Cuma, Şubat 26, 2016

 

“Aşk uçar, götürür, dönüştürür ve deforme eder”


Virginia Woolf büyük bir edebiyatçı olmasının yanında yaşam öyküsü ile de ilgi duyulan bir yazar. Kendi iradesiyle son verdiği 59 yıllık yaşamında bir yandan travmalarla, depresyonlarla boğuşurken diğer yandan onlarca önemli eser vermiş. Tek eşli çok sevgilili, aşklarla, dostluklarla dolu bir yaşam...
Yaşamı boyunca düzenli olarak günlük tuttuğu ve sevdiklerine, dostlarına binlerce mektup yazdığı için hayat öyküsünün en küçük ayrıntıları bile biliniyor, mercek altına alınıp deşiliyor, inceleniyor.  Bunlardan Türkçede okuduğumuz son örnek Christine Orban’ın “Virginia ile Vita”sı (Şubat 2016, çev. Birsen Uzma, Can yay.). Orban romanda Virginia Woolf’un Vita Sackville-West'le yaşadığı aşkı ve bu aşk öyküsünün ürünü olan “Orlando” romanının yazılış sürecini anlatıyor. Christine Orban romanı Virginia Woolf'un günlüklerinden ve Vita Sackville-West'le mektuplaşmalarından yola çıkarak kaleme almış.      
“Virginia ile Vita” Virginia’nın yaşadığı derin bir depresyondan çıkışı ile başlıyor. Baş ucunda kocası Leonard vardır. Ama Virginia üç gün sonra buluşacağı Vita’yı düşünüp depresyondan çıktığına sevinir. Yazar Virginia’nın depresyonunu “deliliğin pençesinde kıvranmak” olarak anlatıyor. “Delilik” Virginia’nın ailesinde kalıtsal değil ama önünde acı verici bir örnek var. Virginia küçük bir çocukken üvey ablası Laura artık evde bakılamaz duruma geldiği için akıl hastanesine kapatılmış. 13 yaşındayken,1895’de annesi, 1897’de sırdaşı saydığı üvey ablası Stella, 1904’de yazar olarak yetişmesini sağlayan, eğiten babası, 1906’da çok sevdiği erkek kardeşi Thoby ölüyor. Ölümlerle geçen bu on yıldan sonra Virginia yıllarca sürecek bir depresyona giriyor. Depresyondan çıkmayı başardıktan sonra da uzun ve verimli yazarlık dönemi geliyor. “Deliliğin pençesinde kıvranmak”tan yazarak kurtulduğu, korunduğu düşünülüyor.
Virginia’nın depresyonlarının kaynağında bu ölümlerle birlikte hayatındaki anne sevgisi eksikliğinin ve bu eksikliğini başka insanlarla karşılayamamasının yattığı düşünülüyor. Üvey ağabeyin cinsel tacizlerinin de erkeklerden soğumasında etkili olduğu kanısı hakim. Önce üvey ablası Stella, o ölünce onun yerine koyduğu kız kardeşi Vanessa ve kadınlarla dört – beş büyük aşkın da bu nedenle yaşandığı iddia ediliyor.
Christine Orban “Virginia ile Vita”yı 1927’de başlatıyor. Virginia Woolf 1912 yılında evlendiği Leonard Woolf ile uyumlu bir yazar yayıncı birlikteliği içindedir. Virginia Woolf  “Deniz Feneri”ni yazmış ve kitap basılmıştır.
En kısa biyografilerinde bile eşi Leonard’la cinsel bir ilişkisi olmadığı belirtilen Virginia’nın yaşamına küçük yaşlardan itibaren birçok kadın girmiş. Bunların en önemlilerinden biri de Vita Sackville-West. Karşılaştıklarında Virginia beşinci romanını yayımlatmış olsa da Vita ondan çok daha tanınmış bir yazar. Şiir kitapları ve romanları olan Vita “Lady” ünvanlı bir soylu, zengin bir ailenin kızı ve yaşamını dilediğince sürdüren ve cinsel tercihlerini açıkça ifade eden özgür bir kadın. Bir anlamda Virginia Woolf için rol model. Vita’nın kendine ait odası da, o odada rahat rahat kitaplarını yazacak geliri ve zamanı da var.
Kocasıyla birlikte yaşadığı Monk's House'un hemen yakınındaki 16. yüzyıldan kalma aile şatosu Knole’de hayatını sürdüren iki çocuklu Vita Sackville-West'le büyük bir aşk yaşamaya başlarlar. Vita kimi zaman erkek giysileri ile geziyor. Dudaklarının üzerinde bir bıyık gölgesi var. Erkek olmayı dilediğini diplomat kocasına yazdığı mektuplarında sık sık belirtmiş. Mina Urgan “Virginia Woolf” biyografisinde (Yapı Kredi yay.) “Bir erkeğin gücü ile kadının zarifliğini birleştiren bir yaratık diye tanımlamış Vita’yı. İlişkilerinde cinsiyet ayrımı yapmadığı, tek bir aşka sadık kalmadığı anlaşılıyor. Ona tutku ve sadakatle bağlanan Virginia, Vita’nın yarı kadın yarı erkek hallerine hayran kalsa da sadakatsizliğine de tahammül edemiyor. Dostluğun baki kalıp ilişkiye nokta konulmasının nedeni de Vita’nın sadakatsizliği.
Mutsuz bir sona varan bu aşk öyküsü “Orlando” romanına ilham kaynağı olur. Virginia ün kazanmakla kalmaz günümüze kadar gelen tartışmaların da kaynağı olan önemli bir eser vermiş olur. Virginia ile Vita’nın ilişkilerini daha iyi anlamak için kuşkusuz “Vita Sackvılle-West Mektuplaşmaları”nı (2007, çev Mefkure Bayatlı, Agora Kit.) da okumak gerek.  
“Virginia ile Vita”yla aynı günlerde Lyndall Gordon’un “Bir Yazarın Yaşamı” alt başlıklı “Virginia Woolf” biyografisi yayımlandı. (Aralık 2015, çev. Süha Sertabiboğlu, Alfa yay.). Lyndall Gordon T.S Elliot, Charlotte Bronte gibi yazarların biyografileri ile tanınıyor. 478 sayfalık “Virginia Woolf” biyografisi de yazarın yaşamı ve eserleri üzerine çalışanlar için başvuru kaynaklarından. Lyndall Gordon’un çalışmasına öncelikle Virginia ile Vita’nın ilişkisini nasıl ele almış diye baktım, sonra merakım kitabın tamamını okumama neden oldu. Lyndall Gordon, Virginia Woolf’ün yaşam öyküsünü eserleri ile koşutluklar kurarak anlatıyor. Virginia Woolf’ün babasından öğrendiği en önemli şeylerden birinin biyograficilik olduğunu söylüyor Gordon. Virginia Woolf’ün eserlerinin tamamının biyografik özellikler taşıdığını ve çocukluğundan başlayarak yaşamının tüm evrelerini eserlerine yansıttığını örnekleriyle anlatıyor. Virginia Woolf babasından farklı olarak insanların yaşamlarının görünmeyen yanlarına bakarak yazıyor biyografileri. Bilinmeyeni, hissedileni yazıya döküyor.       
Virginia Woolf’ün aile hayatından kaynaklanan sorunlarının yanı sıra toplum içinde kadın olarak varolma mücadelesi de vermiş. Sonuçta kızların okula gönderilmediği bir çağda yaşıyor. Babasının ilgisi olmasa hiçbir eğitim alamayacak. Kadın olarak varolmaya çalışmanın yanında yazarlığını kabul ettirme mücadelesi de vermiş. Çünkü önünde Bronte’ler, Jane Austen gibi örnekler olmasına rağmen bir kadının yazar olmasına hoş gözle bakılmıyor, engelleniyor. “Kadın olma”, “yazar olma” mücadelelerini verirken bir de dönemin tutucu anlayışıyla hiç hoş karşılanmayacak cinsel tercihlerini ifade etmek pek kolay olmasa gerek.  
Virginia Woolf, bedende iki ayrı cinsiyet olduğuna, androjini’ye inanıyor. (Bu konuyu merak edenlere YÖK’ün Ulusal Tez Merkezi’nden ulaşılabilen Sakine Uçar’ın “Orlando ve Aşık Kadınlar’da Androjini” başlıklı yüksek lisans tezini okumalarını öneririm). Virginia Woolf zihinlerde de iki ayrı cinsiyet varsa mutlak tatmin ve mutluluğa ulaşılması için onların birleşmesi gerekiyor mu, diye soruyor, “Kendine Ait Bir Oda”da. “Bir kişi erkekse beynin kadın tarafı yine de etkilidir; bir kadın da içindeki erkekle ilişkili olmalıdır.” Yani beden gibi beyin de çift cinsiyetlidir ve beynin iki yanını oluşturan erkek ve kadın yanlarından faydalananlar büyük sanatçılar olur, diyor Woolf. Vita Sackville-West ilham kaynağı oluyor ve “Kendine Ait Oda”da öne sürdüğü görüşleri “Orlando”da romanlaştırıyor. 
25.02.16

Etiketler: , ,


Perşembe, Şubat 25, 2016

 

YAŞAR KEMAL KIRGINLIĞINDA HAKLIYMIŞ



“Yaşar Kemal, İnsanı, Toplumu, Dünyayı Kucaklamak” adını taşıyor büyük ustanın ölüm yıldönümünde Galatasaray Üniversitesi’nin düzenlediği sempozyum. Sempozyumda Türkiye ve Fransa’dan önemli isimler Yaşar Kemal ve eserleri hakkında bildiriler sunacak. İki de sergi açıyorlar. Biri Ara Güler’in Yaşar Kemal fotoğrafları, diğeri de MİHA muhabirlerinin Yaşar Kemal’in izinde Anadolu’yu dolaşıp yaptığı röportajlar ve fotoğraflardan oluşuyor. Yaşar Kemal için daha birçok etkinlik yapılacağını da öngörebiliriz.
Geçen yıl Yaşar Kemal’in ardından yazdığım “Yaşar Kemal Adana’ya Kırgın mıydı?” (11.03.15) başlıklı yazımda “Yaşar Kemal, Adana’nın hemşehrisi olmakla övündüğü en önemli isimlerdendir. Ama bu sevgi yaşarken Yaşar Kemal’e duyulan saygıyı ifade edecek bir biçimde belirtilmemiş” diyor ve “Adana belki de devlet büyüklerinin, sanatçılarının adlarını caddelere, bulvarlara en çok veren il. Yaşar Kemal’in adı geçmiyor. Sadece ‘Yaşar Kemal Yürüyüş ve Koşu Parkuru’ var” diye durumu belirtiyordum.
Yazımı yayınlandıktan sonra Çukurova Belediye Başkanı Soner Çetin Yaşar Kemal’in adını büyük bir kültür merkezine vereceklerini açıklamıştı. Ama yıl içinde bir gelişme olmadı. Seyhan Belediyesi mevcut Kültür Merkezi’nin adını “Yaşar Kemal Kültür Merkezi” olarak değiştirdi. Adana Büyükşehir Belediyesi Hüseyin Sözlü’nün bir kültür merkezine ya da bulvara Yaşar Kemal adını vermekle yetinmeyeceğini, büyük ustanın adına yaraşacak ve Dünya’da ses getirecek projeler gerçekleştireceğini düşünmüştüm. Yanılmışım.     
Seyhan Belediyesi’nin kültür merkezine Yaşar Kemal adını vermesi ve Adana Divan Otel’in “Yaşar Kemal Salonu”nu açmasının dışında Adana’da bir gelişme yok. Çukurova Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencilerinin yaptığı araştırmada da farklı bir sonuç çıkmadı. İlgileri ve emekleri için teşekkür ederim.  
İnsan Hakları Derneği Adana Şubesi, şehirdeki sivil toplum örgütlerinin desteği ile Adana Büyükşehir Belediyesi’ne hitaben 22 Haziran 2015’de “Kenan Evren Bulvarı’nın adı Yaşar Kemal olsun” talebiyle bir imza kampanyasını açmış ama o da yankı bulmamış.
Adana hemşerisi Yaşar Kemal’i sahiplenmemiş ama Türkiye kucaklamış. Ankara Çankaya Belediyesi Yaşamkent’te Yaşar Kemal Parkı’nı ve anıtını açmış. İzmir Karabağlar Belediyesi bir mahalleye “Yaşar Kemal”in adını vermiş ve büstünü açmış. İzmir Narlıdere Belediyesi Yaşar Kemal Kültür ve Sanat Vadisi’ni açmış. İstanbul Sarıyer Belediyesi mevcut kültür merkezine “Yaşar Kemal” adını vermiş.
Adana’da yok ama birçok ilde Yaşar Kemal Caddesi, parkı var. Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi Meclisi yeni yapılan bir yola “Yaşar Kemal Bulvarı” adının verilmesi kararını almış. Bursa Nilüfer Belediyesi 2016’yı Yaşar Kemal Yılı ilan etmiş. Yılboyu Yaşar Kemal’le ilgili etkinlikler yapacak.
Yaşar Kemal’in adının verildiği bir okul yok. Büyük ustaya bir üniversite yakışırdı. Adana’da bir üniversiteye adı verilse güzel olurdu, diye düşünüyorum. Ama bu ilgisizlikte böylesi bir şey beklenemez herhalde.
Sempozyum başlığında olduğu gibi Yaşar Kemal, insanı, toplumu, Dünyayı kucaklayan büyük bir yazar. Eserleriyle daima yaşayacaktır. Okurlarının tükenmez sevgisini de biliyoruz. Adana ihmal etse de Türkiye’nin birçok ili, ilçesi de onu kucaklıyor, kucaklayacak.
Not: “‘Milli Hafıza’ Kilosu 20 Kuruştan Satılmış” başlıklı yazım üzerine Milli Kütüphane eski çalışanlarından çok yıpranmasından dolayı okuyucu hizmetine sunulamayacak yayınların Müsteşarlık onayı ile kurulan komisyonca belirlenerek Hurdasan’a verildiği, bu yayınların çoğunun ikinci nüshalarının ve dijital kopyalarının Milli Kütüphane’de olduğu, yani Milli Hafızanın yok edilmediği bilgisi geldi. Diğer derleme kütüphanelerinden ve özellikle Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan da açıklama bekliyorum.  
24.02.2016

Cuma, Şubat 19, 2016

 

“Çocuklar uyanmasın”



Valeria Luiselli Türkçedeki ilk romanı “Kalabalıkta Yüzler”de 1920’lerin sonunda New York’ta yaşamış Meksikalı bir şair hakkında bir roman yazan kadının yazım sürecinde kendi ile hesaplaşmaları ve yaşadıklarını anlatıyor.
Romanın konusunu bir kaç cümlede anlatmaya çalışınca ortaya böyle bir şey çıkıyor ama okunaklı bir roman “Kalabalıkta Yüzler”.  Valeria Luiselli romanı bir-iki paragraflık küçük bölümler halinde kurmuş.
Üç ayrı zamanda üç ayrı öykü anlatıyor. İçiçe geçmiş üç ayrı öykü. Anlatımının akıcılığı ve belki de Türkçede erkek dişi ayrımı olmadığı için öznelerin net olarak belirtilmemiş olması nedeniyle bu geçişleri de her zaman kavramak kolay değil. Yazar zamanlar arasındaki bu belirsizliği kasten de tercih etmiş olabilir, bilemiyorum. İçiçe geçmiş üç anlatıda dört farklı bakış açısı var. Öncelikle iki çocuk sahibi evli bir kadının bir yandan çocukları ve ev ile uğraşırken diğer yandan roman yazma çabasına şahit oluyoruz. İkinci anlatıda ya da boyutta bu kadının evlilik öncesi yaşadıkları var. Romanı yazarken bunları anımsıyor. Çünkü romanının konusunu oluşturan New York’ta yaşamış  Meksikalı şair Gilberto Owen’i evlilik öncesi küçük bir yayınevinde çalışırken keşfetmiş. Yayınevinin sahibini Gilberto Owen’in önemli bir şair olduğuna ve İngilizceye çevirilerini kitap olarak basmaya ikna etmeye çalışma süreci.
Üçüncü anlatı ya da boyutta yazılmakta olan roman var. Romanda Gilberto Owen’in New York’ta yaşadıkları anlatılıyor. Yabancılaştırma unsuru olarak da senarist kocanın yorumları giriyor araya. Senarist koca karısının yazdıklarını her gün okuyup onun evlilik öncesi yaşamı, başka erkeklerle ilişkileri hakkında ipuçları yakalamaya çalışıyor. Yorumlar yapıyor. Bu yorumlar metne dışarıdan bakmamızı sağladığı gibi romanın yazımını da etkiliyor. Kadın romanını kocasının okuduğunu gözönüne alarak değiştiriyor, geliştiriyor. Kendine ait bir odası, mahremi olmayan bir kadının roman yazma çabası da ilgiye değer bir ironi ile anlatılıyor. Kitabın çevirmeni Seda Ersavcı “Ars longa, vita brevis” başlıklı yazısında romanın küçük parçalar halinde yazılmış olmasının nedeninin de kadın yazarın yazmaya vakit ayıramaması olduğunu belirtip “Romanlar uzun solukluyken, artık kısa soluklu şeyler yazmak zorundadır o; soluklanacak yer azdır çünkü” diyor. “Çocuklar uyanmasın” diye “sessiz bir roman yazmak durumundadır kadın yazar. (bkz. t24.com.tr/k24/yazi/ars-longa-vita-brevis,528).
Postmodern roman anlayışı bizi içiçe geçmiş anlatılara alıştırdı. O nedenle Valeria Luiselli’nin kurduğu yapı yeni görünmeyebilir. Anlatımının akıcılığı, anlatıdaki gizli humor ve özeleştirel yaklaşım bana ilginç geldi. Klasik postmodern anlayıştan bir farkı da konunun gelişmesiyle birlikte içmetin olarak anlatılan Gilberto Owen’in yaşadıkları ile romanın yazım sürecinde yaşananlar ve anımsananların yani diğer iki boyutun metinlerarası bir ilişkiye girmesi. Kadın yazarın yaşadıkları, düşünceleri bir süre sonra içmetne yansımaya başlıyor ve neyin anlatı neyin yazma süreci olduğu birbirine karışmaya başlıyor.
Neyin gerçek neyin hayal ürünü olduğu sadece anlatılararası kurulan ilişkilerden ibaret değil. İçmetinde Gilberto Owen’in yaşadıkları diye anlatılanlarda da gerçeklik ve yanılsama sorunu var. Anlatıcı da, Gilberto Owen de özellikle metro duraklarında aslında orada olmaması gereken ve sadece kendilerinin farkına varabildikleri kişiler görüyorlar. Anlık görüntüler bunlar. Kalabalığın içinde tüm sahicilikleri ile bir an görünüyor sonra da kayboluyorlar.
1920’lerin sonunda New york’ta yaşamış şairin izini tutkuyla sürdüğü için Kadın Yazar’ın gördüğü hayalet Gilberto Owen oluyor ama Owen, William Carol Williams, Ezra Pound ve Lorca da dahil bir çok kişiyi olmamaları gereken yerlerde görüyor. Roman boyunca Roberto Bolano, Andre Gide gibi birçok yazara gönderme de var. Kadın yazarın yayınevinde çalıştığı dönem, o sırada yaptığı sahtekarlık da yazar, çevirmen ve yayınevi ilişkileri açısından mizahi ama acı eleştiriler içerdiği gibi bizim bilgi yetersizliğinden fark etmediğimiz başka gizli göndermelere de sahip olabilir. 
Siren Yayınları’nın blogu Sirenin Sesi’nde yer alan romanla ilgili tanıtıcı yazıda “Kalabalıkta Yüzler”in adını Ezra Pound'un yazdığı bir şiirden aldığı belirtiliyor. “Rivayet o ki, Pound, metroya binecekken birkaç ay önce savaş alanında can vermiş olduğunu bildiği arkadaşı, heykeltıraş Henri Gaudier-Brzeska'yı görmüş - kalabalık trene üşüşmüş ve Pound, arkadaşının izini kaybetmiş. Bir sütuna yaslanan şair, yere çökmüş ve bir şiir yazmaya başlamış; uzun, upuzun bir şiirmiş bu ve Pound, her gün aynı noktaya giderek onun üzerinde çalışmış, şiiri arkadaşını gördüğü an kadar kısa, bir o kadar da vurucu kılmak için uğraşmış. Bir aylık bir çalışmanın sonunda iki dizeden oluşan bir şiir varmış elinde; arkadaşının yüzü kalabalıkta bir belirip bir kaybolmuş belki ama yazı, her zamanki gibi, kalmış” (bkz. sireninsesi.blogspot.com.tr/2016/01/kalabalk.html). “Bir Metro İstasyonunda” adlı o şiir şöyle; “Kalabalıkta bu yüzlerin belirişi: / Islak siyah bir dalda taçyaprakları.” (çev. İsmail Haydar Aksoy. mevsimsiz.net).
Gilberto Owen da kurmaca bir kahraman değil. 13 Mayıs 1904’de Rosario’da doğmuş, 9 Mart 1952’de ABD’de Philedelphia’da ölmüş Meksikalı şair ve diplomat. Romandan edindiğimiz izlenimin aksine ABD’de tanınmamış bir şair olsa da kendi ülkesinde ve herhalde Latin Amerika’da tanınmış bir şair. Yine wikipedia’ya bakarsak bir süre gazete ve dergilerde çalıştıktan sonra 1928’de diplomatlık görevine başlamış. İlk görev yeri de ABD olmuş. Dördü ölümünden sonra olmak üzere 11 kitabı yayımlanmış. Adına önemli bir şiir ödülü de veriliyor. 
 “Çağdaş Latin Amerika edebiyatının özgün sesi” diye tanıtılan, Meksika’nın Dünya edebiyatına yeni katkılarından olan Valeria Luiselli’nin dev posterlerine kitap fuarlarında Meksika ulusal standlarında rastlıyorduk ama kimliği hakkında bilgimiz yoktu.
Valeria Luiselli 1983’de Meksika’da Mexico City’de dünyaya gelmiş. Diplomat olan babasının işi nedeniyle çocukluğu ABD, Güney Kore, Kosta Rika ve Güney Afrika’da geçmiş. Liseyi Hindistan’da bitiren Luiselli, felsefe dalındaki lisans öğreniminin bir kısmını Meksika’da, bir kısmını ise İspanya ve Fransa’da tamamlamış, yüksek lisansına sonradan ders de verdiği Columbia Üniversitesi’nde devam etmiş. Yayımlanmış dört eseri var. Uluslararası önemde dergilerde öyküleri, makaleleri yayımlanmış. Ödüller kazanmış. Tüm eserleri de başta İngilizce olmak üzere Dünya dillerine çevrilmiş.
Valeria Luiselli’nin “Kalabalıkta Yüzler”i (Ocak 2016, çev. Seda Ersavcı, Siren yay.) gerek işlediği konular, gerek kurmacada gerçeklik nerede biter kurgu nerede başlar gibi temel sorular doğuran yaklaşımıyla ve akıcı anlatımı, açık sözlülüğü, ince mizahı ile güzel bir roman.    
18.02.16

Etiketler: ,


Perşembe, Şubat 18, 2016

 

“Milli Hafıza” kilosu 20 kuruştan satılmış



“Devlet kütüphaneleri tasfiye ediliyor. Kitaplar hurdacılara, kağıtçılara veriliyor. Ankara’da Milli Kütüphane’nin kitapları ihale usulüyle kilosu 20 kuruştan kitapçılara satıldı” diyor Antalyalı Sahaf İlhami Dilek. Dilek’in Antalya Körfez Gazetesi’nde çıkan söyleşisinin bu bölümü sosyal medyada çok yankı buldu, tartışıldı. Dilek’in belirttiği gibi yeni bir haber değil bu. “Milli Kütüphane tarafından Hurdasan’a gönderilen 147 ton kitap ve yazılı materyalin içinde tarihi çok eskiye dayanan yüzlerce nadide eserin sahaflara kilosu 15-50 kuruşa satıldığı ortaya çıktı” diye yazmış Hürriyet 9 Aralık 2013’de. Ben de 5 Aralık 2013 tarihli “Kütüphanede Kitap Çürütmek” başlıklı yazımda konuya değinmiştim. Hurda kağıt diye satılan kitapların arasında çok değerli el yazmaları vardı. Hurdacıdan alınan bu kitaplar daha sonra sahaflara satılmıştı. Ve bu olay ilk değildi. 2007’de ve 2011’de de Milli Kütüphane’den hurda diye tonlarca kitap satılmıştı. Diğer kütüphanelerde de çok değerli el yazmalarının “hurda” diye koleksiyondan çıkartılıp kiloyla satıldığı söyleniyor.  
Dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik “Milli Kütüphane’de pek çok eserle ilgili suç teşkil eden uygulamalar tespit ettik” diyerek soruşturma açıldığını belirtmişti. 3 yıl sonra “Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Milli Kütüphane'deki yolsuzluk iddialarına ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında, aralarında eski Milli Kütüphane Başkanı T.A'nın da bulunduğu 29 kişi hakkında ‘ihaleye fesat karıştırmak’ ve ‘rüşvet’ suçlarından iddianame düzenledi” haberi çıktı (Hürriyet, 6 Ocak 2016). İddianame halen 12. Ağır Ceza Mahkemesinde değerlendirme aşamasındaymış. İddianamesi bile üç yılda yazılabilen yıllar sürecek bir yargılama sonucu adalet tecelli eder mi bilemiyorum ama “hurda” diye tasfiye edilen kitapların kütüphanelere geri dönmeyeceğine emin olabiliriz.
Milli Kütüphane Türk kültür, bilim, edebiyat ve sanatının “milli arşivi” olması amacıyla özel bir yasayla kurulmuş. Bu özel görevlendirmenin yanısıra 22 Şubat 2012’de yenilenen Derleme Kanunu’na göre “ülkemizin kültürel varlığı ile bilgi birikimini oluşturan fikir ve sanat eserlerinin basılmış veya çoğaltılmış nüshaları etkin, sağlıklı ve eksiksiz bir biçimde toplanması, gelecek kuşaklara aktarılması, elverişli ortamlarda saklanması,  korunması, düzenlenmesi ve toplumun bilgi ve yararına sunulması” amacıyla derleme kütüphanesi olarak görevlendirilmiş. Türkiye sınırları içinde basılan veya çoğaltılan, her türlü eseri, materyali derleyip korumakla yükümlü. Yani Milli Kütüphane’nin koleksiyonlarına giren tek bir sayfanın bile yer darlığı ya da başka bir gerekçeyle tasfiye edilmemesi gerekiyor. Çünkü bu koleksiyon Türkiye’nin “milli hafızası”nı oluşturuyor.
Milli Kütüphane ile birlikte Beyazıt Devlet Kütüphanesi, TBMM Kütüphanesi, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Ankara Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi ve İzmir Millî Kütüphanesi de Derleme Yasası’na göre milli hafızayı korumakla yükümlü kütüphaneler. Onların da tek bir sayfayı bile atmamaları gerekiyor. Bu iş o kadar önemseniyor ki bastığı yayını bu kütüphanelere teslim etmeyen yayıncıya, matbaacıya ağır cezalar var. Her yıl basılan 50 binden fazla kitap, yüz binlerce dergi buralara ulaştırılıyor ama bu kütüphanelerin derlenen materyali okur kullanımına sunmak bir yana saklayacak yeri bile yok.
Murat Bardakçı İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ndeki nadide kitapların tasfiyesini “Abdülhamid'in kütüphanesi 28 Şubat'ta çöpe atılmış!” çarpıcı başlığı ile yazmıştı (Habertürk, 10.01.2016). Bu tasfiyenin 28 Şubat’la ve İstanbul Üniversitesi ile sınırlı kalmadığını, diğer derleme kütüphanelerinin de yasaya aykırı olarak hazırladıkları yönetmeliklerle ya da başka yasaları gerekçe göstererek “milli hafıza”yı oluşturan kitap ve materyali sürekli olarak sattıklarını ya da çöpe attıklarını duyuyoruz. “Milli Hafıza”nın korunması konusunda yasayla görevli olan Kültür ve Turizm Bakanlığı ne yapıyor? Onun da cevabını merakla bekliyoruz. 
17.02.16

Cuma, Şubat 12, 2016

 

“Burası Türkiye’nin Evidir”



Moskova’ya yolu düşen biraz okumuş yazmış, biraz kendini entelektüel hisseden her Türk’ün ilk ziyaret etmek istediği yer Nâzım Hikmet’in mezarıdır. Yazarların, sanatçıların listesinde Nâzım Hikmet’in ömrünün son yıllarını yaşadığı ve hayata veda ettiği evi de vardır.
2011’de Moskova’ya gidişimde benim de aklımda bu iki adres vardı.
Rusya’nın İstanbul Kitap Fuarı’na, Türkiye’nin Moskova Kitap Fuarı’na onur konuklukları söz konusuydu. Fuar çalışmalarının yanında o dönem Uluslararası Kitap Fuarları Organizasyon Komitesi Koordinatörü olan Ümit Yaşar Gözüm’ün hazırladığı Rus edebiyat çevreleri, yayıncı ve yazar örgütleriyle toplantıları içeren yoğun bir programız vardı. Yine de zaman yaratıp Nâzım Hikmet’in Novodeviçi Mezarlığı’ndaki mezarını ziyaret etmeyi denedik ama biz gelmeden beş dakika önce kapılar kapanmıştı.
Nâzım Hikmet’in mezarını fotoğraflardan biliyordum. Mezar taşının görkemi gözümün önündeydi. Evini ise ilkin şiirlerinden öğrenmiş, o küçücük evde sevdiği kadınla yaşayan dev adamı, dar merdivenlerini, avlusunu, avlusundaki çöp kutularını hayal etmiştim. Sanıyorum 80’li yıllarda yayımlanan ve o zamana göre lüks sayabileceğimiz bir baskı ile yayımlanmış bir kitapta da Nâzım Hikmet’in ünlü balıkçı tişörtü ile verdiği pozlarda evinin görüntüleri ile karşılaşmıştım.
Fuarda Türkiye ulusal standını ziyarete gelen gazeteci Suat Taşpınar daha önce varlığını bilmediğimiz Nâzım Hikmet Kütüphanesi’nden söz etti. Kütüphane şehir merkezinin biraz dışında, Nâzım Hikmet’in evinin de bulunduğu mahalledeydi. Biz de İstanbul’a dönmek için havaalanına giderken bu kütüphaneyi ziyaret ettik. 59 Numaralı Nâzım Hikmet Kütüphanesi’ni ziyaretimizin öyküsünü de yazmıştım. Ulitsa Novopesçayana 23/7 adresindeki kütüphane Stalin döneminde yapılmış dev blokların birinin altında yer alıyordu. Küçük, şirin bir halk kütüphanesiydi. Bize rehberlik eden Moskova’da yaşayan dostların verdiği bilgiye göre kütüphanin hemen yakınında da Nâzım Hikmet’in evinin bulunduğu bina yer alıyordu. Evde Vera Tulyakova Hikmet’in kızı Anna Stepanova’nın yaşadığını ve evi annesi gibi onun da Nâzım Hikmet’in yaşadığı haliyle koruduğunu anlattılar. Evi belki ziyaret edebilirdik. Çok istememe rağmen böyle bir ziyaretten rahatsız olacaktım. Zira gidilecek yer halen yaşanan bir evdi. Anna Stepanova arandı. Neyse ki bulunamadı. Apartmanın kapısının önünde, Nâzım Hikmet’in orada yaşadığını belirten büyük şiltin altında fotoğraflar çektirdik. Nâzım Hikmet’in pencereden baktığını, o kaldırımda yürüdüğünü, apartmanların arasındaki parkta dinlendiğini hayal ettim. Binanın geniş kemerli girişine, avluya, çöp kutularına göz attım ama kapı kapalı olduğu için merdivenlere bakma olanağım olmadı.
Arif Keskiner ve M. Melih Güneş’in hazırladıkları “Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrası’nda” (Ocak 2016, Mitos Boyut yay.) adlı kitabı kargo paketinden çıkartıp karıştırmaya başlayınca belleğimde bu anlar canlandı. Hemen okumaya başladım.
“Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrası’nda” kitabı bir projenin parçası. Şişli Belediyesi16 Ocak’ta Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın da yer aldığı Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Evi’nin açılışını yaptı. Açılışla aynı gün “Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrası’nda” sergisi de açılmış. Serginin esin kaynağı Vera Tulyakova Hikmet’in 1977 ve 1978 yıllarına ait, Nâzım Hikmet’in fotoğraflarını içeren iki duvar takvimini adeta bir müze ziyaretçi defteri gibi değerlendirip, yıllar boyunca evinde ağırladığı bazı konuklarının imzalamasını, içinden geçenleri kısaca yazmalarını sağlaması olmuş. O duvar takvimlerinden yola çıkarak sergi oluşturulmuş. Sergi 16 Şubat’a kadar sürecek.
“Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrası’nda” kitabında bu takvim sayfalarına bir – iki cümle ile duygularını yazıp imzalarını atan ziyaretçilerin ve çeşitli zamanlarda evi ziyaret etmiş kişilerin birbirlerinden bağımsız olarak anlattıkları ya da kaleme aldıkları anıları yer alıyor. Kitapta Adalet Ağaoğlu, Aziz Nesin, Anna Stepanova, Ara Güler, Arif Keskiner,  Ataol Behramoğlu, Can Dündar, Coşkun Aral, Fatma Girik, Genco Erkal, Hakan Aksay, Hülya Arslan, Orhan Kemal, İlki Güneş Fenercioğlu, İrina Fedyunina,  M. Melih Güneş, Mergül Kotil, Nadyejda Litvinova, Naum Kleyman, Nazar Büyüm, Nebil Özgentürk, Necati Şahin, Nedim Gürsel, Ömer Polat, Şanar Yurdatapan, Türkân Şoray, Uğur Büke, Yavuz Tanyeli, Zeliha Berksoy ve Zeynep Oral’ın yazı ya da söyleşileri bulunuyor.
“Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrası’nda” kitabında anlatılanlardan anlaşılıyor ki Vera Tulyakova Hikmet “Burası Türkiye’nin evidir” düşüncesi ile benzersiz, yaşayan bir müze yaratmış ve kendisi bu müzenin fahri mihmandarı olmuş. Onlarca yıl özel konukları misafir etmiş. Onlara sofralar kurmuş. Nâzım Hikmet’le ilgili anılarını anlatmış, konuklarının da anılarını yad etmelerine vesile olmuş. Müze evi ziyaret edip Vera Hanım’ın konuğu olanlar sadece yazarlar, aydınlar, sanatçılar değil, sizin benim gibi sıradan vatandaşlar da var. Vera Hanım samimiyetine inandığı herkese kapısını açmış.   
Vera Tulyakova Hikmet “Ben kiminle evlendiğimi onu kaybettikten sonra anladım” demiş Genco Erkal’a “Çok gençtim. Kafamda kavak yelleri esiyordu. Arkasında bıraktığı boşluk yıllar geçtikçe daha çok içimi acıtıyor. Keşke filmi geri sarıp, bugünkü kafamla o günleri yeniden yaşayabilseydim.”
Çok genç yaşta sevdiğini, eşini kaybetmiş Vera ama ölene kadar onun anısıyla yaşamakla kalmamış, o anıyı büyük bir saygıyla paylaşmış. Evi olduğu gibi korumuş. Zeliha Berksoy’un sözlerinin altını çizelim; “Nâzım müstesna bir insan, çünkü öleli ne kadar olmuş ve o ev aynen öyle duruyor. Sadece kişisel bir güçle duruyor orası, tamam kapısında bir plaket var, kıymetini bilmişler ama orayı müze olarak yaşatmak; Nâzım zamanında kalmış, her şeyi orada, o şekilde canlı tutmak. O kırmızı koltuk, masa. Bunlar önemli şeyler, yani bu başka bir ahde vefa, başka bir duruş, yani başka bir saygı, sevgi.”
Kitapta çok ilginç anılar, tanıklıklar var. Sadece Nâzım Hikmet’in evi, Vera Tulyakova Hikmet’in olağanüstü misafirperverliği anlatılmıyor. Türkiyeli yazar ve sanatçıların bir dönemine Moskova günleri aracılığıyla tanıklık da edilmiş oluyor. Anlatılanlara gülüyor, üzülüyor, hatta kızıyorsunuz. Kitabı dolduran birbirinden güzel, belge değeri yüksek ve çoğu görülmedik fotoğraflar da cabası...   
11.02.2016

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?