Çarşamba, Haziran 26, 2013

 

İliştirilmiş Yazarlar



Sivas Katliamı’nın ardından, İsmet Özel “Sivas Göklerinde Sırp Tayyareleri Uçacak mı?” başlıklı yazısında katliamın sanıklarını “Haysiyetli, yurtsever, millet bütününün selametini kapsayan bir siyaset lehine ağırlıklarını koyan Müslümanlar” olarak tanımlıyor ve destek veriyordu. (Milli Gazete, 8 Temmuz 1993).  Gazete yöneticileri de bu görüşleri pek beğenmiş olmalı ki sürmanşetten vermişlerdi.
O sırada dikkatlerden kaçan İsmet Özel’le aynı siyasi düşüncede olan birçok yazar ve şairin sessiz kalmasıydı. Onlar Sivas Katliamı konusunda bir görüş beyan etmemeye çalışarak durumu idare edeceklerini umuyorlardı. Oysa biliyorduk ki “susmak onaylamaktır”.
Sivas Katliamı’nın üzerinden 20 yıl geçti. Dava zaman aşımına uğratıldı. Katiller salıverildi. Avukatları milletvekili yapıldı. İsmet Özel görüşlerini açıkça yazdığı için gözden düştü ama görüşleri iktidardakiler tarafından sahiplenildi.
Gezi Parkı Direnişi sırasında ise “muhafaza-kâr” yazarlar farklı bir süreç yaşadı. İlk başlarda çoğu Sivas Katliamı’nda olduğu gibi susarak olayı geçiştirmeye çalıştılar. Gözlerini yumdular, kulaklarını tıkadılar. Küçük bir bölümü ise Gezi Parkı Direnişi’ni destekliyormuş gibi görünen yazılar yazdı.
Rüzgâr, başbakanın danışmanlarının iktidarı kaybediyoruz korkusu ile attıkları “Başbakanı yedirmeyiz” sloganı ile yön değiştirdi. O güne kadar özgürlükten, demokrasiden, insan haklarından, kardeşlikten söz eden yazarlar çark edip iktidarın, şiddetin, ötekileştirmenin dilini, nefret ve kin söylemini sahiplendiler. Gezi Parkı Direnişi’nin dış güçlerin, faiz lobisinin hatta Sırpların işi olduğunu yazmaya başladılar. On yıldır AKP’ye oy verdiklerini, fikirlerinin hiç değişmediğini, tek seçeneğin AKP iktidarı olduğunu, başbakanın “sert üslubunu sürdürmesi” gerektiğini, demokrasinin sadece bir araç olduğunu, başkanlık sisteminin en iyi yönetim biçimi olduğunu yazdılar. Bu düzen sürmeli, AKP iktidarı devam etmeliydi. Bunu açıkça söylemeleri gerekiyordu çünkü susmaları bile Gezi Parkı Direnişi’ni onaylamak anlamına gelecekti birisine göre.
Bir inanç, siyasi görüş sorunu gibi görünse de aslında vicdanla cüzdan arasında kalmışlardı. İktidarla birlikte imtiyaz ve para sahibi olmuşlardı. Onlar, ABD ordusu eşliğinde Irak’a giren ve işgali meşru gösteren iliştirilmiş (embedded) gazeteciler gibi iliştirilmiş yazarlardı. İktidarın görmek ve göstermek istediğini yazmaları gerekiyordu. Yoksa üzerleri çizilirdi. Konumlarını kaybederlerdi.
İktidarın iliştirilmiş yazarlara, şairlere getirdiği büyük nimetler var. Gazetelerde köşe yazarlığının yanında başta TRT olmak üzere televizyon kanallarında program yapımcılığı, danışmanlık, Kültür Bakanlığı ve belediyelerin yarattığı işler, TMSF ve devlet denetimindeki şirketlerde yönetim kurulu üyelikleri… En marjinal, anarşist görünenler bile iktidardan bir şekilde nemalanıyor.
Gezi Parkı Direnişi’nde 4 kişi öldürüldü, 60’ı ağır 7832 kişinin yaralandı, 11 kişi gözünü kaybetti, 20 kişinin kafa travması geçirdi, bir kişinin dalağı alındı (TTB verileri).
Vicdanı olan bir yazar bu kanlı tabloya gözünü yumamaz.  İliştirilmiş bir yazar olmasa barışçı gösterilerin şiddetle bastırılmasına destek vermez, insan olduğunu unutup, demokrasiyi oy sandığı sanan politikacıların diliyle gerçekleri çarpıtmaya çalışırken zavallılaşmaz.  
26.06.2013

Salı, Haziran 25, 2013

 

Yeniden Doğan



Susan Sontag’ın ölümünden sonra bulunan günlükleri yayınlanacağı duyurulduğu andan itibaren büyük bir merak uyandırmıştı. Sontag’ın günlükleri ve defterleri ilk gençlik çağlarından ölümüne kadar geçen zamanı kapsıyor. 1947-1963 yılları arasındaki bölümü kapsayan ilk cilt Yeniden Doğan (Haziran 2013, çev. Begüm Kovulmaz, Agora Kitaplığı) adıyla Türkçede yayınlandı. 
Susan Sontag, iyi bir yazar olmasının yanında birçok ilgi alanı olan ve o alanlarda ürünleri, yazdıkları, düşünceleri ilgiyle izlenen, tartışma yaratan bir entelektüeldi. Biyografilerinde öncelikle eleştirmen olarak anılsa da edebi eserleri, sinemacılığı, tiyatro ve görsel sanatlardaki çalışmaları ile de aynı oranda önemli. Yaşarken dört romanı, bir öykü kitabı, bir tiyatro eseri, dokuz deneme ve eleştiri kitabı yayımlanmış. Dört filmi yazmış ve yönetmiş. Tiyatro eserleri birçok ülkede sahnelenmiş. ABD’de ve Avrupa’da aralarında Beckett’in Godot’yu Beklerken’i de olan birçok tiyatro eserini yönetmiş. İnsan hakları aktivisti olarak onlarca yıl eylemler yapmış. PEN Amerika Merkezi’nin başkanlığını yapmış. Uluslararası birçok önemli ödül kazanmış. 16 Ocak 1933’de New York’da doğmuş, 28 Aralık 2004’de yine New York’ta ölmüş. Paris’te Montparnasse Mezarlığı’na gömülmüş. 71 yıllık dolu dolu bir yaşam.
Yeniden Doğan’da Sontag‘ın kolej ve üniversite yıllarındaki günlüklerinden, defterlerinden parçalar okuyoruz. “Parçalar” diyorum çünkü Sontag bu defterleri yayınlanacaklarını düşünerek tutmamış. O nedenle defterler bir yanıyla günlük niteliğindeyken diğer yandan da Sontag’ın akıl defteri. Okumaları sırasında yaptığı alıntılar, öykü ve roman taslakları gibi birçok malzeme de içeriyor. İzlediği filmler, tiyatro oyunları, dinlediği müzikler, yiyip içtiği yerler, ilgilendiği ya da gittiği şehirler, tanıdığı yazarlar, şairler ve ressamlarla ilgili görüşleri, okuduğu ve okuması gerektiğini düşündüğü kitapların listeleri de yer alıyor. Bunların bir çoğu da sanırım fikir vermesi için kitapta yer alıyor.   
Oğlu David Rieff, annesinin yaşama sıkıca bağlı olduğunu, kan kanseriyle savaşırken bile ölümü aklına getirmediğini belirtiyor. Sontag ölümü kabullenmediği için geride bırakacağı çalışmalarının ne yapılması gerektiği konusunda bir şey söylememiş. Ölüme çok yaklaştığında sadece tek bir cümle etmiş oğluna; “Günlükler nerede, biliyorsun.” Onları ne yapması gerektiğini ise hiç söylememiş. 
Susan Sontag yaşarken yayınlanmasına izin vermek bir yana ailesi ya da dostlarıyla da paylaşmamış bu defterlerde yazdıklarını. Rieff, 2004’de Susan Sontag son kez hastalandığında yaklaşık 100 defterin mahrem şeylerin sakladığı dolabında bulunduğunu belirtiyor önsözde. Daha sonra başka defterler de bulunmuş.
David Rieff, bana kalsa günlükleri hiç yayınlamaz hatta yakardım, diyor. Yayınlama kararını almasında Sontag’ın terekesini daha hayattayken UCLA Kütüphanesi’ne satmış olması etkili olmuş. Terekeye bu defterler de dahilmiş. Sontag’ın anlaşmasına göre terekesinin kullanımı konusunda bir kısıtlama yokmuş. Bu da bir araştırmacının günlükleri düzenleyip yayınlayabileceğini düşündürmüş oğluna ve David Rieff bu işi kendisi yapmaya karar vermiş.
Yeniden Doğan’da Sontag‘ın sadece edebi ve düşünsel hayatı değil özel hayatından da kesitler yer alıyor. Sıradan okurun hiçbir zaman bilemeyeceği mahrem hayatı, tutkuları, saplantıları ve cinsel hayatı, tercihleri... Aşk ilişkileri... Defterler kitaplaştığı anda Sontag’ın tüm özel hayatı, mahremiyeti tamamen ifşa edilmiş oluyor. David Rieff, defterleri yayınlama kararının annesinin “mahremiyetine müdahale anlamına geldiğinin kesin” olduğunu yazıyor.   
Aileden birinin hele oğlunun bu metinlerle karşılaştığından neler düşünüp hissettiği bir yana editörlük görevini üstlenip neyin yayınlanması neyin yayınlanmaması konusunda kararlar vermesi kolay bir konum değil. David Rieff bir oğul olarak değil nesnel bir editör olarak yaklaşmış defterlere. Sadece gereksiz yinelemeleri, tekrarlanan okuma listelerini, tüm bir günün saat saat not edildiği bölümleri çıkartmış. Susan Sontag’ın yaşam öyküsüne kaynaklık edebilecek hiçbir bölüme dokunmamış. Herhangi bir çıkartma ya da eksiltme yaptığında bunu metin içinde ayraçlarla belirtmiş. Kişi ve yer adlarını, zaman zaman konumları ve tarihleri açıklayıcı küçük notlar koyarak günlüklerin daha iyi anlaşılmasını sağlamaya çalışmış. Zaten defterler UCLA Kütüphanesi’nde okurun ve araştırmacıların incelemesine açık olduğu için yapacağı her müdahalenin fark edilmesi mümkün.
Defterler 1947 yılında, Susan Sontag 14 yaşındayken başlıyor. Sontag, lise eğitimini tamamlayınca mutsuz olduğunu düşündüğü evinden, “soğuk ve uzak” annesinden ayrılıp Berkeley’e yüksek öğrenime gidiyor. Sonra okul değiştirip Şikago’da üniversite eğitimine devam ediyor. Felsefe, antikçağ tarihi ve edebiyat eğitimi alıyor. Bu dönemden başlayarak Sontag’ın yazdıklarından yaşam öyküsünü izlemeye çalışıyoruz. Ama defterlerde tutulan günlükler, alınan notlar kronolojik bir sıra izlemediği, arada önemli boşluklar olduğu için bütünlüklü bir yaşam öyküsü oluşturmak mümkün değil. Sontag’ın ergenlikten ilk gençliğe geçerken yaşadığı düşünsel ve cinsel değişimin kendi kaleminden çok açık yürekle anlatımından parçalar okuyoruz.
Sontag kitapta yer alan “Günlük Tutmak Üzerine” başlıklı 31 Aralık 1957 tarihli notunda yaklaşımını açıklamış; “Günlük yazarken kendimi başkalarının karşısında yapamadığım kadar açık yüreklilikle ifade etmekle kalmıyor, yeniden yaratıyorum. Günlük bireysellik algıma aracılık ediyor. Duygusal, tinsel bağımsızlığımı simgeliyor. Dolayısıyla (ne yazık ki) güncel, gündelik hayatımın basit bir kaydı olmaktan ziyade –çoğu zaman- onun alternatifi” (s.168).  
Susan Sontag düşünsel düzeyi, ilgileri ve okuyup üzerinde düşündüğü tartıştığı kitaplarla 14 yaşında bir gençten çok ilerilerde. Sanki bir doktora öğrencisinin notlarını okuyormuş hissine kapılıyorsunuz. Rilke, Gide, Thomas Mann gibi yazarları okuyor. Antik çağ felsefesi üzerine çalışıyor. Bu yazarlar ve eserleri üzerine geliştirdiği eleştiriler ve düşünceleri sanki olgun bir yazarın kaleminden çıkmış gibi.
Diğer yandan da ilk aşk ilişkileri, ilk cinsel deneyimleri hakkında açık yürekli notlar alıyor. Cinsel eğilimi üzerinde düşünüyor. “Lezbiyen” olduğuna karar veriyor. Cinsel deneyim yaşadığı ilk sevgilileri kendi cinsinden. Ama bir kaç yıl sonra, 17 yaşındayken sosyoloji bölümünde araştırma görevlisi olarak çalışan Philipp Rieff’le evlendiğini öğreniyoruz yazdıklarından. On günlük bir flörtten sonra evlenmişler. Çok geçmeden bir oğulları oluyor (David Rieff).
Susan Sontag bazı dönemlerde hem özel hayatını, hem de yaşadıklarını en ince ayrıtısına kadar anlatıyor bazen de hemen hiçbir şey yazıyor. Büyük bir yapboz ve parçaları birleştirmek için Susan Sontag’ın hayat hikayesini kısacada olsa bilmek okura çok yardımcı olurdu. Keşke Türkçe baskının sonuna ayrıntılı bir biyografi konsaymış.
Yeniden Doğan’daki notlarda açıkça belirtilmiyor ama wikipedi’deki biyografisi bile ne kadar güçlü bir eğitim aldığının, kendisini ne kadar iyi yetiştirdiğinin kanıtı. Şikago’da üniversite eğitimini tamamladıktan sonra edebiyat, felsefe ve din bilim master’ı yapmak üzere Harward’a gidiyor. Etik ,Yunan ve Avrupa felsefesi ve din bilim alanlarında doktora yapmaya başlıyor. Herbert Marcuse ile çalışıyor. Doktorasını tamamladıktan sonra aldığı bir bursla kocası ve oğlunu bırakıp Oxford’a gidiyor. Oxford’da aldığı eğitimden ve yaşam biçiminden memnun kalmadığı için kısa bir tatil için gittiğinde Paris’e yerleşiyor. “Hayatımın en önemli dönemi” dediği bu yıllarda Paris Üniversitesi’nde öğrenim görürken sanat çevrelerine giriyor. Hayatında derin izler bırakacak aşklar yaşıyor. İlk edebi eserlerini kaleme almaya başlıyor.
Yeniden Doğan’ı okurken iyi bir yazar ve düşünür olmak için ne büyük bir emek, ne kadar uzun ve derin bir okuma ve düşünme süreci gerektiğini kavrıyorsunuz. Diğer yandan da Susan Sontag, aşk hayatının nasıl geliştiğini açık yürekle anlatır, kendi kendine tartışırken bir yandan da kendini nasıl yetiştirdiğinin de öyküsünü anlatıyor. Merakla okunan aynı zamanda öğretici bir eser Yeniden Doğan. Artık Susan Sontag’ın yaşam öyküsünü daha çok merak ediyorum.
20.06.2013

Pazartesi, Haziran 24, 2013

 

Türk Film Haftaları…



Türk Film Haftaları…
New York Türk Film Günleri’nin haberini okurken bir sinemacı dostumun yakınması aklıma geldi. Sinema Genel Müdürlüğü’nün “sinemamızı yurt dışında tanıtmak” amacıyla verdiği desteklerin Türk film haftalarına yoğunlaştığını ama bu etkinliklerin sinemamızı tanıtıcı bir işlevi olmadığını söylüyordu. Yabancı sinemacıların bu etkinliklere gelmesi bir yana haberleri bile olmuyorlarmış. Seyircilerin çoğunluğu Türklermiş. Doğru olan Türk filmlerinin ve sinemacıların uluslararası film festivaline katılımlarını desteklemekmiş.
Sinema Genel Müdürlüğü 2012 yılında 51’i yurtdışı, 39’u yurtiçi olmak üzere 90 projeye 7.343.895 TL destek vermiş. Öncelikle 2008’de 136 projeye 18.117.563 TL destek sağlandığına yani son beş yılda desteklerin yaklaşık % 60 oranında düşmüş olduğuna dikkati çekelim (bkz. sinema.gov.tr). Genel müdürlüğün Türk Film Haftaları’na özel önem verdiği, web sitesinde bu etkinliklere özel bir sayfa açmasından anlaşılıyor. Bu sayfadaki en son bilgiler 2011 yılına ait. Genel Müdürlük web sitesine yansımayan bilgiler ayrıntılı olarak  “2012 Yılında Yapılan Yardımlar” başlıklı belgede yer alıyor (kultur.gov.tr).
Ankara Sinema Derneği’ne 65. Cannes Film Festivali Türkiye Standı için 270.000 TL, SETEM’e 18. Rabat Film Festivali Türkiye Onur Konukluğu için 70.000 TL ve 18. Mısır Hurgada Asia Film Festivali için 22.500 TL, FİYAB’a Şangay Film Festivali’nde Türk Filmleri Panaroması için 100.000 TL, TESİYAP’a Çin Animasyon Film Günleri için 75.000 TL ve Tokyo Film Festivali’nde “marketing” yapılması için 75.000 TL, Yedi Renk Sanat Vakfı’na Kazan Uluslararası Müslüman Filmleri Festivali için 25.000 TL, New York Başkonsolosluğu’na Boston Belgesel ve Kısa Film Festivali için 30.000 TL, Pinema Filmcilik’e 34. Amerikan Film Market’e katılması için 190.000 TL destek verilmiş. Toplam 857.500 TL.
“Babamın Sesi”, “Lal Gece”, “Bir Avuç Cesur İnsan”, “Küf”, “Sessiz”, “Araf”, “Gözetleme Kulesi”, “Ateşin Düştüğü Yer”, “Şimdiki Zaman”, “Saklı Bahçede Aşk”, “Bir Zamanlar Anadolu”, “Koca Yusuf”, “Tepenin Ardı” ve “Sessiz” filmlerine 21 festival katılımı için 762.095 TL destek verilmiş. En çok desteği “Ateşin Düştüğü Yer” Oskar’ın yarışma bölümü için (400.000 TL) almış. “Lal Gece” de beş festival için 107.500 TL destek almış. En düşük destekleri ise “Şimdiki Zaman” 2060 TL ve “Saklı Bahçede Aşk” 2035 TL almış. Üç kişinin uluslararası etkinlik katılımları için 20.800 TL verilmiş. Toplam 1,640,395 TL.
Türk Film Haftaları için sinema meslek birliklerine, şirketlere, şahıslara ve başkonsolosluklara 1.491.115 TL destek verilmiş. Varşova 125.000 TL, Hong Kong 100.000 TL, Kiev 65.000 TL, Viyana 96.862 TL, Kıbrıs 8.000 TL, Santiago 125.000 TL, Nijer Niamey 80.000 TL, Şikago 80.000 TL, Miami 125.000 TL, Roma 150.000 TL, Endonezya 100.000 TL, Kamboçya 79.754 TL, Los Angeles 81.000 TL, Nürnberg 75.000 TL, Melbourne 100.000 Tl, Leids 30.000 TL, Ruhr 25.000 TL, Frankfurt 30.000 TL, Seattle 15.499 TL destek almış.
Bu destekler bir film festivali düzenlemek için yeterli değil. Düzenleyiciler eğer başka kurumlardan da destek almıyorlarsa bu paralarla sadece film gösterebilirler. Tanıtıma, konuk ağırlamaya, masraflara bütçe kalmaz. Film göstererek Türk sineması tanıtılabilir mi? Bu sorunun ve destekleri hangi mantıkla dağıttıklarının cevabını Sinema Genel Müdürlüğü verecektir umarım.
19.06.2013

 

Kitap İçin 3



Selçuk Altun’un Kitap İçin yazılarını Cumhuriyet Kitap okurları her ay merakla bekler. Tiryakileri vardır, muhalifleri vardır. Okurlarından çoğu beğenir, bazısı tartışır, bazıları da kızar. Selçuk Altun, Kitap İçin yazılarını biner maddelik kitaplar halinde yayımlıyor. Kitap İçin 3’le (Mayıs 2013, Sel yay.) üç bin maddeye ulaşmış. Her ay 25 maddeden oluşan bir yazı yayımlandığına göre 40 ayda yani yaklaşık 3,5 yıllık bir emeğin sonucunda bir kitap oluşuyor.
Turhan Günay ve Sali Turan’a adadığı kitabın arka kapağında Selçuk Altun ne yapmak istediğini de on altı sözcükten oluşan dört dizede açıklamış; “Aforizma - Alkış – Anı / Bilgi - Eleştiri - Günlük – Gözlem / Haber - Kıssa - Kinaye – Nükte / Öneri - Polemik - Sor (Gu) – Yanıt.”
Selçuk Altun düşündüklerini kısa ve öz bir biçimde ifade ediyor bu maddelerde. Düşüncelerini iki yolla ifade etmeyi tercih ediyor, ya kendi söylüyor ya da başka yazarlardan kısa ve vurucu alıntılar yapıyor. Kısa ve öz deyince de en çok tercih ettiği tür aforizmalar oluyor. Kitap okumaları sırasında altını çizdiği aforizmalaşabilecek cümleler de maddelerde önemli yer tutuyor.
Şiirlerden dizeler alıntılamakla kalmıyor, zaman zaman bu maddeler yeni şiirlerin ilk kez okurla buluşmasını da sağlıyor. Yaşam öykülerine meraklı. Şairlerin, yazarların ressamların, önemli kişilerin yaşam öykülerinden kıssa’lar çıkartılabilecek alıntılar yapıyor. Bu alıntıların kışkırtmasını, okurun kafasında sorular oluşturmasını arzuluyor. Nüktelere de ayrı bir önem veriyor.
Selçuk Altun İngilizcede yayınlanan edebi eserleri yakından izler. Türk edebiyatını da ihmal etmez. Kitap İçin’in notlarında sık sık okuduğu iyi kitapları paylaşır, kitap önerilerinde bulunur. Çok satmayan ama kaliteli kitabın peşindedir. Onlara özellikle dikkati çekmeye çalışır. Genç şairin, yazarın izini sürer. Genellikle alkışlar ama az da olsa yaptığı eleştirileri oldukça ağırdır. Bu nedenle daha çok onlar akılda kalır. Polemikler ise kolay kolay unutulmaz. Selçuk Altun’un özel olarak izlemeye aldığı yazarlar vardır. Onların yurt içi ve dışında yaptıklarını yakından takip eder. Yanlış yaptıklarını düşündüğünde haber verir, uyarır, ağır bir şekilde eleştirir. Elinde sağlam kanıtlar olduğunu anlarız. Kitap İçin 3’de de böyle polemik yaratan maddeler bolca yer alıyor.  
Kitapevlerini, sahaf ziyaretlerini, aldığı ya da “av”ladığı kitapları da anlatıyor. Selçuk Altun sadece edebiyatla, kitaplarla kendini sınırlamıyor, gezilerini, gözlemlerini de paylaşıyor. Bazen İstiklal Caddesi’nde gözüne çarpanlar bazen Londra notları bazen de hiç akla gelmeyecek bir şehir ya da arkeolojik alan olabiliyor bunlar. Müzeler, önemli sergiler, konserler, mimari yapılar ilgi alanında. Yeni ve çarpıcı bir şey varsa okurla paylaşmayı seviyor.
Hakkının yendiğini, gözden kaçtığını düşündüğü yazarlara, sanatçılara, iyi okurlara özellikle dikkati çekmeye çalışıyor. Yaşadıklarından, anılarından parçalar aktardığında da aynı yaklaşımda olduğunu görüyoruz.
Kitap İçin 3 hayatını kitap okumaya, okuduklarını paylaşmaya adamış bir yazarın dünyasını tüm boyutlarıyla yansıtırken kitap okumaya özendirmeye de devam ediyor. 
13.06.2013

 

Postacının Aşkı


Kitabın kapağında “Postacının Aşkı” başlığını gördüğünüzde ister istemez Antonio Skarmeta’nın Ateşli Sabır’ını, Pablo Neruda’nın Kara Ada günlerinde postalarının taşıyan postacısı Mario’yu, Mario’nun sevgilisi Beatriz’i hatırlıyorsunuz. Ateşli Sabır’da Mario sevgilisinin gönlünü Neruda’nın şiirleri ile kazanıyordu.
Denis Theriault, Kanada Quebec’li bir yazar. İlk romanı 2001 yılında yayınlanmış. Ödüller almış. İngilizceye çevrilmiş. Postacının Aşkı (Nisan 2013, çev. Zeynep Heyzen Ateş, Altın Kitaplar) ikinci romanı. 2004’de yayımlanmış. Bu romanda İngilizcede yayımlanmış. 
Theriault’un postacısı Bilodo, 27 yaşında. Montreal'de yaşıyor. Yalnız bir adam. Hayatında işinden başka bir şey yok. İşini severek yapıyor. Kendi kendi ile yarışıyor. Mektupları zamanında ve doğru adrese götürmeyi önemsiyor. Beş yıldır aynı bölgedce görev yaptığı için bölgesini ve posta götürdüğü insanları iyi tanıyor. Günleri işi ile evi arasında geçiriyor.
Öğle yemeklerini hep aynı lokantada yiyor ve tatlıdan sonra kaligrafi çalışıyor. Akşamları ise çoğunlukla evde. Kendisi gibi postacı olan en yakın ve tek arkadaşı Robet çok ısrar ederse dışarı çıkıyor. Bu dışarı çıkmalar da pek sık olmuyor.
Bilodo’nun kötü bir huyu var, mektupları dağıtmadan önce okuyor. Geceleri yemeğini yiyip, biraz televizyon seyrettikten sonra kapıyı kilitleyip mektupları buhara tutarak tek tek özenle açıp okuyor. E-posta çağında olduğumuz için mektuplaşanların sayısı çok değil. Bu da işi daha da heyecanlı kılıyor. Mektupları okuduktan sonra fotokopilerini çekip arşivliyor. Bu durum fotokopicinin dikkatini nasıl çekmemiş, bilemiyoruz. Yazar değinmiyor.
Bilodo okuyup, fotokopisini çektiği mektupları özenle kapatıp sahiplerine ulaştırıyor.
Onu en çok etkileyen mektuplar Antiller’den Guadeloupe Adası’ndan geliyor. Guadeloupe'lu Ségolène'den gelen çok zarif bir el yazısıyla yazılmış portakal kokulu her mektup sadece üç kısa dizelik tek bir şiirden ibaret. Bilodo bu şiirleri dikkatle okuyup anlamlar çıkartmaya çalışıyor ama bir şey anlamak da pek kolay değil. Yine de bu garip kısa şiirler ona bir şeyler hissettiriyor, bir şeyler görmesini sağlıyor. Onları ezberliyor, sık sık kendi kendine tekrarlıyor.
5 + 5 + 7 ya da 5 + 7 + 5 hece ölçüsü ile yazılmış 17 heceden oluşan şiirler bunlar. Bilodo bir gün gazetede bu şiirlerin benzerlerine rastlıyor ve onların Haiku olduğunu anlıyor. Bu bilgi heyecanını daha da artırıyor. Kütüphaneye gidip Haiku ile ilgili kitaplar okuyor. Haiku’nun ustalarını tanıyor. Böylelikle mektuplarda yer alan, ilk okuyuşta anlamsız görünen Haiku’ların özenle ve belli mesajları vermek amacıyla yazıldıklarını anlıyor.
Bir zarftan Ségolène'in fotoğrafı çıkıyor. Genç kadının ilk okul öğretmeni olduğunu öğreniyor. Kadının gülümseyişi içine işliyor. Yazısına, garip şiirlerine hayran olduğu kadına iyice bağlanıyor. Dört gözle mektupların gelmesini beklerken mektupların gönderildiği kişiyi de araştırıyor. Ségolène bu mektupları Gaston Grandpre adlı “Sakallı, üstüne başına özen göstermeyen, saç traşı bile doğru dürüst olmayan, her zaman abartılı, şatafatlı, kırmızı bir ropdöşambrla dolaşan ve bütün gece uyumadığı izlenimi veren bir tip”e yollamaktadır. “Deli bir bilim adamı” ya da “çatlak bir serseri” izlenimi veren Gaston tahmin edebileceğiniz gibi tanınmamış bir şairdir. Gaston Grandpre’nin başına gelen bir kaza Bilodo’nun hayatını değiştiriyor.        
Bilodo hayatında hiç mektup almamış. Zaten mektuplaşabileceği kimse de yok. İnternetle de arası yok. Bir ara kendi kendine mektup yazmayı denemiş ama keyif alamamış, bırakmış. Gaston’un yaşadığı kaza Bilodo’nun onun adıyla mektuplaşmayı sürdürmesine olanak sağlıyor. Bilodo biraz uğraştıktan sonra Haikular yazmayı da beceriyor ve aşık olduğu kadınla Gaston’muş gibi yazışmaya başlıyor. Kaligrafi yeteneği sayesinde Gaston’un el yazısını taklit edebildiği gibi onun yazdıklarını örnek alıp yazışmayı sürdürmeyi de başarıyor.  
Postacının Aşkı, çağımızda pek rastlanmayan bir aşkın öyküsü olarak okunabilir. Bidou’nun tutkusunda pek çok hastalıklı yan bulunabilir. Diğer yandan şiirseverlere, özellikle Haiku meraklılarına özel olarak sesleniyor roman. Postacının Aşkı’nı Haiku türüne bir saygı duruşu olarak da okuyabiliriz. Eli kalem tutanlar bu romanı okuduktan sonra mutlaka Haiku yazmayı deneyecektir.      
Postacının Aşkı 128 sayfalık, kısa ve akıcı bir roman. Keyifle ve hızla okunuyor. Zeynep Heyzen Ateş’in çevirisi de okunaklılığı artırıyor. Özellikle Haiku çevirilerinin başarılı olduğunu söylemeliyim. Haiku çok özel bir tür ve çeviride hem hece ölçüsünü hem de çok anlamlılığı iletmek kolay bir iş değil.  
13.06.2013

This page is powered by Blogger. Isn't yours?