ülkü Öncü’dür. İlk bakışta Ülkü Öncü’nün bu yaşlı nalburu öldürmesi için bir sebep yoktur. Zaten, Ülkü Öncü de suçsuz olduğunda israrlıdır. Ama celseler ilerledikçe, mahkemeye sunulan tehdit mektupları, gönderilmiş ya da postalanmamış mektuplar, günlükler ve mahkeme tutanakları okundukça maktülle sanık arasındaki ilişki açığa çıkar ve romanın sonunda savcı Ülkü Öncü’nün bu yaşlı nalburu öldürmesi için birçok sebep olduğunu anlarız.
Aslı Biçen, bu cinayeti ve yargılama sürecini eksene alarak 12 Eylül darbesini hazırlayan günlere ve darbe sonrasında yaşananlara bakıyor. Savcı, “Ülkü”, adında da simgeleştiği gibi aşırı milliyetçi bir üvey babanın yetiştirdiği bir genç kadın. Üvey babası ile aralarında güçlü bir sevgi ve saygı bağı var. Hayatını onun istediği biçimde kurmuş. Milliyetçi fikirleri benimsemiş, devleti korumakla görevli olduğuna, komünistlerin en büyük tehlike olduğuna inanmış. Girdiği davalarda da sanık olarak karşısına getirilen üniversite öğrencilerinin hepsini azılı komünistler olarak görüyor, en ağır cezalarla cezalandırılmalarını talep ediyor. Aralarında nalbur Bahattin’in oğlu Cihan’ın yer aldığı gençlere tavrı da aynı biçimde. Cihan, üniversitedeki arkadaş çevresinin etkisiyle devrimci görüşlere sempati duymuş ama herhangi bir eylemin içinde yer almamış bir genç. Eski ev arkadaşları silahlı örgüt kurmak suçlamasıyla yakalanınca o da “yardım ve yataklık etmek” suçlamasıyla tutuklanıyor. Aleyhinde herhangi bir delil ve ifade olmadığı için Ülkü Öncü gibi önyargılı bir savcı bile ya beraatini ister ya da küçük bir ceza ile kurtulur diye düşünülürken ağır ceza talebi ile yargılanıyor. Ülkü Öncü’yü bu talebe yönelten Cihan’ın babası Bahattin’in oğlunun beraatinde faydalı olur umuduyla savcıya verdiği ailevi bir sır. Olumlu sonuçlanması beklenen bu sır paylaşımı Ülkü Öncü’nün ters tepki vermesine neden oluyor. Sonunda olaylar Ülkü Öncü’nün Bahattin’i zehirleyerek öldürdüğü suçlamasıyla yargılanmasına kadar varıyor.
Tehdit Mektupları, mahkeme tutanakları, mektuplar ve günlüklerden oluşuyor. Biçimsel açıdan ilginç ama özellikle düz anlatıma alışmış okuru zorlayacak bir biçim. Aslı Biçen, romanın ana kahramanı savcı Ülkü Öncü’nün cinayete varan ruh halini anlamamız açısından bu handikapı avantaja dönüştürmüş. Ama Ülkü Öncü, adından başlayarak, ruh hali, anlatımı, bakış açısıyla bir karakter değil “tip” olmuş. 12 Eylül öncesinin aşırı milliyetçi, “ülkücü” devlet memurlarını, hukukçularını kendinde simgeleştiren klişe bir “tip”. Soldan bakıldığında dönemin birçok savcısı, hakimi, avukatı bu tipte görülüyordu. Üstelik bu “tip” öğrendiği ailevi sırla tüm kişiliğini, hayatını değiştirecek öyle bir travma yaşıyor ki sanığa tavrını bu travmanın sonucu olarak görebiliyorsunuz. Ülkü Öncü’nün tipikliği ve yaşadığı travma romanın vermek istediği her şeyi aksi yönde etkiliyor. Oysa Tehdit Mektupları, anlatımı ve kurgusu ile iyi bir roman.
24.11.2011

Etiketler: ,


Perşembe, Aralık 01, 2011

 

Ada’daki Ev


Nilüfer Kuyaş Ada’daki Ev’de (Eylül 2011, Can yay.) 70’li yılların sonunda, siyasi olayların yoğun olduğu günlerde bir çok genç ölümden ve polisten kaçarken kendinden kaçmak için uzun bir hesaplaşmaya girişen genç bir kadının öyküsünü anlatıyor.
Romanın kahramanı Esra, gerilimli, gel gitlerle dolu bir ilişki yaşadıktan sonra sevgilisi Ayhan’ndan ayrılmış, ABD’ye gidecektir. Yurtdışına gitmek için beklerken zamanını ailesinden ayrı, Büyükada’da geçirmeye karar vermiştir. İlk kez yalnız yaşayacak, kendine ait bir evi olacaktır. Aslında onun istediği aile ve çevre baskısına aldırmadan sevgilisi ile birlikte yaşayacakları bir evdir. Ama Ayhan duygusal olarak oldukça muhafazakar yapılı bir gençtir, evlenmeden bir evde yaşamak bir yana iki sevgilinin sevişmesi bile onun aklına yatmamaktadır. İlişkilerinin ayrılığa varmasının nedenlerinden biri de Ayhan’ın bu tavrıdır. Esra, sevgilisiyle hiçbir kayıt ve şart altına girmeden özgürce beraber olamak, aşkını tinsel olduğu kadar tensel de yaşamak ister. Ama Ayhan, Esra’nın bu arzularını karşılıksız bıraktığı gibi, sık sık reddeder ve hatta onu eleştirir. Yani kadın – erkek ilişkisinde Ayhan ve Esra geleneksel kalıpların aksine tam anlamıyla ters konumlardadır. Zaten başlangıçta Ayhan’a ilgi duyan, onunla ilişki kuran ve sevgili olmak için girişimlerde bulunan da Esra’dır. Ayhan hep kendini geri çeker. Bu hali Esra’nın ona daha çok bağlanmasına neden olur.
Ayhan’da aradığı sevgiliyi bulan ama bunu cinselliğe dönüştüremeyen Esra bu eksiği üniversiteden arkadaşı Ömer’le tamamlar. Ama, Ömer’in Esra’dan geleceğe yönelik bir talebi yoktur. Ne evlenmek ne de uzun birliktelikten söz eder aksine an’ı yaşamakla yetinir. Esra idealindeki adamın Ömer’le Ayhan’ın karışımı olduğunu düşünür. Onların öyküleri Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı değil, Esra ile Ayhan ve Ömer’dir.
Ömer’le Ayhan tanışıp dost olunca da bir ayağı aksak bir aşk üçgeni kurulmuş olur. Öte yandan iki erkek ilk tanışmalarından itibaren arkadaş olur. Ayhan’ın Esra’yla ilişkisi olduğunu hissetmesine rağmen Ömer’le bu denli yakınlaşması Esra’yı rahatsız eder ama istese de onların dostluklarını bozmayı başaramaz.
Adada derme çatma, gecekondu bozması bir ev tutar. Adanın kültürel renkliliğini yansıtan özelliklerdeki komşular birer birer gelir ve Esra ile tanışır. Atina’dan gelmiş felsefe öğrencisi Vassiliki, İsrail’de annesi ölünce bir akrabasının yanına kalmaya gelen Liat, evin eski kiracısı yazar Aysel’i umutsuz bir aşkla bekleyen şair Asaf, doğurmak üzere olan peynir düşkünü kedi Uga, Esra ile hemen arkadaşlık kurarlar. Esra’nın kardeşi Erhan, kardeşinin balerin sevgilisi Lale, gazetecilik mesleğinde ilk adımlarını atan arkadaşı Nedret ve nişanlısı Bülent ve nihayet Ömer ve Ayhan bu büyük tabloyu tamamlar. Onlar da yetmez Esra’nın anne babası da gelir ve onların ayrı bir romanda işlenebilecek kadar derinlikli olabilecek öyküleri de anlatılır.
Ülkedeki politik gerginlikten, ölümlerden, kaçaklardan, sıkıyönetim bildirilerinden, kimlik kontrollerinden, sigara karborsasından, yağ ve gaz kuyruklarından, elektrik kesintilerinden uzakta, izole bir hayat vardır adada. Kuşkusuz bu görüntünün oluşmasında Esra’nın sadece kendine odaklanan anlatısının da payı var. Ama yaşanan gerçeklikten kaçmak mümkün değildir. Evi bulmasını sağlayan Nuran ve kocası arananlar listesindedir. Yakalandıkları haberi gelir. Romanın siyasi ortamla esas ilgisini bu olayları kaleme alan Nedret ve onun yazdıkları kurar. Esraların evinde çalışan Gülbeyaz’ın candostu, teyze kızı Fadim’in büyük oğlu İlyas solcu, küçük oğlu İsa sağcıdır. İlyas’ın öldürülmesindeki İsa’nın rolü ve Fadim’in dramı da Nedret’in konusu olacaktır. Ama, ülke çapında yaşananların tam anlamıyla romana yansımadığını söylemeliyim. Zaten bu gerekli de değil ama yeterince anlatılmayınca da tam işlenmemişlik duygusu doğuyor. Fadim’in dramı anlatılmasa bir şey eksilmezmiş gibi. Hele Fadim’in kocası Süleyman’ın da acısını yaşamak için adaya gelmesi biraz zorlama.
Esra geçmişle hesaplaşma işine yoğun olarak dalmasa, korkuları ile yüzleşmek zorunda kalmasa mutlu bir ada hikayesi okuyacaktık kuşkusuz. Ama yatak odasında korkularının simgesi olarak durmakta olan böcekle birlikte ev hem onun sığınağı hem de hapishanesi oluyor. Adada tüm ruhsal baskılardan kurtulup güzel bir yaz geçirdikten sonra, üzerinde maddi ve manevi hiçbir yük olmadan Amerika’ya gidip yeni bir hayat kurmayı arzulayan Esra bu evde geçmişiyle büyük bir hesaplaşmaya giriyor. Bu hesaplaşma da sonuç itibariyle bir ruhsal bunalıma dönüşüyor ve Esra adadan ayrılamayacak bir ruh haline giriyor. Depresyon geçiriyor. Doktor yardımı alıyor.
Böcek imgesi kaçınılmaz olarak Kafka’nın Dönüşümü’nü, Gregor Samsa’sını çağrıştırıyor. Esra böcekleşmiyor, böcekten korkuyor, o nedenle evde tek başına yatamıyor ama onun zarar görmesini de istemiyor. Esra’nın hesaplaşmasını tamamlaması (iyileşmesi) ile birlikte böcek önemsizleşiyor ve ancak o zaman Esra böceğin öldürülmesinden fazlaca etkilenmiyor.
Nilüfer Kuyaş, romanı Feyyaz Kayacan’ın anısına adamış. Kayacan’ın şiirleri romanın ana yapısında önemli unsurlar olarak yer alıyor. Kayacan’ın romanın içinde ete kemiğe büründürüldüğü karakter de şair Asaf. Sempatikliği, sıcak kanlılığı ile Kayacan’ı hatırlatacak birçok özellik taşısa da Asaf tam anlamıyla onu yansıtmıyor. Zaten Nilüfer Kuyaş da romanın sonuna koyduğu notta “Romandaki karakter, Feyyaz Kayacan’ın portresi değil, sadece ondan alınmış özellikleri kullanarak yarattığım kurmaca bir karakter. Bu romanda onun sadece ruhu dolaştı” diyor. Asaf, kalbindeki deliğe rağmen bohem bir hayattan, içkiden, sigaradan, yemekten vazgeçmediği için ömrünün son günlerini yaşıyor. Esra ile benzer bir şekilde de psikolojik olarak adadan çıkamayacak durumda ve o da Esra’nın doktorunun gözetiminde.
Nilüfer Kuyaş, romanı başlangıçta ikili bir anlatımla geliştiriyor. Esra kendiyle hesaplaşmasını yaparken içsesi’ni duyuyor ve eski günleri, Ayhan’la yaşadıklarını bu sesin yardımıyla tekrar hatırlıyor. Bu ikili anlatıma önce Esra’nın günlük notları sonra da Ayhan’ın mektuplarından alıntılanan parçalar katılıyor. Esra’nın anlattığının aksine o satırlarda Ayhan’ı tutkulu bir aşık olarak buluyoruz.
Esra’nın evde eski kiracı yazar Aysel Akalın’ın “Ada’daki Ev” adlı öykü kitabını bulması ile anlatı yeni bir boyut daha kazanıyor. İlk baktığında boş sayfalardan oluştuğunu gördüğü kitapta bir süre sonra kendi ruh haline, hesaplaşmalarına, geçmişi deşmelerine dair hikâyeler bulmaya başlıyor Esra. “Sayfaları boş kitaptan okunan hikayeler”le daha önce başka anlatılarda da karşılaşmıştık. Esra’nın anlatımı ile gelişen romanın gerçekçi yapısı içerisinde ise postmodern bir fantezi olarak değerlendirilebilir bu kitap. Anlatım açısından bir katkısı yok. Esra babaannesinin hikayesini gerçekçi anlatımın içinde de çözüp bize anlatabilirdi.
Nilüfer Kuyaş iyi bir anlatıcı. Edebi nitelikli ama akıcı anlatımıyla merakla okunan bir anlatı kurmuş. Kuyaş'ın 27 Mayıs dönemini anlattığı ilk romanı Yeni Baştan (2007, Oğlak yay) büyük boy 695 sayfaydı. Ada’daki Ev 481 sayfa. Bu sayfa sayıları Kuyaş’ın uzun uzun anlatmayı sevdiğinin göstergesi. Ne yazık ki zamanımız bu kadar uzun anlatıları okumaya müsait değil. Birçok bölümde yazarın derdini iyi anlatmak için yazdığı anlaşılan tekrarlar var. Özellikle Esra’nın artık adadan gidebileceğini hissetmesinden sonra anlatının sarktığını düşünüyorum, Esra’nın doğum günü partisi ile 416. sayfada roman bitebilirdi. Tabii bu yazarın tercihidir.
Ada’daki Ev bir aşk öyküsü üzerinde gelişen, bir genç kadının kendisiyle hesaplaşmasının, kimliğini kazanmasının öyküsü. Bir kadını anlamak mümkün değildir. Nilüfer Kuyaş kadar derinlemesine anlatmak, kılcal damarlarına girmekse hiç kolay değildir. Ada’daki Ev çağdaş kadının iç dünyasına, gerilimlerine, tek başına ayakta durma çabasına içeriden ama açık yürekle, dobra bir bakış.
17.11.2011

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?