Cuma, Aralık 22, 2017

 

“Meğer hiç bir şey tesadüf değilmiş”



Melike sanat tarihçisi. Yunan yönetmen Petro kendisine e-posta yoluyla ulaşıyor. İstanbul’daki Bizans kiliseleri hakkında bir belgesel çekeceğini, rehber aradığını yazıyor.
“Petro’yla ilk defa Kanlı Kilise’de buluştuk” diye anlatmaya başlıyor Melike. Bizans döneminden günümüze kadar ayakta kalan ve hâlâ kilise olarak korunan tek kubbeli kilise olan Kanlı Kilise Balat’da. Moğolların Azize Meryem Kilisesi veya Panayia Mukhliótisa diye de adlandırılan bir Ortodoks kilisesidir, diye anlatıyor Vikipedi. Melike’nin babaannesi Safinaz’ın eskiden yaşadığı ev de bu kilisenin tam karşısında. Melike Petro’nun burada buluşma teklifinin bir tesadüf olduğunu sanıyor. Eski anılarının tekrar canlanacağı heyecanıyla da fazla düşünmeden kabul ediyor.      
Petro’nun kendisi ile buluşma amacı başkadır. Kanlı Kilise’de buluşmalarını teklif etmesi de bu amaca giden yolda önemli bir adımdır. Teklifine katı bir “Hayır” cevabı almamak için Melike’yi yumuşatacak bir plan yapmıştır. 19 Temmuz’da saat 19’da buluşma teklifi bile bu planın simgesel bir parçasıdır.
Melike bu iş teklifini sorgulamaz. Aslında paraya ihtiyacı olmamasına rağmen kabul eder ve o yaz sıcağında Büykada’daki evinin serinliğini terk edip yola düşer. Bütün işaretleri görmezden gelir, “kaderinin bu yabancıyla buluşmasına bağlı olduğunu söyleyen iç sesini de hiçe say”ar. Çünkü o “anlık heyecanların” peşine düşmeyi seven bir kadındır. “Bir kadın ruhunu beslemeli, ufak tefek maceralarla onu hep taze tutmalı”dır. “Tek bir erkek asla yetmez.”
İkircikli duygular içindedir buluşmaya giderken. Artık yorulduğuna, kocası Sinan’ı aldatmayacağına karar vermiştir. “Aşk da haz gibi hep aynıydı. Tekrarlandıkça tadı kaçıyordu” diye düşünür. Ne de olsa 40’ına varmıştır.  
“Petro’nun önce dudaklarını gördüm” diye anlatır fikrinin nasıl değiştiğini anlatırken. Koyu pembe, vişne gibi dudaklar genç adamın kanının kaynadığının işaretini vermektedir.
Aralarında dostane bir kucaklaşma yaşanır. Uzun boylu, geniş omuzlu bu gencin bakışlarında ısrarlı bir şey vardır. Petro’yu çoktandır tanıdığı gibi bir hisse kapılır. “Yüreğim hızlandı” diye anlatır Melike.
Yaz Sıcağı’nın (Mart 2017, Doğan Kitap) ilk beş sayfasında anlatıyor bunları Defne Suman. Bir aşk hikâyesi başlayacak diye düşünüyoruz. Başarılı bir “teaser” aslında ilk sayfalar, merak uyandıracak, kışkırtacak bir çok küçük ayrıntı bu ilk karşılaşmadaki aşk sahnesinin içine yerleştirilmiş. Tabii fragmanın başarısını romanı okuyup bitirdiğinizde anlıyorsunuz.
Melike arada bir yerde babasının izini sürmekten de söz ediyor. Kendilerini neden, niçin, nasıl bir hayat uğruna terk ettiğini öğrenmek ihtiyacı hissetmediğini söylediği babasını 29 yıldır görmemiş. Bu sözleri etmesinden bile aklının bir köşesinde hep babasının olduğunu da anlayabiliriz.
Hayat aslında tesadüflerle gelişir. Ama bir öyküde, bir romanda ya da filmde tesadüflerin sayısı arttığında rahatsız olur, “bu kadar da tesadüf olmaz ki!” diyerek eseri inandırıcı bulmadığımızı ifade ederiz.
Defne Suman daha ilk sayfada kahramanına “Meğer hiç bir şey tesadüf değilmiş” dedirtiyor. Yaz Sıcağı’nın ilk bölümlerinde ard arda gelen olaylar ilk bakışta tesadüf olarak görünse de ilerleyen sayfalarda bir mantık içinde birbirine bağlandıklarını görüyoruz.         
Petro’nun Melike’yi buluşu rastlandı değil, çok bilinçli bir seçim. Petro ölüm döşeğindeki babası ile buluşturmak, son bir kez görüşmelerini sağlamak amacıyla Melike’yi rehber olarak tutmuş. Babaannesi ile, babası ile ilgili anıları canlandırıp yumuşatacak, sonra da ikna edip babasının yanına gitmesini sağlayacak. Plan bu ve başarılı bir şeklide de işliyor.
Melike’nin ilk görüşte Petro’ya âşık olması, Petro’nun da ona ilgisiz kalmaması ile kendilerini daha ilk gece yatakta bulmaları ile her şey biraz karışmış gibi oluyor ama bunun bile bir tesadüf olmadığını anlıyoruz.
“Hepsi Petro yüzünden. Babaannemin anısını getirmişti işte. Yanında da babamınkini” der arka kapağa da alıntılanan paragrafta Melike. Petro’nun babası ile buluşmayı hem de babaannesinin mahallesinde teklif etmesi yıllardır bastırıp unutmaya çalıştığı anılarının birer birer canlanmasına neden olur.
Daha babası ile buluşup gerçeklerin bildiğinden ne kadar farklı olduğunu öğrenmeden bir dizi aile sırrını anımsamaya başlar. Babaannesinin gerçek kimliğinin ortaya çıkması aile içi sırların çözülmesindeki önemli anahtarlardan biridir.
70’li yılların başında gelişen siyasi olaylar romanda bir boyut oluşturur. 12 Mart Darbesi ardından aslında pek etliye sütlüye karışmamış olan babası aileyi Antalya yakınlarındaki bir köye taşımıştır. Çağdaş hiçbir olanağın olmadığı bu köyün eski adıyla Simena yani günümüzdeki Kale Köy olduğunu tahmin ederiz. Ulaşım sadece deniz yoluyla sağlanmaktadır.
İstanbul’dan gelen Babanane Safinaz’ın intihar haberi ile ailenin düzeni bozulur. Annesinin cenazesini kaldırmaya giden baba bir daha dönmez. Melike babasının bir kadın için aileyi terk ettiğini öğrenir. Küser. Yaşamda en çok sevdiği kişiyi belleğinin derinliklerine iter, bir daha adını anmaz.  
Babasını görmeye ikna olup yola çıktığında gittiği yer bile gerçeklerin bildiğinden çok daha farklı olduğunu işaretler. Kıbrıs’a hem de güneyine gideceklerdir. Atina’da yıllardır görüşmediği halası ile buluşması bazı sırları aydınlatır. Güney Kıbrıs’ta bir köyde yaşayan babası da sadece çok sevdiği kızını görmek değil kendisi hakkındaki gerçekleri de anlatmak arzusundadır. Babasının neden geri dönmediğini, babaannesinin intiharının nedenini, annesinin sinir hastası olmasının sebeplerini anlar.     
Yaz Sıcağı bir aşk öyküsü gibi başlasa da çok farklı boyutlara evriliyor. Çok sevmesine rağmen kısa ilişkilerde kocasını aldatması ve hep geri dönmesi ile somutlanan Melike’nin ruh hali ve nedenleri başlı başına bir roman konusu olabilecekken, aile içi sırlar, değişen gerçeklikler, Babaannenin değiştirilen ve gizlenen kimliği, 70’li yılların siyasi ortamı gibi her biri bir roman konusu olabilecek boyutlara varıyor. Özellikle 20 Temmuz 1974'de başlayan Kıbrıs Barış Harekatı diye adlandırdığımız adaya Türk Ordusu’nun çıkması öncesi ve sonrasında yaşananların anlatıldığı son bölümler ayrı bir roman olarak işlense iyi olurmuş. Konu Türk romanında o açıdan hemen hiç işlenmedi.    
Defne Suman iyi bir anlatıcı. Yaz Sıcağı’nın sağlam bir kurgusu var. Merak unsurunu hiç eksiltmeden insanın varoluşunu belirleyen konulara derinleşmesini biliyor. Ayrıntılı, çok boyutlu bir roman. Defne Suman ayrıntılarda kaybolmadan romanı geliştirmeyi başarmış. Yeni romanlarını merak edeceğim. 21.12.2017

Etiketler: ,


 

“Mersin’de çok güzel şeyler oluyor”



Bu yıl onbirinci kez verilen Mersin Kenti Edebiyat Ödülü “Türkiye'nin tek kent edebiyat ödülü” olmasının yanında Dünya’da da benzeri az bulunan bir ödülmüş. Mersin Kenti Edebiyat Ödülü Töreni’nin açılış konuşumasını yapan Celâl Soycan Dünya’da bir kent adına verilen iki edebiyat ödülü daha olduğunu söylüyor. Kentin tarihine vurgu yaparak Mersin’i farklı dinlerden, inançlardan ve kültürlerden insanların kurduğunu ve şehrin farklı kültürlerin barış içinde birarada yaşayabileceğine somut bir örnek olduğunu belirtiyor. Böyle kentlerin de hem sanat hem de edebiyatta çok verimli olduklarını sözlerine ekliyor. Mersin’in sanatçı, yazar ve şair hemşehrilerinin çokluğunun nedeninin bu olgu olduğunun altını çiziyor.
Mersin Kenti Edebiyat Ödülü belki de dünyada bir sanayi ve ticaret odası tarafından verilen tek edebiyat ödülü. Ödülü Mersin Ticaret ve Sanayi Odası (MTSO) veriyor.
MTSO Yönetim Kurulu Başkanı Şerafettin Aşut bir ticaret odası başkanından çok bir entelektüele yakışır bir konuşma yapıyor. Amaçlarının, sembolik bir ödül vermek değil, Türk edebiyatının değerli ustalarına, ‘Sizi izliyoruz, okuyor ve söylediklerinize kulak veriyoruz’ mesajı vermek olduğunu söylüyor. Felsefede, sanatta, bilimde, hatta inanç dünyasında gelişme göstermek için “kendi kelimelerinizle” düşünce üretmek gerektiğini vurgulayarak ödülün Türk diline ve dolayısıyla düşünce üretme gücümüze yaptığı katkılardan dolayı Haydar Ergülen’e verildiğini belirtiyor.
Celâl Soycan, Metin Cengiz, Yavuz Özdem, Cemal Sakallı ve Ogün Kaymak’tan oluşan Ödül Değerlendirme Kurulu’nun gerekçeleri oldukça ayrıntılı. Gerekçesiz ödüller verildiğini savlayanlara karşı örnek bir metin. Bulup okumalarını öneririm.  
Haydar Ergülen’in çağdaş şiirimizin ustalarından biri olarak Türk şiiri içindeki konumunu tespit etmekle kalmıyor altı madde de bir şair, yazar ve kültür adamı olarak ne denli önemli olduğunu da vurguluyorlar. Bu gerekçe Haydar Ergülen hakkında araştırma yapacaklar, hakkında yazacaklar için anahtar sözcükler, kavramlar ve çözümlemelerden oluşuyor.
Haydar Ergülen 1956 doğumlu. 61 yaşında. İlk şiirini 1973 yılında yayımlamış. 44 yıllık bir emek. İlk şiir kitabının yayım tarihi 1981. İyi bir deneme yazarı da. Bir çok düzyazı kitabı var. Usta şair, iyi yazar olmasının yanında “iyi insan” olarak da biliniyor, seviliyor.
Haydar Ergülen Mersin’e yeni şiir kitabı “Sen Güneş Kokuyorsun Daha” (Kırmızı Kedi yay.) ile geldi. Ödül töreninden bir gün önce Mersin Üniversitesi’nde kalabalık bir öğrenci topluluğuna hitap etti.
Ödül törenindeki konuşmasına “Bir kenti hiç görmeden sevebilirsiniz. Şiirle, edebiyatla görmediğiniz bir kenti sevebilirsiniz. Mersin, hiç görmeden sevdiğim şehirlerden biri. Ben de Mersin’i Özdemir İnce’nin Ben Mersin’e Gittiğim Zaman şiiri ile sevdim” diyerek başladı. Bir başka Mersinli büyük şair Ahmet Erhan’ı anarak sözlerine devam etti. Yeni kitabından İnsan Kısadır şiirini okudu.
Mersin’de Şiirden Dergisi İlk Kitap Ödülü törenine de katıldık. Ödülü bu yıl Kıbrıslı genç şair Tuğçe Tekhanlı “Derindim İnandırıldım Aksine” dosyasıyla kazandı.
Tamer Öncül Lefke’de başlattıkları “Uluslararası Fikret Demirağ Şiir Festivali”nin müjdesini verdi. Kıbrıslı usta şair Fikret Demirağ’ın tüm eserlerini yayımlamaya başlamışlar ilk cildini hediye etti. Fikret’i sohbetlerde sevgiyle andık.       
Ertesi gün Sokak Kitap ve Kahve Evi’ne Haydar Ergülen ve Metin Cengiz’in “Kızkardeşim Şiir” adlı söyleşisine giderken Mersin Arkeoloji ve Deniz Müzeleri’nin önünden geçtik. Yolda sanat etkinliği afişlerinin çokluğu dikkat çekiciydi. Celâl Soycan’ın konuşmasında söylediği “Mersin’de çok güzel şeyler oluyor” cümlesine hak verdim. Mersin Türkiye’nin kültür zengini nadir kentlerinden. 20.12.2017

Perşembe, Aralık 21, 2017

 

“Şiiri savunacak şairden başka kimse yok”



“Şiir eleştirisi yok!” diye temel bir kanı var. Türkiye’de şiir üzerine hemen hiç yazılmadığına inanılır. Bu kanı ilk bakışta doğru gibi de görünür. Zaten ilk intibalar bizim kanılarımızı belirler. Sıradan okur bu durumu sorgulamaz. Ama bir şairin doğrudan kendi sanatını ilgilendiren bu teze inanması, genel kanıları sorgulamaması kabul edilemez. Bu sorgulanmadan kabullenilmiş kanıları değiştirmek de kolay değildir. Karşı tezler her zaman dirençle karşılaşır. Zaten birini ikna etseniz onun yerini hemen üç – beş yeni kişi alır.
Kuşkusuz şiir kitabının okunmadığı bir ortamda şiir eleştirisinin okunmasını beklemek abesle iştigal gibi görünüyor. Ama şiir eleştirisi yazılıyor. Şiir eleştirisinin esas medyası dergiler. Türkiye’de yayımlanan yüzlerce edebiyat ve şiir dergisinin ana konusunu şiir oluşturuyor. Şimdi bunlara internet blogları da eklendi. Çok fazla şiir yayımlanıyor, o sayıda olmasa bile her ay şiir hakkında yüzlerce yazı yayımlandığını söyleyebiliriz.
Her yıl otuzdan fazla şiir eleştirisi, araştırma ve inceleme kitabı yayımlanıyor. Bunların bir bölümü akademik çalışmalar. Ama şiir eleştirisi kitapları da var. “Şiiri savunacak şairden başka kimse yok” demiş Tuğrul Tanyol. Haklı. Şiir üzerine yazılan yazıların büyük bir çoğunluğunu şairler yazıyorlar. Şiir eleştirisi kitaplarını da şairlerin yazdığını görüyoruz. Şairler yazmazsa şiir eleştirisi olmaz, diyebiliriz.  
Şairlerin eleştiri yazmamaları gerektiği düşüncesi hâkim. Ben aksi kanıdayım. Şiir üzerine yazmayan, düşünmeyen bir kişinin iyi bir şair olamayacağına inanıyorum. Şiirin okulu olamayacağına göre şairin kendini yetiştirmesi, poetikasını oluşturması gerek. Bunun yolu da şiir üzerine yazmaktan geçiyor. Bütün önemli şairlerin şiir üzerine yazdığını görüyoruz. Bunların büyük bir bölümü de kitaplaştı.
Cehalet şiirin en büyük düşmanı. Cahil biri şiir yazamaz. Ama kendi kuşağındaki şairlerin bile neler yazdıklarını merak etmeyen birinin şiir üzerine düşünmesini beklemek abestir. Türkiye’de en az 10 bin “şair” daha doğru deyişle şiir yazarı var ama şiir kitapları 300 – 500 adet basılıyor ve hiç satmıyor. Şairler birbirlerinin kitaplarını okumuyor.
Bizim kuşak bu konuda şanslıydı. Çünkü şartlar bizi hem çok okumaya hem de şiir üzerine düşünmeye, yazmaya yöneltti. Şiir üzerine yazmanın en kolay yolu dergi yayımlamak. Dergi yayımlıyorsanız yazı yazıp dergiyi doldurmanız gerek. Bu pratik bir sebep. Ama sadece dergiyi doldurmak değil aynı zamanda şiirinizi anlatmak, savunmak gerekiyorsa bu temel sebep.
80 Kuşağı yeni bir şiir anlayışı ile geldi. Çok kuvvetli bir tepki ile de karşılaştı. Bu tepkiye karşı kendi şiir anlayışımızı savunmamız gerekiyordu. Yani şiir üzerine yazmak gerekli bir hal aldı. Oktay Taftalı, Ali Günvar, Haydar Ergülen, Adnan Özer, Orhan Alkaya, V.B Bayrıl, Orhan Kahyaoğlu... Birlikte olduğumuz arkadaşlara baktığımda hemen herkesin şiir üzerine yazdığını görüyorum. Tuğrul Tanyol’la ben en çok yazanlar olmuşuz. Kolay yazıyorduk, polemiği seviyorduk belki de kolay kızıp söylenen hiçbir lafın altında kalmak istemiyorduk.
Şiir üzerine yazdıklarımızın çoğu dergilerde kaldı. Onları kitaplaştırmak konusunda ayak sürüdük diyebilirim. Dergilerde var, merak eden arşivleri karıştırsın, bulsun, diyorduk. Çünkü esas iş olarak şiir yazmayı, yayımlamayı görüyorduk. Ağırlık şiir kitaplarına verildi. Ancak onlarca yıl sonra sıra şiir üzerine yazıların kitaplaştırılmasına geldi. Tuğrul Tanyol’un Şiirin Soyağacı (Kasım 2017, Kırmızı Kedi yay.) böyle gecikmiş bir kitap. İyi Şiir Koalisyonu (2015, Mühür Kit.) ile birlikte Tuğrul Tanyol’un şiir eleştirisine verdiği büyük emeğin görünür hale geldiğini düşünüyorum. Kuşkusuz daha kitaplaşmamış birçok yazısı vardır.
Şiirin Soyağacı’nda yer alan yazılar 1981 – 2017 tarihleri arasından seçilmiş. 40 yıla varan bir sürenin verimi. Tuğrul Tanyol yazıları tarih sırasına göre değil “Dönemler”, “Kişiler” ve “Şiire Dair” başlıkları altında toplamış. Böylece şiir üzerine görüşlerini bütüncül olarak kavramaya olanak sağlamak istemiş. İlginçtir 1981’de yazdığı yazı ile 2017’de yazdığı esas olarak çelişmiyor, birbirini tamamlıyor. Düşüncenin zaman içinde gelişip değiştiğine inanırız. Tuğrul Tanyol’un yazılarını okuduğumda olumlu anlamda bu inancımdan kuşkuya düştüm. Ana fikir aynı sadece bazı konularda küçük değişiklikler var, zaten bunları kendisi de açık yürekle belirtiyor.
Şiirin Soyağacı’nın ilk bölümünde Tuğrul Tanyol şiirin tarihine bakışını anlatıyor. Çağdaş Türk Şiirinin dönemlerini tek tek ele alıyor. Bu yazılardaki görüşlerin esasının 80 Kuşağı’nın bakışını ifade ettiğini söyleyebilirim. Bazı ayrıntılarda ise farklı yaklaşımlarımız var. Divan Edebiyatı’nın öneminden söz etmek, Nâzım Hikmet’le Necip Fazıl’ın adını birlikte anmak, büyük ve kurucu bir şair olarak Yahya Kemal’in hakkını teslim etmek 80’li yıllarda büyük bir tepki ile karşılanmış, eleştirilmişti.
İkinci bölümde Tuğrul Tanyol’un Türk şiiri içinde önem verdiği, beğendiği şairler hakkında yazıları yer alıyor. Yahya Kemal, Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Oktay Rifat, Behçet Necatigil, İlhan Berk, Attilâ İlhan, Cemal Süreya, Hilmi Yavuz... “Hep birbiriniz hakkında yazıyorsunuz” diye eleştiriliriz. Bu önyargının Tuğrul Tanyol özelinde doğru olmadığını görüyorum. 80 Kuşağı’ndan sadece Haydar Ergülen ve Adnan Özer hakkında yazdığı yazıları kitaba almış. Bu yazıların tarihleri de 2007 ve 2014. Yeni yazılar.   
1981 tarihli “Şiirde Gelenek Sorunu” Yazko Edebiyat’ta yayımlanmıştı. Oldukça da tepki almıştı. Memet Fuat da görüşlerine katılmayacağı umulan bu yazıyı neden yayımladı diye eleştirilmişti. Bu yazı 80 Kuşağı’nın şiir anlayışının temellerinden birini oluşturur. Birçok yazının yazılmasına ve konunun enine boyuna tartışılmasına da vesile olmuştur. Üçüncü bölümde yer alan yazıların çoğu o dönem tartışılan ve günümüzde de tartışılmaya devam eden şiirde anlam, şiir müzik ilişkisi, şiir ve slogan, şiirin dili, şiirde taklit ve intihal gibi temel konulara değiniyor.
Tuğrul Tanyol yazıların arka planını, yazılış serüvenini anlatan bir giriş yazısı yazsa iyi olurmuş. Yazılar yazıldığı gibi mi kitaplaştı, gözden geçirildi mi, diye bir de sorum var. Bu tip kitaplarda şart olarak gördüğüm hangi yazının ilk olarak nerde yayımlandığını bildiren bir kaynakça ve dizin hazırlanmaması da editoryal açıdan önemli eksiklikler. Araştırmacılar için bunlar çok gerekli.    
Şiirin Soyağacı hem şiirin temel sorunlarını hem de Türk şiirini anlama açısından önemli bir eser. Başta şairler, şiir yazanlar olmak üzere tüm şiir okurlarına rehber olacak nitelikte bir kitap. 14.12.2017   

Etiketler: ,


 

“Ben halkın kendisi, bir parçasıyım”



Bursa Nilüfer Belediyesi 2017 Yılın Yazarı Orhan Kemal etkinliklerini bir sempozyumla noktaladı. “Sokağın Aynası Orhan Kemal Sempozyumu” 8-9 Aralık’da Nâzım Hikmet Kültürevi’nde gerçekleştirildi.
“Kültürevi” nitelemesini önemsiyorum. Nâzım Hikmet Kültürevi birçok “kültür merkezi” gibi “çok amaçlı” diye yapılıp “tek amaçlı” hale gelmemiş. Yani nikâh salonuna dönüşmemiş. Sanatla ilgili etkinliklerin yapıldığı, Nilüferliler’in yoğun olarak kullandığı bir merkez.
Türkiye’nin ilk şiir kütüphanesini selamlayıp “Orhan Kemal’i Düşünmek” sergisine gidiyoruz. Emre Zeytinoğlu’nun küratörlüğünü yaptığı sergide Hakan Gürsoytrak, Kâmil Fırat, Yusuf Taktak, Derya Ülker’in de aralarında yer aldığı 15 sanatçının Orhan Kemal deyince akıllarına gelen imgelerle ürettikleri eserler yer alıyor.
“Bir Genç Münevver” ise Orhan Kemal’in yaşamını, edebi kişiliğini ve sanatını konu alıyor. Emre Zeytinoğlu küratörlüğünü yapmış. Fotoğraflar ve belgesel filmlerle oluşturulan sergi yoğun metin alıntıları ile dikkati çekiyor. Bana bu metin yoğunluğu çok fazla geldi. Doğrusu sergide çok daha az metne yer verip sergi kataloğunda bu metinleri değerlendirmek.
Yılın Yazarı etkinliklerini düzenleyen Nilüfer Belediyesi Kütüphanesi yıl boyunca yapılanları bir çok yayınla kalıcılaştırmış. Orhan Kemal Ödülü öykü seçkisi, sempozyum bildirileri kitabı ve özellikle bir ilk olan Orhan Kemal Bibliyografyası bu yılın kalıcı eserleri olacak.
“Orhan Kemal Yaratıcılığın İzinde” adlı kitapta Orhan Kemal’in esinledikleri ile ne kadar çok ve farklı etkinlikler yapılabileceğini görüyoruz. Drama, yazı, okuma, resimleme ve karikatür atölyeleri, öykü ve kitap kapağı tasarım yarışmaları, söyleşiler, okumalar, sergiler düzenlenmiş. Orhan Kemal’in yıl boyunca Nilüfer ilçesinde her yerde ve alanda yaşanması, paylaşılması hedeflenmiş. Sırf kütüphaneler, okullar değil fabrikalar da, tarlalar da etkinliklerin alanı olmuş.
“Sokağın Aynası Orhan Kemal Sempozyumu” Erendiz Atasü’nün açılış konuşması ve Orhan Kemal’den üç öykünün seslendirildiği “Cebinde Birkaç Kuruş...” adlı müzikli dinleti ile başladı. Vedat Sakman ve arkadaşlarının müziği ile Tilbe Saran, Metin Belgin ve Hakan Gerçek öyküleri seslendirdi.
Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey “Orhan Kemal için yazmak, emeğe, insana ve hayata sahip çıkmak, direnmek demekti” diye sözlerine başladı. “Orhan Kemal’in işçilerin, köylülerin, yoksulların, ezilenlerin yazarı olduğu bilinciyle onu eserlerinin kahramanlarıyla buluşturduk” dedi.  
Sempozyumun ilk oturumu Yaratıcılığın İzinde başlığı ile yapılan atölye çalışmalarının katılımcılarıyla gerçekleştirildi. Tamamı kadınlardan oluşan konuşmacılar atölyelerde neler yaptıklarını, sanatı, edebiyatı yaşamlarına nasıl kattıklarını, Orhan Kemal’le nasıl bir bağ kurduklarını içtenlikle anlattılar. Okuma atölyesi katılımcısı Atlas Köyü’nden 63 yaşındaki Şeker Karslı’nın okuma azmi ile ilgili anlattıkları bile bu atölyelerin hedefine ulaştığının kanıtıydı. Mustafa Bozbey’in koyduğu hedefe ulaşılmıştı.
Handan İnci, İbrahim Yıldırım, Behçet Çelik, Gürsel Korat, Ayşe Sarısayın, Semih Gümüş ve Burçak Evren gibi değerli yazar ve araştırmacılar Orhan Kemal’in öykücülüğünü, romancılığını, sinema ve tiyatro uyarlamalarını ele aldı. Sempozyumun sorusu “Orhan Kemal nerelidir?”di. Cevap “Orhan Kemal Türkiye’nin tüm mahallelerinin yazarıdır” oldu. Kapanış konuşmasını Adnan Özyalçıner yaptı. Orhan Kemal Yılı tıklım tıklım dolu bir salonda Orhan Kemal’in şiirlerinden yapılan besteleri Nilüfer Çoksesli Korosu’nun seslendirmesi ile noktalandı. Başta Mustafa Bozbey, Atilla Birkiye ve Şafak Pala olmak üzere yılın yazarı etkinliği için tüm emek verenleri kutlarım.13.12.2017

This page is powered by Blogger. Isn't yours?