Cuma, Şubat 26, 2016

 

“Aşk uçar, götürür, dönüştürür ve deforme eder”


Virginia Woolf büyük bir edebiyatçı olmasının yanında yaşam öyküsü ile de ilgi duyulan bir yazar. Kendi iradesiyle son verdiği 59 yıllık yaşamında bir yandan travmalarla, depresyonlarla boğuşurken diğer yandan onlarca önemli eser vermiş. Tek eşli çok sevgilili, aşklarla, dostluklarla dolu bir yaşam...
Yaşamı boyunca düzenli olarak günlük tuttuğu ve sevdiklerine, dostlarına binlerce mektup yazdığı için hayat öyküsünün en küçük ayrıntıları bile biliniyor, mercek altına alınıp deşiliyor, inceleniyor.  Bunlardan Türkçede okuduğumuz son örnek Christine Orban’ın “Virginia ile Vita”sı (Şubat 2016, çev. Birsen Uzma, Can yay.). Orban romanda Virginia Woolf’un Vita Sackville-West'le yaşadığı aşkı ve bu aşk öyküsünün ürünü olan “Orlando” romanının yazılış sürecini anlatıyor. Christine Orban romanı Virginia Woolf'un günlüklerinden ve Vita Sackville-West'le mektuplaşmalarından yola çıkarak kaleme almış.      
“Virginia ile Vita” Virginia’nın yaşadığı derin bir depresyondan çıkışı ile başlıyor. Baş ucunda kocası Leonard vardır. Ama Virginia üç gün sonra buluşacağı Vita’yı düşünüp depresyondan çıktığına sevinir. Yazar Virginia’nın depresyonunu “deliliğin pençesinde kıvranmak” olarak anlatıyor. “Delilik” Virginia’nın ailesinde kalıtsal değil ama önünde acı verici bir örnek var. Virginia küçük bir çocukken üvey ablası Laura artık evde bakılamaz duruma geldiği için akıl hastanesine kapatılmış. 13 yaşındayken,1895’de annesi, 1897’de sırdaşı saydığı üvey ablası Stella, 1904’de yazar olarak yetişmesini sağlayan, eğiten babası, 1906’da çok sevdiği erkek kardeşi Thoby ölüyor. Ölümlerle geçen bu on yıldan sonra Virginia yıllarca sürecek bir depresyona giriyor. Depresyondan çıkmayı başardıktan sonra da uzun ve verimli yazarlık dönemi geliyor. “Deliliğin pençesinde kıvranmak”tan yazarak kurtulduğu, korunduğu düşünülüyor.
Virginia’nın depresyonlarının kaynağında bu ölümlerle birlikte hayatındaki anne sevgisi eksikliğinin ve bu eksikliğini başka insanlarla karşılayamamasının yattığı düşünülüyor. Üvey ağabeyin cinsel tacizlerinin de erkeklerden soğumasında etkili olduğu kanısı hakim. Önce üvey ablası Stella, o ölünce onun yerine koyduğu kız kardeşi Vanessa ve kadınlarla dört – beş büyük aşkın da bu nedenle yaşandığı iddia ediliyor.
Christine Orban “Virginia ile Vita”yı 1927’de başlatıyor. Virginia Woolf 1912 yılında evlendiği Leonard Woolf ile uyumlu bir yazar yayıncı birlikteliği içindedir. Virginia Woolf  “Deniz Feneri”ni yazmış ve kitap basılmıştır.
En kısa biyografilerinde bile eşi Leonard’la cinsel bir ilişkisi olmadığı belirtilen Virginia’nın yaşamına küçük yaşlardan itibaren birçok kadın girmiş. Bunların en önemlilerinden biri de Vita Sackville-West. Karşılaştıklarında Virginia beşinci romanını yayımlatmış olsa da Vita ondan çok daha tanınmış bir yazar. Şiir kitapları ve romanları olan Vita “Lady” ünvanlı bir soylu, zengin bir ailenin kızı ve yaşamını dilediğince sürdüren ve cinsel tercihlerini açıkça ifade eden özgür bir kadın. Bir anlamda Virginia Woolf için rol model. Vita’nın kendine ait odası da, o odada rahat rahat kitaplarını yazacak geliri ve zamanı da var.
Kocasıyla birlikte yaşadığı Monk's House'un hemen yakınındaki 16. yüzyıldan kalma aile şatosu Knole’de hayatını sürdüren iki çocuklu Vita Sackville-West'le büyük bir aşk yaşamaya başlarlar. Vita kimi zaman erkek giysileri ile geziyor. Dudaklarının üzerinde bir bıyık gölgesi var. Erkek olmayı dilediğini diplomat kocasına yazdığı mektuplarında sık sık belirtmiş. Mina Urgan “Virginia Woolf” biyografisinde (Yapı Kredi yay.) “Bir erkeğin gücü ile kadının zarifliğini birleştiren bir yaratık diye tanımlamış Vita’yı. İlişkilerinde cinsiyet ayrımı yapmadığı, tek bir aşka sadık kalmadığı anlaşılıyor. Ona tutku ve sadakatle bağlanan Virginia, Vita’nın yarı kadın yarı erkek hallerine hayran kalsa da sadakatsizliğine de tahammül edemiyor. Dostluğun baki kalıp ilişkiye nokta konulmasının nedeni de Vita’nın sadakatsizliği.
Mutsuz bir sona varan bu aşk öyküsü “Orlando” romanına ilham kaynağı olur. Virginia ün kazanmakla kalmaz günümüze kadar gelen tartışmaların da kaynağı olan önemli bir eser vermiş olur. Virginia ile Vita’nın ilişkilerini daha iyi anlamak için kuşkusuz “Vita Sackvılle-West Mektuplaşmaları”nı (2007, çev Mefkure Bayatlı, Agora Kit.) da okumak gerek.  
“Virginia ile Vita”yla aynı günlerde Lyndall Gordon’un “Bir Yazarın Yaşamı” alt başlıklı “Virginia Woolf” biyografisi yayımlandı. (Aralık 2015, çev. Süha Sertabiboğlu, Alfa yay.). Lyndall Gordon T.S Elliot, Charlotte Bronte gibi yazarların biyografileri ile tanınıyor. 478 sayfalık “Virginia Woolf” biyografisi de yazarın yaşamı ve eserleri üzerine çalışanlar için başvuru kaynaklarından. Lyndall Gordon’un çalışmasına öncelikle Virginia ile Vita’nın ilişkisini nasıl ele almış diye baktım, sonra merakım kitabın tamamını okumama neden oldu. Lyndall Gordon, Virginia Woolf’ün yaşam öyküsünü eserleri ile koşutluklar kurarak anlatıyor. Virginia Woolf’ün babasından öğrendiği en önemli şeylerden birinin biyograficilik olduğunu söylüyor Gordon. Virginia Woolf’ün eserlerinin tamamının biyografik özellikler taşıdığını ve çocukluğundan başlayarak yaşamının tüm evrelerini eserlerine yansıttığını örnekleriyle anlatıyor. Virginia Woolf babasından farklı olarak insanların yaşamlarının görünmeyen yanlarına bakarak yazıyor biyografileri. Bilinmeyeni, hissedileni yazıya döküyor.       
Virginia Woolf’ün aile hayatından kaynaklanan sorunlarının yanı sıra toplum içinde kadın olarak varolma mücadelesi de vermiş. Sonuçta kızların okula gönderilmediği bir çağda yaşıyor. Babasının ilgisi olmasa hiçbir eğitim alamayacak. Kadın olarak varolmaya çalışmanın yanında yazarlığını kabul ettirme mücadelesi de vermiş. Çünkü önünde Bronte’ler, Jane Austen gibi örnekler olmasına rağmen bir kadının yazar olmasına hoş gözle bakılmıyor, engelleniyor. “Kadın olma”, “yazar olma” mücadelelerini verirken bir de dönemin tutucu anlayışıyla hiç hoş karşılanmayacak cinsel tercihlerini ifade etmek pek kolay olmasa gerek.  
Virginia Woolf, bedende iki ayrı cinsiyet olduğuna, androjini’ye inanıyor. (Bu konuyu merak edenlere YÖK’ün Ulusal Tez Merkezi’nden ulaşılabilen Sakine Uçar’ın “Orlando ve Aşık Kadınlar’da Androjini” başlıklı yüksek lisans tezini okumalarını öneririm). Virginia Woolf zihinlerde de iki ayrı cinsiyet varsa mutlak tatmin ve mutluluğa ulaşılması için onların birleşmesi gerekiyor mu, diye soruyor, “Kendine Ait Bir Oda”da. “Bir kişi erkekse beynin kadın tarafı yine de etkilidir; bir kadın da içindeki erkekle ilişkili olmalıdır.” Yani beden gibi beyin de çift cinsiyetlidir ve beynin iki yanını oluşturan erkek ve kadın yanlarından faydalananlar büyük sanatçılar olur, diyor Woolf. Vita Sackville-West ilham kaynağı oluyor ve “Kendine Ait Oda”da öne sürdüğü görüşleri “Orlando”da romanlaştırıyor. 
25.02.16

Etiketler: , ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?