Cuma, Nisan 29, 2011

 

Şeytan, Melek ve Komünist



Nedim Gürsel yeni romanı Şeytan, Melek ve Komünist’i Nazım Hikmet’in hayat öyküsünden yola çıkarak kurmuş. Romanın ana kahramanları Harp Okulu davasında Nazım Hikmet’le yargılanmış, birlikte hapis yatmış, komünist partili Ali Albayrak ve Nazım Hikmet araştırmalarıyla tanınan bir biyografi yazarı ve Berlin.

Şeytan, Melek ve Komünist (Şubat 2011, Doğan Kitap) elinde Nazım Hikmet ve Türkiye Komünist Partisi ile ilgili belgeler olduğunu söyleyen birinin çağrısı ile yazarın Berlin’e gelmesi ile başlıyor. Hiç tanımadığı, ismini bile öğrenemediği, sadece ses tonundan yaşlı biri olduğunu tahmin ettiği adamla buluşup ne olduğunu bilmediği belgeleri alacaktır.

Kurfürstendamm’da bir otele yerleşen yazar buluşmayı beklerken karlar altında sokaklarda yürür, cafelerde bir başına oturur ve Berlin’deki eski günlerini anar. Duvar varken kentin nasıl olduğunu hatırlar. Nazım Hikmet’in Berlin’de geçirdiği günleri düşünür, Duvar’dan hiç sözetmemiş olduğuna dikkati çeker.

Nazım Hikmet yurtdışına kaçışından itibaren çeşitli kereler Berlin’e gelmiş ama eserlerinde Berlin’in izini bulamıyoruz. Ünlü “Otobiyografi” şiiri gibi bazı eserlerini orada yazdığını biliyoruz. Dünya Barış Konseyi’nin üyesi olarak toplantılara katıldığı ve kısa süreler kaldığı için olsa gerek kenti tanıma fırsatı bulamamış.

Eski günlerini hatırlamaya başlaması ile birlikte de Berlin romanın önemli bir kahramanı olarak belirmeye başlar. İlk buluşmanın gerçekleşmemesi ile de Berlin anlatımı iyice detaylanır. Yazar, Wannsee kıyısındaki yazarlarevinde geçirdiği günleri uzun uzun anar, bölgenin tarihi geçmişine uzanır. Anlatımın uzunluğu ve ayrıntılılığından Nedim Gürsel’in de hayatında Berlin’in yerinin çok önemli olduğunu anlıyoruz. 2006’da yayınlanan Çıplak Berlin kitabında adında da anlaşılabileceği gibi geçmişi ve bugünüyle Berlin’i konu etmiş, bu romandakini hatırlatan yerleri ve konuları kendini merkeze alarak anlatmıştı. Tekrar Berlin’i, bu kez bir roman kapsamında uzun uzun ele alması kentle hesaplaşmasını bitiremediğini düşündürüyor.

Yazar, Wannsee anlatımını nihayette bizim umduğumuz gibi beklenen buluşmaya değil orada yaşadığı günlerde bir barda tanışıp âşık olduğu şarkıcı İpek’le gerilimli ilişkisine bağlıyor. İpek’i hatırlayınca da Berlin’in Türk yanını, Kreuzberg’i anlatmadan edemiyor. İsminden başka her şeyi sert ve acı olan İpek’le sado-mazo bir ilişkiye girmiş. İpek etken, belirleyici, yazar edilgen bir rol almış. İpek onu hem seviyor hem dövüyor.

Yazarın Berlin’i tanıtması, eski günleri ve sevgilisi İpek’i anması tamamlanınca, 83. sayfada gerçekleşiyor buluşma. İsmini vermeyen, kendisine “komünist” ya da “melek” denmesini isteyen yaşlı adam derin bir sohbete girmeden, bir içki içip, Nazım Hikmet’le ilgili belgeleri verip gidiyor. Belgeler denen, yaşlı adamın Doğu Alman istihbarat örgütü Stasi’ye verdiği jurnallerin notları. “Melek” TKP’nin görevlendirmesiyle Nazım Hikmet’e sürgün yıllarında hem şoförlük hem korumalık yapmış, yolculuklarında eşlik etmiş, Nazım Hikmet’in “canlı pasaportum” ya da “gölgem” diye adlandırdığı kişi.

Bu jurnalleri okumak için biraz daha sabretmemiz, bu kısa buluşmanın yazarda yarattığı çağrışımları okumamız gerekiyor. Yazar günlerdir heyecanla beklediği dosyayı hemen açıp karıştırmak yerine, otele bırakıyor ve kendini karlı sokaklara vuruyor. Spartakist ayaklanmayı, Rosa Lüksemburg’un yakalanıp öldürülmesini, Nazım Hikmet’in şiirine konu olan spartakist Sadık Ahi’yi, Spartakist Türkleri hatırlıyor, anlatıyor.

Nihayet 121. sayfadan itibaren yazar sözü bırakıyor ve kendine “Melek” denmesini isteyen ama jurnallerini “Şeytan” diye imzalayan adamın raporlarını okumaya başlıyoruz. Melek-Şeytan, Nazım Hikmet’i 1938’de Harbokulu davasında tanıdığında hayran, hatta âşık olmuş. Bu karşılıksız aşk zamanla nefrete dönüşmüş. Nazım Hikmet’e yaklaşımı TKP’nin o zamanki görüşlerinin çizgisinde, bir aşağılama ifadesi olarak “Troçkist” olarak niteliyor, partinin yararlanması ama arasına almaması gereken biri olarak değerlendiriyor, her sözünü, hareketini ve tabii yaşam biçimini dönemin sosyalist düzenine, ahlakına, Sovyetler Birliği’ne aykırı görüp, rapor ediyor.

Şeytan imzalı raporlar Nazım Hikmet’in yurtdışına kaçış öyküsü ile başlıyor. Esas olarak Avrupa kentlerine yaptığı geziler anlatılırken, Nazım Hikmet’in Stalin’i ve yönetimini önce övüp sonra eleştirmeye başlaması, TKP ile ilişkileri gibi siyasi konular da ele alınıyor. Şeytan’ın bu raporları ciddiye alınsa Nazım Hikmet’in başı tam anlamıyla belaya girer, kendini Sibirya’da bulabilir. Dış düşmanlar kadar iç düşmandan da korkan, hemen herkesin rejime zarar vereceğine inanıp, en küçük ve iyi niyetli bir eleştiriyi bile rejim düşmanlığı olarak gören bir anlayış için içi dışı bir, aklına geleni sonu ne olur diye tartmadan söyleyen biri olarak Nazım Hikmet kolayca “rejim düşmanı” olarak damgalanabilecek bir kişi.

Nedim Gürsel, “Şair ile Şeytan” başlıklı bu bölümde Nazım Hikmet’in sürgün yıllarını aslına sadık kalarak izlemekle kalmamış, şairin TKP ile ilişkilerini, partinin onu hem örgütten uzak tutmak hem de ününden ve etkisinden yararlanıp kendi amacı için kullanmak anlayışını da oldukça gerçekçi yansıtmış.

Nazım Hikmet’in partiyle ilişkileri incelemeye ve üzerinde düşünmeye değer. 1921’de Sovyetler Birliği’ne giden Nazım Hikmet, orada sosyalizme inanmış ve 1924’de TKP’li olarak dönmüş. 1925’de TKP’nin İstanbul’da yapılan kongresine katılmış. İstanbul’da, İzmir’de parti faaliyeti sürdürmüş. 1929’da parti yönetimini eleştirmeye başlamış. Bu sırada yapılan büyük tevkifat sonrasında yönetim boş kalınca yedi arkadaşıyla bir toplantı düzenlemiş ve kendilerini parti yönetimi ilan etmiş. Parti iki başlı hale gelmiş. 1935 aralığında parti yayınında kendisinin partiden atıldığını okuyor. 1938’de de romana konu olan Kara Harb Okulu ve Donanma Davaları ile 30 yıl hapis cezası alıyor. 1951’de Türkiye’den kaçtıktan sonra esas olarak Dünya Gençlik Festivallerinde ve Dünya Barış Konseyi’nde görev alıyor. Çeşitli ülkelere ziyaretleri genellikle bu kuruluşların toplantılarına katılmak amacıyla. Ancak 1958’de tekrar TKP’de görev alıyor. Partinin yayın organı Bizim Radyo’nun kuruluşuna katkıda bulunuyor, sürekli programlar yapıyor. 1962’de TKP’nin Dış Bürosunda yer alıyor. Nedim Gürsel Şeytan, Melek ve Komünist’te Nazım Hikmet’in parti ile gerilimli ilişkilerinde çok fazla ayrıntılara girmemiş. Melek-Şeytan’ın raporlarına yansıyan kuşkucu hatta düşmanca bakış ile bu durumu yansıtmayı tercih etmiş.

Üçüncü ana bölüm “Ali Albayrak” adını taşıyor. “Ali Albayrak” Melek-Şeytan’ın gerçek adı (s. 263’de Ali Alpaslan olarak yazılmış). Günlük hayatı içinde geriye dönüşler ve anımsamalarla Melek-Şeytan’ı tanımaya başlıyoruz. Babası belirsiz, annesinden sevgi görmemiş bir çocukluk yaşamış. Sevgisiz ortamdan kaçıp bir anlamda sığındığı askeri okulda arkadaşlarının baskı ve şiddetine uğramış, eşcinsel olmuş, diğer yandan tek eylemi Nazım Hikmet’in şiirlerini okumak olan gruba katılmış, kısa sürede yakalanıp yargılanmış, hapisten çıktıktan sonra yalnızlıktan kurtulmak arzusuyla partiye katılmış (bir anlamda sığınmış), tüm hayatını partiye göre belirlemiş, öyle yaşamış. Partide hep küçük görevler almış, yükselip önemli yerlere gelmemiş, gelememiş. Romanda Ali Albayrak’ın parti içindeki faliyetleri, kilkleşmelerde nasıl tavır aldığı gibi ilginç olabilecek konular anlatılmıyor, esas olarak Nazım Hikmet’le ilişkisi veriliyor. Bu ilişkiden de kötü, sinsi, ikiyüzlü bir adam portresi çıkıyor. Bulduğu ilk fırsatta üstlerine yaranmaya ve sevdiğini söylediği aslında kıskandığı, öfkelendiği insanlardan öç almaya çalışıyor. Geçmişte bu Nazım Hikmet olmuş, bugün de çok sevdiğini söylediği yeğeni Çelik. Stasi’ye yaranmak amacıyla 1980 askeri darbesi sonrası devrimci mücadeleye katılmak için Türkiye’ye giden Çelik’i ihbar etmekten kaçınmıyor. Sınırda yakalanan Çelik, işkencede ölüyor.

Son bölüm “Melek ile İpek”de adından anlaşılacağı gibi Melek-Şeytan’ın yolu “Hızmalı” dediği İpek’inki ile kesişiyor. Aynı sokakta bile yıllarca karşılaşmamak, tanışmamak mümkünken bu tanışma biraz zorlama gibi geldi bana. Bu tanışma sayesinde İpek’in eski hayat tarzını sürdürdüğünü öğreniyoruz.

Nedim Gürsel Şeytan, Melek ve Komünist’te Nazım Hikmet’in yurtdışında geçen günlerini Berlin betimlemeleri ile anlatırken romanına kahraman olarak seçtiği Melek-Şeytan’ın kötücül ruh halinin temelindeki nedenleri araştırıyor, insanını niçin “kötü” olduğunu anlamaya, anlatmaya çalışıyor.

03.03.2011

Etiketler: ,


Pazar, Nisan 24, 2011

 

Gizli Ajan



Joseph Conrad’ın Dünya edebiyatının klasiklerinden olan eserlerinin büyük bir çoğunluğu kendi mesleği de olan denizcilerin hayatından kaynaklanır. Denizlerde geçer. Conrad’ın belki de tek farklı eseri Gizli Ajan’dır. Gizli Ajan masum insanların ölümüyle sonuçlanan anlamsız ya da anlaşılmaz görünen bir terör eyleminin hikaye edildiği belki de ilk roman. ABD’de yaşanan 11 Eylül olaylarından sonra tekrar gündeme gelmiş. Okunmuş, tartışılmış bir klasik.

2006’da İmge Kitabevi Süha Sertabiboğlu çevirisiyle Gizli Ajan’ı yayınlamıştı. Şimdi de İletişim Yayınları’ndan Hasan Fehmi Nemli çevirisi ile yayınlanmış.

Conrad, 1907’de basılan Gizli Ajan’ı 15 Şubat 1884’de İngiltere’de Greenwich Park’taki Kraliyet Gözlemevi’ni bombalamak için Fransız anarşist Martial Bourdin’in giriştiği eylemden yola çıkılarak yazmış. “Mantıklı ve mantıksız hiçbir düşünce tarzı bu kadar ahmakça ve çılgınca türden bir kanlı eylemin nedenlerini anlamazdı. Çünkü sapıtmış bir manasızlığın bile kendince mantığı vardır. Ama bu saldırıyı hiçbir akıl yürütmeyle kavramanın imkanı yoktu; neticede anarşist ya da başka türlü hiçbir fikirle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir nedenle paramparça olmuş birisinden başka hiçbir şey kalmadı geriye. Gözlemevi’nin dış duvarına gelince, duvarda en ufak bir çatlak bile oluşmamıştı” diyor Conrad 1920’de yayınlanan romanla ilgili notunda. Ve bir dostunun “o adam yarım akıllının biriydi. Bu olaydan sonra kız kardeşi intihar etti” cümlesi ile birlikte bu konuyu yazmaya karar veriyor. Dinamitli suikastlerin yapıldığı 1880’lerde Londra’da görev yapmış bir Emniyet Müdür Yardımcısı’nın özet halindeki, oldukça ketum anılarından da faydalanarak romanı kuruyor. İletişim’in baskısının arka kapağında yazıldığı gibi, Londra’da karısı, kayınvalidesi ve karısının zekâ özürlü erkek kardeşiyle birlikte yaşayan Bay Verloc, ıvır zıvır şeyler satan bir dükkân işletmektedir. Anarşist bir grup arkadaşı olan Verloc, Greenwich’teki bombalama olayının sorgulandığı günlerde büyükelçilik sekreteri Bay Vladimir tarafından çağrılır. Birçok büyükelçiliğe ve polise anarşist çevrelerden bilgi sızdırdığı anlaşılan Verloc’a ortalığı karıştıracak bir eylem yapması emri verilir.

Bir taraftan iyi bir aile babası gibi görünen, diğer yanıyla dönemin devrimci – sosyalist çevrelerinin tipik bir örneği olan ajan-provakatör Verloc sırf karısının kendisine çok bağlı kardeşine yaptırdığı anlamsız eylemle değil kişiliği, ruh hali ve ilişkileri ile de ilgiye değer. Tabii, kardeşine aşırı derecede düşkün, hayatını onun koruyup kollamak üzerine kurmuş karısı Winnie’nin sonu intihara varan acısı da okuru oldukça etkiliyor. Gizli Ajan, bir yanıyla da döneminin siyasi tarihine, uluslararası ilişkilerin nasıl geliştiğine de çok farklı bir açıdan ayna tutuyor.
24.02.2011

Etiketler: ,


 

Yarınki Yüzün

Javier Marias, günümüz Dünya edebiyatının önemsenen isimlerinden. Kırktan fazla dile çevrilmiş. Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması beklenen bir yazar. Türkçe’de de kitapları yayınlanmış ama okurdan hak ettiği ilgiyi görememiş. Başyapıtı sayılan üç ciltlik, 1200 sayfalık Yarınki Yüzün’ün yayınlanan ilk cildi belki de ülkemizde de daha çok tanınıp sevilmesini sağlayacak.

Yarınki Yüzün’ün (Ocak 2011, çev Roza Hakmen, Metis yay.) beğenilip önemsenmesinin nedeni hem işlediği konu hem de romana verilen yoğun edebi emek. Yarınki Yüzün’ün ilk cildi Ateş ve Mızrak adını taşıyor. Londra'da yaşayan İspanyol çevirmen Jaime Deza “keskin bir gözlem ve çözümleme yeteneğine sahip” bir kişi. Bir kaç dakika gördüğü, uzaktan izlediği daha önce hiç tanımadığı bir kişinin bile karakterini çözümlüyor, gerçek niyetini, yalan söyleyip söylemediğini anlıyor. Bu özelliğiyle İngiliz dostlarının dikkatini çekiyor, farkına varmadan çeşitli kereler sınanıyor. BBC’nin İspanyolca bölümündeki işinden sıkıldığını söyleyince de bu özel niteliğini kullanabileceği bir iş öneriliyor. “İnsan tercümanı ya da yorumcusu” olacaktır. “insanların davranış ve tepkilerinin, eğilimlerinin, kişiliklerinin, dayanma güçlerinin; esenekliklerinin ve itaatkârlıklarının, gevşek ya da sağlam iradelerinin, tutarsızlıklarının, sınırlarının, masumiyetlerinin, ilkesizliklerinin ve dirençlerinin; sadakat ya da alçaklıklarının muhtemel derecesinin, hesaplanabilir bedellerinin, zehirlerinin ve kışkırtılarının; ayrıca çıkarsamayla varılabilecek hayat hikayelerinin, geçmiş değil gelecek, henüz gerçekleşmediğinden önlenebilecek hayat hikayelerinin. Ya da oluşturulabilecek hayat hikayelerinin” (s.22) tercümanı ya da yorumcusu.

Deza, ismi bile bilinmeyen ya da hiç anılmayan bir İngiliz Gizli Servisi'nde çalışmaya başlıyor. İspanya ve Güney Amerika müdahalelerinde aracılık ya da mütercimlik yaparken edindiği izlenimleri iş arkadaşlarıyla paylaşıyor, görüşülen kişiler hakkında yazılı ya da sözlü raporlar veriyor. Bu konuyu öğrenince heyacanlı bir casus romanı okuyacağımızı düşünebilirsiniz. Yarınki Yüzün’de böyle heyecanlı sayfalar da var kuşkusuz ama romanın geneli geçen yüzyılın Avrupası ile insani açıdan bir hesaplaşma.

Deza insanların niyetini okuyan, gizledikleri düşüncelerini ortaya çıkartan bir karakter olmasının yanında her konuyu ya da olayı en ince ayrıntısına kadar didikleyen, laf arasında söylenmiş bir cümleyi, bile unutmayın yıllar sonra sorgulayabilen yapıda. Bu haliyle Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzindesi’nin anlatıcı kahramanını hatırlatıyor.

Roman, Deza’nın, bu ilginç işe girme arifesinde yakın dostu ve hayatta yol göstericisi sayılabilecek profesör Peter Wheeler’la yaptığı uzun söyleşiler sırasında gelişiyor. Peter Wheeler, gerekli ya da gereksiz yapılan konuşmaların insan hayatını nasıl bağlayıp belirlediğini, insanın doğasına aykırı da olsa konuşmamayı becerdiğinde yaşadığı ana ve geleceğine dair birçok zarardan, acıdan, dertten kurtulabileceği gibi bilmeden diğer insanlara da zarar vermeyeceğini, acılar çektirmeyeceğini, geleceğini belirlemeyeceğini uzun monologlarda anlatıyor. Deza da bu monologlar sırasında geçmişe ve geleceğe uzanıp kendi kendisini, yaşadıklarını sorguluyor.

Deza’nın hayatında İspanya İçsavaşı belirleyici olmuş. Daha o doğmadan öldürülen dayısını ve savaş ortamında dostlarının kendilerini korumak amacıyla yaptıkları hainlikler nedeniyle büyük acılar yaşayan babasını hatırlıyor. İçsavaş sırasında Cumhuriyetçiler arasında yaşanan bölünme, Troçkistlerin lideri Andrés Nin’in anlatılandan çok farklı hikayesi. Aslında bir hain olmadığı, sadece dönemin Sovyetlerinin İspanya’daki politikasına uymadığı için esas olarak da tüm işkencelere rağmen susmayı başarıp, yoldaşlarının adını bile vermemesi nedeniyle öldürüldüğünü anlatıyor. Tabii ki bu romanda anlatılan susmak ve gerekli ya da gereksiz konuşmayla ilgili anlatılan öykülerden sadece biri.

Javier Marias, kahramanı Deza’ya uyup ele aldığı konuları, özellikle olguları derinlemesine inceliyor, en ince ayrıntılarına kadar girip tartışıyor. Bunu yaparken de anlatım gücünü sonuna dek kullanıyor. Hemen her cümlesinin, sayfalarca süren paragraflarının üzerinde durulması, düşünülmesi gerekiyor. Emek vermek, deneme türüne yakışan uzun monologları sabırla okumak gerekiyor. Javier Marias, 20. Yüzyılın ruhunu konuşmak ve susmak üzerinden, siyasi tarihle bağlantılandırarak ve de felsefi göndermelerle çözümlüyor. Zaman zaman sıkan yoran bu bölümlerin verdiği ağırlığı ise karısından ve çocuklarından ayrı, onların yeni hayatını merak ederek yalnız bir hayat süren kahramanı Deza’nın yaşadıklarını, Oxford’dan emekli dostu Peter Wheeler’ın aslında hiç bilmediği hayat hikayesini ve tabii insan yorumculuğu görevi sırasında yaşadığı olayları, şahit olduğu hikayeleri, gözlemlediği insanları anlatarak dengeliyor. Bir romanın okunurluğunda gerekli olan merak unsurunu hep üst seviyelerde tutuyor.

Yarınki Yüzün okur için olduğu kadarıyla ve belki daha fazlasıyla çevirmen için de güç bir metin. Marias’ın deneme ve anlatı arasında salınan metni üslubunu oluşturan uzun ve karmaşık cümleleriyle yapılanıyor. İki ana kahraman Deza’nın ve Peter Wheeler’ın edebiyat eğitimi almış olmaları ve dilin arkeolojisine, unutulmuş İspanyolca, İngilizce ve yer yer Latince sözcükleri konuşmalarında kullanıma sokma merakları metni çevirmen için daha da çetrefilleştirmiş. Javier Marias’ın ve biz okurların şansı Roza Hakmen gibi usta bir çevirmenin bu romanı çevirmesidir. Tıpkı, yine Hakmen’in çevirdiği Proust’un Kayıp Zamanın İzindesi’nde olduğu gibi çevirinin başarısının katkısıyla da Yarınki Yüzün edebi tadın peşindeki has okur için büyük bir ziyafet halini alıyor. Yarınki Yüzün’ün Metis’in yayın programında olduğunu ilan ettiği diğer ciltlerini de heyecanla bekliyorum.

24.02.2011

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?