Salı, Kasım 23, 2010

 

Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey

Mine Söğüt garip, gizemli, biraz da korkutucu ortamlarda farklı insanları, tuhaf hayat hikâyelerini anlatmayı seviyor. Yeni romanı Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey de (Eylül 2010, Yapı Kredi yay.) öncekiler gibi karanlık bir ortamda geçen, neyin gerçek neyin hayal mahsülü olduğu kolayca ayırd edilemeyen bir “anlatı”.

“Anlatı” diyorum, çünkü Madam Arthur Bey’i “roman” olarak tanımlamak pek mümkün görünmüyor. Ömer Türkeş “masal” demiş. Gerçekten de zamanların ve mekanların kolayca ayırd edilemeyecek biçimde içiçe geçtiği, rastlantıların ard arda sıralandığı, kaderin bir çok olayda başlıca etken olduğu, gerçeklik, tutarlılık sorgulamasına giremeyeceğiniz kadar olağandışı ortamlarda mantıkla açıklanamayacak olaylar bir bütünü oluşturacak bir kurgu ile ard arda sıralanıyor.

Kitabın adından da anlaşılacağı gibi başkahraman Madam Arthur Bey. Hem “madam”, hem “bey” vurgusu onun bir “kadınadam” olduğunu açıkça belirtiyor. Madam Arthur Bey tam anlamıyla kötülük simgesi. Kötülük yapmak, işkence etmek, öldürmek için yaşıyor. “Madam Arthur Bey kötü kalpli bir şamandır. Zamanlardan zamanlara geçer. Her geçtiği zamanı yok eder. Onun hayatındaki yalanları uç uca ekleseniz, dünyanın etrafını defalarca dolanan ve onu ve sizi ve bizi ve hepimizi sıkarak boğan dev bir yılan olur. Madam Arthur Bey’in geçmişini bir deşseniz, bugüne kadar yeryüzünde ölmüş ne kadar insan varsa hepsini sığdırabileceğiniz dar ve derin, çok derin, uçurum gibi derin bir mezar olur. Hayata Madam Arthur Bey’in gözlerinden baksanız daha önce hiç görülmemiş renkler görür, korkarsınız. Etrafı onun kulaklarıyla dinleseniz inanılmaz sesler duyar, ürperirsiniz. Ve onun burnuyla koklasanız havayı, başınız döner, olduğunuz yere yığılırsınız. Onun tüm algıları diğer sıradan insanların algılarından şeytanidir. Ve hayatındaki her şey ama her şey diğer sıradan insanların hayatındaki milyarlarca şeyden daha kalabalık, daha cazip ve daha delidir. Kötüdür.”

Madam Arthur Bey, Boğaz kıyısında kapkara bir yalıda oturuyor. Hiç dışarı çıkmıyor. Dilsiz gibi davranan Maria ile birlikte yaşıyor. Madam Arthur Bey, zamanında insanlara Keşşaf Hanuman ve antikacı Kedileş’in yardımı ile işkenceler yapmış, cinayetler işlemiş. Tüm bu eylemleri de aynı zamanda sevgilisi olan Keşşaf’a fotoğraflatmış.

Kara Yalı, birbirinin içine açılan kapıları ve sayısız odaları ile girildi mi çıkılmaz bir labirent gibi. Orada zaman ve mekan duygusu yitiyor, insan kendini bir başka boyutta yaşıyormuş gibi hissediyor. Yazmayı tasarladığı roman için konu arayan toy yazar Olcayto Ran, eskiciden aldığı bir albümde Keşşaf’ın çektiği Madam Arthur Bey'in fotoğraflarını görünce Kara Yalı’nın kapısını çalıyor. Çünkü bu fotoğraflara yakın geçmişte yaşadığımız tüm kötülükler yansıtılmıştır ve tüm bu kötülükleri yapan Madam Arthur Bey’dir. Anlatının masallaşmasının en önemli nedeni de kötülüğün tek bir yer (Kara Yalı) ve kişide (Madam Arthur Bey) simgeleşmesidir.

Kara Yalı’ya gitmesi Olcayto için hayatının dönülmez bir noktası olacaktır. Olcayto Ran’ın babası Ruhat Ran dahil olmak üzere çevresindeki tüm insanların Kara Yalı’yla ve Madam Arthur Bey'le bir şekilde ilgisi vardır. Madam Arthur Bey’in hayatından parçalar fotoğraf kareleri gibi yavaş yavaş aydınlandıkça (ya da biz ve yazar adayı Olcayto öyle sandıkça), dilsiz kadın Maria’nın, Keşşaf Hanuman’ın, Olcayto’nun evinin penceresinden izlediği hayat kadını Nagehan’ın, kendisinden hoşlanan Şehnaz Hanuman’ın, antikacı Kedileş’in ve Kara Yalı'da kaybolduğunu düşündüğümüz baba Ruhat Ran’ın öyküleri de belirmeye başlar. Tüm hayat öyküleri biraz tuhaf, biraz gariptir ama hiçbir öykü bütünlenmez, netleşmez, elle tutulur hale gelmez. Dikkatimizi çeken, tüm kahramanların Kara Yalı’da buluşmak dışında da bir biçimde ilişkisi olduğudur. Raslantılar, kader, kesişmeler, benzerlikler bu ilişkiler yumağının oluşmasını kolaylaştırır.

Mine Söğüt, tüm anlatı boyunca okurunu belirsizliğin kaygan ve tedirgin ortamında tutuyor. Çok dikkatli okumazsanız bölümler, kişiler, olaylar arasındaki bağlantıları kaçırmanız mümkün. Zamandaki kaymalar da anlatının okurun kafasında olayların net olarak canlanmasını ve doğrusal bir okumayı önlüyor. Masalsılığın yüksek dozda tutulması, simgeleştirme, belirsizlik, ele gelmezlik Mine Söğüt’ün önceki romanı Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979’daki gibi net olarak tarihsel bir döneme oturtmayı ve getirilen politik eleştiriyi konumlandırmayı engelliyor. Oysa zaman ve mekanda biraz somutlaşma bu sorunu aşmaya yetebilirdi.

Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey, hem olayların akışına kapılıp hızla okuyacağınız hem de her satırında bir gönderme, gizli bir mesaj bulacağınız bir roman.

11.11.2010

Etiketler: ,


 

Yeni

Dergicilik öldü ölüyor, kültür ve sanat dergilerini kendi yazarları bile okumuyor desek de her gün yeni bir dergi ile karşılaşıyoruz. Kırmızı Yayınları’nın Yeni’si bunların en yenisi. Deneme ve incelemeleri ile tanıdığımız İsmail Ertürk’ün editörlüğünü yaptığı Yeni üç aylık ve de kültür dergisi olmak amacında. Yayın kurulunda Oruç Aruoba, Enis Batur, Ali Cengizkan, Oğuz Demiralp, Evren Erem, İsmail Ertürk, Murat Gülsoy, Ekrem Işın, Fahri Özdemir, Soli Özel, Kaan Özkan, Orhan Tekelioğlu ve Gündüz Vassaf yer alıyor. Dergi; yeni’ye mektuplar, yeni dosya, yeni’ler ve yeni’den adlarında dört bölümden oluşuyor. Dosya konusu olarak yaşanmakta olan iktisadi krizi seçmişler ve krizlerin felsefesini yapan tek felsefeci Nermi Uygur’un Bunalımdan Yaşama Kültürü kitabından yola çıkmışlar. Oruç Aruoba, Enis Batur, Betül Çotuksöken, İsmail Ertürk, Ekrem Işın ve Soli Özel 35 sayfalık bir söyleşide kriz’i kültürel açıdan tartışmış. Tabii ki dergi sırf “kültür” tartışmasıyla kendisini sınırlamıyor ve sanata, edebiyata doğru genişliyor. 227 sayfadan oluşan Yeni’de ayrıca şiirler, öyküler, denemeler de yer alıyor.

Etiketler:


 

Örnekleriyle Büyük Deyimler Sözlüğü

M. Ertuğrul Saraçbaşı 29 Ekim 1922’de Ankara’da doğmuş. 1944 yılında Mülkiye’yi bitirmiş. Diyadin, Doğubayazıt, Şirvan, Bafra ve Bor’da kaymakamlık yapmış. 1972 yılında Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Şube Müdürlüğü görevinden emekli olmuş. Gerçek bir okuma aşığı. Kitap okuma aşkını yararlı bir işe dönüştürmüş. Okuduğu tüm kitaplardaki özdeyişlerin, deyimlerin ve atasözlerinin altını çizmiş, defterlerde toplamış. Mesleği gereği gittiği ilçelerde de halk ağzında dolaşan deyimleri, atasözlerini derlemiş. Bu derlemelerin ilk ve önemli verimi Damıtılmış Sözler’di (1997; 5. bs. 2009, Yapı Kredi yay.). 90’lı yılların başında tanıştığımızda Ertuğrul Bey yaşamını adadığı büyük eseri Örnekleriyle Büyük Deyimler Sözlüğü’nü “tamamlamış” yayıncı arıyordu. Çalışmanın önceki deyimler sözlüklerinden farkı tanıklı olmasıydı. Ertuğrul Bey, her deyimin tanımını yapmanın yanı sıra yayınlanmış bir edebi eserden o deyimin kullanıldığı bir cümle de alıntılıyarak kullanımını da örneklemiş oluyordu.

Saraçbaşı’nın söylediğine göre, sözlük yayıncıya teslim edilecek durumdaydı. Yapı Kredi Yayınları, yayınlamaya talip oldu ama sözlükten önce zaten hazır olan Damıtılmış Sözler yayınlandı. Çünkü Ertuğrul Bey, bir anlamda yaşam sebebi olarak gördüğü sözlüğüyle bir türlü vedalaşıp dizilmesi için yayınevine teslim etmiyordu. Hep eksikler, tanımlanacak yeni deyimler buluyordu. Sonunda bu vedalaşmayı, yayınevine teslim işini bilinmez bir tarihe ertelemek için olsa gerek her deyim için tek tanık yetmeyeceğine ve örnek cümlelerin en az iki tane olması gerektiğine karar verdi, yayınevini ve editörünü bu işi hızla yapacağına ikna etti. Böylelikle sözlüğün yayını bilinmez bir tarihe ertelenmiş oldu.

Yayıncısıyla anlaşmasından yaklaşık 15 yıl sonra, büyük boy 1328 sayfalık Örnekleriyle Büyük Deyimler Sözlüğü’nü (Eylül 2010, Yapı Kredi yay.) yayınlanmış görmek beni hem şaşırttı, hem sevindirdi. M. Ertuğrul Saraçbaşı'nın hazırladığı, Örnekleriyle Büyük Deyimler Sözlüğü 13.126 madde içeriyor. Bu maddeler için yazılan her açıklama, 2.667 edebiyat ve düşünce eserinden tarama yoluyla çıkarılmış 23.118 cümle ile örneklendiriliyor. Sanıyorum, türünde şimdiye kadar yapılmış en geniş ve örnekli ve tanıklı olması nedeniyle en güvenilir çalışma.

05.11.2010

Etiketler: ,


Cuma, Kasım 05, 2010

 

Olimpos Öyküleri

Son yıllara belli bir temaya, konuya ya da yere odaklanmış öykü derlemelerinin, antolojilerinin sayıları arttı. Sanırım bu artışta bu tip kitapların herhangi bir öykü kitabına göre çok daha fazla okur çekmesi etkili oluyor.

Kadir Aydemir Cunda ve Bozcaada’dan sonra Olimpos Öyküleri’ni derlemiş. Kitabın arka kapağında: “Bungalovları, ağaç evleri, buz gibi suyu, Likyalı kalıntıları ve anıt mezarlarıyla “Olympos”... yani Olimpos... Sırt çantasına çadırını ve kitaplarını doldurup yola düşenlerin, otostop çekerek macera dolu bir yolculukla oraya varanların, 80’lerde ve 90’lı yılların sonunda gerçek Olimpos’u bilen, yaşayan insanların orada geçen öykülerinden oluşuyor bu kitap. Alternatif tatil mekânımız Olimpos’u, orayı özleyenler için yazdık...” deniyor. Olimpos, bu sunumda da söylendiği gibi, Kuşadası, Bodrum, Marmaris, Datça, Kaş rotasında öncü kuvvet gibi gidip yeni yerler keşfeden seyyahları izleyen alternatif tatilcilerin ve büyük kentten kaçan entelektüellerin son sığınağı. Yine kitabın arka kapağındaki “80’lerde ve 90’lı yılların sonunda gerçek Olimpos’u bilen” ifadesi bize buranın da popülerleştiğini, terk zamanının geldiğini düşündürüyor. Ama Ege – Akdeniz ekseninde Olimpos’tan sonra gidecek yer Kemer ki orası çoktan büyük otellere, herşey dahillere teslim edilmiş. Yani öncülere, büyük kent kaçaklarına gidecek yer yok gibi.

Olimpos Öyküleri’ne dönersek ve de edebi açıdan bakarsak “alternatif bir tatil mekanı” hakkında niye bir derleme yapılır sorumuza kitapta bir cevap bulmak pek mümkün değil. Derleme yöntemi hakkında bir bilgi, bir sunuş yazısı yok. Neden Olimpos seçilmiş, edebi açıdan Olimpos’un bir önemi var mıdır, orada yaşamış, eserlerini yazmış yazarlar var mı, bilemiyoruz. Öykülerin nasıl derlendiği, hangi mantıkla sıralandığı da belli değil. Alfabetik ya da yaş sırasına göre bir diziliş yok. Yazar seçiminde de nasıl bir yöntem izlendiği anlaşılmıyor. Alper Akdeniz, Ardagül Yıldız, Aydın İleri, Barış Behramoğlu, Birol Özdemir, Deniz Yalım Kadıoğlu, Eda Aytekin, Eda Günay, Elif Savaş Felsen, Erdem Aksakal, Gül Ersoy, Gündüz Öğüt, Gürgen Öz, Hikmet Temel Akarsu, Kadir Aydemir, Mehmet Erikli, Nihal Konar Naş, Onur Akbudak, Özlem Ertan, Pelin Onay, Pınar Nurhan, Sabri Kuşkonmaz, Sadık Yemni, Saliha Yadigar, Sedef Özkan, Selcen Aksel, Seran Demiral, Sine Ergün, Şahin Özbay, Umut Y. Karaoğlu, Vecdi Çıracıoğlu ve Yeşim Ağaoğlu kitapta öyküleri yer alan yazarlar. Tanınmış tanınmamış adlar birarada ama ağırlık isimlerini dergilerden bildiğimiz ya da ilk kez bu kitapta karşılaştığımız “genç” yazarlarda. Genç sözcüğünü tırnak içinde kullanıyorum çünkü yazarlar hakkında kısa da olsa biyografik bir bilgi yok, kim genç, kim ihtiyar bilemiyoruz. Bu bir kusur değil ama bir kaç cümle ile de olsa yazarların kimliğini, mümkünse Olimpos’la ilgilerini bilmek isterdim.

Anladığım kadarıyla Olimpos Öyküleri çağrı yöntemiyle oluşturulmuş. Kitabın yayıncısı Yitik Ülke’nin kaynağı bir internet sitesi. Kadir Aydemir sanıyorum hem bu siteye yazan yazarlardan hem de bildiği, tanıdığı edebiyatçılardan yararlanmış. Öykülerin çoğunluğu bu derleme için yazılmış. Çok hoş, keyifli, edebiyat tadı veren, Olimpos’a gitmeye özendiren öyküler var. Ama bazı metinlerin öykü olduğu kuşkulu. Deneme, anı özellikleri ağır basanlar da var. Bazılarından ise Olimpos adı çıksa başka bir yerleşim merkezinin adı girse bir şey değişmeyecek gibi.

Olimpos Öyküleri esas olarak bu güzel tatil beldesini anmak, tanımak, orada dinlenirken okumak gibi amaçlar için bir yol arkadaşı. Ayrıca, yeni yazarları tanımak, bildik yazarların Olimpos’u nasıl öykülerinde işlediklerini görmek açısından da faydalı.

21.10.2010

Etiketler: ,


 

Ölülerimiz Bir Tutar Bizi

Osman Akınhay’ın yeni anlatısı Ölülerimiz Bir Tutar Bizi’nin (Eylül 2010, Agora Kit.) yayınlanışı 12 Eylül darbesinin otuzuncu yılına denk geldi. Türkiye’de 70’li yıllar, özellikle gençlik için devrimci bir coşku halinde geçmişti. Önce 68 kuşağı, ardından 78 kuşağı bu on yıllık zaman dilimi içinde mücadelelerini verdi ve askeri darbe ile devrim düşleri kabusa dönünce kendileriyle ve inançlarıyla bitmeyen bir hesaplaşma içine girdiler.

Ölülerimiz Bir Tutar Bizi’nin anlatıcı kahramanı da geçmişle hesaplaşanlardan. 80 öncesinde devrimci mücadele içinde yer almış bir grup eski Mülkiyeli’nin otuz yıl sonra buluşmasında anlatılmaya başlanıyor hikaye. Eski günleri yad etme amacıyla yapılan bu toplantıda anlatıcı anıların verdiği coşkuya ya da toplu hüzün havasına kendini pek kaptırmadan dinliyor eski mücadele arkadaşlarını. Bir yandan konuşulanlara kulak misafiri olurken bir yandan da bakışları kendiyle aynı yaşlarda, büyük bir olasılıkla aynı toplantı için gelmiş bir kadınla buluşuyor. Kadının bakışlarından anlamlar çıkartıyor, aldığı mesajları çözmeye çalışıyor. Kadınla uzun uzun bakışır, yeni bir ilişki, belki bir aşk için umutlanırken onu nereden tanıdığını bulmaya çalışıyor ve öğrencilik yıllarının anılarına dönüyor.

Osman Akınhay’ın anlatımı biraz bulutlu, örtülü. Arif olan anlasın, der gibi bir tarzı var. Toplantı yerinin Ankara’da olduğunu, muhtemelen Mülkiyeliler Birliği’nin bahçesinde buluşulduğunu biz okur olarak ancak “vehmediyoruz”. Daha doğrusu bazı işaretleri anlamlandırıp bu düşünceye varıyoruz. Kitabın kapağındaki demir parmaklıklar ardındaki yapının Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi olduğunu düşünüyoruz. Kitabın künye sayfasında yer alan Akınhay’ın oldukça ketum biyografisindeki “1976’da SBF’ye, 1980’de hapse girdi” cümlesini kapakla bağıntılandırarak anlatıcının hatırladığı zaman diliminin 1976 – 80 arası olduğunu düşünüyoruz. Yazarın hayat hikayesi ile romanda anlatılanların örtüşebileceğini öngörüyor, otobiyografik izler taşıyan bir yapıt okuduğumuz kanısına kapılıyoruz. 70’li yılları yaşamamış biri bu anlatıyı kafasında nasıl konumlandırır, neler anlar, merak etmemek elde değil.

Romanın anlatıcı kahramanı, bakıştığı kadının kimliğini çözmek amacıyla geçmişini deşerken öncelikle yaşadığı neredeyse tamamı kırık, çoğu platonik olan ilişkileri, sevdalanmalarını hatırlıyor. Yoğun, insanın 24 saatini alan devrimci mücadele içinde yaşanmış şeyler bunlar ve belki de o nedenle gelişememiş. Çünkü gündemde devrim var, mücadele var. Bu olgu nedeniyle de anlatıcı geçmişte kalmış sevdalarını, o zamanlar tanıdığı kadınları düşünüp anılarını canladırınca devrimci mücadelesini de hatırlamış oluyor. Akınhay karakter tahlillerine, ayrıntılı yer ve zaman tanımlamalarına girmiyor. Yıllar sonra ne kadar hatırlanırsa o kadarıyla yetiniyor. Anlatı romandan çok uzun öyküye yakın duruyor bu nedenle. Bu küçük, parça parça anılar bir militanın kısa mücadele yıllarının belleğimizde canlanmasını sağlıyor; Boykotlar, işgaller, kavgalar, silahlı eylemler, öldürülen arkadaşlar, başarısız bir soygun girişimi ve sonrasında tutuklanma, işkence, hapis ve son nokta 12 Eylül Darbesi. Toplam üç ya da dört yıllık bir dönem.

Anlatıcı bir yandan hatırlarken, bir yandan da sorguluyor kendini. Bu kısacık ama yoğun dönem birçokları gibi onun da geleceğini belirlemiş. Uzun hapislik döneminde ve sonrasında o dönemin anıları ve “nerede yanlış yaptık?” sorusunun cevabını aramak hayatında belirleyici olmuş. Yeniden mücadeleye girişmemek için acılar bahane olmuş. “Anlamak zor değil: Hayatımızın çok uzun olmayan, olsa olsa on yıl sürmüş bir kesiti damgasını vurmuş bütün ömrümüze; ilkin coşkunluğu, sonra dramı, yorgunluğu ve travmasıyla zihnimizi kaplamış, örtmüş. Gücümüzü aşan dalgalar bir kıyıya atmış bizi – kayalarla çakılların arasında bırakıp geri çekilmiş. Şimdi oturup anmak iyi ve güzel geliyor bize, eskiden yürümek ve koşmak bir eylemken. O yüzden artık yıldönümleri hatırlatıyor tarihin dönemeçlerini, eskiden bir ütopyanın müjdecisiyken sadece, kan ve ateş.”

Geçmişi anmak amacıyla toplanan 60-70 kişilik grubun içinde devrimci mücadeleyi sürdürmüş tek bir kişi bile olmaması anlamlı. Çekilen acıların yoğunluğu, derinliği, uzun hapislik yılları gibi çeşitli gerekçeler bulunabilir. Ama sonuç olarak askeri cunta amaçladığını başarmış “devrimci mücadele”ye büyük bir nokta koymuş. Geçen otuz yılda devrimci hareket bir daha 70’li yılların heyecanını yakalayamamış. 78 kuşağının “kitlesel başkaldırı” ruhu bir daha başka kuşakta yaşanmamış. Anlatıcı otuz yıl öncesini bu sürdürememişliğin verdiği yenilmişlik duygusu ile anar, açık bir dille eleştirirken bu toplantıda biraraya gelmelerini sağlayan tek şeyin de kitabın adında söylendiği gibi “ölülerimiz” olduğunun farkında.

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?