Cuma, Mayıs 24, 2013

 

Boris Vian’ın Paralel Hayatları



Yazar, şair, müzisyen, şarkıcı, çevirmen, eleştirmen, aktör, senarist, tiyatro yazarı, dramaturg, köşe yazarı, radyo programcısı, mucit, mühendis... Boris Vian, çok bilgili, çok ilgili insanlardan. Biz onu bugün romanlarıyla tanısak da 39 yıllık hayatına birçok iş, ürün ve eser sığdırmış. Biyografileri hep yaptığı işlerin uzun listeleri ile başlıyor ve mutlaka atlanmış bazı işler oluyor.
Boris Vian’ın Paralel Hayatları’nda (2013, çev. Alev Er, İletişim yay.) Noël Arnaud yakın dostu Boris Vian’ın hayat öyküsünü değişik bir yöntemle ele alıyor. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını anlattıktan sonra kitabın her bölümünde Vian’ın farklı yönlerini ve eser verdiği sanat dallarındaki faliyetlerini ayrı ayrı anlatıyor.
557 sayfalık kitap ilk bakışta hacmi ile göz korkutsa da Boris Vian’ın kısacık ama dolu dolu yaşam öyküsünü okurken sayfaların yetmediğini bir çok şeyin atlanmış olabileceğini düşünmeden edemiyorsunuz. Oysa Noël Arnaud çok iyi bir iş çıkartmış. Her yeni baskıda kitabı geliştirmekle kalmamış eklemeler çıkartmalar yaparak yenilemiş de. Alev Er’in büyük bir emek ürünü olan çevirisinin de okumayı kolaylaştırıcı katkısı açıkça hissediliyor.
Noël Arnaud, “tanıklıklarla ve başka hiçbir yerde yayımlanmamış eser ve yazılarla” oluşturuyor çalışmasını. Boris Vian’ın arşivinde yaptığı kazılarda bulduğu daha önce kitaplaşmamış, “başka hiçbir yerde bulunamayacak” eserlere kitapta yer veriyor ve onlar kitaplaştığında yerlerine yeni bulduklarını koyuyor. Örneğin 1970’de yapılan ikinci baskıda Vian’ın yayınlanmış üç oyununa yer veriyor. Onlar kitaplaşınca da “zaten okurun el altında” düşüncesi ile çıkartıp yerlerine başka metinler bulup koyuyor. Ömür törpüsü gibi bir iş. Noël Arnaud ancak beşinci baskıda pes etmeyi düşünmeye başlamış.
Boris Vian 1920’de Paris’in en zengin banliyösünde orta üst sınıftan dört çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak doğuyor. Babası Paul Vian tipik bir rantiye, annesi Yvonne Ramenez amatör piyanist ve arpist. Yvonne oğluna “Boris” adını Mussorgski’nin bir operasında Boris Godunov’un performansından etkilenerek koyuyor. Boris çocukluk yıllarını hastalıklarla boğuşarak geçirdiği için ilk zamanlar evde eğitim alıyor. 1929 Dünya Ekonomik Krizi ve babasının yanlış yatırımları sonucunda bütün varlıklarını kaybedince mali durumları kötüleşiyor. Köşklerini kiraya verip müştemilatta yaşamak durumunda kalıyorlar ama bu durum pek de keyiflerini kaçırmıyor. Baba, bahçenin kendilerine ait bölümüne sürekli verdikleri partilerde kullanmak üzere balo salonu bile yaptırıyor. 12 yaşında tutulduğu enfeksiyonlu boğaz iltihabı ve ardından 15 yaşında gelen tifo ciddi sağlık sorunları yaratıyor ve Boris’in genç yaşta hayatını kaybetmesine yol açacak kalp rahatsızlığının tohumlarını atıyor.
İlk gençlik yılları partiler, ailece yapılan uzun tatillerle geçiyor. İki erkek kardeşiyle verdikleri süpriz partilerde caz müziği ile tanışıyor. Trompet çalmaya başlıyor ve “Hot Club de France”a katılıyor. Boris 17 yaşında felsefe ve matematik dallarında bakolaryasını alıyor. Fransa savaşa doğru hızla ilerlerken mühendislik eğitimi almaya karar veriyor. Bir yandan da caz müziğine ilgisi sürüyor. Duke Ellington’un Fransa’daki ikinci konserinin organizasyonuna yardımcı oluyor. Romantik Boris’in hareketli bir aşk hayatı var. 1940’da tanıştığı Michelle Léglise’le 1941’de evleniyor. Michelle, Boris’e İngilizce öğretiyor, Amerikan edebiyatından çevirilere başlıyorlar. 1942’de kardeşleri ile birlikte Claude Abbe caz orkestrasında çalıyorlar. Oğlu Patrick doğuyor.  Aynı yıl metalurji mühendisi olarak diplomasını alıyor. Mühendislik önemli bir ilgi alanı. Metalurji dalında araştırmalar, buluşlar yapıyor. Örneğin “elastik tekerlek” buluşuna patent bile almış. Atlantik’le Akdeniz’i bağlayacak bir kanal projesi de hazırlamış.  
Mühendis olarak meslek hayatına başladığı Fransız Standartlar Kurumu’nda mesai saatlerinde yarattığı fırsatlarda ilk romanı Savrulan Otlar Arasında’yı kaleme alıyor; ilk roman ancak ölümünden sonra 1966’da yayınlanacaktır. Bu kurumda kısa bir süre çalıştıktan sonra girdiği Kağıt, Karton Ofisi’nde de ikinci romanı Günlerin Köpüğü’nü tamamlayacak, Pekin’de Sonbahar’ın tamamını kaleme alacaktır. Lise çağlarından beri zaten yaşadıklarını, hissettiklerini hep şiirle ifade etmiş. Arada yazdığı on kadar senaryo var. İlk şiiri 1944’de Hot Club de France’ın dergisi Jazz Hot’da “Bison Ravi” imzasıyla yayınlanıyor. Aynı yıl babası evine giren hırsızlar tarafından öldürülüyor.
1950’ye dek caz orkestralarında çalıyor, gecelerini caz kulüplerinde geçiriyor. Sağlığı trompet çalmaya el vermez olunca da cazla ilgisini Jazz Hot’daki köşe yazıları ile sürdürüyor. Bu caz geceleri sürerken 1946’da Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Albert Camus ile dostluk kuruyor. Varoluşçular Boris’in trompet çaldığı kült kulüp Tabou’nun müdavimi oluyor.   
Boris Vian hızla ve ard arda romanlar, senaryolar, tiyatro eserleri, manifestolar, köşe yazıları, eleştiriler yazsa da ilk yayınlanan romanı Vernon Sullivan takma adıyla yazdığı ve İngilizceden çevirmiş gibi sunduğu Mezarlarınıza Tüküreceğim’dir. 1946’da hızla yazılıp basılan roman hem büyük bir satış hem de bitmek bilmez tartışmalar ve ardından mahkemeye varan yasaklama talepleriyle büyük ilgi çekiyor. Mezarlarınıza Tüküreceğim ABD’deki ırk ayrımı üzerine kara bir roman ve içindeki sert ifadeler ve erotizmi anlatımındaki dobralık nedeniyle ahlak bekçilerince hedef seçiliyor. Yasaklanması talebiyle ihbar ediliyor. Boris Vian ne kadar, ben yazmadım sadece çevirdim, dese de yargılanıyor ve beraat ediyor.
Vian romanı “bestseller” yazabilirim iddiası ile yazmış ve kitap bestseller olmakla kalmamış yazarına da büyük paralar kazandırmış. Vian 1947-1949 yıllarında üç Vernon Sullivan romanı daha yayınlatmış. Başarı ivmesi aşağı doğru düşse de onlardan da büyük paralar kazanmış. Bu arada Boris Vian’ın kendi adıyla yayımlattığı romanları okurun hemen hiç ilgisini çekmiyor. Vian “Vernon Sullivan” adının altında ezildiğini, edebi anlamda önemsenmediğini düşünerek bu yaftadan kurtulmak için çeşitli manevralar yapıyor. Örneğin Mezarlarınıza Tüküreceğim’i edebi üslupta ve sadece ırk ayrımcılığı eleştirisine yoğunlaşarak sahneye uyarlıyor ama yine başarısızlığı tadıyor. Oyun seyirciden hemen hiç ilgi görmüyor, eleştirmenlerin dikkatini bile çekmiyor. 1946’da Günlerin Köpüğü’nün el yazması ile katıldığı bir roman ödülünden eleniyor. Ödülü bir kasaba papazının kazandığını öğrenince şoke oluyor. 1951’de bitirdiği son romanı Yürek Söken’i Gallimard reddediyor. Hevesi kırılan Boris Vian romanın ikinci cildini yazmaktan vaz geçiyor ve roman yazarlığını bırakıyor.   
Boris Vian’ın hayattayken beş romanı ve bir öykü kitabı yayımlanmış. Bunların yanında çoğunluğu dergilerde kalan şiirler, öyküler, eleştiriler, denemeler de var. Noël Arnaud, Vian’ın dosyaları arasında bir çok roman girişi ve sayısız roman konusu yer aldığını belirtiyor. Hiçbiri filme çekilmeyen onlarca senaryo yazan Boris Vian 1947’de senaryo satmak amacıyla arkadaşlarıyla birlikte bir film şirketi de kurmuş. Ama Vian’ın filmografisi bazı filmlerde oyuncu olarak görünmesiyle sınırlı kalmış. Rol aldığı filmlerin uzunca bir listesi var.   
Para sıkıntısı çekmeye başlayan Boris Vian 1950’den itibaren İngilizceden çevirilere yoğunlaşıyor. Günde 18 saat çalışıyor. Romanlar, tiyatro eserleri çeviriyor. Çevirileri beğeni topluyor. Bu arada şiire ve şarkı sözü yazmaya yoğunlaşıyor. 400’den fazla şarkı sözü yazmış. Şarkıcı ve söz yazarı olarak başarı sağlıyor. Philips’e sanat yönetmeni oluyor. İlk albümü “Chansons possibles et impossibles” 1955’de plağa kaydediliyor. Çok az basılan plak hemen hiç satmıyor.
1959’da bir akciğer ödeminin hayati tehlike yarattığını öğrenmesi üretim hızını engellemiyor. Darius Milhaud ile bir opera eseri üzerinde çalışıyor. Üç opera eserine imza atıyor. Denemelerini kitaplaştırıyor. 23 Haziran 1959 günü sabahı, uzun zamandır romana uygun bir şekilde çekilmesi için mücadele ettiği ama yapımcıları ikna edemediği Mezarlarınıza Tüküreceğim’in ilk gösterimine katılıyor ve film başladıktan birkaç dakika sonra fenalaşarak koltuğuna çöküyor. Hastanede kalp krizinden ölüyor.
Yaşarken sadece Vernon Sullivan adıyla meşhur olabilen Boris Vian ölümünden sonra, özellikle 60’lı 70’li yıllarda Dünya gençliğinin kült yazarlarından oluyor. Günümüzde de çağdaş klasiklerden...
23.05.2013

Çarşamba, Mayıs 22, 2013

 

Yavaş yemek, rahat insanlar...



Torino FIAT fabrikasıyla, Juventus kulübüyle tanınan bir sanayi şehri olsa da güzellikleriyle göz dolduruyor. Geniş meydanlara açılan caddeleri barok cepheli, geniş avlulu apartmanlar süslüyor. Şehri saran yemyeşil Alpler ve Po nehri görüntüyü daha da muhteşemleştiriyor.
Torino bir sanayi kenti olmanın sıkıcılığını doğası ve mimarisinin yanında kültürel ve sanatsal zenginliği ile gideriyor. 17 - 18. Yüzyıldan kalma binalarında onlarca müze var. Kahire'den sonra Dünyanın en büyük Mısır müzesi de, sinema müzesi de, meyve müzesi de Torino’da.
Torino'nun esas ünü ise çikolatası, peynirleri, salamları ve tabii şarabı ile yemek kültüründen geliyor. İtalyan yemeklerini Dünyaya tanıtan Eataly'nin merkezi. hamburger kültürüne, fast food'a karşı "yavaş yemek" (slow food) akımının öncüsü.
Yavaş yemek'in rahat insanlar gerektirdiğini, yavaşlığın sadece yemekte olmadığını ise Torino'da yaşadıklarım öğretiyor.
Torino’yu daha çok sinema festivali ile tanısak da son yıllarda özellikle edebiyat ajanslarımızın gündemine kitap fuarı ile de girdi. İtalya'daki tek önemli kitap fuarının Bologna Çocuk Kitapları Fuarı olduğunu sanıyorduk. Torino Kitap Fuarı 26 yıldır yapılıyormuş. Şimdi de uluslararası olma yolunda.
Torino Kitap Fuarı, kent merkezine metro ile 10 dakika uzaklıktaki eski FIAT fabrikasında kurulu Lingotto kompleksinde yer alıyor. Lingotto'da ayrıca sergi ve konferans salonları, sinemalar, lokantalar, bir alış veriş merkezi var. FIAT'ın sahibi Agnelli ailesinin çağdaş sanat koleksiyonu da burada sergileniyor. Lingotto'nun hemen yanında da Eataly'nin merkezi bulunuyor.
Torino Kitap Fuarı okura yönelik, kitap satışı yapılan, yazarlara okurun buluştuğu bir fuar. 5 salonda 1200 İtalyan Yayınevi yer alıyormuş ve 300 bin ziyaretçisi varmış. 911 bin nüfuslu bir kent için çok büyük bir rakam. Salonlar cıvıl cıvıl çocuklarla dolu. Torino Kitap Fuarı uluslararası olmak, telif hakları alış veriş merkezi olmak arzusunda. Her yıl yüzden fazla edebiyat ajansını misafir ediyorlar. Bu yıl Türkiye'yi Kalem Ajans ve Lir Ajans temsil ediyor. Fuara ülke katılımı ise oldukça az. Romanya, Arnavutluk, Litvanya, Lüksemburg, Gine ve İsrail'in standları var. Konuk ülke Şili ama fuarın hiçbir tanıtım materyalinde Şili'nin adı geçmiyor. Açılış törenlerinde de Şilililere söz verilmiyor.
Yavaşlığa ve rahatlığa gelince... Torino Kitap Fuarı açılışını bir gün önce şehir merkezinden otobüsle 40 durak uzaktaki Savoy hanedanın yazlık sarayında yapıyor. Tören sekizde başlayacak, on dakika önce salondayım. Yeterince oturacak yer olmadığı için çoğunluk ayakta. Bir saat törenin başlamasını bekledikten sonra pes edip ayrılıyorum. Tören dokuzda başlamış, konuşmalar bir saat sürmüş. Ertesi sabah 10’da fuar alanında da bir açılış töreni var. Ona beş kala oradayım. Açılışın 11.30'a ertelendiğini öğreniyorum. Kimseye haber verme gereği duymamışlar. 11.30'da salona tekrar geliyorum. On ikiyi on geçeye dek Kültür Bakanını bekliyoruz. Bakan tören başladıktan on dakika sonra geliyor. Bu gecikmelere kimsenin ses çıkarmadığını da eklemeliyim. İnsanlar rahat.
Uluslararası olma iddiasındaki fuarın açılış töreni İtalyanca, fuar hakkında yabancı dillerde tek bir materyal bile yok. İngilizce bilen eleman da  yok gibi. Fuarla ilgili İngilizce bilgi talep ettiğimde web sitesine bakmam öneriliyor. Web sitesinin İngilizce bölümünde hala 2012'nin bilgileri var. Yapılmakta olan fuara dair ise tek bir satır bile yok. Bu da rahatlığın sonucu. 
22.05.2013

Pazartesi, Mayıs 20, 2013

 

Roman Gibi ya da “Kitaplara ve Okumaya Dair”



“Kitaplara ve Okumaya Dair” alt başlığını taşıyan Roman Gibi’de Daniel Pennac okuma alışkanlığının edinilmesinden başlayıp kitap okurunun haklarına varan okuma eylemi hakkında görüş ve deneyimlerini paylaşıyor.
Pennac’ın biyografisinde Dünyaca tanınmış bir yazar olmasının yanında eğitimci ve pedagog olduğu da yazılı. 1944 doğumlu, babasının sömürgelerde subay olması nedeniyle küçük yaşta yatılı okula verilmiş. 1970’de Fransızca öğretmeni olarak göreve başlamış. Yatılı okul zamanlarından beri sıkı bir kitap okuru. Kendi çocuklarına, öğrencilerine de kitap okuma alışkanlığını aşılamaya çalışmış. Roman Gibi’de (2. Baskı Mart 2013, çev. Mustafa Kandemir, Metis yay.) okuma alışkanlığının kazandırılması çabasında yaşanan başarıları ve tabii düşkırıklıklarını anlatıyor.
''Bu sayfaların pedagojik işkence malzemesi olarak kullanılmaması rica olunur'' diye başlayan kitapta Pennac deneme ile öykü arası bir anlatım biçimiyle, kısa bölümlerde bir okurun nasıl yaratılacağının yanında bir kitap düşmanına nasıl kolayca dönüşülebileceğini de anlatıyor. Anne babaların çocuklarına okuma alışkanlığı kazandırmak için yaptıkları en önemli yanlışı anlatarak söze giriyor ve “Okumak fiilinin emir kipine tahammülü yoktur” diyor. “Oku!” “Oku! Okusana diyorum, sana okumanı emrediyorum!” “Odana çık ve oku!” gibi emirlerin bir çocuğu okumaktan soğutmak için birebir olduğunu hikaye ediyor. Çocuğumuzu kitap okusun diye odasına yollayıp biz televizyonun karşısına geçiyoruz. Kitap okumak ceza, televizyon seyretmek ödül oluyor. Sonuçta çocuk kitap okumaya çalışırken masanın başında uyuyor.
Pennac en tehlikeli şeyin okumayı bir angarya ya da ceza haline getirmek olduğunun altını çok kalın bir şekilde, birçok örnekte çiziyor. “10 sayfa oku, televizyon seyredersin.”, “Kitabını bitirirsen interneti kullanabilirsin” gibi uygulamaların, özellikle son zamanlarda örneklerine sıkça rastladığımız çocuk kitap okunsun diye televizyonu kapatmanın tersine tepeceğini söylüyor Pennac. Çünkü kitap okumayı ceza televizyonu ya da interneti ödül yapıyorsunuz, diyor. Aksine çocuk kitap okumanın zevkli bir şey olduğunu düşünmeli, hissetmeli.
Kitap okumayı engelleyici eylemler yapsak belki de çocuğun kitap okumasını daha kolay sağlayacağız. “Yeter artık okuma! Gözüne yazık” diyen anne-babalarımıza rağmen yorganı çekip fener ışığında kitap okuyanlarımız ne kadar çoktur.
Çocukları kitap okumaktan alıkoyacak birçok şey var gündelik hayatımızda. Televizyon, sinema, internet... Çocuk için okumayı engelleyici unsurlar olarak görülen bu şeylerin büyüklerin kitap okumamasının da başlıca bahanesi olduğunu söylüyor Pennac. Ve soruyor; çocuklarına kitap okuması için baskı yapan büyüklerin kaçı kitap okumaya zaman ayırıyor? Neden hiç kitap okumaya zamanınız yok!
Anne-babalar kitap okumanın kutsal bir iş olduğunu düşünüp çocuklarını okusun diye zorladıkça çocukların okumaktan kaçacağını küçük öykü parçalarıyla örnekliyor Pennac. Bu tür zorlamalar, emirler yerine kitap okumayı zevkli hale getirmek gerektiği düşüncesinde. Kitap okumanın bir ödül ya da hediye haline getirilmesini öneriyor. Birlikte kitap okumanın çocuğu okumayı öğrenmeye en fazla motive eden eylemlerden biri olduğunu söylüyor. Gece uyumadan önce okuduğunuz birkaç sayfalık bir masalın çocukta ne unutulmaz anılar bıraktığını hatırlatıyor. Çocuğumuza birkaç sayfa masal okumanını bile bir süre sonra bize nasıl bir yük gibi geldiğini, bundan kaçmanın yollarını aradığımızı hatırlatıyor. Bizim istemeyerek yaptığımız bir işi çocuğumuz niye yapsın!
Anne-babayı çocuğa kitap okuma külfetinden çocuğun okula gidip okumayı öğrenmesi kurtaracaktır. Okumayı öğrenme sürecinde “Oh, artık kendi okuyor” diye çocuğu yalnız bırakmanın da önemli bir yanlış olduğunu söylüyor Pennac. Okumayı öğrenmek için zorlanan çocuğun kitaplardan çok kolay soğuyabildiğini anlatıyor.    
Derslerin, müfredatın bir parçası olarak kitap okumanın da kitap okuma sevgisi aşılayacağına öğrenciyi okumaktan soğuttuğu kanısında. Fransa’da da bizdeki 100 Temel Eser uygulamasına benzer bir biçimde müfredatın bir parçası olarak klasik romanlar okunuyormuş. Pennac, öğrencilerinin hemen hiçbirinin bu kitapları doğru dürüst okumadığını, okuma eylemenin onlara bir işkence gibi geldiğini anlatıyor örnek hikayelerle. Aksine dersi kaynatmanın bir yolu gibi görünen öğretmenin müfredat dışı bir kitabı okuması, öğrencinin dinlemesi yöntemi ile kitaplara, okumaya ilginin arttığını deneyimlemiş.
Kitap okumayan çocuk edebiyat dersinde başarısız oluyor ve biz soruyoruz; “Edebiyat’ta başarısız olması sınıfta kalmasına sebep olur mu?” Matematiği iyi ise gerisi önemli değil, diye içimizi rahatlatıyoruz. Çünkü “Niçin kitap okumalı?” sorusuna verdiğimiz cevap “Gerekli olduğundan!” Gerekli olduğunu düşünenlerin artık gerekmediği için hiç kitap okumadıklarını söylüyor Pennac. Çünkü, okul bitmiş, geçinebilecek bir iş bulunmuştur. Artık kitap okumak yerine maç seyredilebilir. Çünkü şimdi kitap okumak gerekmiyordur. Pennac, “Peki, öğretmen okumayı buyuracağına ya aniden kendi okuma mutluluğunu paylaşmaya karar verseydi?” diye soruyor.  Kafalarda “okumak gerek” diye bir dogma varken kitap okumak gereklilikten mutluluğa dönüştürülebilir mi? 
Pennac, “Yüksek sesle okuyan insan, kitabın seviyesine çıkarır bizi” teziyle kitap okumayı sevmeyen, hatta nefret eden öğrencilerine okuma sevgisini nasıl aşıladığının öyküsünü anlatıyor. Bebekliğinde masallar dinlemiş, çocukluğunda okuduğu öykülerle düş dünyalarına dalmış, daha sonra “okumak gerek” diyen anne-babalar ve öğretmenlerin büyük katkısı ile okumaktan soğumuş gençlere okuma keyfini nasıl yeniden kazandırdığının öyküsü var “Okuma Ödevi Vermek” başlıklı bölümde. “Mucizevi bir şey olmadı” diyor Pennac. “Okuma zevki çok yakındaydı. (...) Sadece bir kitabın bizlere sunacağı şeyin ne olduğunu unutmuştuk” diyerek öğretmen olarak önemli bir işlevi olmadığını, öğrenciyle kitabın buluşmasında çöpçatanlık yapmakla yetindiğini belirtiyor. “Okumayla barışmanın tek şartı şu; Karşılık olarak hiçbir şey beklememek. Ama hiçbir şey. Kitabın etrafına okuma öncesi edinilmesi gereken bilgilerden bir siper dikmemek. En küçük bir soru bile sormamak. En küçük ödev bile vermemek. Okunan sayfalara tek bir kelime bile eklememek. Değer yargısı yok, kelime açıklaması yok, metin çözümlemesi yok, yaşam öyküleri hakkında bilgi yok...” Okumanın bir armağan olması... Bunu başardığınızda öğrenciler için okumak bir zevk olacaktır, Pennac’a göre.  
Pennac her okurun kendine göre bir tarzı olduğunu ve buna asla karışılmaması gerektiğini söylüyor ve kitap okurunun haklarını sıralıyor; 1) Okumama hakkı; 2) Sayfa atlama hakkı; 3) Bir kitabı bitirmeme hakkı; 4) Tekrar okuma hakkı; 5) Canının istediğini okuma hakkı; 6) ''Bovarizm'' hakkı; 7) Canının istediği yerde okuma hakkı; 8) Çöplenme hakkı; 9) Yüksek sesle okuma hakkı; 10) Susma hakkı.
Kitabın adının Roman Gibi olması boşuna değil. Daniel Pennac çok iyi bir anlatıcı. Benim baştan beri bir pedagoji kitabının sıkıcılığında özetlemeye çalıştığım konuları kısa bölümlerde az ve öz söyleyerek akıcı bir dille anlatıyor. Deneme ile öykü arasında bir anlatım bulmuş. Unutulmayacak özlü sözler de söylüyor, hoş anekdotlar da, kendi yaşadıklarından olduğunu düşüneceğiniz öyküler de anlatıyor. “Okuma zevki nasıl kazanılır?”, “Okumayla tekrar nasıl barışılır?” gibi sorunlarınız yoksa bile edebiyat zevki alarak okunan bir kitap Roman Gibi.
16.05.2013

Pazar, Mayıs 19, 2013

 

“Edebiyatı bilene bırakın”


Geçen yıl bu zamanlar Elif Şafak Miles and Smiles Kredi Kartı’nın reklamında oynayınca müstehzi bir ifade ile karşılanmıştı. Şaşıranlar, inanmayanlar, “bu kadar da olmaz” diyenler çoğunluktaydı. “Neden olmasın?” diyenlerin sayısı ise oldukça azdı. Daha önce “Ben ki hayatımda kredi kartı kullanmam,” (22.02.2009, Zaman Gazetesi) diyen bir yazarın okurlarını tüketime teşvik etmesinin doğru olmadığı düşünülüyordu. Elif Şafak, insanları üstelik kendi yazar kimliğini kullanarak kredi kartı kullanmaya özendiriyordu. Reklamda yazarlığı vurgulandıktan sonra “Elif Şafak, yüksekten uçanlar kulübünün bir üyesi. Alışverişlerinde Miles&Smiles kredi kartını kullanıyor, hiç kimsenin uçamadığı kadar uçuyor” deniyordu. Yani siz de sevdiğiniz yazar gibi “yüksekten uçmak” (!) istiyorsanız bu kredi kartını almalıydınız.
Bir yazarın reklam filminde oynamasına yazarlar şöyle tepki vermişti;
Hilmi Yavuz: Edebiyat eserinin, edebi değil de ticari değeriyle bir meta olarak dolaşıma girdiği toplumlarda, yazarın da kendisini bir meta üreticisi olarak pazarlaması bana son derece mantıklı geliyor.
Ahmet Ümit:  İnsanlar bizi yazdıklarımızla tanıyor. Kimseye şampuan, ayakkabı alın diyemem.
Pınar Kür: Yazarların böyle ticarileşmesine karşıyım. 
Akıllardan geçen soruyu ise Asu Maro sormuştu: “İmajımızı mı koruyacağız, cebimizi mi?” (25.05.2012, Milliyet). Maro sözünü şöyle tamamlıyordu: “En önemlisi, samimiyette. Söylediğimizle yaptığımızın birbirine uymasında.” 
Tartışmalar ve eleştirilerden sonra Balçiçek İlter'e konuk olan Elif Şafak, kredi kartı reklamında oynadığı için aldığı eleştirilere şöyle yanıt verdi: “bir edebiyatçı olarak rol modeli olmak istedim." (11.06.2013).   
Tüm bunları neden hatrıladım, hatırlattım?
Bugünlerde televizyonlarda “Finansbank İhtiyaç Kredisi Kasap Reklamı” yayında. Reklam şöyle; Et almaya gelen müşteriye kasap hesabını kapat der, müşteri de kasaba bir şiirle cevap vermeye çalışır. “Kapama, kapama, hüzünlenme vakti geldi...” diye şiiirini okurken arkasında Tuna Kiremitçi ağır abi edasıyla beliriyor. Abartılı, teatral bir ifade ile Yahya Kemal’den apartılmış bir şiirimsi okuyor. “Kapama vakti geldiyse hesaptan / Bir hüzün kalkar bu kasaptan / Biraz daha vakit tanı arkadaş / Bi haber misin esnaflıktan / Sözümüz söz borcumuz borç” derken dış ses giriyor ve “Edebiyatı bilene bırakın” diyerek Finansbank İhtiyaç Kredisi’ne başvurmasını söylüyor.
Tuna Kiremitçi’nin biyografisinde “hayatını kazanmak için reklam yazarlığı” yaptığı yazıyor. Reklam yazarı geçmişini hatırlayıp bu reklamı nasıl değerlendirdiğini sormayacağız. Mizahi üslupla yazılmaya çalışılan reklamda yazarın nasıl bir konuma konduğu ortada. Ciddiye alınmıyor, “Edebiyatı bilene bırakın” diyerek dış ses devreye sokuluyor.
Kredi alması teklif edilen esnaf, örneğin bu reklamdaki kasap ya da dar gelirli memur Tuna Kiremitçi’yi ne kadar tanır bilemiyorum. Çünkü reklamda tanıtılmıyor, ismi bildirilmiyor. İsmi bildirilse de tanırlar mı? Ama Tuna Kiremitçi’yi yakından tanıyan okurlarına iletilen yazar imajının hiç de hoş olmadığını belirtmeliyim.    
Tuna Kiremitçi’ye niçin bu reklam filminde oynadığını soran olmuş mu, ne cevap vermiş bilemiyorum. Para kazanmak için reklam filminde oynadı, diyemeyiz herhalde. Kitapları yüz binlerce basılan, yabancı dillere çevrilen milyonlarca lira telif kazancı elde eden bir yazarın maddi sıkıntısı yoktur diye umuyoruz.     
Ama Elif Şafak gibi “bir edebiyatçı olarak rol modeli olmak istedim" de diyemeyecek harhalde. Çünkü bu reklamda “edebiyatçı”nın düşürüldüğü durum mizahla açıklanabilir ancak. Ancak bir zamanlar bir reklamı eleştirirken söylediği sözleri kendisine uyarlayabilir: “bakın ben kendisiyle dalga geçecek kadar cool biriyim.”
15.05.2013  

Pazartesi, Mayıs 13, 2013

 

Yüzler



Emrah Polat Yüzler’de üç erkek kahramanın “9 Nisan 2010 Cuma” günü yaşadıklarını anlatırken onların 12 Eylül askeri darbesi ile hayat hikayelerinin nasıl değişip yeni kişilikler kazandıklarını gözler önüne seriyor. Nazım, Arif ve Orhan’ın ayrı ayrı gelişen öyküleri ortak bir sonla noktalanıyor.
Yüzler’in (Mart 2013, Sel Yay.) önemli bir özelliği olarak “Ankara romanı” olması belirtiliyor. “Bilenlerin çok sevdiği, diğerlerinin hiç anlamadığı kendine has dokusu, atmosferi, dışardan donmuş gibi görünen ritmi, sokakları ve yokuşlarıyla, Seyranbağları, Mamak, Ulus, Türközü’yle Ankara’nın ve ona has karakterlerin öyküsü” deniyor arka kapakta. Ankara’da doğmuş, hayatının önemli bölümünü Ankara’da geçirip hep İstanbul’u özlemiş biri olarak kuşkusuz bu satırlar beni romanı okumaya çağırıyor. Son on beş – yirmi yılda Ankara dışarıdan bakanların kolayca kavrayamayacağı bir hal aldı. Başkent olmanın, memur kenti olmanın “dışardan donmuş gibi görünen ritmi” sürerken,  bir yanda iktidarın ve hiç değişmeyecek belediye başkanı sayesinde şehrin üzerine çöken muhafazakâr hava diğer yanda zenginliğinin kaynağını hiçbir şekilde açıklayamayacağınız lüks arabalı, jeep’li bürokratların doldurduğu hemen her sokak arasında rastladığınız meyhaneler, barlar, pavyonlar...
Emrah Polat’ın kahramanları Ankara’nın bu kesitinden. Onları Grek müzikleri çalan, Girit mutfağı sunan bir balıkçı lokantasında tanıyoruz. Emrah Polat Ankara’yı mahalle, sokak hatta kapı numarasıyla somutlamakla kalmıyor kahramanlarını da aynı somutlukla tanıtıyor. 2010’un Ankarası’nda arka sokaklarda nasıl bir yaşam olduğu gözümüzde canlanıyor. 
Nazım Çetin 1981 Ankara doğumlu, Gazi Üniversitesi İşletme Bölümü’nü bitirmiş. Büyük bir bankada çalışırken 2008 krizi ile işten atılınca Arif Binali’nin insan kaynakları şirketi Ankon’da çalışmaya başlamış. Nazım’ın 12 Eylül’le ilişkisi “hatırı sayılır sol çevreden” olan babası Ruhi’den dolayı. Darbeden sonra, daha Nazım annesinin karnındayken, örgüt tarafından yurt dışına kaçırılan Ruhi’nin son sözleri “En kısa zamanda döneceğim” olmuş ve bir daha kendisinden haber alınamamış. Babasının tek faydası Ankon’a işe girerken olmuş. Arif, babasının işini sorduktan sonra “Anladım” deyip hemen Nazım’ı işe almış.
Arif, “Maraş Katliamını protesto etmek için 2 Ocak 1978’de Ziraat Bankası Küçükesat şubesini soydukları gerekçesiyle Seyranbağları’ndan dokuz arkadaşıyla cezaevine girmiş.” 4 yıl 5 ay hapis kaldıktan sonra tahliye olup önce askere gitmiş, sonra ODTÜ Psikoloji Bölümü’nde okumuş. Mensubu olduğu siyasetin Merkez Komitesi üyelerinden Cezmi ile karşılaşıp onun yönettiği çok uluslu insan kaynakları şirketinin Ankara temsilcisi olması ile hayatı değişiyor. Bize tanıtıldığı tarihte kendi şirketinin başında. Arif’le Nazım’ın gittikleri Gelidonya Restoran’ın garsonu Orhan üçüncü kahraman. Orhan’la Arif hapishaneden arkadaş. Şiddete, kaba güce eğilimli. Hapishane günlerinde hayatında en büyük saplantısı “İstanbul’dan kaçırıp Mamak’ta bir gecekonduda tuttuğu sevgilisi Nazan”. Orhan o gün, bir kaç saat önce işini kaybetmiş. Gelidonya’ya bu kez müşteri olarak gelip Arif ve Nazım’la buluşuyor.
Emrah Polat, üç karakterin “9 Nisan 2010 Cuma” günü yaşadıklarını anlatırken geri dönüşlerle hem o akşama gelene dek yaşadıkları önemli anları hikayeleştiriyor hem de onları karakter olarak zenginleştiriyor. Biryandan da romana yeni karakterle katılıyor.
Emrah Polat iyi bir anlatıcı. Kolayca hüzünle boğulabilecek hikayeleri ironik ve neşeli bir anlatımla yazıya döküyor. Akıcı bir anlatımı var. Anlatmayı seviyor. Kurgusal sıkıntı da sanırım anlatmayı sevmesinden kaynaklanıyor. Kahramanların bir gününden geçmişe dönerek romanı kurmak ilk defa rastladığımız bir kurgu değil. Üstelik Emrah Polat, oldukça avantür bir sona doğru bizi hazırladığını hissettirerek merak unsurunu son sayfaya dek korumayı da bilmiş. Ama geçmişten öyküler anlatırken demin sözünü ettiğim “anlatmayı sevmekten” kaynaklanan yapısal bir sorun oluşmuş romanda. Hikayeler uzayıp, ağır basmakla kalmıyor, içlerinden yeni hikayeler de çıkıyor. Sonunda hikayelerin toplamı romanın önüne geçiyor. Romanın ana yapısından kopuyoruz, ilgimiz dağılıyor.
Yüzler 12 Eylül Darbesi’nin insanları nasıl derinden etkileyip değiştirdiğini anlatırken aslında daha önce yayınlanmış birçok roman, hikayede anlatılanlara ve tabii dönemi yaşayanların anılarında anlattıklarına yeni bir şey katmıyor. 12 Eylül öncesi devrim için canını vermeye hazır bir çok eylemcinin darbe sonrasında hızla değişip dönemin ruhuna uyduğu, “başarılı” birer iş adamı olduğu malum. Bunların tekrar tekrar anlatılmasında bir sakınca yok. O nedenle Yüzler’de bu öykülerin yeni bir kurguyla tekrar edilmesi de eleştiriyi gerektirmiyor. İnsan unutan bir mahluktur, tekrarlarda fayda var. Tartışmalı olan romanın arka kapağında belirtildiği gibi bu bukalemunların “Hayata karşı mağlup olmuş ya da baştan kaybetmiş insanlar” sayılıp sayılmayacağı. Bence, onlar değil ilkelerine, inançlarına bağlı kalanlar kaybetti. 
09.05.2013

This page is powered by Blogger. Isn't yours?