Salı, Mart 26, 2013

 

Mr. Gwyn



Alessandro Baricco Mr. Gwyn’de “ansızın hayatını kazanmak için her gün yaptığı işin artık ona kesinlikle uygun olmadığı duygusuna kapıl”an bir yazarın öyküsünü anlatıyor.
Jasper Gwyn, İngiltere’de oldukça beğenilen bir romancıdır. Kitapları birçok dile çevrilmiştir. On iki yıl içinde her biri farklı üslup ve türlerde üç roman yayınlatmıştır. 43 yaşında başarılı bir yazar olarak kitap yazmayı bırakması kadar şaşırtıcı bir şey olamazdı. Üstelik bunu sessizce yani bir açık kapı bırakarak değil Guardian’a yazdığı bir yazı ile yapmıştı. “Yazı, Jasper Gywn’in kendi kendine bir daha asla yapmamaya söz verdiği elli iki şeyin listesiydi.” Listenin son maddesi de kitap yazmaktı.
Eğer idareli harcarsa Mr. Gywn’in (Şubat 2013, çev. Şemsa Gezgin, Can yay.) kendisini geçindirecek parası vardır. Bir süre  hiçbir şey yapmadan zamanını geçirir. Ne yapacağını düşünür. Arzusu kitap yazmak zorunda kalmadan ama yine yazarak geçinmektir. Kopyacı olmaya karar verir. Fikirlerini berraklaştıran bir doktor muayenehanesinin bekleme salonunda rastladığı kadın olur. Gwyn’i tanıyan kadın onun yazarlığı bırakmasını sorgular. Kopyacılık yapmak istediğini öğrenince de “İnsanları kopya etmekle ilgili bir şey bulun bari” der kadın. Ama nasıl bir kopyacılık yapacağını bir yıl kadar sonra yolu bir sergiye düştüğünde anlar. Sıradan insanların çıplak resimleri sergileniyordur. O da böyle portreler yapacaktır. Bunu yazıyla gerçekleştirecektir. Tablolar gibi biricik olan, kişiye özel portreler yazacaktır. Portreler yayınlanmayacak, portresi yazılan kişiye verilecektir.  
Romanın bundan sonrasında Mr.Gwyn’in portrecilik işine başlamasının, modellerle yaşadıklarının ve nihayetinde bu işten vazgeçmesinin öyküsünü okuyoruz. Mr. Gwyn’e portresini yazdırmaya gelenlerin her biri farklı bir öykü demek. Baricco, bu öyküleri klasik diyebileceğimiz bir üslupla ama kendine has kısa ve sade cümlelerle lafı hiç uzatmadan anlatıyor. Bir anlamda sıradan gelebilecek bu yapıyı zenginleştiren de Baricco’nun anlatımı ve romanın bütününde verdiği mesajlar. Her insanın kendine has, özel bulduğu bir hikayesi olduğunu, onu mahremiyetine zarar vermeden paylaşmak istediğini söylüyor. Yazarlık mesleğini sorgularken de, yazarlık yerine “kopyacılık” yapmayı tercih ederken de getirdiği tezler üzerinde düşünmeye, tartışmaya değer. 
14.03.2013

 

Esneyen Adam



Feryal Tilmaç ilk kitabını 2007’de yayımlamış. 2008’de yayımlanan Aradım Yaz Dediniz’le Sait Faik Ödülü’nü kazanmış bir öykücü. Esneyen Adam (Ocak 2013, Yapı Kredi yay.) Feryal Tilmaç’ın üçüncü kitabı. Kitabın arka kapağındaki yazı oldukça ilgi çekici; “Bu öyküler sanatın ve düşüncenin etrafını karbonmonoksit bulutu gibi saran popüler kültüre, aslolanın değersizleştirilmesine, görünme derdine, temelsizliğe, kültürsüzleşmeye, aşkın, inancın, etiğin, vicdanın kalıplara dökülmesine, aynılaştırma çabalarına, içi boş klişelerin tümüne ve dayatmalara ve hoyratlıklara ve özensizliklere kendi halinde bir karşı çıkıştır.” Tilmaç’ı hiç tanımayan bir okura bu cümle neler vaat ediyor bilmiyorum. Arka kapak yazıları kitabı en doğru şekilde tanıtıp satın alınmasını sağlamak için yazıldığına göre kafa karışıklığı kitabı satın alma eylemine dönüşür mü, şüpheliyim.
Altı öykü ve tek perdelik bir oyundan oluşan 107 sayfalık bir kitap Esneyen Adam ve aynı adlı öyküyle başlıyor. Küçük bir kasaba meydanına yerleştirilen Esneyen Adam heykelinin kasabanın kaderini nasıl etkilediğini anlatıyor. Emekli bir kadın öğretmenin ve kasabanın delisi Deli Ayşe’nin heykelle kurduğu duygusal bağ ön planda ama esas etki kasabaya oluyor. Heykel kasabalıları miskinleştirip uyutmaya başlıyor. Kadınların müdahalesi ile de öykü eleştirel başka bir boyut kazanıyor. Mizahi, fantastik unsurlar barındıran ama özünde toplumsal eleştiri olan bir öykü.
İkinci öykü El’de yıllardır görmediği çocukluk arkadaşını görmeye giden bir kadının başına gelen korkutucu olayları okuyoruz. Bilindik korku unsurları ile gelişiyor öykü. Gotik öyküleri sevenler için hiçbir sürprizi de yok.
Üçüncü öykü Ciğerdendir’de Diyarbakırlı bir ciğercinin hiç konuşmayan karısının öyküsünü öğreniyoruz. Ciğer tezgahının başında diyaloglarla gelişiyor öykü. Hiç istemese de köyünü terk etmek zorunda kalışının, karısının başına gelen cinsel taciz olayının, öldü sanılarak gömülürken son cümlesini söyleyip susuşunun öyküsü. 35 sayfalık Çığlık ise bir röportaj şeklinde soru ve cevaplarla gelişiyor.  
Esneyen Adam’daki öyküler ikişer üçer sınıflanabilse de belli bir bütünlük oluşturmuyor. Zamanı geldi, yayınlayayım der gibi bir havası var. Yazarın üslubu genellikle doğrusal gelişse de belli bir birlik yok anlatımda. Toplumsal eleştiri içeren öyküler de var, korku da var, fantastik unsurlar da. Klişelerden, bildik konulardan kaçınmamış.
Bir oturuşta okumak gibi bir alışkanlığınız yoksa her öykü tek başına değerlendirilirse yaklaşımınız değişebilir. Ama bütün olarak okunduklarında hem işlenen konular hem de anlatım biçimleri açısından tek bir Feryal Tilmaç öykücülüğü göremiyorsunuz.  
14.03.2013

 

Şifrepunk




Julian Assange’ı WikiLeaks’le tanıdık. “ABD ordusu ve hükümeti içinde resmi gizlilik ilkesinin sistematik olarak istismar edildiğini” ortaya çıkardığı için başı derde girdi, davalara boğuldu. Ama belgeleri yayınlamaktan vazgeçmediği gibi Irak, Afganistan gibi ülkelerle ilgili yayınlar da yaptı.  
Assange 20 Mart 2012’de İngiltere’de ev hapsindeyken kendisi gibi internet eylemcisi olan, yaptıkları eylemlerle devletlerin ve şirketlerin peşlerine düştüğü Jacob Appelbaum, Andy Müller-Maguhn ve Jeremie Zimmermann ile buluşup internetin insan özgürlüğündeki yerini, geleceğini tartışmış. “Özgürlük ve İnternetin Geleceği Üzerine Bir Tartışma” alt başlığını taşıyan Şifrepunk  (Şubat 2013, çev. Ayşe Deniz Temiz, Metis yay.) bu söyleşinin kağıda dökülmüş hali.
“Assange'a göre elimizdeki en önemli özgürleşme aracı olan internet, totoliterliğin bugüne dek görülmedik düzeyde tehlikeli bir yöntemi haline geldi; hatta insan uygarlığı için bir tehdit arz ediyor.”  Başta ABD olmak üzere devletler ve şirketler internet kullanımı aracılığıyla insanlar hakkında her şeyi öğreniyorlar, onları takip ediyor, denetliyorlar. Dünya’daki tüm telefon konuşmaları, e-posta yazışmaları da kaydedilip, gerektiğinde kullanılmak üzere saklanıyor yani ortam dinlemesi gibi ajanlık çalışmalrına gerke yok. Aynı şekilde kredi kartı kullanımının merkezi olarak kaydedilmesi  ile de yine insanların hareketleri ve harcamaları takip ediliyor. Tüm bu kayıtlar da ABD’de depolanıyor.
Assange ve arkadaşları tüm toplumsal ve ticari işlemlerin internet üzerinden yapılmaya başlaması ile bu izleme ve denetleme işleminin çok daha kolaylaştığına dikkati çekiyor. Google, Facebook gibi ABD meşeli şirketlerin internet üzerinden yaptığımız tüm işlemleri kaydettiklerini, kimsenin içeriğini bilmediği gizli yasalarla ve nasıl kullanılacağını bilmeden ABD makamlarının kullanımına açtıklarını anlatıyorlar. Yeni gelişen bulut bilişim ile tüm dosyalarımız da ABD’deki şirketlerde depolanmış ve kontrol edilebilir olacak.
Hemen her yerde bulunan kameraların kayıtları da eklendiğinde George Orwell’in 1984’ünü aratmayan bir ortam oluşmuş oluyor ve “Big Brother”  sürekli bizi gözetliyor. Assange mahremiyeti korumak ve internetteki takibi önlemek için şifreler kullanmayı öneriyor. Şifrepunk deyimi de buradan geliyor.   
Devletler ve şirketler internet kullanımı aracılığıyla insanlar hakkında her şeyi öğreniyorlar, onları takip edip denetlerken bir yandan da interneti yasaklayacak, kısıtlayacak yasalar çıkartmayı, kurullar oluşturmayı da ihmal etmiyorlar. Bu çelişkiyi anlamak mümkün değil. ABD’de telif haklarını korumak bahanesi ile çıkartılmaya çalışılan SOPA yasa tasarısı ve ona karşı verilen mücadele tipik bir örnek. Kitaba, SOPA’ya karşı mücadeleyi örgütleyen ve Ocak 2013’de genç yaşta intihar eden Aaron Swartz’ın bu konudaki bir konferans metni de eklenmiş.  
14.03.2013

Pazartesi, Mart 18, 2013

 

Karışık Kaset



Uygar Şirin Karışık Kaset’te yirmi yıldır bir türlü başlayamayan bir aşkın hikâyesini Türkçe sözlü pop müziğin rehberliğinde anlatıyor.
Karışık Kaset’in (Şubat 2013, Kırmızı kedi yay.) anlatıcı kahramanı Ulaş, hayatını Türkçe Pop’un 1965 -80 yılları arasındaki öyküsünü siyasi değişimle karşılaştıran bir kitabı yazmaya adamış bir babanın oğlu olarak doğuştan müzik meraklısı. İlk bölümde 1990’ların Kadıköy’ündeyiz. 13 yaşındaki Ulaş’ın gözünden 90’larda çocuk olmanın öyküsünü okuyoruz. Ulaş’ın öyküsü ile birlikte 90’lı yıllarda İstanbul’da ve Türkiye’de neler yaşandığını, orta halli bir ailenin nasıl yaşadığını da küçük ayrıntılardan çıkarak resmediyor Uygar Şirin.
Beş yaşından beri âşık olmadan tek bir gün geçiremeyen ama henüz hiçbir aşk macerası yaşayamamış olan Ulaş, mahalle komşuları ve aile dostlarının kızı 12 yaşındaki İrem’e âşık oluyor. İrem’den de olumlu işaretler alıyor ya da öyle sanıyor. Ulaş biraz cesur olup hislerini ifade edebilse belki ilk aşkını yaşayacak ama o yaşta böyle cesur gençlere pek rastlanmıyor. Ulaş da hislerini dönemin modalarından karışık kasetlerle anlatacaktır. Ama çok anlayışlı bir kız olsa da bu anlatım tarzı ile söylenmek isteneni İrem’in anlayıp anlamayacağı meçhuldür. Bölümün sonunda bir yanlış anlama sonucu küçük Emrah havasına giren Ulaş “Aşk Şarkıları” başlıklı ama tamamen yalnızlık şarkılarından oluşan bir karışık kasetle hislerini İrem’e anlatmaya çalışacak, tahmin edildiği gibi başarısız olacaktır.
Ulaş’ın psikolojik yapısı romanın gelişimini de etkiliyor. İçine kapanık, pek fazla arkadaşı olmayan, daha çok tek başına zaman geçiren bir çocuk. Konuşup paylaşmayı bilmiyor. Sorunlarını müzik dinleyerek çözüyor ya da çözdüğünü sanıyor. Şarkı sözleri hislerini ifade etmekte aracı oluyor. Her sorunun çözümünü şarkı sözlerinde arıyor ve şarkı sözlerinde kendi haliyle benzer bir durum da buluyor. Babasıyla yakın ama onun bitmek bilmeyen kitap yazma hikayelerinden dertlerini paylaşmaya fırsat bulamıyor. Annesi ile ise hemen hiçbir bağlantısı yok. Zaten ilerleyen sayfalarda anne ile baba ayrılacak, anne, baba-oğulu terk edip başka bir şehre yerleşecektir.
İkinci bölümde 2000 yılında ve Gayrettepe’deyiz. Ulaş 23 yaşındadır. Hürriyet gazetesine müzik yazıları yazmaktadır. Bazı kısa ilişkileri olsa da Küçük Emrah havasından çıkamamıştır. Profilo Alışveriş Merkezi’nde elinde hediyesi ile beklerken son flört girişimi ekilme ile sonuçlanır. Ruhen çökmüş vaziyette tek yakın arkadaşı Yusuf’un ısrarı ile gittiği Tango gecesinde İrem’le karşılaşır. İrem artık genç bir kadındır ve insan ilişkilerinde Ulaş’a göre çok mesafe kat etmiştir. Babasının reklam ajansında çalışmaktadır. 2000’li yıllar cep telefonu, CD gibi gelişmelerle yeni bir dönemdir. İnsan ilişkileri de o anlamda farklılaşmıştır ama Ulaş bu değişimi yaşamamış, bir türlü büyümemiş gibidir. O hâlâ tüm yaşadıklarını, duygularını Türkçe pop ve biraz da arabeskle ama müzikle ifade etmektedir. İrem’le hem geçmişin hesaplaşmasını yaparlar hem de soluk soluğa bir gece yaşarlar. O gecenin sabahına aynı yatakta uyanırlar ve Ulaş yeni karışık kasetini CD formunda “Yatak Şarkıları” başlığıyla hazırlar. Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine diyemeyiz çünkü daha okunacak 120 sayfa daha vardır. Tahmin edileceği üzere bu bölüm mutlu sonla bitmez. Ergenliğini bir türlü tamamlayamamış olan Ulaş İrem’in içinde bulunduğu durumu da ruh halini de anlayamaz. Kahramanının anlayışsızlığı o dereceye varmıştır ki yazar baştan beri Ulaş’ın anlatımıyla geliştirdiği romana müdahale eder ve yapıyı bozma pahasına sözü beş sayfalığına da olsa İrem’e verir. Biz okurlar İrem’in aşkla dolu olduğunu anlarız ama Ulaş yine de anlamaz ya da yanlış anlar.
Üçüncü bölümde 2010 yılında Taksim’deyiz. Ulaş, hedeflerine ulaşmıştır. Açık Radyo’da (Naim Dilmener’in tekelin rağmen) Türkçe Pop programı vardır, kulüplerde  DJ’lik yapmaktadır ve ilk kitabı matbaadan o gün çıkacaktır. Radyo programını bitirip çıktığında İrem’le karşılaşır. İrem de ilk uzun metrajlı filmini çekmenin arifesindedir. Ulaş’la İrem on yılda bir karşılaşırlar ama her karşılaştıklarında tüm günü ve geceyi birlikte geçirirler. Yine hızlı ve yoğun saatler yaşarlar. İçlerinde birikenleri söyledikleri, karın ağrılarından kurtuldukları uzun sohbetler yaparlar. Ulaş yine bir karışık kaset hazırlar. Artık internetin, i-pod’un, USB stick’in devridir. “Yenilik Şarkıları” adlı karışık kaset de bir USB stick’e kaydedilecektir.  
Romanın son sayfalarına geldiğimizde Ulaş’ın bir türlü büyüyememesinde en önemli etkenin babası olduğu iyice netleşir. O aslında hep babasının izinde yaşamış, zamanla ona benzemeye başlamıştır. Babası öldükten sonra bile bu etki sürmüştür. Hesaplaşabilmesi için babasının bir türlü bitirmediği kitabı kendisinin yazıp yayınlatması ve İrem’le yüzleşmesi gerekecektir. İrem’le birlikte olduğu gecenin sabahında kitabını alıp babasının mezarına gider ve büyümeye doğru ilk adımı atar.      
Romanın hikâyesi bir anlamda romantik aşk filmlerini hatırlatıyor. Rahatlıkla filme çekilebilir. Bu çıkarımı Uygar Şirin’in sinema ile ilgili deneyiminden yola çıkarak yapmıyorum. Romanın doğrusal anlatımı, diyaloglarla gelişen yapısı, anlatımında görsel ve ayrıntıcı zenginlik bu fikri doğruyor. Karışık Kaset’i herhangi bir romantik aşk hikâyesinden farklılaştıran 1990- 2010 arasında ülkemizde yaşanan değişimi resmetmekle kalmayıp Türkçe Pop Müziğin unutulmaz ya da unutulmaya terk ettiğimiz şarkıları eşliğinde seslendirmesi. Popüler kültürün toplumsal yaşamla birlikte nasıl bir değişime uğradığını da anlıyoruz böylelikle. Kitabın ekinde roman boyunca sözü edilen şarkıların bir karışık kasetinin bulunmaması büyük eksiklik. Romanı okurken şarkıları da dinleyebilseydik sanırım kitap farklı bir değer kazanırdı. İşte e-kitabın böyle bir faydası var, şarkıların bulunduğu sitelerin linklerini ilgili sayfaya koyabilirsiniz. Yayınevine e-kitap için bir öneri de sayılabilir bu yazdığım.
Nick Hornby’nin Türkçeye Ölümüne Sadakat (Nisan 2005, Sel yay) olarak çevrilen High Fidelity adlı romanının kapağında bir kaset fotoğrafı vardır. Uygar Şirin’in Karışık Kaset’inin de kapağında üç kaset var; “Aşk Şarkıları”, “Yatak Şarkıları”, “Umut Şarkıları”. Ölümüne Sadakat’ın kahramanı Rob insanları müzik zevklerine göre değerlendiren, ilişkilerini İngiliz pop müziğinin şarkıları ile yürütmeye çalışan, başarılı olamayan bir kahraman. 35 yaşına geldiğinde niçin başarısız ve yalnız biri olduğunu tüm geçmiş aşk ilişkilerini hatırlayarak sorgularken yine yoldaşı şarkılar olacaktır. Türkçede benzer bir roman Mert Özmen’in Sezen Aksu Şarkılarıyla Büyüyen Kız Çocuğu’ndur (2005, İstiklal Kitabevi). Romanda 78 Kuşağının öyküsü Sezen Aksu şarkılarını yaşam rehberi edinen bir genç kızın yıllara yayılan bir aşk öyküsüyle anlatılır. Bir de Mehmet Akif Derbent’in ergenlikten delikanlılığa geçen Pendikli bir gencin yaşadıklarını dinlediği Rock şarkıları eşliğinde anlattığı, şarkıların kitap ekinde bir CD ile verildiği Yalnız Balayı (2000, Altıkırkbeş yay.) vardır.  Uygar Şirin’in Karışık Kaset’ini görünce bu romanları hatırlamamak elde değil. Kuşkusuz Dünya Edebiyatı’nda bu türde birçok örnek vardır bilmediğimiz. Bu tür romanların varlığı Uygar Şirin’in romanını değerini eksiltmiyor kuşkusuz ama ister istemez Nick Hornby’den başlayarak bu yapıda yazılmış romanları hatırlamadan edemiyor ve benzerlikleri ve farklılıkları karşılaştırıyorsunuz. 
Uygar Şirin’in Karışık Kaset’i müzik edebiyat birlikteliğinin yeni bir örneği olarak kuşkusuz benzerlerinden bir adım önde. Arka planda ele aldığı dönemi (1990 – 2010) İstanbullu orta sınıftan bir gencin yaşadıkları bağlamında ayrıntılardan çıkarak anlatmış ve Türkçe Popun kendine has şarkılarının yankılandığı bir müzik tarihi ile romanını farklılaştırmayı başarmış. Rahat anlatımı ile hızlı ve keyifli bir okuma vaat ediyor. 
07.03.2013

Pazartesi, Mart 11, 2013

 

Türkiye’nin ilk uygulama kitabı: Hayata Kısa Bir Ara



Türkiye’nin ilk uygulama kitabı
Hayata Kısa Bir Ara
E-kitabın keşfi yayıncılığın dijital dünyaya göçü olarak adlandırılmıştı. Zamanla dijital dünyanın görsel ve işitsel açıdan sınırsız sayıda olanak sunduğu ortaya çıkınca kâğıda basılı kitabın yeni bir medyada üretilmesinden ibaret olan e-kitabın hiç değilse şimdilik bu olanakları kullanmada yetersiz kalacağı anlaşıldı. I-pad ve Android işletim sistemleri ile birlikte akıllı telefonların ve tablet pc’lerin yaygın olarak kullanımı ve onların getirdiği uygulamalar (app’ler) yeni bir ufuk açtı. Z-kitap (zenginleştirilmiş içerikli kitap) yazılımı, videoyu, animasyonu, sesi, müziği kullanarak üretilen bir kitap türü. Fatih projesi ile birlikte ilk z-kitaplar eğitim alanında üretilmeye başladı. Eğitim yayıncılarının dijital yayıncılığa birçok yenilikle katkıda bulunacağı anlaşılıyor. İkinci adımı her türlü yeniliğe açık bir okur kitlesine hitap eden çocuk yayıncıları attı. Dijital ortamın olanaklarından yararlanarak dönüştürülmüş ya da oluşturulmuş çocuk kitaplarının sayısı hızla artıyor.
Yetişkinlere yönelik dijital yayıncılıkta ise yenilikçi örneklere pek rastlamıyoruz. Kâğıda basılı kitaplar hiçbir dijital katkıda bulunmadan e-kitaba dönüştürülüp gri ekranda okura sunuluyor. Oysa tablet pc’lerin ekranları çok renkli ve yaratıcı yaklaşımlara uygun birçok donanıma sahip.
Gazeteci, yapımcı, televizyon programcısı Cüneyt Özdemir’in imzasını taşıyan Hayata Kısa Bir Ara (Şubat 2013, Dipnot Digital Yayınları) Türkiye’nin ilk uygulama kitabı olarak bu açıdan özel bir önem taşıyor. Cüneyt Özdemir Türkiye’nin ve dünyanın 36 şehrine yaptığı haber ya da turistik amaçlı gezinin notlarından oluşturduğu yazıları derlemiş Hayata Kısa Bir Ara’da. Görsel ve işitsel zenginlik bir gezi kitabına kâğıda basılıya nispetle pek çok değer kazandırıyor. Örneğin Abu Dhabi’de yapılan bir yelken yarışmasının izlenimlerini anlattığı “Çabalama Kaptan Ben Gelemem” dalgalarla boğuşan bir yelkenliden yakın plan çekimlerle başlıyor. “Beyrut Sokaklarında Zamanın İzinde”nin sayfalarına gizli videolarda Beyrut’taki bir Ermeni kitapçıya konuk oluyoruz. “Bir Şairin Evinden”de yazı Pablo Neruda’nın kendi sesinden şiirlerle açılıyor, Neruda’nın evini onun sesinin eşliğinde geziyoruz. “Nasıl Anlatsam Nerden Başlasam” başlıklı yazıda Cüneyt Özdemir ve eşinin söylediği Rüzgâr Gülü şarkısı ile Bodrum’u keşfediyoruz.
Cüneyt Özdemir bu tip kitaplarda pek rastlanmayan interaktif özellikler de koymuş kitaba    Google Map uygulaması ile anlatılan mekanlara ulaşmak, Youtube kanalıyla kendi deneyimlerimizi eklemek ve Facebook üzerinden yorumlarımızı arkadaşlarımızla paylaşmamız mümkün.
Cüneyt Özdemir’e kitabın interaktivitesine uygun bir şekilde Twitter aracılığıyla ulaştım, söyleşimizi de e-posta ile yaptık. Cüneyt Özdemir Dipnot adlı dergisini sadece tablet pc’ler için bir uygulama olarak yayımlıyor. Dergi 100. sayısına ulaştı. Cüneyt Özdemir uygulama kitap yayınlamasının nedenlerini şöyle açıklıyor: “E-kitaba aslında bildiğiniz kitabın sadece word dosyasında yazılmış hali diyebiliriz. Oysa burada yazı elimizdeki enstrümanlardan sadece bir tanesi. Video var, fotoğraf var, mesela alt yazı koymadık ben ne olduğunu anlatıyorum. Bir zeytinlikten bahsediyorsan cırcır böceklerini duyuyorsun. Bunları başka mecralarda aynı anda yapabilmek imkânsız. Eşi benzeri sadece Rusya'da olan Fatih projesi gibi bir projeyi de unutmamak lazım. Daha yeni 50 bin tableti bedava dağıttılar. Tabletlerin sayısının çok kısa zamanda hızla artacağını düşünüyorum. Size ilginç bir rakam daha vereyim. Şu anda dipnot tableti haftada 100 bin kişi okuyor. Türkiye’deki haber dergileri biryana bütün dergi satışlarının toplamı kadar nerede ise… Millet tablet aldı içine koyacak bir şeyleri yok. Böyle bir açığın farkındayım ve yeni bir şey yapalım istedim.”
 Hayata Kısa Bir Ara’yı kâğıda basılı olarak yayımlamayı düşünüyormuş ama “Dipnot tableti çıkartmaya başladığımızda yepyeni bir evrenin içine girdiğimizi fark ettik” diyor ve “elimizdeki imkânlarla bir uygulama kitabının çok daha ilginç olacağını düşündük” diye ekliyor. 
“Kısa bir araştırma sonrasında Al Gore ve bir kaç çocuk kitabı dışında bu tür kitaplar olmadığını gördüm. Zaten Türkiye'de hiç yoktu. Bu kitabı bundan bir yıl önce hazırladık. Hatta ben kitabın içine reklam almayı da düşündüm. Bir-iki büyük kurum ve kuruluşla görüştük. Aylarca bekletildik. Sonunda boşverin yayınlayalım kimseyi beklemeyelim dedim ve yayınladık.”
Kitabı son on yılda Radikal ve dipnot’ta yayımladığı yazılardan derlemiş. “Bu kitabı diğerlerinen ayıran anlatım dilindeki farklılık. Yazı işin sadece bir parçası. Müzik, sosyal medya, videolarla bir araya geldiklerinde hepsi birbirini tamamlayıp kitabı oluşturuyor. Yazıları seçerken biraz buna da dikkat ettik” diyor.
Tabii ki böyle bir uygulamayı hayata geçirmek tek başına bir yazarın başarabileceği bir şey değil. Yazıları fotoğraflar, videolar, haritalar, hatta şarkılar tamamlıyor bu da hem grafik hem de dijital emeği gerektiriyor. “Ben içerik geliştirmeyi Salih Aksu ile yapıyorum. Salih bir yazılımcı bizim dipnot tabletin de arkasındaki teknik adamdır. Salih kitabı önce bildiğimiz kitap formatında tasarlattı. Bitmiş haline baktık ve beğenmedik. Tüm konsepti yeniden ele aldık. Son iki yılda tablet yayıncılığında edindiğimiz tecrübeyi buraya koyduk. Ancak teknoloji o kadar hızlı gelişiyor ki... Mesela bugün bir kitap hazırlasam ki hazırlıyorum, içine muhakkak görüntülü konuşma imkanını da koyardım. Biz bunları yaparken sanılmasın ki dünyada birileri yapmış da biz onlardan alıp kopyalıyoruz. Londra'dayım bir kaç çocuk kitabı uygulamasını saymazsanız böyle bir şey görmedim. Zaten kitabın bir de İngilizce çevirisini yayınlıyoruz. O da şu anda app.store'dan onay bekliyor. Bugün yarın çıkacak” diyor Cüneyt Özdemir.
Kitabın sayfa düzeni her yazı için yukarıdan aşağıya ve tablet yatay vaziyetteyken okunuyor. Tasarım bir kitaptan çok dergi hissi yaratıyor. “Bu kitap bizim bildiğimiz kitap ile ilgili bütün algıları da yerle bir ediyor. Zira normal kitap sayfaları çevirip okuduğun bir mecra. Oysa biz burada sayfaların içine videolar, görüntü, efekt, ses hatta kendi söylediğimiz şarkıları yerleştirdik. Bilmem Fransa yazısında dikkatini çekti mi tableti alıp kendi etrafında döndüğünde fotoğrafın da 360 derece hareket ettiğini göreceksin. İllaki böyle olmak zorunda da değil. Mesela yakında bir mimar arkadaşımızın moleskin not defterlerindeki eskizlerini aynı mantık içinde yayınlayacağız. Orada tamamen bir görüntülü defter hazırladık. Yakında çocuk kitabı yayınlıyoruz orada ise dokundukça değişen sayfalar var. Yaptığımızda önemli olan geleneksel kitaba sadık kalmaktan çok işlevi en iyi verebilecek mecrayı yaratmaktı. Amacımız söydiğim bütün özellikleri en kolay ulaşabilir şekilde verebilmek. Tabletin içinde olduğu sürece ve ulaştığın sürece hiçbir kuralımız yok.”
“Kitabı yazan beni saymazsan iki üç kişilik daha ekip gerekiyor. Satış rakamının yüzde otuzunu zaten app. store'a veriyorsunuz. Tasarımcıya da bir rakam vermeniz gerekiyor.” Kitap oluşurken işin içine birçok sanat dalı giriyor bu da birçok eser için telif hakkı ödemek demek. “Telif haklarına özellikle dikkat ettik” diyor Cüneyt Özdemir. “Fotoğraf, video ve yazıların tamamı bize ait. Pek çok müziği çok kısa kullanıyoruz. Mesela Teoman'ın bir şarkısını mırıldandık. Mırıldanmak derken cidden mırıldanıyorum. Yine de içime bir kurt düştü avukatı aradım 'bu mırıldanmaya telif ödemek zorunda mıyız?' diye sordum. Eğer karşındakinin niyeti kötüyse en azından mahkemelik olacağın kesin, dedi. Bir gün Teoman telif isterse boynumuzun borcu, vereceğiz artık. Ancak asıl zor olan satmak. Zira bizde adam iki bin liraya tablet alıyor iki liralık uygulamaya pahalı diyor. İnternetten uygulama indirme kültürü ve alışkanlığı yok. Ben bu tür kitapların da bedava olması ve reklam alabilmesi taraftarıyım. Zaten başka bir yolu da yok.” 
28.02.2013

This page is powered by Blogger. Isn't yours?