Cumartesi, Eylül 26, 2009

 

Ben Hep Seni Yazdım

Atilla Birkiye, edebiyatta 30. Yılını kutluyor. İlk yazısı Ekim 1978'de Sanat Emeği dergisinde yayınlanmış. Otuz yılda otuz kitap yayınlatmış. Birkiye'nin edebiyat veriminde roman ve şiirin de yeri olsa da ağırlık denemede.

Kitabı saran aydıngerdeki "Edebiyatta 30 yıl" yazısı, ister istemez bu hesaplamaların nasıl yapıldığını düşündürüyor. İki kabul var, biri, Atilla Birkiye'nin yaptığı gibi ilk yayınlanan yazınızdan başlayarak hesaplıyorsunuz, diğeri de ilk yayınlanan kitabınızdan. İlk yayınlanan yazı temel alındığında küçük bir tartışma çıkıyor. Bizim kuşak ve öncekilerin hayatlarında çocuk dergileri dönemi var. Örneğin, ilkokul çağlarında Doğan Kardeş dergisinde bir şiiriniz yayınlanmışsa o edebiyata başlangıç tarihiniz mi olur? Böyle hesaplar yapanlar var. Öyleyse, ben de bu yıl edebiyatta kırkıncı yılımı kutlayabilirim (!). Atilla Birkiye, doğru olanı yapmış ve bir edebiyat dergisinde ilk kez yayınlanmasından yola çıkarak hesaplamış edebiyat verimini.

Deneme, adı üzerinde edebiyatın arayışlara açık kapısı. Türler arasında gidip gelmeler, yenilikler ve tabii deneyler deneme türünde gerçekleştirilebilir. Son yıllarda "öykü" adı altında yayınlanan birçok çalışmada deneme havası sezmemiz ilginçtir. Bu tercihte sanıyorum, okurun, denemeye uzak durmasının payı var, ama böylesi arayışlar türler arası yakınlaşma açısından olumlu girişimler. Atilla Birkiye'nin Ben Hep Seni Yazdım'daki (Özgür yay.) denemelerini okurken de zaman zaman bir öykü okuduğunuz hissine kapılıyorsunuz. Yazar istese bu yazdıklarından öyküler oluşturabilirmiş diye düşünüyor insan. Eşik, başlıklı denemede olduğu gibi küçük öyküler barındıranlar da var. Bazan da şiirin sınırına gelip dayanıyor. Birkiye, esas olarak aşk üzerine yazmayı tercih ediyor. Otuz kitabın onunun başlığında "Aşk" var. Son kitabı Ben Hep Seni Yazdım da "aşka, aşkın durumlarına dair" denemelerden oluşuyor.

"Aşk hayatın anlamıdır" diyor Birkiye "aşk bir kadının bedeniyle başlar" diye ekliyor. Güzelliği arıyor. Bedeni estetik bir özne olarak görüyor. Güzelliği buldu mu da bedenden yayılan çekime kapılıp, peşine düştükten sonra sevdiğinin tanımaya, onun kişiliğini keşfetmeye başlıyor. "(…) aşk karşılıklı sevmektir, dokunmak, sevişmektir; gerçek aşk paylaşmaktır, hayatı ve daha fazlasını." Bir anlamda cinsellik olmadan aşk olmaz, demeye getiriyor. Bu kitapta da aşkı yazarken erotizme önemli bir yer veriyor. "Gözlerim çok yakın parmaklarına; bir bakışlık mesafedeyim. Parmaklarında utangaçlığın gizli. Sarılmak istiyorum bedeninin çekiciliğine, büyük sessizliğimin içinde fırtınalar koparken."

Atilla Birkiye, edebiyatımızın az sayıdaki deneme yazarlarından. Ben Hep Seni Yazdım, yazarın edebiyatta otuz yılının bilançosu olarak da okunabilir.

Etiketler: ,


 

Son Eseri

Halide Edib Adıvar'ı Vurun Kahpeye, Sinekli Bakkal gibi klasikleşmiş, temel eserleri ile tanıyoruz, seviyoruz. Oysa 82 yıllık hayatında çok verimli bir yazarlık birikimi var. Bunların arasında yayınlattığı 20 roman önemli yer tutuyor. Bu romanların birçoğunun yeni basımlarının sıkça yapılmadığını biliyoruz. Son Eseri de (Can yay. 2008) bunlardan. Roman, önce 13 Eylül - 12 Aralık 1913 tarihlerinde Tanin gazetesinde tefrika edilmiş, 1919'da da kitap olarak basılmış. Halide Edib, 1939'da yapılan ikinci baskıda romandaki "lisan mübalağları" ve "vakaların bariz tezatları"nı düzeltmiş. Mehmet Kalpaklı romanı yayına hazırlarken, "yazarın özgün diline ve üslubuna sadık kalmış" ve "günümüz okuru için anlaşılması zor olabilecek kelimelerin anlamları sayfa altında küçük notlarla göster"miş.

Doğrusu romanı okumamın sebebi adı oldu. "Son Eseri" ilginç ve garip bir isim. Sanki Halide Edib'in son eseriymiş gibi bir izlenim doğuruyor. Roman, "Romancı Niçin Yazar" başlıklı bir yazı ile başlıyor. Bu yazıyı önce Halide Edib'in okuyucuya bir hitabı gibi okuyorsunuz ama sonra romanın anlatıcı kahramanı Feridun Hikmet'in yazdığını anlıyorsunuz. Günümüz postmodern roman yazarlarını kıskandıracak bir giriş… Romanın bütününün de postmodern olup olmadığı üzerinde tartışılmalı.

Feridun Hikmet, 37 yaşında, yazar olarak tanınmış, kitaplarından gelir elde edebilen bir romancı. Son zamanlarda tıkandığını, yazamadığını hissediyor. İnsanlardan sıkılıyor, hayattan tad alamıyor, sessiz bir yere çekilip roman yazabilmek arzusu ile karısı ve çocuklarıyla Çamlıca'ya gidiyor. Amacı yalnızca roman yazmak değil, çocuklarıyla ve karısıyla sakin bir yaz geçirmek. Orada karısının ilk eşinin kız kardeşi ressam Kamuran ile karşılaşıyor. Bu karşılaşma onu rahatsız ediyor. Hem karısının eski kocası ile bir bağ olması sinirlendiriyor, hem de sıradan romanda yazılana benzer bir ilişki doğması… 12 yıllık evlilikten sonra karısı ile ilişkilerinin gevşemiş olması ile ressam Kamuran'ın gizemli çekiciliği biraraya gelip olayların gelişmesini sağlıyor. Kamuran'ın Feridun Hikmet'in resmini yapması bu ilişkiyi daha da geliştiriyor. Feridun Hikmet, ne kadar istemese de sıradan bir roman havasında gelişiyor her şey. Aslında hem Feridun Hikmet'in yaşadıklarını, hem de yazdığı romanı okuyoruz. Kamuran da Feridun Hikmet'in hislerini karşılıksız bırakmıyor. Ama ağabeyinin karısını elinden alıp, mutsuzluğa mankum eden bir adamla böyle bir ilişkiye girmek onu ürkütüyor, kaçırtıyor. Feridun Hikmet, Kamuran'ın izini sürüyor, onu Berlin'de buluyor. Feridun Hikmet ve Kamuran çok kısa süre de olsa aşk hayatı yaşıyorlar. Durumu haber alan ağabey, olaya müdahale ediyor, iki sevgili ayrılıyor. Kitaba adını veren "Son Eseri" de buradan çıkıyor. Feridun Hikmet, "Allaha ısmarladık Kamuran! Sana ithaf ettiğim ömrüm, bu Son Eserim herhangi bir şaheserden fazla sana layık olduğuna eminim" diyor.

Etiketler: ,


 

Çocuktaki Bahçe

Feyyaz Kayacan, 1950 Kuşağının önemli öykücülerindendi. Fransa'da eğitim görmüş, hayatının büyük bir bölümünü Londra'da geçirmiş bir yazar. İlk eserlerini Fransızca vermiş. İlk iki kitabı da Fransızca... İngilizce de yazmış, İngiltere'de şiir kitapları yayınlanmış. Ama esas verimini Türkçe'de ortaya koymuş. Hem işlediği konular, hem de dili ve anlatımıyla gerçek edebiyatseverlerce izlenmiş. II. Dünya Savaşı yıllarında Londra'da yaşananları anlattığı öykülerindeki şiirsel dil dikkati çekmiş. Sait Faik sonrası öykücülüğün önemli adlarından sayılmış. Daha sonraları yayınlattığı öykülerinde biçime ve kurguya önem veren tavrı, kendine has ironik anlatımı ile bir yenilikçi olarak değerlendirilmiş. Necatigil, dilindeki şirisel ironiye ve soyutu somutla karıştırmasındaki başarıya dikkati çekiyor.

1982'de yayınlanan tek romanı Çocuktaki Bahçe'yi "iki yanlı bir roman. Bir yanı meddah, bir yanı Kafka. Bu iki öğe, durmadan değişmekte, birbirini etkilemekte" diye tanımlamış Kayacan. Çocukluktaki Bahçe (Yapı Kredi, Temmuz 2008), Kayacan'ın tüm yazarlık serüvenin doruğu gibi. Öykülerinde geliştirdiği kurgu ve anlatım anlayışını, dili, ironi ve ince zekâyı bu romanda da görüyorsunuz. Anlatımı şaşırtıcı, mizahi, akıcı… Kendisinin de dikkati çektiği meddah tarzı, anlatıyı hem masal havasına büründürüyor hem de okuru romana bağlıyor. Çocuktaki Bahçe adına uygun olarak yaşadıkları köşkün bahçesinden dışarı çıkması annesince yasaklanmış olan Feyzi'nin zihninde gelişiyor ve onun ağzından anlatılıyor her şey. Feyzi'nin baskıcı annesi ve zaman zaman bahçeye gelenlerle kurduğu ilişki hep onun zihninde varloduğu, anılaştığı şekliyle biz okurlara aktarılıyor. Onlar yetmediğinde hayalinde kişilikler oluşturuyor, onlarla konuşuyor, arkadaşlıklar ediyor Feyzi. Gerçekle gerçeküstü birbirine karışıyor. İnsanın dünyadaki varlığının sorguluyor. Birey olarak varoluşun mümkün olup olmadığını tartışıyor. Hayatın kötülüğünü, yaşanmazlığını dillendirip, çareyi ölümde buluyor.

Feyyaz Kayacan, has edebiyat okurunun keşfettiğinde seveceği, bağlanacağı bir yazar. Yapı Kredi Yayınları, daha önce Bütün Öyküleri'ni de yayınlamıştı (1993). Çocuktaki Bahçe'yi okuyup sevenler Türk edebiyatının bu farklı yazarının öykülerini de edinecektir.

Etiketler: ,


 

İnceldiği Yerden

Aslı Biçen'in yeni romanı İnceldiği Yerden (Metis, Şubat 2008), "yirmi yıldır Türkiye'nin dört bir yanında kayıp babasını arayan ve çocukluk aşkı Saliha'yla evlenme hazırlıkları içinde olan bakkal Cemal ve anababasını yıllar önce bir kazaya kurban verdiği için ninesiyle yaşayan, amatör futbolcu sevgilisi Erkan'la gerilimli bir ilişki sürdüren lise öğrencisi Jülide'nin etrafında gelişiyor." Roman, Ege'de hayali bir kasabada geçiyor. Andalıç, karayla incecik bağlantısı olmasa ada denebilecek bir coğrafi konumda. Bu haliyle Cunda Adası'nı düşündürüyor. Belki de bu esinlenmeyi yaratan kapaktaki fotoğraf. "Eski taş evler, arnavut kaldırımı yokuşlar, araya sıkıştırılmış minicik bahçelerde tek tük ağaçlar"ıyla güzel bir kasaba. Görüntüyü tek bozan belediyenin halktan topladığı zoraki bağışlarla inşaata yasak bölgeye yaptırdığı ve kasabaya tepeden bakan, devasa bir blok halindeki Huzurevi.

Cemal'in babasını aramak için çıktığı son yolculuktan dönüşü ile başlıyor roman. Cemal, babasını bulamadan dönmüş, bakkal dükkanını açmıştır. Üniversiteyi bitirip, iyi bir işte çalıştıktan sonra bilinmeyen bir nedenle, yıllar sonra kasabaya dönen çocukluk arkadaşı Saliha'ya evlilik teklif edecektir. O sırada belediye hoparlöründen babasının öldüğünü duyar. Yirmi yıldır aradığı babası kasabadadır ve tam da Cemal'in döndüğü gün cenaze töreni yapılacaktır. Cemal camiye gider, cenaze namazına katılır. Tabut, cenaze arabasına yüklenir, mezarlığa götürülür. Tam gömülecekken tabutun boş olduğu anlaşılır.

Cemal derin bir hayal kırıklığına uğrar, canlıyken bulamadığı babasının ölüsüne de ulaşamamıştır. Anonsun yapıldığı belediye gider. Babası gerçekten Andalıç'ta ölmüştür, cenazesi gerçekten kaldırılmış ve mezarlığa gömülmüştür ama ikindi değil öğle namazında. Hatta, törene karısı da katılmıştır. Cemal, babasının bir karısı da olduğunu öğrenir. Yazar, bu sahte cenaze töreni, boş tabut hikâyesine neden gerek duymuş anlayamadım. Cemal, gerçek cenaze törenine katılsa ve babasının karısı ile orada karşılaşsa ne değişirdi? İlerleyen sayfalarda boş tabut olayını tamamlayıcı bir şey de yaşanmadığına göre, bana gereksiz bir olay gibi göründü.

Cemal, belediyeden aldığı adresle babasının yaşadığı evi bulur, üvey annesi ile tanışır. Bir kız kardeşi olduğunu ve kızın evden kaçmış olduğunu öğrenir. Kadın, Cemal'den kız kardeşini bulmasını ister. Cemal bu kez de hiç tanımadığı üvey kız kardeşini bulmak için yola düşecek midir?

İzleyen bölümde doğaüstü güçleri olan, bir şeyi çok isteyince hükmedebilen Jülide ile tanışırız. Jülide, kahve fallarıyla ünlü ninesiyle yaşamaktadır. Arkadaşıma gideceğim diye ninesini aldatan Jülide, baskıcı, kıskanç, buyurgan, tam bir maço karakteri gösteren sevgilisi Erkan'la buluşur. Sonra da okuldan verilen bir ödevi yapmak üzere gittiği kasabanın gazetesinde Muzaffer hanımla tanışır. Muzaffer, babadan miras dört sayfalık gazetesinde yolsuzlukları, yanlışlıkları yazarak halkı uyarmaya çalışmaktadır.

Çocukluk arkadaşı Saliha'yla nişan hazırlıkları yapan Cemal, üvey annesinin üvey kızkardeşi Cemile'den bir mektup aldığını öğrenir. Babasının ölüm haberini duyan Cemile mektup yazmıştır, mektupta adresi de vardır. Şimdi iş Cemal'e düşmektedir.

Cemal, hayatında iki kez gitttiği İstanbul'a gider. Mektupta adresi verilen pavyonu bulur. Dayak yiyip kapının önüne atıldığında "orta yaşı çoktan devirmiş, açık renk takım elbiseli, yakası kırmızı karanfilli bir adam," Hakkı Baba yardımına koşar. Aslında Cemal aynı isimde başka bir pavyona gitmiştir. Sokakta "Ayışığı" adında iki pavyon vardır. Hakkı Baba, Cemal'i evine götürür. Bu küçük ve fakir bekâr evinde ona hikâyesini anlatır. Zengin bir babanın oğludur, "Paranın yapabileceği her şeyi yapmış, parayla elde edilebilecek bütün kadınları elde etmiş"tır. Formalite gereği bir zengin kızı ile evlenecekken Cemal'in dayak yediği pavyonda bir kadınla tanışınca hayatı değişmiştir. Hakkı Baba, nikahı unutur, bütün parasını kadınla yer. Kadın pavyonda bir kavgada bıçaklanınca da kendini içkiye verir (s. 107-109). Daha sonra Andalıç'a gelip Cemal'i bulduğunda ise başka bir hikâye anlatır Hakkı Baba. Otuz beş yıl önce Andalıç'a balayına geldiğini söyleyerek başlar anlatmaya. Güzel Cevriye'ye sesini duyup âşık olmuştur. Evlenirler, iki çocukları olur. Mutlu bir hayatları vardır. Çocuklar liseye başladığı sıralarda Hakkı Baba bir kadına âşık olur, evini ihmal eder. Durumu fark eden karısı da onu boşar. Kendini eve hapseden kadın gönüllü yatalak olur ve böbrek yetmezliğinden ölür. En sevdiği insanın ölümüne neden olduğunu düşünen Hakkı Baba da kendini içkiye verir (s. 176-179). İlk hikâye ile ikincisi birbirini tamamlıyor mu, yoksa Hakkı Baba, her defasında farklı hikâye mi anlatıyor, anlayamadım. Hikâyeleri dinleyen Cemal de merak edip sormuyor.

Romana dönersek, Cemal, bu kez doğru adresi bulur, kız kardeşini pavyondan kurtarır. Birlikte Andalıç'a dönerler. Bu arada matbaadaki işlere yardım etmeye başlayan Jülide, sevgilisi Erkan'dan ayrılır. Ama bu ayrılık ondan tamamen kurtulduğu anlamına gelmez. Erkan hep kızın peşindedir. Belediyedeki kömür yolsuzluğunu yazan gazeteye yapılan saldırılarda Erkan'ın da yer aldığını düşünür Jülide. Ardından da "Halk Eğitimde Büyük Skandal" başlığıyla, Milli Eğitim Müdürü'nün kızların dokuduğu kilimleri onların onayını almadan, üst düzey yetkililere hediye ettiği haberi çıkar. Bu olaylar, bize Andalıç'ı yönetenlerin yapısını anlatmaktadır aynı zamanda.

Düğün hazırlıkları yapan Cemal'i ziyarete gelen üvey kardeşi Cemile pezevenginin peşinde olduğunu, belki Cemal'e de kötülük edebileceğini haber verir. Cemile'nin huyundan vazgeçmediğini, emniyet müdürünün metresi olduğunu öğreniriz. Ama aklı Cemal ağabeyindedir. Ona âşık olmuştur. Emniyet Müdürünün karısının ise gazetenin basıldığı matbaanın ustası ile ilişkisi vardır. Hatta ondan bir çocuk doğurmuştur.

Cemal'le Saliha'nın evlenmelerinden bir gece önce büyük bir deprem olur. Deprem paniği atlatıldıktan sonra Andalıç'ın karadan koptuğu, Ege'de yüzmeye başladığı fark edilir. Böylece 13. bölümden, 181. sayfadan itibaren roman farklı bir hal alır. Kasaba romanı yerini fantastik bir hikâyeye bırakır. Okur, Cemal'in ve Jülide'nin hikâyelerinin izindeyken onları kaybeder ve Andalıç'ta karadan kopma ile kurulan yeni hayatı okumaya başlar. Andalıç'ın yönetiminde bulunan kaymakam, belediye başkanı ve emniyet müdürünün giderek diktatörleşmeleri ve halkın bu değişime tavrı anlatılır. Aslında roman bu bölümden de başlayabilirdi diye düşünüyorum. Cemal'in ve Jülide'nin geçmişleri geriye dönüşlerle bu hikâyeye katılabilirdi. Bu haliyle, yöneten yönetilen ilişkileri anlatılırken genelleşen hikâyede Cemal de, Jülide de birey olarak yerlerini bulamıyorlar.

Karadan kopup Ege'de rüzgâra göre hareket etmeye başlayan Andalıç'ta önce sular kesilir, sonra elektrik. Zamanla yiyecek maddeleri azalır. Her şey karneye bağlanır, Halk homurdanmaya başlar. Andalıç'ın rüzgâra kapılıp Yunanistan'a yakınlaşması da milliyetçi duyguları körükler. Yönetim bundan yararlanır ve kendi milislerini kurar. Soğuk hava depolarının yiyecekle dolu olduğunu duyan halkın ayaklanma teşebbüsü de bu milislerle bastırılır. Yönetime karşı çıkışı örgütleyen Cemal'in arkadaşı Halil öldürülür. Gazeteci Muzaffer de elebaşı olduğu kuşkusuyla izlenmeye başlar. Hapis edileceğinden korkan Muzaffer, Jülide'nin yardımıyla gizlenir ama sonuçta yakalanıp huzurevinin mahzenine atılır.

Soğuk hava deposundaki yiyeceklerin elektrik jenarötürünün durması sonucunda kokup çöp haline gelmesi, yönetimin Yunan gemisinin yardım teklifini reddetmesi isyan ateşini tekrar körükler. Bir gece, sanki sözleşmişcesine halk ayaklanır.

Aslı Biçen'in büyülü gerçekçi diyebileceğimiz bir anlatımı var. Bu anlatım konuya da uyduğu için romanın akışını olumlu etkilemiş. Betimlemeler, tiplerin oluşuturulması ustaca. Yitik ada hikâyesinin başka romanları çağrıştırmasını pek sakıncalı bulmuyorum, çünkü yazar bu fikri şahsileştirmeyi, yerelleştirmeyi başarmış. Tek takıldığım romanın yapısındaki ortadan ikiye bölünmüşlük. Aslı Biçen, Andılıç'ın depremden önceki ve sonraki hallerini belirtmek için bu bölünmeyi bilerek tercih etmiştir diye de düşünülebilir. Ama ben okur olarak, tek ve bütün bir yapıyı tercih ederdim.

Etiketler: ,


 

Arzın Merkezinde Buluşmalar


Avrupa'nın 2010 yılı için kültür başkenti seçilmesi önemli bir dönüm noktası. İstanbul, kültür başkenti olması ile birlikte, yalnız turizm açısından değil kültürel ve sanatsal anlamda da çekim merkezi halini alacak. Tabii bu fırsatı iyi değerlendirirsek. Bu projede başta Kültür ve Turizm Bakanlığı olmak üzere birçok kamu kuruluşunun önemli işlevleri olacak. Ama bence, esas rol İstanbul Büyük Şehir Belediyesi'nin. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin Tayyip Erdoğan'ın belediye başkanlığı döneminden beri süre gelen yoğun bir kültür sanat etkinlikleri geleneği var. Her yıl yüzlerce etkinlik yapılıyor. Bu etkinliklerin İstanbul halkına önemli katkısı olduğu kuşkusuz, ama Kültür başkenti olmanın getirdiği sorumlulukla bunlara artık evrensel bir boyut kazandırmanın da zamanı.

Başta İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) olmak üzere birçok kuruluş müzik, tiyatro, sinema, plastik sanatlar, fotoğraf gibi sanat dallarında önemli işler başarıyorlar. Edebiyattan, şiirden ise israrla uzak duruyorlar. Örneğin İKSV'nin İstanbul'da yapılmış tek bir edebiyat ya da şiir etkinliği yok. İstanbul Kitap Fuarı olmasa İstanbul yabancı şair ve yazarlara hasret kalacak.

İstanbul Büyük Şehir Belediyesi'nin geçen yıl başlattığı "Arzın Merkezinde Buluşmalar" adlı proje bu açıdan özellikle ilgimi çekiyor. Proje kapsamında kendi alanında uzman, dünyanın önde gelen entelektüelleri Türk yazarlar ve düşünürlerle İstanbul'da buluşup, tartıştı. Ortadoğu sorunundan çağdaş romana, Doğu-Batı çatışmasından modern şiire kadar pek çok konu hakkında dünyanın ve ülkemizin önde gelen isimleri konuştu, bir diyalog oluştu. Böylelikle İstanbul, yerli ve yabancı basında gündemine de girdi.

"Arzın Merkezinde Buluşmalar"ın 2007'de yapılan toplantıları kitap haline getirilmiş. Sözün uçması engellenmiş, yazıya geçirip kalıcılaştırılmış. Kitabın girişindeki sunuş yazısında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, "Doğu Roma İmparatorluğu döneminde İstanbul´un sakinleri, Sultanahmet’te Yerebatan Sarnıcı´nın hemen yanında bulunan Million Taşı’nı dünyanın merkezi kabul ederlerdi. Biz de bu inanca gönderme yaparak, söz konusu toplantıların adını ´Arzın Merkezinde Buluşmalar´ koyduk" diyor.

Türkçe - İngilizce yayınlanmış kitapta İslam-Arap düşüncesinin önemli düşünürlerinden Muhammed Âbid El-Câbirî ile İslam düşüncesinin yeniden inşası üzerine yazdığı eserleriyle tanınan İhsan Eliaçık Endülüs-İstanbul köprüsü; çağdaş eleştirinin en önemli adlarından İtalyan yazar Clüaudio Magris ile "edebiyatımızın cumhurbaşkanı" Doğan Hızlan modern eleştiri edebiyatta sınırlar; çağdaş dünya şiirinin önemli adlarından Oswald Lewinter ile Türk şiirinin ustalarından İlhan Berk evrensel şiir düşüncesi; Rembetiko filmiyle dünya çapında tanınan Yunan yönetmen Costas Ferris ile uluslararası bir çok ödüle sahip yönetmenimiz Derviş Zaim yerelden evrensele sinema; din felsefesi ve etik çalışmaları ile tanınmış Hans Küng ile dini konuları felsefi tartışma zeminine taşıması ile tanınan Mehmet Aydın ve Türk tasavvufu, dini etik çalışmalarıyla tanınan Kenan Gürsoy küresel ahlak; bir çok dünya diline eserleri çevrilmiş şair denemeci, gezi yazarı Cees Noteboom ile Türk edebiyatının en üretken yazarlarından Enis Batur yazma tutkusu; edebiyat ve kültür teorisi üzerine Marksist bakışla çalışan Terry Eagleton ile bilgi sosyolojisi ve hermonotik üzerine çalışmalarıyla tanınmış Hüsamettin Arslan eleştiri ve ideoloji; Dünyaca ünlü İslam felsefecisi, Sufi düşüncenin önemli adlarından William Chittick ile din felsefesi konusunda çalışmalarıyla tanınmış şair, bilim adamı Turan Koç doğunun tini konularında yaptıkları konuşma ve tartışmalar yer alıyor.

"Arzın Merkezinde Buluşmalar"ın yayın tarihi Ağustos 2007. Bu tarihten sonra da İstanbul Büyükşehir Belediye İstanbul'a önemli yabancı konuklar geldi. Örneğin, yaşayan en önemli yazarlardan, Nobelli Jose Saramago'nun konuşması da belediyenin daveti ile olmuştu.

Etiketler:


 

Eskimeyen İstanbul

İstanbul'un zaman içinde değişirken nasıl tahrip edildiği, tarihi mirasın ortadan kaldırıldığı en çok konuştuğumuz, tartıştığımız konulardandır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ’nin yayınladığı "Eskimeyen İstanbul" bu tartışmalar için önemli bir kaynak niteliğinde. Günümüzün moda deyimiyle de ezberleri bozacak bir kitap.

İngilizce ve Türkçe yayınlanmış olan kitapta Topkapı Sarayı'nın ikinci kapısı olarak bilinen Bab-üs Selam'la başlayarak İstanbul'un birçok tarihi mekânının siyah-beyaz illustrasyonları ve fotoğrafları yer alıyor. Dünle bugünün kolayca karşılaştırılabilmesi amacıyla tarihi mekânların aynı açılardan 2007'de çekilen fotoğraflarının üzerine gelecek şekilde yüz yıl öncekiler şeffaf kâğıda (aydıngere) basılmış. Böylelikle yüz yılda neyin değişip neyin değişmediğini kolayca görebiliyorsunuz.

Kitabın Genel Yayın Yönetmenliğini üstlenen Kültür AŞ Genel Müdürü Nevzat Bayhan, "Şehirler de canlı varlıklardır. Bu varlıklar da zaman içerisinde çeşitli değişikliğe uğrar. Yapılış tarihini bilemediğimiz gravürler, yüz yıl önce çekilmiş siyah beyaz fotoğraflarla tarihe bir not düşülmüş. Biz de günümüzdeki fotoğraflarını çekerek aslında gelecek için tarihe kayıt düşüyoruz" diyor.

Eserlerin günümüzdeki fotoğraflarını mimari fotoğrafçı Gürkan Akay çekmiş. Gerçekten de güç bir işin üstesinden gelmiş. Kentin değişimi ile birlikte görünüm değiştiren yapıları aynı açılardan yakalamak sanıldığı kadar kolay değil. Fotoğrafları tek tek incelediğinizde zamanla değişen, tahrip edilen, amacı dışında kullanılan yerleri görüyorsunuz. Bu zaten beklenen bir şey... Ama şaşırtıcı olan bazı tarihi eserlerin eskisine göre daha güzel görünmesi. Sultanahmet örneğinde olduğu gibi iyi bakılmış, korunmuş olmalarının, çevrelerinde yapılmış yeşillendirmenin etkisi var sanırım. Eskimeyen İstanbul, eskimeyecek bir kitap.

Etiketler:


 

Bir Defterden

Günlükler, yazarın, şairin özelidir. Genellikle yayınlamak amacıyla yazılmazlar. Eşe dosta, okura ifade edilemeyen duygular, düşünceler yansıtılır satırlara. Yazarını, "en açık, en çıplak, en gerçek haliyle" gösterir. Onu, eserlerini çözümlemeye yardımcı olur. Günlük aynı zamanda edebiyatın bir türüdür. Dergilerde yayınlandığında ya da kitaplaştığında onda edebi bir nitelik de aranır.

Çağdaş Türk Şiiri'nin en önemli şairlerinden Melih Cevdet Anday, deneme, eleştiri, roman ve tiyatro oyunları da yazmış çok yönlü bir edebiyat adamıydı. Denemeyi edebi bir tür olarak sevdiren büyük ustalardan... Şiir kitaplarının sayısı kadar deneme kitabı vardır. 1951'den 2002'deki ölümüne kadar gazetelerde yayınlanan yazılarının çoğunluğu edebi nitelikte birer denemedir.

Melih Cevdet'in Bir Defterden (Everest yay, Şubat 2008) adıyla yayınlanan günlüklerini okurken denemeciliğini sık sık hatırladım. Anday'ın Eylül 1976 - Şubat 1979 tarihleri arasında tuttuğu günlüğü içeren bir defterden oluşuyor kitap. Ölümünden önce bu günlüğü emanet ederken eşi Suna Anday'a kitap olarak yayınlanmasını istediğini söylemiş. Adını da "Bir Defterden" koymuş.

Bu tip özel hayata ilişkin evrakın yayınlanmasında sahibinin iznini önemsiyorum. Çünkü, özellikle yazarının ölümünden sonra yayınlanan günlük, mektup gibi özel evrak, yaşayan ya da ölmüş kişiler hakkında görüşler de içeriyor. Bu görüşler, genellikle bilinmesi hoş olmayan şeyler. Yazarının da, muhatabının da okur nezdinde prestijini kaybetmesine neden oluyor. Yazarların terekelerinden çıkan evrakın değerlendirilmesinde hayat hikâyesine yapacağı katkı yanında edebi niteliği, gerekliliği de sıkı sorgulanmalı. Galiba en doğrusu bu tür günlük ve mektupların esas sahiplerinin sağlıklarında yayınlanması yönünde bir arzuları olmuş mu, ona bakılmalı.

Melih Cevdet'in günlüğü, şairin hayatının çok kısa bir bölümünü yansıtsa da hem onun özel hayatını, hem de başta edebiyat, sanat olmak üzere dünyaya bakışını öğrenmek açısından önemli. Anday, günlüğünde sağlık sorunları başta olmak üzere, korkularını, sıkıntılarını anlatmış. Bir süre önce geçirdiği yüz felci ona yaşlılığı, ölümü düşündürmüş. O dönemde depresyon da geçirdiği anlaşılıyor. Bunları dert ediyor. Günlüğün yazıldığı dönem Türkiye için önemli siyasi dönemeçlerden biri. Siyaset sokakta yapılıyor. Her şeye siyaset sokulmaya çalışılıyor. Şiddet teröre dönüşüyor. Ülke yeni bir askeri darbeye doğru gidiyor. Sağduyulu bir aydın olarak Melih Cevdet'in döneme bakışını günlükte buluyorsunuz.

Anday, yeri geldiğinde şair, yazar dostlarıyla ilgili düşüncelerini de yazmış. Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Oktay Akbal, Çetin Altan rastladığımız isimlerden. Anday, kimsenin kişiliği üzerinde uzun boylu durmuyor, görüşler, düşünceler daha çok eylemler üzerinden gidiyor. Edebi yanlarıyla, aydın duruşlarıyla değerlendiriyor. İnsanların yüzlerine söyleyemeyeceği şeyleri günlüğüne yazmamış. Ama esas olarak denemeci kimliği ağır basmış. Günlüğe yazdığı birçok konuyu Cumhuriyet'te yayınlanan yazılarında işlemiş.

Melih Cevdet, günlüğü eski harflerle yazmış. Emre Taylan, günümüz Türkçesine çevirmiş. Sevengül Sönmez de iyi bir editör olarak hem günlükte ilk adıyla anılan yazarların kimliklerini çözmüş, hem de günlüğün kaynaklık ettiği makaleleri bularak karşılaştırmış, yapılan göndermeleri takip etmiş. Kitaba günlükte sözü edilen bazı mektupların asılları, fotoğraflar, günlüğün orijinalinden bir kaç sayfa ve dizin eklenmiş. Ortaya keyifle okunan bir kitap çıkmış. Gerçekten de kitabın tadı damağınızda kalıyor. Çünkü sadece 80 sayfa.

Etiketler: ,


 

Pasaport Damgaları

Yaşarken yayınlanan günlükler çoğunlukla okur için yazılmış eserlerdir. Yazarının özel hayatından çok edebi, sanatsal, felsefi, toplumsal görüşlerini iletmek amacıyla yazılmışlardır. Bir anlamda günü gününe tanıklıkların paylaşılmasıdır. Edebi tad alırsınız. Salâh Birsel'in, Cemal Süreya'nın, Tomris Uyar'ın yaşarken yayınladıkları günlükleri güzel birer örnektir. Özellikle Türk edebiyatında yazarların özel hayatlarını da yansıtan günlükleri yaşarken pek yayınlanmaz. Enis Batur, son kitabında bu açıdan farklı davranmış.

Pasaport Damgaları (Kırmızı yay. Ocak 2008), Yol Günlüğü alt başlığını taşıyor. Batur'un 1987 - 2006 arasında yolculukları sırasında tuttuğu defterler. Venedik, Viyana, Prag, Berlin, Madrit gibi Avrupa'nın önemli kentlerine daha çok, bir toplantıya katılmak, bir konferans vermek gibi amaçlarla yapılmış geziler. Bu bölümlerde gezdiği yerlerle ilgili notlar ağır basıyor. Bir şehri ilk kez tanımanın heyecanı hissediliyor. Yapılan keşifler, karşılaşmalar, tanışmalar... Kitapçılar, müzeler, barlar, lokantalar, oteller... Onların çağrıştırdığı düşünceler.

Pasaport Damgaları'nın esasını ise Paris'te yazılanlar oluşturuyor. Kendini yazmaya adamış bir yazar olarak Enis Batur için yol, yolculuk aslında Paris'e gitmek, otele kapanıp yazmak demek. İstanbul'da yazmaya yeterince zaman bulamadığını düşünüyor. Bir işi var (yayınevinde yöneticilik), görüşmesi gereken insanlar, edebi faaliyet ve aile, eş dost… Yazmaya ayıracağı zaman sık sık bölünüyor, yoğunlaşamıyor. Paris'teki otel odası bir sığınak oluyor. Virginia Woolf'ün dediği gibi "Kendine ait bir oda." Batur, birçok kitabını hücreye benzettiği otel odasında yazmış.

Paris günlüğü, bu nedenle yolculuklarda yazdıklarından farklı. Okuduğu kitapların adları, görüştüğü kişiler, yazma verimi, yazacağı kitaplar, yeni projeler büyük yer tutuyor. Gittiği kitapçıları, yürüyüşleri sırasında gördüklerini, yediğini içtiğini, alış verişleri, kısaca da olsa dostlarıyla konuştuklarını da yazıyor defterlerine. Hava durumunu ve günde kaç sayfa yazdığını önemsiyor. Günlükler akıl defteri niteliği kazanıyor.

Truman Capote'nin Kabul Edilmiş Dualar (Sel yay.) romanında yaptığına benzer bir şey de yapmış Enis Batur. Dostluk ettiği, görüşüp konuştuğu yazarlar, şairler ve çalışma arkadaşları hakkındaki kişisel görüşlerini birkaç cümleyle yazmış ve yayınlatmış. Sanıyorum, böyle yaparak onların tepkilerini bizzat görmek, yaşamak istemiş; Kimler selamı sabahı kesecek!.. Capote'nin arkadaşı olan ünlüler sırlarını açıkladığı için yazarı affetmemiş. Capote yaşamını büyük bir yalnızlık içinde noktalamış. Batur'un başına böyle bir şey geleceğini sanmıyorum. Çünkü sevgi sözcükleri çok yok, ama özel hayata ilişkin sırlar da yok. Sansürlenmemiş görüşler, yorumlar var. "Dünkü oturumda, Hasan Bülent'in şiirlerim üzerine yazdığı 5-6 sayfalık 'genel değerlendirme'yi Almancası okunurken, Türkçesinden izledim. Tipik bir satıh bakış, yalnızca ve yalnızca basmakalıp görüşler." (s. 45); "Akşamüstü, bir sokakta keskin incir kokusu. (İlhan, böyle bir cümle yazınca, onu şiir sanıyor)." (s. 145); "Mahir Öztaş uğramış, 'Acı Bilgi'yi okuyormuş, tabii 'bunun roman neresinde?' diyormuş. Mahir gibi yazmaktansa-" (s.220);"Yatmadan, yeni edindiğim, Samsatlı Lukianos'un 40 sayfalık 'Cahil Kitapsever'ini okudum, büyük bir şaşkınlıkla: 1850 yıl önce yazılmış metinde düpedüz Ömer Koç'u anlatıyor. Şaşkınlığımı yer yer kahkahalarla tamamladım." (s. 590); "Selçuk aradı dün sabah, Tuğrul ve Güven uğrayacaktı ona, ikisini de sevmediğimi farkettim o an, çünkü benim gözümde 'özgün' ve 'düzgün' değiller." (s.597); "Ne yazık ki, bu durum, kimi çok okunan kötü (vasat) yazarların da arada iyi sanılmasına yol açtı: Coelho gibi. Bana kalırsa, Paul Auster ve Orhan Pamuk da bu kategoride yer alıyor: Derinliği olmayan kitaplar yazıyorlar, onun için de geniş vasat okur kesiminin gözdesiler." (s.626).

Pasaport Damgaları, 630 sayfalık, büyük boy, ciltli bir kitap. Batur, anlaşılan hemen hiçbir seçme, eleme yapmadan, 20 yıl boyunca tuttuğu yol defterlerini olduğu gibi yayınlamış. Bu nedenle bir süre sonra günler birbirini tekrar etmeye başlıyor. Batur, okuduğu kitaplardan oluşturduğu düşüncelerin çoğunu o sırada yazdığı kitaplara sakladığı için edebi anlamda bir günlükten çok, o gün ne yapmıştım, hava nasıldı, kaç sayfa yazmıştım, ne okumuşum, ne yemiştim diye dönülüp bakılacak hatırlama defteri halini alıyor. Günlük tadı almanız için sabretmeniz ve yazarın (ya da editörün) yapmadığı ayıklamayı okur olarak yapmanız gerekiyor. Hiç editörlük çalışması yapılmamış sanki. Açıklayıcı dipnotlar yok. Günlükte ön adlarıyla andığı kişilerin soyadları da verilmemiş. Batur'un sözünü ettiği eserler bir yana, yazıp bitirdiği ya da yayınlandığını belirttiği kendi kitaplarının bile kaynakçası yok. Bir dizin konulmamış.

Etiketler: ,


 

Çeviri yap, denize at!..


Usta çevirmenlerden, şair Cevat Çapan'ın yeni antolojisinin adı “Şiir Çevir Denize At” (Cumhuriyet Kitapları, 2008). Cevat Çapan, bu antolojide otuz bir ülkeden yetmiş bir şairden çevirdiği şiirleri biraraya getirmiş. Bir anlamda, şiirlerle dünya turu denebilecek bir çalışma. Antolojide, Wallace Stevens, William Carlos Williams, Elizabeth Bishop, Lawrence Ferlinghetti, Jorge Luis Borges, Juan Gelman, John Berger, Seamus Heaney, Antonio Cisneros gibi Dünya şiirinin önemli isimlerinden çevrilmiş şiirler yer alıyor.

Cevat Çapan, edebiyata şiirle başlamış ama çalışmalarında şiir çevirilerinin de büyük bir ağırlığı olmuş. 60'lı yıllardan itibaren şiir çevirileri önce dergilerde yayınlanmış, sonra kitaplaşmış. İlk çeviri kitabı Sappho’nun Şiirler'inin yayın tarihi 1966. 1966'da bir keramet var sanıyorum. O yıl Çapan'ın tam altı çalışması kitaplaşmış. Dünya şiirinden derlediği şiirlerden oluşan Çin'den Peru'ya adlı ilk antolojisinin yayın tarihi de 1966. Cevat Çapan, yıllardır, her hafta Cumhuriyet Kitap'taki sayfasında dünya şiirinden örnekleri okurlara ulaştırıyor. İlk çeviri kitabına göre hesaplarsak 42 yıldır bu işe emek veriyor. Çeviri kitapları belki boyunu aşmıştır ama onlara verdiği emeğin karşılığının pek de tatminkâr olmadığını tahmin edebiliyorum.

Bizde çevirmenin emeği önemsenmez. Sıradan bir iş olarak görülür. Çeviri yaptırmak onur bahşetmektir. Çevirmenin emeğinin karşılığını istemesi de garipsenir. Oysa çeviri, bir edebiyat ya da bilim eserini bir dilde yeniden yaratmakla eş anlamlıdır. Çevirmen de eser sahibidir. Fikir ve Sanat eserleri Kanunu 1954 tarihlidir ama çevirmenin eser sahibi olduğunun kabul edilmesi çok yenidir. "Eser sahibi" sayılmanın çevirmenlere getirisi de eğer çevirdikleri kitap herhangi bir gerekçeyle yargılanıyorsa, kitabın yazarı ile birlikte yargılanmak oldu. Yargıçlar, "madem eser sahibisiniz, öyleyse gelin sizi de yargılayalım" dediler. Ama iş, çevirmenin emeğini korumak olduğunda bu eser sahipliği unutuldu, "Sen kitabın yazarı mısın ki telif hakkı istiyorsun!" dendi.

Çevirmenlerin, çevirdikleri kitaplardan hak ettikleri telif ücretini almaları son on - on beş yıldır söz konusu. Yine de günde sekiz saat çeviri yapan iyi bir çevirmenin kazandığı telif ücreti ayda bin lira bile değildir. O da ortalamanın üzerinde satış yapacak kitaplar çevirirseniz. Edebi değeri olan, kalıcı eserler çevirirseniz o parayı da kazanamazsınız. O kadar ömür törpüsü bir iş!

Cevat Çapan'ın son antolojisine " Şiir Çevir Denize At" adını koyması bu nedenlerle çok anlamlı. Bu sözü, Cevat hocanın affına sığınıp, güncel gelişmeleri de gözönüne alarak, olayı biraz daha genişletip "Çeviri yap denize at!" haline getirdim.

Geçtiğimiz yıllarda Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in 100 Temel Eser uygulamasını başlattı. Böyşlece milyonlarca öğrenci yoğun olarak kitap okumaya başlayacak ve listede yer alan kitapların satışı bir anda patlayacaktı. Böylelikle de Dünya klasiklerini büyük emekler verip çeviren usta çevrimenler emeklerinin karşılığını alabilecek, belki de ömürlerinin son deminde gelecek endişesi taşımadan yaşayacaklardı. Çünkü çevirmenler serbest meslek erbabı sayıldıkları için herhangi bir sosyal güvenlikleri yok. Cevat Çapan gibi çeviriye kırk yılı aşkın emek vermiş olsanız da çevirmenlikten emekli olamıyorsunuz. Anayasal bir hak olan sosyal güvenlik, çevirmenlere verilmiyor. Eğer başka bir iş yapmıyorsa bir çevirmenin devletten ücretsiz sağlık hizmeti alması da olanaksız.

Evet, emektar çevirmenler 100 Temel Eser uygulamasını duydular biraz umutlandılar. Ama umutlarının boşa çıkması için çok geçmesi gerekmedi. Bir anda ortalığı onlarca çeviri doldurdu. 27 çeşit Savaş ve Barış, 41 çeşit Don Kişot, 52 çeşit Tom Sawyer, 36 çeşit Sefiller saydım ki daha fazlası da vardır. Daha önce adları hiç duyulmamış çevirmenlerin imzasıyla 100 Temel Eser listesindeki çeviriler yayınlandı. Hatta bazı kitaplara çevirmen adı bile konulmadı. Balzac, 100 Temel Eser uygulamasını duyup, yayıncılar çevirmenlere telif ücreti ödemesin diye, mezarında Türkçe yazmaya başlamış gibi bir izlenim doğdu.

Yazarlar, çevirmenler ve yayıncılar kitapçı raflarını dolduran bu niteliği belirsiz çevirilerden rahatsızlıklarını çeşitli kereler dile getirdiler, basın olaya hassasiyet gösterdi. Yayınlanan birçok çevirinin İslami propaganda amacıyla çarpıtılıp tahrif edildiği ortaya çıktı. Pinokyo'nun dedesi Gephetto'nun adını Galip Dede yapmış, Pinokyo'yu "Allah rızası için ekmek" istemeye yollamışlardı. 100 Temel Eser logosuyla yayınlanan (ve listeye niçin alındığı anlaşılamayan) Deyimler Sözlüğü gibi başvuru kitaplarında argo ve küfürden geçilmiyordu. 27 Ağustos 2006 tarihinde bakan Hüseyin Çelik, yapılan yayınları ihbar kabul ettiğini söyleyerek inceleme başlattığını, yargı yoluna da gideceğini söylüyordu. İncelemenin sonucunun ne olduğunu, yargıya başvurulup başvurulmadığını bilmiyoruz ama bu kitaplar halen 100 Temel Eser ibaresi ile satılmaya devam ediyor.

Tabii rezalet bu boyutlara varınca usta çevirmenlerin klasik çevirilerinin çalınıp çırpılıp yeni çevirmen isimleriyle piyasaya sunulması olayı biraz geride kaldı. Oysa bu rezalete son vermenin yolu Fikir ve Sanat Eserleri Yasası'nda gösteriliyordu. Yasanın 19. maddesini gözönüne alarak 70 yılık koruma süresini doldurmuş Türk ve Dünya Klasiklerinin haklarını Kültür ve Turizm Bakanlığı koruyabilirdi. Çünkü 70 yıllık süre dolduğu için eser sahibinin haklarını mirasçıları tarafından korunması mümkün değil, yasa koyucu bu açığı bakanlığı görevlendirerek kapatmış. Türkiye Yayıncılar Birliği'nin ısrarla başvurdu ama bakanlığı hakları koruması için ikna etmek mümkün olmadı. Milli Eğitim Bakanlığı, 100 Temel Eser listelerine alıp öğrencilere önerse de Kültür Bakanlığı, Türk ve Dünya kültürünün temel taşlarını oluşturan bu eserleri "memleketin kültürü bakımından önemli gör"medi, onların haklarını korumak için bir girişimde bulunmadı.

Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı'ndan klasiklerin tahrif edilmesini, çevirmenlerin gasp edilen haklarının korunması yönünde bir adım atılmayacağını gören Kitap Çevirmenleri Birliği (ÇEVBİR) ile Yayıncılar Meslek Birliği (YAYBİR) yayıncı ve çevirmen üyelerinin çeviri çalıntıları ile ihlal edilen fikri haklarını ve emeklerini korumak, okurların özensiz, kısaltılmış eksik çevirilerle aldatılmasını önlemek amacı ile bir inceleme komisyonu kurdu. ÇEVBİR üyesi deneyimli 5 çeviribilimci ve çevirmenden oluşan İntihal İnceleme Komisyonu, Milli Eğitim Bakanlığı’nın “100 Temel Eser” listesinde yeralan 10 eserin, 50 yayınevi tarafından yayımlanmış 154 basımını inceledi. Kitapların listesi şöyle; İvan Turgenyev'in Babalar ve Oğullar'ı (11 basım), Jack London'un Beyaz Diş'i (14 basım), Cervantes'in Don Kişot'u (14 basım), Gustave Flaubert'in Madam Bovary'si (14 basım), Nikolay Gogol'ün Ölü Canlar'ı (10 basım), Daniel Defoe'nun Robinson Crusoe'u (18 basım), Lev Tolstoy'un Savaş ve Barış’ı (12 basım), Victor Hugo'nun Sefiller'i (25 basım), Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sı (14 basım), Honoré de Balzac'ın Vadideki Zambak'ı (22 basım)

Amacı “iyi” ve kusursuz çevirileri tespit etmek olmayıp, tersine, intihal ve kısaltma vakalarını olabildiğince belirlemek olan komisyon Mart 2007’den bu yana sürdürdüğü incelemelerinin sonucunda 154 basımdan 58 tanesinde yoğun intihal, birçok diğer basımda da ciddi ölçülerde kısaltmalar tespit etti. ÇEVBİR ve YAYBİR, 26 Mart'ta yaptıkları basın toplantısında, "Milli Eğitim Bakanlığı’nın, 100 Temel Eser uygulaması, merkezi olarak belirlenmiş sınırlı eser listeleri ile sürdürülecekse, bu eserlerin Türkçe basımlarının denetlenmesi zorunludur. Zira genç insanlara kısaltılmış, değiştirilmiş, bütünlüğü zedelenmiş, anlaşılmaz hale gelmiş çeviri basımlarla okuma arzusu kazandırmak mümkün değildir," denildi. İntihal olayının vahim boyutlarda olduğuna dikkati çekilerek çözüm önerisi olarak getirilen öneri de şöyle; "Meslek birlikleri teknik kurul üyeleri, Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı yetkilileri, üniversitelerin dil ve çeviri bölümü öğretim üyelerinden oluşacak sürekli bir “intihal inceleme kurulu” oluşturulmalı”dır. Kurul önümüzdeki öğretim yılına kadar, öncelikle ve özellikle “100 Temel Eser” listelerinde yeralan eserlerin Türkçe çevirilerini incelemeli, açıkça intihal, kısaltma içeren basımların okullara ve kütüphanelere sokulmaması için gerekli uyarıları yapmalı ve yargı yoluna başvurmalıdır." Bakalım bu çağrıya Milli Eğitim ve Kültür ve Turizm bakanlıkları karşılık verecek mi? Yoksa çevirmenler, "Çeviri yap, denize at, korsan bulsun, kendi adıyla bassın" demeye devam edecek mi?

Etiketler: ,


 

Bizim Eleştirmenlerimiz


Fethi Naci'nin Anısına

Fethi Naci'nin ölümünün ardından yazılan yazılarda, verilen demeçlerde anafikir; "Son eleştirmen de öldü" şeklindeydi, Zaten eleştiri olmayan Türk Edebiyatının son eleştirmeni Fethi Naci de ölünce geriye hiç eleştiri kalmamıştı. "Fethi Naci 'Türkiye'de eleştirmen yok' sözünü 'eleştirmen yok' anlamında aldığından, edebiyata yarım yüz yıl boyunca emek verip onca yazı ve kitap üretmiş olmasına rağmen 'yok' sayıldığını düşünerek haklı olarak alınır"mış (Fethi Naci'nin Ardından… Ş. Altınel, Cumhuriyet Kitap, 07.08.08). Anısına yazılan yazıda "eleştirinin olmadığı bir ülkede eleştirmen olmayı becerebilmiş" olmasıyla övüldüğünü okusa ne derdi acaba? "Haydi canım!" mı?

Fethi Naci'yi kaybettiğimiz günlerde yayınlanan Bizim Eleştirmenlerimiz (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları), "Türkiye'de eleştiri/eleştirmen yok!" sözünün galatımeşhur olduğunun son kanıtı. Mehmet Rifat'ın editörlüğünde, 15 yazarın kaleminden çıkan kısa makalelerden oluşan kitapta Tanzimat'tan günümüze ürün vermiş eleştirmenler tanıtılıyor. Edebiyata yaklaşımları, estetik anlayışları, teknikleri, dünya görüşleri, ilkeleri, anlatım özellikleri anlatılıyor, yorumlanıyor.

Bizim Eleştirmenlerimiz, iki ana bölümden oluşuyor; Cumhuriyet Öncesi ve Cumhuriyet Dönemi. Cumhuriyet Öncesi'nde eleştirinin ilk yazıldığı dönem olan Tanzimat'tan başlanmış. 1864'de Tasvir-i Efkâr gazetesinde yayınlanan Şinasi imzalı "Tezkiretü'ş-Şuara"nın eleştiri sayılabilecek ilk yazı olduğunu yazıyor Kemal Bek. Bu yazı, "bir eserin yanlışları düzeltilirken kullanılacak ölçüyü belirten ilk yazı"ymış. Şinasi'yi Namık Kemal, Ziya Paşa, Recaizade Mahmut Ekrem, Ahmet Mithat, Muallim Naci izliyor. Tabii, eleştiri ile polemik karışmaya başlıyor, bel altına vurmalar, işi kişselliğe dökmeler çoğalıyor. "Osmanlı edebiyatında ilk defa metin üzerinden eleştiri örneklerini vermiş olan kişi" Mizancı Murat. Handan İnci'nin yazdığına göre eleştiriyi değerlendirme bilimi olarak nitelendiren Mizancı Murat "sadece eleştiri üzerinde kavram/tür olarak durmamış, kendi edebiyat tanımından yola çıkarak oluşturduğu ölçütlerle metin üzerinden eleştiri örneği de" vermiş. "Üdebamızın Nümune-i İmtisalleri" başlığıyla 1889'da, 18 makale yayınlamış. "Turfanda mı Yoksa Turfa mı?" adlı tek romanını ve "Tencere Yuvarlandı Kapağını Buldu" adlı tiyatro eserini de "edebiyata yüklediği işlevin nasıl gerçekleştirilebileceğini örneklemek için kaleme almış." Tarih 1890.

Handan İnci'ye göre, Türk edebiyatının ilk eleştirmeni Beşir Fuad'dır. Çünkü Beşir Fuad'la birlikte eleştiri türü bir yan uğraş olmaktan çıkarak bağımsızlığını kazanır. Yayınlanan ilk yazısının tarihi 1883. Eleştirel biyografi tarzında ilk türkçe eser olan Victor Hugo'nun yayın tarihi 1885-86.

Türkiye'de eleştirinin varlığı-yokluğu tartışmasında kararsız kalmamızın nedeni sanırım bu "sadece eleştiri türünde kalem oynatan" yazarların sayıca azlığıdır. Eleştirmen yok, diyenler aslında, bu tür sadece "eleştirmen"lerin yokluğundan söz ediyorlar. Nedense şair ya da yazar olarak edebiyat hayatına başlayıp sonra da eleştiri yazmaya başlayanlar eleştirmen sayılmıyor. Oysa, Bizim Eleştirmenlerimiz'e baktığımızda ağırlığın öncelikle şair ve yazar olanlarda olduğu görülüyor. Sadece eleştiri yazanlar çok az. Cumhuriyet öncesinde, Beşir Fuad'dan sonra, yalnızca eleştiriye uğraşan, benim tespit edebildiğim tek isim var; Ahmet Şuayb.

Cumhuriyet Dönemi'nde, üniversitelerin özellikle İstanbul Üniversitesi'nin Türkoloji bölümünün yoğun edebiyat tarihi araştırmaları, incelemeleri üretimi eleştiri alanını hem canlandırıyor, hem de kavram karmaşasına neden oluyor. Bizim Eleştirmenlerimiz'de "İstanbul Türkoloji Çığırı" başlıklı bölümde tanıtılan ve Türkiye'de edebiyat tarihçiliğinin kurucusu Mehmet Fuad Köprülü ile başlayan Tanpınar'la süren Mehmet Kaplan ve İnci Enginün, Zeynep Kerman gibi öğrencileri ile kökleşen bir anlayış bu. Araştırma, incelemeye, edebiyat tarihini oluşturmaya, monografi çalışmalarına önem veriyorlar. Mehmet Kaplan gibi birkaçını ayrı tutarsak yazdıklarına eleştiri demek de pek mümkün görülmüyor. Çağdaş Türk Edebiyatı'nda çalışma sınırları Tanpınar'dan bu yana pek geçmiyor. Bizim Eleştirmenlerimiz'de yer alan makalelerde değinilmemiş ama akademisyenlerin aktif olarak eleştiri eserleri verememesinde, zamanla bir çok Anadolu üniversitesini de etkisi altına alan "İstanbul Türkoloji Çığırı"nın etkisi büyük. Türkoloji'den olsun olmasın, edebiyat tarihi yazanların eleştirmenliğinin tartışmaya açık olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye'de edebiyat tarihi yazımı çoğunlukla yazarının görüşleri ile değil, "İstanbul Türkoloji Çığırı"nın etkisiyle ve daha önce yazılmış inceleme ve eleştirilerden alıntılanan görüş ve yorumlarla oluşturuluyor. Edebiyat tarihçilerimiz yorum yapmayı, kendi bakış açılarını yansıtmayı sevmiyorlar.

Akademisyenlerin eleştiri yazmaması kuralını bozanlar daha çok İngiliz Filolojisi kaynaklı olanlar. Mina Urgan'dan başlayarak Berna Moran, Akşit Göktürk, Jale Parla, Murat Belge, Nüket Esen, Nurdan Gürbilek akla gelenler.

Eleştirmen dediğimizde ilk akla gelen ad Nurullah Ataç ama, onun bile eleştirmen mi yoksa denemeci mi olduğunu tartışıyoruz. Çünkü Ataç edebiyat eserleri hakkında "beğendim / beğenmedim" diye sürekli yargılara varmasına, bir dönem Türk edebiyatını yönlendirmesine rağmen, yazılarım "tenkit, critique değil essai'dir" demiş ısrarla. Oysa, Ataç, eleştiri ve denemenin birlikte varolabileceklerinin en tipik örneği olan eserleri vermiş. Gazete yazıları ve denemeleri dışında kitap olarak yayınlanmış hiçbir eseri yok. Ataç, eleştirmen denince ilk akla gelen olmakla kalmıyor, hem öznel eleştirinin, hem de yazma biçimi ile "eleştirel deneme" diye adlandırılacak türün öncüsü oluyor. Memet Fuat, Doğan Hızlan, Mehmet H. Doğan bu türde eser veren yazarlar. Hüseyin Cöntürk ve Asım Bezirci ile "eleştirel deneme"nin hakimiyeti bir nebze kırılıyor. Onlar, nesnel eleştiri yazıyorlar. Yazım biçimi olarak denemeyi tercih etmiyorlar. Fethi Naci'nin çıkışı da onlara benziyor. Eleştiri yazıyor, yazdığının üslubuna önem vermiyor. Fethi Naci'nin de temsilcisi olduğu toplumcu bakışla eleştiri yazanlar arasında Attilâ İlhan, Ahmet Oktay, Özdemir İnce akla gelenlerden. Daha sonraları esere yönelik olarak gelişen, yapı incelemesi, çoğul okuma, göstergebilim gibi eleştiri kuramlarını önemseyen anlayışların gelişmesinde İstanbul filolojili olmayan akademisyenlerin payı büyük. Adnan Benk, Tahsin Yücel, Oğuz Demiralp ilk akla gelenler. Yine akademisyen olan bir başka anlayış da edebiyatla felsefenin kesiştiği yerden bakanlar; Selahattin Hilav, Hilmi Yavuz, Füsun Akatlı…

Eleştiride her zaman şairlerin büyük ağırlığı var. Eser verdikleri türü önemsiyorlar. Onu anlamaya, yorumlamaya çalışıyorlar. Çoğu eleştirel deneme olsa da önemli ürünler veriyorlar. Bugün Türk şiir eleştirisi dendiğinde Ahmet Haşim'den başlayarak, Orhan Veli, Necatigil, Oktay Rifat, Cemal Süreya, Turgut Uyar gibi bir çok şairin adını anmamak mümkün değil.

Fethi Naci'nin ardından söylenen "Son eleştirmen de öldü" cümlesine dönersek. Bizim Eleştirmenlerimiz, bu savın da doğru olmadığını örnekleyecek birçok ismi hatırlamamızı sağlıyor. Orhan Koçak, Hasan Bülent Kahraman, Ömer Türkeş, Necmiye Alpay, Baki Asiltürk, Mehmet Can Doğan halen ürün verenlere eklenecek isimler.

Bizim Eleştirmenlerimiz'de 120 civarında eleştirmen tanıtılıyor. Bu sayıyı kolayca arttırmak mümkün. Benim aklıma ilk anda, Fahir Onger, Muzaffer Erdost, Suat Derviş, Hüsamettin Bozok geldi. Mehmet Rifat, Bizim Eleştirmenlerimiz'in bir ansiklopedi, sözlük ya da tarih çalışması olmadığınıbelirtiyor. Çalışmaya katılan yazarların tercihleri doğrultusunda ama öncelikle kitabı yayınlanmış ya da eleştiri etkinliğini yıllardır sürdüren adların arasından bir seçme yapılmış. "Türk eleştiri tarihinde yer etmiş olanlar doğrudan değerlendirmeye alınmış; yazarların yaşamına dayanarak çalışmalar yapmış olanlar değil de edebiyat metinleri üstünde incelemeler, çözümlemeler, yorumlamalar yapmış, sınıflandırmalar getirmiş eleştirmenlere ağırlık verilmeye özen gösterilmiş."

Ellerine, kalemlerine sağlık!..

Etiketler: ,


 

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

Barış Bıçakçı'nın son kitabı Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra (İletişim yay. 2008), roman ve hikâye ayrımı üzerine bir tartışmanın başlamasına neden olacak sanırım. Kitap üzerine çıkan iki yazı da aynı kuşku vardı; "Barış Bıçakçı'nın kitabı roman mı yoksa hikâyeler toplamı mı?" Kitap Zamanı'nda yazan Ethem Baran'a göre hikâye kitabı. Zaten derginin kapağında da "Barış Bıçakçı'nın öykülerini Ethem Baran yazdı" spotu var (s. 29, Haziran 2008). "Bu kitaptaki metinlerin ya da parçalanmış metnin birbirine bağlı, birbirini açan öyküler mi yoksa roman mı olduğu sorusunun bendeki karşılığı, bunların öykü olduğudur. Her ne kadar bazı metinler açılmış ama kapanmamış gibi dursa veya tamamlanmamışlık duygusu öne çıksa da, kullanılan dilin, bir öykü dili olduğu açıktır. Çünkü roman cümlesiyle öykü cümlesinin birbirinden farklı olduğunu bilen bir yazar var karşımızda" diyor Baran. Semih Gümüş'e göre ise kitap bir romandır. "Kısa, kısacık otuz yedi bölümden oluşan Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra bir öykü kitabı gibi okunmaya başlanabilir, her bölüm bir Barış Bıçakçı öyküsüdür aslında; ama bölümlerin birbirinden ayrılmayacak kertede iç içe oluşu gösterir ki, okuduğumuz metin bir roman, her bölüm de otuz yedi parçalık bir kürenin tek tek bakılması gereken bir yüzüdür" (Radikal Kitap 23.05.08).

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, İletişim Yayınları'nın "Çağdaş Türkçe Edebiyat" dizisinden çıkmış. Kitabın herhangi bir yerinde türü hakkında bir bilgi yok. Ama arka kapaktaki sunum bir fikir oluşturuyor; "Bir intiharın çevresinde, insanlar… O kızın intiharıyla birbirine yaklaşan… Kendi içlerinde geçmişe dalan… Onu kaybetmenin acısıyla başka sevdiklerine eğilen… Nasıl da mühimdir aşk sakarlıkları, sevgi ihmalleri; nasıl hayat kurtarır eşin-dostun bakım, onarımı…" Bu tanıtımı okuyunca insan bir roman okuyacağını düşünüyor. Ama kitabın ilk sayfalarını çevirdiğinizde "İçindekiler" bölümüyle karşılaşıyorsunuz ve orada bir hikâye kitabı okuyacağınız izlenimini veren başlıklar ve sayfa numaraları var.

Kitap, çarpıcı bir bölümle başlıyor. Başak adlı bir genç kız intihar etmiştir. Bir tanıdığın kızından intihar eden Başak'ın yerine geçmesi ve olaydan haberdar olmayan anneanne ile torunu Başak'mış gibi konuşması istenmektedir. Anneanneye Başak'ın Amerika'ya doktora yapmaya gittiği söylenecektir. Canan, bu teklifi kabul eder ve Nanna dedikleri anneanne ile telefonlaşmaya başlar. Sayfalar ilerledikçe intihar olayına, Bahar'ın intihar etmesine neden olabilecek olgulara yönelir yazar. İlk bakışta Bahar'ın intihar etmesini gerektirecek bir durum yoktur. Ama ayrıntılara indikçe farklı bir tablo ile karşılaşırız. Başak, annesi ve ağabeye ile yaşamaktadır. Babaları, sebebi bilinmeyen bir biçimde küçük yaşta onları terk etmiştir. İki çocuğuyla, hiçbir geliri olmadan kalan anne, hem onları iyi birer evlat olarak yetiştirmek hem de daha önemlisi hayatta kalmak için mücadele vermiştir. Bu yıllar süren mücadele, aileyi iyice birbirine kenetlendirmiş, dışarıya kapanmalarına neden olmuştur. Anne de sert, kolay ulaşılması mümkün olmayan bir insan haline gelmiştir.

Barış Bıçakçı, bu aileye ve Başak'ın intiharına uzak çevreden başlayarak adım adım yaklaşıyor. Tanıdık gözünden sonra, Başak'ın ağabeyi Umut'un bir arkadaşı, sonra Başak'ın son sevgilisi giriyor anlatıya. Birbirinden kopukmuş gibi görünen olaylar, anı parçaları, anlar kısa, çok kısa bölümlerde anlatılarak büyük yapı kuruluyor. İlerledikçe Başak'ın intihar etmesinin hiç de nedensiz olmadığını anlıyoruz.

Babanın yokluğu, dışarı pek yansıtmasalar da iki kardeşte de derin ruhsal izler bırakmıştır. Sürekli babalarını özlerler. Bu özlemi kendi uydurdukları, şimdi babam nerede, oyunu ile gidermeye çalışırlar ama aslında bu oyun özlemlerini daha da artırır, sürekli kılar. Çevirmenlik yaparak evini geçindiren annenin kendini ve çocuklarını korumak amacıyla oluşturduğu sert kabuk da çocukları bir şekilde ruhsal olarak etkiler. Annenin korumacılığı çocuklara da sirayet etmiştir ve onlar da fark ettirmemeye çalışarak annelerinin üzerine titrer. Anne ve çocukların karşılıklı hassasiyetleri içlerine kapanmalarının, hemen herkese karşı savunma halinde olmalarının önemli nedenidir. "Aralarına kimse sızmasın diye her yeri sıkı sıkı kapamışlar. Sürekli tehdit altında gibi yaşıyorlar" diye durumu özetler Umut'un yakın arkadaşı Abidin.

Başak, dış dünyayla sağlıklı bir ilişki kuramaz. Bunun somut bir örneği sürekli değiştirdiği sevgilileridir. Umut'un da aşk hayatı pek içaçıcı değildir. İki yıl önce ayrıldığı sevgilisi Selma, Umut'u şöyle düşünür; "Ah Umut! Güldüren, heyecanlandıran, kucaklayan. Ama kapalı biri. Ne yapsan açılmayacak biri. Kız kardeşi ve annesiyle kurduğu dünyaya kimse giremez. Umut da oradan çıkmaz zaten. Evlenmeyi, ayrı bir eve çıkmayı düşünmedi. Bunun için parmağını bile kıpırdatmadı. Çocuk istemedi. Hiçbir şey değişmesin, her şey aynı kalsın istedi. Çünkü onun için yalnızca şimdi vardı, içinde yaşanan an vardı. Bir de geçmiş. Gelecek diye bir şey yoktu, geleceği düşünemiyordu."

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, roman mı, hikâye kitabı mı tartışmasına bir katkıda bulunmak gerekirse kitap bence romandır. Çünkü, 37 bölümden oluşan kitabın bölümleri tek başlarına bir yapı kurmuyor, hikâyeleşmiyorlar. Biraraya geldiklerinde bütünleşiyorlar. Bir kaç istisna hariç bölümleri bütünden koparıp birer hikâye olarak okuyamıyorsunuz. Ethem Baran'ın, "kullanılan dilin, bir öykü dili olduğu açıktır. Çünkü roman cümlesiyle öykü cümlesinin birbirinden farklı olduğunu bilen bir yazar var karşımızda" savına gelince, hikâye cümlesi ile roman cümlesinin nasıl ayrıştığı izaha muhtaç. Romanda başka, hikâyede başka bir dil mi kullanılıyor? Ben Barış Bıçakçı'nın metninde bir hikâye dili değil de kendine has bir üslup görüyorum. Kısa cümlelerle, fazla derine inmiyormuş gibi gözükerek ince ayrıntılarda kahramanlarını var ediyor. Yalın bir anlatımı var, parlatmıyor, gereksiz cümlelerle şişirmiyor. Romanın yapısı da anlatımına, diline uyuyor. Kısa, çok kısa bölümler ilk bakışta birbirleriyle ilgisiz gibi görünseler de bir bütünü oluşturuyorlar. Son zamanlarda tek tipleşen, olaya dayalı roman anlayışına karşı kendine has dili, anlatımı, kurgusuyla seçkinleşiyor Barış Bıçakçı.

Etiketler: ,


Cumartesi, Eylül 12, 2009

 

Füruzan Diye Bir Öykü

Füruzan'ın doğum tarihi yok, soyadı yok. O tek başına, bir insan, bir yazar olarak eserleriyle var olmayı tercih ediyor. 27. İstanbul Kitap Fuarı Onur Yazarı olması dolayısıyla Faruk Şüyün'ün hazırladığı 418 sayfalık kitabı, Füruzan Diye Bir Öykü'yü (Tüyap, Kasım 2008) okurken belleğimde beliren cümle bu.

Füruzan ve Faruk Şüyün alışılmış, kısa biyografi, yazar hakkında yazılanlar vb., oluşan küçük bir kitap yerine başlı başına bir eser oluşturma yolunu seçmişler. Yaz ayları boyunca uzun bir söyleşi yapmışlar. Bu söyleşiye Füruzan'ın eserleri üzerine yazılmış önemli yazılar, değer verdiği, sevdiği yazarlar ve kendi deyimiyle "seçilmiş akrabaları" olan az ve öz sayıdaki yakın dostlarının yazıları başarılı bir kurguyla eklenmiş. Sözün özü, Füruzan ve Faruk Şüyün, bu kitap için özel ve başarılı bir yapı oluşturmuşlar. Kitap, Şüyün'ün kitabı oluşturma macerasını da yansıttığı bölümler, Füruzan'ın anlattıkları, eleştiriler, kitap için özel yazılmış yazılar ve tüm bunları destekleyen fotoğraflarla gelişiyor.

Füruzan Diye Bir Öykü, umduğumuz gibi Füruzan'ın tüm bir yaşam öyküsünü yansıtmıyor. Yaşam öyküsü sadece, Füruzan'ın hayatının eserleriyle ilişkisi olduğu yerlerde anlatılıyor. Füruzan'ın dıştan görünümü ağır basıyor, iç dünyası açılmıyor. Füruzan'ın doğum tarihi yok, demiştim, hayatının önemli tarihleri de yok. Örneğin, ilkokulu ne zaman bitirdiğini bilemiyoruz. Çok çeşitli ilk okullarda okumuş. Tek tek okulları ziyaret ediyorlar Faruk Şüyün'la birlikte. O okullardan küçük, güzel anı parçaları anlatılıyor ama neden bu kadar çok okul değiştirdiğini anlatmıyor. Tabii, öğrenimini neden yarıda kestiğini ya da kesmek zorunda kaldığını da öğrenemiyoruz. Füruzan'ın anlattıklarından anne evini terk ettiğini, annesi ile pek sık görüşmediğini seziyoruz. Ama bunun nedenlerine de inmiyor. Âşık olduğunu anlatıyor ama sevgilisinin adını vermek bir yana onu ete kemiğe bile büründürmüyor. Aşk duygusunun oluşumunu anlatmakla yetiniyor. "Sevgili yakınım", "evin birinci kişisi" diye söz edilen biri var ama bu yakınlığın derecesi belli değil. Bir akraba mı, eş mi, sevgili mi, açıklamıyor. Soyadını kullanmamasının gerekçelerinden biri "çok tanınmış bir soyadı" olduğu. "Ben, o ünlenmiş soyadının bana sağlama ihtimali olan kolaylıklarına hiç yanaşmak istemedim. Yoksa o soyadı, benim hâlâ onurla andığım bir soyadıdır" diyor. Biyografilerinde geçen "Yerdelen" ve "Selçuk" soyadlarından hangisi "çok tanınmış"? Ve tabii eserlerinde bu soyadlarını hiç kullanmadı mı? (Yazar sözlüklerine göre kullanmış.) Genç kızlık çağları, eğer evlendi ise kimle, nasıl tanışıp evlendiğini, kızı Aslı'nın babasının kim olduğunu da anlatmıyor. Ama kızının bir soyadı var. Füruzan, sanki eğer böylesine fazla merak içindeysek iz sürmemizi, bilgiye kendi kendimize ulaşmamızı istiyor. Ama ikinci el bilgi yanlış bilgidir. Örneğin, Füruzan'ın özenle söylememeyi ve hemen hiçbir yerde belirtmemeyi seçtiği doğum tarihi, 1933, 1935, 1938 yıllarından hangisidir? Bu tarihi bilsek belki, kitapta tarih verilmeden anlatılan tüm olaylar da yerli yerine oturacak. Üstelik Haydar Ergülen'in kitapta yer alan yazısında belirttiği gibi "Füruzan hep 35 yaşında." O nedenle 1905 ya da 1985 doğumlu olduğunu öğrensek hiç şaşırmayız, çünkü o hep genç, güzel ve dinamik.

Tüm bunları ve daha nice ayrıntıyı anlatmamasına saygı duyabiliriz. Gerçi bu suskunluk, edebiyat ortamında dolaşan ve kuşkusuz Füruzan'ın da kulağına giden, birçok tatsız söylentinin gündemde kalmasına neden olsa da, yazarın tercihidir. Ama Füruzan'ın edebiyat hayatı hakkındaki ketumiyetini anlamlandırmak mümkün değil. Kitapta ilk öykülerinin "1960'ların ortasında yayınlandığı"nı söylüyor (s. 44). Oysa, yine kitaba alnıtılanan Mehmet H. Doğan'ın "Füruzan Olayı" başlıklı yazısına göre "ilk hikayelerinden (1956-57) sonra 1967'ye kadar susmuş -ya da hazırlanmış - 1968'de yeniden yayınlamaya başlar başlamaz hikayelerini birden sevilmiş, tutulmuş, sözü edilen, aranan bir hikayeci olmuştur." Necatigil'in Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü'ne (Varlık, 24. Baskı, Ekim 2007) göre; "İlk öykü denemesi 'Olumsuz Hikaye' 1959'da Seçilmiş Hikayeler'de çıktı." Tanzimattan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi'ne (Yapı Kredi, 2. Baskı, Mart 2003) göre adı geçen hikâye aynı dergide ama 1956'da yayınlanmıştır. Hangi tarih doğru? Ve Füruzan, bu ilk yazarlık denemesine nasıl girişti? İlk öyküyü (öyküleri?) yayınladıktan sonra niçin vazgeçti? Sonra tekrar edebiyata dönmesi nasıl oldu? Bu bilgiler onun edebi hayatını anlamamız ve doğru değerlendirmemiz açısından önemlidir.

Eserleri ile tanıyıp sevdiğimiz bir yazarı nereye kadar merak etmeliyiz, sorusu insanın aklına takılıyor ister istemez. Ben, eğer eserlerini anlamamızda yardımcı olacaksa bir yazarın hayatının ayrıntılarını bilmemiz gerektiğine inanıyorum. Füruzan'ın hayat öyküsünü merak ederken de ilk üç eseri, Parasız Yatılı, Kuşatma ve Benim Sinemalarım'ı anlamakta, onun kendi öyküsünün önemli işlevi olacağını düşünüyorum. Edebiyat sosyolojisi açısından ise, yazarın yaşam öyküsü önemlidir. Sırf yazarın eserlerini anlamamıza yardımcı olmaz, onun dönemini, o dönemden aldığı ve tabii verdiği olumlu ve olumsuz etkileri de öğrenmemizi, edebi tarih yanında toplumsal tarih içinde de yazarı anlamamızı, kavramamızı sağlar.

Füruzan kısa biyografilerindeki somut bilgiler kadar bile bilgi vermiyor. Büyük bir saygı ve takdir hisleriyle karşıladığımız bu tavrına rağmen ne kadar gizlemeye çalışsa da, yaşamını eserinin önüne çıkartmamaya özen gösterse de böyle büyük oylumlu bir kitapta tamamen kendini gizlemesi, sakınması mümkün olmuyor. Okur olarak, onun anlattıklarından, anlatmadıklarından, satır aralarından hissettiklerimizden ortaya bir yaşam öyküsü çıkıyor. Disiplinli. Titiz. Dikkatli. İnce düşünceli. Ayrıntılara düşkün. En küçük ayrıntıyı bile gözden kaçırmamaya çalışıyor. 30'lu yıllarda doğmuş. Babasını çok küçük yaşta kaybetmiş. Belleğinde bir baba imgesi yok. Tam bir İstanbullu. Çocukluğu Kadıköy ve Haliç'te geçmiş. Anılarında çocukluk arkadaşlarına fazla yer yok. İstanbul, deniz, sokaklar, iskeleler, parklar arkadaşı olmuş. Meraklı, hareketli, biraz yaramaz bir çocuk. Annesiyle anlaşamamış ya da annesi onu anlamamış. Çok genç yaşta annesinden uzaklaşmış. Akrabalarla da pek bağı yok. Az sayıdaki ama sıkı dostları var. Onları yakın akrabası sayıyor, onlara güveniyor. Aldığından fazla dostluk ve sevgi vermek istiyor. Hayatında sözcüklere dökmek istemediği yoksulluklar ve yoksunluklar var. Hep tek başına ve ayakta olmuş. Kimseye sırtını dayamamış. Yalnız. İçine kapalı. Belki yazmaktan da çok okumayı seviyor. Az ve öz yazıyor. Bilinen bir deyişle, yaratmak onun için doğurmak gibi bir süreç. Mükemmeliyetçi. Her yaptığının, eserinin kusursuz olmasını arzu ediyor. Bu amaçla elinden geleni yapıyor.

1968'de yayınlanan öyküleri ile yaptığı önemli çıkış edebiyat dünyasında ilgi ve beğeni ile karşılanmış. Hem öykülerinin ilk yayıncısı, hem de daha sonra kitaplarının editörü olarak Memet Fuat, büyük destek vermiş, yazması için yüreklendirmiş. Fethi Naci, Mehmet H. Doğan, Erdal Öz hep sevgiyle andığı destekçileri, eleştirmenleri olmuş. İlk kitabı Parasız Yatılı (1971) çok büyük bir ilgiyle karşılanmış. Parasız Yatılı’yı, Kuşatma, Benim Sinemalarım ve 68 kuşağını anlattığı romanı 47’liler izlemiş. Sait Faik, Türk Dil Kurumu gibi önemli ödüller almış. Türk işçileriyle, Alman yazarlarıyla ve Balkanlar'da yaptığı röportajlar onun meraklı kişiliğinin ayrı bir göstergesi sayılabilir. Öyküleri oyunlaştırılmış, sinemaya, televizyon dizilerine konu olmuş. Yapıtları Almanca başta olmak üzere İtalyanca, İngilizce, Bulgarca, Farsça gibi birçok dile çevrilmiş. Bir başarı öyküsü...

Füruzan Diye Bir Öykü, Türk Edebiyatı'nın bu büyük ve önemli yazarının hayatını, kendi ağzından ve bakışından bir anlatımı olmasının yanında bir edebiyat eseri de olmuş. Füruzan temalı bir anlatı... Füruzan, ne kadar gizlemeye, kendini eserlerinin gerisine çekmeye çalışsa da insan olarak güzelliği, iyiliği yansımış kitaba. Füruzan Diye Bir Öykü, Tüyap'ın onur yazarına saygısını kalıcılaştırmak amacıyla hazırlanmış bir kitap. Basına, yazarlara, fuara katılan yayınevlerine hediye ediliyor. Okurların satın almak, edinmek olanağı yok. Dileğim, bu güzel çalışmanın, bir şekilde okurlara da ulaşmasının sağlanmasıdır. Bu nasıl olur bilmiyorum. Füruzan'ın yayıncısı Yapı Kredi Yayınları mı devreye girer yoksa Tüyap başka bir yolunu bulur… Ama Füruzan Diye Bir Öykü, okurlara mutlaka ulaşmalı.

Etiketler: ,


 

Amida


Amida, güzelliği dillere destan olan bir kadın hükümdar. Diyarbakır kalesini kara taşlarla yaptırmış. Kentin adı da "Kadın Kenti" anlamına gelen Diyar-ı Bikr olmuş. Bu isim zamanla dönüşmüş, Diyarbakır halini almış. Özcan Karabulut'un ilk romanı Amida, Eğer Sana Gelemezsem'in (Can yay, Mayıs 2008) kahramanı Arat, Diyarbakır'a giderken Amida adlı bir kadınla karşılaşacağını, ona âşık olacağını hayal ediyor.

Arat, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) bünyesinde çocuk işçiliğin önlenmesi için projeler geliştiren ve bunları uygulamaya çalışan bir uzman. Çocukların işçilikten kurtulup okula gitmesini sağlamaya çalışıyor. Diyarbakır ve Gaziantep'te başlatılan iki projede çalışmak üzere Diyarbakır'a gidiyor. Orada haftalarca kalacak. Yola çıkmadan önce, "Seni mutlu edemiyorum. Benim de mutlu olduğum söylenemez" diyerek karısından ayrılıyor. "Karşılıklı olmayan hiçbir şey istemiyor, kimsenin kimseye görevle bağlanmasını istemiyor."

Arat, 45 yaşında, "orta yaşlı bir adam, yaşına göre genç gösteriyor. Saçlarına pek ak düşmemiş, kaygısız bir görüntüsü var. Bıyıksız, sakalsız (…) kendini yakışıklı buluyor." Bir şehirden diğerine otellerde geçen hayatında kadınlara pek yer yok. Ona yakınlık gösteren, hatta onunla birlikte olmak, sevişmek isteyen kadınlardan da uzak durmuş. Amida'yı, aşkı aramasının temelinde bu durumu da var. Artık sevmek, sevilmek istiyor. Bu isteğin içinde bir tereddüt, geri kaçış gizliyor. Projede çalışan üniversiteli öğrencilerden Deniz'le karşılaştığında kolayca başlayabileceği bir ilişkinin işaretlerini alıyor ama onun çekimine kapılmamak için hemen kendini geri çekiyor.

Diyarbakır, konumu itibariyle çocuk işçilerle ilgili bir çalışma yapmak için zor bir şehir. Büyük sayılarda göç almış. Siyasi, askeri, ekonomik sorunları var. Sokaklar yoksul çocuklarla dolu. Ayakkabı boyayan, su satan, çöp toplayan çocuklar… Kurum ve kuruluşlar projeye ilgi göstermiyorlar. İşin içinde bir işçi konfederasyonunun olması, bakanlıkla ilişkili yürümesi ve çocukların yatılı okullara yerleştirileceği hep ailelerde bu projenin devletin oyunu olduğu kuşkusunu doğuruyor. Çoğu evin tek gelir kaynağı olan çocuklarını devlete vermek istemiyorlar. Yatılı okulda okuyan erkek çocukların Özel Tim'ci, kızların fahişe yapıldığı dedikodusu yayılmış. Beş yüz çocuğu yatılı okullara yerleştirmeyi hedefliyorlar ama ikna edebildiklerinin sayısı yalnızca yirmi iki. Bir atölyede, fabrikada ya da tarlada yevmiye ile çalıştırılan çocuklar yerine sokakları dolduran bu çocuklara yoğunlaşmışlar. Suça çok yakın yaşayan, taciz edilen, dövülen, horlanan çocukları kurtarmak daha acil görünüyor.

Valiliği, belediyeyi, sivil toplum örgütlerini işe katacak bir eylem komitesi kurmaya karar veriyorlar. Arat'ın Amida'sı bu eylem komitesine katılmak için gelen sivil toplum örgütü temsilcilerinden. "Ciddi, zarif ve mağrur." Kadının çekim gücüne kapılıyor, bakışları buluşuyor. "Geleneksel Anadolu motiflerinin süslediği eşarbıyla yirmili yaşların sonlarında gösteren kadının hafif çıkık elmacıkkemikleri, kömür karası gözleri ve süt beyaz bir teni var." İlk bakışta âşık olduğunu hissediyor Arat ama kendi deyimiyle kadının "kapalı" yani başörtülü olması başının belada olduğunu düşündürüyor. Belaya bulaşmak düşüncesi hem korkutuyor, hem de kışkırtıyor Arat'ı. Çünkü "içi aşk çekiyor." Erkeği kadın seçer, diye düşünüyor. Bu kapalı kadının kendini seçmesi için uğraşıyor.

Arat, hayalindeki aşkın peşine düşmüşken bir yandan da Diyarbakırlılarla tanışmaya başlıyor, bu tanışmalar kentin gerçeklerini, çekilen acıları öğrenmesini sağlıyor. Roman, çocuk işçi sorunundan ülkenin acil sorunlarının konuşulduğu bir yapıya doğru kayıyor. Çünkü günlük hayat bu sorunlarla yoğrulmuş. Örneğin çocuklarını yatılı okula vermeleri için ikna etmek amacıyla toplantıya çağırdıkları annelerle hangi dilde konuşmaları gerek? Annelere hiç anlamadıkları resmi dil Türkçe mi, yoksa konuştukları tek dil olan Kürtçe ile mi hitap etmeli?

Ülke sorunlarına değinmek günümüz Türk romanında pek rastlanan bir şey değil. Bu konuları ilk kez yazmanın getirdiği zorluklar, çekinceler var. Açıkça yan tutamıyorlar, eşitlikçi davranmaya, her tarafın görüşlerini yansıtmaya çalışıyorlar. Haklıdan yana olsalar da bir tartışma, konuşma ihtiyacı var. Roman kahramanları farklı görüşteki kişilerle biraraya gelip daha çok münazara şeklinde gelişen tartışmalar yapıyorlar. Özcan Karabulut da bundan kaçamamış. Arat, çeşitli tartışmalara girmekle kalmıyor, normal bir sohbette konuşulamayacak şekilde uzun paragraflar kuruyor, kitabi sözler ediyor. Aynı şeyi, hayallerinin sevgilisi Amida ile buluştuğunda da yaşanacak, biz okurlar aşk sözleri beklerken ülke sorunlarından kadın erkek ilişkilerine, oradan ırk milliyet gibi temel kavramlara, dine, ahlaka uzanan uzun konuşmalar yapacaktır. Tüm ülke ve dünya meselelerini tartışmaya çalışmak yerine çocuk işçiler sorununda daha derinleşilse, örneğin amcaların pisliklerinden korunmak için üst üste üç pantalon giyen Uğur'un izi sürülseydi sanırım farklı ve çok daha çarpıcı bir roman okurduk.

Adının Dilşa olduğunu öğrendiğimiz Arat’ın Amida’sı "kapalı" olmasının yanında evli ve üç çocuklu. 17 yaşındayken aile içi evlilik yaptırılmış, kendinden çok yaşlı bir adamla evlendirilmiş. Baskıcı aile yapısına, eğitimin yarım kalmasına rağmen eve kapalı kalmamış, Diyarbakır Kadın Merkezi'ne katılmış, aktif olarak çalışıyor. Çok okumuş, düşünmüş, haklarını savunan bir kadın havasında. Çocuklarını bırakıp evden yalnız başına çıkabiliyor. Başörtüsünü de aile baskısı ile değil de kendi isteği ile takmış. Sokakta, dernek çalışmalarında erkeklerden kendini koruma yöntemi olarak kullanıyor. Baskı ve şiddetin simgesi kocasını ise roman boyunca tanımıyoruz.

Son zamanlarda başörtülü, türbanlı kadınlar romanlarda sık sık görünmeye başladı. Bunu hayatta yaşananın romana yansıması olarak değerlendirsek bile türbanlı kahramanlar gerçeklikleriyle var olamıyorlar. Okur olarak anlatılanlar bize inandırıcı gelmiyor. Yazarların konuya tam da hakim olamadıklarını, içeriden bakamadıklarını düşünüyorum. Türbanlı kadınları iyi tanımadıkları için olanı değil de olması gerekin yazıyor gibiler. Bu nedenle de genel türbanlı tipolojisinden farklı tipler doğuyor. Genellikle din emrettiği için ve kendi isteğiyle değil de başını zoraki kapamış, birkaç konuşmayla ikna olup ya da toplumsal düzeyin değişmesiyle başlarını açmaya hazır oluyorlar. Dilşa da, öldürüldüğünü sandığı arkadaşını görmeye İstanbul'a gittiğinde, arkadaşının isteğine uyup geçici de olsa başını açıyor.

Dilşa'nın Arat'la tanıştığı andan itibaren çok özgürce davranması da dini kurallar bir yana şehrin dayattığı yaşam tarzı konusunda bile pek titiz olmadığını gösteriyor. Hemen cep telefonu numarasını veriyor, çekinmeden Arat'la pastanelerde buluşuyor, onu şehrin turistik yerlerine götürüyor ve nihayetinde oturduğu apartmanın bodrum katına davet ediyor ve kendi tuttuğu otel odasında buluşup sevişiyor. Dilşa, tipik değil, kendine mahsus bir karakter halini alıyor. Roman birinci kahraman Arat'ın bakışıyla yazıldığı için Dilşa'nın tereddütler geçirdiği, ilişkiyi sürdürmek konusunda haklı olarak Arat'a güvenmediğini okuyoruz ama (varsa) yaşadığı ikilemleri güçlü bir biçimde hissedemiyoruz. Üç kez intihara teşebbüs etmesinin nedeni de diyaloglarla aksettirildiğinden olsa gerek yüzeysel bir şekilde açıklanıyor. Oysa, bu o bölgenin temel sorunlarından biri intihar, kadınlar, genç kızlar sürekli intihar ediyor ya da ettiriliyor.

Arat, Amida'sı Dilşa'ya aşık olduğunu söylese de bu ilişkiye bitecek gözüyle bakıyor. Dilşa'yla birlikte bir gelecek hayal etmiyor. İdealindeki kadını bulana kadar kısa sürecek ilişkiler arzuluyor. Dilşa'nın idealindeki kadın olduğunu hissediyor, bu da korkup kaçması için başka bir bahane oluyor. Dilşa'nın kendisiyle birlikte olabilmek için ne gibi tehlikeleri göze aldığını, geleneklere, kalıplaşmış ahlak kurallarına karşı geldiğini görüyor ama ona aynı şekilde karşılık veremiyor. Zaten önlerinde önemli engeller var. Töreler nedeniyle Dilşa'nın kocasından ayrılması, yeni bir hayat kurması mümkün değil. Arat'tan beklediği teklifi alamayan ve bu arada kocasının tecavüzüne uğrayan Dilşa ölümü seçiyor.

Etiketler: ,


 

ZAFİYET KURAMI

Ersan Üldes'in son romanı Zafiyet Kuramı'nın (Plan B yay. Ekim 2007) kahramanı Meriç, aylaklığın sınırında bir genç adam. Ölmek üzere olan babasıyla birlikte, şehir merkezine bir buçuk saat mesafede bir sitedeki stüdyo tipi bir apartman dairesinde yaşıyor. Tercihi hiçbir şey yapmamaktan yana. Ama hayat maddi nedenlerle onu zorladığı için Almanca'dan çeviriler yapıyor. Yaptığı çevirilerde kafasına göre değişiklikler yaptığı anlaşılınca işsiz kalıyor. Bir yandan da babasının metinlerinden oluşan bir dosyayı yayınlatmak amacıyla yayınevlerine gidiyor. Sürekli red cevapları alıyor. Ama babasının manevi baskısı nedeniyle dolaşmaya devam ediyor. Bu çileden kurtulması ancak babasının ölümüyle oluyor. İyice aylaklığa veriyor kendini. İçinde günden güne büyüyen sıkıntıyla yaşıyor. Mümkün olduğunca insanlarla ilişki kurmadan yaşamak istiyor. Çünkü çevresindeki herkes, sitenin bahçıvanı, bakkal, yönetici, komşular, ona rahatsızlık veriyor. Sürekli görüştüğü üç kişi var, bir robot olarak tanımladığı sevgilisi Sevgi, ne iş yaptığını bir türlü anlayamadığı ama her zaman cebinde parası olana tek arkadaşı Bahadır, onun çekici bir kadın olan sevgilisi Ayla.

Bahadır'ın "Yazmalısın sen, mutlaka yazmalısın" demesi ile bu romanı yazıyor. Yani romanı nasıl yazdığını, o sırada neler yaşadığını anlatırken roman yazılmış oluyor. Babasının hayat felsefesi öneren dosyasını da katınca içiçe geçmiş anlatılar söz konusu. Postmodern yöntemle postmodern anlayışın parodisini yaptığını düşünüyorum. İronik, mizahi bir dili var.

Son yıllarda romanda ana eğilim olay anlatmak. İlginç olaylar, kişiler, kimlikler bulup, olabildiğince akıcı cümlelerle anlatmak tercih ediliyor. Çünkü, çok satmak için ortalama okuyucunun anlayabileceği romanlar yazmak gerek. Üslup, dil, anlatım özellikle gözardı ediliyor. Ersan Üldes'in Zafiyet Kuramı, yapısı, anlatımı gibi edebi nitelikleriyle ana eğilimden farklılaşıyor. Okura ilginç bir konu değil, edebiyat eseri sunmak niyetinde.

Etiketler: ,


 

HİÇ NİYETİM YOKTU

Fatih Özgüven'in ikinci hikâye kitabı Hiç Niyetim Yoktu (Metis yay. Eylül 2007) "Avrupa Hikâyeleri" altbaşlığını taşıyor. Anlattığı hikâyeler gerçekten de Avrupa'nın çeşitli kentlerinde ve İstanbul'un Avrupa yakasında geçiyor. Ama bu altbaşlığın sadece bu nedenle konulduğunu sanmıyorum. Özgüven, Avrupalılığı sorguluyor gibi geldi bana. Avrupa'da gelişmiş, bizde de yerleşmeye başlayan bir insan ilişkileri, bireysellik anlayışı var. Avrupa bize bir yaşam tarzı öngörüyor. Biz ona özeniyoruz. Avrupalılar İstanbul'u keşfediyor, bize özeniyorlar… Belki kitabın "Regal Dönemi" adlı hikâyeyle, müziğimizin en yabancı starı ile başlaması ve Lale Müldür'den alınan "Ajda'ya spleen, mal du vivre (yaşama hastalığı) gibi konulardan konuştuk… Düşünün ki Ajda gibi 'yabancılığın' simgesi bir insan bana, 'Özür dilerim sizi yabancı sandım," dedi. Bu ironiye değmez mi?" cümleleriyle bitmesinin nedeni de bu.

Fatih Özgüven, çok sıradan, hatta anlatmaya değmezmiş gibi görünen hikâyeler anlatarak bize mesajını veriyor, daha doğrusu sorularını soruyor. Sıradan görünen, ama insanların kimliklerini belirten, davranışlarını simgeleyen hal ve tavırları, konuları sade bir dille anlatıyor. Hızla okuyor, bolca düşünüyorsunuz. Bu usta yazarın yeni hikâyelerini merak ediyorum.

Etiketler: ,


 

GİZLİ BAŞYAPIT

Gizli Başyapıt (Can yay. Çev. Samih Rifat), Balzac'ın en ünlü yapıtlarından biri. Bir hikâye. Başyapıtının üzerinde on yıldır çalışan ressam Frenhofer, resmi bitirdikten sonra iki genç hayranına gösteriyor. Picasso'nun deyişiyle "Balzac'ın, gerçekliğin sonsuz arayışı içindeki ressamı, sonunda kapkara bir belirsizliğin ortasında buluyor kendini." Hayranlarına gösterdiği tablo, gizli başyapıt, derin bir hayal kırıklığı da olabilir, yüzyıl öncesinden bir soyut resim de… Balzac, bu hikâyede sanatsal yaratıcılık üzerine saptamalar yapmış. Kusursuzluk arayışının nerelere varabileceğini anlatmış. Özellikle sanat çevrelerini çok ilgilendirmiş eser. Cezanne anlatılanın kendisi olduğunu düşünmüş. Picasso, hikâyenin geçtiği yerde bir süre yaşamış ve şık bir baskısını resimlemiş. Hikâye birçok kez sinemaya da uyarlanmış.

Kitabın girişinde Samih Rifat'ın "Frenhofer'in Cinneti ve Bizler" başlıklı tüm bu bilgileri aktardığım bir denemesi var. Bu deneme görsel örneklerle de desteklenmiş. Gizli Başyapıt'ın sanat âlemini nasıl etkilediğini de örnekleriyle görebiliyorsunuz.

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?