Cuma, Eylül 30, 2011

 

İmkânsız Özerklik



Yalçın Armağan İmkânsız Özerklik: Türk Şiirinde Modernizm’de (2011, İletişim yay.) İkinci Yeni’yi Tanzimat’tan günümüze Türkiye modernleşmesine özgü hassasiyetler açısından yorumlamayı deniyor.
Yalçın Armağan’ın İmkânsız Özerklik’i Türk Şiirinde Modernizm başlıklı doktora tezinin yeniden düzenlenmiş ve yazılmış hali. Türk Şiirinde Modernizm’i araştıracaksanız öncelikle “modernizm”i tanımlamanız gerekiyor. Armağan, haklı olarak “modernizmin tanımlanamazlığı”ndan söze giriyor. Yapılan farklı tanımlamaları sıralıyor. Neyse ki tezini üzerine kuracağı bir modernizm tanımı var; “modernist yapıtın temel iddialarından biri özerk yapıt anlayışıdır. Kendi kendine yeten (self-contained), amacı kendinde olan (auototelic), özgöndergesel (self-referential) ya da özdüşünümsel (self-reflexive) olma niteliğiyle öncesinden ayrıştırılan modernist yapıtın bu nitelikleri, özerklik anlayısının yansımalarıdır aslında. Bunun sonucunda modernizmi meşru kılmaya çalışan elestirel çalışmalar da bu özerklik anlayışına vurgu yapar” diyor. Kitaba adını veren “özerklik”in altını özenle çiziyor ve okurdan Türk Şiiri’nde özerkliğin imkân dahilinde olup olmadığı tartışmasına katılmasını bekliyor. “Estetik özerklik” modern olmanın en önemli kıstası. Bir parantez açayım, Armağan “Türkçe şiir” mi “Türk şiiri” mi bir karar vermeli. Kitabın adındaki “Türk Şiiri” ibaresi kitabın metninde bazen “Türkçe şiir” bazen “Türk Şiiri” olarak kullanılmış.
Yalçın Armağan, Tanzimat’la başlayan süreçte bir edebiyat kurumunun inşa edildiği tezi ile söze başlıyor. Türkiye’de edebiyat kurumunun estetik özerklik karşıtlığı, geleneksizleşme ve
halk edebiyatının keşfi ekseninde şekillendiğini, tüm edebiyattan olduğu gibi şiirden de toplumsal fayda beklendiğini vurguluyor. Tanzimat’la temelleri atılan bu kültür politikası (çünkü sanatın tüm alanlarında bu yaklaşımı görüyoruz) milliyetçi düşünceleri yayma, yeni bir ulus inşa etme gibi temel hedeflere odaklanıyor ve sanatçılardan bu yönde eserler üretmelerini istiyor. Osmanlı dönemi şiiri “Divan Edebiyatı” olarak tanımlanarak reddediliyor yerine halk şiiri öneriliyor. Şairlerden halk edebiyatından kaynaklanan hece vezni ile kültür politikasına uygun şiirler yazmaları isteniyor.
Armağan’ın belirttiği gibi devlet nezdinde Hececilik kabul görmüşse de Türk Şiiri’nin bu yönde gelişmediğini biliyoruz. Dönemin iki önemli şairi Ahmet Haşim ve Yahya Kemal bu “faydacı edebiyat kurumun”unun isteklerine uymuyor ve kendi şiirlerini yazıyorlar. Armağan, Ahmet Haşim ve Yahya Kemal gibi şairlerin faydacı edebiyat kurumuna karşı çıktıklarını ama bu kurumu köklü biçimde dönüştürmeyi başaramadıklarını düşünüyor. Çünkü bu iki şair “modern” olamamışlar. Armağan, Türk Şiiri’nin 50’li yıllara, İkinci Yeni’ye dek uzanan tarihini özetleyip tartışırken bizim modern olduğunu düşündüğümüz hemen tüm şairlerde eksikler buluyor, tanıma tam olarak uymadıklarını önesürüyor. Bu yaklaşım da bize araştırmaya başlarken yazarın bir önkabulü olduğunu düşündürüyor. Önkabulünü kanıtlamak için araştırıyor sanki. Çünkü Armağan’ın tanımlaması ile Ahmet Haşim’i modern saymamak mümkün değil.
“Yahya Kemal’de ahenk, vezin ve kafiye sayesinde sağlanmaktadır. Bu nedenle de dilin
bireysel kullanımı ve dünyayı kendi imgelemi açısından temsil etmeyi Yahya
Kemal’in şiirinde bulmak zordur. (...) bu anlamda Yahya Kemal’i “modernist” anlamında “modern” kabul etmek için çekinceler koymak gerekir” diyor. Nâzım Hikmet’e de benzer şekilde yaklaşıyor; “özerk bir şiir diline sahip çıkan hiçbir şiir, doğası gereği, kitleselleşememiştir. Nâzım Hikmet’in gördüğü ilginin nedeni onun özerk şiir dilinden uzak durması kadar sosyalist olmasıdır.” Kitleselleşmemek, sosyalist olmamak modern olabilmenin bir şartı ise Nâzım Hikmet de böyle bir modernliği tercih etmezdi.
Dağlarca, Asaf Halet, Necatigil, Attilâ İlhan gibi şairleri ise “münferit” sayıp “edebiyat kurumunun dönüşümünde etkili olm”adıkları gerekçesiyle değerlendirme kapsamına almıyor. Çağdaş Türk Şiir’nin gelişimini akımlar kadar etkili olan bu şairleri “edebiyat kurumunda görünür bir dönüşüme yol açmamış şairler” olarak hemen hiçbir kanıta dayanmadan inceleme dışı bırakmak çok tartışmalı bir yargı. Türk Şiirinde Modernizm diye çok kapsayıcı bir başlık kullanıp 60 yıl öncesinde, 50’li yıllarda kalmayı ise akademisyenlerin güncel olana girememe alışkanlıklarından mı saymalı yoksa önkabüle aykırı sonuçlar çıkacağı endişesine mi bağlamalı?
Yalçın Armağan’ın önkabulü, Türk Şiirinde “ilk ve tek” modernist akımın İkinci Yeni olduğu. “Edebiyat kurumunun estetik özerklik karşıtlığı nedeniyle izin vermediği modernist şiir, özerk şiir diline dayanan İkinci Yeni tarafından yazılabilmiştir. İkinci Yeni, özerk bir şiir dili kurabilmek için edebiyat kurumunun belirlediği anlaşılır dil beklentisine karsı çıkmıs, şiiri siyasetten ve ahlaktan bağımsız bir yapı haline getirmiştir. İkinci Yeni’nin özerk şiir dili büyük bir dirençle karşılanmıştır. İkinci Yeni’ye gösterilen bu dirençte Türkiye’de modernist duyarlılığa karşı geliştirilen tepkiyi görmek mümkündür” diyor. O nedenle de İkinci Yeni dışındaki tüm şairleri ve şiir anlayışlarını “edebiyat kurumu”nun kabul ettiğini kanıtlamaya çalışıyor. Türk Şiiri’nin gelişimine bakmıyor, akımları ve anlayışları sanki birbirleri ile bağlantısı yokmuşcasına, genellikle bir önceki akıma tepkinin ya da Dünya şiirindeki gelişmelerin yeni’yi oluşturduğu gerçeğini görmezden gelerek anlatıyor. Çünkü başka türlü İkinci Yeni’nin “tek özerk” akım olduğu tezini getiremez.
Esas sıkıntı Garip’le yani 50’li yılların şiirinin “İkinci Yeni” adını almasına neden olan Birinci Yeni ile. Garip’in “siyasal görüşü nedeniyle rahatsızlık yaratmayacak
şekilde beklenen sentezi (bir biçimde) gerçekleştirmiş bir şiir olarak kısa zamanda
genel kabul görmesi,” Garip’in “hem şiir dili açısından hem de dünya algısı açısından aykırı bir konumda olmasına rağmen, kısa zamanda yaygınlık kazanmış” olması modern olamamasının gerekçelerinden. Garip için eleştiri unsuru olan “Batı şiirinden etkilenme” İkinci Yeni için olumlama oluyor. İkinci Yeni, Batı şiiri ile “ilişki kurmuş” ama “taklit etmemiş” demek biraz zorlama değil mi? Garip Şiiri, tüm kuralları, dil kısıtlamaları ile edebiyat kurumuna karşı çıkmış, dayatılan şiir anlayışını yerle bir etmekle kalmayıp hem şairlerce hem de okur tarafından kabul görmüş, ana akım haline gelmiş. Verili şiir anlayışına bu denli radikal karşı çıkan, kendi “özerk” dilini oluşturan ve sonuçta başarıya da ulaşan bir şiir anlayışını “modern” kabul etmemek bana mümkün görünmüyor.
Armağan’a göre İkinci Yeni’nin modernist olmasının en önemli kanıtı “büyük bir dirençle karşılaşmış” olması. Burada sormamak elde değil, peki diğer şiir akımları, hareketleri hemen kabul mü görmüştür? Ne toplumcu şiir için, ne de Garip için ne de diğerleri için bunu söylemek mümükün değil. Hiçbir yenilik hemen kabul görmüyor. Yapısına, yaklaşımına göre güçlü ya da zayıf mutlaka dirençle karşılaşıyor. Önemli olan bu direnç karşısında ne yaptığı? Hakim anlayışa mı uymuş yoksa kendi bildiği yolda ilerlemiş mi? Buna bakmak gerek.
Yalçın Armağan, bu tezin amacı modernleşme sürecinde şiirin nasıl bir dönüşüm geçirdiğini
anlamaya çalışmak dese de Türk Şiiri’ni anlamaya çalışmadığı gibi araştırmıyor da. Sadece “Türkiye’de modernist olarak adlandırılabilecek tarzın İkinci Yeni olması” önkabulünü kanıtlamaya çalışıyor. Oysa, Armağan’ın kullandığı kıstasları kullanarak İkinci Yeni’nin de 50’li yıllarda Dünya’da gelişen şiir ve sanat anlayışlarından etkilendiğini, dönemin iktidarının (Demokrat Parti) arzu ettiği şekilde suya sabuna dokunmayan siyasi bir tavırda olduğunu söylemek mümkün. Toplumcu yazarlar hapislerde sürünür hiçbir eserlerini yayınlatamazken İkinci Yeni şairlerine iktidarca ilişilmemiş olunmasını “modernist tarzın iktidarın ufku dışında kal”ması ile izah etmek pek tatmin edici değil. Sonuç olarak batılılaşma devletin kültür projesinin ana ekseni değil midir? İkinci Yeni’nin de diğer akımlar gibi yüzünün Avrupa’ya dönük olmadığını söyleyebilir miyiz? Ya da bir başka deyişle Tanzimattan bu yana yüzü Avrupa’ya dönük olmayan bir edebiyat anlayışı olmuş mudur?
Yalçın Armağan’ın tezini bir önkabulle yazmasının yanında bence temel hatası kolay olanı tercih edip, eser üzerinden değil eser hakkında yazılandan yargılara varması. Bir şiiri öncelikle estetik ölçütlerle değil de işin içine siyaset, sosyoloji gibi sanatdışı ölçütleri de katarak değerlendirirseniz geleceğiniz yer budur. “İmkânsız özerklik” tanımlaması kitaba isim olan Orhan Koçak haklıdır, bu bakış açısıyla ve kıstaslarla Türk Şiiri’nde modernlik de özerklik de imkânsız’dır.
Yalçın Armağan’ın İmkânsız Özerklik’i Tanzimat’tan 50’li yıllara dek Türk Şiiri’nin gelişimini tartışmak açısından verimli bir kaynak. Türk Şiiri üzerinde çalışanların okuması, üzerinde düşünmesi gereken tezler getiriyor.
18.08.2011

Etiketler: ,


Pazartesi, Eylül 26, 2011

 

Romantik Komünist



Nâzım Hikmet, hakkında çok yazılan, araştırma yapılan şairlerdendir. Birçok yerli ve yabancı yazar da çeşitli zamanlarda biyografisini yazmış. Her yeni çalışma bu büyük şair hakkında yeni bilgiler edinmemize, hayatının daha ince ayrıntılarına girmemizi sağlıyor. Saime Göksu ve Edward Timms’in Romantik Komünist (Temmuz 2011, çev. M. Barış Gümüşbaş, Yapı Kredi yay.) adlı kitapları da bu çalışmaların en önemlilerinden. Romantik Komünist’in bir özelliği de İngilizce’de yazılmış ilk Nâzım Hikmet biyografisi olması. İngilizcede ilk olmasını önemsememizin nedeni 1950’lerden itibaren Dünya çapında ünlenen Nâzım Hikmet'in İngilizce konuşulan ülkelerde yeterince tanınmamasıdır. Şiirlerinin İngilizcede kitap olarak yayımlanması da diğer dillere göre geç olmuş.
Göksu ve Timms esas ilgi alanları edebiyat olmamasına rağmen (Göksu psikolojik danışman, Timms tarih araştırmacısı) büyük bir özveri ile on yıllık bir araştırma sonucunda bu kitabı yazmışlar. Göksu ve Timms, bir biyografi yazımında olması gerektiği gibi hem ulaşabildikleri tüm kaynakları dikkate almışlar hem de Nâzım Hikmet’le ilgili bilgi alabilecekleri hemen herkesle görüşmüşler. 1988’de başlayan araştırma 1999’da İngiltere’de ve ardından ABD’de kitap olarak yayımlanmış. YKY baskısında belirtilmemiş ama türkçede de ilk yayım tarihi 2001 (Doğan Kitap).
Romantik Komünist’te Nâzım Hikmet'in yaşam öyküsü özel hayatı ve siyasi faaliyetlerinin de ayrıntılarına girerek kronolojik olarak anlatılırken ona koşut olarak eserlerinin yazılış koşulları, edebi çevrelerde nasıl karşılandıkları da anlatılıyor. Zaten Nâzım Hikmet gibi yaşamı ve eseri arasında büyük bağlar olan bir sanatçı için başka bir yol düşünülemezdi. Göksu ve Timms, tüm bunların arka planında Dünya’daki ve Türkiye’deki siyasi hayatı da anlatarak şairin yaşadıklarını o zamanın ruhu içinde daha iyi kavramayı sağlıyor. Tanıtımında belirtildiği gibi; “Nâzım Hikmet'le ilgili hiçbir ön bilgiye sahip olmayan okuyucular, bu kapsamlı ama okunması hayli rahat ve kolay çalışma sayesinde, onun eserine iyi bir giriş yapmış olacaklar.” Tabii Nâzım Hikmet hakkında yeterince bilgi sahibi olduklarını düşünenler için de ilk kez öğrenecekleri birçok bilgi ve ayrıntının yanında yanlış bilgileri düzeltecek yeni kaynaklar var kitapta.
Romantik Komünist’in başında ünlü Sovyet şairi Yevgeni Yevtuşenko’nun bir yazısı var. Yevtuşenko, yakından tanıdığı Nâzım Hikmet’in 1950’lerde Stalin döneminde yaşadığı şaşkınlıkları, var olan yönetimin “sosyalist” değil “diktatöryal” olduğu görüşüne varmasını ve bu uygulamalara karşı verdiği tepkileri anlatıyor. Yevtuşenko’nun bu sunuşunun kitap sanki sadece Nâzım Hikmet’in SSCB’de yaşadığı yılları konu ediyormuş izlenimi yarattığını söylemeliyim ki bu izlenim yanlıştır. Mutlaka yayımlanacaksa bu yazı kitabın sonunda yer alsaymış daha doğru olurmuş. Memet Fuat’ın Türkçe baskıya yazdığı önsöz çok daha bilgi verici ve içten.
Bu tip çalışmalar zamanla geliştirilebilecek niteliktedir. Özellikle son on yılda Tüstav ve tüm eserlerinin yayımcısı Yapı Kredi Yayınları, Nâzım Hikmet’in biyografisine yeni bilgiler sağlayan önemli yayınlar yaptılar, yapıyorlar. Örneğin Nâzım Hikmet’in 1950’li yıllarda TKP ile ilişkisinin sadece Bizim Radyo ile sınırlı olmadığını öğrendik. Yeni basımlar yapılmadan önce tekrar gözden geçirilirse Romantik Komünist bu tip yeni bilgilerle daha da zenginleşebilir diye düşünüyorum.
Saime Göksu ve Edward Timms’in Romantik Komünist’i bence Memet Fuat’ın biyografi çalışması ile birlikte (2000, Adam yay.) Nâzım Hikmet hakkında yazılmış en önemli ve kapsamlı iki kaynaktan biri. Nâzım Hikmet hakkında önemli ve güvenilir bir kaynak olmasının yanında keyifle, merakla ve yeni bilgiler edinerek okunan bir çalışma.
11.08.2011

Etiketler: ,


 

Cumhuriyet’in Divası Müzeyyen Senar




Müzeyyen Senar, “Cumhuriyet’in Divası” tanımlamasını hak eden bir yorumcu. Kişiliğiyle, yorumuyla, tavrıyla “Türk Musikisi”nin Cumhuriyet döneminde en önemli seslerinden biri, ekol olmuş bir sanatçı. Radi Dikici Cumhuriyet’in Divası Müzeyyen Senar’da (4. Baskı, Haziran 2011, Everest yay.) hem bir yıldızın nasıl doğup parladığını hem de “Türk Musikisi”nin, eğlence hayatının öyküsü anlatıyor.
Müzeyyen Senar, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında, 1918’de Bursa’da doğuyor. Altı yaşındayken mevlitlerde annesine eşlik etmeye başlıyor. Çok güzel konuşurken, bir gün kekeme olarak uyanıyor. Kekemeliği nedeniyle düzgün konuşamasa da çok güzel şarkı söylemektedir. Evi terk eden annesinin peşine düşüp İstanbul’a gitmesiyle birlikte hayatı değişiyor. Okulda sesinin güzelliğinin fark edilmesi ile önce musiki cemiyetlerinde kurslar ardından İstanbul Radyosu’na girişi ile yorumculuk yolunda hızla ilerliyor. Kısa sürede kendine has yorum biçimini bulacak, bu yorumu ile dikkati çekerek büyük bestekârların eserlerini ilk kez icra etmesini istedikleri bir şarkıcı haline gelecektir. 1932’de radyoya girer, 1933’de 15 yaşındayken sahneye çıkar. Selahattin Pınar, Sadettin Kaynak gibi büyük bestekârlarla çalışır. Müzeyyen Senar’ın radyo programları ve taş plak kayıtları ile ünü kısa sürede yayılır. Dolmabahçe Sarayı’nda, Savarona Yatı’nda Atatürk’e konserler verir. Yurtdışına davet edilir. Filmler çevirir. Yetmiş yıldan fazla süren bir sanat hayatı...
Radi Dikici Cumhuriyet’in Divası Müzeyyen Senar’da bir başarı öyküsü anlatıyor. Çocukluk yıllarında çekilen maddi manevi acılardan sonra küçük yaşta yakalanan ünle birlikte şöhretin parıltılı dünyasının seyirci tarafındsan görülen ışıltılı yanının nasıl büyük bir emek, her zaman çalışma ve özel hayatından verilen özverilerle oluştuğunu bu büyük sanatçının hayat öyküsünde bir kez daha görüyoruz. Kitabın ana yapısı Müzeyyen Senar’ın anlattıklarından oluşuyor. Senar, müziğe başladığı ilk günlerden itibaren şarkı defterleri oluşturmuş, bu defterlerde yer alan şarkılara koyduğu işaretler nerede hangi şarkıyı hatırlamasını kolaylaştırmış. Örneğin Atatürk’ün huzurunda hangi şarkıları söylediğini bu sayede sırasıyla hatırlıyor. İlk kez Senar'ın seslendirdiği ünlü şarkıların çoğunun sözleri de var kitapta. Çocukların, akrabaların tanıklıkları, gazete kupurleri, fotoğraflar Senar’ın anlatımına yardımcı olmuş. Dikici, Mustafa Sağyaşar, Safa Önal, Seyfi Dursunoğlu, Gönül Yazar, Hıncal Uluç, Cemil İpekçi, Bülent Ersoy ve Erhan Yolaç gibi Senar’la çeşitli dönemlerde dosluk etmiş kişilerle de görüşmüş. Dört yıllık bir çalışma sonucunda kitap ortaya çıkmış.
Biyografiyi yazma sürecinin en önemli handikapı Müzeyyen Senar’ın sanatçılarla, akraba ve dostlarıyla yaşadığı olumsuz olayları anlatmak istememesi olmuş. Ama kitabı okuyup bitirdiğimizde bu kurala çok fazla uyulmadığını hissediyoruz. Senar, hayatını derinden etkileyen, maddi ya da manevi büyük izler bırakan olayları anlatmayı ihmal etmemiş. Zaten Müzeyyen Senar gibi açık yürekli, doğru sözlü birinin başka türlü davranması beklenemezdi. Senar, babasının hovardalıklarından, eniştesinin kazancına el koymasından başlayarak aile içinde yaşadıklarını, aşk ve evliliklerini, güvendiği kişilerin maddi açıdan onu nasıl çok zor durumlara soktuklarını, servetini, evini kaybetmesini, Zeki Müren, Bülent Ersoy gibi talebeleriyle yaşadıkları acı tatlı olayları anlatmış.
2004’de ilk kez yayımlanan kitabın bu yıl yeni baskısı söz konusu olunca Radi Dikici önceki baskılardaki eksik bilgileri tamamlamış. Daha önce ulaşamadığı tanıklarla görüşmüş. Senar’ın 2004-2010 yılları arasındaki altı yıllık yaşamı ile ilgili bilgileri, taş plaklarının ve çevirdiği ve seslendirdiği filmlerin listelerini, neredeyse tamamı ilk defa yayımlanan fotoğrafları eklemiş. Müzeyyen Senar’ın okuduklarımızı bütünleyecek nitelikte 16 şarkılık taş plaklardan aktarılmış bir CD’si de kitapla birlikte veriliyor. Keşke CD’ye güzel bir zarf yapıp, üzerine içindeki şarkıların bilgileri de yazılsaymış.
11.08.2011

Etiketler: ,


Çarşamba, Eylül 21, 2011

 

Hikâyeden Çocuk



Bizim yazarlarımız anılarını yazmayı, geçmişi deşmeyi, yüzleşmeyi sevmezler. Anı kitapları azdır, otobiyografi ise yok denecek kadar az. “Bekler bazı şiirler, bazı yaşları...” demiş ya şair, anı yazmak için de yaşın olgunlaşması beklenir, bu bazısına göre yetmişdir, bazısına göre seksen ya da doksan. Anıların birikmesi, değerlenmesi için zamana gereksinim vardır. Sıcağı sıcağına yazmanın sakıncaları olduğuna inanılır. Olayları doğru değerlendiremez, hayata günün içinden baktığınız için ayrıntılarda boğulabilirsiniz.
Şairlerimiz, yazarlarımız yazı hayatlarının dönüm noktalarının anılmasını, kutlanmasını isterler, başkaları hatırlamazsa kendileri ilk adımı atar kutlamalar yaparlar. Bu bazen bir tören, bir panel olur, bazen bir kitap. Bu tür kutlamalar esas olarak emeğine tekrar saygı göstererek yazara dikkati çekmek amacını taşır. O yazarlar için çok önemli olan bu kutlamalar okur nezdinde de, edebiyat çevrelerinde de her zaman beklenen ilgiyi görmez. Yazıya dökülmese de “Hak ediyor mu” diye tartışılır. Benzerlerinden bir adım öne çıkmak için attığı bu adım aleyhine işleyen bir eylem halini bile alıverir.
Onur Caymaz, 1977 doğumlu. Henüz otuzlarının ortasında. Hikâyeden Çocuk’u (2011, İletişim yay.) basılı ilk eserinin, ilk şiirinin yayınlanışının on beşinci yılını kutlamak amacıyla yayımlatmış. Sanıyorum ülkemizde bu tür kutlamaların en erkeni. Geçtiğimiz yıllarda ellili yaşlarını süren bir yazarımızın kırkıncı yazarlık yılını bir dizi toplantı ile kutlatmasının nasıl yoğun eleştirilere uğradığını hatırlayınca Onur Caymaz’ın girişimi daha da cüretkâr görünüyor. 40 yıllık yazarların çoğunun böyle kitaplarla kutlamalar yapma şansı olmadığını düşünürsek, İletişim Yayınları’nın genç yazarlar için nasıl bir yol açtığı da ayrı bir tartışma konusu. Yayınevleri yakında bu tür birçok dosya ile karşılaşacaktır.
Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi’ne (3. Baskı Mart 2010, Yapı Kredi yay.) göre Onur Caymaz’ın ilk şiiri 17 yıl önce 1994 yılında Ada (Hikâyeden Çocuk’da Adım) dergisinde yayımlanmış; ansiklopediye bu bilgiyi veren Caymaz. Yani sabretseydi üç yıl sonra yirminci yılını kutlayabilirdi. Caymaz o dergiyi kaybetmiş, o nedenle 1996’da Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Kulübü bünyesinde yayımlanan Bakış dergisinde çıkan şiirini “ilk” olarak kabul ediyor. Edebiyat hayatına başlangıç noktası olarak ilk kez bir dergide yayımlanmayı kabul edersek ilk şiiri Doğan Kardeş’te yayımlanan birçok yazar 60’lı yaşlarda 50. sanat yılını kutlayabilir. Bu tür hesaplamalarda ya bir edebiyat dergisinde yayımlanmış olmak esas alınmalı ya da (daha doğrusu bu bence) ilk kitabının yayın tarihine bakmalı. Caymaz’ın ilk kitabı Kah ve Rengi’nin (Hera yay.) yayım tarihi 2000.
İster 17 yıl önce olsun, ister 11 sonuç olarak Onur Caymaz Hikâyeden Çocuk’da bize çok kısa görünen kuşkusuz kendisine uzun gelen yazarlık serüvenini kaleme almış. Caymaz’ın yazarlık serüveninde aslında pek çarpıcı şeyler yok. Hemen her yazarın ilk yıllarında yaşadıklarını o da yaşamış. Amatör dergiler, arkadaşlarla heyecanlı tartışmalar, dergilerde yayımlatma girişimleri, yarışmalar, ödüller, ilk kitabın heyecanı, ilk imza günleri, önemli yazarlarla tanışmalar, festivaller, yabancı ülkelere ilk seyahat ve kitapların yazılış öyküleri anlatılıyor. Satıraraları, iş özele gelince doğrudan yazdıklarını etkilese de hayatında dönüm noktası olmuş bazı şeyleri anlatmadığını düşündürüyor, yazabilseydi kitap daha zenginleşirdi kuşkusuz.
Hikâyeden Çocuk’un sonunda Onur Caymaz’ın öykülerinden yaptığı bir seçme var. Yazı hayatına şiirle başlayan, roman da yazmış biri için garipseyebiliriz ya da yazarın kendisine esas alan olarak öyküyü seçtiğini söyleyebiliriz. Hikâyeden Çocuk çok erken de olsa kuşkusuz Onur Caymaz’ın hayranları ya da onu daha yakından tanımak isteyenler için bir kaynak. Edebiyat dünyası ve okurlar nasıl karşılayacak göreceğiz.
04.08.2011

Etiketler: ,


 

Durgun Sular Sessiz Akar



Muammer Kırdök, ikinci romanı Durgun Sular Sessiz Akar'da (Mayıs 2011, Notos Kitap) saplantılı aşkların, insan ilişkilerinin izini sürüyor. Kayhan, Viyana’da üniversiteyi bitirmiş, bitirme tezinin sonucunu almak için gereken üç aylık bekleme süresini orada bir şey yapmadan bekleyerek geçirmeye karar vemiştir. Gazetede gördüğü bir ilan üzerine bir odasını tutmak üzere gittiği evin sahibesi “Güzelliğini sadeliğiyle uzlaştırmış, büyüleyici bir kadın”dır. Kayhan, ilk gördüğü anda “insanı cazibesiyle büyüleyen” bu gizemli kadının etkisine girer. Elizabeth Weiss’ın sert görünümünün altında gizlemeyi başaramadığı çocuksu pırıltılar olduğunu hisseder Kayhan. Bir anda aralarında cinsel bir çekim oluşmuştur. Zaten yeni bir aşka, ilişkiye de hazırdır. Uzun süredir birlikte olduğu sevgilisi Erika’dan birkaç gün önce ayrılmıştır.
Kayhan, Erika’dan nasıl ayrıldığını hatırlarken biz de onun sevgilisine pek sadık kalmadığını, Erika’yla birlikteyken başka kadınlarla da ilişkilere girdiğini öğreniriz. Kiraladığı bu odada da daha Elizabeth Weiss’ın etkisi geçmeden ilk farkına vardığı şey karşı binanın bir penceresinden bakan “saydam geceliğinden memeleri görünen” orta yaşlı bir kadındır. Kayhan, bu kadınla da uzaktan flört etmeyi ihmal etmeyecektir.
Kayhan’ın ilk bölümlerde çizilen portresi bize maceraya, aşklara açık bir delikanlı görünümü çiziyor. Girdiği ilişkilerde sonucun ne olacağını enine boyuna düşünmeyen, an’ı yaşayan, işin cinsel yanını daha çok seven, zoru gördü mü kaçan bir genç. Bu tavırlarıyla da birçok kadının kalbini kırmış, canını yakmış.
Kayhan odayı kiralar kiralamaz kütüphanede kalmış kitapları karıştırıyor ve bir cildin arasında “alıcının adıyla adresi yazılmış, pulu yapıştırılmış ama postaya verilmemiş” bir mektup buluyor. Mektubu yollayan Roberto, alıcısı Gisela G adında biridir. Kayhan, zarfı açıp içindeki mektubu okumak konusunda bir an kararsız kaldıktan sonra, mektubu tekrar yerine koyar. Ona bu mektubu, bir gecelik bir ilişki kurduğu amatör polisiye yazarı Hanna hatırlatacaktır. Hanna, hasta bir kadının telefon rehberinden rasgele seçtiği isimlere mektup yollaması ile gelişen bir roman yazmaktadır. Uzun uzun düşündükten sonra zarfı açmaya karar verir. Kolayca açılan zarfın içinde boş bir kağıt vardır. Hanna’nın polisiyesini hatırlayıp boş kağıttan oluşan mektup üzerinde fikirler yürüttükten sonra bu zarfı postaya vermeye karar verir. Gisela G’den de “sevgilim” diye başlayan kısa ama aşkla, cinsel çağrışımla yüklü bir cevap gelir. Kayhan, bu mektubu Elizabeth Weiss’la görüşmek için bir bahane olarak kullanır. Eski kiracının adresini sorar. Olumsuz cevap alır. Eski sevgililerini anıp, nerede yanlış yaptığını düşündüğü günlerden sonra bir gece eve döndüğünde Elizabeth Weiss’ı yatağa çırılçıplak yatmış uyurken bulur. Bu arada biz de okur olarak Kayhan’ın neden mektubun yollandığı adres Elizabeth Weiss’ınki mi diye kontrol etmediğini ya da el yazıları benziyor mu diye karşılaştırmadığını merak ederiz.
Yazar mı tekrarlarla pekiştirmeyi, uzun uzun irdelemeyi seviyor yoksa kahramanı mı bilmem ama hikayenin uzadığı kesin. Kayhan, her an sevişmeye hazır hızlı bir çapkın olmasına rağmen yaklaşık 10 sayfa süren uzun tereddütlerden sonra nihayet Elizabeth Weiss’ın emredici yönlendirmeleri ile soyunup yatağa girer ve Kayhan’ın tüm çekingenliklerine rağmen doya doya sevişirler. Kayhan yine de sevişmenin sonunda bir kulp bulacak ve Elizabeth Weiss’ın kendisine “Roberto” diye seslenmesine kafayı takacaktır. O, kadınla “Kayhan” olarak yani başkasını canlandırmadan sevişmek istemektedir.
Bir kadınla sadece cinsellikle kurulmuş, başka hiçbir boyutu olmayan bir ilişki erkeklerin vazgeçilmez fantezilerinden. Birçok romana, filme konu olmuş. Durgun Sular Sessiz Akar Viyana’da geçtiğinden olsa gerek benim ilk aklıma gelen Nobelli yazar Jelinek’in filme de çekilen Piyanist’i (2002, Everest yay.) oldu. Jelinek, kadın kahramanın gözünden cinsellikle gelişen bir aşkı anlatıyordu. Durgun Sular Sessiz Akar’ın sonunda bu romana ve kadın kahramanına açık bir gönderme var sanki. Kadın gözüyle anlatılan, filme de çekilen bir roman da Bernard Schlink’in Okuyucu’suydu (2007, İletişim yay.). Benzer bir ilişkinin ama bu kez erkek bakışıyla anlatıldığı ve yine filme çekilen bir öykü de Hanif Kureishi’nin bizde Mahremiyet diye gösterilen Intimacy’sidir. Yanılmıyorsam bu öykü Gün Boyu Gece Yarısı (2002, Can yay.) adlı kitapta yer alıyordu. Tüm bu tür eserlerde dikkati çeken, kadınlar cinsel ilişki ile yetinip bu ilişkiyi hiç sorgulamazken bir süre sonra erkeklerin kadının neden böyle bir ilişkiye girmiş olabileceğini sorgulayarak ilişkinin noktalanmasına sebep olmaları. Durgun Sular Sessiz Akar'da da Kayhan sadece cinsellik bazında gelişen ve kendisi için ideal olması gereken bu ilişkiyi kadının kendisine “Roberto” diye seslenmesinden yola çıkarak sorgulamaya başlar. Roberto’nun peşine düşüp Elizabeth Weiss’ın sırrına vakıf olunca da kuşkusuz ilişki bitecektir. Oysa sürekli sorgulamayı bırakıp durup bir aynaya baksa kendisinin Roberto’dan çok da farklı olmadığını, hatta bizzat “Roberto” olduğunu görse her şey yolunda gidecek roman da benzerleri gibi mutsuz sonla bitmeyecektir.
04.08.2011

Etiketler: ,


Cuma, Eylül 16, 2011

 

Eski Arap Şiiri

Kaf Muamması’nın beni yönlendirdiği kitap Nihad M. Çetin’in Eski Arap Şiiri (Haziran 2011, Kapı yay.) adlı araştırması oldu. İki kitabı aynı anda yayımlayarak Kapı Yayınları’nın editörleri de sanırım böyle bir yönlendirme yapmak ya da okura yardımcı olmak istemiş olmalılar.
Nihad M. Çetin, 1924’de doğmuş (bazı kaynaklara göre 1923) Türkoloji’de okurken Fransız ve Arap-Fars Filolojileri’nin derslerini de izlemiş. 1953’de İstanbul Üniversitesi Arap-Fars Filolojisi’ne sınavla asistan olarak girmiş. Birçok eser vermiş, 1971’de Eski Arap Şiiri ile profesörlük ünvanını almış, kitap 1973’de basılmış. Yüksek İslam Enstitüsü’nün ve Şarkiyat Enstitüsü’nün müdürlüğünü yapmış. Şarkiyat Mecmuası’nı yayımlamış. 1991’de vefat etmiş.
Nihad M. Çetin, şiir ve şair sözcüklerinin kökenlerini araştırarak işe girişiyor. Bu sözcüklerin “sezmek, sezişle bilmek” anlamına gelen “ş-a-r” kökünden geldiğini söylüyor. Bu sözcükler Farsçaya ve Türkçeye Arapça’dan geçmişler. Arap şiirinin köklerinin Cahiliye döneminde olduğunu vurgulayan Çetin “Cahilliye devri şiirlerinin hayata, topluluğun müşterek duygularına sıkı sıkıya bağlı olması” nedeniyle üç yüzyıl boyunca hafızalarda yaşadığını söylüyor. Şiir Arapların ilimlerinin en büyüğü olarak hem toplumsal hafıza rolü oynamış hem de sosyal ve fen bilimlerinde geçmişten bilgi aktarımı şiirlerle yapılmış. Toplumsal hayatta şiirin de şairin de çok önemli rolleri, işlevleri var. Şiirin gelişmesinde yılın belli günlerinde yapılan panayırlarda yapılan şiir yarışmaları çok etkili oluyormuş. O yarışmalarda zamanın en büyük şairinin hakemliğinde şairler şiirlerini okurlarmış. Sarayların, güçsahibi kişilerin koruyup kollaması da şairleri teşvik eden unsurlardanmış.
Eski Arap şiiri sözde kalan, hafızalarda kaldığı kadarıyla kuşaklardan kuşaklara nakledilen bir şiir. Birçok şiirin unutulması ya da zaman içinde değişikliklere uğraması normal sayılmalı. Şairlere eşlik eden râvîler şiirleri ezberler, gerektiğinde de okurlarmış. Cahiliye döneminden kalan şiirler ancak İslamiyet’le yazının gelişmesinden sonra kayda geçirilebilmiş. Kayda geçmenin gecikmesinde Arapça’nın yazılı olarak ifade edilmesindeki güçlüklerin etkili olduğunu belirtiyor Nihad M. Çetin. Ortak bir yazı sistemine, gramere ancak İslamiyet’ten üç yüz yıl sonra geçilebilmiş. Divanlar, yedi – on kasideden oluşan dergiler dönem şiirinin geleceğe kalmasını sağlamış. Nihad M. Çetin tek tek bunların ilk ve önemli örneklerinin isimlerini ve içeriklerini veriyor. Zaman içinde nasıl gelişip ayrıntılar kazandıklarını da anlatıyor. Arap yarım adasında birçok lehçe olmasına rağmen bu şiirlerde genellikle ortak bir şiir dili kullanılmış. Arapça’nın ortak gramerinin oluşmasında bu şiirlerin büyük katkısı olmuş.
1920’lerde Avrupalı Şarkiyatçılar Cahiliye dönemine ait olduğu söylenen şiirlerin ne kadarının gerçek, ne kadarının sonradan uydurulma olduğunu, şairlerinin karıştırılıp karıştırılmadığını tartışmaya başlamışlar. Nihad M. Çetin, bu duruma Arap yazarların çok daha önceden dikkati çektiğini yazıyor. Kuşkuların kaynağında bazı şiirlerin farklı beyit sayısı ve biçimde kaydedilmeleri de var. İddialar arasında uydurma şairlerin icadı da var ki bu da bizi Mussa’nın Kaf Muamması’na döndürüyor kaçınılmaz olarak. Nihad M. Çetin, tüm iddiaların geçerliliği olabileceğini kabul ediyor ama bunların küçük bir yüzde tuttuğunu ve adı geçen eserlerin bütün olarak eski olduklarını belirtiyor.
Eski Arap Şiiri’nde ayrıca dönem eserleri “genel” olarak biçim ve içerik açısından da inceleniyor. Yazım biçimleri, aruz, yapısal gelişmeler, işlenen konular, ilham kaynakları üzerinde de duruluyor.
Nihad M. Çetin,aldığı Arapça-Farsça eğitiminden midir bilinmez çok ağır, eskilerin deyimiyle ağdalı bir dil kullanıyor. Eski Arap Şiiri sanki 70’lerde değil de Tazminat döneminde yazılmış gibi bir Türkçeye sahip. Dil engelini aşabilirseniz Eski Arap Şiiri hakkında “genel” olarak çok değerli bilgilerie sahip oluyor, bu çok önemli ve zengim içerikli şiirin tek tek örneklerini merak ediyorsunuz. Yazık ki, bu büyük ve önemli şiir geleneği hakkında Türkçede pek fazla kaynak yok.

Yedi Askı
Eski Arap Şiiri deyince akla gelen ilk akla gelen kaynak İsmet Zeki Eyuboğlu’nun “Arap Şiirinin İlk Parlak Dönemi” alt başlığını taşıyan Yedi Askı (1985, Adam yay.) derlemesidir. Kitap şöyle tanıtılıyor; “Yedi Askı, Arap şiirinin İslam dininin doğuşundan yaklaşık yetmiş yıl önce yaratılmış yapıtlardır. İmrülkays, Tarafe, Haris, Amr, Ahtare, Zeheyr ve Lebid adlı ozanların sözlü edebiyat geleneği içinde ortaya koyan ilk parlak örneklerdir. Bu şiirlerde Arabistan yarımadasındaki göçebe yaşamının ayrıntıları, aşk ve savaş temaları, çölün yarattığı güç yaşama koşulları somut bir biçimde dile getirilir. Bu şiirlerin örülüşünde sevgi, yiğitlik ve övünmenin dışında yerginin de önemli bir yer tuttuğu görülür”. İnternette bulduğum daha yeni bir kaynak ise Kenan Demirayak, Doç. Dr. Nevzat H. Yanık ve Dr. Nurettin Ceviz’in çevirdikleri “Yedi Askı Arap Edebiyatının Harikaları” (2004, Ankara Okulu yay.).
28.07.2011

Etiketler: ,


 

Kaf Muamması



“Yedi Askı Şairleri”nden, Cahiliye Devri’nden yola çıkan bir roman Alberto Mussa’nın Kaf Muamması (Haziran 2011, çev. Marco Syrayama de Pinto, Kapı yay.). “Brezilya’nın en çok ödül almış yazarlarından biri” olarak tanıtılan Alberto Mussa, kökenleri nedeniyle olsa gerek Arap Edebiyatına özel bir ilgi duymuş. Arapça öğrenmiş. İslam öncesi dönemden şiirleri Portekizce’ye çevirmiş. Sanırım araştırmaları onu bu konuda bir roman yazmaya yöneltmiş. İslamiyetin doğuşundan önceki dönem Cahiliye Dönemi olarak biliniyor. Mussa, dönemi; “şiiri şimdiye dek hiçbir dilde ve hiçbir yüzyılda ulaşılamayan düzeye çıkaran çöl şairlerinin en görkemli zamanıdır” diye tanıtıyor. Bu devirde yazılmış şiirlerden sadece yedisi deve derilerinin üzerine çizilmiş ve halen Mekke’de bulunan Hacerü’l-Esved’in üzerine asılmış ki onları yedi askı şiirleri olarak biliyoruz. Kaf Muamması’nın anlatıcısı bu şiirlerin bir sekizincisi olduğuna inandığı “Kafiye el-Kaf” (uyağı kaf harfi olan şiir; Kaf dağını konu edinen şiir) adlı şiirin ve şairi El Gataş’ın Leyla’ya ulaşmak için yaptıklarının öyküsünü anlatıyor, daha doğrusu izini sürüyor. Şiiri ortaya çıkartmaya, kaleme almaya çalışıyor. Şiiri yazdığı zaman Kaf Muamması’nı da çözecektir.
Ana hikayenin paralelinde Cahiliye Dönemi’nde yaşananları, Yedi Askı şairlerinin ve şiirlerinin öykülerini okuyoruz. Arap Alfabesinin 28 harfinin gizemi de ayrı bir merak konusu oluyor. Kaf Muamması postmodern tazdaki kurgusu ve metin içinde kurulan oyunlarla okuru öyküden öyküye savurarak farklı okumalara da yönlendiriyor. Çünkü kurulan yapı oldukça karmaşık ve üst üste birçok öykü ve efsaneye dönemle ve Arap şiiri ile ilgili bilgiler ve birçok isim ekleniyor. Hem metni çeşitli biçimlerde okumak mümkün hem de metnin yaptığı göndermeleri daha iyi anlamak için yeni okumalar yapmak...
Kaf Muamması’nın çevirmeni Marco Syrayama de Pinto da Brezilyalı. Arap dili ve edebiyatı bölümü mezunu. 2010’da türkçeden Portekizce’ye ilk çeviri olan Dede Korkut Oğuznameleri’ni çevirmiş. Çağdaş Türk yazar ve şairlerinden de çeviriler yapıyor. Ana dile çeviri yapmanın ana dilden çeviri yapmaktan daha kolay olduğu söylenir. Çünkü anadilinizde kendinizi daha kolay ve doğal ifade edersiniz. Kaf Muamması konusuyla olduğu kadar, yapısı, dili ve anlatımıyla da kolay çevrilecek bir kitap değil. Bazı yerlerde “El Gataş düelloyu yener” (s.163) gibi küçük pürüzler olsa da Marco Syrayama de Pinto ana dilden çevirinin getirdiği handikapları büyük oranda aşmış ve başarılı bir çeviri yapmış.
28.07.2011

Etiketler: ,


Pazar, Eylül 04, 2011

 

Tatil okumaları


Yayıncılarla dağıtımcıların arasında bir tartışma vardır. Yayıncılar her zaman ve her koşulda kitap okunabileceğine inanır, ona göre yayım programı yaparlar. Oysa dağıtımcılara göre kitap okunmayan bir çok zaman vardır ve bu bunlara bizim çok kitap okunur sandığımız zamanlar da dahildir. Kışın soğuk, yağmurlu günlerinde kitap okunmaz, çünkü insanlar işlerine, okullarına yoğunlaşmıştır. Şubatta sömestr tatilinde kitap okunmaz, çünkü öğrenciler ders kitaplarından yorulmuştur, biraz kafa dinlemek isterler. İlkbaharda kitap okunmaz, çünkü insanlar bütün bir kış evlere tıkılmaktan bunalmıştır, kırlara, deniz kenarlarına gider, etrafa boş boş bakarlar. Bayramlarda kitap okunmaz, çünkü bu kısa tatillerde insan dinlenmek ister. Mayıs – Haziran’da kitap okunmaz çünkü öğrencilerin sınavları vardır. Yaz tatilinde kitap okunmaz çünkü kışın yorgunluğu atılacaktır. Ramazan’da okunmaz, eylülde okullar açılırken okunmaz, okullar açıldıktan sonra hiç okunmaz... Kısacası kitap okuma arzunuz yoksa her tarih ve de tatil için bir bahane vardır.
Ben her durumda ve de şartta kitap okunabileceğine inanlardanım. Hele yaz tatili gibi zaten yapacak çok şeyin olmadığı zamanlarda normaldekinden çok daha fazla kitap okunabileceğine inanıyorum. Hava sıcaklığı, dikkati dağıtacak unsurlar (deniz, güneş, kum) okunacak kitabın niteliğini değiştirebilir ama okumamak için bir bahane olamaz. Zaten son yıllarda güneşlenirken yanında kitap bulunduranların sayısı oldukça arttı. Bu plaj okurlarının seçtikleri kitaplardan yıl içinde hangi kitapların popüler olduğunu, çok okunduğunu da anlayabiliyorsunuz. Doğru seçilmiş kitap son moda mayo ya da marka güneş gözlüğü gibi bir statü simgesi olduğu gibi, yan şezlonglarda güneşlenenlerle tanışıp sohbet etme vesilesi de olabiliyormuş.
Sadece yaz tatili için kitap satın alanlara rehber olmak için kitap ekleri soruşturmalar yapıyor, özel bölümler hazırlıyor. Star Gazetesi’nin Kitap Eki için bana sorduklarında “Tatile giderken genellikle yıl içinde okuma fırsatı bulamadığım kitapları yanıma alıyorum. Tatil tabii ki okuma profilini biraz değiştiriyor. Plajda, çay bahçesinde kitap okuyacaksanız araştırma, inceleme kitaplarına yoğunlaşmak mümkün olmuyor. Tatil için benim tercihim romanların yanında genellikle polisiyelerden, anılar, biyografilerden yana” diye cevapladım.
Gece İnerken
Virginia Woolf’ü de konu alan Saatler adlı romanıyla tanınan Michael Cunnigham’ın Gece İnerken’i (Mayıs 2011, Çev. Püren Özgören, Can yay) bir kendiyle yüzleşme öyküsü olarak değerlendirilebilir. New York’da geçen romanın kahramanı Peter Harris, kırk yaşlarında bir galeri sahibi. Bol kazançlı iyi bir işi, yolunda giden bir evliliği, mutlu bir hayatı var. Karısının uyuşturucu bağımlısı kardeşi Mizzy’nin gelişi ile tüm dengeler bozuluyor. Bir heykel kadar güzel, genç ve yakışıklı biri olan Mizzy, Peter’a hem karısıyla tanışmasından o güne kadar yaşadıklarını hatırlayıp bir muhasebe yapmasına neden olacak, hem de hayatının şekillenişinde, ilişkilerinde fiziki “güzelliğin” ne denli önemli olduğunu anlamasını sağlayacaktır. Örneğin kızıyla bir türlü kuramadığı ilişkide onu güzel bulmamasının önemli bir etkendir. Diğer yandan Mizzy’nin varlığı çok derinlere gömdüğü eşcinsel eğilimlerinin yüzeye çıkmasına, karısıyla ilişkilerini sorgulamasına da neden olacaktır. Cunnigham, rahat ve akıcı bir anlatımla Peter’in güzellik saplantısı çevresinde insan ilişkilerini, işi bağlamında da günümüz sanat anlayışının nasıl oluşturulduğunu ayrıntılı olarak anlatmış.
Hamamböceği
Rawi Hage Beyrut’ta doğmuş, Lübnan İçsavaşından kaçıp Kanada’ya sığınmış “bir yazar, görsel sanatçı, kuraatör ve siyaset eleştirmeni”ymiş. Hamamböceği’nin (Nisan 2011, çev. Püren Özgören, Everest yay.) Hage gibi Lübnan’dan kaçıp Montreal’e gelmiş kahramanı ile başarısız bir intihar girişiminden sonra mahkeme kararı ile gönderildiği terapistte tanışıyoruz. Terapiste Lübnan’ı, çocukluğundan başlayarak yaşadıklarını anlatırken, diğer yandan da Kanada’da bir mülteci olarak yaşama tutunma çabalarına şahit oluyoruz. İsimsiz kahramanımız, bir süre sonra kendini bir hamamböceği olarak hissetmeye başlıyor. Bu bir ruh halinin yanında hırsızlık için bir yere girerken yararlandığı bir fiziksel özellik de oluyor. Hamamböceğine dönüşmek artık iyice klasikleşmiş bir simge olarak görülebilir, bence de romana bir katkısı yok. Ama, kaybetmeye mahkum bu kahramanın yaşadıkları, kurduğu ilişkiler ve bunları kendi bakış açısıyla anlatımı ilgiye değer.
Yok Olma Kılavuzu
Ece Erdoğuş’un Yok Olma Kılavuzu’ndaki (Mayıs 2011, Doğan Kitap) kahramanıyla da intihar öncesinde, bir çatıdan kendini atmaya hazırlanırken tanışıyoruz. O da doğuştan kaybedenlerden. Babasız büyümüş, annesi psikolojik sorunlar içinde, kira geliri ile kıt kanaat geçinmeye çalışıyorlar. Okulu yarıda bırakmış, hiç arkadaşı olmayan, insanlarla ileitişim kuramayan, bunu onlardan nefret etmesiyle açıklayan, zamanla saldırganlaşarak daha da içine kapanan biri. Bu kahramanda da Kafka’nın Gregor Samsa’sına bir gönderme buluyoruz. Kanada’da olsanız, İstanbul’da da olsanız aynı ruh haline gelebiliyorsunuz. Kitabın ön yüzündeki “Nefret ediyorum her şeyden ama en çok da insan olduğum için kendimden” ibaresi romanın mesajı da sayılabilir. Kadıköy’de geçen romanı içerik itibariyle Altıkırkbeş Yayınları’nın birçok örneğini yayımladığı ünlü “Kadıköy Sound” romanları ile de ilişkilendirebiliriz. Ece Erdoğuş o sert dile yakın duruyor ama kahramanının kendi varlığını bildirmek için çalıştığı yerlerde giriştiği saldırı olayları dışında yoğun olarak vurgulamıyor. Yok Olma Kılavuzu, mizaha yakın dili olan, lafı uzatmadan da çok şey anlatabilineceğini örnekleyen iyi ve farklı bir yazarı müjdeliyor.
Karanlık Çağın Filizi
Siyaset yapanlar mecliste de olsa sokakta da olsa ketumdur. Yaşadıklarını paylaşmak istemez, deneyimlerini, anılarını yazıya pek dökmezler. Çünkü siyaseti bırakmış olsalar da birgün dönme umutları vardır ya da o eylemlerin başkalarına zarar vereceğini, en önemlisi onsuz da olsa faaliyetine devam eden siyasi kuruluşu hukuki olarak zor duruma sokacağını düşünürler. Bu bakış açısında haklılık payı olsa da siyasi hesaplara girmeden yazılmış anıların, biyografilerin hem tarihi doğru ve ayrıntılı olarak öğrenmek hem de varolanı ve geleceği görmek açısından çok önemli olduğuna inanıyorum. Son zamanlarda bu tür kitapların gittikçe artması da sevindirici.
Sezai Ekinci, 78 Kuşağının devrimci önderlerinden. Kısa ama büyük mücadelelerle geçen bir yaşamı olmuş. Sezai Ekinci 35 yıllık ömrünün neredeyse tamamını devrimci mücadele içinde geçirmiş. Hemen her alanda çalışmış. 150 gün işkence görmüş, çoğu Mamak’ın tabutluklarında 10 yıl hapis tutulmuş. Tahliyesinden bir yıl sonra da bir arkadaşını kurtarmaya çalışırken trafik kazasında ölmüş. Eşi Esmahan Ekinci, Karanlık Çağın Filizi’nde (Haziran 2011, Sel yay.) Sezai Ekinci’nin hayat öyküsünü kaleme alırken anılardan yaralanmanın yanısıra mektuplara, dostların tanıklıklarına ulaşabildiği tüm yazılı ve görsel dökümana başvurmuş. Kitapta tüm bu malzemeyi değişik bir kurgu içinde buluyoruz. Sezai Ekinci’nin kişiliğinde 78’li bir devrimci önderin mücadelesini, yaşamını öğrenmek açısından önemli bir kitap.
Sığınmacılar
Gün Zileli, aktif olarak siyasi faaliyete devam etmesine rağmen açık yürekle biyografisini kaleme alan nadir adlardandır. Zileli, 60’ların, 70’lerin devrimci mücadelesini tanık olduğu tüm ayrıntıları yazıya dökerek anlatmasının yanında edebi tad da alınan kitaplara imza attı. Özellikle otobiyografisinin ilk cildi olan Yarılma siyasi bir biyografinin edebi tadla nasıl kaleme alınacağının iyi bir örneğidir.
Gün Zileli biyografisinin (bence şimdilik) son cildi olan Sığınmacılar’da (2011, İletişim yay.) 1990 – 2000 yılları arasında Londra’da siyasi mülteci olarak yaşadıklarını anlatıyor. “Sığınmacı” olarak Londra’da neler yaşadığını, yaşama nasıl tutunduğunu anlatırken siyasi mültecilerin İngiltere’de neler yaptıklarına, nasıl yaşadıklarına, aralarındaki ilişkilere de şahit olmamızı sağlıyor. Zileli, siyasi arayışı içinde önce Troçkist sonra anarşist çevrelere giriyor ve böylece İngiliz sosyalistlerini de tanımış oluyoruz. O yıllarda Türkiye’de sol cenahta yaşananların yurtdışında nasıl algılandığını da görüyoruz. Oldukça mizahi ve sivri bir anlatımı var Zileli’nin. Kendi dahil herkesi ve her şeyi kıyasıya eleştiriyor, kendince yanlış yanları öne çıkartıyor.
21.07.2011

This page is powered by Blogger. Isn't yours?