Perşembe, Mayıs 25, 2017

 

Ergin Günçe’nin kıymetini bilmek



Bazı kıymetli şiirler, şairler zamanını bekler. Gizli bir mücevher gibi o zamana kadar gözlerden ırak dururlar. Onları sadece çok dikkatli okurlar ve şiir okumayı seven az sayıdaki şair bilir, konuşur.
Ergin Günçe 12 Şubat 1938 doğumlu. Yaşı itibariyle İkinci Yeni şairleri ile 60 Kuşağı arasında bir yerde duruyor. Şiirinin de benzer niteliği var. Garip’in ve İkinci Yeni’nin ardılı, 60 Kuşağı’nın öncüsü gibi duruyor ama kendine has bir şiir.
Ergin Günçe’nin şiirinin yazıldıkları dönem için “erken” olduğunu düşünüyorum. O nedenle de “uzun bir ‘unutuluş’”tan çok bir geç keşfedişten söz etmek gerek. Bazı kıymetli şairler zamanını bekler dememin nedeni de bu.
Ergin Günçe’nin şiirinin söyleyiş itibariyle Garip’le, İkinci Yeni ile yakınlıklar içinde olduğu tespiti yapılıyor. Ama içerik olarak bireyi ihmal etmeyen, hatta öne koyan bir toplumcu bakışı var. Şiirlerinin ve kitabının yayımlandığı 60’lı yıllarda da, sonra 70’lerde de şiiri söyleyişi nedeniyle o dönemlerin hakim anlayışlarına uzaktı. O nedenle şiirini okuyup Günçe’nin kendilerine ne denli yakın bir siyasi anlayışı olduğunu anlamaları beklenemezdi. Hoyrat ve yok sayıcıydılar.
Ergin Günçe’yi 16 Ocak 1983’de bir uçak kazasında erkenden kaybetmeseydik yayımlatma – okutma ve okunma anlamında kendini 80’li – 90’lı yıllarda daha rahat hissedeceğini düşünüyorum. Seveceği, yoldaşlık edeceği birçok şair, dergi ve yayınevi olacaktı. Ergin Günçe’nin şiirini gizlendiği yerde keşfedenin 80 Kuşağı şairleri olduğunu görüyoruz. Hakkında ilk yazılar 80 Kuşağı şairlerinin imzasını taşıyor, onların dergilerinde yayımlanmış. Günümüz şiir okuru da şairini tutkuyla okuyor.
Ali Özgür Özkarcı “Ergin Günçe şiirinin meraklılarına ithaf ettiği” derlemesi “Ergin Günçe Bir Kalkışma Yüreğindeki Çiçek”te (Nisan 2017, Edebi Şeyler yay.) tanıklıklar ve çözümlemelerle okuru hem Ergin Günçe’nin yaşamı ile buluşturuyor hem de şiirleriyle ilgili düşünmeye çağırıyor. Necmiye Alpay, Murat Belge, Salih Yurttaş, Ertuğrul Kürkçü, Özdemir İnce, Yalçın Küçük ve oğlu Dadal Günçe tanıdıkları Ergin Günçe’yi anlatmışlar. Mahmut Temizyürek, Akif Kurtuluş, Haydar Ergülen, Ali Çakmak, Gonca Özmen, Utku Özmakas Barış Özgür, Murat Alat Ergin Günçe’nin şiirini değerlendirmişler. Sevdiğim, kıymet verdiğim, aynı üniversitede olmamıza rağmen tanışmadığıma hayıflandığım şairimi, Ergin Günçe’yi tanıtan bir kitap ortaya çıkmış. Gelecekte yazılacak biyografisi için de iyi kaynak bir kitap olmuş. Tavsiye ederim.  25.05.2017

Etiketler: , ,


 

“En Büyük, En Önemli, En Bilgili Yazar Benim!”



Emin Karaca yeni araştırmasında Türk Edebiyatı’ndaki polemiklerin izini sürmüş. Tam adıyla “Türk Edebiyatında Kavga”da basın yoluyla edebiyatçılarımızın yaptığı tartışma, münakaşa ve kavgaların tarihini yazıyor. Bu edebiyat kavgalarının ayrıntılarına inip neden kaynaklandıklarını, polemik sırasında kavganın taraflarının neler yazdıklarını ve sonunda neler olduğunu belgeleriyle anlatıyor. Bu polemiklere kaynaklık eden yazıları bazen tamamen, bazen de kısmen alıntılayarak anlatımını zenginleştiriyor. Olayların tüm boyutlarıyla anlaışlmasını sağlıyor.
Emin Karaca edebiyat polemiklerini üç ayrı kategoride sınıflandırmış. Konuyla sınırlı kalan ve tarafların birbirlerine nezaketle davrandıkları polemikleri “tartışma” olarak adlandırıyor. Konunun sınırını aşıp kişiselliğe dökülen polemiklere “münakaşa” diyor. Tarafların birbirlerine hakaret edecekleri dereceye varan ve sonunda ya mahkemede ya da fiziki şiddet uygulanmasına varanlara da “kavga” diyor.
Tartışmacılarının mahkemelik olduğu bir çok edebiyat polemiği olduğu gibi Melih Cevdet’in Nurullah Ataç’ı önce tekmelediği, daha sonra bir güzel dövdüğü polemikler de var. Melih Cevdet’in kavgacı yönünün sonraki yıllarda da sürdüğünü ve 70’li yıllarda da Çetin Altan’la Paris’te bir evde birbirlerinin boğazına sarıldığını belirtiyor.
İlk ciltte 1860’lardan yani ilk gazete yayımının başlamasından 1950’lere kadar geçen dönemdeki edebiyat kavgalarının izini sürmüş. İkinci ciltte de 1950 – 2000 yılları arasındaki polemikleri anlatacakmış. Melih Cevdet’le Çetin Altan’ın boğazlaşmasına neden olan kavganın edebi niteliğini de o ciltte öğreneceğiz. Ama ben bu dövüşün edebi niteliğinin tartışmalı olduğunu söyleyeyim.
Bastonla şairin ya da eleştirmenin üzerine yürümek denilince bizim kuşağın aklına rahmetli Arif Damar geliyor ama edebiyat tarihinde bunun rastlanan bir davranış olduğunu görüyoruz. Yani Arif Damar bizim adlandıramadığımız halleriyle aslında geleneğe uygun davranıyormuş. Emin Karaca Muhsin Ertuğrul’un Halit Fahri’yi dövmesini, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın İsmail Habib’e sille tokat girişmesini de anlatıyor. Neyse ki sonu dövüşe varan çok fazla polemik yok.    
Emin Karaca’nın tespitine göre ilk polemik Tazminat döneminde pek çok ilke imza atan Şinasi ile Said Bey arasında olmuş. Arapça’dan gelen deyimlerin dilimizde orijinaline sadık kalarak mı yoksa dil uyumuna dikkat ederek değiştirilerek mi kullanılması gerektiğini tartışmışlar. Emin Karaca bu tartışmanın gayet efendice ve medeni gelişen, örnek bir polemik olduğunu belirtiyor. Ama çoğu polemik efendice başlasa da sonunda kişiselliğe dökülmüş, kavga dövüşe varmış. Bunda da yazarların egoları, “En Büyük, En Önemli, En Bilgili Yazar Benim!” anlayışları etkili olmuş. 
Edebiyat tarihinden bildiğimiz Namık Kemal’le Ziya Paşa’nın “Harâbât”, Recaizade Ekrem’le Muallim Naci’nin “Zemzeme-Demdeme”, Ahmed Midhat Efendi’nin “Dekadanlık”, “Abes - Muktebes” çatışması, Tevfik Fikret’le Mehmet Akif’in “İlericilik- Gericilik” kavgalarını, Hüseyin Rahmi’nin “Cadı” romanının tartışılmasını,  Nâzım Hikmet’in Resimli Ay’da başlattığı “Putları Yıkıyoruz”, “Garip” akımının tartışılması gibi polemikler ayrıntısı ile anlatılıyor. İlk defa okuyacağınız bir çok polemik de var kitapta. Muallim Naci, Necip Fazıl, Peyami Safa, Ahmet Haşim, Halit Ziya, Hüseyin Cahit, Yakup Kadri, Nâzım Hikmet, Nurullah Ataç ünlü polemikçilerden.
Emin Karaca “Türk Edebiyatında Kavga”da (Nisan 2017, Kibele yay.) edebiyat tarihimize farklı bir pencereden bakıyor, okura merakla okuyacağı bir kitap, araştırmacılar içinse yararlı bir kaynak sunmuş oluyor.   25.05.2017

Etiketler: ,


 

İKSV, Göl ve ötesi...



16 Mayıs Salı akşamı Zorlu PSM Ana Tiyatro’da İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) ve Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nin gerçekleştirdikleri Monte Carlo Balesi’nin “GÖL - Kuğu Gölü’ne ithafen”ini izliyoruz. Salon tamamen dolu. Jean-Christophe Maillot balenin klasiklerinden Çaykovski’nin Kuğu Gölü’ne baleyle modern dansın harmanlandığı bir yorum getirmiş. Koreografisi, sahne tasarımı, kostümleriyle gerçekten çarpıcı bir yorum. Dakikalarca ayakta alkışlanıyor. Dansçılar defalarca selama çıkıyor.
Göl’ün girişinde İKSV Genel Müdürü Görgün Taner ve Hürriyet Sanat sayfası yönetmeni İhsan Yılmaz’la karşılaşıyoruz. Venedik Bienali’nde İKSV’nin koordinasyonunda ve Fiat’ın sponsorluğunda açılan Türkiye Pavyonu’ndaki Cevdet Eriş’in kendi deyimiyle bir “mimari düzenleme ve bir ses enstelasyonu” olan Çın adlı yerleştirmesinin nasıl karşılandığını soruyorum. Görgün Taner keyifli. İhsan Yılmaz New York Times’ta çıkan “En güçlü ulusal pavyon” yorumundan söz ediyor.
İKSV’nin gündeminde ECA’nın sponsorluğunda 29 Mayıs - 21 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 45. İstanbul Müzik Festivali var. Festivalin teması “Sıradışı”. Açılış konserinde Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası Sascha Goetzel yönetiminde 2015 Çaykovski Yarışması Viyolonsel Dalı birincisi Andrei Ioniță’ya eşlik edecek. Törende değerli müzik yazarı Evin İlyasoğlu’na da Onur Ödülü sunulacak. Değişik mekanlarda eser siparişleri ve prömiyerler ile disiplinlerarası geçişlere imkân veren konserlerle klasik müzik deneyimini çeşitlendirecek, zenginleştirerek ve her yaştan seyirciye hitap edecek bir program oluşturmuşlar. Bu yılın sürprizi Bomontiada’daki ücretsiz konserler.
İstanbul Müzik Festivali 45 yılda 3.000’e yakın gösteride 3,5 milyon seyirciyi ağırlamış. İstanbul Müzik Festivali demek aslında İKSV demek. 45 yıl önce Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 50. yıldönümü olan 1973 yılında Dr. Nejat F. Eczacıbaşı önderliğindeki 17 işadamı ve sanatsever tarafından kurulmuş İKSV ve hemen o yıl ilk etkinlik olarak İstanbul Festivali’ni gerçekleştirmiş. Sadece klasik müzikten oluşan festivalin kapsamına izleyen yıllarda film gösterimleri, tiyatro, caz, bale performansları ve tarihi mekânlarda gerçekleştirilen sergiler de girmiş. Bu farklı sanat dalları da Sinema, Caz, Tiyatro festivallerinin ve Bienalin temellerini oluşturmuş. Tasarım Bienali, Film Ekimi bunlara eklenmiş.
2004’den itibaren Avrupa’da festivaller düzenlemeye başlamış İKSV. Berlin’de “Şimdi Now”, sonra “Şimdi Stuttgart”, Avrupa’nın çeşitli merkezlerinde “Turkey Now”, “Fransa’da Türkiye Mevsimi”ni gerçekleştirmiş. Nihayet 2007’den beri Venedik Bienali’ndeki Türkiye Pavyonu’nun organizasyonunu üstlenmiş İKSV. 2014’de de Türkiye’nin Venedik Bienali’nde bir binası olması sağlandı. Türkiye Venedik Mimarlık Sergisi’ne de katılmaya başladı. Fransa’daki Cité des Arts sanat kurumunda 20 yıllığına kiralanan Türkiye Atölyesi’nde sanatçılarımız ağırlanıyor.
2007 yılından itibaren festivaller dışında yıl boyunca özel etkinlikler de gerçekleştirmeye başladılar. İKSV Şişhane’deki Nejat Eczacıbaşı Binası’na taşınınca da Salon’da neredeyse hemen her gün bir etkinlik yapıyorlar. Leyla Gencer Şan Yarışması, Aydın Gün Teşvik Ödülü, Talât Sait Halman Çeviri Ödülü de bunlara eklendi. Kültür politikasına yönelik etkileyici araştırmalar yapıyorlar. Gençelere yönelik Kültür-Sanat Kart projesi de önemli.   
Yapılmadık ne kaldı, derseniz. Göl balesindeki seyirci ilgisi artık bir bale festivalinin, tabii operanın da İKSV’nin gündemine girebileceğini gösteriyor. Tabii şiirin, edebiyatın başkenti İstanbul’un vakfının programına şiir ve edebiyat da eklenmeli. Nice yıllara İstanbul Kültür Sanat Vakfı. 24.05.2017

Perşembe, Mayıs 18, 2017

 

“Tek derdim öpüşemeden ölecek olmamdı”




Kitabın kapağında, çok güzel, tatlı, şirin ama bakışlarından zeki ve yaramaz olduğu anlaşılan bir kız çocuğu var. 4-5 yaşlarında olmalı. Tertemiz elbiseler giyilmiş, fotoğrafçıya gidilip poz verilmiş. Sibel Baykam’ın “Bir Acayip Kız Çocuğu” adlı kitabının kapağından söz ediyorum. Kitabın kapağı içinde neler anlatıldığının da mesajını veriyor.

Sibel Baykam 1971 Ankara doğumlu. Altı yaşında İstanbul’a taşınmışlar. Bostancı ve Ortaköy’de yaşamış. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde gazetecilik okumuş. 25 yıl Vizyon, Tempo, Marie Claire, Harper’s Bazaar, Skala ve Marie Claire Maison gibi birçok dergide muhabirlik, yazarlık ve genel yayın yönetmenliği yapmış. Bazı çağdaş sanatçıların çalışmaları hakkında yazılar hazırlıyor, çeşitli sergiler düzenliyor. İlk romanı “Kendi Yaşamın Gibi, Buyur Çekinme!” (Piramit yay.) geçen yıl yayımlanmıştı. Sibel Baykam “Bir Acayip Kız Çocuğu”nda kendi yaşam öyküsünden bir bölümle geliyor okur karşısına. Çocukluk çağlarını, 1970’li yıllarda yaşadıklarını anlatıyor.
“Yuvaya başlar başlamaz kabakulak kaptığımda, yüksek ateşin yarattığı kabusların etkisinde, öleceğime inanmıştım. Tek derdim öpüşemeden ölecek olmamdı. Annem ‘Canım merak etme, iyileşeceksin’ dedi, ama öpüşmemle ilgili bir bilgiye ulaşabilmiş değilim. Oysa yan dairedeki liseli oğlan çok uygun. Ama aileler bunu öngöremiyor.”
Kitabın arka kapağında yer alan bu alıntı Sibel Baykam’ın neyi, nasıl anlattığını iyi örnekliyor. 70’li yıllar. Ankara’da yaşıyorlar. Anne TRT’de yapımcı, baba emekli, ağabey lise çağlarında, evde bir de yaşlı anneanne var. Bunları kitabı okudukça anlıyoruz. Önsözde bir ipucu vermemiş Sibel Baykam. Kitabın içinde biyografisi de yer almadığından ilişkilendiremiyorsunuz. Bunun, somutlaştırmamanın, bilinçli bir seçim olduğu anlaşılıyor. Herhangi bir yerde, herhangi bir kız çocuğu olarak anlatmak istemiş anılarını.
Yerler ve mekânlar da küçük bir kız çocuğu ne kadar algılarsa o kadar bildiriliyor. Semt ya da sokak adı verilmiyor. Büyük cadde, dar sokak, kocaman bina gibi tanımlamalarla yetinilmiş ama okula gitmeden çok önce okumayı söken o cingöz kızın evinin adresini bilmediğini düşünemiyorum. Eski bir Ankaralı olarak da olayları belleğimde görselleştirebilmek için Bahçelievler’de mi yoksa Küçükesat’ta mı yaşıyorlar merak ediyorum. Dediğim gibi bilinçli bir yazar tercihi söz konusu.
Ama kitabın kahramanı “herhangi bir kız çocuğu” değil. Her çocuk gibi kendine has özellikleri var ve bunlarla diğerlerinden farklılaşıyor. Bir kere çok yaramaz. Boş bıraktığınız her an yaramazlık yapıyor ve çevresine zarar veriyor. Yaramazlığını şirinliği ve zekası ile dengeliyor. Zekası ile cezalardan kurtulmayı başarıyor. Cezadan kurulamazsa şirinliği ve tatlılığı ile cezayı affettirmeye ya da o da olmazsa hafifletmeye çalışıyor. Bunda da çoğunlukla başarılı oluyor.
Akranlarından daha çelimsiz ve zayıf. Bu hali kendisiyle yaşıt olan kuzeni ile karşılaştırılıp eleştirilmesine neden oluyor. Zaten iyi arkadaşı olan kuzeniyle hemen her konuda karşılaştırılıyor. İyi örnek hep kuzen. Akranlarından daha ufak ama daha zeki olduğu kesin. Okumayı kendi kendine çözmüş. O da yetmemiş babasını dinleye dinleye Arap alfabesini de öğrenmiş, eski Türkçe okuyor ama anlamıyor. Anneannesinden dinledikleriyle Macarca’yı da sökmek üzere.
O herhangi bir kız çocuğu olmadığı gibi ailesi de benzerlerinden farklı. Şimdi bile garipsenecektir ama 70’li yıllarda hiç rastlanmayacak bir biçimde anne çalışıyor, baba evde oturup ev işleri yapıyor ve çocuklarla ilgileniyor. Çocuklarını modern bir anlayışla büyütüyorlar. Bir fiske bile vurmuyorlar ve küçük kız bu eğitim anlayışını kendi lehine kullanmayı biliyor.
Baba ile anne arasında 30 yaş fark var. Babayı dedesi sanıyorlar. Ama ailenin içindeki karşılıklık bununla bitmiyor. Karmaşık bir yapı var. Küçük kız, çeşitli zamanlarda anne ve babasının geçmişleri hakkında başka bilgiler de ediniyor. Bu karmaşık ilişkileri anlatmayayım kitabı okurken öğrenin. Ama oldukça şaşırtıcı olduğunu ve küçük bir kızda travma yaratacak nitelikler de taşıdığını da söyleyeyim.
Günümüzde olsa hiperaktif mi acaba diye pedagoga, psikoloğa götürülecek bir çocuk. Hayata kendine has bir bakışı, o yaşta bir yaşam felsefesi var. Büyüklerin öğütlerine pek kulak asmıyor. Uyarıları ise kendi hayat anlayışına uyduğu kadar dikkate alıyor.
Sibel Baykam 3-4 yaşından 11 yaşına kadarki dönemi anlatıyor “Bir Acayip Kız Çocuğu”nda (2017, Piramit yay.). Kuşkusuz burada temel sorular neyi ne kadar anımsadığı ve nasıl anlattığıdır. Çoğumuz çocukluğumuzdan çok az şey anımsarız. Anımsadığımızı sandığımız şeylerin çoğu da aslında büyüklerin, anne babanın, ninenin, dedenin anlattıklarını benimsememiz, geliştirmemizle ile oluşur. Bunlar da parça parça şeyler, küçük anekdotlardır ve çoğunlukla “ah sen yaramazdın!” denilerek fıkra tadında anımsatılır. Sibel Baykam anlatısını bu yapıda kurmuş. Kısa bölümlerde küçük anekdotlar anlatıyor.
Sanıyorum çocukluk yıllarını beş kitapta anlatan Thomas Bernhard’a atıfla kitabın adının altına “deneme” diye yazmış ama “Bir Acayip Kız Çocuğu” bir anlatı. Tüm anlatı küçük kızın ağzından. Araya büyüklerden yorum katmıyor, bugünden bakıp o günleri, olayları yorumlamıyor. Dobra, gizlisi saklısı yok. Kendine karşı merhametli değil. Oldukça gerçekçi. Küçük kızın aklında öpüşmek de, pipi görmek de var. Bunları ne kadar becerdiğini de abartmadan anlatıyor. 
Anekdotlar, anı parçaları birleşip esas anlatıyı oluşturuyor. Başta küçük kız olmak üzere kişilikler, karakterler belirginleşiyor. Üstelik anlatının tadına kapılıp benzer anekdotlarla lafı uzatmıyor. Tadında bırakıyor. Kitap 130 sayfa.
Sibel Baykam’ın “Bir Acayip Kız Çocuğu”nu keyifle, merakla okudum. Bir kız babası olarak da çok şey öğrendim, dersler çıkarttım. Şimdi bu şirin, zeki ama çok yaramaz kız çocuğunun 11 yaşından sonra neler yaşadığını merak ediyorum.18.05.2017

 

Odunpazarı’nın Ahval’i



Hanefi Yeter’in son dönem çalışmalarından oluşan sergisi “Ahval” Eskişehir Odunpazarı Belediyesi Çağdaş Sanatlar Galerisi’nde 12 Mayıs Cuma akşamı açıldı. İbrahim Karaoğlu’nun kuratörlüğünü yaptığı sergide Hanefi Yeter’in son döneminden 26 resim ve 10 heykel yer alıyor. Sergi 11 Haziran’a dek sürecek.  
Ahval, “durumlar, hâller, vaziyetler, davranışlar, olaylar” anlamına geliyor. Serginin adına uygun olarak Hanefi Yeter’in insan sorunlarını kaynak alan, bir türküden ya da bir sözden yola çıkarak yaptığı resimler yer alıyor sergide.
Hanefi Yeter’in kırk yılı aşkın sanat çizgisinde iyice belirginleşmiş biçim ve içeriğin bütünselliğine önem veren lirik anlatımının son örneklerini görüyoruz. Resimlere, heykellere bakarken insanın aklına dizeler, şiirler geliyor. İbrahim Karaoğlu da sunuş yazısında Hanefi Yeter’in bu niteliğine dikkati çekmiş, “gerçeği ve gerçeküstünü şiirsel bir prizmadan süzerek, duygu yoğunluğuyla yansıtmıştır” diyor.
“Şiir yüklü” resimler ve heykeller... Edip Cansever’in “Masada Masaymış Ha” şiirinden yola çıkarak yaptığı “Masa” tablosu özellikle dikkatimi çekiyor. Bazı yeni teknik arayışlar içinde olduğunu anlatıyor Hanefi Yeter. Ahşap üzerine çalışıyor. Serginin afişinde yer alan tablo mu heykel mi diye mi tanımlayamadığımız işini ise dekupe tekniği ile yapmış. Heykellerin çoğu alüminyumdan bir kısmı da metalden, demirden.
Heykel deyince biraz canı sıkılıyor. En sonu sergiden bir gün önce olmak üzere Beyoğlu’ndaki atölyesine üç kez hırsız girmiş. Kamera kayıtlarından hırsızların kağıt toplayıcıları oldukları görülüyor. Hırsızların metal heykelleri yükte ağır pahada hafif seyler sanarak kilo hesabıyla satacaklarını düşünüyor.
Eskişehir Odunpazarı Belediyesi Çağdaş Sanatlar Galerisi 4 Mart’ta Salvador Dali sergisi ile açılmış. Dali’nin litografilerinden oluşan sergiyi 7 bin kişi gezmiş. Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt, Hanefi Yeter’in sergisinin açılış konuşmasında “Kent güzelliği sadece fiziksel değildir. Kent, ruhuyla görünür hale gelir. Bir kentin ruhunu da ancak sanatla kurtarabilirsiniz” diyor.  
Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz  Büyükerşen de günlük programını kesip Hanefi Yeter’in sergisine bir ön ziyaret yapıyor. Eskişehir belediyeleri arasında sanat ve müzecilik alanlarında tatlı bir yarış var. Billboard’larda Hanefi Yeter’in sergisininkiler ile birlikte Tepebaşı Belediyesi’nin “7. Eskişehir Şiir Buluşması”nın afişleri yer alıyor. Uluslararası festivalin onur konuğu şair Tuğrul Tanyol.
Sanatın kentin ruhuna katkısının yanında turizme nasıl güç verdiğini ertesi sabah görüyoruz. Sokaklar turist dolu. Odunpazarı Belediye Başkanı Danışmanı Özgür Baş’ın rehberliğinde müze ve sergileri geziyoruz. Koruma kapsamındaki Odunpazarı evleri müze olarak değerlendirilmiş. Çağdaş Cam Sanatları Müzesi’ne de, Ahşap Eserler Müzesi’ne de akın akın ziyaretçi geliyor. Kurtuluş Müzesi’nde kim önce girecek kavgası var. Ama esas kalabalık Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykeller Müzesi’nde. Dünya’daki pek çok müzeyi kıskandıracak yüzlerce metrelik bir kuyruk var ve bu kuyruk gün boyu eksilmiyor.
Elif Aydoğdu Ağatekin’in Etosanat’ta 26 Mayıs’a kadar sürecek olan “176 km” sergisini de gezdik. Hergün işe gidip gelirken kat ettiği 176 kilometreden izlenimlerini atık seramikleri kullanarak anlatmış. Kavramsal ve bütünlüklü anlatımı ile etkileyici bir sergi.
İnşaatı süren Erol Tabanca’nın koleksiyonun yer alacağı modern sanat müzesi ve yakında açılacağı umulan Eti’nin Şehir ve Göç Müzesi de Eskişehir’in kültür turizmine büyük katkıda bulunacak. Odunpazarı’nın ahvali güzel. Odunpazarı’nı gezerken Çağdaş Sanatlar Galerisi’ni de ziyaret etmeyi ihmal etmeyin.17.05.2017

This page is powered by Blogger. Isn't yours?