Salı, Şubat 28, 2012

 

Kontrol Kalemi



Murat Yalçın, yeni kitabı Kontrol Kalemi’ni (Aralık 2011, ku-ko) e-kitap olarak yayımlattı. Murat Yalçın sevdiğim, her kitabını takip ettiğim dilde anlatımda yenilikçi yazarlardandır. Sayesinde ilk kez e-kitap da okumuş oldum.
Kontrol Kalemi’ni tam olarak tanımlamak kolay değil. Günlük için alınmış notlardan, anı parçalarından, alıntılardan, aforizmalardan, özlü sözlerden, okunmuş kitaplar hakkında görüşlerden, değinilerden oluşuyor. Yazarın not defteri de denebilir. Kitap bin nottan ya da maddeden oluşuyor, hiçbirine tarih atılmamış. Bu haliyle ilk bakışta Cemal Süreya’nın yazar yazmaz dergilerde yayımlattığı günlüklerini hatırlatıyor. Biçim, mantık olarak hatta zaman zaman bakış ve söyleyişiyle Süreya’dan çok Enis Batur’a, Ferit Edgü’ye yakın ama Murat Yalçın’a has bir kitap Kontrol Kalemi.
Yalçın, “girişte kitabı şöyle tanımlıyor” deyip ilgili paragrafı alacaktım ama yazar ya da yayıncı kitabın inceleme maksadıyla okunmasını istememiş olmalı ki, bir e-kitapta olması beklenen “kes” ve de “yapıştır” işlevleri çalışmıyor. Oysa bu kitaptaki birçok aforizma ya da bizzat yazarın söylediği özdeyişler paylaşılmayı hak ediyor.
Murat Yalçın önsözünde “Okuyup yazarken tutan düş-düşünce mayaları, çalışıp gezerken filizlenen duygular, güncemsi nesir parçaları, anıklıklar, kazı-yazılar, dile dolanan teraneler, safsatalar, yılgınlıklar, homurdanmalar, sızlanmalar, kestirmeceler, yazın ortamında çekilmiş şipşaklar, ince donanma salvolarından oluşan Kontrol Kalemi öbür elimden çıkma bir kitap oldu” diyor.
Murat Yalçın, 1970 doğumlu. Dergilerde ilk öyküsü 1989’da, ilk kitabı Aşkımumya 1995’de yayımlanmış. İstanbul Üniversitesi’nde psikoloji okurken önce Varlık, sonra Sombahar dergilerinde çalışarak yayın hayatına girmiş, yazarlıkla yayımcılığı, editörlüğü hep beraber götürmüş. 1997’den beri Yapı Kredi Yayınları’nda çalışıyor, 2000’den beri de Kitap-lık dergisini yönetiyor.
Kontrol Kalemi’yle bir yazar – editörün mahremiyetine giriyoruz. Murat Yalçın, kırk yaş hatırası olarak yayımlamış defterini. Sanırım yirmi yıllık çalışma ve yazma hayatında biriktirdiklerini döküp o manevi yükten arınarak girmek iştemiş olgunluk çağına. Bu kitaptan sonra okurların da onunla editör olarak ilişki kuranların da kendisine bakışı olumlu ya da olumsuz yönde değişecektir kuşkusuz. Çünkü Murat Yalçın ketum bir yazardı. Çağımızın modasına uyup şahıs olarak değil de eseri ile bilinmek, tanınmak istiyordu. Mümkün olduğunca geriye çekilmeye çalışıyor, ortada pek görünmüyor, panellere, kitap fuarlarına, imza günlerine katılmıyor, röportaj vermiyordu. Yaklaşık yirmi yıllık bu tavrı meraklı okur için Kontrol Kalemi’yle terk etmiş. Murat Yalçın’ın ailevi durumunu da içeren en geniş biyografisi de bu kitabın girişinde yer alıyor.
Murat Yalçın bir günlüğe yazmanın rahatlığıyla yaşadıklarını, düşüncelerini paylaşmış bu notlarda. Kitaba aktarırken ne kadarını eledi, ne kadarını otosansürden geçirdi merak etmemek elde değil. “Öykü mü hikaye mi” gibi klasikleşmiş bir sorudan başlayıp, kuramsal konularda kafa yorarak, Bilge Karasu, Ece Ayhan, Leyla Erbil gibi yazarlarla tanışıklıklara, dergiciliğin, editörlüğün yoğunluğunda yaşanan olaylara dek uzanıyor.
Kontrol Kalemi iyi bir yazarı yakından tanımak, nasıl yazdığını, dünyaya ve edebiyata nasıl baktığını anlamak açısından bir fırsat olduğu kadar edebiyatın ne’liği ve önemli soruları hakkında tartışmalar başlatacak görüşleriyle de okunacak bir kitap.
09.02.2012

Etiketler:


 

Masumiyet



Ian McEwan, Masumiyet’te (Ocak 2012, Çev. Roza Hakmen, Yapı Kredi yay.) II. Dünya Savaşı sonrası Berlin’de yaşanmış bir olaydan yola çıkarak kuruyor öyküyü. Yıl 1955, Soğuk Savaş’ın temelleri atılıyor. İngiliz ve Amerikan gizli servisleri, Berlin’deki Sovyet telefon hatlarını gizlice dinlemek için bir tünel projesini yürütüyor.
Londra’da posta servisinde teknisyen olarak çalışan Leonard, bu operasyonda görev almak üzere Berlin’e gönderilmiş. Leonard, 25 yaşında olmasına rağmen ailesinden kopamamış, çekingen bir genç. Berlin’deki bu görev onun hem ailesinden kopmasını hem de hayatının ilk kadınını tanımasını sağlıyor. Berlin’de tanıştığı Amerikan İstihbaratından Bob Glass’la birlikte çıktıkları ilk gece, bir kulüpte Maria Eckdorf’la tanışıyor. Bu tanışmada girişimci yan kendinden yaşça büyük Maria’dır. Leonard, oldukça deneyimli olduğunu anladığı Maria’nın kendisine aşkı, cinselliği, kadın erkek ilişkisinin kurallarını öğretmesinden hoşnuttur.
Öte yandan ‘Altın Operasyon’ adlı proje hızla gelişmektedir. İngilizlerin projede daha ağırlıklı yer almak arzusu ile Leonard hat döşeme işi bitmesine rağmen terfi ederek başka bir görevle projede çalışmaya devam eder. Rusların telefon konuşmalarını dinlemeye başlarlar.
Leonard’la Maria’nın ilişkisinde dengeler de Leonard’ın işte ve aşktaki başarılarıyla değişmeye başlar. Leonard zafer kazanmış bir ulusun vatandaşı olarak Berlin’i fethettiği gibi Maria’yı da fethetme arzusu ile dolar. Bir fantezi olarak planladığı bu cinsel fetih Leonard’ın içindeki şiddeti ortaya çıkartırken Maria onun tavrını eski anılarının yarattığı çağrışımla bir tecavüz olarak algılar. Sık sık eski kocasının şiddetine maruz kaldığı için de benzer bir olayın içine düşmekten korkarak doğu Berlin’deki ailesinin yanına kaçar.
Leonard çok pişman olsa da Maria’ya ulaşıp kendini affettiremez. Maria’yı bulup, ikna eden ve getiren Bob Glass olacaktır. Leonard, Bob’un Maria ile nasıl bir ilişkisi olduğunu anlayamaz ve kıskanmaya başlar. Biz de okur olarak Maria’nın aslında bir ABD ajanı olup olmadığını merak ederiz. Ne de olsa romanda sık sık Belin’de on binlerce ajan olduğundan, herkesi birbirini izlediğinden söz edilmektedir.
Leonard tüm kuşkularına rağmen Maria’yla tekrar birlikte olduğu için mutludur. Küçük bir törenle nişanlanırlar ve nişan gecesi eski kocanın ortaya çıkması ile her şey altüst olur. Aşk hayatındaki bu derin sarsıntı, operasyonun deşifre olup tüneli Rusların basması ile birlikte iş hayatının da son bulmasının başlangıç noktası olacaktır.
Ian McEwan, sıkı bir kurguyla romanın başından itibaren nişan gecesine ve operasyonun deşifre olacağına hazırlıyor bizi. Eski kocanın eve geleceğini, hatta bir cinayete kurban gideceğini çok önceden hissediyorsunuz. Ama bu cinayetin operasyonun kaderini nasıl etkileyeceğini tahmin etmek kolay değil.
Ian McEwan, Çehov’un ünlü kuralına uymayı seven yazarlardan. Öykünün başında duvarda asılı dolu bir tüfek varsa mutlaka daha sonra patlıyor. Boşa yazılmış bir karakter, olay ya da tasvir yok. Öyküyü olduğu gibi, karakterlerini de tüm özellikleriyle kurduktan sonra romanlarını yazdığını söylüyor ve onları çok ince tasvirlerle, yarattığı dünyada yaşar kılarak inandırıcı hale getiriyor.
Romanda bu ince işçiliğin sonuçlarını görmek mümkün, gerilimi hep yüksekte tutuyor. Roman Leonard’ın Londra’ya dönmesi ile bitebilirdi. Sonsöz adlı bölümle 1987’de tekrar Berlin’e gelip geçmişi araştırması ve her şeyi açıklama çabası pek gerekli değil. McEwan’a o sayfaya dek anlattıkları yetmemiş, her şeyi izah etmek istemiş olmalı. O kadar kusur kadı kızında da olur demişler.
Casusluk romanları okuru da ajan gibi düşünmeye itiyor. Asuman Kafaoğlu Büke romanla ilgili yazısında “Masumiyet 1993 yılında Anthony Hopkins ve Isabella Rosselini’nin başrollerde oynadığı bir filme de çekilmiş” diyor. 1993’de filme çekilmişse daha önce yazılıp yayımlanmış olsa gerek. Kitabın künye sayfasında “çeviriye temel alınan baskı: Vintage 2005” yazıyor. Ama yine aynı sayfadaki yayın hakkı tarihi 1991. Küçük bir araştırmayla İngilizcede ilk kez 1990’da Jonathan Cape yayınlarından çıktığını öğreniyorum. Türkiye’de de çok okunan bir yazarın kitabının 22 yıl çevrilmeden kalmış olması garibime gidiyor. Biraz daha araştırıyorum; roman ilk kez 1992’de Can Yayınları’ndan Armağan İlkin çevirisi ile yayımlanmış. Bu durum tercihan künyede, mümkün değilse yazarın biyografisinde belirtilebilirdi. Romanı Roza Hakmen yeniden çevirmiş, her zamanki ustalığıyla çevirinin hakkını da vermiş.
Ian McEwan, Masumiyet’te soğuk savaş Berlin’inde bir ajanlık ve aşk hikayesi çevresinde insanoğlunun masumiyetini nasıl yitirdiğinin öyküsünü, hiçbirimizin masum kalamadığı mesajını ustaca bir kurgu ve güçlü bir anlatımla veriyor. Keyifle okunan romanları özleyenlere Masumiyet’i tavsiye ederim.
09.02.2012

Etiketler:


Cuma, Şubat 10, 2012

 

Herşey Dün Gibiydi


Mehmet Müfit, Seksen Kuşağı’nın en ilginç, en kendine has şairlerindendir. 1984’de yayımlanan ilk kitabı İstanbul’un Ağır Sultanları, hem şiirdeki sesi, hem de işlediği temalar ve konularıyla farklı ve kendine hastı. 1986’da yayımlanan Tekkede Bahar’da da şiirini bir adım öteye taşıdı, geliştirdi. Sonra sustu. 1991’de bir an Sombahar dergisinde göründüyse de suskunluğunu geçtiğimiz yıl Kitaplık dergisinde yayımlanan şiirlerine kadar sürdürdü. Yaklaşık 25 yıllık bir suskunluk. Bu suskunluğun iradi bir karar olduğunu yazıyor yeni kitabının girişindeki biyografisinde. “1988’de ailesiyle birlikte aldığı ani bir kararla, ‘Para kazanmak için şiiri bırakmam gerekir, ikisi birarada yürümüyor çünkü, diyerek Babıali’den koptu” diyor. Mehmet Müfit, sadece şiirden kopmakla kalmadı, yakın arkadaş çevresi ile de ilişkisini kesti, tamamen gözden kayboldu.
Nişantaşı’ndaki antikacı dükkanında geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz dostumuz Seyhan Erözçelik’e yakalanana kadar da suskunluğunu sürdürmüş. Seyhan, onun ailesine söz vermesine, şiir ortamından çeklip gözden yitmesine rağmen şiir yazmaya devam ettiğini fark etmiş, israrlı davranarak Müfit’in direncini yıkmış ve Kitaplık’ta şiirleri yeniden yayımlanmaya başlamış. Şimdi de o şiirler eski iki kitapla birlikte beş kitaplık bir “Toplu şiirler” kitabı olarak Herşey Dün Gibiydi adıyla yayımlanmış (Ocak 2012, Yapı Kredi yay.).
Herşey Dün Gibiydi’de hem Mehmet Müfit’in şiirini bütün olarak görüyoruz hem de 25 yıllık kopmanın nasıl bir sonuç verdiğini de gözlemlemek olanağı buluyoruz. Yani iki kanallı bir okuma mümkün.
İlk iki kitap İstanbul’un Ağır Sultanları ve Tekkede Bahar’da sokaktaki yaşamın görünen ve görünmeyen tüm yanlarıyla fotoğrafını çeker Müfit. Kapıcı, bakkal, ev sahibi, zabıta memuru, sekreter, simitçi, sucu fotoğrafın görünen yanında kendi sesleriyle yer alır. Sözcükler o insanların günlük kullanımlarıyla şiirlerde yer bulur. Fotoğrafın arabında ise şehrin yeraltını oluşturan simalar vardır; kabadayılar, kumarbazlar, alkolikler, esrarkeşler, torbacılar, erketeler, üç kağıtçılar... Onlar da kendilerine has argoları, dili kullanma biçimleri ile şiirleşir.
Mehmet Müfit, o günlerde yaptığımız bir söyleşide (1985, Poetika sayı 3) şiir anlayışını “nedensellik”le açıklıyordu. Şiirinde nesnel karşılığı olmayan hiçbir unsura yer vermediğini, anlamın peşinde olduğunu söylüyordu. İlk kitabı hakkında yazdığım yazıda ben de bu duruma dikkati çekmişim (Ağustos 1984, Yeni Düşün). İmgeci bir şiir yazıyor ama imgelerini özü en kolay verecek bir biçimde oluşturuyordu. Biçim gerektirse de öz’ü bozacak tek bir sözcüğe ya da imgeye yer vermemeyi önemsiyordu. Özü vermek amacıyla biçimden ödün veren bu nedensellik kaygısının şiirden uzaklaştıracağını bildiği için de devinim, tekrarlar ve kırılan dizelerle şiire müzikal bir uyum katıyordu.
Mehmet Müfit bu şiir anlayışına, söyleyişi bulana dek, arayışı sırasında yazdığı şiirlerin çoğuna kitaplarında yer vermedi. Daha ilk kitabında baştan sona bir bütünlükle, anlam ve söyleyişle, nerede, hangi imzayla okunursa okunsun Mehmet Müfit şiiri diyebileceğimiz şiirlerle çıktı okuyucu karşısına. 1984’de ilk kitabı hakkında yazarken Mehmet Müfit sesini bulmuştur dedikten sonra “Tüm olumlayıcılığımıza karşın söylemeden geçemeyeceğim tek şey, sesin içinde boğulup gitme tehlikesidir” diye yazmışım. Mehmet Müfit’in şiire yirmi beş yıl ara vermesinin temelinde bu tehlikenin farkına varması olduğunu düşünüyorum. O ses çok fazla yinelenemezdi. Belki bir kitap daha çıkardı ama okur da şair de sıkılır, yorulurdu. Tıpkı, Metin Kaçan’ın Ağır Roman’ının, Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’ünün çoğaltılamaması gibi.
Yirmi beş yıllık kopuşta yayınlatmayı düşünmeden “çekmeceye yazdığını” söylüyor Mehmet Müfit. “Çünkü çekiniyor, korkuyordum ortay çıkmaya” diyor (Ocak 2012, Kitaplık, S.Erözçelik’le söyleşi). Çünkü şiir anlayışını tamamen değiştirmiş. “Yok indirgeme sanatıymış şiir, yok tam ögelerini barındırıp karşıt ögelerini barındırmıyomuş, yok bir tanım değil binlerce tanımı varmış, yok kömür elmasa dönüşüyormuş, elmastan billur çekiliyormuş sonra... bunlarla uğraşırken kafayı yiyorduk az daha... Ama, bunlar benim için geçti artık. Şiirin ne olduğu beni ilgilendirmiyor hiç. Sadece yazıyorum ben... Ötesi yok... Ne derlerse desinler, umurumda değil... Ben görünmeyen tarafıyla ilgiliyim şu anda. Her yerde onu arıyorum çünkü. Benim için artık şiir o...” diyor aynı söyleşide. Altını çizdiğim bir sözü de “Öyküden mi yardım almalıyız, bilmiyorum... Kafamı son derece kurcalayan şey de bu aslında... Şiirle öykünün arasını bulmalıyız gibi. Birleştirmeliyiz onları... Çöpçatanlık.”
Herşey Dün Gibiydi’de yer alan üç yeni kitapta ne yapmak istediğini bu sözleriyle açıklamış oluyor. Şiiri ince ince işlemekten, olabildiğince az sözcükle yazmaktan vaz geçmiş ki bu onun şiirinin de tamamen değişip farklı bir kimlik kazanmasıdır. Çok rahat bir söyleyişi var. Kaleminin ucuna ne geldiyse yazmış, sonra da tekrar dönüp bakmamış gibi. İçinde birikeni yazıp rahatlamak, ferahlamak istemiş. Ama eski şiirinden, sesinden de tam anlamıyla vazgeçememiş. O sesi denetimsiz salıvermeyi tercih etmiş. Tamamen eski şiir anlayışını yansıtan, hatırlatan örnekler de var.
İşlediği konular, anlattığı, imgeleştirdiği insanlar, karanlıktan çekip çıkarttığı, dizelere yansıttığı hayatlar ise pek değişmemiş. Mehmet Müfit’in şiiri ile hayatı arasında okurun bilmediği ama hissettiği bir bağ vardı. O yaşadığını iyice işleyerek dizelere yansıtır, başkalaştırırdı. Böylece hem o sorunu, olguyu kendinden kopartıp rahatlar hem de sadece bir öyküyle anlatılamayacak bir biçimde çoğullaşmasını sağlardı. Yeni şiirlerde de bu temasal nitelikleri buluyoruz. Onun ilgi odağı İstanbul sokaklarında farkına vardığımız ya da görmemezlikten gelerek yanından geçip gittiğimiz sıradan insan, yani biz. Satıraralarında Nişantaşı’ndaki antikacı dükkanına ulaşan yirmibeş yıllık ortadan kayboluşun da izlerini buluyoruz ya da bulduğumuzu sanıyoruz. Bu da şairi bir zamanlar yakından tanıyanlar ve çoktandır görmemiş olanlar için farklı bir okuma demektir.
Şiirlerin yazılma tarihleri belirtilmediği için Mehmet Müfit’in ortada görünmediği yirmi beş yılda şiirinin nasıl bir gelişim gösterdiğini anlayamıyoruz. Doğrusal bir gelişim varsa “Bana Ne Yakışır” adlı kitapta toplanan örneklerde gördüğümüz şekilde bir süre daha eski şiirini çoğalttıktan sonra söyleşide söylediği denetimsiz ve anlatımcı kanala yönelmiş olmalı. Anlatımcılığa olabildiğince yaklaşıyor ve nihayetinde “Kelebek Tanrıları”nda öyküye ulaşıyor. “Şiirle öykünün arasını bulma”ktan öte bir şey bu, düpedüz öykü. Zaten dizelerle değil, cümlelerle, paragraflarla yazıyor. “Küçük oğlan sabah evden çıkarken, öğlene gelip kendisini alacağını; hazırlanmasını söylemişti. Taksiyle geleceğini söylerken bir bavuldan fazla eşya yanına almamasını da tembihlemişti... Ve aceleyle kapanmıştı kapı.” (s.112).
Şiirle öykünün arasını bulma çabası, çöpçatanlık arzusu türlerarası bir ilişki oluşturmamış ortaya şiir başlığı altında öyküler çıkmış. Kuşkusuz bu bir yenilik değil. Şiirle öykünün kardeşliğinde arayışlara giren bir çok şair var. Yakın dönemde İzzet Yasar, Enis Batur, Tarık Günersel gibi bu arayışta öyküye ulaşan şairler de hatırlıyorum. Tüm bunlar yorulan bir şiirin ayak değiştirme arayışında ulaşılan örneklerdir. Arayış sırasındaki tüm verimi kitaplaştırıp yayımlamak gerekir mi, diye sormamak elde değil. Mehmet Müfit, şiir yazma anlayışını değiştirdiği gibi, kitaplaştırma anlayışını da değiştirmiş. Şiiri için yaptığı ince işçilikten vaz geçtiği gibi kitap oluştururken kılı kırk yarmak, kendi içinde bütünlük, uyum aramak gibi endişelerini de aşmış. Bu tavrında Beat Kuşağını hatırlatan bilinçli bir savrukluk var sanki. Çünkü Müfit, hiçbir şeyi uzun uzun düşünüp kendi içinde tartışmadan yapmaz. Söyleşisinde verdiği ipuçları da huylunun huyundan vazgeçmediğini gösteriyor. Şiir anlayışını teorik bir şekilde temellendirmiş, en azından yayımlatması için kendini ikna edebileceği bir nedensellik bulmuş.
Özellikle genç kuşak şiir meraklıları arasında çoktandır bir “Mehmet Müfit efsanesi” dolaşıyordu. Çok meraklılar kütüphanelerde, sahaflarda bulduğu kitaplarını fotokopi ile çoğaltıp paylaşıyordu. Mehmet Müfit, Herşey Dün Gibiydi’de yirmi beş yıl sonra ikisi eski beş kitapla hem kendisini merak eden günümüz şiir okuruna tekrar merhaba diyor hem de verdiği arada şiirini nereye getirdiğini örnekleyerek şiir kamuoyunun değerlendirmesine sunuyor.
02.02.2012

Etiketler: ,


Cuma, Şubat 03, 2012

 

On Kişot


Ersan Üldes ortada hemen hiç görünmeyen, eserleriyle anılmayı yeğleyen bu yüzden de edebiyat çevresi dışında pek bilinmeyen bir romancı. Üldes “öncü” diyebileceğimiz ürünler vermesinin yanı sıra roman üzerine araştırmalar yapıyor, eleştirel yazılar yazıyor. On Kişot’u (Kasım 2011, Plan b yay.) bu çalışmalarının kitaplaşmış bir örneği olarak değerlendirebiliriz.
On Kişot “Türk romanında yaratıcı asilzadeler” alt başlığını taşıyor. Roman sanatının kurucusu Cervantes’le Türk romanından on önemli adı bir araya getiriyor, Don Kişot’la onların roman kahramanlarını karşılaştırıyor.
“Kahramanın Alçalışı, Romanın Yükselişi” başlıklı giriş yazısında kendisinden önce bir çok roman yazılmış olmasına rağmen neden Don Kişot’un “ilk roman” sayıldığını inceliyor. Cervantes’in “kahramanı insanlaştırdığı”nın altını çiziyor. Don Kişot’la yenilgi nedir bilmeyen, acı hissetmeyen kahramanların yerini “düello ve çarpışmalardan ekseriyetle mağlubiyetle ayrılan, sancıyan çenesini ve dökülen dişlerinin ağzında bıraktığı boşluğu dert edinen bir anti kahraman al”mıştır. Bu bir anlamda anlatıda hayalden gerçekliğe dönüştür. “Kahraman insanlaştıkça, romansılık artar. Bu anlamda roman sanatının tarihi, roman kişilerinin insanlaşmasıyla, Cervantes’le başlamıştır, diyebiliriz” diye yazıyor Üldes.
Üldes’in belirttiğine göre Don Kişot’un ilk cildi 1605’de ikinci cildi 1615’de yayımlanmış, Türkçeye tam olarak 1967’de çevrilmiş. Ama tam çeviriden çok önce “Gereği yokken kahramanlık gösterme durumu”nu anlatmak üzere Türkçeye “donkişotluk” kavramı girmiş. Üldes bu tanımın tek boyutlu ve yetersiz olduğunu düşünüyor. Don Kişot’u tanımlayan kavramın gözükaralık değil budalalık olduğunu öne sürüyor. Budalalık’ın donkişotluk’un yanında “saflık, bihaberlik, akıllı delilik, aklı havadalık, kendiliksizlik, hatta iyi niyetlilik ve idealistlik” gibi anlamları olan daha kapsayıcı bir kavram olduğunu söylüyor.
Türk edebiyatında romanın öyküden farklı bir tür olduğunu ilk fark edenin de Ahmet Mithat olduğunu öne sürüyor. Bir başka deyişle, ilk Türk romanını Ahmet Mithat yazdı, tezini getiriyor. Ahmet Mithat, Cervantes’in mirasını sahiplenmiş, romanlarında Don Kişot’u hatırlatan kahramanlar yer almış. Üldes Türk romanının On Kişot’unu seçerken Don Kişot’a benzer kahramanları olmasından çok roman sanatına yaklaşım ve mizahi eğilimi gözetmiş. Herhangi bir listelemede biraraya getiremeyeceğimiz adların romanları bu sayede birlikte incelenmiş. Ahmet Mithat’ın Çengi, Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası, Abdülhak Şinasi Hisar’ın Fahim Bey ve Biz, Orhan Kemal’in Murtaza, Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar, Ümit Kıvanç’ın Gaip Romans, Tahsin Yücel’in Yalan, İbrahim Yıldırım’ın Hal ve Zaman Mektupları, Murat Uyurkulak’ın Har’ı Türk romanının On Kişot’u. Ahmet Mithat’ın Daniş Çelebi’si gibi daha ilk okumada Don Kişot’u çağrıştıran kahramanlar olduğu gibi, İbrahim Yıldırım’ın Neşet İlhan’ı gibi uzak akrabalıklar kuran kahramanlar da var. Ama bu romanların sadece Don Kişot’la değil kendi aralarında da görünür ya da görünmez bağları var ve birçoğu diğerlerine göndermeler yapıyor. Bu da Don Kişot’la sınırlı kalmayan çoğul bir okuma gerektiriyor.
Bence, Üldes romanlar arasındaki bağları kahramanlarının budalalığının ve yazılarda belirttiği birçok benzerliklerinin yanında esas olarak anlatımları ve hayata bakışları açısından kuruyor. Esas tezini de Türk edebiyatında “üst kurmacayı postmodern bir teknik olarak” ilk kullanan yazar olarak kabul gören Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunları’nı yorumlarken getiriyor. “Metnin, kişiliklerin varlığına dair bazı yanılsamalar üretmesi ve kendi yazılma sürecine eğilmesi Tehlikeli Oyunlar’ı üstkurmacalı postmodern bir roman yapmaya yetmez. Çünkü en başta söz konusu yanılsamalar, postmodern bir gerçekçilik yanılsaması değil, roman gerçekliği içindeki yanılsamalardır” diyor ve “kendi yazılma sürecini tartışan üst kurmacalı bütün metinlerin postmodern olduğunu kabullenirsek, ilk roman kabul edilen Don Kişot’un da postmodern bir roman olduğunu iddia etmek gibi analojik bir saçmalığın içinde buluruz kendimizi” diye ekliyor (s.95) Örnekleri de oldukça tatmin edici.
Ersan Üldes On Kişot’ta Türk romanını farklı bir açıdan okuyup yorumlarken hem ilk Türk romanı hem de postmodern roman hakkındaki tezleri ile de eleştirmenlerimizin seveceği önemli bir tartışma açıyor.
26.01.2012

Etiketler: ,


 

Fahriye Abla’dan Çanakkale’li Melahat’a



Deniz Durukan’ın derlediği, “Modern Türk Şiirinde Kadın İmgesi” alt başlığını taşıyan Fahriye Abla’dan Çanakkale’li Melahat’a da (Ocak 2012, Everest yay.) yirmi bir kadın şair Çağdaş Türk Şiirinden yirmi bir usta şairin şiirlerinde kadının yerinin, konumunu, imgesini araştırmışlar.
Deniz Durukan,”Bağımlı Kadından Sivil Kadına Doğru” başlıklı önsözde “Türk toplumunda kadının yeri ve konumu, gerek siyasi koşulların, dini unsurların, gerekse sosyal ve kültürel faktörlerin etkisiyle yüzyıllar boyunca değişime uğramıştır. Kuşkusuz bu değişim edebiyata da yansır. Türk toplumunun geçirdiği sosyo-kültürel değişimi anlamak için Türk edebiyatının çeşitli evrelerine bakmak gerekir” diye ana fikri anlatıyor. Çıkış noktaları Lavinia, Fahriye Abla, Çanakkaleli Melahat gibi çağdaş şiirin unutulmaz kadın kahramanları ve Attila İlhan, İlhan Berk, Cemal Süreya gibi şiirlerinde birçok kadın karaktere ve imgesine yer veren şairler olmuş. Ahmet Haşim, Tanpınar veya Asaf Halet Çelebi gibi “kadını şiirlerinde ve bilinçaltında geriye atan” ustaları da değerlendirmişler.
“İki yıl önce İstanbul Kitap Fuarı’nda “Fahriye Abla’dan Çanakkaleli Melahata’a” başlıklı bir panel yapmıştık. O sıralar bu fikir kafamda yeni belirmişti ve bu bağlamda bir yazı hazırlamayı düşünüyordum. Yasakmeyve şiir dergisi bünyesinde bu paneli düzenledik ve bu panel esnasında kitap fikri doğdu. Fakat panelde sunduğumuz yazılar ve katılımcılar bu işin sadece nüvesini oluşturdu. O panele katılanlardan sadece Gülce Başer ve ben varım kitapta. İkimizin de panelde sunduğumuz yazılar, kitabın hazırlık aşamasında çok değişti” diye anlatıyor Durukan kitap fikrinin doğuşunu.
Nilay Özer, Arife Kalender, Çiğdem Sezer, Neşe Yaşın, Betül Tarıman, Hayriye Ünal gibi kitaplarından tanıdığımız şairlerden şiirlerini dergilerden bildiğimiz çok genç şairlere uzanan bir yazar kadrosu var kitabın. İncelemek üzere seçilen şairlerin en yaşlısı Ahmet Haşim en genci Hilmi Yavuz yani çalışma çağdaş şiirin ustaları ile sınırlı. Haşim var Yahya Kemal yok, Nazım Hikmet var Necip Fazıl yok, Oktay Rifat var Melih Cevdet Anday yok. Kronolojik olarak bakarsak birçok eksik görüyoruz.
Kitaba yazacak kadın şairlerin seçimini ve hangi şairler hakkında yazılacağını şöyle izah ediyor Durukan; “Kitapta, konsept gereği sadece kadın şairlerin yazıları olduğundan, zaten kadın şairlerin sayısının kısıtlı olması ve bunların arasında sadece şiir yazıp düzyazı yazmayanlar ya da bu tür kapsamlı inceleme yazısını yazamayacakların da olması nedeniyle çok sınırlı sayıda kadın şairle çalışmak zorunda kaldım. Bu yüzden de, kitapta bulunmasının kesinlikle gerekli olduğunu düşündüğüm birkaç şair hakkında yazı hazırlatamadım. Eğer kitap ilgi çeker de yeni baskısı yapılırsa, koşulları zorlayıp bu eksikliği de gidermeye çalışacağım.”
Kitapta yer alan yazılarda ise akademik ciddiyetle yazılmış, ele aldığı şairin şiirlerini enine boyuna inceleyenler de, tewk şiirden yola çıkanlar da, deneme-eleştiri tadında yazanlar da var. Bu durum şairlerden ne tür bir talepte bulunulduğunu merak etmemize yol açıyor. “Onlardan istediğim şuydu: İnceleyecekleri şairin, kadına bakışı ve onu yorumlayış biçimi kadar, şiirde geçen kadınların kimlikleri, sınıfı, duruşu da önemliydi. Mesela; o kadınlar kentli mi, taşrada mı yaşıyor, hangi sosyal konumda, mesleği var mı, eğitimli, evli mi, bekar mı, hafif meşrep mi, anne mi, sevgili mi? Edilgen mi, etken mi? Tüm yönleriyle o kadınların kimliklerini, ruh durumlarını ve aynı zamanda şairin onlara bakışını ve nasıl yorumladığını da bir arada değerlendiren bir yazı istedim” diyor Deniz Durukan. Yazıların hepsi bu kitap için özel olarak yazılmış. Daha önce başka yerde yayımlanmamış. Bir tek Arife Kalender, daha önce Metin Eloğlu üzerine geniş bir inceleme yazısı yayınlamış. Kitap için, Eloğlu’nun “Ayşemayşem” şiirini eksen alarak, kendi yazısını yeniden ele almış.
Fahriye Abla’dan Çanakkale’li Melahat’a hem “Modern Türk Şiirinde Kadın İmgesi”ni incelemesi açısından hem de günümüz kadın şairlerinin çağdaş Türk şiirine bakışlarını yansıtması açısından önemli bir ilk çalışma. İki açıdan da önemli tartışmalara yol açacağını umuyorum.
26.01.2012

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?