Çarşamba, Eylül 29, 2010

 

Kadın Düşkünü

Murat Belge, “Büyük Ulusal Anlatı Ve Türklerin Kökeni” altbaşlığını taşıyan Genesis’de (2008, İletişim yay.) Türk Edebiyatı içinde etkili bir tür olarak geliştiğini düşündüğü “Tarihi Roman”ları incelemişti. Osmanlının çözülüp yeni Türk Devletinin temellerinini atıldığı dönemde yoğun olarak yayınlanan bu romanların “Türk kimliğinin öne çıkartılması, dilin, Türkçe’nin entelektüel tartışmaların konusu olarak ele alınması, yaşanılan “kaybı” telafi etmeye yönelik çabalar”ın sonucu ortaya çıktığını belirtiyordu. Belge’ye göre “bu telafi çabaları “milli bir tarih” ihtiyacını zorunlu kılar. Geçmiş, “tarih” olarak icat ve inşa edilirken, o “tarih”in popüler bir anlatı biçiminde tedavüle sokulması da gerekli olur. Edebiyat, hem “Büyük Ulusal Anlatı”nın kurgusunu, biçimini, ahengini geliştirme hem de popüler alıcılarına ulaştığında, işlevini layıkıyla yerine getirebilmek için hamaset edebiyatından bol bol yararlanmış, daha doğrusu, bunun yeterli bir geleneği bulunmadığı için, kendileri büyük ölçüde yaratmışlardır.” Çoğunluğunu milliyetçi, muhafazakâr, İslamcı yazarların kaleme aldığı bu tarihi romanlar bir dönem çok okunduktan sonra önemini kaybetmiş, okunmaz olmuş.

Murat Belge’nin incelemesine konu olan bu milli romanlar bir roman parodisine de esin kaynağı olmuş. Kemal Safa Güntekin imzasıyla yayınlanan Kadın Düşkünü (2009, İletişim yay.) “Memleket Romanı” alt başlığını taşıyor. Kitabın künye sayfasında Kemal Safa Güntekin’in biyografisi şöyle: “Altmışlı yıllarda doğdu, Ankara’da yaşıyor. Mahlas kullanarak çeşitli roman ve inceleme kitapları yazdı. Çift kişilikli olduğuna inanıyor.” Kemal Safa Güntekin’in Murat Belge’nin mi yoksa Ankara’da yaşayan başka bir İletişim yazarının mı takma adı olduğunu bulmayı Kültürrazzi’ye bırakıyorum.

Kadın Düşkünü, Demokrat Parti’nin ilk yılarında Aydın’ın Germencik’inde geçiyor. Romanın iki kahramanı güçlü kuvvetli, erkek güzeli bir adam olan ve kadınların hemen cinsel cazibesine kapıldığı Bayram ve aşkı kitaplarda anlatıldığı gibi yüce bir şey sanan, ülkülerine, cumhuriyete bağlı ağa çocuğu Cumhur. Bayram’ın 70’li yılların erotik Türk filmlerini hatrılatan aşk ilişkileri ile Cumhur’un kahyanın kızı Cavidan’ın kişiliğinde aşkın sevişme boyutu da olduğunu öğrenmesi çevresinde olaylar gelişiyor. Roman ön plandaki eğlenceli havayı kullanarak sıkı bir düzen eleştirisi olarak gelişiyor. Eskilerin deyimi ile satıraralarında çok şey anlatıyor. Milli romanların yücelttiği tüm nitelikleri alaya alıp eleştirmekle kalmıyor, altlarında yatan gerçek niyetleri de gösteriyor. Yani Milli Roman’ı kendi silahı ile vuruyor.

Kadın Düşkünü, “Cumhuriyet dönemi boyunca yazılmış bütün romanların sesiyle konuşan, ama onlar gibi söylemeyen bir roman... “, “bir milli roman parodisi... Muhalif bir kahkaha prelüdü... Bir yazı eğlencesi...” olarak tanıtılıyor kitabın arka kapağında. Romanın amacını tam olarak kavrayabilmeniz için belli bir donanımınızın olması gerek. Sorun da burada başlıyor. “Milli Roman”ın ne olduğunu bilmeden, bir kaç örneğini okumadan Kadın Düşkünü’nün neyin parodisi olduğunu anlamak mümkün değil. Okumanız gereken en kolay ulaşılacak bilgi kaynağı da Belge’nin Genesis’i. Kemal Safa Güntekin adı Kemal Tahir, Peyami Safa, Reşat Nuri Güntekin gibi edebiyatımızın önemli isimlerini çağrıştırsa da Murat Belge Genesis’de Burhan Cahit Morkaya, Besim Özgen, Behçet Pirim gibi edebiyat tarihçilerinin bile kolayca hatırlayamayacağı isimlerin romanlarından söz ediyor.

Parodi kısmını bir yana bırakırsak Kadın Düşkünü keyifle okunan, iyi çalışılmış, iyi yazılmış bir roman. Milli Roman tartışmalarını hiç bilmeden de okunabilir. İlk başlarda anlatılanlar pek yakın gelmese de sayfalar ilerledikçe havasına giriyor, kahramanları tanıdıkça, düşünce yapılarını kavradıkça daha çok keyif alıyorsunuz. Absürt görünen olaylar anlam kazanıyor, hatta o yıllarda böyle şeylerin yaşanabileceğini de düşünüyorsunuz. Romanın değişik bir yapısı var; hemen tüm kahramanlarının ayrı ayrı bölümlerde söz aldığı yapısıyla olayları çok yönlü ve tüm ayrıntılarıyla kavramanızı sağlıyor. Mizah dozu abartılmadığı için Kadın Düşkünü’nü yüzünüzde hoş bir tebessümle okuyorsunuz.

20 Ağustos 2009

Etiketler: ,


 

Saatsiz Ülke

"...Dün gece saatler durmaya başlamış, problemin yurt sathında yaşanan bir durum olduğu bu sabah fark edilmiştir. Lafın gelişi söylüyorum tabii sabahın erken saatlerinde diye, zira her saat farklı bir anda durduğu için bu durumun kaçta fark edildiği kayıtlara geçememiştir. Tespitlerimize göre zaman değil, sadece saatler durmuş bulunmaktadır. Tek tesellimiz budur, zaman akmaktadır, akmaya devam edecektir..."

Zaman, “Bir işin, bir oluşun içinde geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süre” olarak tanımlanıyor. Zamanı ölçmek, ona göre hareket etmek günümüz insanı için çok önemli. Yiğit Kulabaş, Saatsiz Ülke’sinde (Temmuz 2009, Everest yay.) Türkiye’deki zamanı ölçen tüm araçlar bir anda duruyor. Saatsiz bir Türkiye’de neler yaşanır? Gerçekten ilginç bir konu. İster istemez insanın aklına Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü geliyor. O tip bir roman bekliyorsunuz. Ama Saatsiz Ülke başlangıçta böyle bir yönelimde olsa da fantastik gerçekçi diyebileceğimiz bir türde gelişiyor.

Olayı bir yandan televizyondaki bir haber programı aracılığıyla yurt çapında izlerken esas olarak Bozcaada’daki televizyonun, elektriğin olmadığı, cep telefonlarının çekmediği bir pansiyonda yaşananlar aracılığıyla aktarıyor yazar. Selim ve Kerim romanın ana kahramanları. Selim’in sevgilisi Arya, pansiyonun sahibesi Lale, ona yardım ediyor görünen Taylan, hiçbir şeyi unutmama hastası Deniz ve onu tedavi etmeye çalışırken yeni buluşlar yapmaya çalışan Profesör Candan...

Aslında saatsiz kalmak Bozcaada’daki bu pansiyonda yaşayanlar için pek önemli bir şey değildir. Yine de bu garip gelişmeyle ilgilenmeden, Arya ve Taylan televizyonda haberleri izlemeden yapamazlar. Bu sayede biz de ülkedeki gelişmeleri öğreniriz. Diğer yandan da Selim ve Arya’nın kopma noktasına gelmiş ilişkilerindeki gelişmeleri izleriz. Sevdiğini kaybetme endişesine düşen Selim, bir türlü can kulağıyla arkadaşı Kerim’in iş bulma macerasını dinlemez. Oysa ülkenin saatsiz kalmasında Kerim’in önemli bir rolü vardır. Diğer yandan Deniz’le kurulan dostluk, profesörün aslında beyinler arası veri aktarmayı denediğini ortaya çıkartır.

Zaman aslında bir şirkettir. Akrep, yelkovan, dakika, saniye bu şirket tarafından yoktan var edilmiştir. Zaman bu şirket tarafından pazarlanmaktadır.

Yanında devasa bir iguana ile gelen Antonio Zaman şirketindendir. Kerim, dört kıtada on iki şehirde on iki kişi ile Zaman şirketine girebilmek için iş görüşmesi yapmıştır. Bunlardan biri de Antonio’dur. Kerim’in Zaman şirketinin tüm içişleyişini öğrendikten sonra iş teklifini kabul etmemesi her şeyin karışmasına ve sonuçta şirketin ilk kez bir ülkeye ambargo uygulayıp, insanları saatsiz bırakmasına neden olmuştur. Durumu protesto eden birçok ülke saat kullanmaktan vaz geçer.

Hükümet de insanlar da zamanın geçişini ölçmek için eskiden kullanılan güneş saatleri, su saatleri ve kum saatleri gibi gereçlere başvurmayı akıl edemez. Nabız, kontör, grafikerlikte kullanılan pantone renkleri, dev mumlar yakmak gibi yeni ölçme yöntemleri bulmaya çalışıyorlar. Bu arada ünlü anchorman Can Horman, şirketin ihbarı ile saatlerin durmasına Kerim’in sebep olduğunu öğrenir ve Taylan’ın Kerim’in yerini bildirmesi ile Bozcaada’ya bir TV ekibi yollar. Böylece olaylar yeni bir ivme kazanır. Bu bölümlerde hem sistemi, hem de kurumlarını eleştirmek fırsatını kullanmıyor yazar. Daha çok mizahi sayılabilecek bir anlatımla televizyonların habercilik anlayışları üzerinde yoğunlaşıyor.

Pansiyonun bulunduğu sahilde penguenlerin belirmesi ve Kerim’in ortadan kaybolması ile roman fantastikleşmeye başlar. Antonio, Kerim’in yüzerek Zamanya’ya gittiğini düşünür. Arkadaşını bulmaya karar veren Selim de onun peşinden gider ve başka bir boyuttaki, girilmez kapılar ardındaki bir gemi olan Zamanya’ya ulaşmayı başarır. Orada şirketin yöneticisi Satres ile tanışır. Hafızasını kaybetmiş görünen Kerim’le buluşur. Satres Selim’in Kerim’i alıp geri dönmesine izin verir. Bozcaada’ya birlikte gittiği aslında Kerim değil Satres’tir. Bundan sonra olayhlar bir çizgi roman tadı almaya başlıyor. Antonio ile Satres karşılaşıyor. Birbirlerini zamanı durdurmakla suçluyorlar. Yiğit Kulabaş, olaya dayanan bir anlatım geliştirmiş. Diyaloglarla gelişen, kolay anlaşılır bir anlatım. Kahramanlarının karakterlerini derinlemesine işlememiş. Saatsiz Ülke fantastik bir tadda kalmış.

27.08.2009

Etiketler: ,


 

İstanbul’da Yaşama Sanatı

Haluk Dursun, 1968’de Galatasaray Lisesi’nin orta bölümünde okumak için geldiğinden beri İstanbulluymuş. Balkanlar’a dek uzanan gezileriyle modern seyyahlardan sayılabilir ama esas seyyahlığı İstanbul’a dair. Televizyon programları yapmış, Papa’nın İstanbul ziyaretinde rehberliğini yaparak dikkati çekmiş. Dursun, İstanbul hakkında bilgilerini, izlenimlerini, düşüncelerini İstanbul’da Yaşama Sanatı (8. Baskı, Mayıs 2009, Timaş) adlı kitabında toplamış. Kitaba neden bu adı verdiğini anlattığı bölüm yazma amacını da açıklıyor. “Bizde ise nedense hep şehir rehberi, İstanbul Gezi Rehberi yahut da en fazla İstanbul'da Yeme İçme Sanatı gibi başlıklar konup, o muhtevaya uygun bilgiler veriliyor. Halbuki bir şehri şehir yapan oradaki kendine özgü yaşama imkanları, renkleri, çeşitlilikleri, havasıdır. Eğer bütün bu bileşimleri, armoniyi fark edemez, onu sindiremez, o güzellikleri idrak edemezseniz o şehirde bulunuyor, vakit geçiriyor, hatta doğup ölüyor, ama o şehirdeki yaşama sanatının farkına varamıyorsunuz demektir.”

İstanbul’da Yaşama Sanatı kısa denemelerden oluşuyor. Gazete ya da dergi için yazılmış da sonra kitaplaştırılmış gibi. Bu tür çok fazla derleme yayınlandığı için doğrusu önce kitaba pek yaklaşamadım ama bir kaç deneme okuduktan sonra akıp gitti, keyifle okundu. Dilinin eskiliğini önemsemezseniz, hoş sohbet bir anlatımı var. Bazı denemelerin sonuna “Meraklısına Notlar” eklemiş. Bu notlar denemeler kadar merak uyandırıcı. İstanbul’u tanımaya, yaşamaya çalışırken kullanacağınız pratik bilgiler de içeriyor. Denemeler ve notlar birleşip edebi zevkin yanında her zaman başvurulabilecek kullanışlı bir başvuru kitabı halini alabilir. Dursun’un bu bütünlükte bir eseri verebileceğinin işaretlerini bu kitapta alıyoruz.

Haluk Dursun’un İstanbul’a bakışı bugünden ve kendiyle de şehriyle de barışık. Tarihi, geçmişi anlatırken “Nostaljiye Reddiye” başlıklı denemesinde belirttiği gibi “Nerede o eski İstanbul? Nerede o Boğaziçi, yalılar!” diye yakınmıyor. Varolanı anlamaya, tanımaya, tanıtmaya ve korumaya çağırıyor okurunu. İstanbul’un varolan zenginliklerini kullanarak burada yaşamayı bir sanat haline getirmeyi öneriyor.

6 Ağustos 2009

Etiketler: ,


 

İstanbul’un Gezi Rehberi

İsmail Güzelsoy’u geçtiğimiz yıllarda ard arda yayınlanan kitaplarıyla iyi bir romancı olarak tanımıştık. Güzelsoy romancılığın yanısıra rehberlik de yapıyormuş. 16 yıllık deneyimini iki kitapla değerlendirmiş; İstanbul’un Gezi Rehberi 2 Günde Pera ve Boğaz ve 2 Günde Tarihi Yarımada (Mayıs 2009, Alfa yay.). Güzelsoy toplam dört günde İstanbul’un en önemli yerlerini gezmeyi/gezdirmeyi öneriyor. Kitaplar bildik tur rehberleri görünümünde hazırlanmış ama kalite olarak tam o standart yakalanamamış. Baskıda, ciltte, grafik tasarımda özensizlik hissediliyor. Fotoğraf – metin dengesinde, font ve punto kullanımından gelen ama esasen fotoğrafların küçüklüğünden kaynaklanan yazı lehine bir dengesizlik var.

Güzelsoy, rehberlerin okuyucularını adım adım gezdirirken tarihi bilgileri vermeyi, baktığımızı görünür hale getirmeyi amaçlamış. Örneğin Pera’yı gezdirirken önce kısa bir tarihçe veriyor ve Taksim’den, Alman Sarayı’ndan başlayarak yürütmeye başlıyor. Binaları, kiliseleri, camileri izleyerek onların tarihlerini, küçük anekdotları okuyarak yol alıyoruz. İlk eksik ciltlerin sonunda verilen haritaların okunaklı olmaması. Haritalar kahverenginde yitmiş. Bu haritalarla yetinmeyip aralarda daha küçük bir alanı daha ayrıntılı veren haritalar kullanılabilirdi. Eser Türkçe olduğuna göre Türk okura yönelik ama İstanbul dışından gelenlerin daha çok kullanacağı bir rehber. Adresler ilgili bölümlerin sonunda açıkça yazılabilirdi. İkinci dikkatimi çeken nokta Güzelsoy’un akıcı anlatımında kullandığı zaman. Sanki her şeyi kendi görmüş, yaşamış gibi di’li geçmişle anlatıyor, oysa bazı zaman dilimlerinde miş’li geçmiş zamanla anlatmak daha inandırıcı olurdu.

Yeni baskılarda kolayca düzeltilebilecek teknik eleştirilerimiz bir yana İsmail Güzelsoy’un İstanbul’un Gezi Rehberi hem İstanbul’a gezmeye gelenler için hem de İstanbullular’ın şehrini daha iyi tanıması için faydalı bir eser. Umarım Alfa Yayınları bu kıymetli çalışmayı yabancı dillerde de basarak yabancı turistlere de rehberlik etmesini sağlar.

06.08.2009

Etiketler: ,


 

Mavi Yol

Kenneth White, “modern seyyah” sayılabilecek bir yazar. İskoçya’nın batısında, Atlas Okyanusu kıyısında doğmuş. Yabancı diller, edebiyat ve felsefe öğrenimini Glasgow ve Münih üniversitelerinde tamamlamış, ardından Paris’te “Entelektüel Göçebelik” başlıklı doktora tezini savunmuş. İlk kitaplarını Londra’da yayınladıktan sonra, 1967 yılında Büyük Britanya’dan ayrılmış ve Fransa’ya yerleşmiş. Entelektüel gücün, varoluşsal bir mizah ve keskin bir gözlemle birleştiği; anlatı, deneme ve şiir türlerini kapsayan oylumlu bir yapıtlar dizisinin yazarı. Türkçede yeni yayınlanan Mavi Yol, (çev. Ö.Bozkurt, Yapı Kredi yay.) en iyi yabancı yazar dalında Médicis ödülüne değer bulunmuş. 1989 yılında Uluslararası Geopoetika Enstitüsü’nü ve onun Cahiers de géopoétique (Geopoetika Defterleri) dergisini kurmuş. Mavi Yol’un ilk sayfasından aldığım bu bilgiler ilginç bir yazarla karşılaştığımızı bildiriyor.

Entelektüel göçebeliğin geopoetika adını verdiğim yaklaşıma yol açtığı kesindir. Geopoetika, Yer ile birleşmenin güçlü ifadesidir. Halkları bölen her türlü siyasal ya da dinsel ideolojinin ötesinde, ortaklaşa sahip olduğumuz varlığı, demek ki üzerinde yaşamaya çalıştığımız, bunca değerli, bunca kırılgan, bunca gizemli güzellikle dolu Yer’i temel alan yeni bir kültürün temelidir” diyor White. Geopoetika kavramı üzerinde ayrıca durulabilir ama Mavi Yol edebi anlamda iyi, dilindeki ironi ile dikkati çeken kuvvetli bir kitap. Bir gezi kitabından çok bir anlatı havasında. Kenneth White’la Labrador’a doğru yol almak keyif halini alıyor.

06.08.2009

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?