Cuma, Mart 30, 2018

 

“Son yalanıma kadar çarpıştım”



Britanya tarafından ellili yılların sonuyla altmışlı yılların başında Doğu Alman İstihbarat Servisi’ne (Stasi) karşı düzenlenen ve kod adı “Piyango” olan operasyon suçsuz bir kadınla Britanya’nın en iyi ajanlarından birinin ölümüyle sonuçlanır. Berlin Duvarı’nın dibinde öldürülen İngiliz Gizli Servisi MI6 elemanının ve kadının mirasçıları yıllar sonra bu olayın sorumluları aleyhine dava açar. Berlin’deki operasyondan John Le Carré’nin unutulmaz kahramanı George Smiley sorumludur. Ama Smiley değil onun emirlerini uygulayan en yakın yardımcısı Peter Guillam sorgulanmaktadır MI6’nın avukatları tarafından.
Avukatlar Circus (Sirk) adı verilen MI6 merkezinde buldukları belgelerden olayın nasıl geliştiğini, sorumluların kimler olduklarını ve bu dava kabul edilirse ucunun nereye kadar uzanacağını anlamaya çalışmaktadır.
Aradan elli yıl geçmiştir. O zamanlar görev yapanlar ya ölmüştür ya da emeklidir. Peter Guillam, emeklilik günlerini Fransa’da Bretagne’daki çifliğinde geçirmektedir. George Smiley’nin ise nerede olduğu bilinmemektedir. Guillam İngiliz İstihbarat’ından gelen mektubu okuduktan sonra Londra’ya gider. MI6 onu güvenli bir eve yerleştirir.
Peter Guillam ilk tepkisi suçlamaları reddetmek, Piyango adlı operasyonla ilgili olarak kendisinin sorumluluğu olmadığını söylemek olur. “Çok gençtim, diye itiraz ettim, çok masum, çok saf, çok kıdemsizdim. Soyacak kafa derisi arıyorsanız dedim onlara, aldatmacılığın üstatlarına gidin, George Smiley ve efendisi Kontrol’e gidin. Piyango denen operasyonun başarısını ve ıstırabını sunan onların gelişmiş kurnazlığıydı, diye ısrar ettim; sapkın ve bilgili zihinleriydi, benim değil.”
Casusun Mirası (Şubat 2018, çev. Ali Cevat Akkoyunlu, Kırmızı Kedi yay.) George Smiley’nin son macerası gibi gözükse de olaylar yardımcısı Peter Guillam üzerinden gelişiyor ve onun anlatımı ile izliyoruz. John Le Carré’nin “Köstebek” adlı romanından anımsadığımız Guillam Casus’un Mirası’nın kahramanı olmuş. Ajanlığa başlamasının öyküsünü de uzun yıllar görev yaptıktan sonra emeklilik hayatını nasıl geçirdiğini de öğreniyoruz. Tabii esas önemli olan MI6’da görev yaparken yaşadıkları ve Piyango opresayonundaki rolü.       
Neyi ne kadar anımsarsınız, ne kadar anlatırsınız? Daha romanın ilk sayfalarında kafama “Elli yıl önce yaşanmış bir olay bellekte nasıl canlanır?” sorusu takılıyor. Her şeyi tam olarak, ayrıntıları ile anımsamak kolay değildir. Üstelik geçen zaman içinde anıların değişip farklılaştığını, diğer olaylarla karıştığını biliyoruz. Yaşanandan bambaşka bir şey olarak anlatılıyor anılar.
MI6 avukatları anımsamasını kolaylaştırmak için Piyango operasyonu ile ilgili olarak Sirk arşivlerinde bulunan bütün belgeleri Peter Guillam’ın önüne koyuyorlar. Okudukça Guillam’ın belleğinde olaylar netleşmeye başlıyor, ayrıntılarına kadar anımsıyor.
Anımsıyor anımsamasına da neyi ne kadar anlatacağına da karar vermesi gerek. Çünkü her şeyi olduğu gibi anlatırsa günümüz bakış açısıhyla olumlu karşılanmayacağının farkında. Soğuk Savaş koşullarında, kıran kırana istihbarat savaşları sürerken doğru kabul edilen eylemler günümüz adalet anlayışı açısından bilerek işlenmiş suçlar gibi görünüyor. Üstelik Peter Guillam ajanlık yemini etmiş. Yaptıkları eylemler, verdikleri emirler nedeniyle üstlerini ve arkadaşlarını suçlamayacak, zor duruma düşmelerine, hatta yargılanmalarına neden olmayacak. Kol kırılacak yen içinde kalacak.       
Casus romanlarına “casusiye” deniyor. John Le Carré de casusiyelerin büyük ustası. Le Carré’in farkı sadece casusuluk olayını anlatması değil onun arka planını, casusluğu yapanların ruh hallerini ve örgüt için ilişkilerini de anlatmasıdır. Herkes tüm gücüyle operasyonun başarılı olması için çalışmaz. Bu vesileyle meslektaşlarının ayağını kaydırmak isteyenler, geçmişten kalan hesaplaşmaları tamamlamak isteyenler de devreye girer. Operasyonu yürütenlere örgüt içinde çelmeler takılmaya çalışılır, operasyonun başarısız olması için önüne taşlar konur. Le Carré, bunları da anlatır.
Tabii esas ilgi alanı da karşı casuslar ve çift taraflı çalışanlardır. Bunlar oprerasyon hakkında elde ettikleri bilgileri karşı tarafa sızdırırlar. O nedenle de örgüt içinde de operasyonel bilgiler sır olarak tutulmalıdır. 
Üstelik John Le Carré romanlarını sadece olay üzerine kurmaz, hatta bazen olay tamamen geride kalır. Carré’in esas yoğunlaştığı kahramanlarının ruh halleridir. Onları ince ince işler. Casusluk yaşamlarındaki başarılarına ve başarısızlıklarına etkilerini anlatır. Örneğin hemen her macerasında George Smiley ve karısı Ann’in ilişkileri gündeme gelir. Ann kocasının iş arkadaşları, hatta düşmanlarıyla ilişkiye girer, aşk hayatı yaşar ama Smiley ondan boşanmaz.
John Le Carré’nin bence en önemli ve diğer casusiye yazarlarından onu iyice ayırt etmemize neden olan özelliği üslubudur. Le Carré’nin dili casusiyelerde rastlanmayacak ölçüde edebidir. İmgesel diyebileceğimiz bir anlatımı vardır. Cümlelerini İngilizce orijinallerinden okuduğunuzda anlatımına hayran olursunuz. Ne yazık ki John Le Carré’nin romanlarını Türkçe’de iyi çevirilerden okuyamadık. Türkiye’de çoksatar muamelesi gördüğü için, çoksatarlarda da bir an önce çevirmek önemsendiğinden hızlı ama kötü çevirileri yayımlandı. Casusun Mirası iyi bir çevirmen tarafından Türkçeye çevrilmiş. İyi çevirinin esere ne kadar önemli bir değer kazandırdığını Ali Cevat Akkoyunlu’nun çevirisini okuyunca anlıyorsunuz.
Kitabın arka kapağına Washington Post’tan kimin yazdığı belirtilmeyen bir alıntı yapılmış. “Çok az yazar elli yılı aşkın süre birinci sınıf romanlar yazabilir” demiş Washington Post yazarı. Casusun Mirası’nı okuduğunuzda bu yargıya hak vereceksiniz. John Le Carré romanı oya gibi işlemiş. Üslup ve anlatımda yazarlık yaşamının en üst noktasında. Konu ise bir casusiyenin sadece casusiye değil iyi bir roman da olabileceğinin örneği.
Peter Guillam elli yıl önceki olayı düşünürken sadece başarısız gibi görünen bir casusluk operasyonu, MI6 içindeki ilişkiler, MI6 Stasi mücadelesi, MI6’nın üst yönetiminde Stasi’ye çalışanları ve Stasi’den üst düzeyden MI6’ya bilgi sızdıranları anımsamıyor. Çok kısa bir buluşmada yaşanan kendi yaşamının önemli bir dönüm noktasıyla da tekrar yüzleşiyor. Yaşamını ve kariyerini tekrar gözden geçirirken kendi ile sıkı bir hesaplaşmaya da giriyor, hata ve sevaplarını idrak ediyor.
Casusun Mirası, sadece casusiye olarak okunmayacak iyi bir roman. Casusiyeseverler büyük bir ustanın son romanını okumanın tadını çıkartırken önceki eserlere yapılan göndermeleri keşfedip keyiflenecek. Edebiyat okurları da iyi bir roman okuyarak belki de casusiyelere ilk adımı atmış olacak. 29.03.2018   

Etiketler: ,


 

Okuma kültürü seferberliğine var mısınız!



Türkiye Yayıncılar Birliği (TYB) bir süredir okuma kültürü seferberliği çağrısı yapıyor. Geçen hafta gerçekleştirilen Bursa Kitap Fuarı’nın açılışında da TYB 2. Başkanı Fahri Aral aynı konuya vurgu yaptı. Fahri Aral “Kitap okumayan çocuklar normal bir cümleyi 45 saniyede anlayabiliyorken, bu süre kitap okuma kültürü edinmiş çocuklarda 13 saniyeye kadar düşüyor” diyerek acı bir gerçeğe işaret etti.
2015 yılında yapılan son PISA uygulamasına göre Türkiye 72 ülke arasında okuma yeterliliğinde 50’nci. PISA verilerine göre Türkiye’de her 1000 çocuktan 3’ü okuduğunu anlıyor.
Fahri Aral “çocukların kendi dilinde okuduğunu anlamasının en önemli yolu, okuma kültürü. Önce ailelerden başlayan okuma alışkanlığı daha sonra okullarda öğretmenlerin çocukları kitapla, kütüphaneyle yakınlaştırıp kitap okumalarını teşvik etmesiyle devam ediyor” diyor. Kitaba ulaşma ilk ve önemli bir sorun. Kitaba ulaşmanın en kolay ve ucuz yolu kütüphanelerdir. Türkiye'de 1964 yılından beri Mart ayının son Pazartesi günü ile başlayan hafta Kütüphanecilik Haftası olarak kutlanır. Bu vesileyle kütüphanelerin sorunlarına değinilir. Kütüphane azlığı dile getirilir. Halk kütüphanelerinin sayıca azlığı ve yetersizliği örnek verilir. Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre Türkiye’de 1146 halk kütüphanesi var. Ama Muhtarlar Konfederasyonu verilerine göre Türkiye' de 31.963 mahalle, 18.329 köy olmak üzere toplam 50.292 yerleşim yeri var. Yani yerleşim yerlerinin sadece % 2,2’sinde kütüphane bulunuyor. Bunlara belediyelerin halk kütüphanelerini eklesek bile oranın çok artmayacağını söylüyor kütüphaneciler.
Mahallesinde kütüphane olmayan çocuğun okulundaki kütüphaneden kitaba ulaşabileceğini öngörebiliriz. Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) 2016-17 verilerine göre Türkiye’de 62 bin 250 okul var. Okul kütüphanesi sayısı ise TÜİK verilerine göre 27 bin 280. Yani 34 bin 970 okulda kütüphane yok. TÜİK ilginç bir bilgi daha veriyor; Türkiye’de 60.335 çeşit yeni kitap, 626.869.351 adet kitap üretilirken okul kütüphanelerindeki kitap sayısı %15,2 azalarak 27 milyon 430 bin 168’e düşmüş. Yani Milli Eğitim Bakanlığı yeni çıkan 60 bin kitaptan hiç almadığı gibi kütüphanelerdeki kitap sayısını da azaltmış (bkz. tuik.gov.tr, “Kütüphane İstatistikleri 2016”).
Okul kütüphanesi başına 1005 adet kitap düşüyor. Bu sayı herhangi bir iyi okurun evindeki kitap sayısından az olduğuna göre bu kadar kitap barındıran bir yere kütüphane diyebilir miyiz? Uzmanları cevap versin! Ama MEB’in açıkladığı gibi Türkiye'de 17 milyon 319 bin 433 öğrenci varsa öğrenci başına sadece 1,6 adet kitap düşüyor demektir. Ne kadarının yeni ve güncel kitaplar olduğu ise meçhul.  
Okuma kültürü seferberliğine okul kütüphanelerinden başlamak gerektiği anlaşılıyor. Öncelikle 34 bin 970 okul kütüphaneye kavuşturulmalı. Sonra da ortalama 1005 adet kitaplı 27 bin 280 okul kütüphanesi güçlendirilmeli.
Türkiye Yayıncılar Birliği “İlgili kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları, ülkemizin büyük şirketleri, yazar ve yayıncılarının elbirliğiyle bir okuma kültürünü geliştirme seferberliği başlatalım. Biz yayıncılar olarak bu büyük seferberlikte üzerimize düşen her şeyi yapmaya hazırız” diyor. “Ancak sosyal devlet olmanın bir gereği de başta çocuklarımız olmak üzere toplumumuzun okuma kültürüne destek olmaktır” diye de ekliyor. Devlet okuma kültürü seferberliğini başlatmazsa, Milli Eğitim Bakanlığı “okulsuz kütüphane, kitapsız okul kütüphanesi kalmayacak!” sloganıyla yola çıkmazsa Kültür ve Turizm Bakanlığı her mahalleyi ve köyü kütüphaneye kavuşturmazsa bunun başarılamayacağı da açık. 28.03.2018   

Perşembe, Mart 22, 2018

 

Nilüfer’de şiir var, edebiyat var!



Bir haftada yolumuz iki kez Bursa’ya Nilüfer’e düştü. Türkçe’de yayımlanmış şiir eleştirilerinin önemine dikkat çekmek, Türk şiirine katkı sunmak, Çağdaş Türk şiirinin en önemli eleştirmenlerinden biri olan ve 2008 yılında hayatını kaybeden Mehmet H. Doğan’ın anısını yaşatmak amacıyla iki yıldır ödüller veriliyor. Nilüfer Belediyesi’nin desteklediği Mehmet H. Doğan Ödülü’nü bu yıl “Güneş Yalnız Dirileri Isıtır: Oktay Rifat Şiiri Üzerine” adlı çalışmasıyla Alphan Akgül kazandı. 64 yıldan beri hem çağdaş Türk edebiyatına hem de şiir üzerine büyük emek harcayan Doğan Hızlan’a da Jüri Özel Ödülü verildi.
13 Mart’ta gerçekleştirilen ödül töreni Nâzım Hikmet Kültürevi’ndeki Türkiye’nin ilk Şiir Kütüphanesi’nde yapıldı. Belediye Başkanı Mustafa Bozbey törende yaptığı konuşmada geçen yıl ekim ayında 2. Nilüfer Uluslararası Şiir Festivali kapsamında açılan Şiir Kulesi’nden de söz etti. Heykeltıraşlar Ertuğ Atlı ve Selçuk Arık tarafından yaptığı, yüksekliği 12 metre olan Şiir Kulesi’nde 25 şairinin fotoğrafları, zemin bölümünde de 600’e yakın Türk şairinin isimleri yer alıyor. Nilüfer İlçesi Cumhuriyet Meydanı'ndaki Şiir Kulesi'nde her gün saat 14.00'te şiir okunuyor.  
İkinci Bursa ziyaretimiz Nilüfer Belediyesi Edebiyat Müzesi içindi. Nâzım Hikmet’ten Yaşar Kemal'e, Aziz Nesin’den günümüze yüzlerce yazarın el yazıları, mektupları, fotoğrafları ve yazmaya dair eşyalarından oluşan bir koleksiyonu var müzenin. Arşivinde de 4000 belge bulunuyor. Müze Nilüfer’in Misi (Gümüştepe) Mahallesinde Osmanlı’dan kalma restore edilmiş bir tarihi binada yer alıyor. Dijital arşiv de yakında kullanıma açılacak.    
Misi 2000 yıllık tarihi olan, 800 yıllık bir yerleşim merkezi. Bursa’ya en yakın köy. Dere kenarında, ağaçlar altında gerçek bir mesire yeri. Köyde mübadele ve fotoğraf müzeleri de bulunuyor. Nilüfer Belediyesi Kültür Müdürü Güney Özkılınç’ın verdiği bilgiye göre Sanat Çalıştay Evi hizmete girmiş, eylülde de bir yazar evi açılacak. Bir de çocuk kütüphanesi var. Hepsi restore edilmiş binalar.
Bilindiği gibi tüm Türkiye genelinde bir müzemania sürüyor. Akla gelen ve gelmeyen her konuda müze açılıyor ama nedense bu müzelerin arasında edebiyatı konu edinene rastlamıyoruz. Şiir Kütüphanesi’nde olduğu gibi edebiyat müzesinde de Nilüfer Belediyesi öncülük etmiş oluyor. Çünkü Türkiye’nin tek edebiyat müzesi Türkiye Yazarlar Sendikası Edebiyat Müzesi ve Yazın Belgeliği Yıldız Sarayı Arabacılar Dairesi'nden çıkartıldığından beri Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın tahsis edeceği yeri bekliyor. Büyükada’da bir yer olacak denmişti ama yıllardır ses yok. 
Nilüfer Belediyesi Kütüphaneleri her yıl bir yazarı yılın yazarı olarak belirleyip yıl boyunca o yazara odaklanan etkinlikler yapıyor. Önceki yıllarda Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Yaşar Kemal ve Orhan Kemal yılın yazarı olmuştu. 2018 Yılının Yazarı Sevgi Soysal. Böylece ilk kez bir kadın yazar yılın yazarı olmuş oldu. 16 Şubat’ta bir basın toplatısı ile başlatılan etkinlikler atölyelerle, kitap kapağı tasarım yarışmasıyla, öykü yarışmasıyla, Sevgi Soysal’ın dostlarıyla, onun yazarlığını anlatan buluşmalarla sürecek ve yıl sonunda yapılacak sempozyumla noktalanacak.
Nilüfer Belediyesi Kütüphaneleri yılın yazarı etkinliklerinde kadınlara ve işçilere ayrı bir önem veriyor, onların katılımıyla bir çok etkinlik yapıyor. Sevgi Soysal’ın yılın yazarı seçilmesi onların ilgisini hem bu büyük yazarımıza hem de edebiyata daha da artıracaktır. 21.03.2018 

Cuma, Mart 16, 2018

 

“Bir ülkenin vicdanı olmak”



Juan Gabriel Vásquez son romanı İtibarlar'ı saygınlığın, itibarın nasıl zor kazanılacağı ve bir anda, küçük bir olayla nasıl kolayca yitirileceği üzerine kurmuş.
Javier Mallarino yaşayan bir efsanedir. Kolombiya’nın herkes tarafından saygı gören, en başarılı siyasi karikatüristidir. Önemli bir günlük gazetede her gün karikatürleri yayınlanır. Öyle etkilidir ki tek bir karikatürle bir yasanın iptalini sağlar, bir bakanlığın kararını etkiler, bir hakimin kararını bozmasına neden olur ya da bir belediye başkanının istifa etmesinin yolunu açar.
İtibar kazanması zor, kaybetmesi kolay bir konum. İtibarlı hale gelebilmek için çok büyük bir emek vermek gerekiyor ve çoğunlukla bu büyük emek bile yeterli olmuyor. İtibar kazanabilmeniz için sizin dışınızdaki etkenlerin de harekete geçmesi gerekiyor. Yani pek de iradi bir şey değil. Çünkü itibar bir algı ile oluşuyor. “O kişi ya da kurum hakkındaki tüm görüş ve hislerinden oluşan düşüncelerinin toplamı,” diye tanımlıyorlar itibarı. Kişilerde saygınlık kadar samimiyet de önemli bir etken. Önem kazanmak, dikkati çekmek, değer verilmek gibi aşamaları var.  
Javier Mallarino’yla 40 yıllık başarılı kariyerinin büyük bir ödülle taçlandırılması arefesinde tanışıyoruz. Colon Tiyatrosu’nda yapılacak devlet töreni, alacağı ülkenin en büyük ödülü onun yaşamında bir dönüm noktasıdır aynı zamanda. Sanki bunu hissediyormuş gibi kırk yıllık çalışma hayatını ve bunun kendi yaşamına etkilerini sorgular törene yürüyerek giderken. Bu konuma gelmek için ne bedeller ödemiştir, hangi fırsatlar onun önünü açmıştır?
İlk dönüm noktası ressam mı yoksa karikatürist mi olacağına karar vermesidir. Belki ressam olarak başarılı bir kariyer yapacak yeteneğe sahiptir ama sebat etmesi, uzun süre doğru düzgün para kazanmadan, büyük bir ihtimalle başka işler yaparak sanatını sürdürmesi gerekmektedir. Oysa karikatürist olarak düzenli olmasa da bir geliri vardır ve bir atak yapabilirse kadrolu, her gün çizen siyasi bir karikatürist olarak düzenli bir gelire kavuşması ihtimali de kuvvetlidir.
İkinci büyük dönüm noktası çizdiği bir karikatürden sonra ölümle tehdit edilince şehir merkezinde yaşamaktan vazgeçip dağlık bir bölgede bir eve taşınması, bir anlamda inzivaya çekilmesidir. Önem kazandığı an budur ama aynı zamanda hedef de olmuştur.
Orada tamamen yalnız kalır. Karısının taşınma aşamasında kendisinden ayrılmasının temelinde yatan nedeni de yine bu tören öncesinde yıllar sonra tekrar buluşup birlikte yemek yediklerinde öğrenir. Karısı, Javier Mallarino’nun ün ve itibar kazanırken kendi temel özelliklerini kaybettiği kanısındadır. Javier artık onun sevip aşık olduğu adam değil bambaşka biridir. Önemli, karizmatik, ünlü, ulaşılmaz.
Bu kurmaca kahramanın gerçek hayattan bir de rol modeli var: Ricardo Rendon. Ricardo Rendón Antioquia, 1894’de Kolombiya’da Rionegro'da doğmuş. Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğrenim görmüş. Günlük gazetelerde yayımlanan politik karikatürleri ile ünlenmiş. Genç yaşta ün, servet, ve itibar kazanmış, karizmatik bir karikatürist. Karikatürleriyle hükümetlerin istifasına yol açmış, uluslararası sözleşmelerin reddine sebep olmuş, iktidardakilerin de muhalefettekilerin de korkulu rüyası olmuş. Tüm bunlara rağmen 37 yaşındayken intihar etmiş. Vásquez’in kahramanının da, romanının fikir kaynağının da Ricardo Rendon olduğunu düşünebiliriz. Hem konuları hem de soyutlamaya ve tipikleştirmeye dayanan çizim anlayışları benziyor. İki kahraman arasındaki tek fark sonlarında.
Kolombiya ve Türkiye’nin birçok noktada benzerlikler taşıdığını düşünmemek de imkansız İtibarlar'ı okurken. Romandaki örnekten ilerlersek, günlerce süren, olanca gerçekliği ile bir haber dizisi, ses kayıtları ya da somut görüntüler bir siyasinin kılını bile kıpırdatmazken tek bir karikatür hemen istifasına, utançtan intihar etmesine neden olabiliyor. Karikatürist de çizdiği karikatürün gücüyle her kesimin taktirini kazanıyor. Tabii doğru zamanda ve yerde. Aksi taktirde o karikatürü çizen karikatürist ya kendini hapiste buluyor ya da en azından işsiz güçsüz kalıyor. Ölümle tehdit edilmesi ise adeta sıradan bir olay.
Romanın hem kişisel bellekle hem de toplumsal bellekle ilgili soruları da var. Javier Mallarino’nun kişiliğinde geçmişin bir bölümünü ya da sadece bir olayı hiç yaşanmamış gibi kabullenme ve tamamen belleğinden silemese de onu hiç anımsamayacak hale getirme durumu var.  
Toplumlar ise olayları çok hızlı unutabiliyorlar ama o olayların kahramanları hep belleklerinde kalabiliyor. Toplumun belleği, siyasi bellek sorunu İtibarlar'ın temel meselelerinden. Javier Mallarino’nun 40. meslek yılında yaşamının en büyük ödülünü aldıktan sonra kendisini bir bloggermış gibi ziyarete gelen kızıyla yaşıt Samantha’yla yüzleşmesinde kendi kişiliği ve belleğinin derinliklerine ittiği olay kadar toplumsal hafızanın ve medyanın gücünün sorgulanması da var. Çünkü Mallarino tek bir karikatürle gerçeğin algılanışını belirlemiş ve yine o karikatürle büyük bir siyasi kariyeri noktalayabileceğini de kanıtlamıştır. Olayların böyle gelişmesi de Javier Mallarino’nun onlarca yıl sürecek itibarını kazanmasını sağlamıştır.
Samantha belleğinden sildiği anıların tekrar günyüzüne çıkması ile bir anda kendine geçmiş olarak kurduğu öykünün yerle bir olmasına, tüm kariyerini ve itibarını kaybetmesine neden olabilecektir Javier Mallarino’nun. İtibarını bir başkasını, bir politikacıyı itibarsızlaştırarak kazanmıştır. Bu itibarsızlaştırma aşamasının gerçeklik açısından sıkı bir sorgulamadan geçmesi gerekir.     
İtibarlar (Şubat 2018, çev. Süleyman Doğru, Everest yay.) bir novella olarak da tanımlanacak kısa ve çarpıcı bir anlatı. Juan Gabriel Vásquez anlatısını Javier Mallarino’nun ekseninde kurmuş. Novellayı romana evirecek yan öykülere yüz vermediği gibi diğer kahramanları da hep silik bırakmış. Diğer kahramanlar da yeterince işlenseydi ortaya çok daha etkileyici bir roman çıkabilirdi. Konunun çarpıcılığına özellikle dikkati çekmek istediğinden bu yolu seçmiş gibi. Bu tercih anlatının önemli bir eksiği olarak da değerlendirilebilir. Şiirsel anlatımla konu edilen olayın sertliği de birbiriyle çelişiyor. Daha doğrudan bir anlatım bekliyorsunuz.
Juan Gabriel Vásquez’in İtibarlar'ı beni ana meselesi olan itibarın zor kazanılıp kolayca yitirilmesi yanında, medyanın gücü, karikatürün diğer deyişle sanatsal ifadenin olabildiğince gerçek bir haberden, belgeden çok daha etkili olduğu toplumları, o toplumların yöneticilerinin ruh hallerini ele almasıyla da düşündürdü. İtibarlar'da ele alınan sorunların hemen hepsinin Türkiye’de yaşadıklarımızla benzerlikleri var. Anlatılanlardan ülkemiz için, kendi yaptığımız işler için dersler, sonuçlar çıkartabiliriz rahatlıkla. Kitabın böyle bir önemi de var Türkçe’de okuyacaklar için. 15.03.2018

Etiketler: ,


 

Kırpıntı kadar değerimiz var mı?



Maliye Bakanı Naci Ağbal 1985’de yürürlüğe giren Katma Değer Vergisi Kanunu’nda devrim niteliğinde değişiklikler yapılacağını açıkladı. Naci Ağbal, kanun tasarısının amacının yatırımı, üretimi ve ihracatı desteklemek; işletmeler üzerinde oluşan finansman yükünü ortadan kaldırmak; küçük ve orta ölçekli işletmelerin vergiye uyumunu kolaylaştırmak; kayıtlılığı teşvik etmek ve vergi uygulamalarında mükellef haklarını güçlendirmek olduğunu da belirtiyor (bkz. maliye.gov.tr/haberler/maliye-bakani-sayin-naci-agbalin-kdvde-degisiklikler-ongoren-kanun-tasarisina).
Önce 2009’daki 5. Ulusal Yayın Kongresi’nde, en son da geçen yıl mart ayında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın himayesinde yapılan 3. Milli Kültür Şurası’nda sanatçılar, yazarlar ve çevirmenlerin telif ödemelerinde kesilen stopaj ve KDV konusunda somut kararlar alındı.
Sorun dönemin Maliye Bakanı, bugünün Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’e ve Maliye Bakanı Naci Ağbal’a da çeşitli defalar yazılı ve sözlü olarak iletilmişti. Mehmet Şimşek’in İstanbul Kitap Fuarı ziyareti sırasında ilk yasa değişikliğinde olumlu düzeltmelerin yapılacağını söylediğini de net olarak anımsıyorum.
Daha önce de yazdım, sanatçılar, yazarlar, çevirmenler birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de “korunurlar”, vergilendirilmezler. Yürürlükteki Gelir Vergisi Yasası’nda (GVK m.18) sanatçılara, yazarlara “kazanç istisnası” vardır. Defter tutmaz, vergi beyannameleriyle uğraşmaz, telif kaybına uğramazlar. “Stopaj” adı verilen bu vergi kesintisinin oranı %17’dir. Sanatçısına, yazarına “kazanç istisnası” sağlayan ülkelerde bu kesinti ile yetinir devlet. Ama bizde %17 stopaja ek olarak %18 KDV de kesilir ve kesintilerin toplamı %35’e ulaşır. Maliyenin hesaplatma yöntemiyle 1000 TL telif kazancı için 420 TL (%42) vergi ödenir, yani Gelir Vergisi Yasası ile getirilen istisna stopaj artı katma değer vergisi olarak misliyle geri alınır. Vergi kesintisi yapılan bir gelirden ayrıca KDV alınmasının adil bir uygulama olmadığı açık. Stopaj da diğer ülkelere göre çok yüksek.
İkinci temel sorun, kitaptaki KDV. Kitapta KDV %8. Bu KDV oranı devletin kültür hizmetini desteklediğinin bir göstergesi. Hatta bu oranın bir çok ülkeye göre yüksek olduğunu bilen Kültür ve Turizm Bakanlarımız sık sık kitaptaki KDV oranının %1’e indirileceğini vaad ederler. Buradaki sorun kitapta KDV’nin %8, kitap üretiminde %18 olmasıdır. Aradaki fark Maliye Bakanlığı’nda kalıyor.
Yeni KDV yasa taslağı ile birçok sektörde olduğu gibi yayıncılıkta da bu farkların ödeneceği söyleniyor. Ama Naci Ağbal’ın yaptığı açıklamalardan bunun otomatik bir ödeme ya da varolan vergi borcundan mahsup etme olmayacağı anlaşılıyor. KDV iadeleri için çok büyük bir ekip kurulacağı, KDV iadesi almak isteyenlerin faturalarının inceleneceği belirtiliyor. Bu incelemelerin sonucunda da az sayıdaki büyük şirket dışındaki mükellefin KDV iadelerini alamayacağını, hatta almak için başvurmayacağını öngörebiliriz. Daha önceki uygulamada bu yaşandı. Kültür endüstrisinin vergilendirilmesi için farklı ve destekleyici bir yaklaşım gerek.
Pek çok ülkede yaratıcı endüstrilerin gelişebilmesi için fikri ve sınai mülkiyet üzerindeki vergiler sıfırlanmakta veya en düşük seviyeye indirilmekte. Kültür ihracatıyla, kitaplarımızın yabancı dillerde yayımlanmasıyla, dizilerimizin Dünya’da gösterilmesiyle övünüyorsak bunu gerçekleştiren sanatçıya, yazara destek olacak önlemleri de almalıyız. Telif ödemelerinde KDV’yi kaldırıp, stopajı da Avrupa ülkelerinde olduğu gibi %10’a indirmek önemli bir adım olacak. Konfeksiyon kırpıntılarının teslimleri katma değer vergisinden istisna tutulabiliyorsa sanatçının, yazarın telif geliri neden KDV’siz olmasın ve adil bir stopaj oranıyla ödenmesin? Kültür endüstrisi yeni KDV yasa tasarısında bu düzenlemenin yer almasını bekliyor. 14.03.2018

This page is powered by Blogger. Isn't yours?