Salı, Nisan 29, 2014

 

Yunus Ne Hoş Demişsin



Beşir Ayvazoğlu “Yunus Ne Hoş Demişsin”de kitabın alt başlığında da belirtildiği gibi “Cumhuriyet Sonrası Yunus Emre Yorumları”nı araştırıp, tartışmaya açıyor. Yunus Emre Türkçe şiirin kurucularından biri, belki de ilki olması nedeniyle yedi yüz elli yıldır çok sevilen, çok okunan bir şair. Gerçek bir şiir klasiği.
Yunus Emre sadece şiirinde kullandığı Türkçenin arı ve duru olması ile değil belki de daha çok şiirlerinin özünü oluşturan felsefesi ile dikkati çeker. “Allah sevgisi, aşk ve güzel ahlakı” öğütler. Özellikle de insana, doğaya, yaşama sonsuz sevgisi ve saygısı ile şiirleri hiç eskimeden yüzyıllardan bugüne ulaşır.
Yunus Emre’nin Anadolu’da beyliklerin kuruluduğu XIII. Yüzyıl ortalarından Osmanlı Beyliği’nin temellerinin atıldığı XIV. Yüzyılın ilk yıllarına dek yaşadığı tahmin ediliyor. Yaşam öyküsü hakkında pek fazla bilgi yok. Yine de şiirlerinde yer alan verilerden yola çıkarak çeşitli tahminler yapılıyor, hatta doğum ve ölüm tarihi bile saptanmaya çalışılıyor.
“Yunus Emre’nin nerede doğduğu, tahsil görüp görmediği, nereleri dolaştığı, geçimini neyle temin ettiği konularında kesin bilgi yoktur. Bunların yanında bağlı olduğu tarîkatı, mürşidi, mürşidinin kimliği kesin olarak bilinmediği gibi, aile hayatı, çoluk çocuğunun var olup oladığı konuları da bilinmemektedir.” (Yunus Emre, Dîvân-ı İlâhîyât, Hz. Dr. Mustafa Tatcı, Kapı yay. 2012).
Herkesin Yunus Emre’de kendinden bir şeyler bulabilmesinde bu bilinmezlerin önemli etkisi olduğunu anlaşılıyor. Birbirine çok zıt görüşlerdeki kişiler Yunus Emre’ye kendi bakış açılarından yaşam öyküleri uydurmuş, onun dizelerini kendilerince yorumlamışlar. Beşir Ayvazoğlu da “Yunus Ne Hoş Demişsin”i (Şubat 2014, Kapı yay.) yazma sebebi olarak bu durumu gösteriyor; “Bu nasıl şairdi ki, herkes onda kendine göre bir şeyler bulabiliyordu? Alevi’si de sahip çıkıyordu, Sünni’si de; solcusu da sahip çıkıyordu, sağcısı da; batıcısı da sahip çıkıyordu, doğucusu da...”
Ayvazoğlu her aydının çizdiği Yunus Emre portresinin farklı olmasının, hatta bu Yunus’ların birbirleriyle çatışmasının nedeni olarak şöyle düşünüyor; “Bizde olmadığını düşündüğümüz ne varsa, kim varsa, onda arayıp buluyorduk; o bizim Sokrates’imiz, Dante’miz, Petrarca’mız, Erasmus’umuz, François Villon’umuz, Blaise Pascal’ımız, Nietszche’miz hatta Freud’umuzdu.”
Yunus Emre’ye ilgi duyulmasına Fuat Köprülü’nün 1913’de Türk Yurdu dergisinde yayımladığı iki makale neden oluyor. Köprülü ismi bilinen ama önemsenmeyen Yunus Emre’nin büyük bir şair olduğuna dikkati çekmeye çalışıyor. Köprülü’nün bu makalelerine ilk ve önemli katkı Feylesof Rıza Tevfik’ten gelmiş. Feylesof, Yunus’un Yeni Eflatuncu gelenekten geldiğini, Türklükle dilinden başka bir ilgisi olmadığını yazmış. Böylelikle Yunus Emre hakkındaki binbir yorumun ilkini de yapmış. Köprülü 1919’da yayımlanan “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar”da temiz türkçesi, samimiyeti, gösterişsiz söyleyişinin ardına ustaca gizlediği derin düşüncesi ile Yunus Emre’nin ne kadar güçlü bir şair olduğunu vurguladıktan sonra milli unsurun onda tasavvufla kusursuz bir biçimde kaynaşarak milli bir sentez çıktığını, Yunus’un katıksız bir Türk olduğunu vurgulamış. Bu görüşler Cumhuriyetin ilanının sonrasında dil, din ve ırk birliğinde bir birliktelik yaratma arzusundaki aydınlar arasında yankı bulmuş. Yunus Emre özel günlerle, etkinliklerle anılmaya, tanıtılmaya başlanmış. Yakup Kadri gibi aydınlar yazılar yazmış, Necip Fazıl gibi önemli şairler Yunus için şiirler okumuş.  
Yunus Emre’ye dikkatlerin tamamen çekilmesinde ise Burhan Ümit’in onu tutkuyla sahiplenmeye çalışması önemli bir etken olmuş. Burhan Ümit’in hazırladığı Yunus Emre Divanı ve onun hakkındaki yorumları tartışmaları alevlendirmiş. Burhan Ümit Yunus Emre’yi öyle benimsemiş ki ondan hareketle, hepimizin sonu aynı yer diyerek “Toprak” soyadını almış.
Burhan Ümit “Türklerin Büyük Şairi” olarak nitelediği Yunus Emre’yi hücresinde sadece ölümü düşünen, dünyada kimsenin olmayacağı kadar yalnız ve kimsesiz, şiddetli bir metafizik buhran yaşayan bir delikanlı olarak hayal etmiş. Bu bunalımlı entelektüel laik bir ahlak felsefesi oluşturmuş Burhan Ümit’e göre.
Burhan Ümit’e en ciddi karşı çıkış Abdülbaki Gölpınarlı’dan gelmiş. Burhan Ümit’in bilinenin dışında kendince bir Yunus Emre yarattığını söylemiş. Yunus’tan naklettiği şiirleri yanlış yorumladığını da eklemiş.
Yunus Emre şiirlerini derleyenlerin karşılaştıkları en önemli sorun hangi şiirlerin “gerçek” Yunus Emre’ye ait olduğunu belirlemek olmuş hep. Çünkü birden fazla Yunus Emre olduğu tahmin edildiği gibi, o dönemde yaşayan birçok şairin de Yunus gibi yazdığı biliniyor. Sanırım herkesin kendi Yunus’unu yaratabilmesinde Yunus Emre’lerin çokluğu (!) da bir etken. Burhan Ümit bu Yunus’lardan kendi çizdiği portreye uyan şiirleri seçip yayımlamış.
Burhan Ümit’in sahiplenici tavrı edebiyat çevrelerinde Yunus Emre’nin düşünce yapısına dair önemli tartışmalar çıkmasına neden olmuş. 1936’da önemli bir katkı “Yunus Emre – Hayatı” ile yine Abdülbaki Gölpınarlı’dan gelmiş. Gölpınarlı’nın esas katkısı ulaşabildiği bütün yazma ve basılı eserlerden yararlanarak derleyip 1940’lı yıllarda yayımladığı üç ciltlik “Yunus Emre Divanı” olsa gerek. Beşir Ayvazoğlu, Gölpınarlı’nın Yunus Emre yorumlarının zaman içinde nasıl değiştiğini de örnekliyor. Gölpınarlı araştırdıkça ve kendi felsefi ve edebi görüşleri değiştikçe Yunus’u farklı farklı yorumluyor.
Yunus Emre’nin böylesine farklı kimliklere büründürülmesini kuşkusuz şiirinin her türlü yoruma açık, belli bir mekana, yere, tarihe bağlı olmayan nitelikte olması neden oluyor. Yunus Emre döneminin şiirini yazmamış, kalıcı bir eser yaratmış. Temalarının insanın temel sorunları hakkında olması ve yine her görüş ve inancın üstünde geliştiği temel değerleri işlemesi bu kalıcılığın nedeni olmalı.           
Yunus Emre tartışmaları Adnan Saygun’un “Yunus Emre Oratoryosu” ile yeni bir evreye giriyor ve şiirin dışına taşıp Yunus’un iyice tanınımasına neden oluyor. Ayvazoğlu, Saygun’un Yunus Emre yorumunun Burhan Ümit (Toprak) kaynaklı olduğunu söyleyip eleştiriyor.
Mezar yerinin tartışılıp, tespit edilmesi de Yunus’u iyice kamuya mal etmiş. Münif Fehim’in çizdiği portresi ile de Yunus iyice ete kemiğe büründürülmüş. Birçok ressam kendi Yunus’larını resmetmiş. Ama en kalıcısı Münif Fehim’inki olmuş, Yunus’un resmi olarak kabul görmüş.
Unesco’nun “Yunus Emre Sevgi Yılı” ile oratoryonun ardından önce romanlar sonra da tiyatro, bale eserleri ve filmler gelmiş. Yaşamı hakkında ancak küçük bilgi kırıntıları olan Yunus Emre’ye farklı farklı yaşam öyküleri, aileler, sevgililer uydurulmuş. Artık sadece Yunus Emre’nin felsefesi değil yaşam öyküleri de çok ve çeşitlidir.
Beşir Ayvazoğlu Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze dek uzanan Yunus Emre tartışmalarını, Yunus Emre’nin şiirini, yaşamını ele alan eserleri tek tek inceleyip, tanıtıp tartışmakla kalmıyor, bu bilgiyi güçlü bir görsel malzeme ile de destekliyor.
Ayvazoğlu, hakkında bu kadar çok konuşulup tartışılmasına rağmen hâlâ üniversitelerde Yunus Emre araştırma enstitüleri olmadığına, düzenli akademik çalışmalar yapılmadığına dikkati çekiyor. Fuat Köprülü ve Abdülbaki Gölpınarlı’nın çalışmalarına tek önemli katkının Yunus Emre hakkında bağımsız çalışması olmasa da Ahmet Yaşar Ocak’tan geldiğini, kendini Yunus Emre araştırmalarına hasreden tek akademisyenin de Dr. Mustafa Tatcı olduğunu belirtiyor.
Ahmet Yaşar Ocak’ın Yunus Emre’nin tekkesi ve müritleri bulunan bir Melametî-Kalenderî şeyhi olduğu, bu sufiliğin temelinin “ilahi cezbe ve aşka dayalı tasavvufi hümanizma” olduğu görüşüne katıldığını belirtiyor. Yine Ocak’ın Yunus Emre’nin popüler Türk tasavvufunun Ahmed-i Yesevi’den beri geleneksel dili olan Türkçeyi kullanma sebebinin ise “şuurlu bir milli duygu ile değil, çok tabii olarak içinde yaşadığı sosyo-kültürel ortamın gereği olarak yapıyordu” görüşüne dikkati çekiyor.
Beşir Ayvazoğlu Yunus Emre’nin adı ve eseri çevresinde yapılan ideolojik kavganın bir yana bırakılıp artık “Yunus Emre Divanı”nı daha dikkatli şekilde okuyup derinliklerine nüfuz etme vaktinin geldiğini belirterek kitabı bitiriyor.  
24.04.2014

Pazartesi, Nisan 28, 2014

 

Camın Şairleri



İzmir Kordon’da omuz omuza verip denizle şehir arasında kale duvarı gibi geçilmez bir engel oluşturan apartmanların arasında 1875’den gelen bir yapı Fransız Fahri Konsolosluk binası. 1904 depreminde zarar görüp yenilenmiş ama zamanla rutubetin etkisi ile hırpalanmış, biraz daha gecikilse belki de yok olup gidecekmiş.
Sekiz aylık bir restorasyon çalışması sonucunda Kasım 2011’de “Arkas Sanat Merkezi” olarak kapılarını açmış. Amaç, Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas’ın koleksiyonunu sanatseverler ile paylaşmak.  
İki katta 10 sergi “odası” bulunan bu güzel mermer binada ilk sergi 19. Asrın son çeyreğinden 20. Yüzyılın başlarına uzanan sanatsal dönemden Post-Empresyonist eserlerden oluşuyordu. O günden bugüne altı sergi daha açılmış. Basında Arkas Koleksiyonu hakkında okuduğum yazılardan etkilenip meraklanmama ve çeşitli kereler İzmir’e gitmeme rağmen Arkas Sanat Merkezi’ni bir türlü  ziyaret edememiştim.
Geçen hafta sonu İzmir Kitap Fuarı için İzmir’e gittiğimizde bir fırsat yaratıp Arkas Sanat Merkezi’ni ziyaret ettik. İyi de etmişiz. İzmir Kordon’daki nadir tarihi binalardan birini içeriden de görmekle kalmadık çok etkileyici bir sergiyi de izleme şansına kavuştuk; “Camın Şairleri”.
Bu şiire çağrışım yapan sergi bildiğimiz ama örneklerini topluca görme olanağımız olmayan bir sanat dalını tanımamızı sağlıyor. Arkas koleksiyonundan derlenen sergide 20. Yüzyılın başlarında Fransa’da ortaya çıkan Art Nouveau akımının cam sanatındaki en önemli üç temsilcisi: Émile Gallé, Daum kardeşler ve René Lalique’e ait 172 eser yer alıyor.
Cam sanatının ürünleri tek tek gördüğünüzde önemini doğru olarak kavrayamayacağınız eserler. Vazo, lamba, masa saati, cam pano olarak dekoratif bulup, belki zevkinize göre birini seçip evinizin bir köşesini süsleyeceğini düşüneceğiniz nesneler... Ama o kadar güzel işlenmişler ki oluşumlarını sağlayan büyük emeği, sanat zevkini, bakışını düşünmeden edemiyorsunuz.
Cam sanatına büyük bir yenilenme ve değişim getiren Émile Gallé’nin “Ben mutluluğun emekçisiyim” sözü karşılıyor bizi serginin girişinde. 1846 – 1904 yılları arasında yaşayan Gallé baba mesleği olan cam üretimini botanik ve sanat tarihi eğitimlerini kimya bilgisi ile karıp bir sanat haline getirmiş. Çiçek, yaprak motiflerinin yanı sıra yusufçuk kelebek gibi hayvancıkların desenlerini de işlerinde kullanmış. Yenilikçiliğinin yanında kullandığı renklerin tonları, uyumu sanıyorum başarısının temelinde yatan en önemli neden. Bu cam işler buluştukları ışığın tonu ve gücüne bağlı olarak farklı görünümler iletiyor. Kabartma cam tekniği ile yapılan işlerde usta elinden çıkmış heykellerin etkisini buluyorsunuz. Émile Gallé’nin eserleri zanaatın nasıl sanata dönüştüğünü, seri üretimin nasıl sanat ürünü halini aldığını da anlamanızı sağlıyor.
Sergide Gallé’nin doğacı anlayışını cam üretimlerine uygulayan Auguste ve Antonin Daum kardeşlerin kendi buldukları yeni tekniklerle cam sanatını nasıl geliştirdiklerini de gördük. Bu eserler aynı zamanda figüratiften soyuta Art Nouveau’dan Art Deco’ya geçişi de örnekliyor. Serginin üçüncü ismi bir mücevher sanatçısı olarak tanınan Rene Laliqe. Laliqe’nin kendi geliştirdiği bir teknikle ve art deco üslubu ile ürettiği dekoratif objeler sergileniyor.
“Camın Şairleri”nin kuratörü Niko Filidis sergiyi bilgilendirici panolarla destekleyip cam sanatını ve bu sanatçıların niteliklerini daha iyi kavramamızı sağlamakla kalmamış Arkas koleksiyonundan konuyu tamamlayan tablolarla da etkilerini güçlendirmiş.
“Arkas Sanat Merkezi” binasıyla, sergileme anlayışı ile daha ilk adımda insanı etkiliyor. Bu güzel yapıda “Camın Şairleri”ni tanımak ise başka bir etki yaratıyor. 27 Nisan’da bitmesi planlanan sergi gördüğü ilgi üzerine 15 Haziran’a kadar uzatılmış. Kaçırmayın.
23.04.2014

 

Hayalname



Harun Candan ilk romanı “Hayalname”de kırık bir aşk öyküsünün ardından bir köye imam olan yalnız bir gencin define peşindeyken istemeden katil olmasını ve ardından başından geçenleri anlatıyor.
“Hayalname”nin (2014, İletişim yay.) kahramanı annesini babasını küçük yaşta kaybetmiş bir genç. Babası kendi gibi imam olmasını istediğinden olsa gerek dini eğitim almış. İstanbul’da ilahiyat fakültesinde okurken bir tesadüf yaşamını değiştiriyor. Süleymaniye Camisi’nin şadırvanında abdest alırken genç ve güzel bir kadın fotoğrafını çekiyor. Fotoğrafın bir kopyasını almak bahanesi ile buluştuklarında da aralarında bir ilişki başlıyor. Kahramanımızın yaşamındaki ilk aşktır bu. Gizem’le birlikte güzel günler geçiriyorlar. Çok farklı yaşam biçimleri olan Gizem’le kahramanımız belki de zıtların birlikteliğini oluşturuyor. Birbirlerinde hiç tanımadıkları yaşamları tanıma arzusu onları yakınlaştırıyor. Kahramanımız kurallarla yaşamaya alışkın dini inançlarına bağlı köy kökenli bir delikanlı. Gizem kentli, modern, hiçbir inancı, kuralı sorgulayıp ikna olmadan benimsemeyecek yapıda genç bir kadın. Tıpkı eski Türk filmlerindeki gibi bir ilişki ve o filmlerdeki gibi iki genç arasında cinsel bir yakınlaşma olmuyor. Bu hem kahramanımızın yanlış bir hareket yapıp istemeden ilişkinin bitmesine neden olurum korkusundan kaynaklanıyor hem de dini inançları nedeniyle bir kadınla nikah olmadan birlikte olamayacağı için kendine hakim oluyor. Karşı taraftan gelen işaretlere de cevap vermiyor. Ayrılıklarında da kahramanımızın bu uzak duruşu önemli etken.
Gizem’in yurtdışına gidip fotoğrafçılık eğitimi almaya karar vermesi ile yaşamındaki tek varlık nedenini kaybettiğini düşünüp gelecekle ilgili planlarını değiştiriyor. Akademisyen olmaktan vazgeçip imam olmak için başvuruyor ve bir dağ köyüne atanıyor. Orada aşk acılarını dindirmek için uzun yürüyüşler yaparken define aramak için köye gelen bir adamın teklifini kabul edince roman tamamen farklı bir mecraya kayıyor. Bu adamla tepedeki kaleye çıkıp defineyi aradığı sırada yaşadığı olaylar sonucunda kendini dilsiz ve hamile gencecik bir kadınla birlikte katil zanlısı olarak polisten kaçarken buluyor kahramanımız.
Harun Candan iyi bir anlatıcı. “Hayalname” de bir ilk roman olarak oldukça başarılı. Roman ilk bölümde dindar delikanlı ile özgür genç kadının aşk ilişkilerinde yaşadıkları değerler ve inançlar çatışması olarak gelişecekmiş gibi görünse de ikinci bölümde bir cinayet romanı, polisiye havasına bürünüyor. Aşk öyküsü de bırakıldığı yerde kalıyor. Hatta kahramanımız kazara işlediği cinayetin tek tanığı olan ve adını bile öğrenemeyip Lâl diye seslendiği genç kadına ilgi duymaya, onunla evlenip karnındaki çocuğa baba olup bir aile kurmaya bile niyetleniyor, o yönde teşebbüslerde bulunuyor.
“Hayalname”nin kahramanının esas özelliği ve romanı farklı kılan yanı çok evhamlı, aşırı temkinli biri olması. Olayları daha yaşanmadan kafasında sonuçlandırıyor. Ama tüm temkinliliğine rağmen en olmayacak işlere de giriveriyor. Gizem’le fotoğrafını alma bahanesi ile buluşması bunların en az tehlikelisi ise yeni tanıdığı bir adamla define aramaya gitmesi de en tehlikelisi. Anlattıklarını hep kadere bağlasa da başına gelenlerin nedeninin kendi ruh hali olduğunu anlıyoruz.
“Hayalname”nin finali ise bence tartışılmalı. “Dünya hayatı yanılsamadır, rüyadır” deyip tüm anlattıklarının bir kurgu olduğunu vurgulamak ve “Kadere iman etmelisin” mesajı ile noktayı koymak işin biraz kolayına kaçmak gibi olmuş. Kahramanımız o “rüya”dan uyanmasaydı başına neler gelecek, sonunda adalet yerini nasıl bulacaktı merak etmemek elde değil. Ben, Harun Candan’ın romanı başladığı yere döndürmek yerine tamamlayıp son noktayı koymasını tercih ederdim.
“Hayalname” keyifle, merakla okunan, edebi tadı yerinde bir roman. Keşke yayınevi arka kapakta şiirsel ve gizemli cümleler kullanmak yerine romanın polisiye - macera niteliğini de belirten bir tanıtım yapsaydı. Belki o zaman okura daha hızlı ulaşır, daha çok okunma şansı olurdu. 
17.04.2014

 

Hastalıksız Adam



Arnon Grunberg “Hastalıksız Adam”da (Aralık 2013, çev. Gül Özlen, Alef yay.) hastalıklı denecek bir yapıya ve alışkanlıklara sahip Avrupalı bir adamın mesleğinde başarıya ulaşmak uğruna Ortadoğu’da yaşadıklarını anlatıyor.
Samerandra Ambani Hintli bir baba ile İsviçreli anneden doğmuş kendini tam anlamıyla İsviçreli hisseden genç bir mimar. Babası gibi “Hijyenik, güvenilir, tarafsız, disiplinli ve itaatkâr” olmak istiyor. Avustralyalı bir arkadaşı ile bir mimarlık bürosu kurmuşlar. Geçinebilecek kadar para kazanıyor. Tek derdi doğuştan ölümcül bir kas hastası kız kardeşini ABD’de tedavi ettirecek parayı bulmak. Aslında bu tedavinin kardeşini iyileştirmeyeceğiğini ve ölümün kaçınılmaz olduğunu da biliyor. Yine de çok para kazanması gerektiğini düşünmesi işinde itici güç oluyor ve nihayet başının belaya girmesine de neden oluyor.
Sam diye çağrılan Samerandra hijyen saplantısı ile, aşk, sevgi, acıma gibi duyguları hissetmemesi ile aslında hastalıklı bir yapıda. Annesini, kardeşini sevmesi, kız arkadaşını uzun bir seyahate gittiğinde özlemesi gerektiğini biliyor ama ancak görev bilinciyle o duyguları yaşıyor.
Bağdat’a opera yapmak üzere açılan bir yarışmada projesini sunmak üzere Irak’a gidince hayatı tamamen değişiyor. Bir sürü macera ve garip ilişkiden sonra kendini pis bir hücrede buluyor. İşkence görüyor. Sonunda İsviçreli diplomatların çabası ile ülkesine döndüğünde yaşadıklarını belleğinde bastırarak ve bazı cinsel fantezilerle yok saymaya çalışıyor. Hatta işi o noktaya getiriyor ki Dubai’den bir kütüphane – sığınak projesini çizme teklifi geldiğinde ortağının tüm uyarılarına rağmen uzun süreli bir iş seyahati için oraya gitmeye çekinmiyor. Ve yine her zamanki “Avrupalılığı” ile davranıyor. Yaşadıklarından, özellikle Bağdat’ta yaşadıklarından bir ders çıkartmadığı gibi olup bitene de kendi koşullanmışlıklarının dışında bakmayı hiçbir şekilde beceremiyor.  
Sonuç olarak da kendini yine bir hücrede Mossad ajanı olduğu ve bir adamı öldürdüğü suçlamasıyla idam cezası talebiyle yargılanırken buluyor.
Arnon Grunberg, Samerandra Ambani’nin kişiliği ve yaşadıkları üzerinden önemli tartışmalara da girmiş. Samerandra kendini ne kadar Avrupalı hissederse hissetsin hem vatandaşı olduğu İsviçrelilerin gözünde hem de Ortadoğu’da bir “Hintli”dir. Safkan bir Avrupalı için hoş görülebilecek saflıkları var ama o yarım kan. Batılı olarak kolayca yakayı sıyırabileceği olaylarda “Ama sen...” diye başlayan, Hint kökenini hatırlatan cümlelere ve muamelelere muhatap oluyor. “Öteki” olduğu ve ne kadar değişmeye çalışsa da teninin rengi nedeniyle öyle kalacağı eninde sonunda yüzüne vuruluyor.
Diğer gerçek de yarımkan da olsa sonuç olarak Batılı olan Sam’in Ortadoğulu bir insanı anlamasının mümkün olmadığı. Empati kurmaya çalışsa da ne kadar onları anlayacak orası da meçhul. Karşısındakilerin de kendisini anlamasının mümkün olmadığı özellikle sorgulama bölümlerinde ortaya çıkıyor. 
Arnon Grunberg’in yalın bir anlatımı, keskin bir dili var. Zaman zaman bir rapor okuyor duygusuna bile kapılabilirsiniz. Ama bu anlatımla kahramanını inandırıcı bir biçimde var etmekle kalmıyor onun içdünyasına nüfuz etmemizi de sağlıyor.
“Hastalıksız Adam” konusu itibariyle sürükleyici bir roman olsa da bir casus romanındaki gibi sonunda her şeyin nedenini izah edip gerçek suçlunun kimliğini ortaya çıkartmıyor. Aksine Samerandra Ambani’nin saflığının kurbanı olmuş bir Avrupalı masum mu yoksa okur dahil herkesi suçsuzluğuna ikna etmeye çalışan ve gerçek kimliğini ve eylemlerini ustaca gizleyen iyi bir casus mu olduğu aklımızda soru işareti olarak kalıyor.
17.04.2014

Perşembe, Nisan 17, 2014

 

Earls Court'a Veda



Londra Kitap Fuarı bu yıl son kez Earls Court’da gerçekleştirildi. Londra Kitap Fuarı gelecek sene yıllar önceki mekanı Olympia'da yapılacak. Bu taşınma kararının nedeni Earls Court'un yıkılıp yerine konutlar yapılacak olması. Yani herşeyi ranta çevirme arzusu sadece bize has bir özellik değil. İngilizlerde yukarıdan bakıldığında ok şeklinde görünen tarihi fuar alanlarını yıkıp yerine yüksek fiyatla satılacak daireler yapmakta tereddüt etmiyor.
"Moving to Olympia" sloganı bu taşınmanın haberini verme amacını taşıyordu. Londra Kitap Fuarı'nın taşınacağı Olympia da tarihi bir kültür merkezi. Earls Court'tan daha küçük. Bazı salonları da tavan yüksekliğinin düşüklüğü nedeniyle stand kurmaya pek uygun değil. Fuar yönetimi katılımcıları ikna etmek için fuar sırasında toplantılar ve Olympia'ya turlar düzenledi.
8 - 10 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilen fuarın bu yılki onur konuğu Güney Kore'ydi. Geçtiğimiz yıl Türkiye'den bayrağı devralan Kore fuara 27 yayınevi ile katıldı. Kendi standındaki 10 etkinlik ve dört profesyonel programla Türkiye'ye göre daha zayıf bir varlık göstermiş oldu.
Londra Kitap Fuarı'nın gizli kahramanı ise "Read Russia" sloganıyla Rusya'ydı. “Büyük Britanya – Rusya Kültür Yılı” programı kapsamında Rus edebiyatını ve yayıncılık sektörünü tanıtmak amacıyla üç günde 27 etkinlik gerçekleştirildi.
Londra Kitap Fuarı profesyonellere yönelik bir fuar. Yayıncılık sektörünü temsil eden yayıncılar, yazarlar, çevirmenler, kitapçılar, matbaacılar gibi profesyonellerin dışında ziyaretçi kabul etmiyor. Katılım da bu nedenle diğer fuarlara göre az. Yüzden fazla ülkeden 25 bin ziyaretçi geliyor. Telif hakkı satışı, ortak üretim anlaşmaları yapılıyor, dijitalleşme gibi yeni gelişmelerin yaratacağı iş olanakları görüşülüyor. Eğer çok tanınmış bir yazar konuk değilse ya da çok önemli bir konu görüşülmüyorsa kültürel etkinlikler pek ilgi çekmiyor. Yayıncılık sektörünün önemli sorunları hakkındaki toplantılar daha çok ilgi görüyor. Çünkü üç günlük bu kısa fuarda insanlar iş görüşmelerine koşturuyor. Belki de bu nedenle telif hakları bölümü her zaman standların kurulduğu ana salonlardan daha kalabalık ve canlı oluyor. Ama bu yıl fuarın hem önceki yıllara göre küçülmüş olduğu hem de tenhalaştığı ilk bakışta görülüyordu.
Türkiye Londra Kitap Fuarı’na gösterişli bir ulusal standta Kültür ve Turizm Bakanlığı organizasyonu ve İTO'nun desteğiyle 20 yayınevi, 5 Ajans ile temsil edildi. Geçen yılki başarılı onur konukluğu programının sağladığı ilgi bu yıl pek yoktu. İngilizceye çevrilmiş eserlerin sayısı azalmıştı. İngiliz yayıncılığının dışa kapalılığı, çeviri eserlerin sayısının %1'i geçemediği göz önüne alınırsa yılmadan daha çok çalışmamız gerektiği bir gerçek.
Büyükelçimiz Ünal Çeliköz Buket Uzuner'in İngilizcede yayımlanan yeni kitabı "İstanbul Blues"un tanıtımına destek vermek amacıyla elçilik rezidansında bir resepsiyon verdi. Geceye fuar nedeniyle Londra'da bulunan yayıncı ve ajanslar ile Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Hamdi Turşucu, Yayımlar Daire Başkanı Esma Civcir, İTO Yönetim Kurulu üyesi İlhan Soylu da katıldılar. Fuar alanındaki etkinliklerde ise Türk yazarlarının adlarına rastlamadık.
Londra Kitap Fuarı'nın ilk gecesi gerçekleştirilen Uluslararası Kitap Endüstrisi Ödüllerinde İlbay Kahraman (Ayrıntı yay), Emrah Öppirinçci (Oxford University Press Türkiye), Nermin Mollaoğlu (Kalem Ajans) ve Milli Eğitim Bakanlığının FATİH projesi adaydı ama geceden ödülsüz ayrıldık.
16.04.2014

This page is powered by Blogger. Isn't yours?