Cuma, Aralık 26, 2014

 

2014’de Dünya Edebiyatı’nın ilk 11’i



Türkiye, Dünyaya açık bir ülke. Yayıncılığımız da Dünya yayıncılığını yakından izleyen, gelişmeleri takip eden bir yapıda. Yayımlanan kitaplarda çevirinin oranı yüzde kırklara varıyor. Bu oran Dünya yayıncılığını yönlendiren ABD, İngiltere ve Çin gibi ülkelerde yüzde 1 -2’yi geçmiyor. Dünya’da en çok satanlar listelerinde yer alan tüm önemli kitapların çevirileri Türkçede’de genellikle diğer dillerle aynı zamanda yayımlanıyor. 2014’de de çok satarların yanı sıra birçok iyi kitap da yayımlandı.
En çok çevrilen kitap türlerinde romanı inceleme – araştırma kitapları izliyor. Çeviri şiir kitaplarının yokluğu, çeviri öykünün azlığı dikkati çekiyor. Çok satanlar listelerinde yer alan çeviri kitaplarda “bestseller” diye anılan popüler romanların hakimiyeti var. “İyi” edebiyat çok satan listelerine giremiyor. Marquez’in ölümü ile bu büyük yazarın eserlerine bir ilgi oldu. Başta “Yüzyıllık Yalnızlık” olmak üzere Marquez’in eserleri çok satan listelerinde yer aldı. Hemen her gün artan devlet baskısının nedenini anlamak isteyenlerin ilgisinden olsa gerek George Orwell’in “1984”ü ve “Hayvanlar Çiftliği” de listelere girdi. Patrick Modiano’nun Nobel alması bu iyi yazarı okurlara hatırlattı. Modiano’nun beş eserinin Türkçeye çevrildiği ve yıllardır yeni baskılarının yapılmadığını öğrenmek okuru şaşırttı.
Dünya klasikleri her zamanki gibi çok okundu. Yayınevlerimiz klasiklerin yeni ve iyi çevirilerini yayımladılar. “Hep aynı klasikler tekrar tekrar çevriliyor” duygusu da oluştu. Örnek vermek gerekirse son iki yılda Stefan Zweig’ın “Satranç”ının 20 ayrı çevirisi yayımlandı.
2014’de Dünya edebiyatından çok sayıda iyi, okunması gereken kitap yayımlandı. Hepsine ulaşmak, okumak olası değil. Yıl sonu değerlendirmeleri yaparken okuduğum kitaplardan yola çıkıyorum. Okuduklarımla sınırlı ve kuşkusuz öznel bir değerlendirme yapıyorum. 2014’de yayımlanan çeviri kitaplardan seçtiğim ilk 11 şöyle;       
1. Stefan Zweig “Vicdan Zorbalığa Karşı”da (Çev. Zehra Kurttekin, Can yay.) bizim için çok önemli ve tartışılması gereken bir konuyu tarihten bir örnekle ele alıyordu. Fransız Reformcu Jean Calvin’in nasıl diktatörleştiğini, farklı görüşlere gösterdiği tahammülsüzlüğü anlatırken eseri “kendi yaşamını belirleyecek nasyonal sosyalizm de dahil olmak üzere totaliter rejimlere yönelttiği bir eleştiri” halini alıyordu. 
2. Geçen yıl Nobel alması sayesinde tanıdığımız büyük yazar Mo Yan “İri Memeler ve Geniş Kalçalar”da (Çev. Erdem Kurtuldu, Can yay.) masalsı bir anlatımla Çin’in 1900’den 1993’e kadar geçen sürede yaşadığı sosyal ve siyasi değişimi anlatıyor. Bir Marquez hayranı olduğunu açıkça söyleyen Mo Yan büyülü gerçekçilik türünün iyi bir örneğini Çince’de kendine has bir üslup ve mizah anlayışı ile vermiş. 
3. Vladimir Nabokov büyük bir romancı olmasının yanında çok ağır yargıları çekinmeden yazan sert bir eleştimendi. “Edebiyat Dersleri” (Çev. Ayşe Lucie Batur, Fatih Özgüven, İletişim yay.) üniversitede verdiği ders notlarından oluşuyor. Dünya edebiyatının en önemli eserlerini didik didik edip keskin zekası ile çözümlüyor, “bir edebiyat metninin nasıl okunması gerektiği ve bir metinden gerçekten nasıl zevk alınacağı konusunda ipuçları veriyor.” Edebiyat eleştirisinin başyapıtlarından. Nabokov severlere Andrea Pitzer’in “Nabokov” (İletişim yay.) biyografisini ve Paul Russell’in “Sergey Nabokov’un Gerçekdışı Yaşamı”nı da (Everest yay.) öneririm. 
4. Per Petterson “Reddediyorum”da (Çev. Banu Gürsaler Syvertsen, Metis yay.) 35 yıl sonra karşılaşan iki çocukluk arkadaşının bu sayede geçen zamanda yaşadıklarını ve bugünkü durumlarına nasıl geldiklerini hatırlamalarını sağlıyor. Bu anımsamalar aslında kendi benliklerini sorgulamalarına, yaşam hakkında sordukları sorulara cevap aramalarına da neden oluyor. Daha önce de yazmıştım, “Petterson çok sade, hatta ekonomik bir dille ve çok güçlü bir anlatımla yazıyor. Yaptığı betimlemeler olmasa cümleleri kısa ve ilk bakışta düz anlamlı. Tıpkı kahramanlarının soğuk ve uzak hallerini yansıtacak biçimde... Ama sayfalar ilerledikçe o düz anlatımın içerdiği anlam güçleniyor ve yoğun bir duygu yaratıyor.”
5. Thomas Mann “Dolandırıcı Felix Krull’un İtirafları”nı (Çev. Kasım Eğit – Yadigar Eğit, Can yay.) ölmeden biraz önce, 1954’de yayımlanmış. Romanı Romanyalı ünlü dolandırıcı Georges Manolescu'nun otobiyografisinden esinlenerek yazmış. Felix Krull’un bir dolandırıcıya dönüşmesini anlatırken, iyi bir gözlemci olan kahramanının ağzından, alaycı, ironik bir dille Almanya’nın ve Avrupa’nın eğelence ve kültür yaşamını, bohemliği de yansıtmış oluyor. Büyük bir ustanın son eseri.
6. 7 Ekim 2014’de ölen Siegfried Lenz’in “Saygı Duruşu” (Çev. Ayşe Sarısayın, Everest yay.) bildik, çok işlenmiş bir konunun usta bir yazarın kaleminden nasıl unutulmaz bir eser haline gelebileceğinin örneği. Bir lise öğrencisi ile öğretmeninin aşklarının öyküsünü anlatıyor. Böyle bir aşkın nasıl imkansız hale geleceğini, toplumun tepkisinin onu kaçınılmaz sona yöneltmesini okuyoruz. Aşka saygı duruşu olarak gelişen roman dili, anlatımı, konuyu işleyişindeki özeni ile seçkinleşiyor.
7. Borges’in “Tartışmalar”ı (Çev. Çiçek Öztek, İletişim yay.) felsefe, teoloji ve edebiyata değinen denemelerden oluşuyor. Türkçeye ilk kez çevrilen denemelerde Borges’in o büyük kültür birikimi ve düzyazı ile şiiri birleştiren kendine has anlatımı ile konular, kavramlar arsında kurduğu bağlantıları hayranlıkla okuyoruz. Dünya kültürü, edebiyatı büyük bir entelektüel tarafından farklı açılardan tartışmaya açılıyor.
8. Harold Bloom “Batı Kanonu”nda (Çev. Çiğdem Pala Mull, İthaki yay.) Batı edebiyatının başyapıtlarını edebi kalıcılığın ölçütlerini koyuyor. Kanon’un “mutlaka okunması gerekli kitaplar” diye algılanmaması gerektiğini söyleyerek kavramı tartışmaya açarak işe başlayan Bloom Batı Kanonu’nun merkezine Shakespeare’yi koyuyor. Cervantes’ten Joyce’a 26 büyük yazarı incelerken getirdiği eleştiri anlayışı, eserlere bakışındaki farklılık ve analizleri ile de eleştiri sanatının başyapıtlarından birini yazmış oluyor.  
9. Thomas Pynchon’ın “49 Numaralı Parçanın Nidası” (Çev. Feride Evren Sezer,  İthaki yay.) Time’ın “1923-2005 arası En İyi İngilizce 100 Roman” listesinde yer almış kült bir eser. Pyncon kimliği bilinmeyen, pek az fotoğrafı olan, nerede yaşadığı sır bir yazar. “49 Numaralı Parçanın Nidası” ABD tarihinin en çalkantılı dönemlerinden 60’lı yıllarda geçiyor. “Uyuşturucu kültürü, Vietnam Savaşı, John F. Kennedy ve Martin Luther King cinayetleri, kadın hakları mücadelesi” gibi olayları halüsilasyonlarla dolu bir ortamda ele alıyor Pynchon. Postmodern edebiyatının en önemli örneklerinden kabul edilen bu romanı okumak da, ne dediğini, niyetini de anlamak kolay değil.
10. E.L. Doctorow’un “Daniel’in Kitabı” (Çev. Seçkin Selvi, Yapı Kredi yay.) konusunu yaşanmış bir olaydan alıyor. Sovyetler Birliği adına casusluk yapmak ve atom bombasıyla ilgili bilgileri Ruslara vermekle suçlanan Rosenberg’lerin idam edilişlerini anlatıyor. Doctorow çok önemli bir yazar olmasına rağmen Türkçeye yeterince çevrilmemiş, ilgi görmemiş bir yazar. Siyasal yapıları, verili yaşam biçimini toplumcu bakış açısı ile ve sert bir dille eleştirir. “Daniel’in Kitabı” hem işlediği konu, hem o yıllara bakışı hem de edebi gücü ile kaydadeğer, okunması gereken bir yapıt. YKY, Doctorow’un başyapıtı sayılan “Ragtime”ı da Tomris Uyar’ın çevirisi ile yeniden yayımladı.  
11. Oscar Wilde’ın “Dorian Gray’in Portresi” yayınlandığında konusu nedeniyle olaylar yaratmış, büyük eleştiriler almış daha sonra da Dünya klasikleri arasına girmiş bir eser. İlk önce bir edebiyat dergisinde tefrika edilmiş. Aldığı tepkiler nedeniyle yazarının da onayı ile sansürlenmiş. Ama sansürlenmesi de Oscar Wilde’ın ününü kaybedip hapis edilmesine neden olan gelişmeleri önleyememiş. “Dorian Gray'in Portresi: Açıklamalı ve Sansürsüz Basım”da (Çev. Ülker İnce, Everest yay.)  hem çevirinin ilk halini okuyoruz, hem de hangi aşamalardan geçerek sansürlendiğini, değiştirilip yayınlandığını notlar ve açıklamalarla izliyoruz. Bu arada Oscar Wilde’ın yayınlanma sürecinde yaşadıklarına da şahit oluyoruz. Okuması bir polis romanı okur gibi merak uyandırıcı ama çevirmesi herhalde çok yorucu bir kitap. Usta çevirmen Ülker İnce bu zor işin üstesinden gelmeyi başarmış. Eserin özgün halini görmek isteyenler için Everest Yayınları’nın sansürsüz metni notlar ve açıklamalardan arındırıp yayımlamasında fayda var.    
25.12.2014

Etiketler: , , , , ,


Perşembe, Aralık 25, 2014

 

Nâzım Hikmet, Orhan Pamuk ve “Hagiografi”



Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi’nin açılışında Orhan Pamuk’un konuşacak olması tepki yarattı. Pamuk’un öğrencilerin protestolarının da etkisiyle açılış törenine katılmayıp video kaydı yayınlanan konuşması da tepkilerin, eleştirilerin sürmesine neden oldu.
Bence Türkiye’de bir üniversitede “Nâzım Hikmet”in adını taşıyan bir araştırma merkezinin açılmış olması önemlidir ve açan üniversitenin taktirle karşılanması gerekir. Üstelik bu merkez sadece büyük ustanın adını taşımakla kalmayacak. “Nâzım Hikmet’in anısını yaşatmak, arşivini ve bilgi-belge merkezini oluşturmak, eserlerini çağdaş kitlelere ulaştırmak ve Türk edebiyatına, sanat ve kültür politikalarına yaptığı katkıları çok boyutlu bir biçimde değerlendirmek amacıyla kurulmuş”. Bu amaç ne kadar hayata geçirilebilecek merkezin çalışmalarını izleyip göreceğiz.
Açılışa Orhan Pamuk’un konuşmacı olarak davet edilmiş olması ise garip değildir. Orhan Pamuk, Türkiye’nin Nobel Edebiyat Ödillü tek yazarıdır. Orhan Pamuk’un katılması ve konuşma yapması açılışı yapılan yere dikkati çekecek ve basının daha çok haber yapmasını sağlayacaktır. Böyle de olmuştur. Bence, hiçbir ünlü isim davet edilmeden de merkez açılabilirdi. Bu açılışa ilgi gösterilmesi için “Nâzım Hikmet”le Boğaziçi Üniversitesi’nin adlarının biraraya gelmesi yeterdi.
Öğrencilerin Pamuk’u güncel siyasetle ilgili olarak aldığı tavırlar nedeniyle protesto etmelerini de doğaldır. Ama protestolar açılış sırasında da sürecek diye törene öğrencileri sokmamak doğru bir önlem değildir. Bu daveti yapanlar Orhan Pamuk’un tepki ile karşılanacağını da bilmeliydi.
Orhan Pamuk’un konuşması sıradan bir açılış konuşması değildi. Bir üniversitede yapılması gereken cinsten bir konuşmaydı. Pamuk konuşmasında “Nâzım Hikmet”le ilgili bazı iddialar dile getirdi. Bunları söylerken bir tartışma yaratacağını da öngörmüştür.
Orhan Pamuk’un ilk iddiası Türkçede Nâzım Hikmet’in doğru düzgün bir biyografisinin yazılmadığı, yazılmış olanların bir biyografiden çok aşırı övgülerden oluşan ve gerçekleri tahrif eden birer “hagiografi” olduğuydu. Bu hagiografiler Nâzım Hikmet’i kültleştirilip tartışılmaz hale getirmişti. Nâzım Hikmet’in yaşamı üzerine yapılmış birçok çalışma var. Bunlardan bazılarının gereksiz övgülerle dolu olduğu söylenebilir ama tümünü aynı kategoride “hagiografi” diye nitelemek toptancılık oluyor. Pamuk’un konuşmasında söz ettiği gibi Zekeriya Sertel’in “Nâzım Hikmet’in Son Yılları” adlı anılarında yazdıklarının tepki ile karşılandığı doğrudur. Ama Pamuk’un bu iddiasını Nâzım Hikmet hakkında yazılmış tüm biyografileri okuyarak ortaya attığını sanmıyorum. Örneğin Memet Fuat’ın 720 sayfalık “Nâzım Hikmet Yaşamı, Ruhsal Yapısı, Davaları, Tartışmaları, Dünya Görüşü, Şiirinin Gelişmeleri” (Adam yay. 2000) adlı çalışmasını okumuş olsa bu sözü etmezdi.
Pamuk’un ikinci iddiası “hapse gönderilmesine rağmen Atatürk’ü sevmeye devam eden Nâzım Hikmet’in, 1950’de hapisten çıktıktan sonra Kuvayi Milliye Destanı’nı yarım bıraktığı”. Zamanında Memet Fuat’ın şimdilerde M. Melih Güneş’in de dikkati çektiği gibi Destan’ın sonunda “939 İstanbul Tevkifanesi, 940 Çankırı Hapisanesi, 941 Bursa Hapisanesi” ibaresi var (bkz. Nâzım Hikmet “Bütün Şiirleri” s. 613, Yapı Kredi yay.). Güneş’in dediği gibi “Gerçek ve doğru için önce belgeye bakmak gerekir.” Pamuk çarpıcı iddialar ortaya atacağım hevesiyle ikinci el bilgilere sarılacağına ana kaynaktan araştırsaydı bu yanlışlara düşmezdi. Büyük yazarlardan kendilerine has, özgün yargılar ve iddialar beklenir. Pamuk’un iddiaları araştırmacıları kışkırtacak niteliktedir ve Nâzım Hikmet araştırmaları yapmak amacıyla kurulmuş bir merkezin açılışında bu iddiaların ortaya atılmış olması işin ruhuna uygundur. Bakalım hak ettiği ciddiyetle tartışılacak mı!
24.12.2014



Pazartesi, Aralık 22, 2014

 

9,75 Santimetrekare



Mehmet Eroğlu “9,75 Santimetrekare”de 2013 Haziran’ında Gezi Parkı Direnişi yaşanırken yüzü ve ruhu yaralı bir adamın 90’lı yılların sonunda Şırnak’ta bir dağ köyünde yaşadıklarını hatırlamaya çalışarak kendiyle hesaplaşmasını, insani değerleri sorgulamasını anlatıyor.  
Mehmet Eroğlu romanlarının yapısı üzerine bir çalışma yapılmış mıdır, bilmiyorum. Ama Eroğlu’nun eserleri hakkında yazılan yazılarda bu yapıya sık sık değinildiğini biliyorum. Mehmet Eroğlu, “yaralı adam”ları yazıyor. Bu adamlar savaştan dönmüştür. O savaşın izlerini ruhlarında ve bedenlerinde taşırlar. O izlerin silinmesi, yaranın kapanması için verilmesi gereken cevaplar, anlaşılması gereken gerçekler vardır. Ama geçmiş daima pusludur, gerçekleri öğrenmek kolay değildir. Bu “yaralı adam”lar yaşadıkları bu kısa ya da uzun süreli savaş halinde insanoğlunda olması gereken temel nitelikleri de gerçekle sınamak olanağı bulmuştur. Ölüm bir adım ya da bir an ötedeyken, ahlak, fazilet, dürüstlük, dostluk gibi kavramların doğru anlamlarını, yaşamdaki karşılıklarını bulmak daha kolaydır. Örneğin o adımı sizin yerinize arkadaşınız atarsa ölecektir. Bu anda insan olmanın temel değerlerine göre davranıp arkadaşınızı uyaracak ve ölüme siz mi gideceksiniz yoksa ölümü göze alamayıp sessiz mi kalacaksınız? Böyle ikilemlerle karşılaşır Mehmet Eroğlu’nun kahramanları ve çoğunlukla o anda ne yaptıklarını hatırlayamaz ve canlı olarak dönmeyi başardıkları savaştan sonra o an ne olduğunun sorusunun cevabını bulana dek kendilerini yiyip bitirirler. Bu hesaplaşma, gerçekte ne olduğunu sorgulama, bulma sürecinde günlük hayata ayak uyduramaz, kenarda kalır, çoğunlukla da insanlara uzak dururlar. Bu uzak durma hali özellikle genç kadınların ilgisini çeker. “Yaralı adam” ilk zamanlar bu ilgiye karşılık vermez hatta muhatabını uzaklaştırmak için kabalıklar yapar, incitici sözler eder. Bu tavır genç kadının ilgisini daha da artırır. Sonunda yaralı adam neden soğuk davrandığını anlatırsa bu genç, güzel ve çekici kadının ilgisinin azalacağı, kendisini rahat bırakacağı düşüncesiyle öyküsünü anlatmaya başlar. Biz okurlar da genç kadınla birlikte adamın yarasının neden kaynaklandığını, cevap aradığı soruyu parça parça olsa da öğrenmeye başlarız.
Sonra çözüm aşaması gelir. Savaş, bir yandan insanın en temel değerlerini “can pazarı”nda sınadığı bir mahşerdir ama aynı zamanda en derin dostlukların ya da onarılmaz düşmanlıkların da temelinin atıldığı yerdir. Çözüm aşamasında “yaralı adam”ın yanında bu savaş halinde kendisine omuz veren, arkadaşı için kendini ölüme atan ya da ölümden kurtardığı arkadaşları vardır. Derin dostlukları vardır ve birbirlerine birer can borçlu oldukları duygusuyla davranırlar sivil hayatta da.     
Tabii ki bu ana yapı ile yetinmez Mehmet Eroğlu, günceli, yakın geçmişi aynı insanlık değerleri ile sorgular, yeni dostluklarda, aşklarda sınar. Romanlar çok renklileşir, katmanlanır ve birbirinden farklılaşır.
Mehmet Eroğlu’nun romanlarında zaman doğrusal olarak tek bir ana hatta akmaz, olaylar kronolojik olarak anlatılmaz. Daha doğrusu romanın akışı anlatıcıya bağlıdır ve bu anlatıcı da romanın kahramanı “yaralı adam”dır. “Yaralı adam” da öyküsünü doğal bir sohbetteki gibi parçalı ve zaman ve mekanı karmaşık bir biçimde anlatır. Bir yandan da kahramanımızın olayları anlattığı dönemde neler yaşadığını, düşündüğünü okuruz. Bu içiçe geçmiş romanlar şeklinde de olabilir. Yapısı böyle olduğu için Mehmet Eroğlu’nun romanlarına “postmodern” diyemeyiz sanırım. Bu daha çok biçimsel bir tercih, bugünün dünle, hatta yarınla içiçe olduğu düşüncesinin yapıta yansıtılmasıdır.
Mehmet Eroğlu’nun romanlarının alameti farikası olan bir özellikten de söz edip bu yapı bahsini kapatacak ve Eroğlu’nun yeni romanı “9,75 Santimetrekare”ye (2014, İletişim yay.) geleceğim. Mehmet Eroğlu’nun kahramanları, özellikle baş kahramanları durumları, olayları, ruh hallerini özlü sözlerle, aforizmalarla açıklarlar. Bu kendi sözleri de olabilir, bir yazardan, yapıttan alıntılanmış da olabilir. Bu sözlerden bir derlemeyi “Edebi Aforizmalar” (Agora Kit.) bulmak mümkündür.
2013’ün Haziran ayında İstanbul’dayız. Cihangir’de bir apartman. Birkaç yüz metre ileride Gezi Parkı Direnişi sürüyor. Kahramanımız Ahmet (ya da kendine koyduğu yeni adıyla Tarık) olan bitenle pek ilgili değil, kapısı çalınıp komşusu Marilyn iki direnişçiyi bir süre konuk eder mi diye sormasa ilgileneceği de yok. O 90’lı yılların sonunda askerliğini yaparken yaşadıklarını hatırlamaya ve geçmişiyle hesaplaşmaya çalışıyor. O karanlık gecede, o on dakikada neler yaptığını hatırlayabilirse hayati önemdeki sorusuna cevap bulabilecek ve yazmakta olduğu romanı da bitirebilecek.
Romana adını veren “9,75 Santimetrekare” Ahmet’in yüzündeki çocukluktan kalan yaranın yüz ölçümü. Bu yarayı uzun bir sakalla gözden ırak kılmış. Sakalıyla daha yaşlı gözüküyor belki ama sakal yarayı kapattığı için ilk bakışta korkulup çekinilen biri olmaktan kurtuluyor. Bu yara nedeniyle çocukluk çağlarında bir öksüz ve yetim olarak kendisiyle çok alay edilmiş, dışlanmış. İnsanlarla pek ilişki kurmasa da artık öyle davranışlarla da karşılaşmak istemiyor.
Ahmet içine kapalı haline hatta insanlara itici davranmasına rağmen özellikle kadınların ilgisini çekiyor. Ona “Cyrano” muamelesi yapan ve kendisi için güzel cümleler söylemesini isteyen genç güzel bir sevgilisi var. Yaşamını evlenebileceği adamı arayarak, geceleri talipleriyle buluşarak geçiren Ayşın’la cinsellik temelinde gelişen bir ilişki kurmuşlar. Ayşın kendisinden başka hiç kimse ve olayla ilgilenmediği için Ahmet’in yarasının nedenini de sorgulamıyor. Zaten ilişkileri de Ayşın doğru talibi bulup evlenene kadar sürecek.
Mehmet Eroğlu kahramanı Ahmet’e aforizmalar söyletir, sevgilisine aforizmalı mesajlar yollatırken sık sık “Pierre Schoendoerffer”i anıyor. Schoendoerffer kült romanı “Krala Veda” (Can yay.) ile tanınmış bir yazar ve film yönetmeni. II. Dünya Savaşı’na, 1951’de Fransız ordusu ile Vietnam’a kameraman olarak gitmiş, 1954’de Dien Bien Phu Savaşı’na katılmış, esir düşmüş. 1955’de Fransa’ya dönebilmiş. Eroğlu’nun kahramanlarına örnek olabilecek bir yaşamı var. Yine romanlarının yapısı ve aforizma tutkusu ile de Mehmet Eroğlu’na esin kaynağı olmuş ki yazarımız açıkça göndermeler yapıyor Schoendoerffer’e. Belki de iyi okurdan, eleştirmenden yapıtları ile Schoendoerffer’in romanlarının karşılaştırmalı bir okumasını yapmasını bekliyor.    
Ahmet’in ruhundaki yarayı daha ilk görüşte fark edecek olan evine tanrı misafiri olarak kabul ettiği Gezi Parkı Direnişçisi Serap. Serap merakı, ilgisi ve güzelliği ile Ahmet’in gönlünü kazanmakla kalmıyor onun anlatmasını da sağlıyor. Bir yandan Ahmet’in romanını yazma sürecinde Serap’la yaşadıklarınıokuyoruz, diğer yandan Ahmet’in henüz sonunu yazamadığı romanında babası ve amcalarının terörist olduğu ihbarıyla bir gece yarısı köyleri kuşatılıp evleri basılan ve son anda ölümden kurtulan Zinar’ın yaşam öyküsünü.
Mehmet Eroğlu, Kürt sorununa, uzun süreli “düşük yoğunluklu” savaş haline ve bu halin her iki taraftan insanlar üzerinde etkilerine önceki romanlarında değinmiş ve “Fay Kırığı” üçlemesinin son cildi “Rojin”de de iyice yoğunlaşmıştı. O romanın cümlesi “Eğer savaşı unutabiliyorsa, insan her şeyi unutabilir”di. Çünkü savaşı, savaşta yaşananları bir “insan”ın kendi ile hesaplaşmadan unutması mümkün değil. O nedenle aynı zaman dilimine bir yıl arayla çıkan iki romanda değinmekte sakınca görmemiş olmalı. Tüm romanlarını okumuş biri olarak “9,75 Santimetrekare”nin “Rojin”deki etkiyi yapmadığını söylemeliyim. Ahmet o olayı Gabar’da değil de başka bir yerde, başka bir savaşta da yaşamış olabilirdi. Kurbanı da Zinar değil de başka bir çocuk olabilirdi. Yani yer ve zaman olayı özelleştirip farklılaştırmıyor.
Gezi Parkı Direnişi, bu yılın romanlarında değinilmeden geçilmeyecek bir konu halini aldı. Sanki 2013’de geçen bir roman yazılacaksa sözü edilmesi gerekli gibi görülüyor. Ben bu kadar sıcak bir konunun, hele dakika dakika anılarda görüntülerde yer alırken yazılmasının mümkün de gerekli de olmadığını düşünüyorum. “9,75 Santimetrekare”de de Marilyn’in, Serap’ın, Cengiz’in durumlarının, Cihangir’de hâlâ yaşandığı varsayılan çok renkli yaşamın Gezi Parkı Direnişi’nden söz etmeden de anlatılabileceğini düşünüyorum. Gezi Parkı Direnişi romana bir artı puan kazandırmadığı gibi olaylar hâlâ belleğinde net olarak bulunan okura “Doğru anlatabilmiş mi? Bakış açısı ne?” gibi gereksiz sorular da sorduruyor.  
18.12.2014          

Etiketler: ,


 

Küçük Prens’in Başına Neler Gelecek



Fikir ve Sanat Eserleri Yasası’na (FESK) göre bilim ve sanat eserleri sahibinin ölümünden 70 yıl sonrasına kadar korunur. 70 yıl dolmuşsa eser sahibinin mirasçılarından izin almadan ve tabii telif ücreti de ödemeden isteyen serbestçe bu yazarın eserlerini basılabilir.
Celâl Üster “Her Yayıncı Küçük Prensi’ni Bekler” başlıklı yazısına (14.12.14) “Fransız yazar Saint-Exupéry’nin kült kitabının telif hakları artık serbest…” cümlesiyle başlıyordu. Saint- Exupéry’nin ölümünün 70. yıl dönümünün 31 Temmuz 2014 olduğunu belirtip FSEK gereği 1 Ocak 2015’den itibaren “‘Küçük Prens’ çevirileri okur gözünde birbiriyle yarışacak” diyordu.
“Küçük Prens”in satışta bulunan tek çevirisi Fatih Erdoğan imzasını taşıyor (Mavi Bulut yay.). 1995’de yasa değişip 70 yıl kuralı getirilmeden önce Cemal Süreya – Tomris Uyar, Selim İleri, Ahmet Muhip Dıranas, Nihal Yeğinobalı gibi önemli yazar ve çevirmenlerin çevirileri de basılabiliyordu. Bu açıdan baktığınızda “Küçük Prens” çevirileri “özgürlüğüne kavuşacak” ve bu kıymetli çevirileri ve tabii yeni yapılacak çevirileri de okuyabileceğiz. Bu olumlu bir şey...
Ama cehenneme giden yollarının iyi niyet taşları ile örülü olduğu sözünü de unutmayıp çeciri özgürlüğü derken neler olabileceğini de düşünelim. Celâl Üster “Küçük Prens”in Türkiye ile ilgili satırlar nedeniyle sansüre uğrayabileceği endişesinden söz ediyor. Haklı. Başka sakıncalar da var.
70 yıl kuralı nedeniyle serbestçe yayımlanan Victor Hugo’nun “Sefiller”inin kitapçılarda tam 96 çeşit çevirisine ulaşabilirsiniz (bkz. kitapyurdu.com). Bu çeviriler 1981 sayfa ile 48 sayfa arasında değişiyor. Kısaltan, kırpan, kafasına göre yeniden yazan hatta dipnotta Victor Hugo’ya “Halt etmişsin sen!” diye ayar veren bile var.
Bir yazarın eserlerinin üzerinden korumanın kalkması onun eserlerini serbestçe tahrif etme hakkı verir mi? Sahipsiz kaldığı için tepe tepe kullanılabilirmiş gibi görünüyor ve öyle yapılıyor. Ama öyle değil. Bir kere mirasçıları ninelerinin dedelerinin eserlerinin haklarını korumak için dava açabilir ve bu eserleri tahrif edenlerden manevi tazminat alabilir, eserlerin orijinallerine sadık olarak yayımlanmasını sağlayabilir. Ama Türkiye’de dava açmak çok pahalı bir iştir. Avukat masrafı, bilirkişi ücreti derken binlerce liraya mal olur. Dava yıllarca sürer. Paranız ve sabrınız varsa manevi tazminatı kazanırsınız.
Yasayı yapanlar bu zorlu sürecin farkında olmalı ki FSEK’in 19. maddesine göre “memleketin kültürü bakımından önemli görüldüğü taktirde” bu koruma görevi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na verilmiştir. Ama geçtiğimiz yıllardaki tahrifat ve çeviri skandallarından biliyoruz ki 100 Temel Eser listelerine konup öğrencilerin okuması önerilen kitaplarda bile bakanlık bu görevini yerine getirmemiştir. “Küçük Prens”in başına neler geleceğini tahmin etmek zor değil.
İşin bir de “duygusal” yanı var. Saint-Exupéry torunlarına “Küçük Prens” gibi bir başyapıt yerine bir ev bıraksaydı kimse Exupéry’nin ölümünden 70 yıl sonra gelip o evden mirasçıları çıkartamayacaktı. Saint-Exupéry torunlarının torunları da yüz yıllarca o evin kira geliri ile geçinebilecek hatta yerine apartman yaptırıp gelirlerini artırabilecekti. Ama Saint-Exupéry torunlarına “Küçük Prens”i bıraktığı için herhalde Dünya’da var olan tüm dillere çevrilmiş olan ve sürekli satan bu eserin telif gelirlerinden “70 yıl doldu” denilerek mahrum bırakılıyorlar. “Uluslararası sözleşme gereği”, “kamu yararı” gerekçelerine sığınmadan bu konuyu tartışmak gerek. Bir bilim, sanat ya da edebiyat eseri neden herhangi bir mülk kadar değerli ve bütünlüğü bozulmadan korunmaya layık değildir?
17.12.2014

This page is powered by Blogger. Isn't yours?