Perşembe, Mart 30, 2017

 

“Bazen olaylar çok hızlı ilerler”



Eleştirmen Adnan Benk bazı kitapların eleştirisine kapağından başlardı. Kapaktaki resmi, yazıların karakterlerini ve puntolarını anlatır, eleştirirdi. Herman Koch’un Havuzlu Yazlık’ı hakkında yazmaya da Adnan Benk’i anarak kapağından başlamak ihtiyacı duydum.
Havuzlu Yazlık’ın kapak tasarımcısı Geray Gençer. Gençer’i başarılı bir tasarımcı olarak tanıyoruz. Kitap kapakları uluslararası ödüllere değer bulunmuş. Yaptığı yüz kitap kapağını Yüz (Doğan Kitap) adlı bir kitapta biraraya getirmiş.
Havuzlu Yazlık’ın kapağında bilekten kesilmiş bir ayak deseni var. Kesik yeri kanla kaplı ve büyükçe bir damla da akmış, düşmek üzere. Arka kapağında da yukarıdan aşağı yatay olarak yerleştirilmiş “İntikam hakkı nerede başlar?” sorusu büyük harflerle yer alıyor.
Kitap kapakları hakkında nadiren yazarım. Esas olarak içerikle ilgilenirim. Oysa kapakların kitaba okuru çağıran çok önemli işlevleri vardır. Yayıncılar, kitapçılar “İyi kapak sattırır” diye düşünür. Okurun beklentisi kapaktan kitabın içeriği hakkında bilgi almak, en azından bir izlenim edinmektir. Tabii böyle bir zorunluluk olup olmadığı tartışmalıdır. Ama en azından kitap kapağı hitap ettiği okur kitlesine “Al beni!” demelidir.

Kapaktaki bilekten kesilmiş ayak deseni hem kitabı okumaya başlayıp başlamama kararı verirken hem de okuma sürecinde beni etkiledi. Anton Çehov’u anarak “kapakta bilekten kesilmiş bir ayak deseni varsa, içerikte de ona ilişkin bir şey vardır” diye düşündüm. Arka kapaktaki “İntikam hakkı nerede başlar?” sorusu ile birlikte düşününce de ayakların kesileceği kadar bol kanlı bir cinayet romanı okuyacağım kanısına kapıldım. Polisiyeye meraklı olmama rağmen bol kanlı cinayet romanlarını sevmem. O nedenle kapaktaki desen ve arka kapaktaki slogan bana “Al beni” demiyordu. Onlar başka bir okur kitlesini, kanlı cinayet romanları sevenleri hedefliyordu.
Kitapçı rafında kitapla karşılaşan ve gözüne ilişen kitapla büyük bir ihtimalle sadece birkaç saniye ilgilenecek okur için kapağın çağrıcılığının önemini anlatmaya gerek yok. Kapaktaki desen çağırır, kitabın adı ve yazarı o çağrıyı kuvvetlendirir ve okurun kitabı eline almasını sağlar ya da gözünün hemen yanındaki kitaba kaymasına neden olur.
“Havuzlu Yazlık” adı tek başına bir etki yaratmıyor ama kesik ayak deseni ile birlikte bir yazlıkta kanlı olaylar yaşanacağı çağrışımı yapıyor. Kitabın yazarı “Herman Koch”. O da kitabın adı kadar büyük ve görünür bir şekilde vurgulanmış. Herman Koch Hollandalı bir romancı. Türkçede daha önce Akşam Yemeği (Doğan Kitap) adlı romanını okumuştuk. Bu etkileyici romanı okumuş okurlar için onun yazdığı bir roman ilgi çekicidir. Herman Koch’u tanımıyorsanız da “Kimmiş bu yazar?” diye merak etme olasılığınız da var.
Kitabı elinize alır arka kapağına bakarsınız. Artık görev arka kapak yazısındadır. Havuzlu Yazlık’ın arka kapağında kapağın nerdeyse tamamını kaplayan bir yazı var. Önce romandan, sonra da yazarından söz ediliyor.
“Aile hekimi Marc Schlosser 'ın tıbbi bir hatası yüzünden hastalarından biri olan meşhur aktör Ralph Meier hayatını kaybeder. Dr. Schlosser kendisini Tıbbi Disiplin Kurulu önünde savunmak zorundadır, fakat bu konuda endişeli değildir: ‘Birkaç ay uzaklaştırma olur en fazla. Biz hepimiz birbirimizi tanırız. Daha fazlası olmaz.’
“Ama bu bir tıbbi hata mıdır? Ne de olsa Ralph, doktorun güzel karısı Caroline 'e biraz fazla ilgi göstermiştir. Yoksa bu Meier çiftinin Schlosser ailesini davet ettiği yazlıkta olanlarla mı ilgilidir?
Havuzlu Yazlık 'ta ana karakter kimseyi ve hiçbir şeyi atlamadan, hayatının nasıl dönüşü olmayan bir noktaya geldiğini dürüstçe anlatıyor.”
Kitabın neyi içerdiğini anlatan ama konuyu da tamamen aktarmayan ideal sayılabilecek bir arka kapak yazısı. Herman Koch’un biyografisi ise arka kapak için biraz uzunca. Yazarın Türkçede daha önce kitabının yayınlandığı bilgisine ve önceki kitabın adına ancak son satırda ulaşıyorsunuz. Kitapçıda ilgisi her an başka bir kitaba kayacak okur kapağın yarısını kaplayan bu paragrafı sonuna kadar okur mu? Kitap pazarlaması açısından önemli bir tartışma konusu. Okur olarak benim için en önemli bilgi son cümlede. Diğer cümleler yazarı merak ettiğimde öğrenmek isteyeceğim bilgiler. Bana kalsa “Herman Koch Hollandalı romancı” dedikten sonra son cümleye bağlar ve bitirirdim. Yazarın biyografisini de kitabın içine koyardım.
Yayınevinin, kitap tasarımcısının ve editörün tercihleri kitabın satış şansını belirliyor. Eğer önceden kitap hakkında bir bilgim yoksa, ilanını görmemişsem, hakkında bir tanıtma yazısı okumamışsam, önce kapak, sonra arka kapak yazısı kitabı alıp okumamda etkili oluyor.
Herman Koch, kitabın arka kapağında anlatıldığı gibi aile hekimi Marc Schlosser 'ın tıbbi bir hatası yüzünden hastası ünlü aktör Ralph Meier’in hayatını kaybetmesini romanın başında anlatıyor. Sonra hastanın ölümünün doktorun bir hatası ya da bilerek yaptığı bir şey nedeniyle mi olduğunu anlamamız için geriye dönüş yapıyor.
Olaylar kitabın adına uygun olarak havuzlu bir yazlıkta yaşanıyor. Aile hekimi Marc ünlü bir aktör olan hastası Ralph’le arkadaş olmuştur. Ralph’in karısı Judith’e de karşılık bulacağını umduğu bir ilgi duyar. Ralph’in onları ailecek Akdeniz kıyısındaki yazlığına davet etmesi ile Judith’le birlikte olma şansı doğar. Bu davetin nedeninin Ralph’in Marc’ın karısı Caroline’e ilgisi olduğu bellidir. Ralph’in tacizkâr davranışlarından Marc da Caroline de rahatsız olmuşlardır ama Marc Judith’le birarada olacağız düşüncesiyle havuzlu yazlıkta tatil yapmayı sağlayacak bir plan yapar. Biri ilk gençlik çağında, diğeri daha küçük iki kızlarını da alarak Akdeniz’e doğru yol alırlar. 
Havuzlu villada film yönetmeni Stanley Forbes ve çok genç kız arkadaşı Emmanuelle ve Judith'in annesi de vardır. Marc’ın büyük kızı Julia hem Ralph’in, hem de Stanley’in ilgi odağı olur. Bu arada Julia Ralph’in kendisiyle yaşıt oğlu Alex ile flört eder.
Kapaktaki bilekten kesilmiş ayağı çağrıştıracak kanlı olaylar olmaz ama cinayete neden olabilecek bir olay da yaşanır. Julia olayın kurbanı olurken başta Alex olmak üzere Ralph ve Stanley de zanlılardır Marc’ın gözünde.
Marc olayları kendi bakış açısı ile yorumladıkça Ralph'i öldürmek istemesi için nedenleri gittikçe artar. Ralph’in geçen yaz hiçbir şey yaşanmamış gibi hastalığı için başvurması da Marc’a beklenmedik bir fırsat verir.
Baştaki aile hekimliği ile ilgili bölümleri geçtikten sonra Havuzlu Yazlık’ta (Şubat 2017, çev. Semin Suvaierol Hoen, Doğan Kitap) olaylar hızla ilerlemeye başlıyor. Gerilim artıyor. Kanlı değilse de heyecanlı bir gerilim romanı halini alıyor kitap. Çok iyi kişilik çözümlemeleri, doğa ve çevre betimlemeleri ile derinlik kazanıyor, edebi niteliği artıyor.  30.03.2017    

Etiketler: ,


 

Ahmet Şık’a Antalya Mektubu




Sevgili Ahmet,
Geçen haftasonu, 23-25 Mart’da Muratpaşa Belediyesi’nin 2. Antalya Edebiyat Günleri için Antalya’daydık. Etkinlikler Antalya Sanatçılar Derneği’nde (ANSAN) Şükrü Erbaş, Ahmet Telli ve Ferruh Tunç’un ‘Şiir Matinesi’yle başladı. ANSAN’ın yeni yeri Fikret Otyam Parkı’nda. Salon tamamen doluydu. Sonra Ahmet Telli şiirlerinin resim, heykel formlarında yeniden yorumlandığı  "Renkler, İmgeler, Sözcükler: Ahmet Telli" sergisinin Muratpaşa Belediye Fuayesi’ndeki açılışına katıldık. Akşam da Belediye Kültür Salonu’nda “Sen benim şiir tarafımı sev” başlıklı şiir gecesi vardı. Çağdaş şairlerimizden şiirler okundu, bestelenmiş şiirler seslendirildi.    
Bu arada gözlerim arkadaşım Özcan Karabulut’u arıyordu. Özcan’ı ancak gece otelde görebildik. “Otuz yıldır görmediğim bir aile dostumuzu ziyarete gittim. Fatoş Abla çok ısrar edince gelemedim. Onun güzel yemeklerini yedim” diye anlattı. Meğer senin babaevine konuk olmuş. Babanla, kardeşlerinle de buluşmuş. Ertesi sabah biz “selamlarımızı, sevgilerimizi ilet” deyince anneni aradı. “Cumartesi sabahı kahvaltıya bekliyor. 50 kişi de olsalar gelsinler, evimiz küçük ama gönlümüz geniş dedi” dedi.   

Antalya Edebiyat Günleri’nin ikinci günü ANSAN’da Özcan Karabulut moderatörlüğünde Ayşegül Tözeren, Faruk Duman,  Feyza Hepçilingirler’in katıldığı “2000’lerde Öykü: Bana Hikaye Anlatma” başlıklı panelle başladı. Akşam da “Bir insanı sevmek onun öyküsünü sevmektir” başlıklı öykü gecesi yapıldı. ‘Muratpaşa Öykü Ödülleri’ni 'Kuyuda' kitabıyla Belma Fırat ve 'Şu Yağmur Bir Yağsa' ile 72 yaşında ilk öykü kitabını yayımlayan Kamil Erdem kazandı. Belma Fırat konuşmasında genç yaşta toplumsal olaylarda öldürülenlere vurgu yaparak ödülünü Ali İsmail Korkmaz Vakfı’na bağışladı.   
Muratpaşa Belediye Başkanı Ümit Uysal gerçek bir edebiyatsever olmasının yanında bir öykü yazarı. İlk kitabının dosyasını da bir yayınevine yollamış. Etkinlik sonrası sohbetimizde yapacakları Opera, Tiyatro ve Gösteri Merkezi’nin müjdesini verdi. Biz de Muratpaşa’ya bir öykü kütüphanesi çok yakışır dedik.
Sabah kahvaltıda annen Fatoş Şık’la buluştuk. Bol bol kulaklarını çınlattık. O bizi misafir edecekken bizim onu konuk etmemiz içine sinmemiş, “yarın sabah kahvaltılıklarınızı ben hazırlayacağım,” dedi.
Antalya Edebiyat Günleri’nin son günü, 25 Mart Cumartesi, ANSAN’da Faruk Duman ve Aysu Erden’in katıldığı ‘Bir öykü yaratmak’ adlı atölye çalışması, Ayşegül Tözeren moderatörlüğünde Belma Fırat ve Kamil Erdem’in konuşmacı olarak katıldığı “#Öyküsokakta” başlıklı söyleşi ve benim ve Ayşegül Tözeren’in konuşmacı olduğu “Yayınlama Özgürlüğü” paneli yapıldı. Panelin dinleyicileri arasında annen ve ağabeyin Bülent Şık da vardı.  Akşam Belediye Kültür Salonu’nda bu yılki ‘Onur Ödülü’nün sahibi Zülfü Livaneli’ye ödülünün takdim edildi. Livaneli’nin ‘Serenad’ romanından bir bölüm tiyatro ve modern dansla sahnelendi.

26 Mart Pazar sabahı annenin hazırladığı Adana lezzetleri ile kahvaltı yaparken sana, Turhan Günay’a ve tüm tutuklu gazetecilere kartlar yazdık. Umarız mektup yazma yasağını aşıp sizlere ulaşırlar. Annenin de bir mesajı var; “Cümle darda olanlara özgürlük. Adalet tecelli edecek!” Bir an önce özgürlüğüne kavuşman dileğiyle... 
29.03.2017

Perşembe, Mart 23, 2017

 

“Güçlü insanlar hep kırılgandır”



Tim Parks, beceriksiz ama yakalanmayacak kadar şanslı katil kahramanı Morris Duckworth Ölümü Resmetmek’te zengin bir ailenin kızıyla yaptığı evlilik sayesinde Verona’nın saygın ve zengin işadamlarından biri olmuştur.
Morris’i ilk macerası Sevgili Mimi'de (Kanat Kitap) İtalya’ya İngilizce öğretmeni olarak gelmiş bir genç olarak tanımıştık. Morris kıt kanaat geçinmekten bıkmış, hayatını değiştirecek bir çözüm yolu olarak, 17 yaşındaki öğrencisi Massimina ile yakınlık kurmuştur. Planları başarıya ulaşırsa onunla evlenerek zengin ailesinin bir üyesi olacaktır. Ama işler Morris'in arzu ettiği gibi gelişmez. Massimina'nın ailesi evlenmelerini kabul etmez. Kız, Morris'e kaçar. Masumane bu kaçış, bir kaçırma ve fidye isteme olayı haline gelir ve cinayetler birbirini izler.
İkinci kitap Mimi’nin Hayaleti’nde (Kanat Kitap) Morris’i Massimina’nın ablası Paola ile evlenmiş, zengin aileye damat olmuş, kendini bu üst sınıfa kabul ettirmeye çalışırken buluruz.
Paola ile evliliğinde her şey yolunda gidiyor gibi görünse de Morris’in şirketin başına geçme planlarına engeller çıkınca yine cinayetler birbirini izler. “Koşullar, şans ve İtalyan polisinin ve adli sistemlerin yetersizliği sayesinde” yine kurtulmayı başarır. Kitaplar bir üçlemeyi oluştursa da her birinin ayrı ayrı okunabileceğini belirteyim. Yani önceki kitapları okumamışsanız bile Morris’in maceralarına Ölümü Resmetmek’ten (Ocak 2017, çev. Çiçek Öztek, Alef yay.) dahil olabilirsiniz.
Ölümü Resmetmek’in başlangıcında Morris, kendisine verilen “fahri hemşehrilik” için yapılan törene gider. Yanında karısı ve kızı vardır. İngiltere’de iyi bir okulda okuyan oğlu ise dün akşamdan beri ortalarda yoktur. Bir şeylerin yolunda gitmediği açıktır ama henüz ne olup bittiğinin farkında değildir.
Tören sonrasında Morris, işi, evi ve genç metresi arasında gittikçe tek düzeleşmeye başlayan yaşamına bir yenilik katmak amacıyla bir sergi açmaya karar verir. Böylece şehri Verona’ya yönelik kitsch’leşme eleştirilerine de sanatsal bir cevap vermiş olacaktır. Bunu fahri hemşehriliğin bir gereği gibi görür.
Aslında bir seri katil olarak işlediği tüm cinayetlerden ruhunu temize çıkartmak gibi bir hedefi de vardır bu sergiyi düzenlemesinin. Bugünkü konumuna gelmesini sağlamak amacıyla işlediği cinayetlerin kurbanları birer hayalet olarak yaşamının bir parçasını oluşturmaktadır. Başta Mimi olmak üzere, tüm kurbanları onunla konuşup öğütler verirler. Morris öyle bir ruh halindedir ki onlardan öğüt almadan tek bir adım bile atamaz.
Morris’in hemen hepsi mitolojiden ya da İncil’den öykülerle bir cinayet olayını ya da ertesini konu edinen resimlerin asılları ya da kopyalarından oluşan bir koleksiyonu vardır. Bu koleksiyon serginin temelini, ana fikrini oluşturacaktır. Evinde özel hazırlattığı sanat salonunda günlerce bu serginin hayallerini kurar. Sonunda da bu fikrini kuvveden fiile geçirmeye karar verir. Ama serginin düzenleneceği müzenin müdürü önemli bir engeldir.
Müze müdürü cinayetleri anlatan resimlerden oluşan bir sergi fikrine olumlu bakmadığı gibi, Morris’in işlerine burnunu sokmasını da, serginin küratörü olmak istemesini de hoş karşılamaz.
Oğlu fahri hemşehrilik törenine gözaltına alındığı için katılamamıştır. Çok iyi bir okulda İngiliz terbiyesi ile yetişen oğlu tam bir holigan olmuştur. İzlemeye gittiği futbol maçı sonrasında diğer taraftarlarla birlikte polislere saldırmış, bunun sonucunda da gözaltına alınmıştır. Mahkemede ağır bir ceza yiyip tüm yaşamını mahvetmek üzeredir.
Kızı derslerle tüm ilgisini kesmiş, gününü sürekli cep telefonundan yazışarak geçirmektedir. Gizli bir aşığı olduğu kesindir ama bunun kimliği babası meraklandırır. En akla yakın gelen olasılık yakışıklı öğretmenine âşık olmuş olmasıdır. Bu hoş bir durum değildir ama Morris nasıl müdahale edeceğini bilememektedir.
Karısı kendini tamamen dine adamıştır. Don Lorenzo adlı aile yadigarı din adamı evden hiç eksik olmaz. Sık sık akşam yemeğine gelir ve sonrasında birlikte İncil’den bölümler okurlar.
Eşinden hemen hiç ilgi görmeyen Morris sık sık kendini genç güzel Libyalı metresi Samira’nın kollarına atmaktadır. Samira kardeşi olduğunu söylediği Tarık’la birlikte yaşamaktadır. Ama kardeşten çok sevgili gibi halleri vardır. Üstelik Tarık yakışıklılığı ile Morris’in derinlere bastırdığı eşcinselliğini de tahrik etmektedir. İki kardeş birer göçmenden çok Libya ajanı gibidir.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi İtalya’ya geldiğinde ilk tanıştığı kişilerden olan ve biraz üzerinde düşünse işlediği tüm cinayetleri çözecek kadar bilgi ile dolu Stan ABD’den dönmüş, Morris’i rahatsız edecek sorular sorarak ortada dolaşmaktadır.         
Oğlunu hapisten kurtarmak için yaptığı girişimler ve müze müdürü Volpi ile takışmalarında çözüm sağlar umuduyla yakınlaştığı kişiler onu kilise, mafya, Masonik bir örgütlenme ve Libyalıların karıştığı bir komplonun içine çekecektir.
Morris hem neredeyse tek arzusu haline gelmiş sergi tasarısını hayata geçirmek, hem de geçmişte işlediği cinayetlerden dolayı suçlanıp, hapise düşerek her şeyini kaybetmemek için bir kaç cinayet daha işlemek durumunda olduğunun farkındadır.
Başta da söylediğim gibi Morris beceriksiz ama yakalanmayacak kadar şanslı bir seri katil. Yakalandı, her şey bitti diye düşündüğünüz anda bile ya bir yolunu bulur ya da şansı yaver gider ve kurtulur. Ölümü Resmetmek’te de hem yeni kurbanlarının kimler olacağını, hem de yine nasıl kurtulacağını merak etmemek elde değil. 
Morris’in cinayetlerine ve yakalanmadan kurtulma çabalarına Avrupa’da yükselen ırkçılık, devletin ve kilisenin kirli işleri, rüşvet, vergi kaçakçılığı, Afrikalı mültecilere kapılara kapayıp onların yöneticileri ile karanlık ilişkiye girenler gibi birçok güncel tartışma konusu da eşlik ediyor.23.03.2017

Etiketler: ,


Çarşamba, Mart 22, 2017

 

Turhan Günay’a Bursa Mektubu



Sevgili Turhan Ağabey,
İzin verselerdi sana bu mektubu posta ile yollayacaktım. Ama sizlere mektup yazmayı yasakladıkları için bu köşeden yazıyorum. Gizlimiz, saklımız olmayan okurlarımız da bu nedenle mektubun okuru olacak. Kusura bakmazlar, bilirim.
18 Mart öğleye doğru Arif Ağabey’le (Keskiner) birlikte Kenan’ın (Kocatürk) kaptanlığında Bursa yoluna düştük. Her zamankinin aksine feribot yerine Osmangazi Köprüsü’nden geçtik. Sen olsaydın arabaya biner binmez türkülere başlardık. Bu kez ancak Bursa’ya doğru aklımıza geldi türküler. Hasan Mutlucan’dan İzmir türküleri dinleyerek Bursa’ya girdik. Taksim’den Bursa’ya, Kitap Fuarı’na varmamız 1 saat 45 dakika sürdü. Yollar güzel, yollar boş. Hızlıca gidiliyor. Pahalı ama geçsek de geçmesek de parası cebimizden çıkıyor, dedik.
Bu yıl Bursa Kitap Fuarı’nın 15. yılı. Bu yıldan başlayarak Bursa Kitap Fuarları’nın Onur Yazarları olacak. Bu yılın onur yazarı Cemil Kavukçu. Enver Ercan, hastayım, yorgunum dememiş Cemil Kavukçu’ya armağan olsun diye güzel bir kitap hazırlamış. “Zamanın Aynasında” adlı kitapta Cemil Kavukçu’nun 35 yılı aşan yazarlık emeğini enine boyuna görüp, okumak mümkün. İlk gün Cemil Kavukçu ile Enver Ercan’ın bir söyleşisi de vardı.
 “15. Yıl Özel Söyleşileri”ne Ahmet Ümit, Tarık Tufan, Blogcu Anne Elif Doğan, Hüsnü Arkan, Celil Oker, Nihat Sırdar ve Cemalnur Sargut katılıyor. Fuayede Nilüfer Belediyesi’nin Nazım Hikmet’in 115. yaşı için hazırladığı “Nâzım’ı Yazanlar” sergisi var. Serginin İş Bankası Yayınları işbirliği ile yayımlanan kitabı da saklanmaya değer. Hem Cemil Kavukçu Armağan Kitabı’ndan hem de “Nâzım’ı Yazanlar” kitabından birer tane senin için aldım.
Bu yıl Bursa Kitap Fuarı’na yoğun ilgi var. Geçen yılın kötü havası dağılmış. Bursalılar akın akın fuara gelirken biz de Nilüfer Belediyesi Şiir Kütüphanesi’ne doğru, “Çeyrek Asırlık Emek: Turhan Günay ve Cumhuriyet Kitap” etkinliği için yola çıktık. Kütüphanede her tarafı etkinlik afişleri kaplamıştı. Tülay Palas çok güzel bir portreni çizmiş.
Kenan Kocatürk moderatörlüğünde Fahri Aral, Atilla Birkiye, Deniz Kavukçuoğlu, Arif Keskiner, Ayşe Sarısayın, Sevgi Özel, Emin Nedret İşli, Mustafa Köz, Halil İbrahim Özcan, Cumhuriyet Kitap ekibini temsilen Eray Ak, Elif (Günay) ve ben gıyabında bol bol konuştuk. Kenan, Füruzan ve Şükrü Erbaş’ın mesajlarını okudu. Nida Ateş hem nasıl tanıştığınızı anlattı, hem de senin için türküler söyledi. Görüş günü Elif’e, “Fayton Geldi Meyhaneye Dayandı” ve “Ömür Bahçesinin Gülü Solmadan” türkülerini istediğini söylemişsin. Kenan “Turhan Ağabey sever” diyerek isteyince “Ben Kendimi Gülün Dibinde Buldum” ve “Bir Sabahtan Yolum Düştü Geline”yi de söyledi Nida Ateş. Toplatıyı da Pir Sultan Abdal’dan “Dostun Bir Gülü Yaralar Beni” ile bitirdi.   
Sali Turan, Vahit Uysal, Gamze Akdemir, Hüseyin Sarısayın, Saffet Rüştü Tekin, Hacı Tonak, Nülüfer Belediyesi Başkan Yardımcısı Turgay Erdem, Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Güney Özkılınç gibi dostların da aramızdaydı. Başkan Mustafa Bozbey’in selamlarını da ilettiler. Kütüphaneler Müdürü Şafak Baba Pala ve arkadaşları iyi hazırlanmış. Dolu dolu, sıcak bir toplantı oldu. Birsen Ferahlı’nın Facebook’ta yazdığı gibi “Bursa'dan Silivri'ye dostluk kuş olup uçmuştur,” diye umuyoruz. Umudumuz 145 gazeteci arkadaşınla birlikte bir an önce özgürlüğünüze kavuşmanız.   
28 Mart’ta yine Şiir Kütüphanesi’nde Mehmet H. Doğan Ödülü töreni ve Sesli Şiir Antolojisi şiir okumaları var. Seni de bekliyorlar. Tez zamanda buluşmak umuduyla... 22.03.17

This page is powered by Blogger. Isn't yours?