Cuma, Ağustos 23, 2013

 

Kültür Endüstrisi Müsteşarlığı



“Kitaba, sinemaya, tiyatroya para harcamayız” diye bir inancımız var. Contemporary Istanbul ve Türkiye Avrupa Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) “Türkiye'de Kültür (Kreatif) Sektörünün Boyutları Araştırması”nda kültür endüstrisinin boyutlarını araştırmış. Sanata ne kadar para harcadığımız da ortaya çıkmış.
Araştırmaya göre Türkiye’de kültür ekonomisinin büyüklüğü 46, 1 milyar dolar. 2011 yılında turizm gelirlerimizin 30 milyar dolar olduğu göz önüne alınırsa turizme yapılan desteğin yüzde birini bile alamayan kültür endüstrisinin bu boyutlara ulaşmış olması ilginçtir.
Kültür ekonomisinin milli gelirin %6’sını oluşturduğu da hesaplanmış. Bu önemli bir rakam. Birçok ülkede bu yüzde çok daha düşük. ABD, İngiltere ve Almanya gibi ülkelerde ise kültür endüstrisinin GSMH’de önemli bir payı olduğu, kültür ihracatından büyük gelirler sağladığı biliniyor. Birleşmiş Milletler’in geçtiğimiz yıl açıkladığı araştırmada Hindistan’dan sonra 18,3%’lük oranla kültür alanında en hızlı büyüyen ikinci ülke Türkiye olmuş. 2011’de Türkiye’nin kültür ürünleri ihracatı 2,1 Milyar dolar, ithalatı ise 850 Milyon dolar.
Bilinen gerçek bir kez daha teyit edilmiş; devlet sanata para harcamayı sevmiyor. Bunu Kültür Bakanlığı’na ayrılan bütçeden de biliyoruz, kamu kuruluşlarının olmayan kültürel faaliyetlerinden de. Belediyeler olmasa kamunun kültür ve sanat faaliyeti yok denecek düzeyde. Halkın kültüre harcadığı para ise dikkati çekici. TAVAK’a göre kültür harcamasının %48’ini halk yapıyor. Kamu bütçelerinde kültürün payı %13, vakıfların payı %2, sponsorluklar %3, özel sektörün kültürel yatırımları da %6.  
Devlet katında kültür endüstrisinin önemi ve büyüklüğü bilinmese de Kültür ve Turizm Bakanlığı gelişmenin farkında. Bakanlığın yapısının “Kültür Endüstrisi”ndeki büyümeyi destekleyecek ve artıracak bir biçimde düzenleneceği söyleniyor. Kültür endüstrisini oluşturan sinema, müzik, tiyatro, yayıncılık ve görsel ve plastik sanatların tek bir çatı altında, bir genel müdürlükle yönetilmesi planlanıyormuş.
İlk bakışta “Kültür Endüstrisi Genel Müdürlüğü” kurmak iyi bir düşünce gibi görünse de TAVAK’ın araştırmasında ortaya çıkan boyutları görünce bakanlıkça kültür endüstrisine biçilen gömleğin şimdiden dar geleceği kesin. Kültür endüstrisinin gelişme hızı, çözülmesi gereken sorunların büyüklüğü bir müsteşarlıkla yönetilmesi gerektiğini gösteriyor. İdeali kültür bakanlığıdır ama Başbakan Erdoğan’ın kültürü turizmin destek unsuru olarak gördüğünü biliyoruz.
Devlet artık kültür endüstrisinin yarattığı değeri görmek, hangi desteklerle bu endüstrinin daha da hızlı büyümesinin sağlanacağını planlamak durumunda. Bu planlamada kuşkusuz en büyük görev Kültür ve Turizm Bakanlığı’na düşüyor. Bakanlık kültür endüstrisini oluşturan sektörlerle birlikte çalışarak bir geliştirme politikası oluşturmak durumunda.
Yasanın taslak aşamasında olmasını da göz önünde bulundurursak böyle bir düzenleme için en uygun zamandayız. Yasa hazırlanırken kültür endüstrisi üzerine çalışmalar yapan TAVAK, İstanbul Bilgi Üniversitesi, BAUKEM, İKSV, Anadolu Kültür gibi kuruluşların, Abdurrahman Çelik, Suay Aksoy, Serhan Ada gibi az sayıdaki araştırmacının ve özellikle kültür endüstrisini oluşturan sektör temsilcilerinin görüşleri alınırsa çok daha doğru bir yapılanma kurulacaktır. 
21.08.2013

Pazartesi, Ağustos 19, 2013

 

Hüzün Adasında Bir Köy



Deniz Kavukçuoğlu “Hüzün Adasında Bir Köy”de  Bademli Köyü’nden tanıklıklarla Gökçeada’nın hüzünle yoğrulmuş yakın tarihini anlatıyor. Yerlisi olmayan bir ada Gökçeada. Ada halkı göç etmek zorunda bırakılmış, adı değiştirilmiş, kendi görünmezliğe terk edilmiş.
Adını “çorak topraklarda bereket tanrısı” olan İmbrassos’dan almış. Prohelence’den geliyor adı. Çünkü sanıldığı gibi bir Helen adası olarak kurulmamış. Ama Helenlerin varlığı M.Ö VI. Yüzyıla kadar dayanıyormuş. Anadolu’nun Pers İstilası’na uğramasından nasibini almış. M.Ö 494’de geri alınıp Atina Kolonisi olmuş. Ama ada Prohelen özelliklerini korumuş. İmrozlular her zaman kendine has özellikleri olan bir millet olmuş.
İmroz, Roma, Bizans ve Latin egemenliğine girmiş. 1453’de İstanbul’un Fethi’nden sonra Osmanlı yönetimine geçmiş ama imparatorlukla bağları vergi yoluyla olmuş, özerkliklerini korumuşlar. Kısa bir Venedik işgali (1463-70) haricinde 18 Ekim 1912’ye dek Osmanlı egemenliğinde kalmış ada. 8-9 yıllık Yunan yönetiminden sonra da 24 Temmuz 1923’de Lozan Antlaşması ile ve özel bir statü ile Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmış.
Lozan’da 14. maddede tanımlanan “özel statü” İmroz’un Bozcaada ile birlikte yerel unsurlardan kurulu özel bir idari yapısı olmasını öngörüyormuş. Dillerini koruyup ana dilde eğitim yapabilecek, ibadetlerini serbestçe sürdüreceklermiş. Bu yönetimin kendi polis örgütünü kendi seçtikleri yönetim ada halkından kuracakmış. Anlaşma hükümleri hiçbir zaman tam olarak uygulanmamış. 
1923’de İmroz’un nüfusu 8500. Ada halkının 99’u Türk diğerleri Rum. 1964’de Kıbrıs’ta yaşanan çatışmalara kadar ada huzurlu denebilecek bir yaşam sürmüş. Değişen politika adayı kökten sarsacak yaptırımlar getirmiş. 1964’de Yunanca eğitim verilen okullar kapatılmış. 1965’de verimli tarım arazilerinin büyük bir bölümü askeri havaalanı, askeri üs ve açık cezaevi yapılmak üzere istimlak edilmiş. 1966’da yine verimli araziler devlet üretme çiftliği kurulmak üzere kamulaştırılmış. Ardından balıkçılık yasaklanmış. Sonra da ada dışına hayvan satışı yasaklanmış. Yani ana geçim kaynağı tarım, hayvancılık ve balıkçılık olan halkın hayatını sürdürecek tüm olanaklar ellerinden alınmış. Bunlara açık cezaevindeki hükümlülerin ada halkına yönelik saldırıları, hırsızlık, tecavüz gibi olaylar eklenince İmroz yaşanmaz bir hal almış. Ada halkı büyük gruplar haline Yunanistan’a göç etmeye başlamış.
29 Temmuz 1970’de çıkartılan 5442 sayılı yasa ile adanın adı değiştirilip Gökçeada yapılmış ve Rumca yer isimleri Türkçeleştirilmiş. 1973’de Karadeniz, 1984’de Isparta, Burdur ve Muğla ve 2000’de de Çanakkale ve Biga’dan adanın köylerine nüfus nakledilmiş. En büyük göç ise 1974’de Kıbrıs’ta yaşanan olaylardan sonra olmuş. 1960’da adada 5487 Rum, 289 Türk kökenli yaşarken, 1970’de 2571 Rum, 4020 Türk kökenli, 1985’de 472 Rum, 7378 Türk kökenli yaşıyormuş. 2007 itibariyle 8672 olan ada nüfusunun 250-300’ünün Rum kökenli olduğu ve bunların neredeyse tamamının yaşlılardan oluştuğu belirtiliyor.
Sürgüne gitmek zorunda kalan İmrozlular önce Yunanistan’da tutunmaya çalışmışlar. Yunanistan’ın hayat şartlarının ağırlığı bir kısmının ABD, Güney Afrika ve Avusturalya’ya göç etmesine neden olmuş. Herşeye rağmen İmrozluluklarını korumuşlar. Adalarına hep sevgi ile bağlı kalmışlar. Oysa İmroz’a gitmeleri pek kolay değilmiş. Sürgündekilerin adalarına gitmesini engelleyen İmroz için özel bir vize uygulaması varmış. Zaten gitseler de adada kalacak yerleri yokmuş. Tarlaları kamulaştırılmakla kalmamış evleri de ya işgale uğramış ya da zamanın etkisi ile bakımsızlıktan kullanılmaz hale gelmiş.
1993’de değişen politika ile vize uygulaması kaldırılmış, sürgündeki İmrozlular her yıl artan sayılarda yaz aylarında adaya gelmeye başlamışlar. Özellikle de ağustos ayında Meryem Ana Bayramı sırasında... Tabii turist olarak. Şimdi yaz aylarında adadaki Rum nüfusun iki ile dört bin arasında değiştiği söyleniyor.
Turist olarak gelenlerin yanında sayıları binlere varmasa da vatan hasretine artık dayanamayıp adaya dönen, eski evlerini bulup tamir ettirip kalmaya başlayanlar da varmış. Bunlar daha çok yaz aylarını adada kışları Yunanistan’da geçirecek bir düzen kurmuşlar kendilerine.
Deniz Kavukçuoğlu’nun İmroz’la ilgisi yakın dostları İnci ve Yüksel Pazarkaya’yı bir kaç günlüğünde ziyaretleri ile başlıyor. İnci ve Yüksel Pazarkaya oğullarının sayesinde keşfettikleri adaya aşık olup Bademli Köyü’nde bir metruk taş ev satın almış. Evi yaptırdıktan sonra da yaz tatillerini ada da geçirmeye başlamışlar. Emeklilikle birlikte bu süre nisandan kasıma uzayan bir zaman dilimini kapsamış, bir anlamda yarı-adalı olmuşlar.
Deniz Kavukçuoğlu ertesi yıl Bademli Köyü’ne Pazarkaya’lara tekrar misafirliğe geliyor ve bu kez daha uzun kalıyor. Merkez’in Anadolu kasabalarını andıran tipik ve de çarpık yapılaşmasını geçip ıssız topraklarında sadece koyun ve keçilerin görüldüğü eski adı Gliki (Şeker) olan Bademli’ye ulaşıyor. “Kapıları, pencereleri çürümüş, çatıları çökmüş, bahçelerinde yaban otları, çalılar bitmiş, topraklarından yararsız ağaçlar yükselmiş taş evler” içini hüzünle doldursa da köyün yerlileri tüm sıcaklıkları ile onu feth ediyor. Köy kahvesinde yazı yazarken sürekli gözüne bir yıkık ev çarpıyor ve “bu evi almalıyım” diye kafasına koyuyor. Evin satın alınması ve yeniden inşası sırasında da eşi Sevgi Kavukçuoğlu ile köye iyice ısınıyorlar.
Gliki’nin nüfusu 2007 itibariyle 48. 1935’de 463, 1965’de 293, 1975’de 61’miş. İmroz’un yaşadığı göçlerle köy de hızla nüfus kaybetmiş. Şimdilerde kış nüfusu 18. Gliki bir Rum köyü, göçlerin köyü bu kadar derinden etkilemesinin sebebi de bu.
Köyde kalan bu az ve yaşlı nüfus yaşadıklarının da etkisiyle iyice içine kapanmış, kıendilerini adeta izole etmiş, dışarıyla fazlaca ilişki kurmadan yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Ama köy hüznü ve doğal güzellikleri keşfedildikçe kentin karmaşasından kaçıp bu sessiz ve dingin ortama sığınmak isteyen Türkler gelmeye başlıyor. Neyse ki sayıları az ve de anlayışlı insanlar bunlar. Köyün yerlileri yavaş da olsa onlarla ilişki kurmakla kalmıyor, sıkı bağlar oluşturuyor. Köyde özellikle kışın az sayıda insanın yaşaması dayanışmayı da gerekli kılıyor. Sevgi Kavukçuoğlu da aksayan inşaatı hızlandırmak için köyde kalınca kış nüfusuna dahil oluyor. Ona da yüreklerinde yer açıyorlar. Acılar, hüzünler, yürek burkan ve tatlı anılar belleklerinde bastırdıkları kuytuluklardan çıkmaya, paylaşılmaya başlıyor. Yunanistan’dan gelen yaz nüfusuyla da tanışılıp kaynaşılıyor.              
Deniz Kavukçuoğlu’nun “Hüzün Adasında Bir Köy”ü (Temmuz 2013, Can yay.) yazma kararında da onların anlattıkları etkili oluyor. Kitap tanıklıklarla örülüyor. Komşulardan başlayarak köy halkı ile görüşmeler yapıyor Kavukçuoğlu. Görüşmeleri birer canlı tarih belgesi olarak kaydediyor. Gliki’lilerin anlattıkları özellikle yakın tarih açısından çarpıcı olaylar, trajediler içeriyor. Yunanistan’dan gelen yaz nüfusunun anlattıkları ile öykü daha da derinleşiyor. Atina’ya gidip oradaki İmrozlularla görüşüyor. Tüm bu tanıklıklardan adanın tarihine uzanıyor Kavukçuoğlu. İmroz hakkında yazılmış az sayıdaki kitabı, makaleleri araştırıyor. Belgelere ulaşıyor. Cennet nasıl cehenneme çevrilmiş, insanlar nasıl çok sevdikleri vatanlarını terk etmek zorunda bırakılmış, arazilerin nasıl istimlak edilmiş, ailelerin dağılmış, mallar yağmalanmış öğreniyoruz.  
Bir yandan da Gliki’deki gündelik hayatı anlatıyor, anlattırıyor Deniz Kavukçuoğlu. Kış yaşamının ıssızlığını, yaz gelmesiyle hareketlenen köyü ve 15 Ağustos’tan sonra Meryem Ana Bayramı ile iyice canlanan yaşamı hem anlatıyor hem de fotoğraflıyor. Köyün her sakinini ilginç ve içyakan öyküleri ile tanıyoruz.
“Hüzün Adasında Bir Köy” resmin büyüğünü görmek isteyenler için çerçeve yazılarla ve oldukça yansız yazılmış ve bilgilendirici bir AB raporu ile tamamlanıyor. Belki de İmrozluların acısının boyutunu daha somut kavramak için önce bu yazıları okumak sonra da onların bireysel öykülerine dalmak daha doğru bir yöntem.
“Hüzün Adasında Bir Köy” hem İmroz’un hüznünü anlamak hem de yakın tarihimizde aydınlatılmadan geçilen olayların ayrıntılarını öğrenmek için etkileyici bir belgesel anlatı.
15.08.2013

Perşembe, Ağustos 15, 2013

 

Kadıköy’ün Yeni Kütüphanesi



Küçük şehirlerde, kasabalarda yetişenlerin okuma alışkanlığının oluşmasında kütüphanelerde geçirilen saatlerin büyük etkisi vardır. Ben de çocukluğumun kütüphanecisi Adnan Peşkircioğlu’nu hep saygıyla anarım. Adnan Bey Haydarpaşa – Gebze banliyö hattındaki Çayırova tren istasyonunun tek memuruydu. Bekleme salonunda başta yolcular olmak üzere herkese açık iyi bir kütüphane kurmuştu. Sık sık istasyona gider kitap okurdum.
Daha sonra Ankara’ya taşındığımızda yaşamımdaki en önemli eksiklik kitaplardı. Teksas ve Tommikslerin dışında pek kitap bulunmuyordu, ben de onların hepsini okumuştum. Çevrede de gidebileceğim bir kütüphane yoktu.
Sanıldığının aksine büyük şehirler halka hizmet verecek kütüphaneler açısından yoksuldur. Örneğin İstanbul’da Beyazıt Devlet ya da İBB Taksim Atatürk Kütüphaneleri hemen akla gelir ama mahallenizde kütüphane bulamazsınız. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2013 yılı itibariyle açık 1010 halk kütüphanesi var, bunların 46’sı çocuk kütüphanesi (bkz. kygm.gov.tr). İstanbul’da 39 ilçede 782 mahallede 36 halk kütüphanesi var. Yani Şişli, Beyoğlu gibi çoğu ilçede ve birçok mahallede bakanlığın halk kütüphanesi yok. Diğer büyük şehirlerde de durum farklı değil. Açığı belediyeler kapatmaya çalışıyor ama onlar da son yıllarda “bilgi merkezi” adı altında internet cafeler açmaya yoğunlaştı.  
Söylentiler doğruysa ve Kültür ve Turizm Bakanlığı yeni teşkilat yasası ile halk kütüphanelerini yerel yönetime devredecek. Daha yasa çıkmadan bazı kütüphaneler yerel yönetime devredilmiş bile. Bu olumlu gibi görünen bir değişiklik ama yasada kütüphanecilik eğitimi almış çalışan ve kitap alımı için yıllık bütçe oluşturma gibi koşullar getirilmezse belediyeler bu devri yük gibi görür, çoğu zamanla kapanır.
Kütüphanenin olmadığı yerde kitap okunmadığından, kütüphanelere gidilmediğinden söz etmek pek doğru değil. Var olanları kullanıyor muyuz? Çoğumuz “Hayır” diyecek ama Beyazıt Devlet ya da İBB Taksim Atatürk Kütüphaneleri’ne ne zaman gitsem öğrencilerden araştırmacılara yer kalmadığını görüyorum. Kütüphane varsa kullanılıyor. Yeter ki ulaşılabilecek yerde, gözönünde olsun.
Kadıköy kütüphane açısından nispeten şanslı bir ilçe. İlçede dördü belediyeye ait altı halk kütüphanesi, üç de çocuklar için kütüphane var. Kadıköy’ün Türkiye’nin en çok kitap okunan ilçelerinden biri olmasında, kitapçılarının çokluğunda kütüphanelerin olumlu etkisi var sanıyorum. O nedenle eski belediye binası Şehremaneti Dairesi’nin kütüphane olarak düzenleneceği haberi şaşırtmadı ama sevindirdi.
Yervant Terziyan’ın 1913’de inşa ettiği Kadıköy Şehremaneti Dairesi ilçedeki az sayıdaki tarihi yapılardan. Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk “Binayı, tarihi yapısıyla koruyacak, sanat, tarih ve edebiyat kütüphanesi olarak restore edip Kadıköylülere kazandıracağız. Burası binanın mimari özelliğine uygun farklı tarih, edebiyat ve sanat konularına odaklanan bir ihtisas kitaplığı olacak” diyor. Projenin yöneticisi Süreyya Operası gibi sanat girişimleri ile tanınan Murat Katoğlu. 2014 Ocak ayında açılması hedeflenen kütüphaneyi İlber Ortaylı yönetecek. Kütüphanede Kadıköylü yazar, edebiyat adamları ve sanatçılar için özel bir bölüm olacağını, onların belgeleri, mektupları, fotoğrafları, yazışmaları, varsa el yazmalarının toplanacağını belirtiliyor. Darısı diğer belediyelerin başına!  
14.08.2013        

Pazartesi, Ağustos 12, 2013

 

Peri Gazozu



Ercan Kesal, “Peri Gazozu”nda küçük bir kasabada geçen yoksul ama umut dolu çocukluk yıllarından söze girip genç bir “Taşra Hekimi”nin yaşadıklarına uzanan öyküler anlatıyor. Hepsi de insanı vicdanlı, insaflı olmaya çağıran mesel tadında öyküler…
Ercan Kesal iyi bir senarist, başarılı ve de ödüllü bir oyuncu olarak tanındı. Birkaç yıl içinde hemen hepsi iyi ve genç sinemacıların çektiği filmlerin ya yazar kadrosunda yer aldı ya da filmlerde rol aldı. 2002’de Nuri Bilge Ceylan’ın “Uzak”ı ile başlayan sinema kariyeri 2008’den sonra hız kazanmış. Son filmi Onur Ünlü’nün “Sen Aydınlatırsın Geceyi”si.
Oysa biz onu edebiyatı ve edebiyatçıları seven bir doktor olarak tanıyorduk. Edebiyattan da, şair ve yazarlardan da desteğini esirgememiş her zaman yanlarında olmuştur. “Peri Gazozu”nda (2013, İletişim yay.) edebiyata ilgisinin çocukluk yıllarına dayandığını, Avanos Halk Kütüphanesi’nde okuduğu kitapların yolunu çizdiğini anlatıyor Ercan Kesal. Kütüphane kartını “çocukluğumun varoluş nesnesi” diye anıyor. Eline ne geçerse okumuş. Kendisine satın alınan ilk kitaplar ise İvo Andriç’in “Drina Köprüsü” ve Reşat Nuri Güntekin’in  “Kızılcık Dalları”. Satın alan ilkokul mezunu babası Gazozcu Mevlüt. Kitaba adını veren “Peri Gazozu”nun üreticisi. Baba gün gelmiş kasabada öyle ünlenmiş ki “fabrikatör” diye anılmış. Parasız bir fabrikatör…
Ercan Kesal, kitabı babasının anısına adamış. Kitapta anlatılan öyküler bize iyinin ötesinde sıkı bir baba oğul ilişkisi anlatıyor. Anne daha gerilerde. Nine de önemli bir figür.
Avanos, Nevşehir’e bağlı güzel bir ilçe. İçinden nehir geçen kasabalardan. Aile tarımla uğraşıyor. Hayvancılık yapıyor. İmge olarak sürekli halı dokuyan bir anne var. Yoksul bir aile. Babanın gazozculuğa başlaması onları zenginleştirmiyor ama babanın çiftçilikten esnaflığa evrilmesi ile ailenin bir değişim yaşadığı görülüyor.
Gazozcu Mevlüt ilkokul mezunu olarak kalmamış sürekli kendini geliştirmiş, okumuş, kasabanın ileri gelenleri arasına girmiş, çocuklarının da okumasını desteklemiş. Ercan Kesal kitapta kardeşlerinden pek söz etmiyor, eğitim durumlarını da bilemiyoruz ama Kesal’ın okuyup doktor olmasında başarılı bir öğrenci olmasının yanında babasının maddi ve manevi desteğinin de önemli olduğunu anlıyoruz. 
“Peri Gazozu”nda anlatılan öykülerin hepsi yaşanmış. Ercan Kesal, yaşadıklarını kronolojik bir biçimde anlatmıyor. Zaman içinde bir ileri bir geri giden küçük anı/öykü parçalarının birleştiği bir biçimi tercih etmiş. Daha çok öykü kıvamında denemeler denebilir. “Hayatlarımızda ortak bir tema oluşturan nesne ya da duygu metaforlarını dillendir”iyor kendi deyimi ile. Örneğin ilk öykü-deneme “Kurban”da Hz. İbrahim’in oğlu İshak’ı kurban edişi ile söze girip çocukluğundan, doktorluk yıllarından anılarla/öykülerle küçük yaştaki çocukların ölümlerini, anne-babalarının tepkilerini anlatıyor. Yetimlik, devrimci öğrencinin yaşam şartları, “büyüdüm” duygusu, ceketi çıkarmanın verdiği rahatlama hissi, adı konmamış kadınlar, beden ve kağıda basılmış hayatımızı belirleyen mühürler, fotoğraftaki kan, açken bile ekmeğini, yemeğini paylaşanlar, bardağı taşıran damla, bir sözcükle aktarılan güven duygusu, tecavüz edilen çocukların ruh hali, avuç içleriyle anlatılanlar, yanarak ölenler, yorgan, “herkesin mezarı kendine” anlayışı, kokusundan bulunan yavrular, hayatımızı belirleyen sözcükler... Bir denemeyi oluşturan öykücüklerle geçmişten bugüne geliyor zaman zaman geleceğe bakıyorsunuz.
Yazıların ana ekseninde ise Avanos’ta büyüyen o yoksul çocuğun iyi bir öğrenci olarak Tıp Fakültesi’ni bitirip doktorluk yaptığı yılların tüm öyküsü var. Yeni bir Mahmut Makal, Talip Apaydın ya da Fakir Baykurt diye düşünebilirizsiniz ama anlatımındaki “yeni”liğin yanında bakışında da fark var. Tamamı belleğinde olan bir yaşam öyküsünden küçük öyküler çıkartıp birbirine bağlarken 60’lı yıllardan bugüne uzanmakla kalmıyor, kendi öyküsü üzerinden bir Türkiye panoraması oluşturuyor.
Anlatımı hem keyifli hem hüzünlü. Küçük sevinçler ve bolca büyük acılar var. Yaşayanların sıradanmış gibi anlatıp geçeceği olaylar sözcüklere dökülünce derin trajediler halini alıyor. Ve o kadar sık yaşanıyorlar ki... Neden bu ülkeye, bu halka ve tabii bize bunlar yaşatıldı diye sormadan edemiyorsunuz.
08.08.2013

 

Denizi Yitiren Denizci



Yukio Mişima “Denizi Yitiren Denizci”de (Haziran 2013, çev. Seçkin Selvi, Can yay.) dul bir kadın ile ergenlik çağındaki oğlunun hayatına giren bir denizcinin başına gelenleri anlatıyor.
Noburu on üç yaşında. Belki babasızlıktan belki de hayattındaki tek insan olmasından annesine güçlü bağlarla bağlı. Ana oğul birlikte, adeta yalıtılmış bir hayat yaşıyorlar. Otuzlarındaki genç anne işi ile evi arasında geçiriyor hayatını. Noburu’nun ergenlik çağına girmesi ile birlikte anne ile oğul arasına mahremiyet giriyor. Anne Fusako Kuroda kendini, bedenini sakınmaya başlıyor. “Böyle ikide bir annenin odasına dalmaktan vaz geçmenin zamanı geldi artık, eskisi gibi bebek değilsin yavrum” diyor. Bu sözler Noburu’yu daha da kışkırtıyor. Annesinin mahremini, kadın vücudunu daha çok merak ediyor. Rastlantıyla odasında bulduğu bir delik sayesinde yatma zamanı annesini gizlice izliyor.
Noburu bir çocuk çetesine üye. Yaşama oldukça nihilist bakışları var. “Yaşamın bir-iki basit belirti ve karardan oluştuğunu; ölümün doğum ânında kök saldığını ve insanın ömür boyu bu kökü sulayıp yetiştirmekle yükümlü olduğunu düşünüyor”. Babalar ve öğretmenlere düşmanlar, onları üstlendikleri roller nedeiyle günah işlemekle suçluyorlar. Çünkü toplumu oluşturmak (öğretmenlik) da, üremek de (babalık) uydurma masallar. 13 yaşında çocuklara yakıştırılan bu görüşlerin asıl sahibinin Mişima olduğunu anlıyoruz. Mişima’nın Samuraylığa özenmesi, çete kurması ve nihayetinde Japonya’nın savaşta yenilmesi üzerine derin bir düş kırıklığına uğrayıp genç yaşta kanlı bir biçimde intihar etmesinin temelinde bu tür düşünceler var.
Ana oğulun yalıtılmış yaşamı annenin bir kaptanla yemeğe çıkması ve gecenin bir vakti onu eve getirmesi ile yeni bir evreye giriyor. Noburu gizli delikten onları izliyor gece boyu. Bir gün önce gemisini ziyaret ettikleri ikinci kaptan Tsukazaki bu adam. Bir yanıyla gemilere ve gemiciliğe hayran Noburu’nun idealindeki kişi. Denizler fatihi yalnız bir adam. Bir ailesi, bir ilişkisi yok, başına buyruk. Sarmalı görüyor Noburu; “Noburu ve annesi – annesi ve adam – adam ve deniz – deniz ve Noburu.”
Oysa Ryuji Tsukazaki çoktan denizlerden de denizcilikten de yorulmuştur. Onlarca yıldır denizde, bir bağı olmaksızın tek başına yaşamıştır. Artık bir evi, bir ailesi olsun istemektedir. Fusako, güzelliğiyle aradığı kadın olmasını yanında sağlam işi, düzenli ev hayatı ile de karada kuracağı hayat için ona uygun görünmektedir. Bir çocukla yaşam mücadelesi veren başarılı iş kadını Fusako için de Ryuji uygun bir eş, oğlu için ideal bir baba, iş yerinde iyi bir destek gibi görünmektedir.
Noboru, Ryuji’den denizcilik öyküleri dinleyip, denizcilik bilgileri edindikçe hayranlığı artar. Ryuji’nin izninin bitip denizlere maceralara dönmesini heyecanla beklemektedir. Ryuji’nin denizciliği bırakıp evlerine yerleşeceğini anlayınca hayal kırıklığına uğrar. Annesi ile evlenince de Noburu Ryuji’ye düşman olur. Sonunda varılacak nokta ise dehşet vericidir.
Marguerite Yourcenar "İnce, bıçak ağzı gibi dondurucu bir kusursuzlukta," diye tanımlamış “Denizi Yitiren Denizci”yi. Gerçekten de kanlı bir dehşet öyküsünü bu denli soğukkanlı ve şiirsel anlatmak her yazarın harcı değil. Japonya’da 1963’de, ABD’de 1965’de yayımlanan, sinemaya da uyarlanan “Denizi Yitiren Denizci”nin Türkçe’de ilk baskısı kırk yıl önce 1973’de Sander Yayınları’ndan yine Seçkin Selvi’nin İngilizceden yaptığı çeviri ile yayımlanmış, bir daha da basılmamış. Çeviri hâlâ tazeliğini koruyor. İyi romanları özleyenlere öneriyorum.
08.08.2013

This page is powered by Blogger. Isn't yours?