Cuma, Ağustos 31, 2018

 

“Başka bir Turgut Uyar”



Elele Okuyalım’da Çağdaş Türk Şiiri’nin büyük ustalarından Turgut Uyar’ın bilinmedik bir yönü aydınlanıyor. Yıl 1978, ocak ayı. Türkiye’nin en çok satan kadın dergilerinden Elele’de kitap tanıtım yazıları yazmaya başlıyor büyük usta. Bu görevi 1984 yılının sonuna kadar, yani ölümünden sekiz ay öncesine kadar sürdürmüş. Ayrıntılı biyografisine bir cümle ile eklenebilecek bir şey belki ama 7 yıl boyunca bu görevi sürdürmüş. 
İlk bakışta büyük bir şairin böyle bir işi yapması garip görünebilir. Maddi gereklilikler, ev bütçesine katkı sağlamak amacı ilk akla gelen. Turgut Uyar 1969 yılından beri emekli. Türk öykücülüğünün büyük ustalarından Tomris Uyar’la evli. Tomris Uyar aynı zamanda iyi bir çevirmen ve denemeci. 1962’den beri çevirileri yayımlanıyor. Telif eserlerinden çok daha fazla çeviri kitabı var. 1976’da Elele Dergisi’nde yazmaya başlamış. Bu başlangıcı da sorun etmiş. Yazarlığında bir kavşağa geldiğini düşünmüş. Çünkü gazetecilik mezunu olmasına rağmen yazı yaşamında ilk kez edebiyatdışı bir iş yapacak. Edebiyat görüşümden ödün vermeden nasıl yüzü belirsiz bir okur kitlesine seslenebilirim, diye düşünmüş. Zamanla okuru tanımış, en rahat yazılarını Elele’de yazdığını belirtiyor. Tomris Uyar’ın Elele yazıları da 1985’e dek sürmüş. Kadınlardan yola çıkarak toplumsal, siyasi konulara uzanan yazılar yazmış, söyleşiler yapmış. Bu yazıları Handan İnci Aşkın Yıpranma Payı adı ile derlemişti (2015, Yapı Kredi yay.).
Araya küçük bir anı sıkıştırayım. Karacan Dergi grubunda çalışıyordum. Tomris Uyar’ın Elele’den ayrıldığını duyunca bizim grubun dergilerinde yazar mı diye kendisi ile görüşmüştüm. Bir edebiyatçının sürekli olarak dergi ya da gazeteye yazmasının çok yıpratıcı olduğunu, artık edebiyatdışı yazmak istemediğini söylemiş, bana da bir büyüğüm olarak bu işi en kısa zamanda bırakmamı salık vermişti.         
Turgut Uyar’a dönersek, Elele’de yazma sebebinin maddi nedenler olabileceğini ve kitap tanıtma yazıları yazmaya başlamasına da Tomris Uyar’ın vesile olduğunu düşünüyorum.
70’li yıllar özellikle İkinci Yeni şairleri için pek iyi zamanlar değildi. Toplumcu anlayış şiirde, edebiyatta hakimdi ve İkinci Yeni şairlerine dergilerinde yer vermiyor, kitaplarını yayımlamıyorlardı. Gözden ırak, gönülden ırak olduklarını söyleyebiliriz. Cemal Süreya da çocuk dergilerinde yazıyor, erkek dergisine editörlük yapıyordu.
Elele Okuyalım’ı Özge Şahin derlemiş. Turgut Uyar’ın bütün yazılarını Korkulu Ustalık (2009, Yapı Kredi yay.) adıyla derleyen Alaattin Karaca’nın kitabın önsözünde Elele’deki yazılardan söz ettiğini, onları çok kısa bulduğu için kitaba almadığını belirttiğini yazıyor giriş yazısında Özge Şahin. Bu bilgi ile yazıların peşine düşmüş ve birkaçına ulaşmış. “Yazılar kısa olmakla birlikte çok önemli yorum ve eleştiriler içeriyor, üstelik Uyar şair, yazar ve yayıncılarla yaptığı söyleşilerde dönemin nabzını tutuyor, yeni çıkan kitapların yanısıra edebi değeri olan çok sayıda kitabı elbette kendi beğeni ve zevkini de katarak tanıtıyordu. Bu yazılar, bana başka bir Turgut Uyar’ı göstermişti” diyor.
Turgut Uyar’ın çok öne çıkmasa da düzyazı alışkanlığı vardır. Dergilerde bir çok yazısı yayımlanmış, nihayetinde eleştirmen olarak niteleyebileceğimiz bir yazar olmuş. Türk şiiri üzerine görüşlerini içeren yazılarıni Bir Şiirden (1983, yeni baskı 2017, Yapı Kredi Yay.) adıyla yayımlamış. Ama düzyazılarını sağlığında toplayıp kitaplaştırmadığını da biliyoruz. O her şeyden önce şairdi, usta bir şair.
Alaattin Karaca’nın Elele’deki yazıları Korkulu Ustalık’a dahil etmemesininse doğru bir karar olduğu bu yazıları okuyunca anlaşılıyor. Korkulu Ustalık’ta şiir üzerine düşünen, yazan bir usta şairin görüşlerini toplu olarak okuyoruz. Elele Okuyalım’da ise kitap tanıtma yazıları var. Zaten Alaattin Karaca da yazıları derlememe sebebi olarak kısa olmaları yanında kitap tanıtma amaçlı olmalarını da belirtiyor.
Elele, Türkiye’nin en uzun soluklu popüler kadın dergilerinden. 1976’da yayına başlamış ve Doğan Burda Dergi Grubu bünyesinde halen yayımlanıyor. Modadan güzelliğe, teknolojiden otomobile, dekorasyondan psikolojiye kadınları ilgilendirecek her konuya değinme amacında. Turgut Uyar’ın “Okuyalım” başlıklı kitap tanıtma yazılarında da bu okur yapısı gözönüne alınmaya çalışılır. Turgut Uyar ağırlığı edebiyata, şiire verse de, çocuk edebiyatı, aile sağlığı, cinsel yaşam ve psikoloji kitaplarına da değinir. Kitap tanıtma sayfalarında rastlanmayacak sıklıkta da edebiyat dergilerinden söz eder.
Turgut Uyar, Ocak 1978’de yayımlanan ilk yazısının “Başlarken” başlıklı bölümünde bu yazılarda neyi amaçladığını anlatır. Kitap yayıncılığındaki olumlu gelişmeleri işaret ederek kitap basımının hem çeşit hem de baskı sayısı açısından arttığını, çeşitlilik kazandığını belirtip, kitap fiyatlarının yüksekliğinden dem vurarak okura kitap seçiminde yardımcı olmaya çalışacağını söyler. İlk tanıttığı kitaplar da Remzi Kitabevi’nin Ansiklopedik Bilgiler, T. Berry Brazelton’un Anneler ve Çocuklar, Vascencelos’un Güneşi Uyandıralım. Ama bu yapı zamanla edebiyat ve şiir lehine bozulur.
Turgut Uyar işini layıkiyle yerine getiren bir yazar olarak yayıncılık sektörünü yakından izler ve edebiyat ve şiir alanlarında yayımlanan hiçbir önemli kitabı kaçırmamaya çalışır. Melih Cevdet Anday, Yaşar Kemal, Adalet Ağaoğlu, Cemal Süreya, Edip Cansever, Sevim Burak, Selçuk Baran, Ahmet Oktay gibi dönemin önemli yazarlarının yeni kitaplarına değinirken Orhan Pamuk, Neşe Yaşın, Suat Vardal, İzzet Yasar, Nursel Duruel, Mahir Öztaş gibi ilk kitaplarını yayımlayanları da dikkatle okuyup tanıtır. Ödülleri önemser, ödül alan kitaplardan söz eder. Varlık, Türk Dili, Türkiye Yazıları, Oluşum, Üç Çiçek, Yazko Edebiyat, Gösteri gibi dönemin dergileri, Varlık, Tan Edebiyat gibi yıllıkları da tanıtır.
Elele bir kadın dergisi olarak okuma çemberimizin dışındaydı ama Turgut Uyar’ın dergide kitap yazıları yazdığını biliyorduk ve o ay hangi kitaplara değindiğini de merak ediyorduk. Üç Çiçek’i daha ilk sayısında uzunca tanıtıp, değerlendirimesi, Yeni Türkü’nün şiir kitaplarından söz etmesi ve tabii bazı kitaplardan neden söz etmemiş olabileceği de sohbetlerimizin konusu oluyordu. Turgut Uyar şiir kitaplarına daha geniş yer veriyor, ciddiyetle değerlendiriyordu. Türk Edebiyatında da benzer yaklaşımı vardı. Sanırım bu konularda kendini sorumlu hissediyordu. Kitap tanıtma yazılarının gerekliliği içinde tanıtma unsurunu gözardı etmeden az sözle, yerinde ve önemli eleştiriler yaptığını görüyoruz.             
Bu yazıların Elele Okuyalım başlığı ile toplanıp kitaplaştırılması iyi olmuş. Özge Şahin Turgut Uyar bibliyografyasına önemli bir katkıda bulunmuş. Kitaba yeni baskısında eserler, isimler dizini de eklemekte fayda var. Böylece araştırmacılar için de değerli bir kaynak haline gelecektir. Hem Turgut Uyar’ın gözden kaçan önemli bir niteliğini, “sıkı okur” olarak kitap tanıtımı, eleştiri yazmasının örneklerini okuyoruz, hem de şiire, edebiyata bakışını anlamamızda ipuçları elde ediyoruz. Yayıncılığın sancılı büyüme, sektörleşme dönemine de toplu bir bakış atmış oluyoruz. Elele Okuyalım’ı ilgiyle, anıları yad ederek okudum. 30.08.2018
(Elele Okuyalım, Turgut Uyar, der. Özge Şahin, Yapı Kredi yay. Temmuz 2018.)

Etiketler: ,


Çarşamba, Ağustos 29, 2018

 

Yayıncılıkta kırmızı alarm



2017’den beri kitap satışlarında bariz bir düşüş söz konusu. Geçen yıl Milli Eğitim Bakanlığı’nın sınav sisteminde yaptığı ani değişiklik sonucu yayıncılık sektöründe yaşanan 560 milyon dolarlık zararla birlikte tüm kitap perakende sektörünü olumsuz etkilendi. Türkiye’nin en büyük kitap dağıtımcılarından Final Pazarlama’nın konkordato ilan etmesi ilk ve önemli örnek. Yeni konkodatolar, iflaslar gelebilir.
Yayıncılık sektörünü esas sıkıntıya sokansa üretiminin dövizle, satışının ise Türk lirası ile olması. Döviz kurlarındaki her artış kitap üretim maliyetlerinin artmasına neden oluyor.
Türkiye’nin kitap ve gazete kağıdı üretimini yapan SEKA 2005 yılında tamamen özelleştirildi ve tüm kağıt fabrikaları kapandı. Türkiye gazete ve kitap kağıdında tamamen dışa bağımlı hale geldi.
Kitap kağıdı euro ile alınıyor. Merkez Bankası rakamlarına göre 2 Ocak 2018’de 1 Euro 4.55 TL, 27 Ağustos 2018’de 1 Euro 7.21 TL’ydi. % 58’lik bir fark söz konusu. Bu fark kitap kağıdının fiyatına otomatik olarak ekleniyor.
Bu da yetmezmiş gibi Dünya çapında yaşanan kağıt fiyatlarındaki artışlar da Türkiye’deki kitap kağıdı fiyatlarına yansıyor. Ocak ayından bu yana kitap kâğıdına döviz bazında tam dört kez zam geldi. Yani hem kağıdın euro olarak fiyatı arttı hem de euro değer kazandı. Yılbaşında bir ton kitap kağıdını 750 Euro’ya yani 3412 liraya alırken şimdi 850 Euro’ya 6128 liraya alıyoruz. % 79.6 artış söz konusu.
Bu yıl başında kağıda zam yapılmasının yanında Türkiye kağıt kotaları da mevcut rakamın dörtte birine düşürülmüş. Eurodaki değişimden ve yapılan stoklar nedeniyle kağıt temininde güçlükler yaşanıyor. Kotadaki bu büyük düşüş nedeniyle kağıt sıkıntısının önümüzdeki aylarda daha da artması bekleniyor. Bu hafta bazı dergiler ve gazeteler kağıt yokluğundan çıkmadı, bazıları da çıkamayacak.  
2017’de Türkiye yayıncılık sektörü reel olarak büyümüş olmasına rağmen Türk Lirasının değer kaybı nedeniyle Dünya’nın en büyük 11. yayıncılık sektörüyken on altıncılığa düşmüştü. Şimdi bu düşüş çok daha trajik olacak.
Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Kenan Kocatürk’ün söylediği gibi yerli kağıt üretimine başlamak temel çözüm olarak görünüyor ama hemen bir kağıt fabrikası kurulamayacağı gözönüne alınırsa en hızlı ve etkili tedbir kitap kağıdına uygulanan % 18 KDV’nin kaldırılması olabilir.  
Dövize bağlı bir diğer maliyet unsuru da çeviri eserler için ödenen telif. Telifler esas olarak dolar olarak ödeniyor. 2 Ocak 2018’de 1 USD 3.77 TL, 27 Ağustos 2018’de 1 USD 6.21 TL. Yani 2018 başında bir kitabın telif ücreti olarak 1000 USD karşılığı olarak 3770 TL öderken şimdi 6210 TL ödemek durumundalar. Telif bedeli % 64 artmış.
Bu konuda yabancı yayıncılar ve ajansların göstereceği anlayış ve yaklaşım önemli. Türkiye’de yaşananlar dikkate alınarak fiyatlandırma yapılırsa ve yeni sözleşmelerde istenen avans tutarlarından vazgeçilirse belki bir çözüm olur. Bunun için girişimler yapılmalı.
Kitabın üretim maliyeti ortalama % 70 artarken okurlar kitap fiyatlarında % 10 artışı bile büyük tepkiyle karşılıyor. Devalüasyonların perakende satışlara olumsuz etkisi biliniyor. İlk vazgeçilen de kültür ürünleri, kitap oluyor. Kitap satışlarının daha da düşeceğini öngörebiliriz. Bu da yayıncılık sektörünün daha da küçülmesi demektir. Bakanlar kendi sektörleri için tedbirler alıyor, uygulamaya geçenler bile var. Kırmızı alarm veren yayıncılık sektörü de Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un acilen yayıncılık sektörünü destekleyici tedbirleri açıklamasını bekliyor. 29.08.2018

Salı, Ağustos 28, 2018

 

Köy öğretmeni dedektif olursa



Yaban’la simgelenen bir “köye giden öğretmen” tipi var romanımızda. Benzerleri Dünya Edebiyatında da yazılmış. Ahmet Celâl Millî Mücadele sırasında Orta Anadolu’da bir köye gider. Kendini kurtarıcı olarak görmektedir. Amacı halkı eğitmek, adam etmektir. Ama onun hayal ettiği köy ve köylü ile gerçeklik uyuşmaz. Bu bakış açısı nedeniyle de köylülerle olumlu bir ilişki kuramaz, romanın adına uygun olarak Yaban’laşır.
Carlo Levi’nin İsa Bu Köye Uğramadı’sı (1945) ile Yaban (1932) arasında birçok yakınlıklar bulunur. Kuşkusuz, Köy Enstitülü yazarları bu konu çokça meşgul etmiş çünkü onlar bizzat “köye giden öğretmen”. Mahmut Makal ya da Fakir Baykurt’un yazdıklarının yanında yaşadıkları da bu içeriktedir. Köye giden öğretmenlerin en ünlülerinden biri de Hakkari’de Bir Mevsim’in (1977) isimsiz kahramanıydı. Üstelik o, dilini bilmediği insanların yaşadığı bir köye gidiyordu.
Emirhan Dağkan G. de Bozlak’ta bir “köye giden öğretmen” hikâyesi anlatıyor. O da önceki roman kahramanları gibi önyargılarla geliyor köye. Belli bir süre yaşamak zorunda olduğu bir yer. Kafasında bir köy tanımı olduğu gibi köylü tanımı da var. Onları tanımladığı gibi küçümsediğini de öngörebiliriz. Ama daha ilk adımdan itibaren duyup gördükleri ile umdukları birbiriyle çelişmeye başlıyor.
Aslında ilk bakışta romanlarda okuduğu, filmlerde gördüğü köylerden pek farkı yok. Görüntü kafasındaki imge ile örtüşüyor. Merkezden uzak, ulaşımı sağlayan minibüsten indikten sonra yarım saat kırk beş dakika yürüyerek ulaşılan bir köy.
Köyün siyasi ve ekonomik güç sahibi muhtar. O ne derse oluyor. Muhtarla anlaşamayan, farklı siyasi görüşte olan sadece bir aile var. Dışarıdan, öğretmen kahramanın gözüyle bakınca sanki hepsinin huyu, suyu bir. Pek fazla konuşmuyorlar. Dertlerini, neşelerini paylaşmıyorlar. Kadınlar zaten ortada yok, erkekler de sürekli birarada, kahvedeler. Kahveye gelmeyenler merak ediliyor, hasta mı, başına bir şey geldi mi, diye soruşturuluyor.
Öğretmen köye olaylı bir şekilde geliyor. Bindiği minibüsün şoförü ile ücret konusundan çıkan bir tartışma yaşıyor. Şoför, öğretmene bir yumruk attıktan sonra minibüsten atıyor. Bavulu minibüste kalıyor. Başta bu olayın konu ile ilgisini anlamasak da ilerleyen sayfalarda öğretmenin olayı abartarak şoför ve yolculardan dayak yedim diye anlatması köy halkının, özellikle olayı soruşturan muhtarın gözünde sözüne pek güvenilmeyeceği kanısını yaratıyor. Yani özellikle yazılmış bir bölüm.
Öğretmeni kavşakta köyün en konuşkan adamı Vacit Dayı karşılıyor. Birlikte köye doğru yürürlerken yakın zamanda gerçekleşmiş bir ölüm olayını anlatıyor. Köyün hastalıklı iki gencinin gizlice yaşamaya çalıştıkları sanılan aşk ölümle sonuçlanmıştır. Hatice, tecavüze uğradığı izlenimi veren bir durumda bulunduktan sonra ölmüştür. Tek şüpheli de gizlice buluştuğu düşünülen Muzaffer’dir. Gerçi onların buluştukları bir kere bile görülmemiştir. Ama aralarında bir ilişki olduğuna ve bunun sonucunda Muzaffer’in Hatice’yi öldürdüğüne dair bir inanış vardır ve bu konu kimse zarar görmesin diye kapatılmıştır.
Öğretmen tekdüze ve sıkıcı geçecek günlerinde kendini meşgul edecek bir konu bulduğunu düşünür. Olayı soruşturacak, gerçek suçluları bulacak ve adalete teslim edecektir. Ama başta muhtar olmak üzere köylüler bu konu üzerine konuşmak istemezler. Onlar için olay kendi düşündükleri şekilde gerçekleşmiştir, tarafların ve köyün zarar görmemesi için konu kapatılmıştır. Konuşmanın, deşmenin faydası yoktur.
Bu tavır öğretmeni daha da kışkırtır, olayı kendince soruşturmaya başlar. Bu da daha çok akıl yürütme şeklinde olur. Öncelikle Muzaffer’in bu işi yapmadığına, yapamayacağına karar verir. Gerçek suçlunun kim olduğunu bulmaya çalışır.
Olayın kurbanı genç bir kadındır ama köy adeta bir erkek toplumudur. Kadınlar hiç ortada görünmezler. Öğretmen Hatice’nin hasta ninesi ile de konuşamaz. Karşısında bir cinayeti örtmeye çalışan erkek toplumu vardır. Öğretmenin bu konuyu deşmesi doğal olarak rahatsızlık yartır.                   
Emirhan Dağkan G.’nin Bozlak’ı arka kapakta “polisiyenin kıyılarında gezinen bir novella” diye tanıtılıyor. “Novella” tanımına neden gerek duyulmuş merak ettim. Çünkü Bozlak klasik bir roman yapısında gelişiyor. Hatta fazla klasik bile bulabiliriz. Wikipedia yüzlerce gündür erişime kapalı olmasaydı “Roman, bir kişi ya da bir grup insanın başından geçenleri, onların iç ve dış yaşantılarını belli bir kronolojik, mantıksal, duygusal ya da sanatsal ilişkiyi gözeterek öyküleyen uzun kurgusal anlatıma denir” tanımına ulaşabilirdik. Novella ise romandan kısa hikayeden uzun çalışmalara verilen bir ad. Tanımı üzerinde ise bir anlaşma sağlanamamış. Uzun öykü diyen de var, romana göre örneğin kişi ve olay sayısı sınırlı olursa novella diye tanımlanabileceği de söyleniyor. Amerikalılar nicel bir tanım yapmışlar 17.500 ila 40.000 arası kelime içeren eserler Novella olarak kabul ediliyormuş. Bozlak 180 sayfa. Bu sınırların içine giriyor mu, bilemiyorum ama dediğim gibi roman tanımına daha uygun bir biçim ve içeriği var.
“Polisiyenin kıyılarında gezin”meye gelirsek Bozlak’a bir polisiye parodisi diyebiliriz diye düşünüyorum. Bir başka bakışla polisiye de sayılabilir. Çünkü bir romanın polisiye olması için ortada faili belli olmayan bir suç, genellikle cinayet olması ve romanın kahramanının suçluyu araması / bulması yeterlidir. Emirhan Dağkan G.’nin kahramanı tam bir fahri dedektif adayı olarak gördüğü, duyduğu her şeye kuşku ile bakıyor. Onları sorguluyor, doğru olanı, gerçeği bulmaya çalışıyor. Tek sorunu polisiyelerdeki dedektiflere özenip elindeki az hatta yok sayılabilecek veri ile sonuca varmaya, katili bulmaya çalışması. Bu aceleceliği nedeniyle de sık sık kötü duruma düşüyor, sonunda da dışlanıyor. Diğer köy romanlarındaki gibi yapayalnız kalıyor. Bence Bozlak polisiyenin kıyılarında değil tam da ortasında. Polisiyeseverler zevkle okuyacaktır. Değindiğim parodisel özellikleri nedeniyle de ilgilerini çekecektir.
Günümüzde köyü, köylüyü ele alan edebiyat eserleri çok az yazılıyor. Özellikle roman sanki büyükşehire, orta sınıfın yaşamına sıkışmış gibi. Bu anlamda da Emirhan Dağkan G.’nin çabasını, Bozlak’ı önemsiyorum. Novella ya da roman, polisiye ya da polisiyenin kıyısında gezinen gibi nitelendirmelere girmeden başlı başına bir eser olarak okunabilecek nitelikte bir kitap.     
(Bozlak, Emirhan Dağkan G. İletişim yay. Temmuz 2018.) 23.08.2018

Etiketler: ,


 

Boğaziçi’nin yok ettiğimiz görünümü



Haliç’ten Boğaz’a doğru yol alıyor gezi teknesi. Teknede gazeteciler, akademisyenler, yazar ve öğrenciler var. Dr. Sedat Bornovalı Boğaz kıyısındaki binalardan yola çıkarak, anekdotlarla, hoş hikayelerle, satıraralarında önemli eleştirilerle, benden duymuş olmayın diyerek Boğaziçi’nin mimari tarihinden parçalar naklediyor, günümüzde nelerin, nasıl değiştiğini örnekliyor.
Geziye çıkma amacımız Sedat Bornovalı’nın Timaş Yayınları’ndan çıkan Boğaziçi’nin Tarih Atlası kitabının tanıtımı. Ama Boğaz’ın derinliklerine doğru yol aldıkça benim için Boğaziçi’nin mimari değişiminin somut örneklerle araştırması halini alıyor.
Sedat Bornovalı’nın kitapta anlattığı rotadan, Avrupa yakasını izleyerek yol alıyoruz. İlk gözümüze çarpan 1. derece sit alanında, koruma altındaki binaları yıkmasıyla ünlü Galataport. Becerikli müteahhitlerin tabii ki izin alarak yıktıkları Yolcu Salonu, Paket Postanesi gibi sadece bina olarak değil tarihi anlamda da önemi olan yapıları yad ederek giriyoruz Boğaz’a. İnşaat başladığında çevresinde antrepolar bulunduğu için uyumlu bir proje izlenimi veren Emre Aralot imzalı Resim Heykel Müzesi binası artık dokuyla tamamen çelişik olarak ne zaman bitecek acaba diye merak ettiriyor.
Boğaz’ın görünümüyle tam bir tezat oluşturması amacıyla projelendirildiğini düşündüğüm, her gördüğümüzde eski belediye başkanı Kadir Topbaş’ın esefle kulağını çınlatacağımız Hakan Kıran imzalı Martı Projesi’ne geliyoruz. Deniz ciddi bir şekilde doldurulmuş. İnşaatta herhangi bir faaliyet göze çarpmıyor. Hedeflendiği gibi projenin 2018 sonuna yetişmesi mümkün görünmüyor. Bunun nedeninin yeni İBB başkanı Mevlut Uysal’ın, Boğaz’ın görünümünü yasaya uygun şekilde korumaya kararlı olması ve eleştirileri gözönüne alarak martıdan vazgeçip projede tadilat yaptırması olduğunu düşünüyorum. Tabii ki böyle bir şey yok. Bu benim hüsnü kuruntum.
Sedat Bornovalı Dolmabahçe Sarayı ve onu izleyen saraylar silsilesinin Osmanlı’nın yapılaşma mantığı ile nasıl yapıldığını anlatıyor. Dolmabahçe’de sultan, onun yanındaki köşkte veliaht sonra da hanım sultanlar, vezirler... Böylelikle Boğaz kıyılarındaki köşklerin, yalıların dizilişlerindeki hiyerarşiyi de anlamlandırıyoruz. Boğaz’da sarayla doğrudan ya da dolaylı ilişkisi olmayan hiç kimsenin köşkü, yalısı yok.
Korumayla ilgili kurumlarımız, yasalarımız hatta Boğaziçi ile ilgili özel bir yasa ve Boğaziçi İmar Müdürlüğü olmasına rağmen yasaları delmenin yolunu bulup yeni inşaatlar yapmayı sevdiğimiz malum. Hükümetler de sürekli yıkıp yapmayı destekliyor. Bunun en ironik örneği 1983’de “Boğaziçi Alanının kültürel ve tarihi değerlerini ve doğal güzelliklerini kamu yararı gözetilerek korumak ve geliştirmek ve bu alandaki nüfus yoğunluğunu artıracak yapılanmayı sınırlamak” olan, 2960 sayılı Boğaz Yasası’nı çıkartan 12 Eylül Darbe Hükümetinin Boğaz’daki en büyük yapılaşmaya yol açan yasal boşluğu yaratmış olması. Boğaz kıyılarındaki gözümüzü tırmalayan ucube apartmanların hemen tamamı o yasal boşluktan yararlanarak yapılmış. Arka planda görünümü bozan gökdelenler ve toplu konutlar da bu sayede yapılıyor.
Boğaz kıyılarında hangi yapıların hangi kurnazlıkla yapılabilmiş olduğunu tahmin etmeye çalışıyorum. Çay bahçesi olarak kurulan eğlence yerleri çevrelerindeki yeşil alanları yutup çok katlı yapılar haline nasıl dönüşmüş olabilir? Yasaya rağmen yeni yalılar nasıl yapılmış? Üzerindeki yapılar tamamen yıkılan GS Adası örneğinde olduğu gibi Boğaz'ın diğer alanlarında aynı hassasiyet gösterilemiyor mu? Merak etmemek elde değil. Son imar affı ile yasası bir kez daha delinen Boğaz’a nasıl müdahaleler yapılacak, kaçak katlar, yapılar nasıl yasallaşacak, birden bire nasıl uyumsuz yapılar zuhur edecek, onu da göreceğiz.  22.08.18

This page is powered by Blogger. Isn't yours?