Cumartesi, Ağustos 22, 2009

 

Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979

"Vefa Stadı yanında kolları, Karagümrük'te gövdesi bulunan ve İstanbul'u dehşete düşüren, polisi bile şaşkınlığa sürükleyen cesedin dün de bir parçası Fatih'te bulundu. Kağıda sarılmış bir halde Fatih Parkı'nda bulunan bacak parçasının ortaya çıkmasından sonra, polisler katilin cesedin başını nereye atacağını merak etmeye başladılar." Takvimler 7 Şubat 1979 tarihini göstermektedir. 12 Şubat'ta kadının sol bacağı Saraçhane Parkı'nda bulunur. 13 Şubat'ta parçalara ayrılarak öldürülen kadına ait olduğu sanılan elbiseler Karagümrük'te bir evde, 15 Şubat'ta kadının peruka biçimde yüzülen saçları Fatih Mezarlığı'nın kenarında bulunur. 18 Şubat'ta öldürdüğü kadının her gün bir parçasını sokağa atan katil Adana'da yakalanır. Baklava ustası olan katil, kendisinden ayrılmak isteyince sevgilisini hamile olmasına aldırmadan, öldürmüş, banyoda baltayla parçalayıp daha sonra jiletle doğrayıp parçaları sokağa bırakmaya başlamış. Kadının karnından çıkarttığı cenini de Fatih Parkı'na bırakmış. Kadının iç organlarını bir poşete koyup çöpe atmış. Baltayı da sobada yakmış. Sonra da Adana'ya gidip askere gitmek için askerlik şubesine başvurmuş. Gerçek hayattan bir dehşet hikayesi bu. O kadar canyakıcı ve sinir bozucu ki, böyle bir olayın romanı, hikayesi nasıl anlatılır insan tahayyül edemiyor.

Mine Söğüt, Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979'da (Yapı Kredi yay.) bunun gibi bir cinayetten yola çıkarak romanını kuruyor. 12 Eylül darbesine varan süreçte İstanbul özelinde Türkiye'nin halini anlatıyor aslında. Tam anlamıyla bir dehşet yılı 1979. Sıkıyönetim ilan edilmiş olmasına rağmen hemen her gün sağ-sol çatışmasında sokaklarda onlarca insan, öğrenciler, işçiler, öğretmenler, polisler, savcılar, öğretim üyeleri öldürülüyor. Politikacılara, bilim adamlarına, yazarlara, gazetecilere suikastler yapılıyor. Hemen her yerde bombalar patlıyor. "Topyekun cinnet geçiriliyor." Şiddet ve korku var hayatın içinde. "Ölüm salgın bir hastalık gibi evlerden evlere bulaşı"yor. Bir yandan da halk büyük bir yokluk içinde; elektrik, su kısıntıları, benzin, yağ, tüp gaz gibi temel gereksinimlerde yaşanan yokluk… Tüm bu manzarayı tamamlarcasına yaşanan doğal felaketler, salgın hastalıklar… Ülke her haliyle askeri darbeye hazırlanıyor.

"Bu yıl Şahbaz'ın harikulade yılı, ölülerin dirilerin rüyalarına girdiği yıldı. Sokakta o kadar çok insan ölüyor… öldürülüyordu ki, rüyalar kendilerine cinnet dilinden başka bir dil bulamıyorlardı." Mine Söğüt, masalla gerçeğin içiçe geçtiği bir üslupla anlatıyor 1979'u. Roman, bir lanetten kurtulmak amacıyla işlenen masalsı bir cinayetle başlıyor. Bir anlamda töre cinayeti bu. "Benim ağam delirtti / Karnımda onun kötü dölü / Biri beni öldürsün" diyen ikiz kız kardeşini öldürüyor Mustafa. O günden sonra hamile kalan tüm kadınlar ikiz çocuklar doğuruyorlar. Köy halkı bu durumdan ürküyor. Korku hakim olunca toprağın bereketi kesiliyor. Köylüler köyü terk etmeye başlıyor. O yıl doğan ikizleri de anneleri diri diri toprağa gömüyor ya da kendi elleriyle öldürüyor. Sadece iki erkek bebek sağ kalıyor. Romanın anahtar cümleleri de burada söyleniyor; "Biliyor musunuz, Tanrının varlığı tartışılabilir ama kaderi inkar etmeye kimsenin gücü yetmez. Eğer olacakları kendimiz tayin edemiyorsak, her şey isteklerimizden ve hayallerimizden bağımsız, bildiği gibi vuku buluyor… deli nehir gibi kendi asi yolunu izliyor… nihayetinde hiç aklımıza gelmemiş yerlere varabiliyorsa… kader vardır."

Romana adını veren Şahbaz, kendini şöyle tanıtıyor; "Benim kaderi yönlendirdiğime inananlar da yok değil. Evet, belki bazılarının aklına girdiğim doğrudur. Görmediklerini gösterdiğim, istemediklerini istettiğim, akıllarını çeldiğim söylenebilir. Ama onların bana kanması da bir kader sayılmaz mı?" Şahbaz'ın akıllarına girdiği insanlar sebepli sebepsiz cinayetler işliyor.

Mine Söğüt, masalsı anlatımı tercih etse de romanını bütünsel bir yapı olarak kurmuş. Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979, 12 ana bölümden ve ek olarak 1979 Almanağı'ndan oluşuyor. Her ana bölüm bir ay. Ana bölümlerin ilk alt bölümünde o ayın özellikleri, o ayda doğanların karekterleri, bu özelliklerin Şahbaz'daki yansımaları, Şahbaz'ın evinin küçük bahçesi vesilesi ile doğayla kurduğu ilişki, hangi bitkileri diktiği, yetiştirdiği, bitkilerin mevsimlerin etkisiyle yaşadıkları anlatılıyor.

Şahbaz, ocak ayında, işkenceden mahvolmuş bir vaziyette ölüp ölmediği ayırd edilemeyen bir kadına rastlayacaktır işkencehane'nin bodrum katında. Şahbaz bu kadını hemen her ay çıkan turfanda meyvelerle besleyecek ve ona Binbirbir Gece Masalları'nı andıran bir tarzda masallar anlatacaktır, ama dehşet ve cinayet masalları, korkunç masallar. Böylece kadını hayatta tutacaktır.

Romanın yapısında Şahbaz'la kadının ilişkileri de birer alt bölüm oluşturuyor.

Diğer alt bölümde de şehirde işlenen siyasi veya insani nedenli cinayetler anlatılıyor. Siyasi de olsa, insani de bu cinayetler aslında birbirlerine görünmez bağlarla bağlı. Birçoğunun arkasında başlarında Komutan denilen bir adamın bulunduğu bir katiller çetesi var. Dehşet hikayeleri birbirlerine bağlanıp sayfalar ilerledikçe romanın girişinde yer alan lanetli köy ve oradan kaçıp hayatta kalabilen ikizlerin kimliklerini ve kadınları parçalara ayırıp şehrin çeşitli köşelerine atan katil (Salih) ile elini hiç kana bulamayan ama şehirde hunharca işlenen bir çok cinayetin azmettiricisi Komutan'ın (Melih) ilintilerini çözmeye başlıyoruz. İşlenen, işletilen tüm cinayetlerin özünde aile içi ters ilişkiler, cinsel istismar, ensest vardır.

Üst üste bu korkunç hikayeleri okurken aslında her şeyi tekrar tekrar yaşadığımızı düşünüyorsunuz. Bir çok hayat sadece eskiden yaşanmış hayatların tekrarından ibaret diyor Şahbaz. "Belki yaşam sadece kötülük yol alsın diye vardır" diye ekliyor. Yine de bu kadar çok cinayetten bir süre sonra okur olarak yoruluyoruz. Mine Söğüt, böylesine yoğunluğu ülkenin yaşadığı korkunçluğu bizlere hissettirmek için üstüste yığmış olabilir ama anlatımın tüm akıcılığına rağmen bu denli çok kan akması okumaktan caydırıcı bir etken haline de gelebilir. Ama, 1979’da durumun anlatılandan daha da vahim olduğunu Almanak bölümünü okuyunca anlıyoruz. Romanda ne denli çok kan dökülürse dökülsün gerçek hayat daha kanlı ve acı.

"İşlenecek cinayetleri kendileri planladıklarını zannediyorlar. Kin damarlarından kendiliğinden akan kan sanki. Oysa Şahbaz her şeyi düzenlemek, savaşı gerektiği zaman başlatmak, gerektiği zaman da bitirmek için orada. Hiçbiri içlerindeki Şahbaz'ı hissetmiyor. Oysa kollarına, bacaklarına, kafalarına, hatta duygularına bağlı ipler var; uçları Şahbaz'ın hünerli parmakları arasında. Binlerce yıl önce yazılmış ve her dönem tekrar tekrar sahnelenmiş eski bir oyunu oynuyorlar şuursuzca." Masalsı anlatım, ikizlerin cinayetleri, Şahbaz gibi cin mi, peri mi, şeytan mı olduğu anlaşılamayan bir anlatıcı/kahraman, hikayeyi zamandan, boyuttan kopartıyor gibi görünse de Mine Söğüt ana hikayenin gerisinde, Pavyon şarkıcısı Mehtap'ın oğlu Burak'ın geçirdiği evrimi anlatırken, o dönemde sağ/milliyetçi kisvesi ile örgütlenmenin nasıl gerçekleştirildiğini, nasıl bir bilinçlendirme ile gençlere cinayet işlettirildiğini, o katilleri azmettirenlerin nasıl korunduğunu gerçekçi bir dille anlatıyor.

Her şeyin tekrar ettiği tezi ile ikizlik tartışılan temel kavramlar. Hem birbirinin benzeri, olmazsa olmazı, hem de karşıt kutuplar. İyilikle kötülük, güzellikle çirkinlik gibi temel çelişkiler ikizlerin karşıtlığını oluşturuyor. Bir yandan roman Türkiye’nin kabus dolu yıllarını anlatırken diğer yandan da insanlığın evrensel sorunlarına doğru açımlar sağlıyor. Kötülük, kan dökme arzusu gibi romanı okurken yazarla birlikte sorguluyorsunuz.

Kitabın son bölümünü oluşturan 1979 Almanağı ile Şahbaz'ın Harikulade yılı bir araya gelince masalla gerçek de bütünleşiyor. Mine Söğüt, tamamen gerçek haberlerden yeni bir anlatı kurmuş. Roman bu açıdan da bir örnek kitap olarak incelenmeye değer. “Hayatta yaşananları romanda ne kadar anlatabiliriz?” sorusuna cevap ararken de iyi bir kanıt olur. Tabii edebiyat mı hayata yol gösterir, yoksa hayat mı edebiyata kaynaklık eder, gibisinden derin tartışmalara da yol açabilir. Zaten edebiyat eserinin en önemli işlevlerinden biri de böyle sorulara yol açması değil midir?

Etiketler: ,


 

İZMİR'DE ÜÇ GÜN VE BİR GECE

Nedret Gürcan da, edebiyatta altmışıncı yılında bir şair. İlk şiiri 1948'de Anadolu Gazetesi'nde yayınlanmış. 50'li yıllarda Dinar'da tek başına çıkarttığı Şairler Yaprağı ile tanınmış."Taşra insanının hayallerini, kırgınlıklarını, özlemlerini ve tutkularını dile getirdiği" şiirleri ile edebiyatta yer etmiş. Son yıllarda yayınladığı Benim Sevgili Taşram, Yaşanmış Taşra Öyküleri gibi kitaplarıyla da tekrar konuşulmuş. İzmir'de Üç Gün ve Bir Gece'de (Agora) 50'li yıllarda, Şairler Yaprağı'nı çıkarttığı günlerde yaşadığı bir olayı romanlaştırmış. Kitabın ilk sayfasındaki "Evliliğimden iki yıl önce yaşadığım bu olayın romanını edebiyat adına anlayış göstererek bana yazma olanağını veren sevgili ve değerli eşime binlerce teşekkür borçluyum…" cümlesi dikkati çekiyor. Kitabın kapağında da romanın kadın kahramanı Mehlika'nın yazar tarafından çizilmiş bir portresi yer alıyor.

Her şey romanın şair kahramanının çıkartacağı şiir dergisinin duyurusunu okuyan bir kadın şairin mektubu ile başlıyor. İki şair mektuplaşıyor, birbirlerine göndermeler yapan şiirler yayınlatıyorlar. Mehlika'nın mektuplarında anlattıkları, şiirlerindeki çaresizliği, yakarışları şair kahramanımızı önce meraklandırıyor, sonra da bu gizemli kadına bağlanmasına neden oluyor. Şair, iki fotoğrafını yolluyor ve Mehlika açık yürekle "bana da fotoğraflarınızdaki gibi bakarsanız size hemen aşık olurum" diye yazıyor

Ve bir gün postadan "Hatıra Defterim" adını taşıyan iki defter çıkıyor. Romanın ikinci bölümünden itibaren Mehlika'nın acılarla dolu hayat hikayesini okumaya başlıyoruz. Mehlika, 25 yaşında, şairimizden bir kaç yaş büyük, evli, üç çocuk annesi bir ev kadını. Küçük yaşta annesini kaybetmiş. Evden bir boğaz eksilsin düşüncesiyle henüz öğrenciyken,16 yaşında, kendinden yaşça büyük, ilkokul mezunu topal bir tornacıyla evlendirilmiş. Kocası Murat Usta, tüm kötü nitelikleri kendinde toplamış bir adam. İçki içiyor, kumar oynuyor, barlarda sabahlıyor, eviyle ilgilenmiyor. Gerdek gecesi adeta bir tecavüz olayı gibi yaşanıyor. Kocasının kaba davranışları, kıskançlıklarına eklenen yoksullukla bu evlilik Mehlika için bir cehennem azabı oluyor. Mehlika sokakta, iş hayıtında da huzuru bulamıyor. Güzelliği ile hemen dikkati çekiyor, misafir olarak kaldıkları kocasının en yakın dostunun da, çalıştığı iş yerlerindeki patronlarının da tacizlerine uğruyor. Tüm bunların etkisiyle zamanla erkeklerden nefret etmeye, kocasından uzaklaşmaya başlıyor.

Bu ruh hali içindeyken rastladığı kahramanımız Mehlika için sığınacak bir liman gibi görünüyor. Sadece mektuplardan tanıdığı şaire aşkını ilan edip onu İzmir'e davet ediyor. Şairle Mehlika birlikte üç gün ve bir gece geçiriyorlar. Şair başlangıçta Mehlika'nın ruh halini tam olarak kavrayamıyor. Onun geceyi birlikte geçirmek için ısrarı ise korkup çekinmesine neden oluyor. Çünkü karşısında evli bir kadın var ve kadın bu birlikteliği bir gecelik bir macera olarak değil kurtuluş umudu olarak görmekte. Kahramanımız, aşkını yaşamakla, kaçıp gitmek duyguları arasında savurulurken, Mehlika, şairde aradığını bulamayacağını anlıyor ve kaçınılmaz sona doğru yürüyor.

Nedret Gürcan, gençlik anılarından yola çıkarak eski Türk filmleri tadında ama mutlu sonla bitmeyen bir dram yazmış. Olayın anı boyutu ağır bastığı için roman niteliğini tartışmaya gerek görmüyorum. Elli yıl sonra yaşadıklarını yazmak kuşkusuz Nedret Gürcan'ı yazar olarak yormuş, üzmüştür. İzmir'de Üç Gün ve Bir Gece, Gürcan'ın hayatından bir belge, acı bir anı olarak da okunabilir, 50'li yılları anlatan bir melodram olarak da...

Etiketler: ,


 

GAZEL

Nihal Yeğinobalı, 16 Kasım 1927'de Manisa'da doğmuş. Edebiyata çeviri ile başlamış. İlk çevirisi R. Hichens'den Allahın Bahçesi 1946'da yayınlanmış. İlk romanı Genç Kızlar'ı 1950'de Vincent Ewing adıyla, sözde bir Amerikan yazarından çevirmiş gibi yayınlatmış. 1987'de Mazi Kalbimde Yaradır yayınlanmış. Ama çeviriyi bırakıp romana iyice ağırlık vermesi 1997'de Sitem'le oldu. Onu Cumhuriyet Çocuğu adlı anı kitabı ve 2005'de yayınlanan Belki Defne izledi. Yeğinobalı, 60 yıldır edebiyatla uğraşıyor ve bu yıl da 80. Yaşını kutluyor.

Nihal Yeğinobalı'nın yeni romanı Gazel (Can yay.) bir Boğaziçi yalıları romanı. Kendini "Boğaziçi Anadolu Yakasının Bakire Bilicisi" olarak tanımlayan ve henüz lise sonda okuyan, yirminci yaşının eşiğindeki Serap'ın anlattıkları ile gelişiyor roman. 1948 yılı Mayıs ayındayız. İstanbul Mirgânköy'de, bir yalıda. Serap, bedensel ve ruhsal yönden el değmemiş ve bütünlüğü zedelenmemiş olduğunu anlatıyor. Bakire olmak Serap'a medyum özelliği sağlamakta. Geleceğe yönelik bir çok şeyi öngörmekte, hissetmekte. Amacı bekaretini olabildiğince korumak.

Üniversitede okuyan ablası Zerrin ise Serap'la tam anlamıyla zıt bir bakış açısında. O sevdiği gençle her anlamda (tabii cinsel olarak da) birlikte olmaktan çekinmiyor. Şimdi karnında bir çocuk taşıdığı kuşkusuyla bir an önce evlenmenin yollarını aramakta. Ama kendisi gibi üniversite öğrencisi olan sevgilisinin bir esnafın oğlu olması aralarında sınıfsal bir fark yaratmakta, bu durum da annesinin tepkisini çekiyor. Zerrin, annesinin bu evliliği engelleyeceğinden endişeleniyor.

Evlilik hazırlıkları yapan diğer genç kız Serap'ın kolejden arkadaşı Yasemin. Yasemin, zengin bir ailenin oğlu ile evlenecek hem özlediği lüks hayata ulaşacak, hem de giderek yoksullaşmakta olan annesi ve teyzesinin geleceklerini garantiye alacak. Ama o, bu evlilik konusunda kararsız. Bir yandan evliliği ve onun getireceği nimetleri arzu ederken diğer yandan gençliğin verdiği coşkuyla yeni aşklara, maceralara atılmak isteği duyuyor.

Yasemin'in hiç evlenmemiş teyzesi Fazıla'nın on dört yaşındayken Boğaz'da bir sandal gezisi sırasında yaşadığı facidan sonra, saçları bir gecede beyazlamış, akıl sağlığı bozulmuş. Dünyayla bağlarını kopartmış, Gazel'in gelip kendisini almasını bekliyor. Kitaba adını veren Gazel, genç yaşta, bu faciada Boğaz sularına gömülmüş ve kendisinden bir daha haber alınamamış. Mirgânköy'de yaşanan bir çok olayda onun gizemli etkisi olduğuna inanılıyor. Sanki Boğaz'ın derin sularına bakanları yanına çağırmakta.

O yaz hemen hepsinin hayatında dönüm noktası oluyor. Hamile olduğunu anlayan Zerrin, talihsiz bir olay neticesinde yalılarının bodrumunda bebeğini düşürüyor. Ölü cenini Boğaz'ın sularına, Gazel'in kollarına attıktan sonra sevgilisi Esat'la ilişkisini sorgulayıp, yaşadığının gerçek bir aşk olup olmadığını anlamaya çalışıyor. Yasemin'in gençlik ateşini ise Amerika'dan gelen uzak akraba Naim alevlendiriyor. Yasemin, bir koruda seviştiği bu gençle kaçıp kendine yeni bir hayat kurmayı hayal ediyor.

Serap'ın bekaret yeminini ise Mirgânköy'ün ressamı Vango Haldun'un yeni gözdesi/kocası Gazneli Usta bozduruyor. Serap, daha ilk gördüğü andan itibaren bu gizemli adamın etkisi altında kalıyor. Sık sık bakışları buluşuyor ve Serap bu bakışlardan çok etkilenerek, sık sık Gazneli Usta'yla sevşitiğini hayal ediyor. Bedensel olmasa bile ruhsal olarak bekaretini kaybediyor.. Fazıla da, Gazneli Usta'ya kapılanlardan. Gazneli Usta'da ilk gençliğinde kaybettiği Gazel'in bir benzerini buluyor, hatta Gazel gelmiş gibi hissediyor.

Bu gelişmeler yaşanırken, Serap'ın bakire biliciliği ve Vango Haldun'un yaptığı tabloların da yardımıyla Mirgânköy yalılarında geçmişte yaşanan Abutlar Yalısı'nın yanması, Gazel'in sularda kaybolduğu facia gibi bir çok olayın sırrı da yavaş yavaş çözülmeye başlıyor; Zerrin'in sevgilisini terk etmesi, Yasemin'in tekrar eski nişanlısına dönmesi ve düğün hazırlıklarına başlaması, Serap'ın kendisi ile evlenmek isteyen Mirgani Yalısı'nın varisi, eski diplomat, orta yaşlı ama yakışıklı Kamran Mirgani ile buluşması olayları hızlandırıyor.

Nihal Yeğinobalı, 1940'lı yılların tarihi dekorunda, gitgide yoksullaşan yalı sakinlerinin dramını abartmadan, ilk gençliklerinin uçarılıkları ile yaşayan genç kızların renklendirdiği akıcı, okunaklı, yapıya, kurguya önem veren bir roman yazmış.

Etiketler: ,


 

LEYLÂ ERBİL'DE ETİK VE ESTETİK

Leylâ Erbil, Çağdaş Türk Edebiyatı'nın en önemli isimlerinden. Eserleriyle her zaman ilgi odağı olmuş. Tartışılmış, konuşulmuş. Kuşkusuz onun hakkında yazılmasının, konuşulmasının en önemli sebebi eserlerinin edebi nitelikleri ve üzerinde düşünmeye çağırıcı olmaları. Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi ve Türkiye Yazarlar Sendikası, Erbil'in 75. Yaşını ve yazarlıkta 50. Yılını kutlamak arzusuyla bir sempozyum düzenlemişler. 21 Ocak 2006'da gerçekleştirilen sempozyumun başlığı "Tuhaf Bir Yazar: Leylâ Erbil'de Etik ve Estetik". Bu sempozyumda sunulan bildiriler, yapılan konuşmalar, mesajlar ve Erbil'in teşekkür konuşması Süha Oğuzertem'in editörlüğünde Kanat Yayınları'nca kitaplaştırılımış.

Leylâ Erbil'de Etik ve Estetik, Hülya Dündar'ın "Leyla Erbil'in Yaşam Öyküsü" ve Nilay Özer'in "Leyla Erbil Bibliyografyası" başlıklı çalışmaları ile başlıyor. Bu iki çalışma Erbil'i bütün olarak görmemiz açısından çok önemli ve sanırım kitabın kalıcılığına da, birer başvuru kaynağı olarak önemli katkıda bulunuyorlar. Daha sonra Hulki Aktunç'tan, Mehmet Fatih Uslu'ya yazarlarımızın Leylâ Erbil'in eserleri hakkında sunduğu bildiriler yer alıyor. Bugünlerde Kanat Kitap tarafından eserleri yeniden yayınlanan Erbil'i tümüyle kuşatmak, eserlerine etik ve estetik açıdan yaklaşmak için iyi bir kaynak.

Etiketler: ,


 

YENİ BAŞTAN

"1960 Mayısı'nın son haftasında İstanbul'dan kalkarak Batı Akdeniz seferine çıkan M.S. Ankara lüks yolcu gemisinde çocuk denecek yaşta bir genç kız çok daha yaşlı bir adamla tanışıyor, romantik bir yakınlık doğuyor aralarında. O sırada askeri darbe oluyor. Telsizle haber gelince M.S. Ankara önce Napoli açıklarında bekletilmiş. Epey süren bir haberleşmeden sonra gemi İstanbul'a geri çağrılıyor, bu arada yolculardan bazıları da tutuklanmış, aralarında "babam" da var. Fevziye bunun kesin bir ayrılık olabileceğini nasıl sezdi, bilinmez, çılgınca bir kararla son anda yatağına girmiş sevdiği adamın; haklı da çıkmış, bir daha karşılaşmıyorlar. Enver yani "babam" hapisten çıkınca ortadan kayboluyor. Bir daha da ondan haber alan olmamış."

"Varlığımı 27 Mayıs darbesine borçluyum" diyen roman kahramanı Aslı anlatıyor bunları. Aslında bu paragraf aynı zamanda Nilüfer Kuyaş'ın ilk romanı Yeni Baştan'ın (Oğlak yay) çok kısa bir özeti.

Yeni Baştan, iki ana hat/katman üzerinde gelişiyor. Bir yandan 1960'ı öncesi, sonrasıyla, Ankara gemisi ekseninde anlatıyor, diğer yandan da günümüzde o günlerin araştırması yapılırken yaşananlar anlatılıyor. Romanın anlatıcısı ve kahramanı Aslı, hiç görmediği babası Enver'in biyografisini oluşturmak arzusuyla onun ortadan kaybolma hikayesini araştırırken yaşadıklarını anlatıyor. Araştırma bulguları ile de 1960'ı, Ankara gemisinde yaşananları kurguluyor, romanlaştırıyor.

Ankara gemisi, 60'lı yılların Türk burjuvasinin küçük bir prototipi gibi. Cumhuriyetle birlikte oluşan varlıklı sınıf, cumhuriyetten sonra eski iktidarlarını kaybetmiş paşazadeler, saraylılar, Demokrat Parti döneminde hızla zenginleşenler, şaibeli bürokratlar, ajanlar, fahişeler biraraya gelmiş. Onların küçük küçük hikayelerini okudukça Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren 1960'a kadar geçen dönemde Türkiye'nin siyasi ve ekonomik şekillenmnesini de okumuş oluyorsunuz. Üstelik bu varlıklı sınıfı oluşturanlar birbirleriyle rekabet içinde olsalar da, hatta siyasi olarak farklı yanlarda yer alsalar da görünür, görünmez aile bağları ile birbirleri ile bağlılar.

Nilüfer Kuyaş bunları tam kadro gemiye bindiriyor. Bir süre sonra kim kimin teyzesi, kim kızı, kim oğlu, kim damadı, kim halası, kim amcası, kim eski kocası birbirine karışıyor. Romanın başına bir aile soyağacı koymak işi çözer miydi bilemiyorum ama takip etmenin oldukça güç olduğunu söylemeliyim. "Kim kimdir?" diye kafaya takıp isim isim takip etmezseniz, romanın akıcı ve gerilimli anlatımı içinde tüm bu karmaşık aile bağının bir işlevi olduğunu anlıyorsunuz. Yani bir dönemi tanımlamakla kalmıyorlar, Ankara gemisindeki iki aşığın Enver ve Fevziye'nin ilişkilerinin daha gerçekçi bir tabana oturmasını da sağlıyorlar. Bu kadar çok malzemeden rahatlıkla bir kaç ciltlik bir nehir roman çıkabilir, ama yazar bunları tek bir ciltte yazmayı tercih etmiş.

Yeni Baştan, bir dönem romanı olmasının yanında, tezli bir roman da. Nilüfer Kuyaş, roman aracılığıyla 27 Mayıs darbesini sorguluyor tartışıyor. "Diğer darbeler kötüydü ama 27 Mayıs iyiydi diye yaygın bir kanı var ülkemizde. Bu yanlış düşünceden arınmadıkça, tıpkı şu anda olduğu gibi, asker gölgesinde yaşamaktan kurtulamayız. 27 Mayıs bugün hâlâ bedelini ödediğimiz büyük bir hataydı" diyor tanıtım bülteninde. Roman boyunca da bu tezini, roman kahramanlarının ağzından inşa ediyor. Hem Ankara gemisinde, hem de günümüzde kahramanlarına uzun uzun 27 Mayıs'ı, öncesini ve sonrasını tartıştırıyor. Günümüzde yaşayan "27 Mayısçı" tiplerin öylesine kötü karakterler olarak çizilmesinde sanırım bu önyargının payı var.

Yeni Baştan, bu haliyle Kemal Tahir'in romanlarını hatırlatıyor. Çok iyi bir edebiyatçı ve anlatıcı olan Kemal Tahir'in tezlerini tartıştırmak için yazdığı sayfalar süren diyalogların benzerlerini bu romanda da okuyoruz. Kendi açımdan söylemeliyim ki, Kemal Tahir'den nasıl bir çok şey öğrendiysem ve tarihin sadece resim tarihten ibaret olmadığını anladıysam, Nilüfer Kuyaş'tan da Cumhuriyet tarihimiz hakkında bir çok şey öğrendim. Ama, bu bilgileri, düşünceleri, tezleri roman formunda öğrenmek, tartışmak ne kadar doğru, kuşkuluyum. Nilüfer Kuyaş, romanın sonundaki teşekkür bölümünde uzun bir yazar listesi veriyor. Bu listeden de anlaşıldığı gibi romanını yazarken çok çalışmış, konuyla ilgili hemen hiçbir kaynağı kaçırmamaya özen göstermiş. (Keşke yararlandığı eserlerin bibliyografyasını da verseydi.) Bu çalışma bir bilimsel eser, bir tarih araştırması formunda olsaydı sanırım çok daha işlevsel olacaktı. O zaman Nilüfer Kuyaş'ın 27 Mayıs bağlamında yakın siyasi tarihimiz hakkındaki görüşlerini daha rahat tartışabilecektik.

Üstelik bu uzun diyaloglar romandan çıkartılsa eserin niteliğinden pek bir şey kaybetmeyeceği de bir gerçek. Çünkü, Ankara gemisinin yolcularının ilginç hikayeleri bir yana Enver'in yaşadıklarını okumak bile okur olarak bizim o yıllarda neler yaşandığını, Türkiye tarihinin nasıl biçimlendiğini kavramamızı sağlıyor. Romanın büyük boy, 695 sayfa olduğunu gözönüne alırsanız, bu uzayıp giden diyalogların kitabın böylesine kalınlaşmasından büyük katkısı olduğunu da anlarsınız. Aslı'nın babasının hikayesini oluşturma çabaları, kayboluşundaki sırrı ortaya çıkartma, Enver'i hapse yollayan ihbarı yapan muhbiri bulma çabaları, Enver ve Fevziye'nin aşkı, Fevziye'nin dört günlük bu aşk macerasından sonra karnında bebeğiyle bir başka adamla evlenişi ve sonrasında yaşadıkları roman için yeterli malzemeyi verdiği gibi, yazarın derdini ve tezini anlatmasını da sağlayacak zengilik ve ayrıntıda.

Nilüfer Kuyaş bunlarla da yetinmiyor, Aslı'nın babasının izini sürmesini anlattığı bölümlerde de yan hikayeler oluşturuyor. Rus komşularının sırrının açığa çıkması, aynı babadan olma ve yeni tanıştığı ağabeyi Kerem'in aşk hayatı gibi hikayeler de sarkıyor. Sıkı bir redaksiyonla bu yan hikayeler ve tarih tartışmalarını içeren diyaloglar çıkartılsaymış sanırım karşımıza dört dörtlük bir roman çıkacakmış. Çünkü Nilüfer Kuyaş hem anlatım olarak, hem kurgusu ile, hem de yarattığı gerilimle okurun merakını uyandırarak iyi bir roman yazmış. Yeni Baştan, tüm fazlalıklarına rağmen hızla ve keyifle okunuyor.

Etiketler: ,


 

Can

Andrei Platonov, 1899 - 1951 yılları arasında yaşamış bir Rus yazarı. Rus edebiyatının en önemli yazarlarından sayılıyor. "Toplumsal yaşam içinde bireyin yerini, ilerlemeci anlayışı ve her tür siyasal yapıyı sorgulayan yapıtlarıyla Rus edebiyatını derinden etkilemiş." Kendine has dil kullanımı nedeniyle başka dillere çevrilmesi de kolay olmamış. Dilinin yanında anlatımı, olaylara bakışı, ikincil kabul edilen şeyleri merkeze alması, önemli sayılan olayları kenara itmesi ile oldukça değişik bir yazar. Platonov, 1918 – 21 arasında oldukça aktif bir yazarlık döneminden sonra çok dar bir okur kitlesine seslenebilmiş. 20’lerden sonra yazdığı birçok eserini yayınlatamamış. Bolşevikliğe inançla, bir din gibi bağlı olmasına rağmen eserlerindeki ütopik ve özellikle varoluşçu ögeler nedeniyle olsa gerek eserleri anti-sovyet bulunmuş, son yıllarını yoksulluk içinde edebiyat enstitüsünde müstahdem olarak geçirmiş, 1951'de sefalet içinde, tüberkülozdan ölmüş. Kitapları ancak 1990 sonrası yayınlanabilmiş.

Türkçede yayınlanan ilk kitabı Can'da (Sel yay. Çev. Didar Zeynep Batumlu) Platonov'un kahramanı "sahip oldukları tek şey bedenlerinin içindeki kalpleri" olan kabilesine parti göreviyle giden Nazar Çagatayev'dir. Çagatayev, Can'ların kimler olduğunu şöyle anlatır; "dört bir yandan gelen kaçaklar, yetimler, kapının önüne konmuş yaşlı ve yorgun köleler. Bir de kocalarını aldattıkları için korkup kaçan kadınlar ve âşık oldukları erkekler ölünce, başkasıyla evlenmek istemeyen kızlar. Ayrıca tanrıya inanmayanlar vardı, suçlular, hayatla dalga geçenler."

Canlar göçebe bir kabiledir. Çektikleri acıların etkisiyle yaşama arzusunu yitirmiş ölümü beklemektedir. Çagatayev, açlık ve sefalet içinde yaşayan halkına yardımcı olmak üzere yola çıkar. Ağır doğa koşullarıyla mücadele ederek yaptığı uzun bir yolculuktan sonra halkını bulur. Yirmi hanelik bir topluluktur bu. Onlara yaşamaları için yardım edecektir.

Etiketler: ,


 

Kayıp Söz

Oya Baydar yeni romanı Kayıp Söz'de (Can yay) Doğu'da ve Batı'da, Dünyada hemen her yerde hüküm süren şiddeti anlatıyor. Romanın kahramanları 68 kuşağından, devrim umudunu, özgürlük umudunu birlikte yaşamış bir çift, Ömer ve Elif. Ömer, zamanla konum değiştirmiş, eski politik düşüncelerinden caymış, hatta kendi deyimiyle karşı tarafa geçmiş çok satan romanlara imza atmış bir yazar. Çok okundukça, ünlendikçe kendi özünden kopmuş, okurun hoşuna giden cilalı, boş cümlelerle, klişelerle piyasa beğenisine uygun romanlar yazmış ve sözün bittiği noktaya kadar gelmiş. Artık yazamıyor, belleğindeki, anılarındaki konuları da, okuru çeken hoş cümlelerini de tüketmiş. Yeni romanına başlayacak sözün, o ilk cümlenin peşinde Doğu'ya gidiyor. Ömer'in Doğu yolculuğu, Ankara otogarında maganda kurşunu ile yaralanıp karnındaki çocuğu kaybeden Zelal'i ve Mahmut'u görmesi ile başlıyor. Ömer, töre cinayetine kurban gitmemek için kaçan Zelal ve örgütten de devletten de kaçan Mahmut'a insani duygularla yardım ediyor, hastaneye yatırıyor. Onların hali, yaşadıkları, acıları, yitirdiği sözü Doğu'da bulacağını düşündürüyor. Bir otobüse binip Mahmut'un memleketine doğru yola çıkıyor.

Elif, hayatını bilime adamış. Zamanının çoğunu genetik araştırmalarında, fareler üzerinde yaptığı deneylerle ve o deneylerden elde ettiği verileri paylaştığı bilimsel toplantılarda geçiriyor. Danimarka'ya bir toplantıya gidince yitik saydığı oğlunu görmeye karar veriyor. Norveç'te, bir adada yaşıyor oğulları Deniz.

Deniz'le Mahmut benzer konumlardalar. Bir kaç yıl önce, Deniz'in eşi, çocuğunun annesi Ulla Sultanahmet'te lalelerin önünde fotoğraf çektirirken bir intihar saldırısında patlayan bir bomba ile parçalanarak ölmüştür. Bu olaydan sonra iyice hayata küsen Deniz, karısının doğup büyüdüğü adaya çekilmiştir. Ona göre kimsenin kapısını kilitleme gereği duymadığı bu ada belki de huzurun, barışın yaşandığı tek yerdir.

Kayıp Söz, bu iki ana eksen üzerinde gelişiyor, Ömer'in Doğu yolculuğu ve Elif'in Batı yolculuğu. Yitirdiği sözü bulmak amacıyla Doğu'ya giden Ömer Eren orada Türkiye gerçeği ile karşılaşacaktır. Gizli ya da açık süren bir savaş, o savaşın içinde ayakta kalmaya çalışan insanlar… Ömer Eren, eczacı Jiyan aracılığıyla "Kürt sorunu" denen gerçekle yüzleşir. Bu küçük Doğu kentinde sorunun tüm taraflarını tanıma olanağı bulur. Ömer Eren'in Jiyan'la, kentte yaşayanlarla, kaymakamla, komutanla konuşmalarından sorunu ve yaşananları tüm boyutlarıyla görürüz. Objektif bir bakış açısıyla ve herhangi bir tarafı tutmadan sorun anlatılır.

Jiyan, romanın anahtar tiplerinden. Barışçı bir Kürt düşünürü olan kocasını bir kaç yıl önce faili meçhul bir cinayette kaybetmiş. Kocasının ölümünden sonra onun bayrağını devralmış ve sorunun sadece barışçı yöntemlerle çözülebileceği inancıyla çalışmaya başlamış. İki toplumu biraraya getirmek için uğraşıyor, hemen herkes tarafından seviliyor, takdir ediliyor. Tabii bu savaş ve şiddet ortamının sürmesini isteyenlerin de hedefi. Ömer Eren, yitirdiği sözü bulduğu düşüncesiyle Jiyan'a bağlanır, ona âşık olur. Bu aşkla çok satan romanlarındaki gibi bir hava yaratır. Neyse ki Jiyan, bu aşkın süremeyeceğini anlar ve ilişkiye nokta koyar.

Romandaki tüm kahramanların kayıpları vardır. Dünyayı saran şiddet hemen tüm insanların bir şeylerini yitirmesine neden olmuştur. Şiddetten kaçmak olanaksızdır, insanı hemen her yerde gelip bulacaktır. Kuzey'in gözden ırak bir adasında bile olsanız… Karı - koca başarı tutkusuyla, sadece kendileri gibi başarılı bir insan olsun diye uğraştıkları aslında yeterince ilgilenemedikleri, bağ kuramadıkları, zamanla kopup, yitirdikleri oğlu ile aralarındaki duvarları yıkmak, bir sevgi bağı kurmak için gitmiştir adaya Elif. Oysa Deniz, başarılı olmak değil, hiç olmak istemektedir. O bu uzak adada, balık tutarak, garsonluk yaparak, çocuğuna bakarak yaşarken huzurludur. Ama şiddet yine gelir ve onu bulur. Adaya balık şenliğine gelen neo naziler Deniz'in karısının ailesi ile yaşadığı pansiyonu yakarlar. Şans eseri canlarına zarar gelmez ama Deniz, şiddetten hiçbir yerde kaçamayacağını anlar.

Kimsenin ölmediği, canının yanmadığı, ağlamadığı, acıklı olmayan bir kaçış hikâyesi yoktur. Zelal ile Mahmut'un hikâyeleri de benzer biçimde gelişir. Zelal tarlada çalışırken, silahlı bir grubun toplu tecavüzüne uğramıştır. Bu tecavüz sonucu hamile kalmış, durum ortaya çıkınca töre cinayetine kurban gitmemek için evden kaçmıştır. Hem örgütten hem de devletten kaçan Mahmut'la bir mağarada karşılaşmış, birbirlerini sevmiş, bağlanmışlardır. O mağarada daha fazla barınamayacaklarını anlayınca büyük bir şehire gidip kalabalığın arasında kaybolmayı, peşlerindekilerden kurtulmaya karar verirler ve Ankara'ya indiklerinde Zelal serseri bir kurşunun kurbanı olur. Ömer Eren'in yardımıyla umutlansalar da önce Zelal'in itirafçı ağabeyi Mesut, sonra da örgütten olduğunu söyleyen birileri onları bulacaktır. Ağabey Mesut, öldürmek için saldırır, yanlışlıkla Zelal yerine bir başka hastayı öldürür. Örgütten geldiğini söyleyen kişi ise, Mahmut'a canlarını bağışlamanın karşılığı olarak bir bombalama eylemini gerçekleştirmesini teklif eder.

Oya Baydar, sözünü yitirmemiş yazarlardan. Kayıp Söz'de ustaca kurduğu roman yapısı içinde Ömer'in, Elif'in ve bir kaç bölümde Deniz'in ve Mahmut'un bakış açılarından hayatımızı belirleyen şiddeti sorguluyor. Barışçı bakış açısıyla her tarafa eşit uzaklıkta ve adil olmaya çalışarak konuyu ele alıyor. Kürt sorunu ekseninde Türkiye'de şiddetin gelişimini gözler önüne seriyor. Roman kahramanları çeşitli vesilelerle ve sık sık konuyu tartışıyorlar. Oya Baydar, barışın her şeyin ilacı olduğunu söylemek istediği için yazmış sanki romanı. Birbirimizi anlamaya çalışmakla başlayacak her şey, diyor. Usta bir yazar olduğu için de sıkı bir olay örgüsü ile anlatmış. Okuru romana bağlayacak, meraklandıracak olaylarla (patlayan bombalar, saldırılar vb.) bezemiş. Sorun sözün uzamasında. Hemen her olayı defalarca tekrarlıyor. Mahmut'un, Zelal'in, Deniz'in yaşadıkları tekrar tekrar anlatılıyor. Sanki uzayan roman içerisinde okurun bu olayları unutmaması isteniyor. Yine tartışılan konular, sorunlar da çeşitli konumlarda tekrarlanıyor. Bir romancı için sözünü yitirmek nasıl bir sorunsa sözün büyüsüne kapılmak da sorundur. Kayıp Söz’de sözün büyüsüne kapılmak tehlikesi hissediliyor. Neyse ki Oya Baydar, yapıya, romanın akışına önem verdiği için ipin ucunu kaçırmıyor, sözün büyüsüne kapılıp anlattığı konuyu unutmuyor, söz ne kadar uzasa da gelip bir yere bağlanıyor.

Etiketler: ,


 

BİZ KİMDEN KAÇIYORDUK ANNE?

Perihan Mağden yazılarında sık sık "sosyopat"lardan söz eder. Engin Gençtan'a bakarsak, bazı psikiyatristler bu hastaları "kriminal" olarak niteleyip psikiyatrinin kapsamı dışında bırakılmasını bile önermişler. "Tedavi ortamında bile yalan söyledikleri, hırsızlık yaptıkları, tehdit ettikleri ve sorumsuz davranışlarda bulundukları için" psikiyatristler izlemek istemiyormuş bu hastaları. Sosyopat, davranışlarının "görünen yüzü altında psikoz olduğunu düşündürecek kadar toplum beklentilerine ve gerçekliğe uymayan bir kargaşayı yansıtan kişi" olarak tanımlanıyormuş. İnsanlarla ilişki kurar görünüyorlar ama aslında son derece yüzeysel olan bu ilişkilerde sorumsuz davranıyorlar. Diğer insanların duygularına ya da durumlarına duyarsız kalıyorlar. İnsan olmanın temen niteliklerinden yoksunlar, yaptıklarından ve yaşattıklarından ders almıyorlar. Sorumsuzlukları ve çevreyi istismar eden davranışları ile ailelerini ve arkadaşlarını zor durumda bırakıyorlar. (Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar, Metis yay).

Sosyopatların nedensiz şiddet uygulamaları, insanlara zalimce davranmaları, başkalarının mallarına kasıtlı olarak zarar vermeleri gibi nitelikleri Perihan Mağden'in yeni romanı "Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?"nin (Can yay) baş kahramanlarından annede de gözlemlediğimiz nitelikler. Ama annenin sosyopatlığının en belirgin özelliği "belirli bir adresi olmayan ve bir yerden diğerine hiçbir yerde tutunamadan dolaşabilen" bir kişi olması. Kızıyla beraber bir otelden diğerine, şehir ya da ülke ayrımı gözetmeden bir amacı olmadan gidiyor, daha doğrusu kaçıyor. Kaçma gerekçesi, "av köpekleri gibi peşlerinde olanlar". Annenin geçmişinde kirli, karanlık noktalar var ve o nedenle peşlerine düşmüş insanlar. Bir suç işlendiğini hissediyoruz ama anlatıcı kız'ın bildiği kadarıyla yetinmek durumundayız.

Birbirlerine benzemeyen bir anne kız. Kız sarışınlığıyla, güzelliğiyle, terbiyesiyle dikkati çekiyor, anne çirkinliğiyle esmerliğiyle, kara kuruluğuyla, sinirli ve üzüntülü haliyle. Zıt görünümdeler. Üstelik sırf görünümleriyle değil, hal ve harekteleriyle de çevreden bakanlara acayip görünüyorlar. Otellerde günlerce kalmaları, kimselerle ilişki kurmamaları, annenin sık sık odaya kapanıp hiç çıkmaması, kızın yüzme havuzunda bir sporcu edasıyla sürekli yüzmesi hep dikkati çekiyor. Tabii en dikkati çeken nokta annenin zaman zaman ortaya çıkan yırtıcılığı, saldırganlığı. Anne sevgisini yaşayamadığı için kızına çok düşkün, adeta yapışmış. Kızına en küçük bir zarar geleceğini düşündüğünde, bir insanın iletişim kurma teşebbüsünde hemen tırnaklarını çıkartıyor. Çünkü annenin varlık sebebi bu; "Bizi üzenler cezasını bulurlar Bambim. Bulmaları gerekir. Annen bunun için var. Burada kaldı. Seni üzenlere günlerini göstermek için. Kabalığın ve kötülüğün cezasını vermek için."

Anne, kendilerine zarar verebilecek olanlara ceza veriyor ve kaçıyorlar. Kız, zaman içinde bu cezaların niteliklerini sezmeye başlıyor. Vurma, kırma, tahrip etme, öldürme… Ama annenin nasıl bir cezalandırma yöntemi uyguladığını tam anlamıyla, açık seçik kavrayamıyor. Romanın ilerleyen sayfalarında, gelişen olaylarla birlikte belki de biz okurlar kızdan önce annenin ruh halini kavrıyor, neler yaptığını çıkartıyoruz. Çünkü kız zamanla, annesi ile aynı ruh haline girmeye başlıyor. Anne nasıl o üzülmesin diye üstüne titriyorsa o da annesi üzülmesin diye elinden geleni yapıyor. İnsanlarla ilişki kurmuyor, arkadaşlık yapmıyor, yaşıtlarıyla vakit geçirmiyor, kendileriyle ilişki kurmak isteyenlerden kaçıyor ve tabii annesini üzenlere diş biliyor. Anne benim gibi olmasın diye, kızını korumak arzusuyla ne yaptıysa, tüm yaptıkları sonuç olarak kızını onun gibi biri olmasına neden oluyor.

Zamanla, anne (egemen kişi), kızını (kendisine edilgin bir biçimde bağlı olan diğer kişiyi) etkisi altına alıyor, hezeyanlarını ona aşılıyor ve "folie a deux" denen durum ortaya çıkıyor, özdeş hezeyanlar gösteriyorlar. Kız annenin bir eylemine onunla birlikte katılıp, aynı tepkiyi gösteriyor. Karşılarındaki kişiye annesi gibi kesici aletle saldırıyor; "Aynı anda Müdürün iki gözüne iki kalem saplanıyor."

Perihan Mağden, önceki romanı İki Genç Kızın Romanı'nda (Everest yay) Handan'la Behiye'nin hikayesini anlatırken benzer bir ilişki yaratmıştı. Behiye, Handan'a Dünya'ya tutunmasını sağlayan tek varlık olarak sarılmış ve onu herkesten koruyup kollamayı kendine görev bilmişti. Roman boyunca işlenen faili meçhul cinayetlerin kurbanları hep genç erkeklerdi ve kesici aletlerle öldürülmüşlerdi. "Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?"nin annesi de kesici alet taşıyor ve kullanmayı seviyor, onun da tek varlık sebebi kızı. Handan'la Kız güzellikleri, masumlukları gibi özellikleriyle ne kadar benzeşseler de süreç içinde farklılaşıyorlar. İki Genç Kız'da Handan, ilk zamanlar Behiye'nin etkisi altına girmişse de bilinçsizce de olsa ondan kopmayı başarmıştı. Kızın anneden kurtulması, kopması için, annenin yakalanması gerekiyor. Behiye ile Anne çok benzer ruh halleri yaşıyorlar ve Behiye'nin annesiyle ilişkisi ile Anne'nin annesi ilişkisi de benzeşiyor. İkisi de annelerinden kurtulmak istiyorlar. O hisle Handan'a ya da kıza bağlanıyorlar.

Perihan Mağden, aynı izleği, temayı bir başka boyutta üretirken iki kız arkadaşın bağlılığını anne kızda yenilemiyor, başka bir boyuta vardırıyor. İki Genç Kızın Romanı'nda Handan'ın karşılıksız kalan koşulsuz bağlanma isteği, "Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?"de bağlanma hali olsaydı o iki gençkızın neler yaşayacaklarını anlatıyor. Bir anlamda iki roman birbirini tamamlıyor. Perihan Mağden, iki genç Kızın Romanı'nın devamını yazsaydı "Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?" gibi bir roman çıkardı. Tabii farklı kahramanlar ve ilişkilerle…

"Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?"nin dil, anlatım, kurgu gibi biçimsel açılardan da İki Genç Kızın Romanı ile önemli farkları var. Perihan Mağden, önceki romanda çok eleştirilen ve gazete yazılarında kullandığı üslubunu aynen romana aksettirdiği düşünülen dilini burada terk etmiş. Temiz ve duru, hatta kuru bir dil kullanıyor. Adeta bir gazete haberindeki gibi cümleler kuruyor.

Anne kızın ruh halini biçimde değil temada ve kurguda vermeyi tercih ediyor. Romanı kızın ve zaman zaman uzaktan bakan resepsiyonist, havuza bakan çocuk, jandarma eri gibi şahısların ağzından anlatılıyor. Ama hemen hepsinin üslupları, anlatımları birbirine oldukça yakın. Esas anlatıcı olan kızla diğerlerinin anlatımları ayrışmıyor.

Perihan Mağden hem gerilimi iyice aktarmayı, annenin katilleşmesinin nedenlerini estetize ederek romanın sonuna kadar muğlak bırakmayı ve dolayısıyla okuru merak ettirmeyi başarıyor. "Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?" kolayca havasına girilen, hızla okunan bir roman.

Etiketler: ,


 

BEYAZ GECELERE DOĞRU

Sezer Duru, Türk edebiyatının en renkli simalarındandır. Her zaman hareketli, canlı ve aktif. İyi bir çevirmen olarak Türkçe'den Almanca'ya, Almanca'dan Türkçe'ye yaptığı değerli çevirilerin yanı sıra gerçek anlamda bir kültür elçisidir. Türk edebiyatını yurtdışında tanıtmak için emek vermiş onun gibi insanımız çok azdır. Sezer Duru, uluslararası örgütlerde yer almasının yanı sıra kişisel olarak da Türk yazarlarının uluslararası etkinliklerde yer alması, Dünya’ya tanıtımı için her zaman aktiftir. Gezi anılarından oluşan Beyaz Gecelere Doğru'yu (Everest yay.) okurken onun bu niteliklerinin izlerine hemen her sayfada rastlıyoruz. Kitap, Sezer Duru'nun belleğinde ve not defterlerinde onlarca yılda biriken anekdot diyebileceğimiz küçük anı parçalarından oluşuyor. Duru, bir dost sohbetindeymiş gibi tatlı dille anlatıyor. Kitabı bir solukta okuyorsunuz. İnsan ister istemez daha çok ayrıntı, bu an'ların önünü arkasını da bilmek istiyor. Galiba en iyisi Sezer Duru'dan anılarından oluşacak bir kitap beklemek.

Etiketler: ,


 

Namahrem

Rıza Kıraç'ın yeni romanı Namahrem (Altın Kitaplar yay) bir ruh doktorunun muayenehanesinde başlıyor. Romanın kahramanı Semra "utanmak istemiyorum artık!" diyerek doktora cinsel sorunlarını anlatmaktadır. İlk gidişi değildir. "Bu son artık bir daha gelmeyeceğim" diyerek doktora gitmektedir. Semra, ne kadar yalan söylese de istemeden gerçeklerden de söz etmektedir. Kocasıyla olan ilişkisine gelince, cinsel bir sorunları olmadığını, kocasına inancını kaybettiğini, kocasının kendisini aldattığını anlayınca başka erkeklerle birlikte olmaya başladığını anlatır. İlk kez kocasını aldattığında suçluluk duygusunun yanında "haz, güçlü olma duygusu hissetmiştim" der.

Semra, iş hayatında başarılı bir kadın. Kendi çabasıyla, sıfırdan başlamış, bir sigorta şirketi kurmuş, onu en büyüklerden biri haline getirmeyi başarmış. İşteki başarısı gecekonduda binbir zorlukla büyümüş bu genç kızı zengin ve güçlü bir kadın haline getirmiş. Güzelliği ve çekiciliğini de eklersek ideal bir kadın görünümünde. Ama bu "ideal kadın" ruhsal sıkıntılar içinde. Bu sıkıntısı kocasıyla sağlıksız yürüyen ilişkilerinden mi kaynaklanmaktadır, işte güçlü olma, başarılı olma zorunluluğunun bir sonucu mudur, yoksa babasızlığı, annesiyle kuramadığı ana-çocuk ilişkisi midir? Belki de hepsinin bir sonucudur.

Semra'nın bar sahibi sevgilisi Adem'e ve dolayısıyla bize, iş hayatında başarıyı yakalamasının hikayesini okuruz. Çalışkan, saldırgan, otoriter ve yanında çalışanlara karşı acımasızdır. Belki de bu durumu nedeniyle kendisini sevgiye aç hissetmektedir.

Rıza Kıraç, hikayeyi küçük geriye dönüşlerle kuruyor. Anlatımı rahat. Birer cümlelik paragraflar ve bol diyalogla gelişiyor roman. Ama okudukça bir derinlik eksikliği hissetmeye başlıyorsunuz. Ne romanın esas kahramanı Semra'nın, ne de ona bağlı olarak romana katılan sevgilisi Adem, kocası Tufan, annesi ya da kızına adını verecek kadar yakın arkadaşı Şule'nin kişiliklerini tam olarak kavrayamıyoruz. Her şey yüzeyde gibi.

Sonraki bölümde Semra'nın ev hayatını görüyoruz. Kocası Tufan ve "büyümüş de küçülmüş" kızı Şule ile orta sınıfın varlıklı kesiminin örneğini oluşturuyorlar. Kendisi gibi yoksul bir hayattan gelen Tufan da işinde başarılı. Çok para kazanmakta, iyi bir hayat sürmekteler. Semra'nın bakış açısıyla anlatılan Pazar gününde mutlu aile tablosu çizmekteler. Ama Tufan, sadece Semra'ya göre oluşturulduğu için, karısıyla ilişkileri hakkında duygu ve düşünceleri bir yana ne iş yaptığı bilgisine bile ulaşamıyoruz. Oysa Semra ne kadar güçlü ve otoriter bir karakter çizse ve işte ve aşkta olduğu gibi evlilikte de iktidarı elinde bulundurduğunu sansa da romanın satır aralarından iplerin Tufan'ın elinde olduğunu hissediyoruz.

Eve bilgisayar aldıktan sonra internete merak saran ve evdeki zamanının çoğunu bilgisayar başında geçiren Tufan önce porno sitelere merak sarmış, daha sonra bununla yetinmeyerek internet aracılığıyla yeni ilişkilerin peşine düşmüş. Semra, hem bilgisayarda gördüğü porno fotoğraf ve filmlerden, hem de kocası ile soğuyan cinsel ilişkilerinden yola çıkarak Tufan'ın kendisini başka kadınlarla aldattığını düşünüyor. Tufan bu suçlamayı reddetmediği gibi karısına "Sen başka erkeklerle birlikte olmak istemiyor musun?" diye soruyor. Semra, bu soruya kızıp,sertçe "Hayır" dese de zamanla Tufan haklı çıkıyor. Semra hem Adem'i buluyor hem de biraz tepki gösterse de kocasının teklifini, "Eş değiştirme"yi kabul ediyor. Tufan'ın internetten bulduğu çiftlerle buluşup ve birbirlerinin eşleriyle seks yapıyorlar. Yazar, bu eşdeğiştirme buluşmalarından birini uzun uzun anlatıyor ama olayın kahramanlarının ruhsal durumlarına girmiyor. Sadece Semra’nın davranışlarından bu ilişkiyi oyun haline getirip istekle katıldığını, haz aldığını okuyoruz.

Semra'ya göre her şey doğum gününde Tufan'la arabada yaptıkları tartışma ile değişmiş. Tufan, ilk kez orada eş değiştirmeyi teklif etmiş ve buna gerekçe olarak çocuklarının doğumundan sonra sevişmelerinden tad alamadığını, seksin gereksiz bir iş haline geldiğini ileri sürmüş. Semra buna itiraz etse de akşam kız arkadaşlarıyla gittiği barda tanıştığı bar sahibi Adem'le sevişmesini ve daha sonra eşdeğiştirmeyi kabul etmesini o günkü tartışmaya bağlıyor. Artık eşiği aşmış. "O geceden sonra başka bir kadın, başka bir insan, başka bir mahlukat olacak, bu varoluşun tadını çıkartacak"tır.

Roman, geriye dönüşlerle kurulmuş demiştik, yazar, bu kez ilk eş değiştirmeyi anlatıyor ki bu daha önce bir benzeri anlatıldığı için yapı açısından gereksiz göründü bana. Romanın sayfa sayısını biraz daha uzatmak, belki biraz daha erotik sahneler anlatmak amacıyla yazılmış gibi geldi. Semra'yla Tufan'ın sevgililik günlerinde yaşadıkları yoksulluk ise çarpıcı. Kurgu açısından belki bu bölümü, Semra ile annesinin ilişkilerini, daha öne almak gerekirdi. Zira, buraya geldiğimizde artık kafamızda Semra imgesi oluşmuş oluyor.

Garip bir iş görüşmesinde anlaşma yapacağı işadamına sevişmeyi teklif edip, "Sevişmenin, hazzın kendine ait bir kokusu, duygusu, ruh hali var. Eğer o duyguyu, kokuyu, ruh halini kendimde bulamazsam sevişmek istemem. Sadece sevişmiş olmak için sevişmek istemem" cevabını alıyor Semra. Kendini reddeden işadamıyla konuşmaları aslında Semra'ya ve onun bakış açısıyla yaşayanlara bir ders niteliğinde. Yaşlı ve tecrübeli işadamı, korkuları bastırmak için seviştiğimiz kanısındadır. Korkularını bastırmak yerine "onları hayatın içinde sindirmekten yana"dır. Hazzın esaretine girmeye karşıdır. "Hazzın benim esaretim altında olmasını tercih ederim" der.

Bir gazete haberinden yola çıkarak yazılan finalde olanları anlamak ise kolay değil. Semra kocasının cesedini bir yatakta başında platin renkli bir peruk, dudaklarında rujla buluyor. Polis, dairenin Tufan'ın olduğunu söylüyor. Evden yirmi beş yaşlarında esmer bir erkeğin çıktığı görülmüştür. Bu manzaranın idrak edilebilmesi için sanıyorum romanın bir de Tufan'ın bakış açısından yazılması gerekiyor. Tufan'ın başka kadınlarla birlikte olmaktan eşcinsel bir ilişkiye nasıl geçtiği ne açıkça ne de satır aralarında anlatılmıyor. Romanın başından itibaren Tufan'ın cinsel merakları ve Semra'nın ifade edemediği ruhsal durumuna bağlı olarak kocasına istekle katılmasına bakarsak bu finalin biraz da yapıştırma olduğunu söylemeliyim.

Etiketler: ,


 

UMURSAMAZ UYKUCU

Refik Algan, edebiyatta ikinci baharını yaşıyor. 1978-80 tarihlerinde Yazı, Oluşum gibi dergilerde yayınlanan kısa metin ve yazılarından sonra dergilerde görünmedi, 23 yıl sadece İngilizce'den Türkçeye, Türkçeden İngilizceye yaptığı çevirilerle yetindi. 2003'de dergilerde yayınladığı hikayelerle edebiyata dönüş yaptı ve ilk kitabı Saat Kulesi ile 2006 Sait Faik Hikaye ödülünü kazandı.

Yeni kitabı Umursamaz Uykucu (Yapı Kredi yay), kısa metinler ve hikayelerden oluşuyor. Kitap on iki kısa metinle başlıyor. Kısa metin, kısacık (çok kısa) hikaye denilen çalışmalar yenilik peşindeki bir çok hikayecimizin ilgisini çekiyor. Dergilerde, kitaplarda sık sık örneklerine rastlıyoruz ama okur olarak bu çalışmaların sırrına varabildiğimi söyleyemeyeceğim. Bu on-on beş cümleden oluşan çalışmalar bana birer hikaye ucu gibi geliyor. Refik Algan'ın kısa metinlerini de okurken aynı duyguyla doldum. Hele, kitabın ikinci bölümünde yer alan hikayeleri okuyunca bu duygum daha da kuvvetlendi. Bu kısa metinlerden yola çıkarak eli her kalem tutan kendince birer hikaye yazabilir ama en iyisini bu kısa metinlerin yazarı kaleme alır.

"Geceleyin bulutlara doğru yükselen o taşın içinde bir ayna, bir şapka, mavi bir kurdele, bir elma, bir güvercin ve bir de mum biçiminde oyuklar açılmıştı. Her akşam şapkasını çıkartır, o gün aldığı kırmızı elmayı parlatır, güvercini eline alır ve cebinden çıkarttığı mumu yaktıktan sonra da bunların her birini teker teker taşın içindeki oyuğa yerleştirirdi. Mavi kurdele ise hep orada dururdu. Havada asılı duran güvercine ve aynaya bir kez daha baktığı da olurdu. Sonunda yukarı çıkar, kutunun içine girdikten sonra, başını yastığa dayar ve üzerine de battaniyesini çekerdi. Uykuya hemen dalardı. Mumu ise hep yanık bırakırdı." Örneğin bu paragraf da bir kısa metin - hikaye sayılabilir. Ama Refik Algan bu kadarla yetinmemiş, devam etmiş, on sayfalık bir hikaye yazmış.

İlk paragrafını alıntıladığım "Umursamaz Uykucu" Rene Magritte'in bir tablosunun adı. Refik Algan, bu tablodan kaynaklanan gerçekle, gerçeküstü arasında salınan bir hikaye yazmış. Bir de “Anatomi Tiyatrosu” kitabın diğer hikayelerinden biraz ayrıksı duruyor. Anatomi Tiyatrosu'nda insanın zaman ve mekan içinde hep akıp gitmek zorunda olduğunu, bu durumun da insanın parça parça bir hayat yaşamasına neden olduğunu söylüyor. Oysa sırrın çözümü bütünlüktedir. Aşka yakın olursan, bir olmanın, bütünlüğün de yolunu bulabilirsin… Refik Algan, bu tarzda hikayeler yazsa "o kapısız kapıdan ve aşkın sonsuz bahçesinden dem vursa", sözü kesmese iyi olacak.

Bir yandan da Refik Algan, belirli bir düzenleri olan, maddi açıdan gelecek kaygısı çekmeyen orta sınıf ailelerin sıradan hayatlarını, aynı dinginlikle anlatıyor. Onların bugünde geçen hikayelerini okurken geçmişlerine dair anları, anı parçalarını da buluyoruz. Bugün her zaman içinde geçmişi taşıyor ve bir olay, bir nesne, bir jest, bir sözcük geçmişi hatırlatıyor. Kitabın sonunda yer alan "Yazmak İstemediğim Hikayeler" üst başlıklı bölümde yer alan acı ve gerçekçi hikayeleri de dikkate değer. Sarsıcı. Sanıyorum, Refik Algan'ın o tip hikayeleri de sürdürmesinde okuyucu açısından yarar var. Bugünlerde bu tür gerçekçi, hayatla iç içe hikayelere ihtiyacımız var diye düşünüyorum.

Etiketler: ,


 

GELİN BAŞI

"Zarını atmak" diye bir deyim vardır. Usta bir yazar ya da şair henüz ilk ürünlerini yayınlayan yazara, şaire destek olur, onun adını verir. Hulki Aktunç, Seray Şahiner için zarını atmış. İlk kitabı Gelin Başı'na (Can yay.) önsöz yazmış. Kitabın kapağında da bu durum "Hulki Aktunç'un önsözüyle" ibaresiyle belirtiliyor. Ben, önsözleri genellikle en son, kitabı bitirdiğimde okurum. Çünkü önsözler, konu edinlikleri kitapla ilgili bir şeyler açıklar, okuru yönlendirirler. Bu durum bana okuma özgürlüğüm önsözü yazan tarafından elimden alınmış gibi gelir. Çünkü onun gözlüğü, yorumları, bakış açısı ile kitabı okuyormuş gibi olur insan.

Gelin Başı'nı okumaya başladığımda da Aktunç'un önsözünü sona bıraktım. İyi de etmişim, "bir Seray Şahiner öyküsü" başlıklı yazıda Aktunç bu "genç, çok genç" yazarı sunmakla kalmıyor, hem hikayeciliği hakkında genel bir yorum yapıyor, hem de bazı hikayeleri için söz alıyor.

Seray Şahiner, günümüz hikayeciliğinin genel eğiliminden farklı bir anlayışta. Anlatımında dobralık, samimiyet var. Leyla Erbil'in ilk dönemleri gibi. Kendi hikayelerini anlatıyor. Tanıdığı, bildiği bir çevreyi, yaşadığı, şahit olduğu olayları…

Kadınların kahramanı olduğu hikayeler. Cihangir'den, Etiler'den değil, Bahçelievler Soğanlı'dan, Fatih' Sofular mahallesinden söz ediyor. Ve Seray Şahiner hep aynı anlatım yöntemini kullanıyor, hikayelerini aynı yapıda kuruyor. Önce üçüncü tekil anlatımda yazarın kaleminden okumaya başlıyoruz hikayeyi, sonra birinci tekil anlatımda hikayenin kahramanı sözü alıyor. Bu anlatım farkı italik yazı karakteri ile de belirginleştiriliyor.

İlk hikaye, Sorumlu ile Sorunlu'da bir araştırma şirketinde anketör olarak çalışan Zeynep'in "ilk beyaz saç, otuzuncu yaş gününün ilk hediyesi" duygusunu yaşadığı işgününü anlatıyor. İşinde bir türlü terfi edememiş, özel hayatında yeni bir statü olarak düşündüğü evlenme hedefini gerçekleştirememiş ve otuz yaşının ilk gününde kendisiyle hesaplaşma içinde. Buzdolabı Süsü Misali'nde, sevgilisiyle birlikte olmakla evsahibi olmayı birbirine karıştıran bir genç kadının hikayesi anlatılıyor. Kadın evi o kadar sahipleniyor ki, işi buzdolabı süslerine, dantel raf örtülerine kadar vardırıyor. Öğrenci evini kırk yıllık aile evine çeviriyor. Sevgili bu işten bunalınca da ayrılmaya karar veriyor. Ayrılma anlarında hâlâ aklında tüp kapalı mı, ütünün fişi çekili mi, mutfak perdeleri ne kadar da kirlendi gibi evsel ayrıntılar var. "Tel"siz Duvaksız'da "Mercan ve Selman evleniyor, gelinliksiz, davetiyesiz, pastasız, çiçeksiz…" Ve Mercan, parasız, pulsuz, yoksul ailesine gelecek yeni konuğu, bebek beklediğini anlatmak için kocasının işten dönmesini beklerken bir düğün bile yapamadık diye düşünüyor. Kitaba adını veren Gelin Başı'nda, kuaför koltuğunda oturmuş saçlarının yapılmasını izleyen bir gelin adayını dinliyoruz. "Güzellik merkezi olma hayalinde bir mahalle kuaförü" burası. Müşterileri de, çalışanları da ona göre. Sibel, saçı yapılırken, hiç de istemediği bu evliliğe hazırlık sürecini, yaşanan tartışmaları aklından geçiriyor. "Bekaret"ini kaybetmiş olmasının sorun olabileceğini düşünüyor; Gerdek gecesi bir aile faciası yaşanır mı? Yedi Ağlı Don'da, konfeksiyon atölyesi sahibi Fidan'ın ağzından islami tarikatların örgütlenmesinin bir örneğini dinliyoruz. Kadınların, genç kızların masummuş gibi gözüken organizasyonlarla önce başörtüsüne, sonra çarşafa bürünmelerini ürettiği yedi ağlı donları kimlerin satın alıp giydiğini öğrenmeye çalışırken dinliyoruz. Tanga Don Hissi'nde bu kez sınıf atlamış bir kadın var. Çalışmış, didinmiş, başarılı olmuş, para kazanmış ve dergilerde gördüğü gibi bir yaşam oluşturmuş kendine. Şık, güzel giyiniyor. Pahalı ve ince zevkle döşenmiş bir evi var. "Ailesi içinde ‘Hanım’ sıfatını alabilmiş nadir insanlar"dan. Özenilen, beğenilen, steril, hijyenik bir hayat. Her şey bir gün evinin olduğu İstiklal caddesinde bitmez tükenmez kaldırım onarımları başlamasıyla çığrından çıkıyor. Esme Hanım'ın sinirleri yerinden oynuyor ve bir daha da kendine gelemiyor. Ve sonunda gürültünün aslında kendine huzur verdiğini keşfediyor. Ailesinin yanına, Bahçelievler'e Soğanlı'ya daha çok gitmeye başlıyor. Yalnız ama Gururlu, İadesiz Taahhütsüz, Harmandalı ve İlk Öpüşte Aşk'ta aşkı arayan, kaybeden, bulan genç kadınların hikayeleri var.

Seray Şahiner, gündelik hayatın içinden hikayeleri gerçekçi bir dille anlatıyor. Humoru, kara mizahı var. Anlatımı akıcı, rahat. Gözlem gücü kuvvetli. Kendine has bir üslubu var. Aynı anda kullandığı üçüncü tekil kişi (yazar) anlatımı ve birinci tekil (kahraman) anlatımı işlediği konuyu enine boyuna, dört bir yandan göstermesini sağlıyor. Hulki Aktunç, zarını atmakla haklı. Gelin Başı, bizi iyi bir hikayeci ile tanıştırıyor.

Etiketler: ,


Perşembe, Ağustos 20, 2009

 

Üst Kattaki Cinler

Babalarının kanser olduğunu haber alan üç kardeş belki de yakında öleceği düşüncesi ile onu son kez görmek üzere baba evinde biraraya gelirler. Umut Dağıstan, ilk romanı Üst Kattaki Cinler'de (Merkez Kitaplar) araya ayrılık ve zaman girmesiyle birbirlerinden kopan, görüşmez, buluşmaz olan bir aileyi anlatıyor. Servet, Ali ve İpek, hem geçmişlerini, babalarıyla olan ilişkilerini sorguluyor, hem de baba evine gelirken geride bıraktıkları bugünkü sorunlarına çözümler bulmaya çalışıyorlar. Babaları Süleyman bey farklı bir kişidir, dünyası kitaplarıdır. Evin üst katındaki çalışma odasından hemen hiç çıkmadan sürekli kitap okur. Evde varlığı pek hissedilmez. Bir yabancı gibi davranır. Özellikle iki erkek çocuğu için "silik bir baba"dır. Sadece ağabeyleri tarafından sürekli dışlanan İpek için bir sığınak olmuştur. Baba-kız diğerlerinin ilgisini çeken, kıskanmalarına sebep olan özel bir ilişki kurmuşlardır. "Babam dinler, yorum yapmadan dinler, bütün dikkatini bana verip susarak beni onaylardı" diye anlatıyor İpek.

Üç kardeş de orta sınıf diyebileceğimiz yaşam düzeyindeler. Pek maddi sıkıntıları yok, onlarınki daha çok manevi. Servet, karısıyla kurduğu ilişkisinin tek düzeleşerek kopma noktasına gelmesinden sıkıntılı. Aile hayatının sırtına yüklediği yükleri, onları aşırı ciddiye almasının asıl sorunu yarattığının farkında değil. İpek, kocasının kendisini aldattığını öğrenmiş. Kocasıyla yüzleşmiş, kocası evi terk etmiş. Annesinden edindiği kendine güvenli modern kadın kimliği bu durum karşısında sarsılmış. Sürekli kendini sorguluyor, nerede yanlış yaptığını bulmaya çalışıyor.

Ali ise, belki de babasıyla kuramadığı ilişki nedeniyle aileden tamamen kopmuş. Çalışma hayatında pek başarılı değil. Bir aile kuramamış, karşı cinsle uzun süreli ilişkilere giremiyor. Yalnız yaşıyor, bir gecelik ilişkiler kuruyor. Hayattaki tek amacının zevk almak olduğunu söylüyor. Ama ergenlik döneminde yaşadığı bir ilişkiye takılıp kaldığını anlıyoruz. Adana'ya baba evine dönüşü o ilişkiyi tekrar düşünmesine, sorgulamasına neden oluyor. Sık sık yürüyüşe çıkarak tüm hayatı boyunca belleğinden çıkmayan o kadınla, o günlerde yaşadıkları ile hesaplaşmaya çalışıyor. Çünkü hayatı boyunca kurduğu karşı cinsel tüm ilişkilerde o kadını aramış, belki de o nedenle sürekli ilişki kuramamıştır.

Üç kardeş babaları ile ilişkilerini farklı bakış açılarıyla kendilerine göre anlatıyorlar. Ama bu anlatımlardan tam bir görüntüye ulaşamıyoruz. Süleyman Bey, karısı Nilüfer Hanım ve çocuklarıyla ilişkileri bölük pörçük kalıyor. Özellikle anne Nilüfer hanım bir karakter olarak kafamızda belirmiyor. Cumhuriyet kadını diyebileceğimiz, kendini aydınlanmaya adamış bir öğretmen. Disiplinli, dikkatli, insanlardan da kendisi gibi davranmalarını istiyor ama aile ilişkileri içinde onun varlığını hissedemiyoruz. Bir görüntü olarak gözümüzde canlanmıyor. Odaya kapanmış kişi baba olmasına, annenin evi çekip çeviren, çocuklarla sürekli ilişkide olan büyük olmasına rağmen karakter olarak baba ağır basıyor.

Herbiri için babalarının farklı anlamları var. İpek, hayatta dertleşebildiği, içini açabildiği tek kişi olan babası gibi bir erkek, sevgili arıyor. Belki de kocasıyla ilişkisinde mutlu olamamasının nedeni bu arayış. Servet, baba evine dönüp, bir süre babasını gözlemledikten sonra aslında babası gibi odasına kapanıp kitaplara gömülmek istediğini fark ediyor. Ali ise çocukluğunda babası ile kuramadığı ilişkinin doğurduğu öfkeyi yaşatıyor. Şimdi, yıllar sonra buluştuklarında babasının gösterdiği yakınlığı anlamladıramıyor.

Romanın geçtiği yer, Adana, ismen adlandırılsa bile okur olarak bizim gözümüzde canlanmıyor. Yazar şehri, şehrin oluşturduğu görüntüyü ve ilişkiler ağını anlatmamış. Burası herhangi bir şehir de olabilirdi, yine aynı şeyler yaşanırdı diye düşünüyor insan. Üç kardeş, çocukluklarının evine dönmelerine rağmen eski arkadaşları, komşuları ile ya da şehrin, mahallenin değişen görüntüsü ile ilgilenmiyorlar. Sadece Ali, ergenlik döneminde kendinden yaşça büyük bir kadınla kurduğu ilişkinin sorgulamasını yaparken çocuk günlerini hatırlıyor.

Edebiyatsever bir aile. Servet, babalarının odasına kapanıp sadece kitap okumadığını, hiç yayınlatmadığı, tek okuyucusu karısı olan hikayeler de yazdığını öğreniyor. İpek'in kocası İsmail, bir gün işini bırakıp kafasındaki büyük romanı yazmak isteyen bir doktor. Servet'se çocukluğundan beri hep okumayı sevmiş biri. Özellikle ansiklopedilerle, hazır bilgilerle ilgili. Babası gibi olmak, onun ölümünden sonra odada yerini almaya karar vermesinde okuma sevgisi kadar, babasının hikayelerini tamamlama, sürdürme arzusu da ağır basıyor. Ali ise okumaya uzak, eline kitap alamayan bir kişi. Onun bu tavrının nedeni de babasına tepkisi, kitapların babası ile arasına girip, onları kopartan bir şey olduğunu düşünmesi olsa gerek.

Üst Kattaki Cinler, bir ilk roman olarak oldukça başarılı. Babanın kansere yenilip ölümesiyle sonlanacağını tahmin etmenize rağmen akıcı anlatımına kapılıp romanı okuyorsunuz.

Etiketler: ,


 

Ay Şarkısı

Gürsel Korat'ın 1998'de yayınlanmış romanı Ay Şarkısı'nın yeni basımı (Everest yay.) 12 Eylül'ün yıldönümüne rastladı. 12 Eylül askeri darbesi öncesi ve sonrasıyla bir çoklarımız için bir dönüm noktası oluşturuyor. Bu darbe Türkiye tarihindeki kara lekelerden biridir. 650.000 kişinin gözaltına alındığı, 1.683.000 kişinin fişlendiği, 388.000 kişiye pasaport verilmeyip seyahat haklarının engellendiği bir dönem. 7.000 kişi idam talebiyle yargılanmış. 517 kişiye ölüm cezası verilmiş, 50 kişinin idam cezaları infaüz edilmiş. Gözaltında veya hapishanelerde 229 kişi ölmüş. İşkence yaptıkları iddiasıyla 9.962 güvenlik görevlisi yargılanmış, 544'ü hüküm giymiş. "Asmayalım da besleyelim mi?" (K. Evren), "Niye cop sokalım elimizde taş gibi oğlanlar vardı" (Turgut Sunalp) gibi veciz sözler de o dönemde söylenmiş.

Gürsel Korat, Ay Şarkısı'nda darbe sonrası siyasi faaliyeti bırakıp kendilerini yeni döneme alıştırmaya çalışan devrimcileri anlatıyor. Bazıları düzene kendini uydurmuş, nimetlerinden yararlanmakta, Altan gibi bazıları ise bu duruma uyamamanın sıkıntısını çekmektedir. Yıl 1985, Mayıs ayı ortalarında bir zamanlar sol örgütlerde yer almış Altan eski bir dosyanın yeniden açılmasıyla, Metris Cezaevi'ne konulur. Tutuklular hapishane şartlarının iyileştirilmesi talebiyle açlık grevi yapmaktadır. Hapishane yönetimi talepleri kabul eder, açlık grevi biter. Bir süre sonra "Koğuşlarda, askeri bir cezaevinde olmanız nedeniyle askeri disiplin uygulanacaktır. Tek tip elbiselerinizi yarından itibaren giymiş olacaksınız" denilen bir anons duyulur. Bu gelişme son derece zor olan hapishane koşullarının daha da ağırlaştırılması demektir. Tutuklular tek tip elbise uygulamasına direnmeye karar verirler. Bu direniş hapishane yönetimi tarafından baskı ve saldırılarla kırılmaya çalışılır. "Her gün temizlik kontrolü için koğuşlara dalarak bizleri coplamanıza, falakaya yatırmanıza ve saat altıda 'kalk' komutuyla ayağa kaldırıp saat on'da yat borusuyla yatırmanıza razı olamayız" diyen tutuklular işkenceye, dayağa, sürekli baskınlara rağmen yılmaz. Tek tip elbise uygulaması bir inat savaşına neden olur. Gaz bombalarıyla tutuklu koğuşlarına saldırmaya kadar varır iş. Tutuklular bu saldırıları durdurmanın bir yolu olarak kedi düşkünü binbaşının çok sevdiği kedisi Çapkın'ı rehin almaya karar verirler. Kediyi yakalayıp rehine almakla kalmaz bir de yargılarlar. Yargılama işi hemen tüm tutukluların katılımıyla bir şenlik halinde gerçekleştirilir. Kedinin yargılanması 12 Eylül'ün yargı anlayışının mizah yoluyla eleştirilmesidir de aynı zamanda.

Gürsel Korat, 12 Eylül'ün en çok can alan, can acıtan olaylarından biri olan tektip elbise uygulamasını ve sonuçlarını mizahi bir bakış açısıyla ve neşeli bir dille anlatıyor. Ama bununla yetinmiyor, darbe sonrasında, Özal döneminde yaşananları da, bazı eski solcuların yeni patronlar olarak palazlanmasını da, 70'li yıllarda aynı evde kalmak zorunda kalmış bir kaçakla bir genç kadının kırık aşk hikayesini de anlatıyor. Roman kişileri, olaylar çoğaldıkça, kitap ele avuca sığmaz hale geliyor, dağılıyor. Ay Şarkısı, dağınık yapısına rağmen 12 Eylül'ü edebiyat yoluyla anlamak açısından iyi bir eser. Kolay okunması, olayların tüm trajikliğine rağmen neşesini kaybetmemesi, akıcı anlatımı ile dikkate değer. "12 Eylül romanı yok" diyenlere duyurulur.

Etiketler: ,


 

BETON

Thomas Bernhard, çağdaş dünya edebiyatının en cüretkar, açık sözlü yazarlarından biri. Muhalif yapısını devletle ve onun tüm kurumlarıyla kavgalı denebilecek bir boyutta yaşamış bir yazar. Onun Avusturya devleti, kurumları, yöneticileri hakkında yazdıklarının tek bir satırını Türkiye için söylediğinizde defalarca yargılanmakla kalmaz, hapislerde sürünmenin yanında vatan haini olarak lanetlenerek tarihten de silinirdiniz. Bernhard, üstelik sadece devletin kurumları hakkında söz almakla kalmıyor, onun kaleminden bizzat halk, insanlar da kurtulamıyor. Bayağı, sıradan gördüğü her şeyi kıyasıya eleştirmekten çekinmiyor. Ama öylesine güçlü bir yazar ki, onun yazdıklarına kızsanız bile okumadan edemiyorsunuz ki yazdığı bir çok şeye de katılmamak elde değil. Türkçede yeni yayınlanan romanı Beton'da (Yapı Kredi yay.) da aynı tavrını sürdürüyor. Bir müzik yazarının Mendelssohn çalışmasını bir türlü yazmaya başlayamamasının nedenlerini kendi ağzından dinlerken hastalık hastası bu kahramanın ablasından başlayarak, yakın çevresi, oturduğu köy ve ardından toplum ve insan ilişkilerini gülünç, trajik yanlarından alıp parçalara ayırmasını izliyorsunuz. Beton, usta çevirmen Sezer Duru'nun çevirisi ile ilk kez tanışacaklar için iyi bir başlangıç, benim gibi Bernhard severler içinde büyük ustanın yeni bir eserini Türkçede okuma keyfinin yeni bir aşaması.

Etiketler: ,


 

YİRMİ AŞK ŞİİRİ VE BİR UMUTSUZ ŞARKI

Pablo Neruda, çağdaş şiirin en önemli adlarından. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de sevilen bir şair. Okur seviyor, kitaplarını takip ediyor. Okurun bu sevgisi de karşılıksız kalmıyor, sık sık yeni Neruda çevirileri yayınlanıyor. Yirmi Aşk Şiiri ve Bir Umutsuz Şarkı da (Kırmızı yay.) bu yeni çevirilerden. Adnan Özer, şiirleri İspanyolca asıllarından yapmış ki İspanyolca yazan şairlerin bu şansa her zaman kavuşamadıklarını söylemeliyim. İspanyolca yazan şairler genellikle İngilizce ya da Fransızcadan çeviriliyor. Neruda'dan yapılan önemli tüm çeviriler de ikinci dildendir. Adnan Özer, şiirleri İspanyolcadan çevirmekle kalmamış orijinalleriyle birlikte iki dilli olarak yayınlamış. Yani çevirisinde iddialı.

Yirmi Aşk Şiiri ve Bir Umutsuz Şarkı 1924'de yayınlanmış. Neruda'nın en güzel aşk şiirleri toplamlarından birisi olması yanında Latin Amerika Şiiri'nde de dönüm noktalarından sayılıyor. Latin Amerika Şiiri'nin Avrupa etkisinden çıkıp kendine has sesini ve imge yapısını bulmasının en önemli örneklerinden. Neruda'nın kendine has söyleyişinin oluştuğu, nerede görsek bu bir Neruda şiiri diyebileceğimiz şiirlerinin ilk örneklerinden. Aşkı hem ruhani hem bedensel olarak dizelere döken nadir ve güzel bir eser Yirmi Aşk Şiiri ve Bir Umutsuz Şarkı.

Etiketler: ,


 

Elmanın Suçu

Cem Selcen, Elmanın Suçu'nda (Sel yay.) Merkez Bankası'nın İstanbul Şubesinin soyulmasını ve sonrasını anlatıyor. Banka soyulmuş, soygunculardan bazıları yakalanmış ya da çıkan çatışmada öldürülmüş diğerleri ise çaldıkları paralar ve altınlarla kaçmayı başarmıştır. Soygunculardan biri soygun, silahlı çatışma, adam öldürme suçlamalarıyla hapistedir. Ama rahatı yerindedir. Parası sayesinde konforlu bir hücrede kalmaktadır ve artık yolun sonuna geldiğini düşünmektedir. Dava sürmekte, yeni tanıklar, delliller ortaya çıkmakta, soygun soruşturması devam etmektedir. Sıksık polisler onu hapishanede ziyaret eder. Romanın anlatıcı kahramanı hapiste yattığı süre içinde kendiyle bir hesaplaşmaya girer. Anılarını yazar.

Anlatmaya sekiz ay öncesinden hapse girmesinden başlar. Dört kişilik bir koğuşa konulmuştur. Yavaş yavaş koğuşta kalanlarla tanışmaya başlar; Bir sapık, bir cinayet planlayıcısı ve bir çete üyesi. Koğuştakiler, akşamları masanın çevresinde toplanıp sohbet etmekte ve bazen de kendi hikayelerini anlatmaktadır. Birer itiraftır bunlar. “Yaşlı şişko” marangoz olarak çalıştığı üniversitede işgalci öğrencileri nasıl ihbar ettiğini anlatır. “Zengin şişko” küçük bir kıza tecavüzden içeri girmiştir ama o suçu işleyene kadar da insanlara zenginliğinden de faydalanarak bir çok kötülük yapmıştır.

Kahramanımızsa kasa açma konusunda uzmanlaşmıştır ve ünü Dünyaya yayılmış bir hırsız olmuştur. Uluslararası soygun ekiplerinde görev almaktadır. "Şimdi bizim herhangi bir şirketten hiçbir farkımız yok. Bizi biraraya iş getirir, iş ayırır. İşini yapar, paranı alırsın (…) Muhasebe, alım satım departmanları, işçileri, mal yükleyicileri, taşıyıcıları, kuryeleri, depocuları, mühendisleri filan olmayan ekibin her iş dalında olduğu gibi bizde de iş yapma, yaşama şansı yoktur." Kahramanımız ve yaptığı iş öylesine profesyoneldir ki, karısının doğum yaptığı gün bile işini bırakıp hastaneye gidemez.

Bu kez ekip Havana'da buluşacak ve yeni soygunun planını yapacaktır. Dünyanın dört bir yanından işinin uzmanı soyguncular biraraya gelmiştir. Kahramınımız, Havana'ya kız arkadaşı ile gitmiştir. O da ekibe dahil olacaktır. "Orta sınıftan bir genç kadının hikayesi" olarak henüz 29 yaşına girmiş başından bir evlilik geçmiş bu güzel kız arkadaşın bir bankada çalışırken nasıl kahramanımızla tanıştığını ve soyguncu olduğunu okuruz. Bu bölümün oldukça uzun tutulduğunu yazarın araya girmelerine rağmen okuru konudan tamamen koparttığını söyleyebilirim. Tekrar Havana'ya dönebilmemiz için yaklaşık 45 sayfa okumamız gerekir.

Küba'da kahramanımız ve sevgilisinin ayrılmalarının hikayesini okuduktan sonra koğuşun dördüncü kişisi, çete üyesi İsmet'in hikayesi de 45 sayfalık bir bölüm olarak girer araya. Amacın heyecan verici bir soygun hikayesi çevresinde insanların nasıl suça bulaştıklarını anlatmak olduğunu düşünürsek ana hikaye olan soygunun yapılmasının arasına böyle bölümler girmesini normal karşılayabiliriz. Ama roman bütünlüğü açısından baktığımızda araya giren bölümlerin bu denli uzun olmasının yapıyı bozduğunu söylemeliyim.

Soygun ekibinin Havana buluşması yetmemiş olacak ki, hep birlikte Paris'e giderler ve bu kez soygunun esas planlayıcısı ile tanışırlar. Bu elli yaşlarında şık güzel bir kadındır. Ne kadar Fransız görünmeye de çalışsa bir Türk'tür, eski yankesicilerden Kürt Şevki'nin kızıdır ve Merkez Bankası İstanbul Şubesi'ni soyma fikri de babasından miras kalmıştır.

Çete nihayet İstanbul'a gelir ve soygun planı uygulanmaya başlar. Merkez Bankası İstanbul Şubesi, Galata'da, Bankalar caddesinde, çok iyi korunan bir konumdadır. Bu bir yüzü oryantalist, diğer yüzü neo klasik binaya girmek hiç kolay olmayacaktır. Ayrıca binaya girdikten sonra da açılması gereken büyük kasa kapıları, aşılması gereken güvenlik önlemleri vardır. Ama ellerinde Kürt Şevki'nin kızına miras bıraktığı bir harita ve bu haritaya göre Perşembe Pazarı'ndan yukarıya Merkez Bankası'na ulaşan güvenlik amacıyla yapılmış bir tünel vardır. Soyguncular buradan girecektir bankaya. Ama Perşembe pazarının altı bir yeraltı dünyasıdır. Kazılan her yerden gizli odalar, atölyeler, depolar çıkar.

Cem Selcen, soygunun planlanma ve gerçekleştirilme aşamalarını iyi kurgulamış, akıcı bir dille yazmış. Başlı başına bir soygun hikayesi anlattığında ilgi toplayacağı kesin. Suç ve ceza kavramlarını sürükleyici bir hikaye aracılığıyla, suçu işleyen profesyonel bir soyguncunun ağzından anlatıyor. İlk suçun Adem'le Havva'nın elmayı koparıp yemeleriyle işlendiğini ama bu suçun işlenmesinde elmanın da payı olduğunu söylüyor. Elma orada, "öyle pırıl pırıl ve biricik" durmasaydı ve elmanın kopartılması yasaklanmış olmasaydı acaba suç işlenir miydi, diye soruyor. Roman boyunca da anlattığı diğer küçük hikayelerle suç kavramını irdeliyor.

Anlatmanın keyfine kapılıp bazı bölümlerin aşırı uzamasının ve "Ama bu arada haberiniz olmayan haberler var", "Düşünmem gerekli başka şeyler var" diye cümleler kurabilmesinin nedenini redaksiyon eksikliğine mi yormalıyız, yoksa Türk romancılar arasında moda olan yazdığı metini editöre elletmeme tavrına mı, bilemiyorum. Dil ve yapı üzerinde biraz daha titiz davranılsaymış iyi olacakmış. Cem Selcen, akıcı anlatımıyla, ayrıntılara verdiği önemle, merak uyandırmasını becermesiyle, anlatımındaki mizahilikle okuru kolayca kavrıyor. Elmanın Suçu, Cem Selcen'in üçüncü romanı. İlk romanı 1578 - Bir Korsan Hikayesi'nden başlayarak romancılığını iyi bir çizgide geliştirdi. Kitapları merak edilecek yazarlar arasına girdi.

Etiketler: ,


 

BALKANLAR’DA


Mozaik mi, eritme potası mı, yoksa ebru mu diye tartışılması gereken yerlerden biri de Balkanlar. Magnum'un tanınmış fotoğrafçılarından Nikos Economopoulos "Balkanlar'da" (Fotografevi yay) başlıklı projesinde 1990'lardan itibaren bu bölgenin halklarını fotoğraflamış. Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Türkiye ve eski Yugoslavya'da çektiği fotoğraflardan bir sergi ve albüm oluşturmuş. Bir yanda Balkan halklarının arasındaki anlaşlmazlıklar, gerilimler, çatışmalar diğer yanda ortak adetler, gelenekler, benzer yaşamlar var. Economopoulos, "Hayat bu hareketli bölgede zaman zaman mantıksızlığa kaçan olağandışı bir tempo tutturmuştur. Sevgiden nefrete, barıştan savaşa, kutlamadan katliama geçiş farkedilmeyecek kadar kısa sürede gerçekleşebilir. Burada anın, sembolleri yıkılmış binalar ve devrilmiş anıtların oluşturduğu bir manzaraya serpiştirilmiştir. Bu yıkıntılar gerçekleşmemiş umutların ve kaybolan inançların sesi olur. Burası çatışan kimliklerin tutuşturduğu hem saf hem tehlikeli bir dünyadır" diyor. Balkanlar'ın neşesini ve hüznünü aynı anda yaşayabilen halklarını fotoğraflarına tüm inandırıcılıkları ile yansıtmayı başarmış. Hem ortak kimliği görmüş, hem de onları ayıran, hatta çatışmaya iten noktaları.

Ebru kitabında öne sürülen, tartışılan görüşleri tartmak, örneklemek açısından Balkanlar da ilginç bir yer. Niye, Yugoslavya örneğinde olduğu gibi bir arada bir potada eriyemediler de mozaik dağıldı, başarılı gibi gözüken bir uygulama uluslar açısından çok kısa bir sürede bir kaç on yılda parçalanıverdi? Düşünmek, ders çıkartmak gerek!

Etiketler: ,


 

EBRU, KÜLTÜREL ÇEŞİTLİLİK ÜZERİNE YANSIMALAR

"Ebruya uzaktan bakarsanız, renkler karışmış gibi görünür ama yakınına gittiğinizde hiçbir zaman renklerin birbirinin içine girmediğini görürsünüz. Birbirlerine dokunurlar, birbirlerine bir şeyler verirler ama kendi karakterlerini de korurlar. Ebru, böyle bir şeydir. O yüzden Ebru'nun Türkiye için doğru bir metafor olduğunu düşünüyorum" diyor Atilla Durak projesine Ebru adını vermesini açıklarken.

Sivas Katliamı birçoklarımız için olduğu gibi fotoğraf sanatçısı Atilla Durak için de dönüm noktası olmuş. "1993 yılında bir temmuz akşamı televizyonda haberleri dinlerken Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılmak için Sivas’a gitmiş olan sanatçı ve aydınların kaldıkları Madımak Oteli’nin bir grup tarafından kuşatıldığını ve katılımcıların bir kısmının yakılarak öldürüldüklerini duydum. Haber spikerinin duru ve duygudan arındırılmış bir sesle tek tek saydığı otuz yedi adın her biri beni derinden sarstı" diyor. Türkiye'deki kültürel çeşitliliği fotoğraflara yansıtmaya karar vermiş. "Kimdi şu “Türkiye Türklerindir” sloganındaki Türkler?" sorusunun cevabının peşine düşmüş dağ bayır dememiş nerede bir Türk varsa bulmaya fotoğraflamaya çalışmış. Tahtacı Alevi, Hemşinli, Kürt, Yörük, Kırgız, Laz, Roman, Alevi Türk, Yezidi, Arnavut, Çepni, Amuca, Boşnak, Rumca konuşan Müslüman, Süryani, Rum, Özbek, Yahudi, Gürcü, Arap, Nusayri… Peter Alfred Andrews'in "Türkiye'de Etnik Gruplar" kitabında anlattığı 72 milletin temsilcilerini bulmuş. Yıllar süren yolculukları boyunca onları fotoğraflamış, önce bir sergi olarak sonra da kitap boyutunda okurlara sunmuş.

Ebru Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansılamalar (Metis yay) sadece bir fotoğraf albümü değil. Aynı zamanda Türkiye'deki kültürel çeşitlilik üzerine düşünenlerin yazılarını da biraraya getiriyor. Kitap John Berger'in "Yüz Dediğimiz..." başlıklı önsözü ile başlıyor. Berger, "herşey bütün farklılıkları ve benzerlikleri içinde ebediyen varolur ve varoluşları kutlanmalıdır" diyor Ebru'yu selamlarken. Ama esas üzerinde durulması gereken makale, kitabı yayına hazırlayan Ayşe Gül Altınay'ın Sudaki Yansımalar'ı. Altınay, "'Kültür' ve 'kimlik'leri hapsetmeden, fosilleştirmeden kültürel çeşitliliği tartışmanın yollarını bulabilir miyiz?" sorusuna cevap arıyor. "Ulus ve etnisite", "Kültür ve kimlik", "Çokkültürcülük" gibi kavramları tartışıyor. Ebru çalışmasının odak noktasının Türkiye'deki kültürel çeşitlilik olduğunu ama anlatmak istediğinin bununla sınırlı olmadığını, "bütün kimliklerin ve kültürlerin melez olduklarını", "kültürel çeşitliliğin her yerde ebruli olarak düşünülebileceği"ni de söylediğini belirtiyor. Gerçekten de Ebru'daki fotoğraflara baktığınızda azınlıkların oluşturduğu bir görünüm kafanızda canlanmıyor, onların bir bütünün parçaları, Türkiye'nin oluşturucuları olduklarını kavrıyorsunuz. Zaten bunu vurgulamak için olsa gerek, fotoğrafların diziliş mantığında da benzerlik/ortaklık vurgusu hissediliyor. Örneğin, farklı kimlikte olsalar da tüm analar hemen hemen aynı yöntemlerle ekmek pişiriyor, çocuklar benzer oyunları oynuyor, düğünlerin çoğunda silah atılıyor. Alışkanlıklar, gelenekler, giyimler kuşamlar bir yerde birleşiyor, benzeşiyor. Karşılıklı bir etkileşim söz konusu. Kimlikler korunuyor ama alış verişe de kapalı değil. Melezlik durumuna "Melez yaşamlar, giydirilmiş kimlikler" başlıklı yazısında Fethniye Çetin de değiniyor. Oyunlarımız, danslarımız, mutfaklarımız, türkülerimiz, giysilerimiz, espirilerimiz melez diyor. "Aynı masalları anlatıp aynı esprilere gülmüyor muyuz? Bu toprakların neresinde yaşarsak yaşayalım, her birimiz melez yaşamlar sürdürmüyor muyuz? Yaşayan ve doğal olan bu değil mi?" diye soruyor. Musa Dağdeviren'in yazısının başlığı da aynı mesajı veriyor; "Yemeğin milliyeti olur mu?". Nebahat Akkoç'un "Neden bizim köyümüz yok?"u da Atilla Durak'ın Ebru projesindeki bakış açısını doğrulayan yazılardan. Akkoç, Alevi bir ailenin çocuğu olarak doğmuş, sünni bir aileye evlatlık verilmiş bir çocuk olan annesine, "neden bizim köyümüz yok, neden bizim hiç ailemiz yok?" sorularını sormasını anlatıyor. Bağlanma, yerleşikleşme, kök sahibi olma arzusunu… "Yaşarken yeri yurdu olmayan insanların öldükten sonra bir karış toprağı oluyor" diyor.

Kitabın en etkileyici yazılarından, hikayelerinden biri Ara Güler imzasını taşıyor. "Babamın Öyküsü"nde Ara Güler, babasını doğduğu yere, memleketi Şebinkarahisar'a götürmesini anlatıyor. Babası altı yaşındayken Şebinkarahisar'ın Yaycı köyünden ayrılmış, İstanbul'a okula gönderilmiş. Ve yetmiş yıl sonra baba oğul köye gitmişler. Baba, köyünü görmüş, gezmiş, suyunu ayranını içmiş, hatta çocukluğundaki gibi atlar dönerken dövende oturmuş ağırlık yapmış ama bir şeyi unutmuş, köyünün dut kurusunu, pestilini almayı. Ve bir gün köylüleri ellerinde büyükçe bir tahta kutu ile gelmişler. Yazık ki o gün Dacat Bey'in ölüm günüymüş, babasını köyünün kuru yemişleri ile gömmüş Ara Güler.

Ebru'nun fikri yapısını temellendiren yazılardan biri de Murat Belge'nin "Mozaik ve eritme potası" adlı makalesi. Belge, bir çok kültürden insanların birarada yaşaması için kullanılan terimlerden "mozaik" ve "eritme potası" üzerinde duruyor. Mozaikte değişik ögeleri yanyana dizmek, yani kendi başlarına değişmeden durmak söz konusu. Eritme potası ise değişik ögelerin kaynayan bir kazanın içine atılarak "kendilerini de içeren ama kendilerinden başka bir şey olan bütünün parçaları olması". Osmanlı İmparatorluğu bir mozaikse, Amerika Birleşik Devletleri bir eritme potası. Ama zamanla eritme potası mozaiğe, mozaik eritme potasına dönüşebiliyor. Türkiye Cumhuriyeti de bir eritme potası sayılabilir. "Türkiye'de kendini Türk olarak tanımlayan pek çok kişinin soyağacında Türk olmayanlar bulunur, ama çok sözü edilmez; çevresine göre, bazen hiç edilmez. Öte yandan, bilinmeyenlerin, büsbütün unutulanların çok daha yoğun olacağı da açıktır. Bu tür karışımlar insanların en çok unutmak isteyip en çabuk unuttukları olgulardır" diyor Belge. Son noktayı da şöyle koyuyor; "Öyle sanıyorum ki önümüzdeki döneme, fusion yani “karışma” ve “kaynaşma" mantığı damgasını vuracaktır."

Atilla Durak'ın Ebru projesi, fotoğraflarıyla, yazılarıyla onları tamamlayan ortak kültürümüzü oluşturan türküler ve şarkılardan oluşan müzik albümü ile Türkiye sınırları içinde nasıl bir zenginlik yaşadığımızı somut olarak gösteriyor, örnekliyor. Ayrı kimliklerimizin olduğu kadar birlikteliklerinizin, ortak noktalarımızın da altını çiziyor, gösteriyor, belgeliyor. Çok kültürlü, çok renkli bu ülkeyi oluşturan insanların, toplumların dostlukla, barışla birarada yaşaması gerektiğinin, bu durumu sağlayabildiğimizde tüm toplumun huzur içinde olacağını düşündürüyor.

Etiketler: ,


 

KENDİ KENDİNİN TERZİSİ BİR KAMBUR

Romancı, tiyatro sanatçısı Emine Sevgi Özdamar, Ece Ayhan'ın yakın dostlarından. İsmine “Emine” adını da Ece Ayhan eklemiş. 1969'da Üsküdar Sultantepe'de bir süre aynı evde birlikte yaşamışlar. Özdamar, daha sonra 1974'de Ece Ayhan'a Zürih'te beyin ameliyatı olurken refakatçilik yapmış. Sonraki yıllarda da ilişkileri kopmamış. 90'lı yıllarda Özdamar, Ece Ayhan'a maddi manevi destek olmuş.

Gültekin Emre, Sevgi Özdamar'la birlikte çalışarak, Özdamar'ın Ece Ayhan'la ilgili anılarını, Zürih'te tuttuğu hastane günlüklerini, mektupları kronolojik bir yapı içinde derlemiş. Özdamar'ın resimleri, çizimleri ve fotoğraflarla desteklenen kitap hem derin bir dosluğu yansıtıyor hem de Ece Ayhan'ın özel hayatının bilinmeyen noktalarına ışık tutuyor. Ece Ayhan'ın yazılarında, söyleşilerinde sık sık adını andığı Emine Sevgi Özdamar'la dostluğunun derinliğini ve sıkılığını da kavramış oluyoruz.

Ece Ayhan'ın ilk baskısı 1981'de Tan Yayınları'ndan çıkan Defterler'i 1974 Ekimi'nden 1976 Ağustos'una kadar Zürih'te geçirdiği günlerde tuttuğu notlardan oluşur. Emine Sevgi Özdamar'ın "Kendi Kendinin Terzisi Bir Kambur"u (Yapı Kredi yay.) ile Defterler birbirini tamamlıyor. Hatta Özdamar'ın günlükleri o günleri iyice gün ışığına çıkarıyor.

Etiketler: ,


 

Küçük Yalanlar Kitabı

Faruk, Devlet Misafir Ağırlama Ofisi D.M.A.O'da müdür muavinliği yapmaktadır. Bir gün müdürü ondan bir misafiri karşılamasını ister. Gelecek kişinin hangi sebeble ülkeyi ziyaret ettiği ve ne kadar kalacağı belirtilmemiştir. Bakanlığa çekilen telgrafa da cevap alınmamıştır. Tek bilgi misafirin otuz beş yaşlarında olduğu ve yalnız seyahat ettiğidir. Nicolas Delvin, etkileyici ve gizemli, James Bond'la Indiana Jones karışımı biridir. "Adamın kılık kıyafetinden ve hareketlerinden göz kamaştıran bir Avrupalılık, kendine güven ve zarafet ak"maktadır.

Rezan, genç bir ev hanımıdır. Ev işlerinin dışında hayatını dergi okuyarak, radyo dinleyerek ve zaman zaman üst kattaki yaşlı komşusu Madam Nora'yla sohbet ederek geçirmektedir. Evleneli henüz bir yıl olmuştur. Evlilik onun ulaşmak istediği bir hayaldir, hayal ettiği gibi işi olan, kültürlü, temiz kalpli bir beyle evlenmiştir. "Radyo temsillerinde görev almak üzere sesi kuvvetli, aksanı düzgün, güzel Türkçe konuşan, yetenekli ve çalışkan elemanlar aran"dığını duyunca Madam Nora'nın da teşviki ile imtihana katılmaya karar verir. Bu iş onun için bir varlık sebebi olacak, toplum içinde görünür olmasını sağlayacaktır. Onun bu sınava katılması serüveni aracılığıyla Cumhuriyetin ilk yıllarındaki İstanbul'daki yaşamı gözlemlemiş oluruz.

Tevfik, Kanlıca'da bir tepede, şehir merkezine uzak, müstakil bir evde, dışarı hiç çıkmadan, geçmişteki güzel günlerini anarak, biraz da geçmişle ilgili olarak kendiyle hesaplaşmaya girerek yaşamaktadır. Mütareke yıllarında genç bir delikanlıyken baba baskısından kurtulmak amacıyla evi terk etmiş, Anadolu'ya geçip kurtuluş savaşına katılmak düşüncesiyle yollar ararken Fransız işgal askerleri ile bir ihtiyarın kavgalarının arasında kalmış ve bıçaklanmıştır. Varlıklı bir Beyaz Rus göçmeni olan Sofiya Tevfik'i kurtarır, ona bakar. Tevfik, ruhsal olarak rahatsızdır. Dışarı çıkamaz, kendini güvende hissetmez, insanlarla ilişki kuramaz olur. Evde, bahçede, Sofiya dışında sadece evin kâhyası ve şoförü ile ilişki kurarak yaşar. Zamanla Tevfik ve Sofiya kendilerine dış dünyaya kapalı bir yaşam kurarlar. Birlikte, Avrupa'dan Osmanlı topraklarına gelen seyyahların kaleme aldıkları tasvirleri içeren, İstanbul'un güzelliklerini anlatan ama hiç sonuçlanmayan bir kitap yazarlar, klasik batı müziği dinlerler ve bitkilere, özellikle lalelere merak sararlar.

Hikmet Hükümenoğlu, yeni romanı Küçük Yalanlar Kitabı'nı (Everest yay.) bu üç kahramanın ağzından anlatıyor. İlk bölümlerde anlatıcıların farklı yollar izleyen hikâyeler yavaş yavaş çakışıyor. Nicolas Delvin, "Artık ebediyen kayıplara karıştığı zannedilen ve bir kaç asırdır izi sürülemeyen çok değerli bir parça(?)"yı bulmak amacıyla İstanbul'a gelmiştir. Aranan parça "Semper Augustus"tur. İki yüz elli ila beşyüz bin sterlin arasında bir değeri vardır. Mücevher mi, bir belge mi, yoksa başka bir şey mi olduğunu öğrenemediğimiz bu parçanın kimde olduğu bellidir. Yapılacak tek iş adresini bulmak ve onu ikna edip satın almaktır. O zamanlar insanların ikametgâh kayıtlarının pek düzenli olmadığı düşünülürse adresi bulmak pek kolay olmayacaktır. Aradıkları kişiyi tanıdığını umdukları antikacılara başvururlar. Daha sonra Delvin İstanbul'da yaşayan herkese ait kayıtları elinde bulunduran bir sahaftan gerekli bilgiyi satın alır. Aradığı kişi Tevfik'in hamisi, sevgilisi Sofiya'dır.

Nicolas Delvin kendisine kılavuzluk eden Faruk'un evini bir Türk ailesi nasıl yaşıyor görmek arzusuyla ziyaret etmek ister. Aslında bu ziyaret de araştırmasının bir parçasıdır. Ama biz okurlar da, evinin kapısını açan Faruk da bunun farkında değilizdir. Bu niyetin altında ne yattığını anlayamayız. Yazarın Delvin'le Rezan'ı karşılaştırmak amacıyla uydurduğunu düşünürüz. Aranan parçanın ne olduğunu bilmediğimiz için Delvin'in eve gelince bahçeyi sorması da arada kaynar.

Faruk, Delvin'i yemeğe davet eder, böylece Rezan'ın Faruk'un karısı olduğunu öğreniriz. Rezan, daha ilk gördüğü anda Delvin'in etkisi altında kalır. Delvin, akşam yemeği yenirken elektriklerin kesilmesinden faydalanıp Rezan'ın bacaklarını okşar, cinsel olarak uyarır. Bu hareket, Rezan'ın düzenli hayatını sarsar, yaşamını sorgular, tek düzelikten rahatsız olur. "Bu benim hayatım değil" der, aslında mutsuz olduğuna karar verir. Delvin'in kendisinden hoşlandığını, hatta sevdiğini düşünür. Delvin'i otelde ziyaret eder, sevişirler. Rezan, Delvin'le birlikte yaşamanın, evini, kocasını, İstanbul'u terk etmenin hayallerini kurar. Rezan’ın bu hızlı değişimi, hayatında en büyük hayali olan evliliği böyle kolay terk edebilmesi pek ikna edici değil. Çünkü Rezan, ablasından başka akrabası olmayan kimsesiz biri ve ev hanımlığından başka yapabileceği bir işi yok. Evlilik onun için tek kurtuluş. Ama ilk yakınlaşmada evini terk ediyor.

Faruk ve Delvin, sahaftan aldıkları adrese Sofiya’yı bulmak amacıyla giderler ve kapıyı Tevfik açar. Sofiya yıllar önce ölmüştür. Tevfik, Faruk'un yıllar önce evi terk etmiş, Milli Mücadeleye katılıp öldüğünü düşündüğü ağabeyidir. Delvin, Tevfik'in Faruk'un ağabeyi olduğunu bilmektedir. Aradığı Semper Augustus çok nadir bulunan bir laledir ve bu lalenin soğanı Tevfik'tedir. Tevfik, lale soğanını satmaya razı olmaz. Delvin, lale soğanını güzellikle olmazsa zorla ele geçirmeye niyetlidir. Üç aylık kirasını ödemediği için evinin haczedilmesinden korkup ağabeyine sığınan Faruk, hayalleri kırılmış Rezan tabloyu tamamlar. Karısının günlüğünden Delvin'le aralarında geçenleri öğrenen Faruk, Delvin'in lale soğanının peşinde değil, Türkiye'nin aile yapısını parçalamakla ilgili bir gizli görevi olduğunu düşünür. Bundan sonrasını anlatmak romanı okumak isteyenlere haksızlık olacak, çünkü Küçük Yalanlar Kitabı bir polisiye macera havasında. Bütün sırlar çözülürken oldukça hareketli, kanlı ve de avantür sahneler okuyoruz. Bu tip romanlarda da kitabın sonunu bilmek okur için hoş değil.

Hikmet Hükümenoğlu, içiçe geçen anlatımla üç ayrı kahramanın bakış açısından geliştirdiği romanını akıcı bir dille yazmış. 1930'ların İstanbul'unun atmosferini o dönemin dilini kullanarak anlatıyor. Bu dili biraz eskimiş buluyoruz. Küçük Yalanlar Kitabı, zaman zaman fantastik ipuçları verse, kahramanların anlatımları hakkında bizi kuşkuya düşürse de gerçekçi bir havada gelişiyor. Ustaca yazılmış, kurgulanmış bir roman. Kolay okunuyor. Son sayfalara ulaştığınızda her şeyin bir hayalden ibaret olabileceğini de düşünmeden edemiyorsunuz. Ne de olsa roman bir kurmacadır ve yazarının hayallerinin canlanmasıdır.

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?