Cuma, Haziran 29, 2018

 

Tatilde kitap okunur



Kötü haberleri sevdiğimiz için çok okuduğumuzla değil hiç okumadığımızla övünüyoruz. “Televizyon seyretmeye ayırdığımız süre günde 2 saat 14 dakika kitap okumaya ayrılan süre ise günde sadece 1 dakika” biligisine internette yaygın olarak rastlamak mümkün. Kimin nasıl araştırdığı belirisiz bu bilgiyi kötü haber niteliği taşıdığı için kaynağını araştırmadan inanıyoruz ama daha ciddi araştırmalar verdiği bilgi ile pek hoşumuza gitmiyor olmalı ki onları pek paylaşmıyoruz.
Avrupa Birliği’nin resmi kurumlarından Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) 15 Avrupa ülkesinde 2008-2015 yılları arasında kitaba ayrılan bütçe, okuma süreleri ve okuyan insanların oranlarına dair veriler içeren bir araştırmanın sonucunu yayımladı. 23 Nisan Dünya Kitap Günü’nda açıklanan araştırmaya göre, “okumaya ayrılan süre” bakımından, günde 7 dakika kitap okunan Türkiye, Estonya (13 dk), Finlandiya (12 dk), Polonya (12 dk), Macaristan (10 dk) ve Yunanistan’ın (9 dk) arkasından geliyor ve Almanya ve Lüksemburg ile aynı düzeyde yer alıyor. İngiltere, Fransa, İtalya, Avusturya, İspanya, Hollanda ve Romanya ise daha geride.
Günde 7 dakika da az diyeceksiniz. Haklısınız. İdeali günde 20 dakika. Zaten elinize bir kitap okumaya başladınız mı kolayca bu süreye ulaşıyorsunuz. Öte yandan bu 7 dakikayı günde iki – üç saate artırıp ortalamayı yükseltme şansınız var. Tatilde bol bol kitap okuyabilirsiniz. Ben öyle yapıyorum.
Javier Marias merakla izlediğim yazarlardan. Her zaman anlatımı ve seçtiği konularla yenilikçi. Türkçedeki yeni kitabı Acı Bir Başlangıç Bu’da (çev. Seda Ersavcı, Yapı Kredi yay.) kırk yıllık dikatatörlükten sonra 1980’de İspanya’da yaşanan değişim rüzgarını anlatıyor Marias. Ünlü yönetmen ve yapımcı Eduardo Muriel’in ve eşi Beatriz Noguera’nın eksenlerinde geçmişin karanlıklarına doğru bakıyor. Bugün özgürlüğü kutlayanların diktatörlüğü nasıl besleyip yaşattığını aydınlatıyor.
Aşk Benim Dilsizliğim (Yitik Ülke yay.) adlı şiir seçkisi ile iyi bir şair olarak tanıdığımız Matthias Göritz’in Türkçedeki ilk romanı Hayalperestler ve Günahkârlar  (çev. Yasemin Yelbay Yılmaz, Yitik Ülke yay.). İkinci Dünya Savaşı’nın nasıl asılsız bir hikâyeye dayandırılarak çıkarıldığını anlatan “Gleiwitz“ adlı film hakkında bilgi almak amacındaki gzateci yaşlı yapımcı ile buluşur. Uzun söyleşilerle Almanya’dan başlayıp Hollywood’a uzanan bir baba oğul öyküsü sinemanın sanattan endüstriye dönüşümünü sorgulayan bir hal alır.
Haruki Murakami’nin ilk romanı Rüzgârın Şarkısını Dinle (çev. Ali Volkan Erdemir, Doğan Kit.) Japonca’da 1979’da yayımlanmış. Murakami romanın yabancı dillere çevrilmesine izin vermiyormuş. Sanırım bunu ilk romandan duyulan mahçubiyet olarak tanımlayabiliriz. Zaten kitabın sonunda da Murakami edebiyata nasıl başladığını, ilk romanını yazma serüvenini anlatırken ilk iki romanını eski dostlar olarak anıp bir daha onlarla buluşmasının kolay olmadığını söylüyor. Oysa genç bir üniversite öğrencisinin kısıtlı çevresindekileri anlatırken bireyin yalınızlığına vurgu yapan, Murakami’nin tüm özelliklerini taşıyan, kısa ve hoş bir novella Rüzgârın Şarkısını Dinle.
Menekşe Toprak’ın yeni romanı Arı Fısıltıları’nın (İletişim yay.)  “Kavgalar, patlamalar, köye getirilen cenazeler… Suna’nın Deniz’e olan aşkı... Büyük sözler, insanın kalbini ve ruhunu cendereye sokan ebeveynler… Tahakkümle hesaplaşan genç isyanlar. Uykusuz bir Derviş, konuşulan Berkin, usul usul Alevi türküleri… Şimdiki zamanın siyaseti, harareti ve bitimsiz deveranları…” diyen tanıtımı “Arı Fısıltıları, dünyanın kokusunu anlatıyor” cümlesi ile tamamlanıyor. Menekşe Toprak iyi bir yazar, arka kapak yazısı da çağırıcı. Okuma listeme alıyorum.
Enis Batur’un yayın yönetmenliğini yaptığı Kırmızı Kedi Yayınları “Yeni Edebiyat” başlığıyla yeni bir diziye başladı. Leyla Çapan’ın Adı Yağmur, Deniz Arslan, Melik Saraçoğlu ve Hakkı Kurtuluş’un Vatandaş Berzins, Şükür Keleş’in İmiş, Alper Beşe’nin Kırılgan’ı dizinin ilk kitapları. Türk edebiyatındaki yeni yönelimleri, yeni yazarları tanımak için izlenmesi gereken bir dizi.
Kırmızı Kedi şiir yayıncılığında da önemli bir rol oynuyor. Tuğrul Tanyol’un ilk kitap öncesindeki şiirlerinden oluşan Şiirler 1 (1974 – 1984), İzzet Göldeli’nin toplu şiirleri Çıplak Kalem, Tarık Günersel’in İzdüşümler’i de listemde. Şiir kitapları listeme Betül Dünder’in “sana soyundum eyy kara nehir ver bana bunun cevabını / içine indim beyaz bir gövde hepten bir keder olarak” dediği yeni kitabı Unutmanın Kısa Tarihi’ni (Yitik Ülke yay.) de ekliyorum.  
Jose J. Veiga, Çağdaş Brezilya Edebiyatının büyük isimlerinden. Onlarca dile çevrilmiş bir yazar. Türkçede ilk kez Gevişgetirenler Zamanı (çev.Canberk Koçak, Delidolu yay.) ile okuyoruz. “Her şehrin, her kasabanın, halkı aklın yoluna davet eden bir deliye ihtiyacı vardır” diyen yazar gerçekçi bir dille bir kasabada yaşananlardan yola çıkarak evrensel sorunlara doğru uzanmış.
Daha önce Mitos Boyut Yayınları’ndan çıkan kısa oyunu Köpek, Kadın, Erkek’le (2014) tanıdığımız, Alman Edebiyatının önemli isimlerinde Sibylle Berg’in iki romanı aynı anda yayımlandı. Uyuyan Adam ve Hayat İçin Teşekkürler (Can yay.). “Modern bir aşk öyküsü” olarak sunulan Uyuyan Adam arka kapağındaki “Adam ve kadın, Güney Çin Denizi’nde küçük bir adada beraber tatil yaparlar. Sonra bir gün adam gazete almak üzere anakaraya gider. Geri dönmez. Kadın kalır” tanıtımıyla tatil okumalarına uygun gibi görünüyor.
Son yılların en çok okunan, ilgi çeken yazarlarından Jonathan Franzen’in yeni romanı Saflık (çev. Emrah Serdan, Sel yay.) 632 sayfalık kalınlığı ile tam bir tatil romanı. Franzen, bir anne ve kızın “tuhaf” ilişkisinden yola çıkarak aile kurumunun çöküşünü anlatıyormuş. 632 sayfa biraz uzun görünebilir ama Franzen ustalıklı kurgusu, merak unsurunu hiç yitirmeyen anlatımı ile iyi bir anlatıcıdır.
Zeynep Delav’ın Kemik Tozu (Hep Kitap), Şiir Erkök Yılmaz’ın Aile İçi Muhabbet (Yapı Kredi yay.), Selçuk Orhan’ın 100 Soruda Oğuz Atay (Kara Karga yay.), Ayça Güçlüten’in Disko Topu (İthaki yay.), Melih Esen Cengiz’in Paylaşılmayan Cinayet’i (Altın Kitaplar yay.), Rıza Kıraç’ın Ucuz Ölüm’ü (Doğan Kitap) ve Hans Fallada’nın Köylüler, Kodamanlar ve Bombalar’ı (Everest yay.) listemdeki diğer kitaplar. Hepinize iyi tatiller...28.06.2018

Perşembe, Haziran 28, 2018

 

“Kubbesiz, minaresiz cami olmaz”



Çocukluğum Kocatepe Camisi’nin bitmek bimeyen inşaatında geçti. 60’lı yıllardı. 1957’de yapılmasına dönemin başbakanı Adnan Menderes öncülüğünde karar verilmiş. Proje yarışmasını Vedat Dalokay kazanmış. Ama proje “çok modern” bulunmuş. Sanırım o nedenle de inşaat çok ağır aksak ilerliyordu. Temelleri atılıp kalmıştı. 1967’de bu projeden vazgeçilip geleneksel formlara uygun olan yeni bir proje başlatıldı. Caminin inşaatı ancak 1987’de bitti. Vedat Dalokay’ın modern bulunup beğenilmeyen cami projesi ile Pakistan’da Faysal Camisi inşa edilmiş ve dünyanın en güzel camileri arasına girmiş. Dünya’nın en güzel camileri listesine Türkiye’den Mimar Sinan’ın Süleymaniye ve Selimiye Camileri ile Sultanahmet Camisi girebiliyor. Günümüz Türkiyesi’nin “klasik” camilerinden beğenilen yok. Çünkü Türkiye’de devlet yöneticileri de halk da Mimar Sinan tarzında cami seviyor ve istiyor. Mimarlarımızın ufku da Mimar Sinan’la en fazla Sultanahmet Camisi mimarı Sedefkâr Mehmed Ağa ile sınırlı. Yani özgün eserler değil kopyalar üretiyor ve bununla övünüyorlar.
Günümüzün en önemsenen cami projelerinden olan Çamlıca Camisi’nin mimarı Hacı Mehmet Güner’in söyledikleri cami mimarisi anlayışını net olarak anlatıyor: “Belki Sultanahmet’e, belki Selimiye’ye, belki herhangi bir eski Osmanlı Selahaddin Camii’ne (herhalde Selâtin Camii olacak, yani sultanın yaptırdığı cami) benzeteceğiz ama yeni bir projedir. Klasik tarz. Neticede cami yapıyorsunuz, kubbesiz minaresiz olmaz.”
“Klasik tarzda yeni bir mimari”... Yapılan bir kopyalama ya da yeniden üretimdir. Çamlıca Camisi’ni İstanbul’un silüetinde var olan tarihi camilerden ayırd etmeniz mümkün değil. O nedenle de mimarı bir uygulayıcı olarak geri planda kalıyor, önemsenmiyor. Çamlıca Camisi’nin internet sitesinde de mimarın adını bulamıyorsunuz (bkz. istanbulcami.com). 
Türk klasik tarzında cami normunu Mimar Sinan belirlemiş. Kubbesiz minaresiz cami yapılamıyor. Yapılabilenler de bu norma uydurulmaya çalışılıyor.
TBMM Başkanı İsmail Kahraman son icraat olarak Meclis Camisi’ne klasik anlayışa uygun minare dikmeye çalışıyor. Kahraman daha önce 1995 Ağahan Mimarlık Ödüllü, Behruz Çinici’nin eseri olan camiyi yıkıp yerine klasik bir cami yaptırmaya çalışmış, başaramayınca da bu kez mimari projeyi bozacağına aldırmadan minare eklemeye uğraşmıştı. Son çözüm olarak camiye “mini” bir minare monte ettirmiş (milliyet.com.tr/meclis-camii-ne-minare-dikildi-siyaset-2687601). Çünkü İsmail Kahraman’ın belleğinde tek bir cami modeli var, o cami de minaresiz olamıyor. Kafasındaki minare modeli de tek tip olduğu için Behruz Çinici’nin Meclis Camisi’ne nasıl bir minare yaptığını da anlayamıyor. Meclis Camisi’nde minare iki balkon ve bir selvi ağacıyla temsil edilirken, kubbenin yerini peyzajdan yükseliyormuş izlenimi veren teraslanmış bir piramit alıyor. 
Kubbesiz, minaresiz cami yapmak mümkün, dine aykırı değil. İslam tarihinin başlangıcından itibaren Dünya’nın en güzel camileri arasında minaresiz bir çok cami var.
Minare de tek tip değil. Meclis Camisi örneğinde olduğu gibi simgesel de olabilir ya da bambaşka bir yorumla da yapılabilir. Son örnek Sancaklar Camisi. Emre Arolat bu eseri ile “Yenilikçi düşünceleri hayata geçirebilen, kullanıcılarına ve fizik mekana katkı sağlayan, tasarım olarak mükemmelliği ve mimari hırsı yansıtan” çalışmaların ödüllendirildiği RIBA Uluslararası Mimarlık Ödülleri’ni kazandı. Sancaklar Camisi projesi şart olarak görülen kubbe ve minareyi ihmal etmeden ama klasik olanı yani yüzyıllardır yapılanı tekrar etmeden yepyeni bir yorumla bir cami inşa edilebileceğini gösteriyor .27.06.2018

Pazartesi, Haziran 25, 2018

 

“Unutmayı denemeliyiz”



Afrika yakınımızdaki uzak kıta. Angola uzak bir ülke. Afrika ile ilgili değiliz. Edebiyat okumalarımız esas olarak Avrupa, ABD ve Latin Amerika kaynaklı. Afrika Edebiyatlarından çok az çeviri yapılıyor, onların da çok okunduğunu söyleyemeyiz.
Afrika’nın güneybatı bölümünde yer alan bir ülke Angola. Kendi dillerinde Ngola diye anılıyor ama biz Portekizli sömürgeciler gibi Angola diyoruz. Portekiziler 1483’de Angola’yı keşfedip ilk yerleşim merkezlerini kurmuş. 1920’de dek de sınırları genişleterek şimdiki büyüklüğüne ulaşmış. Afrikalı çeşitli etnik gruplar nüfusunu oluşturmuş. Bir anlamda Portekiz’in yarattığı bir ülke olarak da düşünebiliriz.
Portekiz sömürge yönetimi 1960’lara dek sürmüş. Afrika’da gelişen bağımsızlık akımı sayesinde 1950’lerde başlayan mücadele 1961’de silahlı mücadeleye dönüşmüş, 1974’de Portekiz’in tüm sömürgelerinden çekilme kararı alması ile  Angola bağımsızlığına kavuşmuş. Bunları hem Angola’nın tarihini anımsamak hem de sözünü edeceğim romana girizgah olsun diye anlatıyorum.
Portekiz’in çekilmesi ile ülkede bağımsızlık için savaşan üç grup  Angola Ulusal Kurtuluş Cephesi (FNLA), Angola'nın Bağımsızlığı İçin Halk Hareketi (MPLA) ve Tam Bağımsız Ulusal Angola Hareketi (UNITA) bu sefer kendi aralarında iktidarı ele geçirmek için savaşmaya başlamışlar. Çatışmalar sonucu Sovyetler Birliği desteğindeki MPLA başkenti ele geçirip 1975 yılında bağımsızlığı ilan etmiş ama diğer gruplarla içsavaş 2002 yılına dek sürmüş. Bu arada MPLA sosyalist ülkelerdeki yönetim biçimini esas alan bir yönetim modeli oluşturmuş. 1990’da da çok partili sisteme geçilmiş.
Jose Eduardo Agualusa’nın Man Booker Ödülü adayı ve Dublin Edebiyat Ödüllü romanı Unutmanın Genel Teorisi (Nisan 2018, çev. Sevcan Şahin, Timaş yay.) Angola bağımsızlığını kazanmadan hemen önce başlıyor. Romanın ana kahramanı Ludo kızkardeşi ve eniştesi ile bilikte başkent Luanda’da iyi bir mahallede yaşamaktadır. Ludo, Portekiz’den kızkardeşinin yanına gelmiştir. MPLA’nın yönetimi ele geçirmesi sırasında kaçmaya hazırlanan eniştesi ve kızkardeşi ortadan kaybolulurlar. Ludo yapayalnız kalır. Apartmanda yaşayanların çoğu ya kaçmış ya da başlarına bir şeyler gelip ortadan kaybolmuştur. Ludo’nun ise gidecek bir yeri yoktur. Portekiz’e dönmeyi aklından geçirmez, zaten böyle bir isteği olsa bile havalanına bile nasıl ulaşacağını bilmemektedir.
Köpeği ile birlikte evde kalmaya karar verir. Bir süre sonra eniştesi ve kızkardeşinin döneceğini ya da iç savaşın bitip hayatın normalleşeceğini ummaktadır. Ama olaylar umduğu gibi gelişmez. MPLA’nın yönetimi ele almış olması ülke içindeki karmaşayı bitirmediği gibi yeni sosyalist yönetim de pek güvenli gözükmemektedir. Her an evin basılması, yağmalanması ve Ludo’nun öldürülmesi mümkündür.
Ludo apartman dairesinin kapısına bir duvar örer. Dışarı ile ilişkisini mümkün olduğunca keser. Önce eve depolanmış yiyecekleri tüketir sonra da terasında yetiştirdiği sebze ve yakaladığı güvercinlerle beslenir. Isınabilmek için kitapları, mobilyaları yakar. Otuz yıl boyunca böyle sürdürür hayatını. Bu sırada da evin duvarlarına yaşadıklarını yazar, evi bir anlamda günlük olarak kullanır.
Kitabın girişindeki önsözde Ludovica Fernando Mano adlı bir kadının 28 yıl boyunca evde kapalı kaldığını, 2010’da 85 yaşında hastanede ölümünden sonra kadının öyküsünü öğrendiğini yazıyor Jose Eduardo Agualusa. Ludo kapalı kaldığı dönemde 10 defter dolusu günlük tutmakla kalmamış, yaşadığı dairenin duvarlarını da şiir ve yazılarla doldurmuş. Agualusa bu günlüklerden yola çıkarak romanı yazdığını ama ortaya çıkan eserin bir belgesel değil tamamen kurmaca olduğunu belirtiyor. Haklı. 
Dış dünyayı sadece radyoda dinlediği haber programları ve zaman zaman şahit olduğu komşuların yaşamlarından ve kendi yaşadıklarından anlamaya çalışıyor Ludo. Ama roman sadece Ludo’nun yaşamı ile sınırlı kalmıyor. İçeriden çok daha fazla dışarıda geçtiğini de söyleyebiliriz. Agualusa çok ilginç kahramanlar aracılığıyla Angola’daki yaşamı ve değişimi satırlarına yansıtıyor. Faili meçhul cinayetler, cezasız kalan suçlar, kayıp insanlar, suçsuz yere hapis edilenler... Bunlar içsavaşın ve sonrasında kurulan rejimin insanlara yaşattıkları. Ama Angola’da yaşananlar sadece bunlardan ibaret değil diğer yanda insanlar yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Tüm olumsuzluklara rağmen başarılı olanlar, hayatta kalmak bir yana zengin ve güçlü olanlar olduğu gibi bu karmaşada her şeyini yitirip yok olanlar da var.
Jose Eduardo Agualusa gerçek olaylara dayanan bir anlatı kursa da anlatımı ile farklı bir dünya yaratıyor. Latin Amerika’nın Büyülü Gerçekçilik’ini anımsatan bir anlatımı var. Hayat bilinmezlerle, gizemlerle ve tabii mucizelerle dolu. İnsanlar yaşama bunlarla bağlanıyor. Agualusa farklı kahramanların yaşadıklarını anlattığı ilk bakışta karmaşık görünen ama sayfalar ilerledikçe birbirine bağlanan bir yapı kurmuş.
Otuz yıl evde kapalı kaldıktan sonra hırsızlık amacıyla eve giren ama sonra kalıcılaşan küçük Sabalu’nun sayesinde Ludo hem dış dünya ile temas kuruyor, hem de ayrı ayrı öykülermiş gibi gelişen olaylar onun dairesinin kapısında birleşiyor. Karmaşık görünen olaylar silsilesinin aslında tek bir öyküye bağlandığını, onun ayrıntılarını oluşturduğunu anlıyorsunuz. Bu da yazarın mahareti. Bir odaya kapanmış bir kadının yaşadıklarından tüm bir ülkenin öyküsüne genişleyip daha sonra bunları ustaca birbirine bağlayak tekrar o odaya, o kadına getirmeyi başarmış.
Unutmanın Genel Teorisi adıyla gelen bir insani durumu sorguluyor esas olarak. Unutmak, belleği tamamen silmek mümkün mü? Angola’nın tarihi o kadar büyük trajedilerle dolu ki, hemen her insan, her roman kahramanı belleğinde büyük bir yükle dolaşıyor. “Unutmayı denemeliyiz” diyorlar ama unutamayacaklarını, yaşadıklarının hesabını bir gün sormak umuduyla hayata tutunduklarını da biliyorlar. Kötülüklerin kötülerin yanına kâr kalmayacağını umuyorlar. Zaman zaman da bu hesaplaşma mümkün oluyor. İyiler kazanabiliyor.     
Jose Eduardo Agualusa çok iyi bir anlatıcı. Bunu hem bu güzel romandan hem de kazandığı ödüller ve çevrildiği dillerin çokluğundan, birçok ülkede çoksatanlar arasına girmesinden anlıyoruz. Unutmanın Genel Teorisi kendi dilinden, Portekizce’den Türkçe’ye çevrilen ilk kitabı. Bir de İngilizce’den çevrilen Bukalemunlar (2009, Pegasus yay.) var. Jose Eduardo Agualusa yeni kitaplarını merakla bekleyeceğim yazarlardan. 21.06.2018       

Etiketler: ,


 

Nâzım Hikmet külliyatı neden tam değil?



Nâzım Hikmet doğum ve ölüm yıldönümlerinde çeşitli etkinliklerle anılıyor, bu vesileyle yeni yayınlar yapılıyor. #tarih dergisi de haziran sayısının kapak konusu olarak Nâzım Hikmet’i ele almış. İlk kez yayımlanan fotoğraflar ve belgeler yer alıyor dosyada. Nâzım Hikmet uzmanı M. Melih Güneş hazırlamış dosyayı. Yazılardaki temel sorgulama Nâzım Hikmet külliyatının niçin eksik olduğu ve bunun neden tamamlanmadığı.
Bilinen bir gerçek, Nâzım Hikmet’in kitapları uzun yıllar boyunca Türkiye’de okunamadı, çünkü yasaktı. 1938 – 1965 yılları arasında Nâzım Hikmet’in hiçbir kitabı Türkiye’de yayımlanamamış. Toplu eserlerinin ilk yayımı bu nedenle Bulgaristan’da Türkçe olarak gerçekleştirildi. Ancak Nâzım Hikmet’in ölümünden sonra Memet Fuat’ın çabaları ile ilk kitaplar yayımlandı. 1975’de Şerif Hulusi ve Asım Bezirci’nin derlemesi ile bütün şiirleri 8 cilt olarak Cem Yayınları’ndan yayımlanmaya başladı. Nâzım Hikmet külliyatı diyebileceğimiz ilk yayın ise 1989’da Memet Fuat’ın derlemesiyle Adam Yayınları’ndan 29 cilt olarak çıktı. 2001’de bu derleme esas alınarak ve “yeniden gözden geçirilerek” yayımlandığı ibaresiyle Nâzım Hikmet külliyatı Yapı Kredi Yayınları’ndan (YKY) çıktı. Gözden geçirme bilgisi önemliydi zira 80’li yıllarda bile bazı sözcükleri kullanmak sakıncalı bulunuyordu ve Memet Fuat’ın bazı dize ve sözcükleri çıkartıp (...) ile geçtiği “komünist” gibi yasak sözcüklerin yerine ise “emekçi” gibi aynı anlama geleceği umulan sözcükler kullandığı biliniyordu. Memet Fuat 60’larda De Yayınları’nda yayımladığı ilk iki kitap hakkında hemen davalar açıldığını yazıyor. Çünkü 141 -142 maddeler nedeniyle sadece “komünist” sözcüğünü kullanmanız bile yargılanıp hapis cezası yemeniz için yeterliydi.
YKY’nin yayınına bakıldığında sanki Memet Fuat’ın derlemesiyle Nâzım Hikmet külliyatı tamamlanmış, son nokta konmuş gibi bir hava var. Oysa Nâzım Hikmet’in olağanüstü verimli bir şair olduğu gerçek. Rusça’da yayımlanıp Türkçe asılları bulunamayan bir çok eseri olduğu gibi hapislik, sürgünlük gibi nedenlerle çeşitli kişi ve yerlerde kalmış eserleri olduğu da anlaşılıyor. Henüz tam bir bibliyografyası da yok.
M. Melih Güneş örnek olarak Senin Adını Kol Saatımın Kayışına Tırnağımla Kazıdım ile Bugün Pazar şiirlerinin arasında yer verdiği “Sana fevkalade mühim bir fikir söyleyeyim” dizesiyle başlayan 1938 tarihli şiiri veriyor. Bu şiir çeşitli antoloji ve yayınlarda yer almasına rağmen nedense toplu şiirlere eklenmiyor. Böyle çok sayıda şiir var ve özellikle Rusya’daki Nâzım Hikmet arşivleri incelenmeyi bekliyor, diyor M. Melih Güneş.
Arşivden önemli bir örnek de geçtiğimiz yıllarda sansürlü basılıp basılmadığı tarışılan Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanı hakkında. YKY, geçen yıl, eleştiriler üzerine yeni basımın Bulgaristan baskısı esas alınarak sansürsüz basıldığını açıklamıştı. Ama Nâzım Hikmet Kolektifi’nin hazırladığı Sevdalınız Komünisttir Nazım Hikmet’i Sansürlemek  (Mart 2018, Yazılama yay.) adlı kitapta romanda hâlâ sansürlü yerler olduğu iddia ediliyor ve örnekler veriliyor. #tarih dergisindeki M. Melih Güneş’in yazısından Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanının son halinin el yazısı düzeltmelerle birlikte Rusya Edebiyat ve Sanat Arşivi’nde korunduğunu öğreniyoruz. Kapağı da Nâzım Hikmet el yazısı ve kendi çizimi ile yapmış. Kaynak olarak kullanılabilir.       
Nâzım Hikmet külliyatının tekrar ele alınması ve sözcük kullanımı ya da çıkartılan dizeler açısından gözden geçirilmesi gerekiyor. Bu iş yapılırken de geçtiğimiz yıllarda bulunan ve çeşitli dergilerde yayımlanan şiir, yazı ve diğer eserleri de toplu eserlerine eklenmeli. Ama esas yapılması gereken arşivlere girip hiç yayımlanmamış eserleri bulmak ve Nâzım Hikmet külliyatını ve bibliyografyasını mümkün olduğunca eksiksiz yayımlamak. 20.06.2018

Çarşamba, Haziran 13, 2018

 

Şiir için ineğini satan şair


Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı filmi esas olarak oğulun babayla hesaplaşırken ona dönüşmesi olarak görülse de edebiyatla uğraşanlar için farklı anlamları olan bir film. Çünkü genç şairlerin, yazarların yaşadıkları filmlere pek konu edilmiyor. Semih Kaplanoğlu’nun Süt filminin kahramanı Yusuf’un genç bir şair adayı olduğunu, edebiyat dergilerine şiir yolladığını anımsıyorum. Son yıllardan kahramanı yazar ya da şair olan başka da film aklıma gelmiyor, mutlaka vardır.   
Ahlat Ağacı’nın kahramanı Sinan Karasu, üniversite öğrenimini yeni tamamlamış bir yazar adayı. Doğduğu kasabaya, Çan’a çantasında kitap dosyası ile geliyor. Gelmeden Çanakkale’deki bir matbaacıdan fiyat da almış. 500 adet için 2000 lira. Matbaadaki kalıpçının hemşerisi çıkması nedeniyle oldukça indirimli bir fiyat aldığını sanıyor. Bir adet kitap için 4 lira. Elindeki dosyanın inceliğine bakarsak iyi bir kazık yiyeceğini düşünebiliriz. Filmde bu konunun üzerinde durulmamış. Yazar adaylarının iyi niyetlerinden yararlanarak ellerindeki parayı alan matbaa ve yayıncılar da bir olgu. Tıpkı Sinan’ın başına geldiği gibi kitapları da satmak mümkün olmuyor, en yakınlarınız bile kapağını açıp okumuyor.   
Sinan yeterli parası olmadığı için sponsor arıyor. Önce kasabanın belediye başkanına gidiyor. Ondan beklenen cevabı alıyor; başkan destek değil ama öğüt veriyor. Başkanın yönlendirmesi ile belediyeye iş yapan ve çok okuduğu sanılan kum ocağının patronuna gidiyor, ondan da öğüt alıyor. Kimseden destek alamayacağını anlayınca parayı kendi temin etmeye karar veriyor. Çalışıp kazanma gibi bir niyeti yok. Önce dedesinin el yazması sandığı bir kitabını sahafa satıyor. Kitabın baskı olduğu anlaşılınca kitaptan beklediği parayı alamıyor. Daha sonra da babasının av köpeğini satarak kitabın basımı için gerekli parayı temin ediyor. İncecik dosyadan kalınca ve iyi basılmış bir kitap ortaya çıkıyor.
Filmde konu edilenlerin çoğunun gerçek olaylardan esinlendiği anlaşılıyor. Sinan’ın yöreninin en ünlü yazarı Süleyman ile tartışmasında konu edinilen taşra ve edebiyat panelinin ve o panele genç bir şairin yolladığı mektupla katılmasının gerçek bir olaydan kaynaklandığı da geçen hafta sosyal medyada ortaya çıkmış, sonra da haber olmuş, mektubun yazarının Batmanlı şair Polat Onat olduğu ortaya çıkmıştı.
Sinan’ın kitabını bastırmak için babasının av köpeğini satması 80’li yılların başında çok ilgi çeken bir haberi anımsattı. Cem Erciyes’le birlikte olayın kahramanı Adnan Özer’e ne olup bittiğini tekrar anlattırdık. Yaşar Miraç Yeni Türkü Yayınları’nı kuruyor. Yayınevi genç şairlerin imecesiyle kurulacak. Herkes belli bir miktarda yayınevi sermayesine katkıda bulunacak. Adnan Özer, Tekirdağ’lı, Gazioğlu Köyü’nden. Köyde dedesinin inekleri var. Torununun şairliğini duyup mutlu olan dede ona destek olmak amacıyla ineklerden birini veriyor.
19.04.1981’de Milliyet’te yayımlanan Zeynep Oral imzalı haberin başlığı; “Kara Kız’ın Öyküsü ve Altı Şiir Kitabı”. Neredeyse sayfanın tamamını kaplayan büyük bir haber. Sol yanda Adnan Özer’in Kara Kız adlı buzağısı ile fotoğrafı var. Milliyet Gazetesi bu fotoğrafı çektirmek için köye muhabir yollamış. Normalde 40 bin liraya satılması gerekirken Kara Kız’ın 20 bin liraya gittiği bilgisini de öğrenmişler.

Toplanan paralarla Yeni Türkü Yayınları’ndan Turgay Fişekçi’nin Karda Işıltılar, Barış Pirhasan’ın Tarih Kötüdür, Ahmet Erhan’ın Alacakaranlıktaki Ülke, Ozan Telli’nin Şahince, Suat Vardal’ın Biz Gene Yanyana ve Adnan Özer’in Ateşli Kaval kitapları yayımlanmış. Günümüzün usta şairlerinin ilk kitapları. Daha sonra Hüseyin Ferhad, Behçet Aysan, Haydar Ergülen gibi iyi şairlerin kitapları da Yeni Türkü’den yayımlandı. Bu kitaplar iyi de okur buldu. 80’li yıllar şiirinin temellerini attılar. 13.06.2018

This page is powered by Blogger. Isn't yours?