Salı, Eylül 29, 2015

 

İnsan Kendine de İyi Gelir



Ahmet Büke “İnsan Kendine de İyi Gelir”de İzmir’e tepeden bakan yoksul bir mahallede yaşananları kimsesiz bir gencin başından geçenleri hikaye ederek anlatıyor. O mahalle Türkiye’nin toplumsal tarihinden bir kesitin de aynası oluyor.
“İnsan Kendine de İyi Gelir”in (Eylül 2015, On8 Kitap) üst başlığı “Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi”, kitapta biraraya gelen öyküler On8 Blog’da yayımlanmış. Ahmet Büke bir yıl boyunca blogda yayımlanan öykülerinden bir seçme yapıp onları bir bütünlük oluşturacak biçimde kurgulamış. Yani “İnsan Kendine de İyi Gelir” ana kahramanları değişmeyen bir öyküler bütünü, kitap uzun bir öykü olarak da değerlendirilebilir. Ahmet Büke istese yekpare bir anlatıya da kolayca dönüşebilirmiş.
İlk öykülerde ana babasız kalmış, dedesi ve babaannesi ile yaşayan bir çocukla tanışıyoruz. Satıraralarından anne ve babanın siyasi nedenlerle ölmüş olabileceğini anlıyoruz. Ama anne ve babanın öyküsü açıkca anlatılmıyor. Çocuk dedesi ve babaannesinin disiplin ve aşırı tolerans arasında gidip gelen anlayışları ile yetişiyor. Okulda da, hayatta da dikiş tutturamıyor. Tam delikanlılık çağına geldiğinde dedesi ve babaannesini ard arda kaybedince tamamen yalnız kalıyor. Onlardan kalan köhne ev dışında hiçbir şeyi ve geliri yok. Mahallelinin ilgi ve himmeti ile yaşamını sürdürüyor. Arap Hatçam Teyze, Bakkal Nihat, Berber Kâzım gibi mahallelileri öykülerde tanıyoruz yavaş yavaş ama sayfalar ilerledikçe kitabın ikinci önemli kahramanı Arap Hatçam Teyze oluyor. Arap Hatçam Teyze, iyilik ve kötülüğün her cinsini kendinde barındıran bir melek gibi kahramanımızın yaşamına müdahil oluyor. Yeri geliyor onu açlıktan, ölümden ya da sonu hapiste bitecek çok kötü bir maceradan kurtarıyor, yeri geliyor cinayete varan ağır suçlarına ortak ediyor.
Ahmet Büke açıkça bir zaman diliminden hatta bir yerden söz etmese de ben okur olarak öyküleri İzmir’e ve 70’li yılların sonuna konumlandırdım. 70’li yılların ikinci yarısından başlayarak 12 Eylül 1980 Darbesine doğru geçen beş yılda Türkiye çok büyük bir kaos yaşadı. Bir yanda mevcut siyasi yapının yetersiz olduğu algısı yaratılıp darbenin istenmesi sağlanırken diğer yandan kendi içine kapalı “ithal ikameci” bir ülke olan Türkiye’nin Dünya kapitalist sisitemine entegre olmasının, yeni bir pazar olarak açılmasının hazırlıkları yapıldı. Bu açılımın önündeki en büyük engel Türkiye’nin sosyal devlet anlayışı ile oluşmuş sendikalı işçiler ve 68 olaylarının etkisi ile özellikle üniversiteli gençlik arasında gelişen devrimci ruhtu. Darbe ile tüm bu olumluluklar ortadan kalktı ve bugünlere geldik.
“İnsan Kendine de İyi Gelir”in arka planında 70’li yıllardaki bu siyasi ve ekonomik durum var. Ahmet Büke bunları hiçbir öyküde açıkca yazmıyor ama kitabın üst başlığına da yansıyan “sosyal ayrıntılar”dan anlıyoruz.
Ahmet Büke “sert gerçekçi” bir yazardır. Görüneni açıkça, net cümlelerle ifade etmekten kaçınmaz. Öykülerin arasında görünür ve görünmez bağlar kurmayı sever. “12 Eylül 1980 darbesi hemen öncesinde kaybolan baba, tutuklanan anne, ortada kalan çocuk” karakter olarak önceki kitaplarında da görünmüştür. İzmir'in kenar mahallelerinde yoksul insanların, kaybedenlerin yaşadıkları da sık sık öykülerine konu olur. Kısa cümleler kurar, kısa öyküler yazar. “İnsan Kendine de İyi Gelir” de Ahmet Büke’nin sözünü ettiğim izleğine bağlanıyor ama dikkat çekici farklar ve yenilikler içeren öykülerden oluşuyor kitap. Kuşkusuz bunun nedeni ustalaşmak diye açıklanabilir. Çok rahat öykü kuruyor. Anlatımın rahatlatılması, imgesellikten uzaklaşıp sözün daha açık söylenmesi gibi nitelikler de eklemiş üslubuna.
“İnsan Kendine de İyi Gelir” keyifle, merakla okunan. Öykü tadının anlatı ile karıştığı, sonrasını merak ettiğiniz, sonunda ne olacak diye sorduğunuz, Türkiye’nin toplumsal tarihinden önemli bir kesiti yoksul bir mahallenin sıcaklığında tanıdık gelecek kahramanlarla anlatan bir kitap. 
24.09.2015

Etiketler: ,


 

Elde Var Hikâye



Tarık Dursun K. velut bir yazardı. Roman ve öykü türlerinde onlarca kitap yazdı, yine onlarca senaryoya imza attı. Eserleri Türkiye’nin en önemli edebiyat ödülleri ile taçlandı. Biyografisini okuduğunuzda hayatı dolu dolu yaşadığını, her zaman birden fazla iş yaptığını ama edebiyat ve sinemadan hiç kopmadığını görüyorsunuz. O iyi bir yazar ve sinemacı olmasının yanında üretken bir yayıncı, editör ve dergiciydi.
Aynı anda birden fazla işle uğraşmak bir zorunluluktan kaynaklanıyor öncelikle. Çünkü Türkiye’de yazar olarak geçinmeniz mümkün değil. Mutlaka yazarlığınızı bir takım yan ya da esas işlerle desteklemek zorundasınız. Bu memurluk, öğretmenlik gibi yazarlık dışı işler olabileceği gibi yayıncılık ya da senaryo yazarlığı gibi yazarlık mesleğine yakın işler de olabilir. Yazarlık mesleğine yakın işler daha cazip görünse de aslında yaratıcılığınızı törpüleyen ya da o alanlar için harcamanıza neden olan etkinliklerdir. Bu tip işler yazarın esas işi olan romanına, öyküsüne yoğunlaşmasını, yazar olarak görünürlüğünü engeller diye düşünüyorum. Tabii yazarlık mesleğine yakın işler sadece cazibesinden tercih edilmez aynı zamanda o alanda eksiklikler görüldüğü için de yapılır. Tarık Dursun K.’nın yayıncılığında böyle bir yaklaşım ağır basmıştır. Gelişen yayıncılık sektörüne yeni kitapların tanıtılacağı bir kitap dergisi gerekeceğini ilk gören odur örneğin. 1973’de yayımladığı “Günümüzde Kitaplar” sektör için erken ama iyi bir örnektir. Sözün özü Tarık Dursun K. velut bir yazar olmasına ve çok ve nitelikli eserler vermesine rağmen hak ettiği ilgiyi edebiyat ortamından görmedi, yeterince okunup değerlendirilmedi diye düşünüyorum.
Tarık Dursun K.’yı 11 Ağustos 2015’de kaybettik. Her iyi yazara, iyi insana olduğu gibi ona da çok üzüldük ama Türkiye insanının yapısı gereği ardından yazılan yazılar ve yapılan konuşmalardan sonra acımızı hızla içimize gömüp onu unutulmaya terk edeceğimiz de kesin. Artık eserleri ile yaşayacak ve ne onun dost canlısı, dışa dönük kişiliği ne de diğer işleri eserlerine gölge etmeyecek.
Yaşarken hazırlanmaya başlayan ama basılı halde göremediği “Elde Var Hikâye” (Eylül 2015, Günışığı Kitaplığı) adlı öykü seçkisi bu nedenle önemli bir yayın. Tarık Dursun K.’nın eserlerini, öykücülüğünü anımsamamıza, yeniden okuma gereksinimi duymamıza vesile oluyor. Kitabın yer aldığı “Köprü Kitaplar” dizisi edebiyatımızın ustalarını genç kuşaklara tanıtmayı hedefliyor. Ustalardan yapılan seçmeler de “gençler ve çocuklar için yazılmış” ya da onların okuyabileceği nitelikte eserlerden oluşuyor. Tarık Dursun K.’nın “Elde Var Hikâye”si de bu nitelikte. Zaten üstad da öykü ve romanlarında çocukluk ve ilk gençlik çağlarını içten bir üslupla, yalın ve sinemasal bir dille anlatması ile tanınıyor. Bu nitelikleriyle diziye çok uygun bir yazar Tarık Dursun K. “Elde Var Hikâye” adıyla bir başka İzmirli edebiyat adamının Attilâ İlhan’ın “Elde Var Hüzün”ünü çağrıştırıyor. Ama büyük ustaya doğrudan bir gönderme yok öykülerde. Ege ve İzmir ise açıkça sözü edilmediği yerlerde bile hemen satıraralarından kendini belli ediyor. Öykülerde Ege iklimi, yaşam anlayışı hakim.
Tarık Dursun K.’nın 1950’lerde öykülerini yayımlamaya başladığını biliyoruz. Elli yılı aşan bir öykücülük yaşamı var. Yapı Kredi Yayınları Tarık Dursun K.’nın toplu öykülerini 1364 sayfalık iki kalın ciltte topluca yayımlamıştı. (“Karanfilli Hikâye” ve “Gönlümün Bir Parçası”, 2009). Bu toplamdan geniş aralıklı, büyük puntolu 91 sayfalık bir seçme çıkmış olması beni biraz şaşırttı. Tarık Dursun K.’nın mı tercihi buydu, editör mü bu kadar seçebildi bilemiyorum ama öykücülüğünün en önemli temaları çocukluk ve ilk gençlik olan bir ustadan daha çok öykü seçilebilirdi. Bir de öykülerin sonuna yayın tarihleri eklenip ve hangi kitaplardan alındıkları belirtilseydi iyi olurmuş. Bazı öyküler yazıldıkları tarih bilinirse daha çok anlam kazanacakmış gibi geliyor. Alındıkları kitap da belirtilirse o öyküyü seven okur kitabını edinir diye düşünüyorum. Zaten seçkilerin en önemli işlevi de okuru esas yapıta yönlendirmesidir.
“Elde Var Hikâye”de yer alan öyküler Tarık Dursun K.’nın yalın, kısa cümlelerden oluşan, bir sinema filminden bir parçaymış hissini yaratan, gerçekçi, hüzün ve Ege’nin iklimi ile yüklü yani onun öykücülüğünü yansıtan örnekler. Tarık Dursun K.’yı tanımak ve diğer eserlerini okumak ya da yeniden anımsamak için iyi bir başlangıç. 
24.09.2015

Etiketler: ,


 

Tuzlu Suyun İzinde



İstanbul Bienali’nin dev bir haritası var. Boğaz’ın kuzeydeki en uç noktalarından güneye Adalar’a dek uzanıyor. İki yıl önce esas olarak merkezde konumlanıp kabuğuna çekilmiş gibi görünen Bienal bu yıl Marmara’nın ve Karadeniz’in akıntılarını izleyerek İstanbul’a yayılmış.
Rumeli Feneri’nde Lawrence Weiner, Riva Kumsalı’nda Andrew Yang’ın işleri var. Adalar’da ise işler Büyükada’da yoğunlaşmış. Sivriada’da da Pierre Huyghe’un bir işi olduğu görülüyor haritadan ama oraya nasıl ulaşılır araştırmak gerek.  
Bir ev, otopark, tarihi bir sarnıç, oteller, hamam, han odası, kütüphane, Osmanlı Bankası’nın kasa dairesi, Troçki’nin evi, metruk köşkler, balıkçı teknesi ve İDO’nun deniz otobüsü ilginç mekânlardan. Bienal’da 80’in üzerinde sanatçının 1500’den fazla işi sergileniyormuş. Bunlardan 1000 tanesini tek bir sanatçı, Christine Taylor Patten yapmış. Bienal’de yer alan tüm eserleri görmek isterseniz tuzlu suyu izleyip maceralı yolculuklar yapmanız gerekecek. Örneğin Boğaz’ın kuzeydeki en uç iki noktasındaki ve haritaya bakarsanız birbirine yakın görünen sergi alanları arasında yapılacak yolculuk eğer deniz yolundan olmazsa oldukça uzun sürecektir.
Bienal’in yoğunlaştığı bölge ise her zamanki gibi Beyoğlu. İstanbul Modern, Galata Rum Okulu ve Arter karma sergilerle ana mekânlar. Bienal’in 36 mekânından 21’i Beyoğlu’nda. Boğaz’ın kuzey’inde iki, Balat’ta bir, Şişli’de iki ve Kadıköy’de de bir mekânda işler sergileniyor. Beyoğlu’ndan sonra en çok mekân Büyükada’da.
Bienal’i gezmek için tek bir gününüz varsa karma sergilere yönelmeniz ve gününüzü Beyoğlu’nda geçirmeniz normal ama Bienal’in 1 Kasım’a dek süreceğini gözönüne alırsanız bir hafta sonunu Büyükada’ya ayırmakta fayda var. Ama Bienal’in İstanbul’un bilinmeyen mekânlarını keşfetmeye vesile olacağını fark ettiyseniz çeşitli günlerde farklı yerlere seyahatler yapmak gerekli. Örneğin büyük ustalardan Füsun Onur’un bir balıkçı teknesindeki işini görmek heyecan verici olacaktır. Özellikle Bienal’in “hayali mekânları” olarak tanıtılan yerler ve oralarda ne bulacağımız da fazla meraklı izleyiciler için kışkırtıcı.
İstanbul gibi bir metropolde bienallerin, festivallerin belirli merkezlerde toplanması kaçınılmaz. Ama bu merkezin hep Beyoğlu olması zamanla tek düzelik duygusu yaratıyor. Üstelik Beyoğlu’nda kalmak tüm şehre hitap edememek de demek. Kendisine küratör denmesini istemediği için herhalde klasik deyimle sergi komiseri diye tanımlamamız gereken Carolyn Christov-Bakargiev iyi bir açılım yapmış. Gelecek Binaller’de Beyoğlu’nun dışında daha çok mekân kullanmakta fayda var. Kadıköy’de, Balat’ta kolayca birden fazla mekân bulunabilir. Bienalle eş zamanlı düzenlenen Cibali Kadir Has Üniversitesi, Maslak Elgiz Müzesi, Rumelihisarı Borusan Contemporary ve Emirgân Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki önemli sergiler, Haliç kıyısında gerçekleştirilen Art International bunun göstergesi. Bir başka açıdan bakıp “Paralel Etkinlikler”le birlikte değerlendirirsek Bienal tüm İstanbul’a yayılıyor da demek olası. İnternette “14b.iksv.org/parallel_events.asp” adresini ziyaret etmeden Bienal turunuza başlamamanızı öneririm. Pera Müzesi’nde, Salt’ta, Akbank Sanat’ta, Tütün Deposu’nda, Şekerbank Açık Ekran’da da önemli sergiler var. İstanbul’un tüm önemli galerileri de Bienal’le eş zamanlı sergilerle sezonu erken açıyor.     
Bienal’in Büyükada’daki mekânlarındaki yoğunluğa baktığımızda ise Şehir Hatları kaptanlarının deyimi ile “tekmil adlar”da bir Adalar Bienali yapılsa büyük ilgi göreceği anlaşılıyor. Hemen her adasının bir büyük yazarla anıldığı Adalar’da bir edebiyat festivali bile yapılmadığını düşünürsek Adalar Belediyesi’nden ya da kaymakamlığından böyle bir girişimi beklemek büyük bir hayal olur. İş yine İKSV’ye düşer.  
23.09.2015
 

Cuma, Eylül 18, 2015

 

Uzun Kuraklık ve Kazı



Cynan Jones “Uzun Kuraklık – Kazı”da (Temmuz 2015, çev. Kıvanç Güney, Yapı Kredi yay.) yer alan iki anlatıda çiftçilikle geçinen iki erkeğin gündelik hayatlarını anlatırken doğal yaşamda “yalnızlık, ölüm, şiddet ve erkeklik” kavramlarını ele alıyor.  
Cynan Jones adını ilk kez duyduğumuz Galli bir yazar. İlk romanı “Uzun Kuraklık” 2006 yılında yayımlanmış. Kitapta yer alan ikinci anlatı olan “Kazı” da son eseri, 2014’de çıkmış. Arada iki anlatı daha var. Tabii aklıma ilk takılan bu iki anlatı neden bir araya getirilmiş oluyor. Çünkü orijinalleri farklı tarihlerde ayrı ayrı yayımlanmış. Metinleri okuduğunuzda temel olarak farklılar. Ama esasta benzerlikler de var. Sadece mekân ya da anlatım biçimi değil aslında temaları ve vurguladıkları, tartıştıkları kavramlar da benzer. Galler’deki çiftlik yaşamlarını anlatıyor ve ana kahramanları yani çiftçilerin hayata bakışları, tavırları, tepkileri benzerlikler taşıyor. Zaman zaman aynı kahramanın farklı zamanlarda geçen maceralarını okuyormuş duygusuna kapılıyorsunuz.
“Uzun Kuraklık”da bir çiftlikte gün doğumundan batımına kadar bir gün boyu yaşananlar anlatıyor. Çiftçi Gareth kayıp hamile ineğini aramaya çıkıyor. Biz okurlar da onunla birlikte Galler’deki çiftlik yaşamını tanıyoruz. Dışarıdan bakıldığında sakin, mutlu, huzurlu bir yaşam varmış gibi görünse de hem toplumsal hem de bireysel sorunlar var kuşkusuz. Gelişen yaşam şartları, ekonomideki gelişmeler, yeni kurallar çiftçiliği yapılmaz hale getirmiş. Ne üretseler, hangi hayvanı yetiştirseler bir dizi sorunla karşılaşmaları kaçınılmaz.
Aile yapısında, karı koca ve çocuklar arasında da bazıları kolayca onarılamayacak gibi görünen sorunlar var. Gareth’in tıpkı çiftliğini, mesleğini olduğu gibi korumak istediği gibi hasta yatan karısıyla ilişkisi, delikanlılık çağına gelen oğluna nasıl bir gelecek belirleyeceği gibi sorunları da çözmesi gerekiyor.
Cynan Jones’un son derece ekonomik bir anlatımı var. Tam anlamıyla “minimalist”. Çok kısa öz ama yoğun cümleler, paragraflar kuruyor. 82 sayfada bu kısa cümle ve paragraflarla kocaman bir dünya yaratıyor. Anlatının kahramanları tek tek söz alıyorlar ve tek düze gelişecekmiş gibi görünen roman çok farklı boyutlar kazanıyor. Ömer Türkeş’in de dikkati çektiği gibi çok yerel görünen konu evrenselleşiyor. 
“Kazı”da ise, birbiri ile paralel gelişen iki öykü var. Karısının ölümünü bir türlü içine sindirememiş olan Daniel radikal bir karar vermek durumundadır. O karısı ve doğacak çocuklarıyla birlikte bir çiftlik hayatı düşlemiştir. Ama şimdi tamamen yalnızdır. Her şeye rağmen çiftlikte kalıp koyunlarını yetiştirmeye devam etmek niyetindedir ama içindeki acı ile bunu ne kadar becerebileceği meçhuldür.
Diğer yanda geçimini köpeklerle dövüştürmek için porsuk avcılığı yapan bir eski mahkûm vardır. Porsuk avcılığı yasal olarak yasaktır ve avlandığı tespit edilirse yeniden hapse gideceğinin farkındadır. Daniel’le bu adamın yolları eninde sonunda kesişecektir.
“Kazı” özellikle porsuk avının anlatıldığı ve köpeklerle porsukların dövüştürüldüğü bölümlerde çok sert bir hikaye halini alıyor. İnsanlar hayvanlara, doğaya karşı sert ve acımasız. Aslında Daniel’in çok daha barışçıl görünen yaşamında da bu sertliğin izlerini görüyoruz. Örneğin ölen bir hayvanı gömmüyorlar, doğaya bırakıyorlar. Bu biraz üşengeçlikten olsa da biraz da diğer hayvanların ölmüş hayvanın leşinden beslenecekleri, kısa sürede onu yiyip yok edecekleri düşüncesinden de kaynaklanıyor.
Cynan Jones iyi bir yazar, Türk edebiyatında uzun süredir ihmal edilmiş insanın doğa ile ilişkisi, kırsal kesimde, çiftliklerde yaşam gibi konuları işlemesiyle, yerelden evrensele uzanan yaklaşımı ile ilgi çekici. Ama aynı konuları aynı bakış açısıyla işleyen iki anlatıyı tek bir kitapta ard arda okumak bende tekrar duygusu yarattı. “Uzun Kuraklık” ve “Kazı” ayrı ayrı kitaplar halinde araya zaman konarak yayınlansaymış daha iyi olurmuş diye düşündüm. 
17.09.2015

Etiketler: ,


 

Hınzır Kız



Mario Vargas Llosa “Hınzır Kız”da bir ömür boyu süren saplantılı bir aşkın öyküsünü anlatıyor. Kendisini sevmeyen, bunu da açıkça ifade eden bir kadına âşık bir adam neler yaşar, neler hisseder, başından neler geçer sorularının cevabını veriyor Llosa.
Romanın tutkulu aşığı Ricardo Somocurcio, roman boyunca sürekli adı ve kimliği değişeceği için “Hınzır Kız” adını takacağı Lily’le ilk gençlik çağlarında, öğrenciyken karşılaşır. Kendilerini Şilili iki kız kardeş olarak tanıtan Lily ve Lucy halleri, tavırları ve giyimleri ile hemen ilgi odağı olurlar. Çünkü 1950’lerin Peru’su için iki genç kızın Şili’den gelmiş olması bile yeterince gizemlidir, buna bir de kızların onlara yukarıdan bakan tavırları eklenince etkileri daha da artar. Bir süre de bu hava sürer. Sonunda gerçek ortaya çıkar, büyü bozulur; kızların Şili ile bir ilgisi yoktur. Kızlar ortadan kaybolur. Ama Ricardo’nun Lily’e aşkı bitmez. Onu hep özler.
Ricardo ile Lily’nin bir dahaki karşılaşmaları yıllar sonra Paris’te olacaktır. Ricardo Peru’yu terk etmiş, Dünya üzerinde yaşamak istediği tek şehir olan Paris’e yerleşip çevirmen olmuştur. Bir daha Peru’ya dönmeyi düşünmemektedir. Ülkesiyle tek bağı akrabalarından gelen mektuplardır. Latin Amerika’daki devrimci hava Peru’yu da etkilemiştir. Perulu gençler Paris üzerinden Küba’ya gidip gerilla eğitimi almaktadır. Bu eğitime gidenlerden biri de Yoldaş Arlette’dir. Lily bu kez de Arlette kimliği ile ortaya çıkmıştır. Ricardo Hınzır Kız’ı hemen tanır ve sanki araya yıllar girmemiş gibi yeniden aşkını ilan eder. Hınzır Kız da onun ilgisini karşılıksız bırakmaz. Ama bu ilginin altında yatan niyet kendisine sevdalı olan adamla evlenip mutlu bir yuva kurmak değil onun olanaklarından yararlanarak Paris’te kalmaktır. Ricardo yakın dostu olan Devrimci önderlerle çatışmak istemediği için Hınzır Kız’ın isteğini yerine getirmez ve kız Küba’ya gider.
Araya yine yıllar girer. Ricardo “dana gibi âşık” olduğu Hınzır Kız’ı unutamadığı için başka bir kadınla ilişkiye girmez, hep onu bekler. Tekrar karşılaşmalarında ise Hınzır Kız artık bambaşka bir kimliktedir. Ricardo onunla Fransız bir diplomatın karısı, soylu bir İngiliz’in eşi, mafya tipli bir Japon’un metresi olarak farklı yerlerde, yeni kimliklerle karşılaşır. Ricardo Hınzır Kız’a aşkını yeniden ilan eder, kısa sürelerde birlikte olurlar ve sonra Hınzır Kız ortadan kaybolur. Aslında her defasında aynı şey olmaktadır. Hınzır Kız bir ilişkiyi tüketip yenisini ararken bir an soluklanmak için “Uslu Çocuk” dediği Ricardo’ya sığınmakta, onunla birlikteyken yaralarını onardıktan sonra yeni bir ilişkiye koşmaktadır. Çünkü onun düşlediği mutlu bir aşk değil güç ve paraya ulaşmaktır. Güç ve paraya ulaştığı bir ilişki kurduğunda da bir süre sonra onu tüketmekte ve yenisini aramaktadır.
Mario Vargas Llosa “Hınzır Kız”da (Temmuz 2015, çev. Süleyman Doğru, Can yay.) tutkulu âşık Ricardo’nun yaşadıklarını anlatırken 1950’lerden 90’ların sonuna kadar yaklaşık 50 yıllık bir zaman diliminde Peru’da Dünya’da yaşananları da anlatıyor. Ricardo’nun gönüllü göçmenliği seçip Paris’e yerleşmesi ve sonunda Fransız vatandaşı olmasının temelinde Peru’nun bir türlü istikrara kavuşup haklar ve özgürlüklere saygı gösteren bir ülke olamaması yatmaktadır. Ricardo, birçok vatandaşı gibi Peru’da kendine bir gelecek görmez. Diğer yandan Dünya da önemli değişimler yaşamaktadır. Latin Amerika’daki devrimci kalkışma, 68 Olayları gibi değişimler hep ilgi alanındadır.
Eray Ak “Hınzır Kız'ın, kurgusu ve tipik kişilikleriyle klasik bir Yeşilçam örgüsü olduğunu” yazmış. Evet, bir yere kadar Hınzır Kız’ı bir Yeşilçam filmi olarak algılayabiliriz ama Mario Vargas Llosa’nın bu ana öyküyü nasıl derinleştirdiğini, yan hikâyelerle zenginleştirirken nasıl farklı anlamlar kattığını da göz önüne almamız gerekli. 
“Hınzır Kız” yaşayan büyük bir yazarın ustalık dönemi romanı olarak, bildik, klişeleşmiş gibi görünen bir konuya usta eli değdiğinde neler olduğunu görmek için okunmalı. “Hınzır Kız” keyifle, merakla okunan sürükleyici bir roman.
18.09.2015

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?