Cuma, Ocak 26, 2018

 

“Zamanın ruhunu gördüm”



Emirhan Burak Aydın ilk romanı Gözlemci Olarak Buradayız’da Kaybedenler Kulübü’ne üye olmaya aday bir grup gencin bir kısa film çekimi sırasında ve sonrasında birlikte yaşadıklarını anlatıyor. Roman 19 Şubat 2014 akşamı yaşanan bir dizi cinayet olayının öyküsü ile başlıyor. Önce bebeklik çağındaki çocuğunu bıçakla öldüren adam ardından televizyon karşısında uyuklayan karısını boğazlıyor. Daha sonra evden çıkıp apartmanın altındaki bakkalın sahibini ve oğlunu tabanca ile öldürüyor ve tabancayı ağzına sokup kendini öldürüyor. Soruşturmada tabancanın başka birinin olduğu ortaya çıkıyor. Daha sonra tabancanın sahibi de kendi evinde fare zehiriyle ölmüş olarak bulunuyor. Bu cinayetin de tabancayı elde etmek amacıyla işlendiği düşünülüyor.
Olayları gazeteden okuyan Derin bu konuda bir film çekmeyi düşünüyor. HD görüntü çekebilen bir fotoğraf makinesi var. Daha önce fanzin için tanıtım, şiir klipleri ve arkadaşı Yusuf’la birlikte bir kısa film çekmişler. “Dogma filmi gibi çekeriz” diye düşünüyor. Sert, tamamen gerçekçi bir kısa film. Dogma 95 Manifestosu’na göre çekilecek. Danimarkalı sinemacılar Thomas Wintenverg ve Lars von Trier’in koyduğu kurallar elinde kameradan başka hiçbir şey olmayan, teknik donanım için bütçesi de bulunmayan sinemacılar için düşünülmüş gibi.
Derin’in film çekme fikrini arkadaşlarına açması ile romanın diğer kahramanlarını da tanımaya başlıyoruz. Konuyu açtığı arkadaşları farklı görüşler söylüyor. Filmin nasıl bir mesaj vereceğini, hatta çekip çekmemek gerektiğini bile tartışıyorlar. Filmin konusu yavaş yavaş belirmeye başlıyor. Biz de bu yorumlardan kahramanların ruh hallerini anlıyoruz.
Filmde Derin’in arkadaşları rol alacak. Yusuf, Yusuf’un kız arkadaşı İlayda, Burhan, Burhan’ın kız arkadaşı Nihan, Hamza... Ayrıca katilin karısını oynamak üzere komşu teyze ikna edilecek. Film de Yusuf’un kız arkadaşı İlayda’nın evinde çekilecek.
Yaşananları zamanda geri ve ileri giderek anlatan ise, kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi “Kainattaki her şeyi görebilen fakat hiçbir şeye müdahale edemeyen bir gözlemci…” Bu gözlemci her şeyi yakından izliyor ama müdahale edemiyor, yani romanın gelişimini belirleyemiyor. Klasik romandaki “tanrı romancı”nın bir parodisi diyebiliriz kendisine. Romanlarda teknik olarak geriye gidişler alışıldık uygulamalardır, garipsenmez, ama ileriye doğru gidişlere pek rastlanmaz. Hele o tarih henüz yaşanmadıysa. Kolay bir iş de değildir. Okurun benimsemesi zordur. Biz romanı 2018’de okuyoruz ama anlatıcı kahramanlarının 2034 yılında yaşadıklarını da anlatıyor. Yani romanın geçtiği tarihten, 2014’den yirmi yıl sonrasına götürüyor bizi. Neydiler, ne oldular anlamamızı sağlamak ister gibi... Gençlikte yaşananların insanların geleceğini de belirlediğini söylemek istiyor sanki.
“Kadıköy Soundu” diye bir şey var. 80’lerin sonunda Kadıköy’de müzik yapan bazı gruplardan yola çıkarak yapılmış bir adlandırma. Kadıköy’ün İstanbul içindeki farklılığını, ayrıcalıklı konumunu dillendirmek için bulunmuş iyi bir terim. 90’larda daha da yaygınlaştı “Kadıköy Soundu” deyimi. Ekşi Sözlük’te beş sayfa yorum var bu konuda. Bad astronaut’un “türkü barlar, blues barlar, rock barlar, bodrum katları, tek odalı eski evler, sokak kedileri, yokuş, deniz kokusu, işten eve dönen insanlar, dolmuş kuyruğu, boşalmayan birahi, soğuğu geçiren camlar, gecenin ışığı..” şeklindeki tanımlaması uygun görünüyor bana. Akmar Pasajı’nın açılması. Zihni, Pentagramshop gibi müzik dükkanları, canlı müzik yapılan mekânlar...  Sahilden Bahariye’ye doğru ara sokaklarda çoğalan müzik dükkanları, sahaflar, barlar, kafeler... Nihayetinde Moda Sineması’nın pasajı. Kuşkusuz “Kadıköy Sound” deyiminin yerleşmesinde Kent FM’deki Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk’un “Kaybedenler Kulübü” programının etkisi de vardır. Romandaki yansımasını da Kaan Çaydamlı’nın 6:45 Yayınları’nda gördük.      
6:45 Yayınları edebiyatta “Kadıköy Sound”ın oluşmasına yol açacağını umduğu romanlar da yayımladı Kadıköylü yazarların imzasıyla. Hikmet Temel Akarsu’nun "Kaybedenler"in Öyküsü (1998, Can yay.) adlı romanı “(Kadıköy Sound): rock'n'roman” altbaşlığını taşır.
Emirhan Burak Aydın’ın Gözlemci Olarak Buradayız’ını (2018, Dedalus Kitap) “Kadıköy Sound”ın son örneği sayabilir miyiz? Bir açıdan öyle görünüyor. Kadıköy’de yaşayan gençliğin kullandığı mekânların ve yaşam tarzının 90’lı yıllara göre pek değişmediğini de anlıyoruz romanın anlatımından.
Kaybedenler edebiyatı tabii ki daha geniş bir coğrafyayı ve “Kadıköy Sound”ı da içeren ama biraz daha kapsamlı sorunları içeriyor. İnsanın varoluş sorunlarına, tabii ki tüketim toplumunun dayattığı yaşam biçimine getirilen eleştirilere ve tepkiye doğru genişletebiliriz kapsama alanını. Emirhan Burak Aydın öykü ve romanlarına Kadıköy’ü mekân olarak seçse de daha çok bu anlayışın içinde değerlendirilebilir. Romanın ileri ve geri giden zaman akışının arasına katılan küçük öyküler de yazarın böyle bir muradı olduğunu hissettiriyor. Kahramanlarının yaşamı yorumlama çabaları, felsefi bakışa sahip olma arzuları ise gençlik heyecanına verilebilir. İnsan olgunlaştıkça böyle tiradları daha az çekiyor dostlarına.   
Gözlemci Olarak Buradayız’ın sert üslubu, argo ve küfür kullanımındaki gerçek hayata uygunluk eğer sinemayı esas alacaksak Lars von Trier’den çok Quentin Tarantino’nun kült filmlerini anımsattı bana. Emirhan Burak Aydın’ın yazdıkça kendine has bir anlatım tarzı ve üslup oluşturacağını, iyice farklılaşacağını da öngörebiliriz. Anlatımı da daha ekonomikleşebilir. 26.01.2018

Etiketler:


 

Enver Ercan’ı çok özleyeceğiz



1980’lerin başları, Beyazıt’ta Çınaraltı’nda Şair Hüseyin Avni Dede’nin tezgâhının başında çay içiyoruz. Dede kendi kitaplarının yanısıra eski para ve küçük antika eşya satar. Aynı zamanda buluşma yerimiz, haber kaynağımızdır tezgâhı. Okula giderken durur, soluklanır, sohbet ederiz. Dede’nin iyi bir huyu da herkesi birbiri ile tanıştırmasıdır. Birçok arkadaşımla olduğu gibi Enver Ercan’la da Dede’nin sayesinde tanıştık.
Enver, bizler gibi genç bir şair adayı. İlk kitabı “Eksik Yaşam”ı 1977’de kendi olanaklarıyla yayımlamış ama sonuçtan memnun kalmamış. O kitabı tamamen unutup yeni bir başlangıç yapmak istiyor. Dertlerimiz ortak. Sık sık Çınaraltı’nda buluşup sohbet ediyoruz. Enver, Tophaneli, orada bir beyaz eşya firmasında çalışıyor. Evli. Evini de geçindirmesi gerek. Cağaloğlu’nda, yayınevlerinde çalışmak istiyor. Çok geçmeden de o zamanlar yeni çıkmaya başlayan Yeni Düşün Dergisi’nde iş buluyor. 80 Kuşağı Şiiri’nin çok tartışıldığı bir dönem. Birlikte kavga veriyoruz. Bize dergide destek oluyor.
Daha sonra Hürriyet, Güneş ve Sabah gazetelerinde sanat servislerinde çalışıyor. Faruk Şüyün’le birlikte Kadıköy Gençlik Kitapevi’nde dönemin en önemli şair ve yazarlarıyla söyleşiler yapıyorlar.
1990’da Kemal Özer’den Varlık Dergisi’nin yönetimini devralıyor. Enver, Varlık Dergisi’nde çok önemli işler yaptı. Yaşar Nabi’nin mirasını geliştirerek yaşatmakla kalmadı birçok yazarın edebiyata katılmasını kolaylaştırdı. Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri ile sayısız şair ve yazarın ilk kitaplarının yayımlanmasını sağladı. Dergide Müge İplikçi, Tuna Kiremitçi, Sema Kaygusuz, Şebnem İşigüzel, Nilay Özer gibi yazarların ilk çalışmalarını bastı. Önaçıcı ve paylaşımcı bir dergici oldu. Varlık’a 27 yıl emek vermiş. Yaşar Nabi’den sonra en uzun süre görev yapan yayın yönetmeni. İnkilap Kitapevi’nde yayın yönetmenliği yaparken de aynı tavrı sürdürdü.
2005’te varolan işlerine Komşu Yayınları’nı, Yasak Meyve ve Eşik Cini dergilerini ekledi. Aynı yıl Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) başkanlığına seçildi. Her biri birbirinden zor, çoğu karşılıksız kalan ve bol bol düşman kazanmanızı sağlayan görevlerde özveri ile çalıştı. Hiç yakındığını anımsamıyorum. Yakınmaya zamanı yoktu, çünkü hep yeni projeler vardı. Kültürlerarası Şiir ve Çeviri Akademisi’ni kurdu. Türk edebiyatının uluslararası açılımını sağlamak amacıyla birçok projede birlikte çalıştık. TÜYAP’ın İzmir Kitap Fuarı Onur konukları kitaplarını hazırladı.
Hep ek işler yapmak gerekiyordu, çünkü yetiştirmesi gereken bir kızı vardı ve yeni projelere girmeyi de severdi. Yaşama hep optimist baktı. Kızı Özge’ye iyi bir baba oldu, Özge de iyi evlat. Aralarındaki sevgi bağı örnek gösterilecek niteliktedir.
Bu kadar yoğun bir yaşam içinde şiire zaman ayırmak kolay değildir. Enver, her şeyi şiir için yaptığından kıymetli eserler de verdi. Az ve öz yazdı, daha da az yayımladı. 80 Kuşağı şairleri arasında kendine has sesi ve şiirleri ile ayrıcalıklı bir yeri vardır.
Yaşama bağlılığını kansere karşı yıllardır verdiği mücadelede de gördük. Tedavisini aksatmadı ama hiçbir işini de boşlamadı, genç dostları da ona hep destek oldular. Birlikte Yasak Meyve’yi on beşinci yılına getirdiler. Varlık’ta da Mehmet Erte hep onunlaydı.
Enver Ercan iyi bir şair, başarılı bir dergici ve yayıncıydı. Bir edebiyat adamında bulunması gereken niteliklere fazlasıyla sahipti. Edebiyat dünyasına 30 yılı aşkın süredir emek verdi. Emeği unutulmayacaktır. Biz arkadaşları ise Enver’i iyi bir dost olarak hep özleyeceğiz. 24.01.2018

Cuma, Ocak 19, 2018

 

“Has İstanbullu”



Hekim, tıp tarihçisi, bilim tarihçisi, sanat tarihçisi, şair, yazar, arşivci, bibliyoman, etnograf, ressam, nakkaş, müzehhib... Birçok işi, niteliği kendinde toplamış biri Süheyl Ünver ama en önemli özelliği bir İstanbul Efendisi, “Has İstanbullu” olması sanırım. Hakkında yazanlar hep bu özelliğinin altını çiziyor. Sözlükler İstanbul Efendisi’ni, “kibar, hatırnaz, terbiyeli, müsamahakâr, iyi eğitimli, alçakgönüllü, onurlu, iyiliksever, olgun, çelebi ve haluk; yani iyi huylu, geçim ehli bir kişi” olarak tanımlamış.
Ölümünün 30. yılı vesilesiyle Süheyl Ünver için Kültür ve Turizm Bakanlığı bir anı kitabı hazırlatmış. Kitapta Süheyl Ünver’in yakın çevresinde bulunmuş, öğrencisi olmuş A. Güner Sayar, Ahmet Yakupoğlu, Çiçek Derman, Uğur Derman gibi isimler, kızı Gülbün Mesera ve Selim İleri, Arslan Kaynardağ gibi yazarların yazıları ile Süheyl Ünver’den seçme yazılar yer alıyor.  
Süheyl Ünver 17 Şubat 1898’de İstanbul Haseki’de dünyaya gelmiş. Mekteb-i Tıbbiyye’yi 1920’de bitirmiş. Hekimlik ihtisasına 1921’de Gureba Hastahanesi’nde cildiye kliniğinde başlamış. Sonra Haseki Hastahanesi’nin dahiliye bölümüne geçmiş. Âkil Muhtar Bey’in asistanı olmuş. Tıp öğrenimini sürdürürken sanatla da ilgilenmiş. Tezhip, ebru dersleri almış. Eniştesi hattat Hasan Rızâ Efendi’den sülüs ve nesih yazılarını öğrenmiş. 1923’te Medresetü’l-hattâtîn’den tezhip ve ebru icâzetnâmesi almış. Aynı yıllarda ressam Hoca Ali Rıza Bey’in öğrencisi olmuş. Karakalem ve suluboya resim yapmayı öğrenmiş. Birlikte İstanbul’un tarihî köşelerinin resimlerini yapmışlar. Bu arada dönemin mutasavvıflarından Abdülaziz Mecdi Efendi’nin (Tolun) sohbetlerine katılmış.
1927’de hocası Âkil Muhtar’ın maddi ve manevi desteğiyle Fransa’ya gitmiş, Paris’te hekimlik ihtisasını tamamlamış. Paris’te hekimlik çalışmaları yanında Bibliothèque Nationale’de bulunan eserlerdeki tezhip ve minyatürlerden Türk süslemesinin örneklerini incelemiş. Türk-İslâm tıbbına ait yazma kitaplar üzerine çalışmış. Yaptığı tüm yurtdışı gezilerinde kütüphanelerindeki yazma eserleri incelediği, müzelerdeki Türk eserlerini tesbit ettiği belirtiliyor. Bir yandan bir hekim ve tıp tarihçisi yetişirken diğer yandan önemli bir entelektüelin alt yapısı oluşuyor.
1930’da İstanbul Dârülfünunu Tıp Fakültesi’nde akademik hayata başlamış. 1933’teki üniversite reformu sırasında Tıp Tarihi Enstitüsü’nü kurmuş. Türk Tıp Tarihi Arkivi dergisini çıkarmış. Türk-İslâm tıbbına ilişkin temel kaynakları çevirtmiş. 1939’da profesörlüğe, 1954’te ordinaryüslüğe yükseltilmiş. 1967’ye kadar Tıp Tarihi ve Deontoloji Kürsüsü’nün başkanlığını yapmış, dersler vermiş. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne geçmiş, ikinci bir tıp tarihi ve deontoloji kürsüsü kurmuş. A. Güner Sayar “son devir hekimleri için yazdıkları toplanacak olursa ortaya İbnüleminvâri ‘Son Asır Türk Hekimleri’ başlıklı bir kitap çıkar” diye yazıyor (bkz. İslam Ansiklopedisi cilt 42, “A. Süheyl Ünver” maddesi).
Süheyl Ünver’in Türk Tıp Tarihi’ne çok önemli katkıları olduğunu anlıyoruz. Sadece ünlü hekimler üzerine yazmamış, kurumların tarihlerini de inceleyen monografiler kaleme almış. Çalışmaları bilim ve sanat tarihlerine evrilmiş.
“İlim her şeyi bilmek değildir; ilim neyi nerede bulacağını bilmektir” diyen Süheyl Ünver her zaman şifai bir toplum olmamızdan, yazılı belge yokluğundan yakınmış, ilgilendiği her şeyi yazı ve resimle kaydetmeye çalışmış. İlgilendiği konularda dosyalar, defterler hazırlamasıyla tanınıyor. Başta İstanbul olmak üzere gezdiği her şehir için seyahat defterleri hazırlamış, bu defterleri kişisel izlenimleri, notlar ve gazete kesikleri, fotoğraflar, karakalem ve sulu boya resimleriyle zenginleştirmiş. Bazı yakın dostlarına mektup olarak da defterler yolladığı biliniyor.  
Beş bini aşkın dosyası olduğu söyleniyor. Hazırladığı defterlerden sadece Süleymaniye Kütüphanesi’ne bağışladıklarının sayısı 1150. Arşivinin bilim tarihiyle ilgilileri İstanbul’da Kandilli Rasathânesi’ne, tarihle ilgili 400 dosyadan oluşan arşiviyle sulu boya resimlerini Türk Tarih Kurumu’na, şahsî kütüphanesini ve tıp tarihiyle ilgili dosya ve defterlerini İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi Enstitüsü’ne bağışlamış. Bunların dışında kızı Gülbün Mesara’da defterler, binlerce dosya, tezhip, minyatür, katı‘ örnekleri, suluboya resimlerle tomarlar halinde tasnif edilmemiş zengin bir arşiv bulunuyormuş. Bu defterlerden yirmi kadarının tıpkıbasımı gerçekleştirilmiş.
Çok üretken bir kişi, velut bir yazar. Çalışmalarının çok küçük bir bölümünün kitaplaştığını anlıyoruz. Kızı Gülbün Mesara, Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar ve Prof. Dr. Aykut Kazancıgil’in hazırladığı A. Süheyl Ünver Bibliyografyası (2. Baskı. 2017, İşaret yay.) 560 sayfada 1886 kitap ve makaleyi içeriyor. Ahmed Güner Sayar’ın 662 sayfalık A. Süheyl Ünver (2. Baskı, 2016, Ötüken yay.) biyografisini de öneriyorum.      
Süheyl Ünver sekiz saat uyur geri kalan zamanda çalışırım, diyormuş. Çok okuyor. İstanbul ve Dünya kütüphanelerinde bulunan 40 bine yakın yazma eseri incelemiş, notlar almış. Sadece araştırmakla, yazmakla kalmıyor öğrenciler de yetiştiriyor. Tıp tarihi dersleri yanında Türk süslemesi seminerlerini yürütmüş. Tezhip dersleri vermiş. Sanatsal çalışmalarını da aynı zamanda sürdürmüş. Usta bir müzehhip, ressam ve şair.
“Ben 1500 yıllık İstanbulluyum. 1000 yıllık Hristiyan, 500 yıllık Müslüman İstanbulluyum” diyen Ünver’in hayatında ve çalışmalarında İstanbul’un ayrı bir yeri var. Beş cilt tutan İstanbul yazıları ölümünden sonra İstanbul Risâleleri (İBB Kültür AŞ. yay.) adıyla yayımlanmış. Çoktan tükenmiş bu kitaplar da yeniden basılmayı bekliyor.
İstanbul’un yok edilmesine sessiz kalmamış, İstanbul’da yok edilen tarihî mekânlarını tespit etmiş, onların resimlerini çizmiş, fotoğraflamış. Suluboya resimleri üç ciltte toplanmış. Suluboya resimlerin sanatsal değeri yanında yok edilen tarihi eserleri ve yapıları tespit açısından belge değerleri de var.  
Süheyl Ünver’in “aklıselim, kalbiselim ve zevkiselim” bir kişi olduğunu yazıyorlar. O nedenle de “İstanbul Efendisi” tanımını yeterli bulmayıp “Has İstanbullu” diye niteliyorlar. Gerçekten de çok ilginç ve önemli bir kişi. Okuduklarımdan emeğinin yeterince değil hemen hiç değer bulmadığını anlıyorum. Devasa arşivi 1986’dan beri, hâlâ araştırılmayı, değerlendirilmeyi bekliyor.
Ömer Faruk Şerifoğlu’nun hazırladığı Süheyl Ünver (2017, Kültür ve Turizm Bak. Yay.) anı kitabı bu büyük değeri, İstanbul Efendisi’ni tanımaya başlamak için iyi bir fırsat.18.01.2018

Etiketler: , ,


 

“Dünya’nın ilk büyük portre fotoğrafçısı”



Jules Verne’in Aya Seyahati’nin kahramanı Michel Ardan'ın adı Fransız fotoğrafçı Nadar'dan esinlenilmiş. Nadar’la Jules Verne’in birlikte balon yolculuğu yaptığı da biliniyor. Aslı adı Gaspard-Félix Tournachon olan Nadar karikatürist, roman yazarı, gazeteci ve baloncu olarak biliniyor ama esas ünü ve kalıcı eserleri fotoğrafta vermiş.
1820’de doğan Nadar çok meraklı, maceracı, kaşif ruhlu biri. İlk fotoğraflarını 1853 yılında çekmiş. 1858’de havadan fotoğraf çeken ilk insan olmuş. Yeraltı fotoğrafçılığının da öncüsü. Fotoğrafçılıkta ışık tekniklerini ilk deneyen de Nadar.
1874'te, fotoğraf stüdyosunu kurmuş. Portre fotoğrafları çekmeye başlamış. Çağının tanınmış bütün isimleri stüdyosunda ona poz vermiş. Claude Monet, Charles Baudelaire, Sarah Bernhardt, George Sand, Gérard de Nerval, Louis Pasteur, Théophile Gautier, Jules Verne, Franz Liszt, Peter Kropotkin, Alexandre Dumas père, Gustave Doré, Gustave Courbet... Victor Hugo’nun ölüm döşeğinde çekilmiş unutulmaz fotoğrafını çeken de Nadar.

40 fotoğraftan oluşan “Nadar'ın Büyük Portreleri” sergisi 15 Kasım 2017 – 15 Ocak 2018 tarihleri arasında İstanbul Fransız Kültür Merkezi’nde sergilendikten sonra 24 Ocak’tan itibaren Cer Modern’de Ankaralı sanatseverlerle buluşacak. Sergi, Paris’deki Jeu de Paume tarafından, Mimari ve Miras Medyateği, Kültür ve İletişim Bakanlığı işbirliği ve Türkiye Fransız Kültür Merkezi desteğiyle gerçekleştiriliyor. Sergi kuratörü Engin Özendes.
Nadar çok değişik merakları ve işleri olan biri. Fotoğrafçılık mesleğine başlamadan önce genç yaşta tıp eğitiminin masraflarını karşılamak için gazetelerde çalışmaya başlamış, tiyatro eleştirileri yazmış. Tıp eğitiminden vazgeçip yazar olmuş, tefrika romanlar yazmış, editörlük yapmış. Kendine has mizah anlayışı ile yüzlerce karikatür çizmiş. Büyük gazetelerde yayımlanan politik karikatürleriyle ünlenmiş.
Fotoğrafla ilgisi de “Le Pantehon Nadar” (Nadar Tapınağı) adlı albümü hazırlarken başlamış. Amacı Paris’in önde gelen 1000 aydınını dört taş baskı resimle tasvir etmekmiş. 250 yazar ve gazetecinin resmedildiği ilk levha yayınlandıktan sonra büyük ün kazanmış (bkz. “Fotoğraf Sanatının İlk Yıldız İsmi, Serdar Darendeliler, İstanbul Art News, Aralık 2017).  
İlk levhayı hazırlarken tanıştığı yeni icat fotoğraf onu projesinden vazgeçirmiş ve ünlülerin portrelerini fotoğrafla kaydetmeye karar vermiş. Yaptığı her işe ciddiyetle sarıldığı, en iyisini yapmaya çalıştığı belirtiliyor. Fotoğrafa merak sarınca da hem teknik hem de estetik olarak araştırmalara giriştiği, farklılaşmaya çalıştığı biliniyor.
“Dünya’nın ilk büyük portre fotoğrafçısı” ünvanını kazandıran ve birçoğunu anımsadığımız portre çalışmalarında Nadar’ın “içten bir benzerlik arayışında” olduğunu belirtiyor Pierre Bonhomme sergi salonunda dağıtılan yazısında. Fotoğraf makinesini kullanımındaki ustalık ve psikolojik algılama becerisi sayesinde de amacına ulaştığını ekliyor Bonhomme.
Kendi alanlarının en büyük adları olmuş bu portrelerin sahiplerini biz hep bu fotoğraflardaki halleriyle anımsıyoruz. 1800’lerden günümüze gelen önemli belgeler bu fotoğraflar aynı zamanda. Sanat ve belge buluşuyor ve fotoğraf esas amacına ulaşıyor.
Kuratör Engin Özendes iyi bir seçme yapmış. Yeterli sayıda fotoğrafla etkileyici bir sergi çıkmış ortaya. Serginin tek eksiği basılı belge eksikliği ve geriye bir şey kalmayacak olması. Pierre Bonhomme sözünü ettiğim bir dosya kağıdına basılmış yazısından başka basılı malzeme yok. Oysa sergiyi gezdikten sonra bu fotoğrafları edinmek, tekrar tekrar bakmak istiyor insan. Küçük bir kitapçık basılabilirdi ya da Nadar’ın 80 yaşındayken gerçekleştiridiği retrospektifi için yayımlattığı “Ben Fotoğrafçıyken” kitabının son baskısı satışa sunulabilirdi.
“Nadar'ın Büyük Portreleri” sergisi Cer Modern’de 21 Şubat’a kadar sürecek.   19.01.2018



This page is powered by Blogger. Isn't yours?